Ana Sayfa Blog Sayfa 6401

Alevilerden ‘boş paket’ tepkisi

“Demokratikleşme Paketi” Alevi cephesinde tepkiyle karşılandı. Alevi kurum temsilcileri Kenanoğlu, Geçmez, Özel ve Bülbül, pakette kendileriyle ilgili bir düzenlemenin olmamasını, “Alevilere yönelik yasaklar devam edecek” şeklinde yorumladı.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Kenanoğlu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül “demokratikleşme paketi”ni ANF’ye değerlendirdi…

KENANOĞLU: ALEVİLERE YASAK DA, HAKARET DE DEVAM EDECEK

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Kenanoğlu, “Bir hayal kırıklığına uğramadık. Çünkü pakette, AKP hükümetinin en fazla Alevileri kendi kontrolüne alma gibi bir çabası olabileceğini düşünüyorduk. Oysa buna bile tahammül edilmediğini gördük” dedi.

Nevşehir Üniversitesi’nin isminin Hacı Bektaş Veli Üniversitesi olarak değiştirilmesinin ise Alevilerin taleplerinden olmadığını belirten Kenanoğlu, şöyle devam etti: “Bu bizi ilgilendiren bir konu değildi. Hacı Bektaş Veli’nin zaten toplum üzerindeki etkisi biliniyor. Üniversiteye adının verilmesi onu yüceltmez. Bu, ‘Aleviler açısından iyi oldu’ denilecek bir değişiklik değil. Dersim adının iadesi ve cemeviyle ilgili statü de konuşuluyordu ama pakette bunlarla ilgili de bir madde bulamadık.”

“Dini inançların yaşanmasının engellenmesine de cezalalandırılma getirilmesi Alevileri kapsamıyor” diyen Kenanoğlu, ekledi: “Çünkü mevcut uygulamalarda da bu tür kanunlar sadece devletin kabul etmiş olduğu inanca göre işliyor. Alevilere dönük hiçbir olumsuz uygulama, hakaret cezalandırılmadı. Alevi inancı zaten devlet nezdinde kabul gören bir inanç olmadığı için pakatteki düzenleme de bizi kapsamayacaktır. Bizlerin inancı ‘dini inanç’ olarak kabul edilmediği için, paketteki bu engellemenin kapsamına girmiyoruz. Anladığımız kadarıyla; Alevilere yasaklar, küfürler devam edecek ve cezasız kalacak.”

GEÇMEZ: TÜRK-SÜNNİ BİR PAKET

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ise “Paketi dinlediğimizde devlet dilinin devam ettiğini gördük. Sünni olan devleti tamamen sünnileştirmeye dönük bir paket olarak görüyoruz” dedi.

Geçmez, pakette Alevilere yer verilmemesinin, Aleviler açısından “mücadeleyi aktifleştirme nedeni” olduğuna dikkat çekerek, “19 Ekim’de Mersin’de yapacağımız mitingde, mücadelemizi yükseltmeye başlamış olacağız. Paketteki diğer düzenlemelerin de yerel seçime dayalı olduğunu düşünüyoruz. Başbakan sadece yerel yönetimlerle ilgili seçimde malzeme almak istedi ama eline yüzüne bulaştırdı. Devlet politikasını daha yaygın bir hale getirdi; laiklikten, eşitlikten, haklardan uzak bir paket ile Sünni-Türk sistemini korumuş oldu.”

ÖZEL: HÜKÜMET ALEVİLERİ YOK SAYDIĞI GİBİ; ALAY DA EDİYOR

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Selahattin Özel de, “Demokrasiye inanmayan birileri demokratikleşme paketi hazırlarsa, böyle bir sonuçla karşılaşıyoruz” diyerek, paket içeriğinin Alevilerin bir kez daha yok sayıldığı anlamına geldiğini belirtti.

Özel, “AKP hükümeti demokrasiyi amaç değil araç olarak görüyor. Açıklanan paketle bunu yeniden anlamış olduk ve yanılmadık. Hükümet Alevilerle ilgili şu ana kadar olumlu hiçbir adım atmadı ve bundan sonra atmayacağını da öğrenmiş olduk. İnanç özgürlüğü kapsamında sorun çözülebilecekken, bunu ısrarla yapmıyor. Bu sadece Alevilerin değil; temel insan hakkıdır” dedi.

Hükümetin, Aleviliği bir inanç olarak tanımadığı için, kendilerine dönük ayrımcılığın da ‘inanca saldırı’ şeklinde değerlendirilmediğini ifade eden Özel, “İnanç olarak tanısaydı uğradığımız saldırı ve hakaretlerin bir yaptırımı olabilirdi. Ama pakette yok sayıldığımız gibi, aslında alay ediliyoruz. Alevilerin temel hakları var. Bunları gündeme almak yerine bir üniversitenin adını değiştirmenin bizim için bir hükmü yok” diye konuştu.

Özel, Aleviler olarak ekim ayında düzenleyecekleri eylemlerle hükümete yanıt vereceklerini bildirirken, önümüzdeki günlerde “demokratikleşme paketi” ile ilgili ayrıntılı değerlendirme yapmak için basın toplantısı düzenleyeceklerini duyurdu.

BÜLBÜL: AKP’NİN BİZLERİN SORUNUNU ÇÖZME YETENEĞİ YOK

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Yüzde 10 seçim barajının, öğrenci andının okunmasının bir meşruiyeti var mı? Bunlar zaten toplumun demokratik mücadelesi ile kazandığı fakat yasalarda yer almayan düzenlemeler. Bunlar zaten toplum tarafından kazanılmış. Başbakan bu hakları tanıdığını söylemekle demokrasi bahşettiğini mi sanıyor? Ya da bizi ahmak yerine mi koyuyor?” diye konuştu.

Hükümetten Alevi toplumunun demokratik talepleri konusunda güven vermediği için bir beklenti içine girmediklerini belirten Bülbül, şöyle devam etti: “Alevi açılımı devam ediyormuş da, o tamamlanınca açıklama yapacaklarmış… Bu da, ipe un sermenin bir başka biçimi. Açıkçası bu hükümetin bizim haklarımıza dair bir gelişme sağlayabilme becerisi, yeteneği ve demokratik algısına sahip olmadığını düşünüyorduk, yine düşünüyoruz. Bu paketin değerlendirmesi şudur: Bu paketten bize inkar, asimilasyon ve ret çıkmıştır. Biz de bu inkar asilimasyon ve reddin karşısında meşru, demokratik haklarını kullanan, alanlara çıkan, eylem yapan bir tavır sergileyeceğiz. Bu sadece bize mahsus bir görev değil; Türkiye’nin bütün ötekileştirilen, inkar edilenlerinin aynı mantıkta buluşması gerekiyor. Böyle algılanmadığı sürece AKP’nin paketi, matruşka bebekleri gibi birbirini takip edecek. Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım!”

Bülbül, “Bu paketin bizim cenahımızda, demokrasi, temel hak ve özgürlükler bekleyen kesim tarafından bir tek tarifi vardır; rezalet ve kepazelik” dedi.

ALİ BARIŞ KURT – ANKARA / Fırat

PSAKD: Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım

“Demokratikleşme Paketi” Alevi cephesinde tepkiye neden olurken “Alevilere yönelik yasakların devam edeceği” değerlendirmesi geldi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Bu paketten bize inkar, asimilasyon ve ret çıkmıştır” derken, Türkiye’nin bütün “ötekileştirilen, inkar edilenlerinin” aynı mantıkta buluşması gerektiğini belirtti. Bülbül, “Böyle algılanmadığı sürece AKP’nin paketi, matruşka bebekleri gibi birbirini takip edecek. Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım” ifadelerini kullandı.

Paketli demokrasi

Gözlerimizi kapatalım, hafızalarımızı şöyle bir zorlayalım ve dünyayı düşünelim, bizden başka hangi ülkede paketli demokrasi var?

Kitap okumayı sevmeyiz, bu ayıbımızı hiç düşünmeyelim de, kitaplığı olan üç beş arkadaşımız var ya, onlara bir sorma zahmetinde bulunalım; hangi ülkeler de paketli demokrasi varmış?

İnternete girelim google arama motorunda aratalım demokrasi paketli ülkeleri… Kaç ülke bulacağız bize benzeyen!

Meşhur atasözümüz aklıma geliyor; Sürü, çobanından belli olurmuş. Osmanlıdan günümüze kadar demokrasi geldi de biz mi görmedik.

Başımıza güç seçtiğimiz insanların eline, diline bakan bir ülke insanlarıyız, bunu kabul edelim. Suç bizde, eksiklik bizde, cahillik bizde, körlük bizde, seçtiklerimize tapınma bizde, seçtiklerimize kul, köle olmak bizde.

İçimizden birilerimiz çıkıp “hakkımı istiyorum” dediğinde hemen bölücü, vatan haini, kökü dışarıda, yani rahatımızı kaçırmaya çalışan ülkelerin ajanları ilan ediveriyoruz. Sürü pisikolojisi dedikleri bir durum ve korkunç.

Üç ay ülkemizin bir çok şehrini, köyünü dolaştım. Yoksul insanların evlerine, sofralarına konuk oldum, yer yataklarda yattım, sohbetlerini dinledim; Herkes yaşamdan şikayetçi. Tarımcılık bitmiş, hayvan besiciliği bitmiş, meyvecilik bitmiş, nasıl geçineceklerini dahi bilmeyen, geleceğinden kaygılı insanlarımız.

Tarımcılık bitmiş, çünkü toprağı sürmek için traktör alınacak, vergileri ödemeleri mümkün değil. Traktöre mazot gerek, dünyanın en pahalı mazotunun satıldığı bir ülkede küçük çiftçinin bu fiyata gücü yetmiyor. Tarlalar doğu illerinde bomboş. En güzel örnek Elbistan ovası. Osmanlının tarım ambarı dediği, Evliya Çelebi’nin bitki zenginliğini anlatmakla bitiremediği Elbistan ovası kuru bir çöl görüntüsünde. İnsanın içi sızlıyor gördükçe. Batı illerinde ise bir zamanlar en kaliteli tütün ve pamuğun yetiştiği ovalar, şimdi zeytin ağaçlarıyla kaplanmış.

Tarımcılığın yok olmasının bir başka nedeni daha var; Sular çekilmiş. Bir zamanlar insanların sularında yüzdüğü, balıklar tuttuğu, büyük çınar ve söğüt ağaçlarının yetiştiği akar sular şimdi kurumuş birer su yatağı. Paketli devletimizin ormanlarımızı yok eden rantçı politikaları suların çekilmesinin tek nedeni.

Ormanlar hızla yok ediliyor. Hemen her dağımızın birkaç yerinde taş ve maden ocaklarının çok ilkel bir tükenmesini görüyoruz yollardan geçerken. Ormanların yok edilmesi, sadece ağaçların kesilmesi değil, biolojik yapı kökünden sarsılıyor. Ormanlarda yaşayan tüm canlılar ölüyor. Akar sular akmaz oluyor. Eskiden su akan çeşmelerin taşlarından öte bir şey kalmamış. Ormanların yok olması, orman canlılarının yok olması gibi doğal hayvan besiciliğini de tüketmiş. Keçi, koyun güdülen dağlar, ovalar, dereler anılarda ve türkülerde kalmaya az zaman var..

Doğal meyvecilik, sebzecilik bitmiş çünkü emeği ödemiyor. Ünlü Bakırçay ovasında yetişen domatesin kilo fiyatı 18 kuruş. Biberin fiyatı 22 kuruş. Daha ötesini soramadım, sormaya gücüm kalmadı.

Paketli devletimizin yaptığı oto yollar ise bir başka alem. Eskiden yapılan yollar idare eder de, iktidarın yaptığı yollara girdiğimde kendimi çok dalgalı bir denizde yolculuk ediyorum sanıyorum, korkunç ve tehlikeli..

Dün arkadaşlarım başsağlına gelmişler onlarla bu durumu konuşuyoruz. Eleştirilerimi Almanların oyunu olarak niteledi birisi. Gezi eylemleri de Almanların ülkemizi karıştırmak için yaptığı bir oyunmuş, yeni öğrendim. Ekledi; İstanbul’a 3. Havaalanı yapılırsa, Londra ve Frankfurt havaalanları marka olmayacak, İstanbul 3. Havaalanı dünyanın markası olacakmış. Almanların da, İngilizlerin de korkusu buymuş ve bu nedenle ülkemizi karıştırmak için ellerinden geleni yapıyorlarmış. Şok oldum bu sözlere ve hala üzerimden atabilmiş değilim. İnsanlar bu kadar kör cahil olabilir, bu kadar kişiliğini kaybederse daha çok paketlerle avunmaya devam edeceğiz. Çünkü, güce tapanlar en yakınlarını dahi harcamaktan geri durmazlar.

Ne diyor kutsal kitaptaki ayet: Senden olmayanın ellerini ve ayaklarını çapraz kes ki, sen de korkutucu bir güç görsünler.

Yaşadığımız bu. Bu gün demokrasi paketi açılacakmış, söylemi dahi insanı aşağılayıcı.

Mahrem-Alevilik-Tuncel Kurtiz Usta

Ayşe ACAR

Kültür ve inanç kodlarını okuyamamak gibi temel bir sorunumuz var. Üstelik Anadolu gibi kültürlerin ve inançların Aşure misali bir kazanda tat verdiği bir coğrafyada. Özellikle bazı tarihçiler, tarihi vakaları köşelerine taşıyan yazarlar, gazeteciler, gazeteler, televizyonlar ne yazık ki memleketi tanımıyoruz. Ne acı…

BBC’nin ünlü bir belgesel serisi vardır; Around the World in 80 Faiths/ 80 İnanışla Devriâlem. Türkiye ayağında danışmanlık yaptığım bir proje. Proje esnasında BBC ekibinin Anadolu inanç kodlarını okumada bu kadar yetkin ve hassas olduklarını gördüğümde çok şaşırmıştım. Oysa onlar ‘gerçek’ ne ise onu aktarmak için olması gerekenin bu olduğunu söylüyorlardı. Bizden daha iyi inanç/kültür kodları okuyabiliyor olmaları benim için daha da acı…

Kazdağları uzunca bir süredir siyanürle altın arayan, bu sebeple ormanı talan edenlere karşı savaş veriyor. Fakat gündeme Tahtakuşlar Köyü ‘yobaz mıdır değil midir?’ sorunsalı ile geldi. Tuncel Kurtiz ustanın nerede toprağa verileceği konusu müthiş bir haber kirliliği ile tartışıldı. Ola ki Tahtakuşlar Köyü ‘köy mezarlığında ustaya yer vermeyecekse Alevi olamazlar!’ noktasına kadar getirildi konu.

Twitter’da Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi içerikli tweetler havada uçuştu. Kültür/inanç kodları konusunu en önce bilmesi gerekenlerden biri olarak Eski Kültür Bakanımız Sayın Günay ‘vah olsun!’ deyip ‘yobaz’ ilan etti köyü.

Köy mezarlığına ustanın kabul edilmeyişi yanlış bir haber de olabilir, doğru da. Sorun bu habere olan yaklaşımımızda. İnanç kodlarını okumayı bilmeden acele davranıp hata yapıyoruz. Bazen Mahrem nedir bilmiyoruz.

Evimize bir misafir geldiğinde eğer yeni tanıyorsak salonumuzda ağırlarız. Şayet biraz arkadaşlığımız varsa mutfağımıza girmesi bize yanlış gelmez. Fakat yatak odamıza yalnızca eşimizi, yâr diye kıymet verdiğimizi almayı uygun buluruz. Orası bizim mahremimizdir.

Kâbe’ye Hıristiyanlar, Yahudiler, başka inançtan insanlar giremiyor. Yalnızca Müslümanlar girebiliyor. Kâbe, beytullahtır. Beyt, ev demek. Mahrem anlamında kullanılır. İhram-mahrem- haram kelime kökleri aynıdır. İslam geleneği Kâbe’yi kendi mahremi olarak görür. Biz ‘olur mu öyle anlamsız şey, nerede insanlık, açın sınırları herkes gelsin’ diyebiliriz. Fakat orası belli ritüellerin uygulandığı mahrem bir evdir. Bu talebimizle hem orayı kendine mahrem bilenlere haksızlık eder hem ritüeli bilmeyeni zorda bırakabiliriz.

Bu mahremiyet, bir anlamda sınırlama yalnız dinler için geçerli değildir. Kurumsal tüm yapılarda da vardır. Örneğin, üniversitelerde. Hukuk fakültesinde okuyan bir öğrenci ‘ben Hukuktan sıkıldım şimdi yan binadaki Tıp fakültesine devam edeceğim artık’ diyemez. Bu durumu aklımızla makul bulmayız.

Bunun gerçekleşmesi için bir yöntem vardır, onu gerçekleştirmekle mükellefizdir. Dini terminoloji – pratikte hakiki bir Müslümanlık var/yok konularına hiç girmiyorum- makul değil anlamında haram kelimesini kullanır, yasak. Biri ilkesini toplum yaşamını organize eden akıl/adalet üzerinden alır. Diğeri ilkesini esasında yine rasyonel zemini olan iman üzerinden alır.

Kentli insan Alevilik ve Alevilerle kentlerde karşılaştı doğal olarak. Kentte gördüğü Aleviliği referans alıyor. Her yerde Cemlerin kentte rahatlıkla girebildiği Cemler gibi olduğunu, tüm Alevi dernek yöneticilerinin de Alevi önderi olduğunu düşünüyor. Oysa Alevilik Anadolu’nun Alevi köylerinde yaşanır ve önderleri de kameralar önüne çıkmayan Mürşit Ocakları Dedeleridir. Bireyi, toplumu ilgilendiren her konuyu Aleviler Mürşit Dedelere sormakla mükelleftir. Dede ise o toplumu Ehlibeyt çizgisinde kıyamete kadar taşımakla sorumlu olduğunu söyler. Dede Talipten, Talip’te Dede’den rızalık alarak yol alır. (Dedeler; Mürşit/Pir/Rehber Ocakları olarak 3 gruptur ve tüm Dedelere de Dedelik eden Mürşit Ocakları Dedeleridir.)

Gelelim Tahtakuşlar Köyüne. Alevi geleneğinin yüzlerce yıldır bozulmadan bugüne gelmesini sağlayan bugün ki halkalarından olan Tahtakuşlar Köyü, Kazdağlarında ki 9 Tahtacı Alevi köyünden biridir. Geleneği bozuluma uğratmadan getiren yalnızca Tahtacılar değildir elbette. Tek tek yöreleri yazmamıza gerek yok. Tahtakuşlar Köyünde bir Cem’e girmek için Alevi olmanız yetmez.

Musahibinizin olması gerekir. Müsahip, evli iki çiftin yol kardeşliğine verilen isimdir. Müsahip aileler birbirinin maddi manevi sorumluluğunu alırlar. Ancak sorumluluk alabilen insanlar yetişkin sayılır, Alevi olarak kabul edilir ve Cem’e alınırlar.

Müsahip olmak demek, kardeş aileniz herhangi bir hata yaptığında onunla birlikte cezaya razı olmak demektir. Ceza işlenen suça göre orantılıdır. Suç kapsamında temel düstur ‘eline beline diline’ sahip olmaktır. Ola ki basit bir suç ise, diyelim eşinize onu inciten bir söz söylediniz ve bu Cem’de Dede huzurunda eşiniz tarafından şikâyet olarak dile getirildi. Bu durumda iki aile birden suçlu bulunur. Ceza, örneğin bir çocuğun okutulması olabilir, ya da köyün maddi bir ihtiyacının karşılanması olabilir. Ola ki hırsızlık yaptınız ve bu Cem’de açıklandı, Dede’nin vereceği karara göre o ocaktan dışlanabilirsiniz. Buna, düşkün olmak denir. Düşkünler Ocağına 7 yıl hizmetle mükellef kılınırsınız, siz aileniz ve müsahip olduğunuz ailenin tamamı düşkün kabul edilir. Dışlandığınız ocaktan hiç kimse cezanız tamamlanıncaya kadar sizinle konuşmaz, konuşamaz. Bu Alevi köylerindeki mahrem kurallara yalnızca bir örnektir.

Alevilikte Cem esastır. Fakat Cem’de ki kuralların tüm yaşama alanına nüfuz etmesi gerekir. Zaten Cem’de sorgulanan yaşamın bizzat kendisindeki eylemlerin Ehlibeyte, Onun edebine uygun olup olmadığıdır. Ehlibeyt, ev halkı demektir. Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin. Bu beş kutsal kişi Mahremdir. Ev Halkıdır.

Mezarlıklar Alevi köylerinde mahrem yaşam alanlarından yalnızca biridir. O alanlara dünyanın en iyi insanı dahi olsanız dâhil olabilmek için Ehlibeyt edebine ‘İkrar’ verilmiş olması şartı aranır. İkrar söz vermektir. Bu yüzlerce yıllık bir gelenektir ve bazı Alevi köylerinde hala yaşıyor. Tahtakuşlar Köyü onlardan biri. Bu köylerin insanına ‘insanlığın en büyük zalimi’ muamelesini uygun görüp, ‘hayır, biz sizin özel bulduğunuz alanları, inançları falan önemsemeyiz!’ demiş olsak dahi, onların hala kendi özel duyguları, alanları olabilir ve bu geleneklerini yüzlerce yıldır yaşatıp, şimdi siz uygun bulmadınız diye bırakmayabilirler.

Değerli sanatçımız Tuncel Kurtiz’in ve ailesinin bu gelenekten haberi var mıdır bilemiyorum. Alevi Dedeleri ikrar konusunu Alevi geleneği içinde doğanlara hatırlatırlar ve ikrar vermeyen Alevi’yi zaten bu köylerde Cem’e almazlar. Fakat Alevi Geleneği içinde doğmayanlara asla bir dayatma gibi sunmadıkları gibi bu konu o kıymetli insanlarla olan diyaloglarda açılmaz, hem o insanları zorda bırakmak istemezler hem bu durum mahremdir. Fakat geleneğin dışından olan kişi kendi rızası ile ‘ikrar’ vermek isterse buna ‘hayır’ demezler/diyemezler.

Kazdağlarında en az 6 yıldır bir Tahtacı Cem’i görüntülemek için köylerin kapısında yatan bir yönetmen dostum var; Ahmet Yazman, Göbeklitepe belgeselinin yapımcısıdır. Ahmet bir kare görüntü alamadı hala. Alması da mümkün değil, buna adım kadar eminim. Üstelik Ahmet’le köylülerin diyaloğuna da şahit oldum. Ahmet onların artık oğlu olmuş. Ahmet’in ne yediği, iyi beslenip beslenmediği ile bile ilgileniyorlar. Ahmet üzülse tüm köylülerin yüzü düşüyor. Ama Ahmet’i Cem’e almıyorlar. Kuralları, ağır sorumlulukları olan bir gelenek Alevilik.

Hünkar Hace Bektaşi Veli’nin bir sözüdür; ‘Gelme Gelme! Dönme Dönme! Gelenin malını, dönenin canını.’ Mal; ev araba, can; beden zannedilmesin not düşüyorum: mal, mülk bedendir. Yani ‘sen ikrar verdin. Beden değilsin, kadın-erkek değilsin, sen cansın. Gelirsen bedenini bırak cinsiyetsiz gel. Bu yoldan dönersen de canın, yani asıl varlığın, kıymetin gider, bunu da bil’ demektir.

Tahtakuşlar Köyü bağlı olduğu mürşit ocağına sormadan bir karar alamaz, düşkün ilan edilmekten çekinebilirler. Bu köy binlerce yıllık katliamlara rağmen Alevi Geleneğini sağ salim bugünlere getirenlerin bugünkü halkalarındandır. Gelenek bugünlere kadar her türlü eziyete rağmen taşınabildiyse mahremiyeti koruyan, yola ikrarla giren ve her konuyu rızalıkla yürüten bu Alevi köy geleneği sayesinde bunu başardı.

Beklemeden, ola ki rızalık alınmasına dahi izin verilmeden telaş içinde yargılandı Tahtakuşlar Köy halkı. Sanki insan olmak, Hakk’a yürüyen bir can’ı uğurlamak yalnızca kentlilerin akıl edebildiği, kalpte sızı olarak yalnızca kentlilerin taşıdığı bir konuymuş gibi. Ne acı…

İki önemli değer; Tuncel Kurtiz… Turgut Özakman… ruhları şad olsun!

Not: Son dönemlerde bir belgeselci olarak saha çalışmalarımda yeni bir kuşak dikkatimi çekiyor; pozitif bilimleri bilen, önemseyen, teoloji üzerine de okumalar yapan kentli, eğitimli genç bir Alevi kuşak. Aleviliği Mürşit Dedelerinden ve köylerden öğreniyorlar. Alevilik halini kentlerde karakter olarak giyinmek istediklerini ifade ediyorlar.

gazetesiz

Cami Alevinin ibadet yeri değildir

Cem Vakfı ve Fethullah Gülen cemaatinin ortak girişimiyle temeli atılan cemevi-cami projesi  birçok Alevi Kurumu ve Aleviler tarafından tepkiyle karşılandı. Bu tartışmalar, Tayyip’in meşhur demokratikleşme paketinde   Alevi inancına yönelik adım atılması beklentisi yaratmış görünüyor. Son günlerde “cemevine ibadethane statüsü verilmesi” tartışmaları alevlenmiş görünüyor.

Aşağıda 28 Eylül 2013 günü T24 internet sitesinden bazı bölümler aldığım haberi ve yorumlarımıokuyucu ile paylaşıyorum. T24 haberi şöyle başlıyor: “Prof. Karaman’ın “Bir dinin iki mabedi olmaz” başlıklı yazısı 13 Eylül’de Yeni Şafak’ta yayımlandı. Karaman’ın bu yazısına cevap niteliğinde bir yazı kaleme alan Ali Bulaç, Zaman’daki köşesinde “Alevilerin cemevlerine ‘ibadethane’statüsü vermemek, dini alanın tamamını Diyanet’e hasreden Kemalist devlete ait bir yaklaşımdır” görüşüyle Karaman’ı eleştirdi.
Ali Bulaç’ın bu yazısına 26 Eylül’de “Kafa karışıklığı mı?” başlığıyla yayımlanan yazısında cevap veren Karaman, Zaman gazetesi yazarını “kafa karışıklığıyla”itham ederek, “İslam’ın mabedi tektir ve bu mabedin adı camidir, mesciddir ve mezhebi, tarikatı ne olursa olsun bütün Müslümanlara aittir. Bunun ötesinde ‘mezheplere ve tarikatlara ait’ olup zikir, ayin, kültürel faaliyet, din eğitim ve öğretimi… yapılan, özel yerler elbette olabilir; bu yerlere çeşitli isimler ve statüler de verilebilir, ama ‘mensupları Müslümanlar olan’ bütün grupların mabedi tektir, başka mekanları bu mabedin karşısına dikmek bölücülüktür”görüşünü dile getirdi.
Karaman’ın yazısına cevap niteliğindeki son makalesi 28 Eylül 2013 Zaman’da yayımlanan Ali Bulaç ise Yeni Şafak yazarına şu ifadelerle yanıt verdi: “Kendini Ehl-i Kıble sayan Alevilerin bir bölümü de ‘cemevini ibadethane’ sayıyor. Bunları ve kendilerini ‘Ehl-i Kıble saymayan’ Alevileri görmezlikten gelmek veya ‘yok saymak’  ya sahiden ‘kafa karışıklığı’na işaret eder veya devletin Diyanetİşleri Başkanlığı’yla sınırlandırdığı ‘din ve diyanet misyonu’nda ısrar etmek anlamına gelir. Bölgemizi ‘mezhep savaşları’ cehenneme çeviriyor. Herkesin dini, mezhebi ve ibadeti kendine!”
T24 internet sitesinde 28 Eylül 2013 yayınlanan habere göre Karaman’ın 13 Eylül tarihinde Yeni Şafak’ta yayımlanan, “Bir dinin iki mabedi olmaz” başlıklı yazısında şöyle deniyor; “Bu cemevi meselesi son yıllarda kamuoyunu çok meşgul etti. Başlangıçta bir kısım Alevî vatandaşlar, kendilerine göre uygun gördükleri yerlerde cemevi adıyla binalar yaptılar. Bu yapıların ibadethane (mabed) olarak kullanılacağı veya camiye alternatif olacağı konularında bir beyan yoktu. Daha önce, özellikle şehirlerde Alevîlerin ölülerinin cenaze namazları da camilerde kılınıyordu, ikinci adımda bazıları cenazelerini cemevlerinden kaldırmaya başladılar. Üçüncü adımda cemevlerinin, tıpkı camiler gibi ibadethane (mabed) olarak tanınması talebi ortaya çıktı. Bu talep henüz karşılanmadı, ama bir başlangıç yerine ‘aynımekanda bir cami, bir de cemevi yapma’ uygulaması başlatıldı. Beyanlarına bakılırsa bu uygulamanın amacı bölme değil, birleştirme, çatışma değil, buluşma imiş.
Şimdi soruyorum:
Her ikisi de Müslüman olan Sünniler ile Alevîler, bütün Müslümanların ortak mabedi olan camide namazlarını kılar, cenazelerini kaldırır; samah, ayin, zikir, dînî musiki, özel sohbetler gibi yine bir kısmı ibadet sayılabilecek faaliyetlerini özel mekanlarında (tekke, dergâh, cemevi…) yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur; yoksa farklı dinlerin mensupları gibi ibadetlerini, farklı mabetlerde yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur.
Bu teşebbüsün taraflarından biri şöyle diyor: ‘Devlet taraf tutarak, ‘Camiden başka ibadet yeri olamaz İslam’da’ gibi ipe sapa gelmez, hiç bir bilgiye dayanmayan bir düşünceyi kendisine düstur yapamaz.’
Bir kere devlet ‘camiden başka ibadet yeri olmaz’ demiyor, bunu diyen bir devlet temsilcisini ne gördüm, ne duydum.
Devletin ve önemli sayıda halk kitlesinin dediği şudur:
İbadet, şartlarıtaşıyan her yerde olur. Mesela namazı dileyen camide kılar, dileyen evinde, işyerinde, tarlasında bağında, tekkesinde, dergahında, cemevinde … kılar. Ama bir dinin iki mabedi olmaz. Mabed, mezhebleri ve tarikatleri farklı da olsa bir dine mensup olan bütün müminlerin ortak ibadethanesidir. Bu ibadethane dışında kalan ve içinde bir dine mensup grupların bazı ibadetler ile ayinler vb. icra ettikleri yerlere ‘mabed’ denmez, ‘tekke, dergâh, cemevi, dernek evi’ gibi isimler verilir. Ve bu uygulama yıllardır böyle olmuştur, ipe sapa gelir, bilgiye ve geleneğe dayanmaktadır.
Ortak mabed ve özel ayin vb. yerlerin aynı mekanda da, farklı mekanlarda da olması caizdir, tarihte de olmuştur. Ama hiçbir zaman bu gruplara mahsus özel mekanlar ortak mabed olan camiye alternatif olmamıştır, onun yerine konmak istenmemiştir. Asıl ipe sapa gelmez, bilgiye dayanmaz ve birlik amacına aykırı olan talep ve uygulama, gruplara mahsus özel mekanları, mabed diyerek caiminin yerine koymak, grupları ortak mabed olan camiden uzaklaştırmaktır.
Camilerle cemevlerinin aynı mekanlarda yapılması eğer sembolik birkaç uygulama ile sınırlı olmaz da birden genelleştirilirse köprü kurmadan ırmak geçmek gibi bir risk sözkonusu olabilir. Bunu yapmak isteyenler önce, Alevîler ile Sünnîlerin din alimlerini, kanaat önderlerini bir araya getirmeli, belli bir süreç içinde önce dinamitlenen köprüleri yeniden kurmalı, fikirler ve gönüller kaynaştıktan, taraflar birbirini anladıktan, bu farklı yapıların birinin genel, diğerinin özel olduğunu kabullendikten… sonra uygulamaya devam etmelidirler.
Kimsenin niyetini okumak durumunda değilim, ama kesin kanaatim şudur ki, müminlerin mabedlerini ikilemek birleştirmeye değil, bölmeye hizmet edecektir.”
Evet yukarda görüldüğü gibi Alevi inancına mensup olmayan yandaş kalem, önce kendine göre bir Alevilik tanımı yapıyor, sonra da bu tanımdan yola çıkarak şöyle demek istiyor;  eğer Alevilik te İslamsa, (yazar Aleviliğinİslam’ın hangi mezhebine ait olduğunu belirtmemiş gerçi) haklı olarak bir dinin iki mabedi olmaz diyor. Her ne kadar İslam mezhepleri arasındaki bölünmeden dolayı, bir mezhebin bir başka mezhebin camisine gitmemesi durumu varsa da, (Tıpkı Hristiyanlıktaki mezhepler gibi.)  Ancak bu mabetlerin ortak bir ismi vardır. Cami, Havra, Kilise gibi. Bu tür yaklaşımlar kendisine Aleviyim diyenlerin inançlarını tarifte anlaşamamalarında, kendini bir başka inancın alt bir versiyonu olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Eğer Aleviler ve onlar adına hareket ettiklerini söyleyen Alevi kurumları ve Alevi inanç önderleri bir araya gelip, her şeyden önce inanç kimliklerini belirlemede ortak bir noktada buluşamazlarsa, bu tür absürt tartışmalar da son bulmayacaktır.
Yukardaki mantık Aleviliği İslam içine çekerek asimile etme mantığıdır. Kurgusunu da biz Alevilerin cahilliğinden faydalanarak ustaca yapmaktadır. Aleviliğin her şeyden önce insan merkezli bir inanç olduğu noktasında anlaşan, Tanrı-İnsan eşitliğini ve birliğini savunan, insanı kul olarak görmeyen, kendisini dönüştürebilen doğal bir inanç olan Aleviliğin, kendilerini tanrı kelamı kitaplara bağlayan dogmatik inançların hiç biri ile ilişkisinin olamayacağı noktasında tüm Aleviler anlaşıyor aslında, ister kendini İslam görsün, ister görmesin tüm Aleviler cami yerine cemevine giderler, oruç tutmazlar, hacca gitmezler. Yani yaşamda aslında İslam değiller, ancak yüzyılların baskıcı rejimleri yüzünden inançlarını takiyye yaparak koruyarak bu günlere ulaştırdıkları için, kuşaklar arasında oluşan kopukluk, bugün takiyyeyi gerçeklikmiş gibi algılayan bir kesimin oluşmasına yol açmıştır. Bir de buna Cumhuriyet rejimi ile birlikte tekke ve zaviyelerin kapatılması eklenip, hayatın her alanında İslamcılık dayatılınca, Alevilerin bir kesimi özellikle şehirleşen kesimi asimile oldu.
Şimdi tek bir örnekle yetinilmeyeceği anlaşılan Cami-Cemevi projesi eğer Aleviler tepkisiz kalırsa bir örnek model olacak ve giderek ülkenin dört bir yanına yayılacaktır. Yani Aleviler bu yolla aslında camilere çekilecek, namaz kıldırılacak, oruç tutturulacak ve ara sırada orda adı cemevi olan bir salonda da islam vaizlerine dönüştürülmüş sözde dedelerce idare edilen semahlar yürünecektir. Senaryo bu. Ya bu duruma Aleviler razı olur, ya da demokratik tepki hakkını kullanarak, kendilerini temsil hakkı olmayanlarca oluşturulan Asimilasyon projelerini engellerler. Tercih Alevilerin ve onlar adına çalışma yürüten Alevi kurumlarınındır.
Son 30 yıldır süren Kürt Özgürlük Mücadelesi sayesinde Alevilik yeniden gündem olmayı, örgütlenmeyi ve kökleri ile buluşmayı başarabildi. Bugün ortaya çıkan kazanımlarda esas olarak Kürt Hareketinin mücadelesi etkin olmuştur. Aleviler bugün  bu gerçeği görerek hareket etmekle mükelleftir. Bunun böyle olduğu bilindiği ve olası bir Kürt-Alevi buluşmasınıengellemek ve Alevileri mevcut iktidara eklemlemek adına Cem Vakfı ve Gülen Vakfı harekete geçirilmiştir.
Bakın aynı yazar ne diyor;
“Biz neyi tartışıyoruz.Batıl dinlerin mabetlerini mi, kendilerini İslam’ın içinde gören ve kabul eden Alevîlerin mabedini mi?
Şüphe yok ki, ikincisini tartışıyoruz.
Şimdi tutup daİslam’a göre batıl olan dinler ve onların mabetleri ile Alevîlere ait olanıbirbirine benzetmek, aynı kategori içine sokmak ‘farklı şeyleri aynı hükme tabi kılma’ yanlışına düşmek olduğu gibi samimi Alevîleri de incitecektir.
Bugün ülkemizde yaşayan, asırlardır hayatın acısını ve tatlısını paylaştığımız; eş, dost, hısım, komşu, ortak… olduğumuz Alevîler Müslümandırlar. Bunları başka (İslam’a göre batıl) bir dine mensup görmek ve göstermek haksızlıktır. Zaten kendilerine de sorulduğunda büyük kitle ‘Müslüman’ olduklarını, ‘Allah’a, Muhammed’e, âmentüye’ iman ettiklerini söylüyorlar.
İşte bu Alevîler söz konusu olduğunda onların mabedi ‘İslam’da tek mabet olan camilerdir, mescidlerdir’. Onlar da bunun aksini iddia etmezler.
Geriye cemevi denilen ve son yirmi otuz yıl içinde ortaya çıkan, içinde Alevîlerin dînî ve kültürel bazı faaliyetler icra ettikleri mekanlara verilecek isim ile statü kalmaktadır.
İyi niyetlerindenşüphe ettiğimiz bazı kimseler bu mekanlara da inadına ‘mabet’ demek, Alevîlere camiyi kapatmak ve İslam içinden ‘Sünnî ve Alevî’ adlarıyla iki din çıkarmak istiyorlar.
Biz de diyoruz ki, İslam’ın mabedi tektir ve bu mabedin adı camidir, mesciddir ve mezhebi, tarikatı ne olursa olsun bütün Müslümanlara aittir. Bunun ötesinde ‘mezheplere ve tarikatlara ait’ olup zikir, ayin, kültürel faaliyet, din eğitim ve öğretimi… yapılan, özel yerler elbette olabilir; bu yerlere çeşitli isimler ve statüler de verilebilir, ama ‘mensupları Müslümanlar olan’ bütün grupların mabedi tektir, başka mekanları bu mabedin karşısına dikmek bölücülüktür.”
İşte bu kadar, adam çıkmış kendince bir Alevilik tanımı yapmış, bu tanımın tüm Alevilerce kabul edildiğini söylüyor ve sonuçta haklı olarak “ öz be öz müslüman ve Türk olan” Aleviler ile Sunnilerin mabedinin de Cami olduğunu belirtiyor. Şimdi bu şarlatanlara bu konuşma hakkını veren kim? Biz Aleviler değil miyiz?
Haklı olarak diyoruz ki, Cemevlerine ibadethane statüsü verilsin. Peki 30 yıl öncesine kadar biz ibadetimizi nerde yapıyorduk? Gizlice köy evlerinde değil mi? Şimdi şehirleştik küçük evlere sığmaz olduk ve kendimize cemevleri açtık. Amenna. Aleviliği sadece Aliseverlik olarak algılayan sözde Alevi dedeleri bu tartışmaların mimarıdır. Sırdır diyerek, mevcut iktidardan korkarak, Aleviliğin sadece zahiri, görünen yüzünü kitlelere anlatan, Batıni yönünü yani aslını sırrı hakikat adı altında gizleyen öncülerimiz artık günümüzde bu sırrın faş edilmesi gerektiğinin ayardına varmadılar ve ya Ali, Ya Hüseyin, Ya Muhammed Mustafa nın yanına birde Ya Atatürk ekleyerek, Aleviliği sadece birkaç söz ve yürünen bir semah’tan ibaretmiş gibi göstererek, Sünni İslamın ekmeğine yağ sürdüler.
Alevilere öz islamız dediler, Aleviler niye Kuran’a göre hareket etmiyoruz o zaman diye sorduklarında? Sünniler kuranı değiştirdi bizim kuranımız ayrı dediler ama o kuranı gören hiç olmadı. Niye namaz kılmıyoruz diye soru soran Aleviye, Ali namaz başında öldü onu protesto için camiye gitmiyoruz yalanını söylediler. Oysa biliyorlardı ki, biz aslında hiç müslüman değiliz ve inancımız İslam öncesi inançların, doğa inançlarının bir sentezidir. Onun için namaz kılmayız, onun için oruç tutmayız, onun için camiye gitmeyiz.
Oysa Alevilik tarihte  Ocaklara bağlı değil mi? Öyleyse önce bu Ocaklarımıza resmi bir statü kazanalım. Tarihte Aleviliğin öğretildiği bugünün üniversiteleri olan Alevi Dergahları yok mu? O zaman bu tür dergahların kuruluşunu  sağlayalım. İnanç önderlerimizi buralarda yetiştirelim, inancımıza ilişkin araştırmaları bu okulların öncülüğünde gerçekleştirelim. Alevilerin her şeyi var da, kalan sadece ibadet yerlerine resmi statü verilmesi midir? Elbetteki hayır, bugün bundan önemlisi; Alevi çocuklarına zorla İslam din dersinin verilmesine son verilmesidir. Ortak kültürümüzde Aleviliği aşağılayan tüm söylemlerin çıkarılıp atılmasıdır. Bir Asimilasyon merkezi olan Diyanet İşleri Başkanlığının ortadan kaldırılması ve devletin İslam mezheplerine verdiği tüm maddi desteklere son verilmesidir.
Bugün Türkiyenin neredeyse her metrekaresine cami yapımına karşı çıkmak daha önemlidir. Ülkemiz adım adım İslam şeriatına doğru sürüklenirken, çıkıp Cami-Cemevi projeleri geliştirmek Aleviliği sırtından hançerlemektir. Aleviler adına dışardan gazel okuyarak Alevi inanç mensuplarına sahte inanç elbisesi biçmek kimsenin haddine değildir.
Bu tür yandaşkalemler aracılığıyla asimilasyonu derinleştirmek isteyenlere geçik vermemesi gereken Alevilerin ilk talebi; Tekke ve Zaviyeler yasasının derhal iptal edilmesi, tüm Alevi dergahlarının yeniden açılması ve mal varlıklarının Alevi kurumlarına iade edilmesi olmalıdır. Hacı Bektaş Dergahının Müze statüsünden çıkarılması, Nakşiler tarafından Dergahın arazisi üzerine yapılan Caminin restore edilerek Cem Evine dönüştülmesi istenmelidir. Aleviliğin Serçeşmesi kabul edilen Dergahta, tüm Alevi ocaklarına ait postlara yeniden inanç önderleri yerleştirilmelidir. Tüm Alevi kurumları Alevilerin seçilmişyöneticilerince belirlenmiş ekiplere teslim edilmeli, Şehirleşen Aleviliğin ihtiyaçlarına cevap olması olanaklı olmayan dedelik kurumumuz yeniden gözden geçirilerek, babadan oğula geçen inanç önderliği  kurumu Alevi kurumlarıaracılığıyla yeniden yapılandırılmalıdır.
Ülkemiz ilerici güçleri ve aydınları dahi bugün Aleviliği de diğer tanrı kelamı kitaplı dinler gibi algıladığı için, her türlü dincilik gericiliktir diyerek  toptan bir tanıma tabi tutmaktadır. Alevilik bugün geldiği aşama da elbette tek başına ilerici olmaya yetmez artık. Dün Aleviler ilericiydi demek te tek başına bir anlam ifade etmez. Ancak bölgemizdeki Aleviliğin yüzyıllar boyunca egemenlere karşı başkaldıranların inancı olduğu gerçeğini kimse tartışamaz. Bu başkaldırılar her dönem kanla bastırılmış ve katliamlardan arta kalanlar bölgenin kuş uçmaz, kervan geçmez dağlarına ve ormanlarına kaçmış ve orada yerleşerek bu inancıgünümüze kadar taşımıştır. Bu inancın bugün ilerici mi gerici mi olduğu tartışmasından bağımsızdır Aleviliğin tarihteki direnişçiliği.
Alevilik tarihin hiç bir döneminde iktidar olmadığı için, Aleviler egemenlere muhalif olarak yaşam sürdürdükleri için objektif olarak ilericidir. Yoksa toplumun en bilinçli vs kesimi olduğu için değil. Kaldı ki bugün Aleviler arasında okuma yazma oranı çok yüksek olmasına karşın, Aleviler köylülükten en son şehirleşen bir kesim olarak kendini, tarihini, geçmişini tanıma da oldukça geri kalmıştır. Çağa ayak uydurmada daha tutucudur. Ama inacından dolayı her dönem mevcut yönetimlerce dışlanıp aşağılandığı için de, egemenlere hep öfkelidir. Bu öfkesini de değişik tarzlarda ifade etmiştir.
Son 40 yılda da Alevi gençliğinin önemli bir kesimi başlangıçta Türkiye devrimci hareketinin içinde yer almış, 12 Eylül’den sonra ise Kürt Alevi gençliği Kürdistan Özgürlük Mücadelesi içinde en önde yer almıştır. Yine aynı süreçte Türk ve Kürt Aleviliği arasında etnik kökenden kaynaklı iktidarların özel çabaları ile büyük bir kopuş yaşanmıştır. Artık Aleviler son yıllarda kapitalist gelişim sürecinide de yer almaktan kaynaklı ortak bir siyasal duruş göstermekten çok uzaktır. Bu durum bugün Alevilerin kendilerini tanımlaması noktasındaki farklıdüşünmenin de zemini olmuştur. Artık tek bir Alevilikten bahsetmek giderek zorlaşmaktadır. Zaten dinler genel olarak artık toplumları bir arada tutan çimento rolünü giderek yitirmektedir. Bugün İslam inancı içinde de büyük bölünmeler yaşanmaktadır. İşte Salefiler, Vahabiler, Şiiler gibi birbirini şiddet temelinde imhaya kadar giden çelişkiler ortadadır.
Yani İslam’da aslında ya bir reforma uğrayacak, ya da giderek toplumların yaratmakta olduğu ortak insani değerlerce aşılacaktır. Ama bizim coğrafyamız da hala büyük bir boğazlaşmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Biliyorum ki, Aleviler bu kanlıinsanlık dışı savaşta taraf olmayacaktır. Hangi inanca mensup olursa olsun zalimin karşısında mazlumun yanında olacak ve barışı ve kardeşliği savunacaktır.
Bugün ülkemizdekiİslamcı yazarlar, Alevi aydınlarından daha çok Alevilikle ilgilenmektedir. Fetullah Gülen ekibi, Tayyip’ten farklı bir yaklaşım içindeymiş gibi yapmaktadır. Laf aralarında Cemevlerine ibadethane statüsü verilebileceğini söylüyorlar. Aleviliğin materyalist yorumları yerine İslami yorumlarına destek verilmesini teşvik etmek gerektiğini söylüyorlar. Aleviler cephesinden de, çıkarları mevcut rejimde olan kesimlerce Aleviliğin solcu damarını keserek, Alevileri gerici İslami cemaatlarla barıştırıp, düzene ve İslama eklemleme konusunda yoğun bir çaba gözlenmektedir. Bunda acele etmelerinin en büyük nedeni; kurulu düzenlerine karşı tek muhalefet odağı olarak duran Kürt Özgürlük Hareketi ile, Alevilerin ve Türkiyeli devrimci demokratik güçlerin oluşturabilecekleri bir ittifakın oluşması ihtimalinin görülmesidir. Çünkü Tayyip-Fetullah ikilisi artık ne CHP’nin ne de MHP’nin kendilerine rakip olamayacağını bilmektedirler. Oluşturmak istedikleri düzeni tehdit edecek tek alternatif güç, yukarda bahsettiğimiz ittifaktır.
Bundan dolayı bu ittifakı bozacak bir çok oyun tezgahlanmaya devam ediyor. Önce Kürt Sorununa Çözüm Paketi diyerek, Kürt hareketini yalnızlaştırmayı denediler, sonra Alevi açılımıdiyerek, Alevlere ulufe dağıtıp, Aleviliği yanlarına çekmeye çalıştılar. Demokratikleşme paketi diyerek, aslında amaçlarının ülkenin tümünün sorunlarınıçözmek olduğu yalanını gerçeklikmiş gibi yutturmaya çalışıyorlar. Artık bu ortak coğrafyada kendisine ilericiyim diyenlerin en ivedi görevi bu kendini sultan sanan gericiliğin Ustası Tayyip-Fetullah diktasını yıkacak oluşumlarıyaratmaktır. Gezi kalkışması ezberi bozmuştur. Her siyasal kesim siyasal duruşunu gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Bugün dünden daha yakınız özgürlüğe ve aydınlığa.

İzmirliler cami-cemevi projesine tepki gösterdi

Konak YKM önünde toplanan Alevi Bektaşi Federasyonu İzmir bileşenleri ile Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı İzmir şubeleri, Çiğli’de yapılmak istenen cami-cemevi-aşevi projesine karşı İzmir Büyükşehir Belediyesi önüne bir protesto yürüyüşü düzenledi.

“Cami-cemevi-aşevi projesi asimilasyondur”, “CEM Vakfını tanımıyoruz”, “Asimilasyona dur de” yazan pankartlar taşınan eylemde sık sık “Devletin Alevi’si olmayacağız”, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganları atıldı.

ALEVİLERE BİR KİMLİK DAYATILIYOR

Büyükşehir Belediyesi önünde düzenlenen basın açıklamasında konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu İzmir Bölge Sorumlusu Mustafa Aslan, yüzyıllardan beri Alevilere karşı asimilasyon politikaları uygulandığını belirtti. Aslan, cami-cemevi-aşevi projelerini de bu politikaların bir devamı olarak nitelendirdi. “Bu ülkede İzzetin Doğan ve Fetullah Gülen barıştan ve kardeşlikten söz edecek erdeme sahip kişiler değildir” diyen Aslan, ‘Birleşin gelin’ gibi klasik iktidar refleksiyle yaklaşan zihniyetin sorun çözmekten ziyade Aleviliğe ve Alevilere bir kimlik dayattığını dile getirdi.

BÜYÜKŞEHİRE ELEŞTİRİ

Çiğli’de bulunan Evka-2 Cemevinin 2009’dan beri faaliyette olduğunu belirten Aslan, “İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun temsil ettiği siyasi parti her ne kadar sosyal demokrat ve ilerici olarak siyasal alanda konumlandırılıyor olsa da cemevini iktidar ile muktedir dille bütünleşmiş Cem Vakfına vermek istemesi bununla çelişmektedir” dedi.

Basın açıklamasının hemen ardından bir saatlik oturma eylemi gerçekleştirildi. (İzmir/EVRENSEL)

Son mürşit gittiğinde söz de bitecek

Kızılbaş Aleviliğini anlatan “Dewres” belgeselinin yönetmeni Belgin Cengiz, gazetemize konuştu. Cengiz, modernitenin Alevi geleneğinin temelini oluşturan talip-mürşit ilişkisini kırdığını belirterek, “Bu ilişki biterse söz de biter” dedi.

Dersim Kızılbaş Aleviliği’ni anlatan “Dewres” belgeseli günümüzde kaybedilmiş birçok ritüele odaklanıyor. Belgin Cengiz’in yönetmenliğini yaptığı belgeselin İstanbul galası 28 Eylül’de Barış Manço Kültür Merkezi’nde 19.00 ve 20.15 seanslarında gösterilecek. Dewres, Aleviliğin unutturulmaya çalışılan yüzünü Ali Xıdır Dede aracılığı ile hatırlatma çabasında. Bunu yaparken de Aleviliğin kadim inancını günümüze taşıyan ocaklar, dergahlar, ziyaretlerden yola çıkıyor. Kendini arayan bir gencin, Ali Xıdır Dede ile geçirdiği günleri odağına alan Dewres, İnsanı Kamil, Hak ile Hak olma, 4 Kapı 40 Makam gibi kavramları hafızaya tekrar çağırıyor. Cengiz, belgeselde de anlatılan ve günümüz Aleviliği’nin temel sorunu olan talip – mürşit ilişkisinin kopmasını sorunların merkezine koyuyor ve ekliyor cemevlerinde öğretilenler şekilsel..

Belgesel badireler atlatarak şimdiki haline geldi. Belgeselin ortaya çıkışı nasıl oldu?

Dersim geçmişte geniş bir eyaletti. Çevresindeki birçok il bu eyalete bağlıydı. Özelikle 38’deki katliamdan sonra kitlesel bir hareketlilik yaşandı. Ben de 38’de sürgün yaşayan bir ailenin mensubuyum. Bu proje aslında şunu gündeme getirmeyi istedi. Dersim, kadim halklar ve inançların sözcülüğü yapan bir rol üstlenirken, katliam ve sürgün sonrası bambaşka bir sürecin içine itildi. Bu süreçle yaşanan kopuş, biz kimiz sorusunu beraberinde getirdi. Bu tartışmalar üzerinden bu projeye yöneldik. Aslında proje, 90 dakikalık 4 kapı 40 makam inancını ele alan sırrı hakikat adlı bir başka çalışmaydı. Projenin ilk yarısında çekimleri tamamladıktan sonra KCK davalarında yargılanmaya başladık. Filmin ana karakteri abim 4.5 ay tutuklu kaldı. Sonra çekecek imkan bulamadık ve projeyi 54 dakikalık belgesel olarak tamamladık. Ali Xıdır Dede üzerinden Dersim Kızılbaş Aleviliği’ni anlatmak istedik.

Geçmişte Alevi gençleri daha çok seküler düşünceler üzerinden kendilerini tanımladılar. Son dönemde ise gençlerin Aleviliğe olan ilgisinden söz edebiliriz. Sizi bu projeye yönelten ne oldu?

Belgeseli ortaya çıkaran motivasyon biz kimiz sorusuydu. Aslında denklem çok net. Aleviliği hepimizin doğru kavramadığı çok açık. Belgesele başlamadan önce Dersim’de pek çok ocağa ve pirlere gidip sorular sorduk. İnancın temeli nedir, nereden geliyoruz, biz kimiz soruları ile birlikte, düşünce sistematiğini onlarla konuştuk. Alevilik, Hz Ali ekolü üzerinden İslamlaştırılıyor. Bu aslında asimile olmuş bir algı. Yani asimile olmuş zihnimiz, inancı bin yıllık bir geçmişe bağlayarak İslam içi bir konu olarak algılıyor. Ama işin merkezine gittiğimizde ocaklara, dergahlara gittiğinizde gerçekten Alevilik dört kitabın dördüne kaynaklık eden kitaplar üstü bir inanç olarak görülüyor.

Aleviliği var eden ana topraklardan şehirlere farklı nedenlerle ciddi göçler yaşandı. Şehirlerde inancı   yaşayacak alanlar bulamadıkları için ciddi asimilasyonla karşı karşıyalar. Belgesel biraz da bunu anlatıyor. Tehlikenin boyutları nedir?

Dersim keşişlerin, dervişlerin diyarı olarak biliniyor. Buralarda 150 yıl öncesine kadar binlerce yıllık geleneği olan okullar vardı. Cumhuriyetle birlikte sistem girmeye başladı. 38 ile birlikte ciddi bir kopuş yaşandı. Asimilasyon hissedilmeye başlandı. Bölgeyi daha fazla ehlileştirmek için inançsal ve kültürel dokunun dağıtılması gerekiyordu. Dergahlar, okullar kapatıldı. Önce katlettiler ardından zorunlu göçe tabii tuttular. Alevilik toplumsal sistem kurar; pirlik, mürşitlik, taliplik, dedelik… Bu sistem birbirini denetleyen biri olmadan diğerini var olmayacağı yapıdadır. Mürşit aynı anda talip, talip de mürşittir. Belgesel de Ali Xıdır Dede taliptir ama Mürşitliğe erişmiştir. Modern dünyaya geldiğimizde bu sistem mecburen değişiyor. Pirlerimiz şunu söylerdi: Son talip bittiğinde bu inancın bu dizgisi de bitecek. Talipler de şunu söyler son mürşit bittiğinde sözünü dinleyeceğimiz kimseyi bulamadığımızda  talipliğimiz bitecek. Şehir yaşamı bu halkayı kırdı, parçaladı. Bunu gidermek için Aleviler toplanma mekanları oluşturuyor cemevleri gibi yerler, onlar da mevcut inanç yapısıyla bütünleşmediği için kitaba, şekle dayanmayan bir inancı yaymakta zorlanıyorlar.

Ciddi bir asimilasyondan bahsediyoruz. Bu asimilasyon sadece dışsal bir şey değil. İçten asimilasyon süreci de yaşanıyor. Belgeselde Ali Xıdır Dede de içten asimilasyonu bu sözler her cemde anlatılmaz diyerek ifade ediyor. Cemevlerinin inancın farklılaşmasındaki rolü nedir?

Kafalar o kadar karışmış ki yani bu duruma nasıl geldik anlamak çok zor. Cemevleri kültürün son kırıntılarını tutunmaya çalışan insanların kendilerini var etmeye çalıştıkları yer. Cemevleri inancın şekilsel kısımlarına sıkışmış durumda. İnancın özüne ve problemlerine dair çözüm üretilen zemin sunamıyor. Saygı duyulan ciddi çalışmalar var; ama genel durum bu. Filmin girişinde anadilde söylenen dua Aleviler açısından bir manifesto. Biz cemevlerinin hangisine gidersek o dua ve içeriği bilinmez. O kadar unutulmuş. Orada anlatılan var oluş, iyilerle kötülerin savaşı gibi anlatılar var.

Cemevlerinde anlatılan Alevilikle, talip -mürşit ilişkisinin ortaya çıkardığı Alevilik arasında farklar olduğunu mu söylüyorsunuz?

Kafa karışıklığının en önemli nedeni bu mürşit -talip ilişkisi kopmuş olması. Ana topraklardan göç edenler kendilerini kaynaklık edecek, yönlendirecek bir mürşit varlığını da yitirdiler. Bu yitirme hali, kendilerini koruma refleksiyle aşırı politize olmayı beraberinde getirdi. Bugün Alevi derneklerinin yapılarına bakarsanız hep politik aktörler var. Gerçek anlamda mürşitlerin yan yana geldiği bir derneğin kurulması çok zor. Biz aynı zamanda şunu yitirdik Alevilik sırlar ve semboller dizgisidir. Yazıp çizip anlatamazsınız,  batınidir. Zahiri olan gündelik yaşam refleksleridir. Tek ibadet; gerçeğin savunculuğunu yapıp hakikatin peşinden koşmak. Bu sırrı açıklayacak kişi de batın anlamda sırra ermiş kişidir. mürşitlere ihtiyacımız var. O yüzden bugün cemevleri bu manevi boşluğa yanıt vermiyor.

Ali Xıdır Dede sağ ile çürüğü ayırmak lazım diyor. Aleviliğin içinde sembolleştirirsek İzzettin Doğan çizgisini nasıl ifade ediyorsunuz?

Dedemizin dediği gibi çürüktür. Siz kendi topluluğunuzu kendisine ait olan değerlere yönlendirmeyin, gidin Fethullah Gülen ile birlikte değerlerimizi asimile edecek projelerin içinde yer alın. Geçmişler olsun demekten başka ne diyeceksin. Kardeşlik anlayışı hiçbir şekilde mekan üzerinden gerçekleşmez. Kardeşlik anlayışı ben kimsem bana ait değerlerime eşit imkan sunulmasıdır. Kendi modelini bana dayatıyorsan biz seninle nasıl kardeş olalım?

Belgesel, odağına kafası karışık olan gencin özüne ulaşma çabasını alıyor. Genç, dedeyle iletişiminden sonra karışıklığını giderebiliyor mu?

Tabi gideriyor. Aslında kafası karışık olan genç biziz. Modern dünyada bir şeylerle boğuşmaktan yorulmuş kendi özünden uzaklaşmış, kendine yabancılaşmış, yabancılaştığı oranda yorgun düşmüşüz. Genç kendini toparlaması ve kendine ait olan gerçeği kendisine hissettirmesi için dedenin kapısına gider. Çıktığı zaman da varlığına dair sorması gereken pek çok soruyu sorarak yeniden yola çıkar. Gencin yolculuğu bitmez. Dede ise bir derviş olarak sürekli bir yolda ziyaretlerde, mekanlarda hak ile hak olma yolunda olan biridir. Belki de dede son derviştir.

Belgesel Kirmanckî dua ile giriş yapıyor. Dua, Kürtçe ibadet olmaz iddialarına da önemli bir yanıt…

Bu çok politik bir yönlendirme. Bir kere Dersim Aleviliği’nde 400 – 500 yıla kadar Türkçe’nin t’si yok. Türk kökenli erenlerimiz evliyalarımız Dersim’e gelip ocaklar açtıktan sonra Türkçe ibadet başlamış. Belgeselde Levent Güneş’in  bestelediği Heyder şarkısı bu inancın ilk Kürtçe şarkılarından olup neredeyse bin küsür yıllık geçmişe sahip. Kürtçe deyişlerle kadim bir inancın kendisini kendi anadiliyle var ettiğini zaten biliyoruz. Öte yandan anneanneme gelen pirler hiç Türkçe konuşmadılar. Çünkü anneannem hiçbir zaman Türkçe bilmedi. Ocakların kendini sistematik ifade etmesi de anadilleri Kurmancî ve Kirmanckî’de. Bu diller inancın mana dünyasını barındırmakta. Biz o mana dünyasını o dilden çıkarıp Türkçe’ye çevirdiğimizde anlaşılması güçleşiyor.

İbadetin mekanı doğadır

Bugün gelinen noktada asimilasyonun zirve noktası cami – cemevi projesi. Bu konu hakkında ne söyleceksin?

Fethullah Gülen’in batıniliği çok iyi bildiğini ve bundan hiç hoşlanmadığını düşünüyorum. Gülen’in Dersim üzerine olan vaazını bilirsiniz. Orada derki biz Anadolu’nun birçok yerinde Tahtacı, Yörük Alevileri’yle iletişim kurduk, ortak hareket etmeye başladık ama bir yer var ki orası Dersim, orada bir insan hak bende mevcut, ben hakta mevcutum diyorsa bu insanlarla başa çıkmak mümkün değil. Aleviler camiye gitmez, namaz kılmaz bunu neden yapmadıkları çok açıktır. Aleviler genel olarak yaşamlarında ibadet mekanı olarak doğayı tercih ederler. Herhangi bir yeri; kendisi için kutsal atfeden bir gözeyi, bir nehir kenarını vb. tercih eder. İbadet için kendilerini bir mekana hapsetmezler.

Önder ELALDI / OzgurGundem

Boş paketin işareti Alevilere yaklaşım

AKP’nin hedef aldığı Aleviler, ekim ayında alanlara çıkmaya hazırlanıyor. Alevi örgütü temsilcileri Ercan Geçmez, Ali Kenanoğlu, Selahattin Özel ve Kemal Bülbül, hükümetin Alevilere yaklaşımının, demokratikleşme paketinden demokrasinin çıkmayacağını ortaya koyduğunu kaydetti.

Taleplerimizi doğru anla

Pazartesi günü Başbakan Erdoğan tarafından açıklanacak, demokratikleşme paketiyle ilgili hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamalar, hem Alevileri hem de Kürtleri kaygılandırıyor. Pakette, Kürtlerin anadil talebine “Sadece özel okullarda anadilde eğitim”, Alevilerin “Cemevleri ibadethane olsun” talebine de “İnanç merkezi” sesleri yükseliyor. Ancak Kürtler de Aleviler de bu duruma tepkili.

Ne dediysek tersi oldu

Alevi örgütü temsilcileri, AKP iktidarının özellikle son dönemlerde kendilerini “hedef” olarak gördüklerini söyleyerek, cami-cemevi projesi, Alevi mezarlıklarına saldırı, cemevlerinin inanç merkezi olarak yansıtılması ve Pir Sultan Abdal logosunun ‘terör örgütü simgesi’ sayılması gibi gelişmelere dikkat çekti. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, “Alevilerin sorununa 12 Eylül generalleri gibi yaklaşıyorlar” dedi. Başbakan’ın 30 Eylül’de açıklayacağı pakette Alevi inancına dönük bazı göstermelik başlıkların olduğu yönünde duyum aldıklarını dile getirerek,  “Alevi çalıştaylarında hükümete bir rapor sunduk. Ama garip bir şekilde hiç dikkate almadılar. Biz, sunduğumuz raporlarda ‘din derslerini kaldırın’ dedik; 3’e çıkardılar. Diyanet’in kaldırılmasını istedik; bütçesini güçlendirdiler. Dolayısıyla güvenmemiz mümkün olmasa da insani olarak beklenti içindeyiz” dedi.

Elini inancımdan çek

Hübyar Sultan Alevi Kültür Derneği (HSAKD) Genel Başkanı Ali Kenanoğlu, Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde Pir Sultan Abdal kartpostalına “terör örgütü simgesi” olduğu iddiasıyla el konulduğunu da hatırlatarak, bu yaklaşımın Alevilere yönelik son süreçteki olumsuz politikalardan bağımsız olmadığını dile getirdi. Kenanoğlu, demokratikleşme paketinin açıklanmasıyla birlikte, bunun Aleviler için yeni bir mücadele nedeni ve alanı oluşturacağını düşündüklerini belirterek, “Pakette cemevlerini yine tarikathane, zikirhane olarak sayacaklarsa bunu kabul etmeyiz. Alevi dedelerine maaş verilmesi gibi adımları da kabul etmiyoruz ve aksine, inancımızdan devletin elini çekmesini; resmi bir inanca dönüştürmemesini istiyoruz” şeklinde konuştu.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Selahattin Özel ise demokratikleşme paketinin kamuoyundan gizlenmesine tepki göstererek, herkesin fikrinin alınması gerektiğine dikkat çekti.

Sokağı oyalıyor

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül ise, demokratikleşme konusunda hükümete güvenmediklerini söyleyerek, “Hükümetin toplumu büyük beklentilere sokarak oyaladığını düşünüyorum. Matruşka bebekleri gibi, iç içe paketler çıkartılıyor… Bir düzenleme, bir reform yapacaksanız zaten yaparsınız. Neden oyalıyor ve paketlere bölüyorsunuz” dedi. 2 büyük miting düzenleyeceklerini söyleyen Bülbül, “5 Ekim günü Mersin’de, 27 Ekim günü İstanbul’da iki büyük mitingimiz olacak. Bizler Alevi sorununun Kürtsüz, Kürt sorununun Alevisiz çözülemeyeceğini düşünüyoruz. Sorunları birbirimize havale ederek değil; ortaklaştırarak çözebiliriz.”

Ali Barış KURT /özgür gündem

Aleviler Demokratikleşme Paketi’ne temkinli

Hükümetin ay sonuna kadar açıklamayı planladığı Demokratikleşme Paketi’nin içeriğinde tam olarak nelerin yer alacağı bilinmese de medyada çıkan haberlerde, Cemevlerinin ‘vakıf’ ya da ‘inanç ve kültür merkezi statüsü kazanacağı’ ve dedelere maaş bağlanacağı iddia ediliyor. Peki, yıllardır Alevilerin hakları için mücadele eden Alevi kuruluşları hükümetin bu adımından memnun mu?

Alevi kuruluşlarından ortak açıklama

Alevi kuruluşlarının büyük bir bölümü, paket hazırlanırken, sürece dâhil edilmemiş ve görüşlerinin alınmamış olmasından rahatsızlık duyuyor. Hatta Türkiye, Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki Alevi örgütleri bir süre önce yaptıkları yazılı açıklamada, bu konuda hükümeti sert bir dille eleştirdi. Açıklamada, hükümetin Cemevlerini ‘tekke’ye, Alevi dedeleri ise ‘devlet memuru’ statüsüne indirgemeye çalıştığı ileri sürüldü. Bu açıklamaya imza atan kuruluşlardan birisi de Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu.

Federasyon Başkanı Hüseyin Mat, hükümetin Alevilerle ilgili çalışmalarını ‘samimi bulmadıklarını’ söylüyor: “Hükümet bu paketi hazırlarken, ne bir sivil toplum örgütüne, ne temsil edilenlerin olduğu kuruluşlarının yöneticilerine ya da Alevilere, Kürtlere, diğer etnik kimliklere ‘biz böyle bir paket hazırlıyoruz, bir demokrasi paketi hazırlıyoruz, görüşleriniz, düşünceleriniz nedir’ diye sormamıştır. AKP sadece kendi içinde bir şeyler hazırlamaya çalışıyor, demokrasi paketi diye bir şeylerle uğraşıyor, ama içeriğinin ne olduğunu kimse bilmiyor. Bugün kime sorarsanız sorun, bir demokrasi paketi hazırlanıyor, bir süreç var ama orada ne olduğu, kimse tarafından bilinmiyor. Böyle bir süreçte siz, nasıl güvenebilirsiniz? Nasıl bir samimiyete inanabilirsiniz? Bu da çok ciddi biçimde tartışılması gereken konulardan biri.”

Alevi dedelere maaş bağlanması

Medyadaki haberlerde, pakette, ‘Alevi dedelerine maaş bağlanacağı’nın da yer aldığını hatırlatan Hüseyin Mat, bunu eleştiriyor. Mat, “Alevi dedeleri Aleviliğin inanç olarak kabul görmesini isterler. İbadet yerlerinin Cemevi olarak kabul görmesini isterler. Diyanet İşleri gibi bir kurumun laik düzende olmaması gerektiğini söyler, bunun lağvedilmesi gerektiğini söylerler. Aleviler devletin, hükümetin bütün inançlara, sadece Alevilere değil, bütün inançlara eşit mesafede bakmasını isterler, tarafsız olmasını isterler. Bizim istek ve taleplerimiz bunlar. Biz bu bağlamda hükümetin demokratikleşme paketi adı altında kamuoyuyla paylaşacağı yeni programın samimiyetten uzak, içi sadece sulandırılmış, toplumlar arasında bir çatışma yaratma üzerine kurulu bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz” diyor.

Cem Vakfı farklı görüşte

Şu günlerde Cami-Cemevi projesine verdiği destek nedeniyle bazı Alevi kuruluşları tarafından eleştirilen Cem Vakfı ise farklı görüşte. Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, Demokratikleşme Paketi ile ilgili henüz bir açıklama yapmak için erken olduğunu söylüyor. Alevilerin genel bütçeden din hizmetlerine ayrılan paydan yararlanmak istediğini belirten Doğan, 1997 yılında dönemin hükümetinin, Cemevlerine hukuki statü tanınacağını vaat etmesine rağmen bunun şimdiye dek uygulamaya geçirilmediğini söylüyor ve ‘Cemevlerine resmen hukuki statü tanınmasını istiyoruz’ diyor.

Doğan, dedelere maaş bağlanmasının da bir yasal hak olduğu görüşünde: “Cemevleri boş binalar değil, burada dini hizmetler görülüyor. Bu hizmetleri Bu hizmetleri vermekte olan insanlar bin yıldır Anadolu’da Aleviler, Bektaşiler, Mevleviler ve Arap Alevileri değimiz Nusayriler, yani bütün bu grupların inanç önderleri, hak aşkına yaparlar bunu. Herhangi bir ücret de almazlar. Ama buna mukabil Sünni İslam’ı camilerde ifade eden ve o hizmeti yapan, ismine hoca, müezzin ya da müftü adını verdiğimiz insanlara, haklı bir biçimde, onların yaşam standartlarını hem korumak, hem de insanca bir hayat sürdürmelerini sağlamak amacıyla devlet, bir maaş bağlıyor. Aynı şekilde Alevi dedelerine, Bektaşi, Mevlevi ve Nusayri inanç önderlerine de bu olanakların tanınmasını ve bunun bir yasal hak olarak bu pakette yer almasını bekliyoruz doğrusu.”

‘Pakette başka neler olmalı?’

Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, bunun yanı sıra Demokratikleşme Paketi’nde olması gereken bir başka önemli noktayı ise şöyle açıklıyor: “Cemevlerine hukuki statü tanınması ve dedelerin özlük haklarının tanınması dışında, bu inanç sisteminin, yani Alevilerin İslam anlayışının sürekli olarak okul programlarında yer alması ve bunun eğitime dahil edilmesi ve bu işin yine bilenleri tarafından verilebilmesi için eğitmenlerin yetişmesi gerektiği, bunun için bir okul açılması gerektiği talebi vardı. Bunlar belirli oranda cevabını bulacak diye umut ediyorum.”

İzzettin Doğan’a göre, Demokratikleşme Paketi’nde Alevilere hak tanınması önemli ama asıl önemli olan verilen sözlerin tutulması: “Bütün hükümetler Alevilere bu sözleri vermişlerdir. Sözleri vermişlerdir ama sözü yerine getirmemişlerdir. Yani seçimden seçime belki Aleviler’in reaksiyonunu önlemek ya da mümkünse biraz oy alabilmek için ‘biz bunları yapacağız’ demişlerdir ama ortaya elle tutulur bir şey çıkmamıştır. Yani yine Aleviler kendi Cemevlerini yapıyorlar, dedelik hizmetini kendileri ifa etmeye çalışıyorlar. Tahmin ediyorum bu demokratikleşme paketinde bazı cevaplar ortaya çıkacak. Ama dediğim gibi hayata geçirilmesidir aslolan. Onu da zaten bugüne kadar nasıl takip ettiysek, bundan sonra da takip edeceğiz.”

©Deutsche Welle Türkçe

Haber: Hülya Topçu

Editör: Başak Özay

 

Mamo Geyik

Gücük Köyü’nden merhum Şeyho-merhume Ayşe Geyik ailesinin oğlu, Ali Geyik ve Fadime Koç kardeşlerin kardeşi, Almanya’da Mehmet, Tacım, İsveç’te Aligül, Ali Geyik ve Hanım Tosun, Fransa’da Hatice Geyik, Sibel Geyik ve Ayşe Yıldız kardeşlerin babası, Eczacı Seyit ve Ali Geyik’in amcasının oğlu, Fransa’da Ali ve esnaf İbrahim Geyik’in dayısı, esnaf Ali Yıldız ve İsveç’te Yusuf Tosun bacanakların kayınpederi, 22 torun dedesi, 2 de torun çocuğu büyükbabası, Sinemilli dedelerinden Mamo Geyik, 19 Mart 2010 Cuma günü kanser hastalığına yenik düşerek Elbistan’da vefat etmiştir. Cenazesi, 21 Mart Pazar günü Gücük Köyü’ne defnolmuştur.