Ana Sayfa Blog Sayfa 6403

Dink ailesi Çağlayan’daki duruşmalara katılmayacak

Dink ailesi, Çağlayan’da bugün yeniden görülmeye başlanacak olan cinayet davasının duruşmalarına katılmayacağını duyurdu. Aile tarafından yapılan açıklamada “Yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı” ifadelerine yer verildi.

Agos.com.tr – Dink ailesi, Çağlayan’da bugün yeniden görülmeye başlanacak olan cinayet davasının duruşmalarına katılmayacağını açıkladı. “Yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı” ifadelerine yer verilen açıklama şöyle:

Dink ailesi olarak, bundan böyle, bizlerle alay eden devlet mekanizmalarının oyununa alet olmayacak ve cinayet davasının yeniden görülmeye başlanan duruşmalarına katılmayacağız. Daha fazla kirlenmemek adına, yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı o duruşma salonlarına, artık girmeyeceğiz.

19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in katledildiği günden bu yana Türkiye’de sistem, yargısıyla, kolluğuyla, asker ve sivil bürokrasisiyle, siyasi kurumlarıyla, bizimle adeta alay etti. Adına devlet denen suç ittifakı, adaleti arar görünürken, gün gün, celse celse, cinayeti yeniden ve yeniden işledi. Bu ittifak, cinayeti planlayan ve sonra da üzerini örten suç örgütünün ta kendisidir.

Cinayetten sonra savcılığa verdiğimiz ilk dilekçede, bugün Ergenekon üyesi olarak mahkûm edilen pek çok kişinin adını verip soruşturulmalarını istedik. Hiçbiri soruşturulmadı. Bu davanın hiçbir aşamasında etkili bir soruşturma yürütülmedi. Devletin tüm kurumlarının dahil olduğu bir cinayette kim hangi soruşturmayı etkili yürütebilirdi ki?

Şimdiye kadar defalarca mahkemelere girdik çıktık. Üzerimize gülündü, hakaret edildi, “Ya sev ya terk et” denildi. Ama en büyük alayı mahkeme, “Cinayette örgüt yoktur” diyerek etti. Son olarak Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını bozan hükmü, sinsice hazırlanmış yeni bir oyunla, var olduğunu tespit ettiği örgütü birkaç milliyetçi gençle sınırlayarak bizlerle bir kez daha alay etti. Yetmezmiş gibi, Yargıtay’ın bu kararı sanki olumlu bir adımmış gibi yansıtılarak kamuoyu bir kez daha yanıltıldı. Bu Yargıtay, Hrant Dink’i sağlığında, türlü hukuksuzluklarla Türklüğe hakaretten mahkum eden Yargıtay’ın ta kendisiydi.

Bu davada, devletin cinayet mekanizmalarının ve suç ittifakının ortaya çıkarılması konusunda gereken tek şey siyasi iradeydi. Siyasi iktidar, kamuoyu önündeki türlü sözlerine ve vaatlerine karşın, bu iradeyi göstermekten ısrarla kaçındı. İrade göstermek bir yana, cinayette rol alan veya katilleri yücelten devlet görevlilerini terfi ettirdi, emniyet müdürü, müsteşar, vali, ombudsman olarak atadı; bazılarını da kendi bünyesine katarak, milletvekili, bakan yaptı.

Muhalefet partileri ise, kah 301. maddeye ilişkin tutumlarıyla, kah ülkedeki milliyetçi-ulusalcı dalgalanmaları körüklemeleriyle, kâh tetikçileri yetiştirdikleri ocaklarıyla, zaten cinayet ikliminin baş aktörleriydi.

İktidar, kendi döneminde işlenen bu cinayeti “namus” meselesi haline getirmek yerine koz olarak kullanmayı, silah sadece kendilerine doğrultulunca suçluları yargılamayı, Cumhuriyet tarihi boyunca yüksek sesle insan hakları mücadelesi vermiş tek Ermeni’nin öldürülmesini yok sayıp “Bizim zamanımızda faili meçhul cinayet olmamıştır” diye böbürlenmeyi seçti. Cinayetin hemen ardından “Bu kurşun Türkiye’ye sıkılmıştır!” demek, ama sonra bu icraatı göstermek, onursuzluktur. Doğrudur! Bu cinayet faili meçhul değildir: Fail, muhalefeti ve iktidarı, askeri, polisi, istihbaratı ve yargısıyla, devlettir.

Biz artık bu müsamerede yokuz. “Bu mahkemenin kararı şundan iyiymiş”lerden, “bu savcı şunda daha doğru demiş”lerden, “bu yapmak istiyormuş da yapamıyormuş”lardan, “şu yapabilirmiş de yapmıyormuş”lardan, “şu aslında iyiymiş de çevresi kötüymüş”lerden sıkıldık.

Ne bekliyorduk ki. Bir tek bizim mi başımıza gelmişti? Daha önce ne olmuştu ki şimdi ne olacaktı. Ama olsundu. Belki bu kez farklı olurdu. Belki önceki davalara, belki sonraki cinayetlere de bir faydası olurdu. Bir de biz deneyelim dedik. Denedik, olmadı. Acıda akraba olduklarımızın yanındaki yerimizi çoktan aldık. Türklüğe hakarete girmesin diye Türk adaleti demekten özenle kaçındığımız bu şey, adı her neyse, biz artık yokuz. Önünde ya da arkasında devlet olan herhangi bir şeyden, bir beklentimiz yok.

Hrant Dink, en yüksek yargı makamı olarak halkların vicdanını görürdü. Bütün bu yaşananlar içinde bizlere gelecek adına hâlâ umut veren tek şey, halkın çok geniş bir kesiminin bu cinayeti vicdanlarında mahkûm etmesi; ona yüreklerinde yer açması oldu.

Bu dava sadece ailemizin değil, Türkiye’de demokrasiye inanan, ayrımcılığı ortadan kaldırmak isteyen, devletin şeffaflaşmasını arzu eden, yüzleşmeden ve barıştan yana herkesin davasıdır. İşte bu insanlar adına avukatlarımız davayı şeklen takip etmeyi, sahipsiz bırakmamayı sürdürecekler.

Bizler olduğumuz ve olmamız gereken yerde olacağız. Öyle ya da böyle, devlet eliyle, sopasıyla, copuyla, bombasıyla öldürülenlerin yakınlarının yanında. Daha iyisinin değil, iyinin kavgasında. Salonlarda değil, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda… İnsanına, vicdanına inandığımız bu toplumun içinde, onlarla birlikte, bu vicdanı temsil eden gerçek adaletin tecellisi için mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.

/agos

Tunceli’ye 78 yıl sonra sürpriz

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklayacağı demokratikleşme paketi dünkü MKYK’da görüşülemediği için son nokta konulamadı. Ancak alınan bilgilere göre, paket büyük oranda netleşti. Tunceli için ise sürpriz bir karar alındı. Paketle Tunceli’nin adı 78 yıl sonra yeniden ‘Dersim’ oluyor. Yerel yönetimlere malî ve idari açıdan nispi özerklik imkânı sağlayan Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhler de kaldırılıyor.

TOPLANTI ERTELENDİ

Zaman’ın haberine göre; Demokratikleşme paketi yine tamamlanamadı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün akşam Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısının ardından, paket üzerinde çalışan ekiple ayrı bir toplantı yaparak çalışmaya nokta koyacaktı. Fakat AK Parti Genel Merkezi’nden verilen bilgilere göre, Erdoğan’ın akşam bir düğüne katılması, komisyondaki bazı isimlerin de özel programları nedeniyle toplantı ertelendi. Önce pazartesi günkü Bakanlar Kurulu sonrası yapılması düşünüldü ancak vakit baskısı olmaması için salı günü saat 13.00’te karar kılındı. Toplantının ucu açık olacak ve enine boyuna tartışılacak.

PAKETE 28 ŞUBAT DA DAHİL EDİLDİ

Paketin içeriğinin büyük oranda netleştiği belirtiliyor. 28 Şubat’taki yargılamaların da pakete dahil edildiği öğrenildi. Bu kapsamda İBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu ile Malatya davası sanıklarına yeniden yargılama yolu açılıyor. Erdoğan, geçen ay Ülke TV canlı yayınında, “28 Şubat sürecinde hakları gasp edilenlere hak iadesi için çalışmalar yapılıyor. Gerek Salih Mirzabeyoğlu ve gerekse Malatya konularıyla ilgili, Adalet Bakanlığı gerekli çalışmaları yapıyor. Cezaevlerine heyetler de gönderildi, durumları yerinde tespit edildi. Hakikaten iade-i itibar noktasında veya eğer hakların gaspı varsa bunların iadesi noktasında yeniden bir iade-i muhakeme başlatılabilirse bunun önünün açılması için de gerekli çalışmayı yapacaklar. Temenni ederim ki kısa sürede neticelenir, ona göre adımlar atılır.” demişti.

TUNCELİ DERSİM OLUYOR

Pakette üzerinde mutabakat sağlanan diğer düzenlemelerin bazıları şunlar: “Tunceli ilinin adı eskiden olduğu gibi Dersim olarak değişecek. Dersim adı 1935 tarihinde ‘Tunceli’ olarak değiştirilmişti. Kamu hizmetlerinden Kürtçe yararlanılabilecek. Kamuda başörtüsü serbest olacak. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhler kaldırılacak. Toplantı ve Gösteri Yürüyüş Kanunu’nda değişiklik yapılacak. Ruhban Okulu’nun da yeniden açılması gündemde.”

Bu arada paketin tamamlanmasının uzamasına, Başbakan’ın bazı maddelere itiraz etmesinin neden olduğu öğrenildi. Bu maddelerinse anadilde eğitim, cemevlerine statü tanınması, Alevi dedelerine maaş verilmesi ile daraltılmış bölge seçim sistemi olduğu belirtildi. Erdoğan’ın anadilde eğitime kesin olarak karşı çıktığı, cemevlerine yasal statü verilmesine de ciddi çekinceler koyduğu bildirildi.

ÖCALAN’A GÖNDERİLEN METİN YOK

Daraltılmış bölge sistemininse seçim sonuçlarını nasıl etkileyeceği üzerinde tereddütlerinin bulunduğu ifade edildi. Fakat kesin olarak belirtilen bir husus var ki o da bu paketin son olmayacağı. Buraya yetiştirilemeyen ya da sürecin sonraki aşamalarında ihtiyaç teşkil edecek başlıklar için yeni paketler hazırlanacak. Başbakan’ın, toplantıda, paketin MİT aracılığıyla Öcalan’a gönderildiği iddiasını da yalanladığı öğrenildi. Başbakan’ın, “Öcalan’a gönderilen bir metin yok.” dediği aktarıldı.

Zaman

Cemevi-Cami Projesi Hakkında Zorunlu açıklama

Ankara’da Fettullah Gülen-İzzetin Doğan öncülüğünde yapılan Cemevi-Cami projesi Alevi toplumunda büyük bir rahatsızlık yaratmış ve büyük bir tepkiye yol açmıştır. Bu projeyi gerçekleştirenler buna karşı yapılan gösterilerde polisin saldırısı sonucu birçok insanımızın yaralanmasına ve zarar görmesine sessiz kalarak ortak olmuşlardır.

Özellikle Madımak katliamından sonra devlete bağlı olan ve örtülü ödenekten para alan bazı Alevi Dedelerinin varlığını biliyoruz.Sorun devletten aldıkları paradan ziyade duruşları ve bizleri vareden değerlerimize sahip çıkmamalarıdır. Onların ocakları tarafından devlet güdümünde olan Cemevleri ve Alevi Dernekleri açılmaya başlanmıştı. Son olarak Pertek’teki Cemevide “Cem Kültür Evi” olarak adlandırılmış böylece bir inanç merkezi olmaktan çıkarılmış kültür evine dönüştürülmüştür. Normalde Alevi inancında şimdiye kadar yeri olmayan, birbaşka deyişle bu tür Cemevlerine gerek duymayan Aleviler, günümüzde kent hayatının bir ihtiyacı olarak Cem Ev’i fikri ortaya çıkmış ve hızla her tarafta Cemevleri yapılmaya-açılmaya başlanmıştır. Yasal statüye sahip olmamalarına rağmen devlet ve devlete bağlı ocak ve cemaatler eliyle Cemevi yapılması açıkça bir asimilasyondur.

AKP Hükümeti tarafından Alevi açılımı adı altında Alevileri suni islama entegre etmek, Cemevlerini ve dedeleri Diyanete bağlı kurumlar haline getirerek Alevi toplumunu asimile etmeyi hedefleyen çalışmalar yürütüldü. Bu görev ise başta İzzettin Doğan’ın öncülük ettiği Cem Vakfı ve bazı Alevi Dergah ve Ocaklarına verildi. Bunların asıl görevi Alevileri özünden uzaklaştırarak devlete bağlı hale getirmek ve onları Türk İslam sentezine uygun olarak Suni Hanefi mezhebi içinde asimile ederek eritmektir. Hiçbir Alevi yurttaşın Cami ile bir sorunu yoktur.Cemevlerini bugüne kadar tanımayan kabul etmeyen AKP hükümeti  ve  tüm yönetimler Cemevini caminin kenarına yaparak Alevi inancının farklılığını gölgelemek amacıda gütmektedir.

Kurmeş Derneği yönetimi, üyeleri ve köylüler olarak Cemevi-Cami projesinin Alevilere bir getirisinin olmadığını olmayacağını bu projelerin doğru olmadığını ve bunlara karşı gelişen protestoların görülerek inancımıza müdahelelerin derhal durdurulması ve son bulmasını arzu etmekteyiz. Alevilerin en doğal hakkı olan protestolara şiddetli müdahaleleri faşizan bir tutum olarak değerlendiriyor şiddetle kınıyoruz.

Ayrıca Kurmeş Derneği  olarak, İzzetin Doğan ve onun bağlı olduğu ocak olan Cem Vakfı tarafından yürütülen projeye ortak olmamak ve buna karşı durmak için bu projede yer alan kişilerle aramıza mesafe koymamız gerekmektedir. Cem Vakfı’na bağlı olarak çalışıp bu projede yer alan ve köyümüzde dedelik yapan Hüseyin Güler Dede ilede ilişkilerimizi gözden geçirmek bir zorunluluk halini almıştır. Daha önceleri bu durum kendisine sözlü olarak defalarca bildirilmesine, Cem Vakfıyla ilişkilerini gözden geçirmesi bizi temsil etmeyen bu kurumdan bizzat ayrılması gerektiği söylenmesine rağmen bugüne kadar davranışında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Hüseyin Güler Dede’nin Cem Vakfı ile ilişkilerini gözden geçirip tavrını belirleyinceye kadar, ilişkilerimizde mesafe koyma zorunluluğu doğmuştur. Bütün köylülerimizin ve dostlarımızın ortak talebi olan bu açıklamayı yapmayı bir zorunluluk olarak görmekteyiz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Kurmeş Dernegi

Laz Kimliği Üzerine

“Laz ” kime denir? Neden bütün Karadenizlilere “Laz” denir? Laz kimdir?, Lazların feodal, ekonomik yapıları; asimilasyon süreçleri, kültür/kimlik mücadelesi…

Laz halkı ve ilişkili “kimlik” meseleleri üzerine yazmak olaya dahil olan tarihi ve kültürel bazı gerçekler sebebiyle biraz zahmetli olabiliyor.Çünkü “Laz kimliği” derseniz eğer, birden fazla topluluk ve onların bu meseleye dair algıları, Lazların kendi bakış açıları ve “dışarıdaki” toplumların yaklaşımlarıyla olay katmanlı/çok yönlü, subjektif ile objektif olanın birbirine girdiği bir bulamaç halini alıyor, epeyce griftleşiyor.
Bu bizim yazıyı açış konuşmamız olsun.

“Laz ” kime denir?

Birden fazla, ayrı topluluğa “Laz” denir, deniyor. Şüphesiz, soruyu “‘Laz’ kime denir?” değil de “Laz kimdir?” diye sorsaydık -ki sonraki bölüm başlıklarından birinde onu da soracağız- yanıt tek ve belli bir topluma net bir işaretleme yapar şekilde olacaktı. Ancak biz şimdi kimlere “Laz” denildiğine ve kimlerin kendilerine “Laz” dediğine bir göz atalım.
“Laz” ortalama bir Türkiyeli için, en iyi ihtimalle Sinop’tan başlayarak -ki bunu Zonguldak’tan başlatanlar da vardır- Gürcistan sınırına kadar olan Karadeniz kıyı şeridindeki herkesi kapsayan bir addır, bu birinci “tanım”.
İki, Gümüşhane’nin kuzeybatısı “Laz”dır. Üç, Posof halkı, komşu halklara göre “Laz”dır. Dört, bütün Pontos Elenleri/Rumları, diğer Yunan/Elen/Rum milletine göre “Laz”dır. Beş, İspirliler ve Erzurum’un kuzeyinde dağınık bir şekilde yaşayan Hemşinliler, diğer Erzurumlulara göre “Laz”. Altı, Gürcistan’ın batısındaki Megreller “Laz”dır, hatta Acaristan-Guria insanları da öyle, o zaman yedi. Van’ın Pontos Rumcası anadilli Dönerdere köyü sakinleri “Laz”dır, sekiz. Dokuz, İran’da Hazar denizi kıyısında balıkçılık ve ev yapımı alkol kaçakçılığı yaparak geçinen ve haklarında hemen hemen hiçbir bilgiye sahip olmadığımız küçük bir topluluk da “Laz”.
Gördüğünüz gibi “Laz kimliği” oldukça geniş bir topluluklar bütününe işaret edebiliyor. Ancak, Megreller ve Acara-Guria halkı dışındaki tüm toplumlar, algılardaki Karadenizli eşittir Laz formülüyle rahatça açıklanabilir.

Neden bütün Karadenizlilere “Laz” denir?

Sinop’tan itibaren Karadeniz bölgesinde Türk, Gürcü, Laz, Hemşinli, Poşa (Kafkas Çingenesi), Çerkes, Balkan göçmenleri, Kürt, Romeyika/Pontos Rumcası anadilli toplum -kendilerine “Rum” demedikleri için biz de “Rum” diyemeyiz- gibi çeşitli halklar yaşıyor.
Olay sadece Doğu Karadeniz’e indirgense bile karşımıza Türkçe dışında beş tane dil çıkıyor: Lazca, Gürcüce, Hemşince, Romeyika ve Lomavren (Poşaca yani Çingene Ermenicesi).
Ayrıca, bu coğrafya çoğunlukla Hanefi-Sünni nüfustan mürekkep olsa da, burada Aleviler de yaşıyor, Sinop’ta 11, Samsun’da 39, Ordu’da 32, Giresun’da 11, Gümüşhane’de 44, Bayburt’ta dokuz, Trabzon’da da muhtemelen bir Alevi köyü mevcut.
Çepniler Sünniliğe asimile edilmeselerdi bu sayı çok daha fazla olacaktı. “Lazlık” ve “Alevilik” birbirleriyle tamamen temassız iki benlik olsa da -bir Laz dinsiz ya da din değiştirmiş değilse ya Hanefi-Sünni’dir ya da Ortodoks- bu çok az bilinen Karadenizli Alevilere de dışarıda “Laz’ın Alevisi”, “hem Laz, hem Alevi” denilmekte. Halbuki bu insanlar ya Çepni’dir, ya diğer Oğuz boylarından ya da Kürt/Zaza.
Peki Türkü, Hemşinlisi, Gürcüsü ile Sünnisi, Alevisi, Hıristiyanıyla neden bütün Karadenizlilere “Laz” denir? Bunu sadece “cehalet” ya da “kolaycılık”la açıklayabilir miyiz?
Eğer bu şekilde meseleyi açıklamamız yeterli olabilseydi, neden “Gürcü”, “Rum”, “Ermeni” ya da başka bir şey değil de “Laz” denildiğini nasıl açıklayacaktık?
Orta ve Doğu Karadeniz halklarına topluca “Laz” denilmesinin sebebi tarihi bir durum. Bazı tarihsel gerçeklerden besleniyor, böyle olmasaydı zaten küçük bir topluluğun koskoca bir bölgeye nasıl olup da adını verdiğini açıklayamazdık.
Laz halkı yörenin yaşayan ve bilinen en eski halkı, burada dört bin yıllık bir geçmişle tarihlendirilen bir süreçten bahsediyoruz (1). Üstelik bu insanlar “denizci ve savaşçı bir kavim” olarak hep oradalar. “Laz” adının bölge halklarının topluca adı olarak kalması ise Roma’dan yadigar, hatta “Laz” adının bizzat kendisi bir Roma mirası!
Ancak, kendine “K’olxi” (K’olkhi) (“Colchis”e adını veren halk) ya da “Zan”, “Ç’ani” (Tçani) benzeri isimler veren halkta ilk ad karmaşasını yaratan MÖ 7. yüzyılda bölgeye gelen Elen kolonileri oldu, aynı halktan olan insanlara onların yaşadıkları bölgelere, mesleklerine ya da kendi öznel yargılarına göre bir yığın isim verdiler (Makron, Mossynek, Khaliby, Dril…).
Daha sonra milada doğru ve milattan sonra K’olxi/Ç’ani ülkesini fetheden Romalılar, yöre halkına “Laz”, ülkelerine de Yunanların dediği şekilde Colchis ya da Tsanika değil, “Lazika” demeye başladılar.
Milattan itibaren 6. yüzyıllara kadar inceleyeceğiniz hemen hemen bütün Avrupa-Asya haritalarında Karadeniz’in güney batısını “Lazika” adıyla görürsünüz.
“Laz”ın ne demek olduğu ise tartışmalı bir mevzu ve hepsini irdelersek mesele müthiş dağılacaktır ama benim kafama yatanın “Lazikh”ten gelme bir ad olma ihtimali olduğunu da söyleyeyim (2).
Meselemizin bir diğer tarihi gerçek yanıysa, Lazların seneler evvel şu an yaşadıkları topraklardan çok daha geniş bir coğrafyaya yayılmış olmaları, bu da bütün bölge halkına hala “Laz” deniliyor olmasının önemli bir sebebi.
Lazların ataları, Yunanlar gelmeden evvel en azından Ordu ile Sohum arasındaki bölgede yerleşik olan bir kavimdi. Hatta daha eskiden kuzey sınırının daha yukarıda Tuapse’ye doğru olduğunu söyleyenler de vardır, daha sonra Çerkeslerin (Zyghoi) baskısıyla güneye, bugünkü Abhazya’nın aşağı taraflarına doğru inilmiş, bugün de geçerli olan Laz/Megrel-Çerkes sınırı oluşmuş.
Bildiğimiz “Canik” adının Yunanca “Tsanika” yani “Laz ülkesi”nden geldiğini söylemek sanırım bugünkü durumu açıklayacak önemli bir veri olacaktır. Önceleri Romalıların, bölgede Elen kültürüyle yaşayan “yukarı” kültürle, bölgenin yerli ve Kafkasyalı “geri” halkını ayrıştırmak için kullandığı “Laz” adı, Lazlar Yunanlar karşısında Atina’ya (Pazar) kadar eriyip, asimile olsalar da günümüze kalacaktır.
Yani Pazar’a kadar olan bölgede önce Yunanlaşan, sonra da Türkleşen bir Laz toplumu söz konusudur. Fakat, bu şu demek asla değil; “orası gerçekten de bütünüyle Lazdır”.
Hayır, bölgeye zaman içinde çok yoğun Yunan, Gürcü, Ermeni, Türk göçleri yaşandı, nüfus yapısı değişti ama halka verilen isim değişmedi. Ancak, şunu hususiyetle belirtelim, bugün temellerinde, Karadenizlileşmiş Elen kültürüyle harmanlanmış ve üstüne gelen halkların -Gürcü, Ermeni,Türk- birikimlerini koyup, ortaklaştıkları “Laz kültürü” yalnızca Trabzon’dan, Artvin’in sahil kesimine, oradan da Gürcülerin Şavşat içlerinde ilerleyebildikleri bölgeye dek yaşamaktadır.
Bunun birincil göstergesi kullanılan Türkçe aksandır, bu aksan bariz şekilde Lazların Türkçe konuşmasına göre şekillenmiştir, Çayeli’den Vakfıkebir’e Rumcanın, Hemşinlilerin Türkçesinde de Ermenicenin etkisi belirgin olsa da temeldeki dil ekseni Lazcanın dokunuşlarıdır.
Gürcülerle Lazların Türkçesi ise bu iki halkın anadilleri birbiriyle akraba olduğu için zaten benzeşmektedir. Garip bir örnek olacaksa da söyleyelim, bu şivenin temeli Lazların konuştuğu Türkçe olduğu için pek çok Karadenizli şarkıcı eserlerinde kendi özgün şivelerindense Laz aksanını kullanmayı tercih etmektedirler (3).
Giresun’da da insanların kendilerine “Laz” (4) demesi çok yaygın bir gerçekse de buranın şivesinin Doğu Karadeniz şivesiyle bir ilgisi yok (5), ancak Giresunlular da halk oyunlarının horon (6) olması, kemençeyi -hem de en usta şekilde- kullanmaları sebebiyle Doğu Karadeniz kültür halkası içinde yer alırlar.
Bu üç-dört il dışındaki Karadeniz illerininse Doğu Karadeniz/”Laz” kültürü ile, coğrafi koşullar ve yakınlıkla açıklanabilecek bazı benzerlikler dışında, eğer Gümüşhane’nin kuzeybatısını (7) bir kenara koyup da söylersek neredeyse hiçbir bağı yoktur (8).
Doğu Karadeniz kültür alanı dediğimiz bu bölgede bugün Lazların ve Lazcanın yaşamadığı yerler de sanırım bir çıkarsamayla söylersek, Laz halkının atalarının dil ve kültürleriyle daha geç dönemlere dek yaşayabilip, direnebildikleri yerler olmalı.

Laz kimdir?

Lazlar, bütün diğer “yöresel kimlik” adlandırmaları ve “unvan”ları geçip söylersek, Kafkasya orijinli, kendilerine özgü bir dilleri olan (Lazca/Lazuri) bir halktır.
Bu halk Türkiye’de Doğu Karadeniz’de Atina’dan (Pazar) başlamak üzere, Art’aşeni (Ardeşen), Çamlıhemşin’in kuzeyi (Vija/Vijadibi), Vitze (Fındıklı), Arkabi (Arhavi), Xop’a (Hopa) ve Borçka’nın bir kısmında yoğun bir nüfusla yaşıyor, bu coğrafyaya da biz “Lazistan” diyoruz (9).
Lazlar bu ilçeler dışında Marmara ve Batı Karadeniz’de de çok sayıda köy ve mahallede yerleşik durumdalar, bunlar da Osmanlı-Rus Harbi’nden (1877-78) sonra Batum, Hopa, Borçka, Arhavi ve çevresinden sürgün gelmiş Lazların torunları (10).

Laz kimliğinin başat belirleyeni dildir

İkizdere’deki dört köyde ve Tokat, Samsun gibi diğer Lazlara çok uzak kalmış Laz köyleri dışında bütün Laz toplulukların günlük yaşamda kullandıkları anadilleri Lazcadır.
Laz halkının kimliğinin başat belirleyeni dildir, zira diğer özellikleri -din, müzik, yemekler, halk oyunları diğer kültürel durumlar- hemen hepsi yöredeki diğer halklarla büyük benzerlikler gösterir, önemli oranda müşterekleşmiştir.
Kendi içinde Doğu (Batum, Hopa, Arhavi, Fındıklı, diaspora, Borçka -ki kimilerine göre Borçka Lazcası başlı başına bir lehçedir) ve Batı (Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin) Lazcası olmak üzere iki lehçeye ayrılan ve yerli Kafkas dillerinden biri olan Lazca (11) dünyadaki “yok olma tehdidi altında” olan dillerden de biridir (12).
Yani Lazca eğer ölürse Lazları onları yeryüzünün bir rengi yapan hemen hemen hiçbir şey kalmamış olacak (13).

Lazlar ve din

Türkiye Lazlarının hepsinin geleneksel olarak Hanefi-Sünni Müslüman olduklarını söylemiştik. Onların Hanefi olması, aynı zamanda Türkler etkisiyle Müslüman olduklarının da bir göstergesi (14) ve Lazların oldukça geç bir dönemde, on yedinci yüzyıl içinde Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçtiklerini ve bu sürecin de on dokuzuncu yüzyılın ortalarına dek -Arhavi’de olduğu söylenen- birkaç Ortodoks “direnç noktası”nda devam ettiğini söyleyelim (15).
Genel olarak bakıldığında Lazların dindar bir topluluk olduğu, özellikle çevre toplumlarla kıyaslandığında -Andrews ve Ildiko Beller-Hann aksini iddia etseler de -ki ikincisi kendi metinleriyle de yer yer çelişmiştir- söylenemez.
Lazlarla bütün Karadeniz aynı görüldüğü için Lazlar da dindar, muhafazakar hatta yobaz diye bilinse de, gidin görün Lazistan’ı, şeyh, şıh, evliya, türbe, tarikat, tekke var mı (16)?
Bu hususta Lazlarla komşu halklar arasında karşılıklı bir okuma yapmak gerekiyor, yöreyi bilmeyenler için söyleyelim, Pazar, Fındıklı, Arhavi, Hopa’yla, Trabzon, Of, Rize, Çayeli arasındaki dini yaşayış biçiminde derin farklar barizdir. Ildiko Beller-Hann’ın da kitabında (17) belirttiği gibi
Rizelilere göre “Ramazan, Lazistan’ın üzerinden uçup gitmektedir” yani oraya “oruç ayı hiç uğramaktadır”. Elbette ki bunun Rizelilerin dışarıdan bakıp, abartan bir gözle söylediği sözler olduğunu söyleyelim. Yoksa Lazistan’da Ramazan yaşanır, çoğunluk oruç tutar, vakit namazlarına katılım oldukça düşükse de cuma ve bayram namazlarında kalabalık bir cemaat toplanır.
Müslümanlık Lazların kimliğinin önemli bir parçasıdır, ayrıca Hanefi olmaları onları egemen ulusa ve devlete kolayca yapıştıran bir unsurdur da.
Ancak evet, Lazlar genel olarak tutucu değiller, Pazar’da ya da Hopa’da, Fındıklı’da, “Ramazan Ramazan” oturup çayınızı, sigaranızı içebilir, yemeğinizi yiyebilirsiniz fakat aynı şeyi yapmanızı “öteki Lazlar”ın yaşam alanlarında, yani Trabzon’da, Rize’de kuvvetle tavsiye etmiyorum!
Yazının bu din cüzünde şunları da ekleyelim, Ardeşen ve Çamlıhemşin -ki Ardeşen’inki 12 Eylül sonrası baş döndürücü bir değişimdir- Laz toplumu içinde muhafazakarlıklarıyla öne çıkan adalardır. Fakat buralar için de “tutucudur/ başka yaşam tarzlarına saygısızdır” diye pek diyemeyiz.
Son olarak Lazlarda, ’90’ların başından itibaren ve özellikle de ANAP’taki [Anavatan Partisi] Mesut Yılmaz süreci ve sonrasındaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı dönemiyle birlikte siyasal anlamda hızlı bir muhafazakarlığa / muhafazakarlara kaymanın gerçekleştiğini ve de muhafazakarlığın diaspora Lazlarının bir kısmında daha hissedilir düzeylerde yaşandığını da unutmadan belirtelim.
Gürcistan’daki Hıristiyan Lazlar ve Megreller için de dini yaşayış tarzının Müslüman Lazlarınkine benzediği söylenebilir.

Türklük / Türk milliyetçiliği

Çoğuna göre Lazlar Türk’ten çok Türk milliyetçisidirler ve bu yine Karadeniz algısıyla paralel yürüyen peşinci algının bir getirisi. Şurası net, evet Lazların çoğunun bir “üst kimlik” olarak Türklükle hiçbir sorunları yok. Ancak bu Lazların Lazlıklarını unutup, tümüyle Türk olduklarını düşündükleri veya kendilerine bir Orta Asya miti yakıştırdıkları anlamına da gelmiyor (18).
Lazlarınki Türklüğü Müslümanlığın eş anlamlısı olarak görmekten ibaret olan bir algı, ki bu biçim bir okuyuş onlara özgü bir durum da değildir, hatta Türk=Müslüman oldukça “evrensel” bir kodlama.
Yani daha çok yaşlı Lazlara “sen Türk değilsin, Lazsın!” derseniz, “Lazi nasi Turki olmayur, Allayise (Allah aşkına) Laz Musliman değil midur!” cevabını alabilirsiniz. Orta ve genç yaşlıların çoğundaysa durum biraz daha netleşmektedir, yani Lazlık, evet etnik kimlik ama Türklük de ülke kimliği, yani bir nevi “anayasal kimlik” diyebiliriz. Lazların çoğu “Laz mısın, Türk müsün?” sorusuna “hem Laz, hem Türk” diye cevap verir, sadece “Lazım” diyenler de daha az da olsa vardır, fakat bunların oranı sanırım “Laz değilim, Türk oğlu Türküm” diyen Lazlardan çok daha fazladır (19).
Türk milliyetçi hareketi (ülkücülük) Lazlar içinde ’80 öncesine göre çok güçlü olsa da halen oldukça zayıftır. Ancak Mİlliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Arhavi ve Hopa’da tabanının biraz daha güçlü olduğunu -yüzde7 ile 15 arasında bir oy- ve Hopa’da ve zaman zaman da Ardeşen’de -hatta yakın dönemde kısa bir süre Pazar’da da- belli bir sokak gücü edinebildiğini söyleyelim.
Özetle MHP bütün Laz ilçelerinde örgütlü olsa da, Lazistan’daki hayata pek etki edebilen bir yapı değil, daha çok kendi kabuğunda, hatta kimi zaman -bilhassa sokakta hareketlenmeye çalıştığı dönemlerde- “baskı altında” siyasetini sürdüren bir parti.
Yalnız, Sakarya Lazları da bildiğim kadarıyla, Sakarya’da Çerkeslerle birlikte MHP’nin tabanının önemli bir paydasını oluşturmaktalar, bunu da yanılma ihtimali pahasına ekledik.

Komşu halklarla ilişkiler

Laz halkının Lazistan’daki komşuları Türkler, Hemşinliler ve Gürcülerdir. Bu üç esas topluluk dışında çok az sayıda Poşa ve Kürt de bölgede yaşamını sürdürüyor.
Fakat diaspora Lazlarına baktığımız vakit, yaşadıkları bölgelerin kozmopolit muhaceret yerleşim alanları olması sebebiyle çok daha karmaşık bir tabloyla karşılaşırız.
Lazlar oralarda yerli Türk ve yine yerli çeşitli Türki alt gruplar, Çerkes, Abhaz, Gürcü, Boşnak, Arnavut, Pomak, Yunanistan-Bulgaristan-Yugoslavya-Romanya göçmeni Türkler, Kürtler, Dağıstanlılar, Çingeneler gibi çok sayıda halkla yan yana ya da iç içeler.
İlişkide olunan bu kadar çok halka karşın Lazların komşuları deyince ilk akla her zaman Hemşinliler gelir, çünkü iki toplum arasında çok derin özel bağlar söz konusu. İki halkın ilişkileri üzerine dünyanın başka yerlerinde yapılmış az da olsa sosyal psikolojik tartışma da söz konusu.
Lazlar ve Hemşinliler Lazistan’da Arhavi hariç her ilçede iç içe ve yan yana yaşıyorlar, köylerin kimisi komşu, kimisi ise karmadır. Bin üç yüz yıllık ortak yaşam pratikleri Lazlar ve Hemşinliler arasında pek çok ortak kültürel, psikolojik, sosyolojik özellik ortaya çıkarsa da iki halk arasında bazı geleneksel sorunlar da söz konusu.
İki halkın birbirlerine karşı çoğunlukla söylemde de kalsa ön yargı ve aşağılamaları ne yazık ki vardır. Farz-ı misal ortalama bir Hemşinli için Laz “Megrelden dönme” -Hıristiyan geçmişe vurgu- iken, Hemşinliler de Lazlar için “Ermeniden dönme”dir -yine aynı temelde bir aşağılama çabası-.
Burada şunu da belirtelim ki Lazlar için “Megrelden dönme” bir küfür olarak algılanmamakta, zaten Lazların kendileri de köklerini açıklarken “biz Megrelden dönmeyiz”, “Megrelce ve Lazca birdir” demekteler; bunun anlamı şudur; “biz eskiden Hıristiyan Lazdık, şimdiyse Müslüman Lazız” (20).
Hemşinliler içinse Ermeni ithamları son derece rahatsız edicidir, şaşırtıcı olmasa gerek.
Hemşinliler genel olarak Lazları kaba saba, kan güdücü, cahil, dinsiz gibi standart etiketlerle yaftalarken, Lazlar da çoğunlukla tamamen aynı -“kan gütme” hariç- anlamsız saiklerle karşı tarafa hakaret etmektedir.
Hemşinlilerin “Lazdan evliya koyma avluya” sözü kendi çapında bir nama sahipken, Lazların da Hemşinlilere yönelik kullandığı “tiuça” (kara baş) sözü -hem Lazlar gibi çoğunlukla sarışın ya da kumral değil, genellikle daha kapalı renklerde saçlı olmaları; hem de “papaz”, “köpek” gibi anlamlarda- Hemşinlileri en çok kızdıran söylemdir.
Laz da Hemşinli de kendi toplumunu Karadeniz’in en aydın, en ilerici, “Batı kültürüne yakın”, demokrat toplumu olarak görür ve karşı tarafı geri kafalı olmakla aşağılar. Halbuki Lazlar da Hemşinliler de yöreyle kıyas kaldırmayacak seviyede açık toplumlardır, ama bundan da bir rekabet doğuyor anlaşılan.
Yaşanan bu ötekileştirme söyleminde ve geleneksel rekabette iki toplumda da o halka ait olmaktan duyulan onurun etkisi son derece görünür düzeylerdedir. Bu “biz olma şerefi”ni berkitmek için de dünyanın her yerinde olduğu gibi bir öteki gerekmektedir.
Ancak her şey o kadar basit değil. Buradaki problemlerde iki toplumun üretim süreçlerindeki rolleri ve üretim biçimlerinin de önemli bir rolü var.
Lazlar dağlara kadar yayılmış olsalar da esas olarak bir kıyı halkıdır ve ülkeleri sahil boyunca uzanır. Hemşinlilerse daha pastoral yaşayan, dağlı, çoban bir halktır.
Dünyanın her yerinde kıyı ve dağ toplumları arasında benzer söylemlerle benzer sorunlar yaşanıyor. Örneğin Çayeli’nde de yine kıyı halkı olan Horumlar (Horum/Xorum’u açıklayacağız), yukarıların halkı olan Hemşinliler arasında benzer bir yafta yapıştırma ve birbirinden geleneksel olarak hazzetmeme gerçekliği var.
Hatta oradaki Horum-Hemşinli ilişkisi problemlerinin, Laz-Hemşinli ilişkilerine kıyasla daha sıkıntılı olduğunu da ayrıntıya girmeden söyleyelim.
Derin bir “oh” çekerek belirtelim ki Lazlarla Hemşinlilerin arasındaki problemler genelde söylemde kalmakta ve iki halk dostça ilişkilerini sürdürebilmektedir. Hopa’da daha müzmin bazı sorunlar varsa da (21), Lazlarla Hemşinliler için “fiiliyatta da kardeş olan” iki halk diyebiliriz.
Ayrıca son elli yılda Laz-Hemşinli evliliklerinde de muazzam bir artış gerçekleşmiş, hatta bu konuda evvelden beri son derece katı tutum alan Lazların, Hemşinlilere ”kız verme” oranları da, onlardan ”kız alma”ya göre daha seyrek görülse de yükselmiştir (22).
Lazların bir diğer önemli komşuları olan Türklerle ilişkilerinin Hemşinlilere göre daha bir mesafeli olduğunu baştan söyleyelim. Pazar’ın batı sınırında, yani Melyat’ın batısında Kemer burnundan itibaren başlayan Türk nüfusu (23), yöredeki Lazlar ve Hemşinlilerce “Horum/Xorumi” (Khorumi) diye anılır ve bu adlandırma Trabzon Vakfıkebir-Beşikdüzü-Şalpazarı’na dek yaşayan Türkçe anadilli nüfus için geçerlidir.
“Horum”, her iki halkın lügatinde de “Karadenizli Rum” anlamındadır, ancak Rize’de Rumca bilen tek bir kişi bile yoktur, Trabzon’da ise bazı ilçelerde güneye doğru 50-60 köyde Rumca (Romeyika) konuşulmaya devam ediyor.
Durum bu şekilde olmasına karşın, Şalpazarlı Çepnilerin de kendileri dışındaki -yaşadıkları coğrafyanın doğusundaki- Trabzonlulara “Ahriyan” (“dönme”. Bulgarlar da Pomakları aynı isimle anar, fakat etimoloji çok muğlak) diye anmaları da birbirleriyle temasları olmayan halkların “Rumluk” için hemen hemen aynı sınırlara işaret ettiklerini gösteriyor.
Yörede “folklorik fikirler” böyle olmakla birlikte, elbette ki Trabzon ve Rize’de Laz, Hemşinli, Gürcü ya da Çepni olmayan Türkçe anadilliler ve az sayıdaki Rumca anadilli insan bu “Rumluk” göndermelerine şiddetle karşılar, “Horum” adını da -belki meselenin muhataplarından Çayelililer “Horum” adını kullanıyor olabilirler, emin değilim- kabul etmiyorlar.
Kendilerini yalnızca Türk olarak görüyorlar ve yöresel bir unvan olarak da “Laz” adını sahipleniyorlar. Fakat Trabzon’da o kadar yüksek oranda değil ama, Rize ve Artvin’de “orijinal Laz”ın kim olduğunun da bir konsensus halinde bilindiğini de ekleyelim.
Kaldı ki Rize’nin batısında kalan Türkçe anadilli toplumla Trabzon halkı arasında, kültür kemençesi, horon türleri ve figürleri, keşanı, şivesiyle (24) hemen hemen aynı olmasına karşın bir “biz” duygusu filan da yoktur.
Ayrıca Lazların, Hemşinlilerin ve Çepnilerin “Rum” dedikleri bu insanlara, Bayburtlular ve Gümüşhaneliler de “Laz” demektedir.
Karadeniz’e “Lazların denizi” diyen Bayburtlular ise bütün Doğu Karadeniz halkları tarafından “Halt” adıyla anılmaktadır ve bu adın, yöre halkı elbette farkında olmasa da, Urartularla doğrudan çok açık bir bağı var.
Yöredeki Türk toplumla ilgili zaruri bazı açıklamalar yaptıktan sonra, “Rizeliler” diye anacağımız ve daha çok böyle anılan halkla Lazların ilişkisine geçebiliriz.
Bu ilişkinin mesafeli bir ilişki olduğunu söylemiştik. Bu mesafeli durum Lazlar ve Rizelilerin benzemez yönlerinden kaynaklanıyor.
Bir kere Lazların anadilini koruyan farklı bir toplum olması uyuşmazlıklardaki birinci duraktır.
Sonra merkezi olanakları elinde bulunduran Rizelilerle, “eğitim/kültür anlamında ileri” Lazlar arasında hayatın her alanında bir rekabet güdüsü eskiden beri vardır.
Üçüncü olarak dini yaşayış tarzında farklılıklar da öne çıkıyor, Rizeliler genellikle muhafazakarken, Lazlar onlara göre dini çok daha dışarıdaki hayata değdirmeden yaşayan bir toplum.
Dördüncü sebepse, iki toplumdaki siyasal yönelim farklılıkları, Rizeliler geleneksel olarak yoğunlukla sağdayken, Lazlar soldadır -ya da soldaydı-, 12 Eylül öncesinde sağcıların Melyat’tan doğusuna, solcuların da Melyat’tan batısına rahatça seyahat edememeleri de aradaki soğukluğu güçlendiren etkenlerden oldu.
“Rizeliyim” demeyen ya da demeye pek hevesli olmayan, ezelden beri Rizeliler tarafından ayrımcılığa tabi tutulduklarını düşündükleri için Pazar’dan Hopa’ya ayrı bir ilin fantazisini bilincinde besleyen ortalama Lazlar için Rizeliler, “bağnaz”, “kültürsüz”, “saldırgan”, “çıkarcı”, “dost olunamayacak kadar güvenilmez” insanlar.
Sıradan bir Rizeli için ise Lazlar, “dinle pek arası olmayan” hatta düpedüz “dinsiz”, “komünizme meyyal”, “burnu havada” ve yine “dost olunamayacak kadar güvenilmez” insanlar.
Elbette bunların hepsi, karşılıklı ön yargı ve problemlerden beslenen toptancı ve sorunlu yargılar.
Bu sorunlar iki toplum arasında vurdulu kırdılı olaylara sebebiyet vermese de, Lazların Rizespor’u tutmakta çoğunlukla gönülsüz davranması bile mesela, aradaki psikolojik makasın önemli bir göstergesi olmalı (25).
Lazların Lazistan’daki bir diğer komşuları olan Gürcülerle ilişkilerine bakarsak, burada daha halim selim bir yaşayış pratiğini görürüz.
Zaten Lazların, Borçka, kısmen Hopa’da ve Pazar’da bir köy dışında yerli Gürcülerle bir temasları da yoktur. Komşu olunan yerlerde ise ilişkilerin dostane olduğunu söyleyebiliriz.
Ne var ki yukarıdakilere benzer karşılıklı ön yargılı sözler bu iki halk arasında da görülür, ancak bunların “takılma” tarzında olduğunu da söyleyebiliriz.
Pek çok halkla iç içe, yan yana yaşayan diaspora Lazlarına bakarsak, orada komşuluk ilişkilerinin genellikle son derece sorunsuz yürümekte olduğunu rahatlıkla yazabiliriz.
Uzak geçmişte Lazlar, Çerkeslerle birlikte Türklere karşı yıldırma, baskın, yağma hareketlerine girişmişlerse de bugün bu tip sıkıntılar hiçbir şekilde yok. Fakat oradaki Lazların, kader ortakları Gürcü, Çerkes-Abhaz milletleriyle çok daha özel ve güçlü bağlar kurduklarını da belirtelim.
Özellikle Lazlar ve Gürcüler arasında -Gürcülerin ananevi olarak katı olan “yabancıya kız vermeme” düsturlarına karşın- evliliklerin çok yüksek seviyelerde olduğu gözlemlenebilir. Burada Lazlar ve Gürcülerin birbirlerini belli belirsiz bir biçimde birbirlerine yakın halklar diye görmelerinin de elbette etkisi var.

Ekonomi

Lazların pre-kapitalist ögeler taşıyan -sen yunus yağı ver, ben de sana odun kömürü,tuz vereyim- geleneksel üretim tarzları çay ziraatinin gelişiyle yerle yeksan oldu (26).
Bugün Lazların diğer halklardan farklılaşan herhangi bir ekonomik etkinlikleri yoktur. Kapitalist sisteme bu tam entegrasyon, devletle de tam bütünleşmeyi ve teknolojiyi de Lazistan’a sokunca Laz kültürü ve dilinde aşınmalar asırlarca olmadığı kadar hızlandı ve yıkıcılaştı.

Feodalite

Lazlarda bilinen anlamda bir feodaliteye, ağalık sistemine rastlanmaz. Köylülerin çoğu az, orta ya da çok toprak sahibidir, toprağı olmayanlar da “yarıcılık” denilen sistemle ekmeklerini kazanmaya çalışırlar.
19. yüzyılın sonlarına dek Lazistan’da bir derebeylik sistemi -kaynaklarda yirmiye yakın derebeylik sayılır- mevcuttu, bu ağalar genellikle -Megrelya’daki prensler kadar olmasa da- zalimlikleriyle anılırlar.
Eski ağa soyu olan sülalelerin çoğunun aslen Laz olmaması ise -Lazistan’da Lazlaşmış kabileler vardır ve hemen hepsi, daha çok da soy adları sayesinde bilinirler- çarpıcı ve ilginç bir durumdur.
Lazistan’da feodalite Osmanlı’nın harekatlarıyla zorla ve büyük isyanlara sebep olarak -Tuzcuoğlu İsyanları- uzun bir erimde zorla sönümlendirilebildi. Bugün eski ağa soylarının zenginlikleri, siyasal/kültürel baskınlıkları genellikle sürse de, Kürdistan’dan ya da kimi Türk toplumlarından bildiğimiz anlamda bir ağalık durumu hiçbir biçimiyle söz konusu değildir.

Asimilasyon

Lazlarda dil ve kültür anlamında asimilasyon çok yüksek oranlarda yaşanan bir gerçek. Özellikle seksen sonrası kuşakta Lazca bilme oranlarındaki zayıflık dramatik boyutlara varmış durumda.
Türkçeden önce Lazcayı öğrenen çocuk artık yoktur, sadece Fırtına vadisindeki Çamlıhemşin Lazlarında, Ardeşen’in Dutxe beldesinde, Ardeşen ve Arhavi’nin kimi köylerinde ve diasporadaki bazı alanlarda Lazca ve Türkçeyi beraber öğrenerek büyüyen çocuklar yetişmekte.
Tek dilli, yani sadece Lazca bilen Laz sayısı ise zaten uzun yıllardır çok az raslanan bir şeydir ve bugün bir iki çok yaşlı kadın ve seksen öncesinde doğmuş bazı zihinsel engelli vatandaşlar dışında yoktur -Lazcayı çat pat ya da iyi şekilde öğrenebildikten sonra, menenjit ya da başka bir zihinsel rahatsızlık geçirerek, gelişimini sürdürememiş bireyler.
Bizim köyden örneklersek, seksen öncesi doğmuş Lazca bilen ama Türkçesi olmayan iki kişi var böyle. ’85 doğumlu olan başka bir örnekse Türkçeyi yöre aksanıyla biliyor ama o da doğru dürüst Lazca anlamıyor ve hiç konuşamıyor!-
Benim köyüm, Atina’nın (Pazar) Xunar köyü, bu köy yörede “solculuğu”, camisinin cuma, cenaze ve bayram dışında bir iki kişilik cemaate sahip olması ve yüksek oranlarda alkol tüketimi dışında Lazcanın yoğun kullanıldığı bir köy olarak da bilinir.
Ancak şu an durum bizim köyde de felaket, ben ’86’lıyım, benim neslim Lazca anlar ama köyde büyümüş olanı dahil zorlanarak konuşur, bizden sonraki çocuklardaysa Lazca çok çok daha zayıf, Laz kültürünün önemli bileşenlerinden olan oyunların -kix, pox,tahta araba…- oynanma(ma)sı durumuna ise hiç girmiyorum.
Yapılmış herhangi bir istatistik yok ama Lazcanın şu anda Lazlar içindeki durumuna dair bir hissi çıkarmayla şu şekilde dil durumu sıralaması yapılabilir:
1- Lazcayı anlayabilen ama en azından iyi konuşamayan Lazlar. 2- Lazca da Türkçe de bilen ama daha çok Türkçe konuşan Lazlar. 3- Lazca bilmeyen Lazlar. 4- Günlük hayatta daha çok Lazca konuşan ekserisi kadın olan Lazlar. 5- Sadece Lazca bilen Lazlar.
Geçen yıllar içinde Lazcayı unutan ve benliğini kaybeden insan sayısı giderek çoğalıyor, bu böyle giderse Lazlık sadece bir lakap, Lazca ise bir nostalji olarak kalacak.
Laz olma bilinci
Lazlarda ne bir tarih ne de ulus olma bilinci var. Lazlar köklü tarihlerinden, geçmişteki krallıklarından, Yunan kolonicilerle, Roma’yla, Pontos’la, Bizans’la, Perslerle, Araplarla, Gürcülerle, Abhazlarla, Trabzon Krallığı ve Osmanlı’yla, Rusya’yla ilişki ve savaşlarından bihaber bir biçimde yaşarlar.

Lazistan Lazlarında bulundukları yerde uzun yıllardır yaşadıkları için bir Kafkasyalılık bilinci görülmez ama Megrellerle aynı milletten olmanın bilinmesi ve “Rusya’dan gelmeyik” söylemi belli belirsiz bir Kafkasyalılık da içermekte.
Fakat Lazların Pontos bakiyesi Rumların kalıntıları olduğuna, Lazcanın Rumcadan geldiğine inanan az sayıda Laz da var ve bunların sayısı Lazları Gürcü ya da Türk kökenli gören Lazlardan kesinlikle çok daha fazla. Ayrıca Lazcayı Rusçayla akraba sanan ya da Lazcaya “uydurma dil” yahut “Gürcüce-Rumca karışmış” diyen Lazları da görebilirsiniz.
Lazların neredeyse hepsi elbette Lazlıklarının farkında ve bunu aşırı sayılabilecek bir onurla ve “kıskançlık”la da sahiplenmekte fakat burada sorun Lazın ne olduğunu tam olarak bilmemelerinde yatıyor.
Yani bir “Laz olma”/ başka bir şey olma bilinci var ama başka şey ne, onun erimekte olan Lazcadan başka kıstası nedir, o halka Lazlarda yok. Yani Lazlarda bir ulus bilinci yok, iki önemli şeyleri -dilleri ve ülkeleri- olmasına karşın yok.
“Laz olma bilinci”nin daha eli yüzü düzgün şekilde görülebildiği yer için benliğini hemen hemen kaybetmiş Lazistan’a değil, diasporaya, yani Marmara ve Batı Karadeniz Lazlarına bakmak gerek.
Ki bu Lazlarda, Lazistan Lazlarını “Türkleşmişler”, “Rumlaşmışlar” tarzında “kınayan” bir söylemin de yaygın olduğunu söyleyelim. Ancak oradaki Lazlar da hem sürgün/göçmendir, hem de nüfusça oldukça fazla olmalarına karşın epeyce dağınık yerleştirilmişlerdir.

Laz kültür / kimlik hareketi

Laz kültür/kimlik hareketinin tarihi oldukça eski ama epey bir karanlık. Yani Meşrutiyet döneminde başlayan harekete dair bir şeyler biliyoruz ama eksik halkalar çok.
Neyse ki Osmanlı Laz münevverlerinin Lazca ve Lazlık için yaptıkları faaliyetlere dair araştırmacı arkadaşımız İrfan Aleksiva önemli belgeler buldu da artık tarihimizin bu yakın ama bilinmeyen sayfaları da artık aydınlanacak.
Bu satırlarda erken tarihe girmeyeceğiz ama yine de söyleyelim, Lazların, hem Osmanlı’da, hem Çarlık Rusyasında, hem Cumhuriyet Türkiye’sinde, hem Sovyetlerde genellikle oldukça dar kalmış kültürel, siyasi, dilsel çalışmaları oldu.
Hatta bunların içinde özerklik, bağımsızlık ya da Sovyet yanlısı ve bilindiği kadarıyla bir de Menşevik Gürcü hükümeti yanlısı yapılar da vardı. Hepsi baskıyla, cinayetle ve zorbalıkla bastırıldı, anıları dahi hafızalarda kalmadı.
Bugünkü Türkiye’deki Laz kültür hareketine bakarsak eğer onun ilk kıvılcımları ’80’lerin ilk yarısında Almanya’daki Lazebura çevresinin faaliyetleriyle yanar.
Sonra ’90’ların başında da bir grup Laz aydını İstanbul’da toparlanmaya başlar, Türkiye’de çoğu birbirinden habersiz olan insanlar, yine habersiz oldukları ve Türkiye’de yaşayan Lazlara yönelik faaliyetlerini baskı altında ve gizlilik içinde kısıtlı şartlarda sürdürmeye çalışan Almanya ekibiyle kolektif oluştururlar ve bu süreçten 1993’te Ogni (Duy) dergisi doğar.
Almanya ekibinin etkisi zaman içinde kırılır, kültür hareketinde belirleyicilik ve yön, kendi birikimini yaratmış olan İstanbul ekibine geçer.
Bu süreçte tabii Laz kültür hareketi ilk acemiliklerini üstünden atarken pek çok değişim de yaşar, örneğin Ogni’deki “militan” denilebilecek söylem zayıflar.
Ogni’nin DGM’lik [Devlet güvenlik mahkemeleri] olmasından sonra hareket bir dağılma yaşasa da kısa sürede toparlanır ve işini yapmaya devam eder.
Hiç olmayan kitap sayısında önemli bir artış olur, Lazca üretme trendi yükselir, Lazca albümler çıkar ve bu süreç günümüze dek de devam etmektedir, artık ülkemizde bir Laz külliyatı söz konusu.
Ancak hareket, belirli bir politik duruşu olmadığı, periyodik yayınlardaki muazzam istikrarsızlığı, çeşitli iç sorunlar ve Lazların kendilerinden kaynaklanan bilinç ve ilgi problemleri sebebiyle hiçbir zaman gelişip, serpilme imkanı bulamaz.
Hareketin çıkışı ancak oldukça dar anlamda bir bilinçlenme yaratabilir toplumda.
Sadece dil ve kültür sorunlarıyla ilgilenen hareket buna rağmen kendi içinde sürekli bölünme yaşar. Daha en başından beri İzmit’te solculukla arası pek olmayan, devletle arayı daha sıkı tutmaktan yana ve daha çekingen olan bir grup zaten ayrı hareket ediyordu.
Bir “gelenek” olduğu söylenebilecek İstanbul ekibi de 2000’lerin ilk yarısının sonlarına doğru kendi içinde bir çatırdama yaşar, karşılıklı suçlayıcı bildirilerle geçen bu çatlaktan -mesele Laz bir sanatçının bir Amerikan vakfından fon alması ile başlayan Sorosçuluk suçlamalarıdır- sonra Almanya ekibi de İstanbul’la, özellikle de bir şahısla bağlarını kopardığını bir bildiriyle açıklar.
Laz Kültür Derneği nihayet 2008’de kurulur ama iç sorunlar bitmez, Ankara’da bir grup ayrılarak ayrı örgütlenip, dernekleşir. Çok sürmeden LKD’nin [Laz Kültür Derneği] merkezinden de kopma olur ve yapıyı yıllardır beraber mayalamış, Lazların bilinen iki önemli ismi iki ayrı yapının başında, ayrı çalışan aktivistler haline gelirler ve zaman içinde Laz Enstitüsü de doğar.
Bu süreçte yine başka küçük küçük çalışma grupları da kah birbiriyle temas halinde, kah izole oluşur.
Laz kültür hareketinin durumunun özeti de budur, çok iç açıcı olduğu söylenemez.
Saydıklarımız dışında, “Laz sorunu”nu “dil sorunu” dışındaki açılımlarla farklı bir biçimde tanımlayan “radikal” yönelimlere sahip ve kendini “Marksist-Leninist” diye tanımlayan yeni, küçük bir grubun da sosyal medya üzerinden de olsa filizlenmeye başladığını tarihe not düşmek için yazmış olalım.
Yazının son notunu da kendi reklamımıza ayırıp, bitirelim isterim.
Bizler de İstanbul, Lazistan ve Almanya’dan bir grup genç Laz olarak, yeni bir yola girmiş bulunmaktayız.
İki ayda bir çıkacak ve tamamen Laz dilinde yazılacak olan -ancak ileride Türkçe ve dönüşümlü olmak üzere diğer Karadeniz dillerinde bir sayfa koymak da var aklımızda- “Ağani Murutsxi” (Yeni Yıldız) gazetesini çıkarmanın arzusundayız.
Bu politik/kültürel Lazca gazetenin ilk sayısını da Eylül’de okuyabilmeyi hayal ediyoruz. (İGY/HK)
Dipnotlar:
(1) Lazların tarihi için bkz.
(2) Lazikh(e). Zikh, eski Çerkeslere verilen isim, “la” ise yurt anlamı katan bir önek, eski Güney Kafkas dillerinde. Yani Lazikh, Çerkezistan olur. Peki Lazlarla ne ilgisi var? Şöyle; Romalılar bölgeye geldiklerinde bu isimle karşılaşıyorlar ve ismi dönemin Colchis halkıyla karıştırıyorlar. Kelimeyi La+Zikh şeklinde ayıracaklarına, Laz+ikh diye ayırıp, Yunanca Lazika’ya, yani “Laz ülkesi”ne uyduruyorlar. İşte bu, “bir yanlış anlamadan kaynaklanma tezi”, “Laz” adının köküyle ilgili iddialarda bana daha “mantıklı” geliyor.
(3) Bu, şarkıları Laz ağzıyla okumaya bir örnek verelim. Son dönemin ses getiren Karadenizli sanatçılarından Selçuk Balcı’nın “Deniz Üstünde Fener” adlı şarkısı, sanatçı Çayeli Hemşinlilerinden olmasına karşın büyük ölçüde Laz aksanıyla okunmuştur mesela. Gerçi şarkının ilk dörtlüğü bazı nüanslar dışında İstanbul ağzıyladır. Ancak, şarkıda nakarat ve ikinci dörtlük hemen hemen Lazların konuştuğu Türkçeye göredir. Örnekse, Selçuk, şarkıyı kendi Hemşin aksanıyla okusaydı, şarkıdaki “gel k’açalum sevduğum/ dağlarun arkasindan” sözlerini, “gy’al katselum sevduğum, dağle(r)i’n a(r)kasinda/en” şeklinde ya da bundan biraz daha farklı bir formda söyleyecekti. -Burada /”i’/ ile göstermeye çalıştığımız ses e ile i arasında bir seslidir. Hemşin ağzının kendi içinde de bölge bölge bazı farklılıkları olduğunun da altını çizelim-
(4) Çeteci Topal Osman’ın kurduğu birliğin adı bile “Giresun Gönüllü Laz Müfrezeleri”ydi.
(5) Giresun’da kullanılan ağız Batı Anadolu ağızlarına bağlıdır, ancak Trabzon şivesinden, özellikle de doğuya gidildikçe etkiler görülür.
(6) Doğu Karadeniz’de horon Giresun’dan itibaren oynanır ve Artvin’den güneye gittikçe oyunlar bara dönüşür. Giresun, Trabzon ve Rize’nin batısında horon kemençeyle oynanırken -davul zurnayla oynanan horonlar da vardır-, Lazlar, Hemşinliler ve kısmen Gürcüler tulumla horon vururlar. Gürcüler müziklerinde daha çok akordeon kullanırlar. Ayrıca Hopa Hemşinlilerinin asıl çalgısı tulum değil, Hemşin kavalı, Gündoğdu’nun unutulmaya yüz tutmuş enstrümanı ise “mızıka” denilen küçük akordeondur. Giresun, Trabzon, Rizeliler dışında sadece Lazlar kemençe kullanırlar ancak Lazlarda kemençe oyunu yoktur, daha çok “dest’ani” adı verilen geleneksel ağır şarkılarda kullanılır bu enstrüman. Kaldı ki Laz kemençesi diğer kemençelere göre küçük yapılı ve farklı bir sese de sahiptir. Tulum, mübadeleden önce Trabzon’un güneyinde ve Gümüşhane’nin kuzeyinde Rumlarca kullanılıyorsa da bugün İkizdere’nin Hemşinli bölümünün batısında tulum yoktur.
(7) Gümüşhane’nin kuzey batısında mübadeleden önce Rumca anadilli bir nüfus vardı. Bugün aynı bölgede yaşayan insanlar kendilerini Trabzon’a yakın görmekte ve Laz adını sahiplenmekteler. Bu insanlar pek çok Oflu gibi Pontos Rumcasına “Lazca” derler.
(8) Posof’a çevrede “Laz” denilmesinin sebebiyse bu yörenin epey eski dönemde Gürcü yerleşimi olmasından kaynaklanıyor. Oysa ki bugün Posof’ta Gürcü de yoktur, halkı çoğunlukla çeşitli Kafkasyalı toplumlardan Türk’tür. Acara-Guria’nın bazen Lazlıkla anılmasıysa tarihi Laz bölgeleri olmasından kaynaklanıyor. Ama günümüzde o topraklarda Laz sadece birkaç köyde yaşıyor. Diğer yörelerde “Laz” adının kullanımı yine Karadenizlilik/Pontoslulukla ilgili bir durum. Ayrıca Ordu, Samsun ve Sinop’ta insanların kendileri için Laz adını kullanması da doğudaki kadar yaygın bir durum değildir, ama yine de vardır. Hemşinliler içinse ayrı bir parantez açalım, onlar kendilerine Laz denilmesinden kesinlikle hoşlanmazlar. Pontoslu Rumlar “Laz” adını bölgesel bir ünvan olarak dünyanın her yerinde benimserler. Gürcülere gelirsek, onlar kendilerini ancak dışarıda, o da şaka yollu olarak Laz diye tanıtabilirler. Ancak onların kendilerine Laz denilmesine Hemşinliler kadar sinirlenmeyeceklerini de söyleyebiliriz. İspir ise öteden beri Karadeniz kültürüyle alaşım bir kültüre sahip olduğu için ve Hemşinli nüfus barındırdığı için Erzurum’da “Laz” diye anılıyor.
(9) Üç kıstasla Lazistan tanımı yapabiliriz. Bir, tarihi Lazistan: Trabzon’dan Sohum’a kadar olan bölge. İki,Osmanlı Lazistanı: Osmanlı’nın son döneminde sancak statüsünde idare edilen Of-Batum/Gonio (Gönye) arası bölge. Üç, sözünü ettiğimiz bugünkü etnik Lazistan: Pazar ile Batum’un Sarp’i köyü arasındaki coğrafya.
(10) Lazistan’daki ve diasporadaki Laz ve Hemşinli yerleşimleri hakkında en ayrıntılı ama hala eksiklerinin kapatılmasını, hata ve yanlışlarının düzeltilmesini bekleyen bir liste için bkz.;
http://fikirkarargahi.wordpress.com/2012/09/11/turkiyede-laz-ve-hemsinli-yerlesimleri-listesi-dogu-karadeniz/
http://fikirkarargahi.wordpress.com/2012/09/13/turkiyede-laz-ve-hemsinli-yerlesimleri-listesi-2-erzurum-ve-muhaceret-bolgeleri/
(11) Lazca hakkında bilgi; http://tr.wikipedia.org/wiki/Lazca ,
http://www.lazuri.com/lazuri_ceviri/ ,
http://www.doviguram.lazuri.com/ , http://www.lazcaacikogretim.com/ ,
http://fikirkarargahi.wordpress.com/2012/03/09/lazcadaki-yabanci-kelimeler-icin-sozlukce/ ,
http://fikirkarargahi.wordpress.com/
(12) unesco.org language name bölümüne “laz” yazmanız yeterli.
(13) Arkadaşımız Nurten Kurnaz’ın Lazcanın yaşam mücadelesine destek amaçlı hazırladığı video için bkz.;
(14) Türkler tarafından Müslümanlaştırılan Kafkasya halkları Hanefi’dir. Erken dönemde Arap akınlarında Müslümanlaşanlarsa -Çeçenler, Laklar gibi- Şafii’dir.
(15) Hemşinlilerde de Elevit köyü 19. yüzyıl sonlarına dek Ortodokslukta direndi. Hemşinliler, Lazlardan genel olarak daha geç Müslüman oldular ve İslam’ı kabul etmeyen bazı Hemşinli topluluklar Hemşin’den, önce Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun’a göç ettiler. Daha sonra soykırımdan kurtulabilenler de Rusya’ya kaçtılar.
(16) Bildiğim tek evliya türbesi Ardeşen’de bir köyde var. Lazistan’da Rize’nin aksine, marjinal birkaç Nakşi grup dışında tarikatlar, “hocaefendiler”, şeyhler yok, olanlar da toplumca hoş karşılanmıyorlar. Gülen cemaatininse son dönemde bir örgütlenmesi söz konusu.
(17) Hann Ildiko Beller/Chris, İki Buçuk Yaprak Çay/Doğu Karadeniz’de Devlet, Piyasa,Kimlik, İletişim Yay., 2003 (ikinci baskı Mart ’12). Kitap bazı eksikleri ve hatalı tespitlerine karşın Lazistan sosyolojisi üzerine alanında muhtemelen tek olan, önemli bir eserdir.
(18) 1970’lerden itibaren devlet, Fahrettin Kırzıoğlu isimli “tarihçi”ye Lazların Türklüğü üzerine kitaplar yazdırdı. Bu “hoca”nın takipçileri de yörede bu fikirleri yaymaya çalıştılar, bölgedeki tüm kütüphanelerde Lazların Türklüğünü anlatan eserleri görebilirsiniz. Bu propaganda çalışmasının Lazlar üzerinde neredeyse hiçbir etkisi olmadı. Ancak, söz konusu ırkçı kitapların içinde Hemşinlilerin Türklüğüne dair de iddia ve değiniler söz konusuydu. Yörenin Hemşinli “kanaat önderleri” de hemen bu “tezleri” sahiplendiler ve toplumlarına yaymaya çalıştılar. Başarılı oldukları söylenebilir, çünkü Ermenilik iddialarına karşı bunlar kullanıldı/kullanılıyor.
(19) Lazlardaki klasik “Laz milliyetçiliğiyle” harmanlanmış “Atatürk milliyetçisi” tutuma örnek olarak meclis kürsüsünden bir çıkış için izleyiniz.
(20) Megreller de Hıristiyan Laz olduklarını söylerler.
(21) Hopa demografik yapısı son birkaç on yılda değişmiş olan bir kent. Bundan elli sene önce Hopa tamamen bir Laz kentiydi, ancak Lazların büyük şehirlere, Hemşinlilerin de köylerden kente göçüyle yapı değişti ve bugün merkezde karma bir nüfus oluştu. Lazlar ve Hemşinliler arasındaki gerginliğin Hopa’da daha hissedilir olması hem bu demografik değişimin yarattığı sorunlarla; hem de geçmişte Lazların Hemşinlilere yaptıkları baskılarla ilişkilidir.
(22) Lazlar, Hemşinlilerden ”kız almayı” -Hemşinlilerin çok çalışkan olduklarına inandıkları için- destekliyorlar ama onlara ””ye hem Hemşinlilerle ilgili genel küçümseyici stereotip yaklaşımları, hem de Hemşinlilerin kadınları çok çalıştırdıklarına dair yaygın inançları sebebiyle pek yanaşmıyorlar.
(23) Pazar’da da bir Horum köyü var: Venek.
(24) Rize ve Trabzon ağızları Doğu Karadeniz şivesi içinde aynı hücre içinde değerlendirilir. Fakat İstanbul ağzını merkeze koyup da söylersek Rize ağzının daha “ağır” bir varyant olduğunu söyleyebiliriz. Her iki aksan üzerinde de Rumca etkisi barizdir ancak Trabzon ağzında, özellikle de kıyı kesimde epey yoğun bir “öz Türkçe” sözcük ve kalıp birikimi olduğunu da söyleyelim. Bu ağızlar üzerindeki Rumca etkisiyle ilgili bir anımı paylaşayım. Daha çocuk yaşlardayız, yöre televizyonundan Ferhan Şensoy’un adını bilmediğim ve bulamadığım Romalılar (Bizans) temalı bir hiciv oyununu izliyoruz. Oyuncular Yunan aksanıyla Türkçe konuşuyorlar, arkadaşımın bu aksana tepkisi “bunlar niye Çayelililer gibi konuşuyorlar” olmuştu (!). Yine aynı oyunda Roma’nın düşmanları sayılırken -yanlış bir biçimde “Lazikalar” dense de- Lazların adının anılması da bizi heyecanlandırmıştı.
(25) Rizespor taraftarlarının “Pazar’a Kadar Değil, Mezara Kadar!” diye bir sloganları vardır! Madem futbol dedik enteresan bulduğum bir örnek daha vereyim, Rizeli-Laz farkıyla ilgili.
Rize merkez ve çevresinde Trabzonspor’un esamisi okunmaz, ama Pazar’dan içeri adımınızı attığınız andan itibaren bir Trabzonsporluluk atmosferine de girmiş olursunuz, bunu arabalardaki, evlerdeki, dükkanlardaki bayraklardan hissedersiniz. Zira Trabzonspor çok sayıda Laz taraftarının gözünde bir “ihtilal”, “efsane”, “çevrenin merkeze bir çalımı”dır.
(26) Çay tarımının Lazistan’daki etkileri için tıklayın.

/Bianet – İsmail Güney YILMAZ igy_baskan@hotmail.com

‘Biz ibadet icin camiye ihtiyaç duymayız’

Ankara Tuzluçayır’daki protesto gösterilerine polisin sert müdahalesi, temel atma aşamasına gelen ‘Cami-Cemevi’ projesini ülke gündeminin ilk sıralarına taşıdı. Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy, Yurt Gazetesi’nin sorularını yanıtladı:

‘ALEVİ HAKLARI TANINMALI’

Sayın Veliyettin Ulusoy, Cami-Cemevi projesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu projenin kardeşliğe hizmet edeceği söyleniyor, ne diyorsunuz?
“Eğer Cami-Cemevi projesi Alevi-Sünni kardeşliğine hizmet edecekse önemli, ancak hiçbir alanda eşitlik yokken buradan bir eşitlik sağlanamaz. Cemeviyle camiyi yan yana yaptık tamam, ama kamu kurumlarında Alevilere hiçbir şans vermiyorsun. Bir Alevi Vali, General, Genel Müdür yok. İnancımızı istediğimiz gibi yaşayamıyoruz. Sonra camiyle cemevini yan yana koyunca kardeş oluyoruz. Önce karşılıklı saygıyı öğrenmeliyiz. İnançlar birbirine saygı duymadıkça, inançlar eşit olmadıkça, ortaya düşmanlık dışında hiçbir şey çıkmaz. Bir düşünün; Camide ezan okunuyor, Cemevinde ise bizim çok kutsal saydığımız darda durduğumuz Duaz-ı İmam aynı anda okunuyor. Birinin susması lazım. Hangisi susacak acaba? Bunlar çok önemli şeyler…

‘CAMİSİZ DE İBADET EDERİZ’
“Bizim dergahlarımızda cami yoktur, bizim ibadet şeklimiz Sünnilerle kıyaslandığında çok farklıdır. Biz ibadet için Camiye ihtiyaç duymayız. Bu projedeki Cami bu anlamıyla bizim için bir asimilasyon harekettir. Şunu da söylemek zorundayım ki; Devlet kendi Alevisini yarattı ve bu Aleviler de asimilasyona alet olan insanlardır. İyi niyetliler şüphesiz vardır ancak bu projede iyi niyet olmadığını temelde görüyorum ben…”

‘GÜLEN’İN ALEVİSİ OLMAYIZ’

Eşit olmadan kardeşlik olmaz diyorsunuz ama sanki bu proje de gözetilen en önemli konu bir “Alevi-Sünni sentezi”. Böyle bir sentez mümkün olabilir mi?
“Böyle bir sentezden ziyade, Alevileri Sünnilik çatısı altında toplama veya Aleviliğin içini boşaltarak, Sünni inancının hakim olduğu ama adı Alevi olan bir inanç, yeni bir inanç yaratmaya çalışıyorlar. Bugün bazı kurumlar bizim gençleri çalıp ve kendilerine Alevi diyen o gençlerle Alevilikle ilişiği olmayan bir toplum yaratıyorlar… Fettullah Gülen, Alevileri Müslüman yapmak amacındadır. Artık kendi gibi düşünen bir toplum yaratmak amacında olduğu için böyle yapıyor olabilir. Devlet de, Gülen de kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor…”

‘ASİMİLASYONA HİZMET EDER’
“Devlet kendi Alevisini ya da Sünnisini yaratmaktan vazgeçmeli, artık dinden elini çekmeli. Devlet hakem olmalı, devlet dine maddi destek sunmamalı. Gerçek devlet, yalnızca inançlar birbirine saygısızca davranırsa parmağını kaldırmalı! İşte o zaman gerçek eşitlik gerçekleşir. Yoksa bu Cami- Cemevi yapma projeleri sadece asimilasyon amaçlı olur, asimilasyona hizmet eder. Tıpkı bugün Hacıbektaş dergahında 1830’lu yıllarda Nakşibendi şeyhleri tarafından yaptırılan cami gibi. Aynı şey Dimitoka’daki Seyit Ali Sultan Dergahı’na sonradan yaptırılan cami için de geçerlidir.”

‘CAMİ EMEVİLERDEN SONRA’

Sayın Ulusoy, bu projenin “bin yıllık bir proje olduğu” da söyleniyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
“Ne bin yıllık projesi? Böyle bin yıllık proje mi olur? Geçmişte mescitler vardı. mescitlerde ibadet edilirdi, fakir fukara gecelerdi, yemek yerdi ve orada toplanılıp karar alınırdı. O zamanki şartlarda Mescitler, bugünkü bizim Cemevlerinin aşağı yukarı karşılığıydı. Camiler Emevilerden sonra oldu. Şimdiki camiler mescitlerin işlevini yüklenmediler… İki ayrı yaklaşımı birleştirmeye çalışmak, bir arada olmasını zorlamak yerine; iki ayrı ibadethanenin birbirine saygılı ve yan yana yaşamasını sağlamak gerekir. Önemli olan budur. Bizim yolumuzda kin yoktur. Sünnilerin de bize kini olmayacak ve birbirimize saygılı davranacağız, çıkar yol budur!”

‘KARDEŞ KARDEŞİ VURMAZ!’

Bolca kardeşlikten, barıştan söz ediliyor ama demokratik protesto hakkını kullanan insanlara gaz ve su sıkılıyor. Nasıl yorumlamak gerekiyor?
“İşte gerçek kardeşliği orada görüyoruz. Gerçek kardeş olsak, bir kardeş bir kardeşe böyle bir muamele yapmaz. En azından daha saygılı olur. Herkes kendi inancını istediği gibi yaşar. Bu şekilde müdahale edilmesi bizim yolumuza çok terstir, inancımıza da çok terstir. Bizim için insan önemlidir. Herkes düşüncesini, protesto ederek de yazarak da türkü söyleyerek de söyleyebilir, devlet insanlara gazla, suyla bu şekilde muamele yapamaz. Ölenler var, yaralananlar var. Hep Alevi gençler öldürülüyor, bu düşündürücüdür! Bu projeyi destekleyenler bunu da göz önünde bulundursun…

Önceki gün 22 yaşındaki Ahmet Atakan öldürüldü. Hem Gezi’den, hem de Suriye’den dolayı bölgede gerilim çok yüksek. Ne yapmalı?
Yaşananlardan dolayı, ölen insanlardan dolayı yüreğimiz yanıyor. İnancından dolayı kovuşturmalar, ölümler, kan bu bizleri üzüyor. Ben Reyhanlı’ya gittim. Sünni vatandaşlarımızın evlerine taziyeye gittim. Bir an önce çatışmalar durmalı. Barış sağlanmalı. Alevilerin ölmesi de Sünnilerin ölmesi de bizi üzüyor. İnsanlar ölmesin, barış ve huzur içinde yaşasın!

DİYANET KUL HAKKI

Bugün Diyanet’in her kuruşunda, her yatırımında bizim de hakkımız var. Ben şahsen kendim için söylüyorum; Ben kendi hakkımı helal etmiyorum! Diyanet İşleri Başkanlığı’nda en küçük bir temsil yetkimiz yok, biz Diyanet’te temsil de istemiyoruz. Bizim hakkımız verilmeli. Bizim inancımızın temelinde kul hakkı vardır. Diyanet ise her gün, her dakika kul hakkı yiyor… Kul hakkı önemlidir. Alevi Bektaşi inancının temeli olan eline, beline diline hakim olma düsturunun temelinde kul hakkı vardır. Bu kul hakkının hesabı yıllık görgü cemlerinde verilir. Biz de öldüğünüz (Hakk’a yürüdüğünüz) zaman zaman bile dara durursunuz! Dardan indirme cemleri uygulanır. Hakka yürüyen şahsın, en yakını olan kimse, Müsayibi, oğlu, kimse o kefil olur ve görgüden geçer, helalleşilir! Onun kefili olan kimse her türlü şeyi üzerine alır, borcu varsa öder, alacağı varsa alır, sözü varsa yerine getirir. Bizim inancımıza göre kul hakkını üzerinizden atmak için, ağlattığınızı güldürmek, düşürdüğünüzü kaldırmak vardır…”

röportaj : NECDET SARAÇ – Yurt Gazetesi

Beş Alevi Yurttaşımız Öldürüldü

Ahmet SAYMADİ

Direnişte yaşamını yitiren Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş Aleviydi. Hayati tehlikesi olan insanlar da Alevi. Polis Alevi mahallerinde hedef alarak ateş ediyor…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Reyhanlı’da bombalı araçların patlatılması sonucu yaşamını yitiren insanlar için Türkiye tarihine geçecek şu cümleyi sarf etmişti, “53 Sünni yurttaşımızı öldürüldü.”

Türkiye’de mezhepçiliğin, ayrımcılığın ifade edildiği en kötü cümle olarak tarihe geçen bu cümle iki sokağı yerle bir eden patlamanın ardından sarf edilmişti. Ölenlerin henüz kim olduğu bile bilinmiyordu. Kim olduğu bilinse bile, böyle bir cümleye ne gerek vardı ki.

Alevi olmayanların pek kolay anlayamadığı hatta fark etmediği bu cümleyi, bu toprakların kendilerine ne yaşattığını iyi bilen Aleviler hemen anlamıştı. Uzun süredir hissettikleri, dostlarıyla paylaştıkları, artık gerçekliğinden şüphe etmedikleri şey Başbakanın dilinden en sarih biçimiyle dökülmüştü. Bir katliamda ölenlerin bile kim olduğunun bir önemi vardı…

AKP, iktidara geldiği günden beri Alevileri kapsama, Cumhuriyet’in onlardan aldığını geri verme yoluna gitmedi. Alevi açılımı Alevileri Sünnileştirme projesine dönüştü. Aleviler açılım kelimesinden nefret eder oldu.

Cemevi bahsi açılınca ağız birliği edilmişçesine şu minvalde sözler edildi, ¨Cemevi ibadethane değildir¨ Cemevleri’ne ibadethane statüsü vermemek için elinden geleni yaptı AKP. Bunu yapmadığı gibi Alevi mahallerine cami dikmekten geri durmadı. Hatta İstanbul Nurtepe’de bir camiyi yıkıp yerine daha büyük cami inşa etti. Alevi mahallesine yapılacak en büyük iyilik cami ihtiyacını gidermekti hatta daha büyüğünü inşa etmek. 12 Eylül cuntasının Kürtlere ¨Vatandaş, Türkçe konuş çok konuş.¨ demesi gibi, AKP’de Alevilere, ¨Vatandaş camiye git, daha çok git¨ dedi.

Bu da yetmedi, Aleviliğin nasıl olması gerektiğini, ne olduğunu tarif etmeye çalıştı. Her söz alan AKP’li yetkili, ¨Alevilik aslında …¨ diye cümleler kurmaya başladı. Malum, majesteleri her şeyin aslını da iyi bilir. Bu devletin en kadim teamülü devreye girmişti; Alevi’ye nasıl bir Alevi olmasını, Kürde nasıl bir Kürt olmasını anlatmaya başlamıştı. Aşık Veysel demişti ya, ¨Sen altınsın da ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz, sen gümüşsün ben sac mıyım?¨ bir hükmü yoktu Hızır Paşa’ların torunlarına…

Bitti mi? Tabii ki hayır…
Maraş’ta 12 Eylül’de katledilenlen insanları anmaya gidenlere ¨Müdahale edildi¨. Aynı şey Sivas’ta da yaşandı. Malum, bazı makbul vatandaşların hassasiyetleri vardı… 12 Eylül darbesinin katlettiği insanları anmaya gidenlerin karşısına, 12 Eylül darbesiyle yüzleştiğini iddia eden hükümet çıkıyordu. Şüphesiz onlar yüzleşmesini de iyi bilir… Ayrıca Sivas davasının zaman aşımından düşmesi ¨memleketimize hayırlı olsun¨. Olmasın mı?

Bu toprakların yetiştirdiği en mürşit insanlardan birisi olan Neşet Ertaş’ın cenazesini camiden kaldırmaya kalktılar. Gönül Dağı’nın tepesindeki bir insanı cami avlusundaki musalla taşına indirdiler.

Şüphesiz kısa bir yazı yetmez Alevilere AKP hükümetinin yaptıklarını. Bir de ben Alevi değilim, mutlaka bilmediklerim vardır. Alevi kardaşlar affetsin…

Şimdilerde eski bir oyun tekrar perdeye konulmaya çalışılıyor. 12 Eylül darbesinin hazırlığı niteliğindeki önemli olaylar, Alevilerin yoğun yaşadığı illerde, Çorum ve Maraş’ta karılmıştı. Kimsenin hatırlamak istemediği, yaşayanların aklından çıkmayan katliamlar yaşandı. Yüzlerce Alevi katledildi, on binlercesi gurbet ellere göçmen oldu. Maraş Elbistanlılar, Elbistan’da açamadıkları Cemevi’ni, Kanada Montreal’de açtı. Anlamayana Alevi kutuplarda da Alevi… Kürt Antartika’da bile Kürt…

Cemevi yapamadık, cami-cemevi verelim? Zaten İzzettin Doğan’a göre bunu istemeyenler, “Alevi değil” Gezi Direnişçileri de ağaç düşmanıydı zaten…

AKP hükümeti Gezi Direnişi’nin devamı niteliğindeki eylemler İstanbul’un ve bazı illerin çeperindeki emekçi mahallerinde devam ediyor. Ancak AKP hükümeti özellikle Alevi mahallerinde çok daha farklı bir politika izliyor. Alevi mahallerindeki direnişlerde çok daha sert bir yol izliyor. Antakya’da Armutlu ve Samandağ; İstanbul’da Nurtepe, Gazi ve Okmeydanı mahallerinde polis çok sert saldırıyor.

Direnişte yaşamını yitiren Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş Aleviydi. Hayati tehlikesi olan insanlar da Alevi. Polis Alevi mahallerinde hedef alarak ateş ediyor.

AKP hükümeti Gezi Direnişi’nin ardındaki demokrasi ve özgürlük talebini görmezden geliyor. Direnişi daha mütedeyyin kesimlerin nazarında Sünni Alevi çatışması gibi göstermeye çalışıyor. Bir mezhep çatışmasını körüklüyor. Suriye’deki iç savaşın çıktığı günden beri Hatay’da izlediği politikayı tüm ülke sathına yaymaya çalışıyor. Bu toprakların sinir uçlarıyla oynuyor…

Ama neyse ki henüz bir Alevi çıkıp yazının başlığındaki cümleyi sarf etmedi. Çünkü aleviler bu topraklarda kardeşliğin mayası. Gerçeklik payını çok iyi bildikleri bu cümleyi bile söylemekten imtina ediyorlar…

Biz bugün Alevilerin ahvalini böyle yazdık. Elbet geçer bugünler, bu topraklar ne Hızır Paşa’lar, ne Kenan Evren’ler, ne Yavuz Sultan’lar gördü. Hepsi toprak oldu, adlarını anan yok…

Ancak kimse AKP’nin bu oyununa gelmeyecek, Gezi Direnişi ¨kardaş kavimlerle¨ hasretliği çoktan sona erdirdi, o da yetmezse “Ağlama gözlerim Mevla Kerim’dir.”

(Gezi Direnişi’nde yitirdiğimiz Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım ve Mehmet Ayvalıtaş’ı saygıyla ve rahmetle anıyoruz.)

Alevi kurumları “Bu bir barış projesi değildir”

ALEVİ KURUMLARI OLARAK YAPTIĞI BASIN AÇIKLAMASI METNİ; 

BASINA ve KAMUOYUNA

Pensilvanyalı Hoca Efendi ve İzzettin Doğan Hoca Efendi ortaklığında yapılan “Cami, Cemevi iç İçe” projesi “Barış projesi” değildir. Her iki inanç açısından da bir meşruiyeti ve hakkaniyeti yoktur. Arsasından, imar projesine, temelinden, harcına kadar yöntemi korsan zihniyeti gayrı meşrudur! Bu bir Asimilasyon projesidir, Aleviliği “ılımlı Siyasal İslam” içinde eritmeyi amaçlamaktadır. İki Hoca Efendinin “Mukaddes maksadı” Alevi Toplumunu demokratik hak taleplerinden uzaklaştırmak, hak ve özgürlükler mücadelesinde toplumsal muhalefetten koparmak ve “Ehlileştirme” çalışmasıdır. Mevcut anlayış tarafından bilinçli ve kasıtlı olarak “Alevileri, Sünnilerle barıştırma” kavramı kullanılmaktadır. Biz Alevilerin Sünni toplumu ile çözümlenmeyecek, kavgayı gerektirecek bir sorunumuz yoktur. Aleviler, Sünnilerden değil, devletten hak istiyorlar. Alevileri ötekileştiren, meşru demokratik haklarımızı gasp eden, Aleviliği yasaklayan Sünni Toplumu değil ırkçı, gerici, asimilasyoncu devlet anlayışıdır. Biz Aleviler Laik, Demokratik Türkiye ve Eşit Yurttaşlık İstiyoruz. Aslında biz Aleviler hak alma noktasında bile değiliz! Varlık yokluk noktasındayız!!! AKP eliyle Türkiye’nin dört bir yanında ve Suriye’de Alevilere karşı yürütülen devletin geleneksel inkarcı politikası haklarımızı ve inancımızı tanımak yerine kendi siyasetine göre bir Alevilik tanımı yapıyor.

Mamak ve Tuzluçayır Alevilerin yoğun olduğu çok kültürlü ve köklü demokratik mücadele geleneği olan bir yerleşim birimidir. İki Hoca Efendi ve proje ortakları Mamak/Tuzluçayır’ı özellikle seçmiştir. Hoca Efendilerin proje ortakları evlerimizin içine kadar girip adına “Gaz bombası” dedikleri kimyasal silahlarla beşikteki bebeklerimizi, yatak odalarımızı zehirlemişlerdir. Gezi Eylemlerinde genç canlarımızı hunharca katleden polis güçleri dün yine Hatay’da Ahmet Atakan Canımızı katletmiştir. Polisin insan hakları, demokrasi ve toplum düşmanlığı, kimyasal gaz terörü, katliam tutkusu bizzat Başbakanın talimatlarıyla yürüyor. Soruyoruz, Gezi Eylemlerinde katledilen canlarımızın katilleri nerede? Bunca somut delil ortada iken, neden katilleri koruyup saklıyorsunuz?… Hangi hukuk katilleri koruma, kollama ve saklama hakkını size veriyor???

AKP Hükümetinin “İleri demokrasisi” sahtedir! AKP İçte ve dışta ısrarla yürüttüğü şiddet ve nefret politikasının adını “Çözüm süreci” koymuştur. AKP’nin “Alevi açılımı” ve “Çözüm süreci” de sahtedir. Maaşlı dedelik, devletleştirilmiş Alevilik, ibadethane statüsü tanınmaksızın cemevini diyanet vakfı içinde camileştirmek taleplerimiz arasında yoktur. Başbakanın yegane çabası sahte demokrasi paketleri ile Yerel seçimler için zaman kazanmaktır. Bakınız “Yeni anayasa” dedikleri “Süreç” 12 Eylül Askeri Darbe Anayasasını yamalama sürecine dönmüştür. Yarın 12 Eylül 1980 Faşist darbesinin 33. Yıldönümüdür. 33 Yıldır Türkiye 12 Eylül zihniyeti ile yönetilmektedir. “Darbecileri yargılayacağını” söyleyen AKP rejimi 12 Eylül zihniyetini yaşamın her alanında ısrarla sürdürmektedir.

Alevi kurumları olarak oyunun farkındayız! Hoca Efendilerin ve AKP Hükümetinin aktör olduğu bu asimilasyon, ırkçılık ve katliam senaryosunun uygulanmasına izin vermeyeceğiz.

Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü olan Alevi Kurumları olarak bir araya geldik, Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık hakkı için bir kere daha Türkiye’nin her yerinde “Gezi Ruhu” ile alanlara çıkmaya, demokrasi mücadelesini yükseltmeye karar verdik.
Ekim (2013) ayı içinde Adıyaman, Mersin, İzmir, İstanbul’da yüz binlerce canımızla yapacağımız mitingleri Türkiye genelinden Ankara yürüyüşümüzle sürdüreceğiz.

Hiç kuşkusuz hak almanın, demokrasi ve özgürlükleri edinmenin yolu sokağa çıkmaktan, baskı ve katliam politikasına inat meydanlarda buluşmaktan geçiyor. Demokratik Alevi Hareketi olarak eylem programımızı yerel örgütlerimizle dost ve müsahip kurumlarla paylaştıktan sonra takvimlendirip, uygulamaya koyacağız.

Alevi Bektaşi Federasyonu (Federasyon üyesi 34 Dernek)
Avrupa Alevi Konfederasyonu (Avrupa’da 12 Federasyon ve 250 Alevi Kültür Merkezi-Cemevi) 
İngiltere Alevi Kültür Derneği ve Cemevi (İngiltere’de 9 Alevi Kültür Merkezi)
Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (43 Şube) 
Alevi Kültür Dernekleri (110 Şube)
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (75 Şube) 
Şahkulu Sultan Vakfı (İstanbul) 
Garip Dede Dergahı (İstanbul) 
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği (İstanbul) 
Hacıbektaş Kültürünü Yaşatma Derneği (İzmir) 
2 Temmuz Pir Sultan Abdal Kültür Vakfı

Dersim Sakine’ye döndü

Ali KALİK

Bir semah bin kadın bir Sakine bin kadın semahı; ülkenin birçok bölgesinin Alevilerini bir araya getirdi. BDP’li kadın miletvekilerinin, DÖKH, BDP Belediye Başkanları, Özgür Demokratik Aleviler Derneği, Barış Anneleri, KESK’li kadınların hazır bulunduğu ve binlerin semaha durduğu etkinlik, Alevi kültürünün özünün korunmasını bir daha açığa çıkardı.

Sakine Cansız’ın mezar ziyaretiyle başlayıp, Ana Fatma ziyaretinden sonra Gola Çeto alanına yüzlerce kadın akın etti. Yapılan konuşmalar, dönülen semahlar adeta İzzettin Doğan’ın yapmış olduğu cami-cemevi iç içe açıklamasına bir yanıttı. Dersim’in özgünlüğü, kültürel özgürlüğe olan özlemi ve özüne dönmenin yoğun arzusu her alanda hissediliyordu.

Farklı farklı bölgelerden gelen semah ekiplerinin sahne almasına Dersim’li kadınlar da eşlik etti ve hep beraber Sakine’ye döndüler. Sakine’nin yaratmış olduğu özgür kadının, toplumu arındırmak için semaha durmaları Alevilik kültüründe kadının rolünü ortaya koymuştur. Alevilik felsefesinin anaerkil sistemin yaşam bulduğu bir alan olduğu, Dersim’deki semahla bir kez daha kanıtlandı.

Alevilik felsefesinde semah dönmek; geriliklerinden arınıp özüne dönme, yani hakka-halka yüzünü dönmektir. Dersim’de de binler semah dönerek arınıp paklanarak Sakine’ye yüzünü döndüler. Dönülen semahlarla ve söylenen deyişlerle özelde Alevi halkının genelde ise tüm toplumun barışa olan özlemlerine dikkat çekildi. Her kültürün, dilin kendisini özgürce ifade etmesinin bir simgesi olarak semahların dil ve kültür farklılıkları ile temsil ediyordu.

Yaşanan tekniki eksik ve yetersizliklerin dışında herkes büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle sorumluluklarını yerine getirmişti. Büyük bir görselliğe sahne olan Gola Çeto, aldığı her nefesten döndüğü her semahtan özgürlük, barış ve eşitlik akıyordu. Hak divanından halk meclisine akan bir sevgi seli vardı. 72 milleti kucaklayan, hoşgörüyü, sevgi ve saygısıyla her zamanki gibi örnek bir yaşamın öncülüğü de yapılıyordu.

Kırklar kapısının dört makamına Sakine oturmuş kadınların özgürlük maratonunda aldığı yolu izliyordu. Her şeye rağmen gururlu duruşuyla semaha duran herkesin kalbinde yerini çoktan almıştı. Dersim Sakine’ye dönüyordu, Sakine de özgürlük yolunda doğrultu vermeye devam ediyordu. Çünkü Alevilik’te düşküne küsküne yer yoktu tıpkı özgürlük yürüyüşünde olduğu gibi. Gözü hep üstümüzdeydi dört makamda otururken…

Farklı bölgelerin semah ekipleri kendi kültürlerini semah figürlerinde işlerken Alevilik sorununun bir insanlık ve özgürlük sorunu olduğunu ortaklaştırdılar. Alevilik sorununun çözümü için ilk adım olan Dersim semah etkinliğinin artık sosyal, kültürel ve siyasi olarak da ele alınmasının zaruriyeti görüldü. Sistemin dayatmalarına, asimilasyon politikalarına bir başkaldırıydı aynı zamanda Dersim’deki semah.

Evet, Dersim semahla Sakine’ye döndü çünkü Sakine özgürlüğün kıblegahıydı. Dersim halkı her zaman olduğu gibi bu sefer de topluma öncülük etme görevini aldı. Toplumun kanayan yarası olan Alevilik ve dolayısıyla özgürlük sorununa parmak bastı. Çözümünü de döndüğü semahın kardeşliğiyle ortaya koydu. Gelin canlar bir olalım özgürlüğe beraber yürüyelim mesajıyla toplumun karşısına çıktı Dersim.

Belki anlatılacak, yazılacak daha fazla şeyler var ancak bazı şeyleri yazmaktan öteye yaşamak lazım. Duygunun, düşüncenin, saflığın, temizliğin iç içe geçtiği özgürlük semahı ciddi mesajlar verirken, birliği de temsil etti. Dersim semaha döndü, Sakine’ye döndü, Sakine özgürlüğe dönmemizi emretti. Hadi semahla özgürlüğe…

ozgur gündem

Alevi isyanı

Gülen ve Doğan’ın Alevileri asimile etme projesine tepkiler büyük. Ankara başta olmak üzere Dersim, İzmir ve İstanbul’da onbinler sabaha kadar polisle çatıştı. ‘Hızır Paşa projesini kabul etmiyoruz’ diyen halk, Doğan’ı yol düşkünü ilan etti

‘Hızır Paşa’ projesine tepki

Fethullah Gülen ve Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan’ın ortaklaşa yaptığı, “Cami-Cemevi-Aşevi” projesine tepki de öfke de dinmiyor. Asimilasyon projesinin temeli Ankara’nın Mamak ilçesinde bulunan Tuzluçayır mahallesinde önceki gün atıldı. Proejnin iptalini isteyen onbinlerce yurttaş ise Tuzluçayır’da bir araya gelerek protesto gösterisi düzenledi. Ancak onbinlerin taleplerine polis gaz bombaları ve TOMA’larla saldırdı.

Önceki gün başlayan eylemler sabaha kadar devam etti. Yaşanan müdahale sonrası Tuzluçayır Meydanı’nı adeta gaz bulutu kaplarken, sert müdahale nedeniyle bazı yurttaşlar yaralandı. Polisin aşırı derecede kullandığı gaz bombası stokunun bir ara tükenmesi üzerine, polisin göstericilere taş atarak müdahalesini sürdürmesi dikkat çekti. Tuzluçayır’ın hemen hemen bütün sokaklarında yaşanan çatışmalar sabaha kadar devam ederken, temeli atılan “Cami-Cemevi-Aşevi” projesinin inşaat alanı ise polis ablukası altında tutuluyor. Ayrıca 16 yurttaşın da gözaltında olduğu belirtildi.

‘Asimilasyon projesi’

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri de cami ve cemevi projesine tepki gösterdi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri, ara sokaklarda göstericilere müdahaleye giden bir TOMA’nın önünü kesti. Halka seslenen PSAKD Başkanı Kemal Bülbül, polis saldırısına sert tepki göstererek, gözaltına alınan yurttaşların derhal serbert bırakılmasını istedi.

Sünnilerle sorunumuz yok

Cami ve cemevi projesinin asimilasyon projesi olduğunu vurgulayan Bülbül, “Bizim sünni vatandaşlarla bir sorunumuz yok. Biz asimilasyoncu, ırkçı devlete karşıyız” diye konuştu. Bülbül, projeyi yürüten İzzettin Doğan’ın da “yol düşkünü” olduğunu söyledi. Bülbül’ün konuşması sık sık “Devletin alevisi olmayacağız” sloganı ile kesildi.

Projeye karşı sadece Ankara’da değil Dersim, İzmir ve İstanbul’da da tepki eylemleri gerçekleştirildi. Öte yandan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Genel Merkezi, Ankara Tuzluçayır’da yaşananlara ilişkin yaptığı açıklamada, “Saldırı farklı inanç, kimlik ve kültürlere yönelik tahammülsüzlüğü ortaya koymaktadır. Tuzluzayır’da yapılan saldırıyı kınıyor, yaralılara geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” dedi.

ozgür gündem

Tarihten güncelliğe Alevilik

Konunun uzmanı Ayfer Karakaya Stump ile dünden bugüne Aleviliği konuştuk

Ayfer Karakaya Stump Kimdir?

Doktorasını 2008 yılında “Sultan’ın Tebaası, Şah’ın Öğrencileri: Osmanlı Anadolusunda Kızılbaş/Alevi Toplulukların Oluşumu ve Dönüşümü” başlıklı teziyle Harvard Üniversitesi’nde tamamlayan Karakaya, ABD’de The College of William and Mary’de tarih bölümünde öğretim üyeliği yapıyor. Karakaya’nın Aleviliğin kaynaklarına dair birçok makalesi ve yayın hazırlığında olduğu bir çok kitap çalışması bulunuyor.

…………………….

Alevilik tarihi üzerine daha önce akademik çalışmalara konu edilmemiş, görmezden gelinmiş icazetnameler, hilafetnameler, şecereler, Kerbela ziyaretnameleri gibi Aleviliğin birincil kaynaklarına dayanarak hazırladığınız Alevilik tarihyazımı açısından çok önemli çalışmalarınız var. Bu çalışmalarınızda Alevilik tarihine ilişkin pek çok yerleşik kanıyı sarsıyorsunuz. Sarstığınız fikirlerin başında da Anadolu Aleviliğinin köklerinin Safaviler tarafından “kandırılmış” göçebe aşiretler olduğu biçimindeki neredeyse resmiyet kazanmış tez yer alıyor. Bu anlayış yerine ocaklar biçiminde örgütlenmiş köklü Sufi çevrelerinin, Vefai tarikatının önemini vurguluyorsunuz. Bize çalışmanızdan kısaca bahseder misiniz?

Evet, sanıyorum çalışmalarımın en ayırdedici özelliği arşiv belgelerinin yanı sıra bizzat Alevi dede ocaklarına mensup ailelerin ellerindeki yazılı belgeler ve yine aynı ailelerden derlediğim sözlü anlatılara dayanmaları. Bu şekilde Alevi tarihini devlet-merkezli bir perspektiften ve dışardan yakıştırmalarla değil, içerden bir gözle ve Alevi toplumunun kendi içinden çıkmış kaynaklara ve kategorilere binaen, tüm karmaşıklığı ve zenginliği ile okumaya ve anlamaya çalışıyorum. 1995’ten beri bu yaklaşımla sürdürdüğüm çalışmalarım sonucunda Aleviliğe dair birçok yerleşik kanının sağlam ampirik dayanaklarının olmadığını gördüm. Bu hiç sorgulanmayan ama herkes tarafından tekrar edilen varsayımlara ben Alevi tarihyazıcılığının mitleri diyorum. Fuad Köprülü’den ber tekrarlanagelen, Kızılbaşların hepsinin Türkmen ve göçebe olduğu bu mitlerden biri mesela. Oysa kaynaklara baktığınızda Kızılbaşların önemli bir kısmının köylü ve yerleşik olduğunu, hatta Osmanlı bürokrasisinde bile Kızılbaş inancında kişilerin bulunduğunu görüyorsunuz. Benzer şekilde ta en başından beri Kızılbaşlar arasında Türkmen olmayan grupların, özellikle de Kürtlerin varolduğuna dair açık tarihi kayıtlar var. Dolayısıyla, her ne kadar zamanla kendi başına yarı-etnik bir kimlik niteliği kazanmışsa da tarihsel olarak Aleviliği etnik bir öze dayandırmak, bu ister Türklük, ister Kürtlük, ister Zazalık, ister başka birşey olsun, ampirik olarak desteklenemez bir iddiadır.

Kızılbaşlığın ortaya çıkışının kandırılmışlıkla, göçebe yaşam tarzıyla veya yüksek İslam’ı anlamamakla alakalandırılmasının da son derece sorunlu bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Benim bulgularıma göre Kızılbaş hareketi Safevi liderliğinde bir araya gelmiş, köklü bir takım Sufi ve gezginci derviş gruplarının bir koalisyonu olarak ortaya çıkmıştır. Bu grupları bir araya getiren de müteşerri Sünni İslam’a karşı bilinçli bir muhalif tavır ve mistik yönü ağır basan, Ali-merkezli inançlarıdır. Zamanla bu farklı gruplar Alevi ocakları olarak kendi içlerinde organize olmuş, nevi şahıslarına münhasır bir sosyo-dinsel örgütlenme modeli geliştirmişlerdir. Zaten böyle güçlü bir felsefi omurgası, başarıyla işleyen bir iç örgütlenmesi ve titizlikle uygulanan ritüelleri olmasa bu kadar baskıya rağmen Aleviliğin bugüne kadar ayakta kalması mümkün olmazdı.

Peki Vefailik bu resimin neresine oturuyor?

Vefailik bu resmin içinde önemli bir yer kaplıyor. Diyebilirim ki Alevi yazılı kaynaklarının bize sunduğu en çarpıcı, en beklenmedik bulgular Vefailik ile ilgili olanlardı. Alevi dede ailelerinin ellerindeki, en eskileri 14. yüzyıl sonu ve 15. yüzyıla giden icazetname, şecere, ziyaretname gibi belgeler bize Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok ocağın Vefai kökenli olduğunu, bunun ötesinde Vefailiğin bir gezginci dervişler grubu olan Rum Abdalları ile yakın bağlantısı bulunduğunu ve Rum Abdallarının zamanla Kızılbaşlık ve Bektaşilik içinde eridiğini gösteriyor.Yani, bir cümle ile söylemem gerekirse, Irak menşeli bir tasavvufi hareket ve oluşum olan Vefailik tarihte Kızılbaş hareketinin ana damarlarından birini teşkil etmiş görünüyor. Burada ilginç olan bir nokta, Vefailiğin kendine referans aldığı şahsiyet, Ebü’l-Vefa el-Bağdadi, 11. yy’da, yani daha tarikatlar tam olarak şekillenmeden yaşamış, menakıbnamesine göre baba tarafından seyit, anne tarafından Kürt, Iraklı bir mutasavvıfdır.

Aslında Vefailik sadece Kızılbaş/Alevi tarihinde değil, tüm Anadolu dini ve kültürel tarihinde çok önemli rol oynamış görünüyor. Bu tespit Kızılbaş hareketinin köklü Sufi çevrelerin ve gezginci derviş gruplarının bir koalisyonu olduğu tezini desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda Aleviliği Orta Asya İslam öncesi Türk inanışlarının devamı olarak gören Köprülü paradigmasını da sorguluyor. Vefailiğe dair bulgularımız, Köprülü paradigmasının dayandığı, ‘yüksek İslam’ ile ‘halk İslamı’ arasında net bir ayrım öngören modele yönelik de ciddi soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden oluyor, zira Anadolu’daki serüveni bağlamında Vefailiğin hem mezhepsel hem de sınıfsal sınırları aşan bir tasavvufi akım olduğunu görüyoruz. Nitekim doğuda bir Vefai şeyhi, mesela meşhur Dede Kargın, zamanla bir Alevi dedesine dönüşürken, batıda Şeyh Ede Balı gibi bir başka Vefai şeyhi ilk Osmanlı beylerinin en yakınındaki dini figürlerden biri olarak karşımıza çıkabiliyor.

Kızılbaşların sünnileştirilmesine dönük gayretlerin oldukça eski olduğunu biliyoruz. Osmanlı’dan günümüze değin hangi tarihsel uğraklar ve hangi toplumsal değişimler Aleviliğin resmi yahut “yüksek İslam” anlayışı içerisine yerleştirme yönündeki çabayı kuvvetlendirmiş ve hızlandırmıştır?

Osmanlı beyliğinin imparatorluklaşma süreci dini sahada da bir ortodokslaşma ve merkezileşme sürecidir. İlginçtir; bu süreçte Osmanlı hanedanının meşruiyetine yönelik en güçlü ideolojik tehdit Osmanlıların yükşelişine kadar bölgede başat güç olan, Mekke ve Medine’nin hakimi (Sünni) Memlüklerden değil, yeni ve taze bir güç olarak ortaya çıkan, seyyitlik iddiaları ve bölgenin en saygın tarikatlarından birinin varisi olmaları hasebiyle Osmanoğullarından çok daha güçlü bir dini meşruiyet zeminine sahip (Şii) Safevilerden gelmiştir.

Bu ciddi ideolojik tehdide karşılık Osmanlılar sınırları Ali-ci hareketlerden ve antinomiyan Sufilikten net bir şekilde ayrıştırılmış yeni bir Sünni kimlik tanımlama ve bu resmi Sünniliği tebaasına elinden geldiğince, icabında zor kullanarak benimsetme ihtiyacı duymuştur. Ebusuud’un doğru Sünniliği tanımlamaya yönelik yüzlerce, hatta binlerce fetvasının, Kanuni döneminde başlatılan mescit ve cami yapma kampanyalarının, halkın namaz, oruç gibi ibadetleri yerine getirmesi konusunda devletin artan titizliği ve o dönemde süregiden Kızılbaş takibatlarının nihai amacı imparatorluk sınırları içinde daha homojen ve konsolide bir Sünni kimlik yaratmaktı. Tabii 16. yüzyıl ve sonrasında uygulanan bu Sünnileştirme politikalarının hedefi sadece Aleviler değil, aynı zamanda nominal olarak Sünni olmakla birlikte Sünniliği resmi tanımlandığı şekliyle anlayıp yaşamayanlardı.

Yeni çalışmalar ilerde başka bir resim ortaya çıkarır mı bilmiyorum, ama şu anki bilgilerimiz özellikle 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 18. yüzyıl boyunca devletin Alevilere yönelik politikalarında bir gevşeme ve yumuşama olduğu yönünde. Daha doğrusu bu dönemde artık büyük oranda kırsal bölgelerle sınırlanmış Kızılbaş/Alevi nüfus Osmanlı devletinin öncelikli dertleri arasında değildir, hatta adeta unutulmuşlardır. Ancak bu durum 19. yüzyılda değişecek ve devlet bir kez daha tepeden inme Sünnileştirme politikalarını uygulamaya koyacaktır. 1826’da Bektaşiliğin yasaklanması ile birlikte Bektaşi tekkelerine Nakşibendi şeyhlerinin atanması ve buralara camii yapılması sürecini bir kenara koyarsak, devletin Aleviler ve Yezidiler gibi ‘yoldan sapmış’ kabul ettiği gruplara yönelik Sünnileştirme çabalarında ikinci büyük dalga II. Abdülhamid döneminde yaşanmıştır. Bu dalganın itici gücü Protestan misyonerlerin sözkonusu grupları Hristıyanlaştırabileceği korkusudur ve zaten metodları itibari ile de kısmen misyonerleden etkilenmiştir.

Daha yakın dönemlere gelirsek, 1980 darbesinden sonra, bilhassa Kürt hareketinin yükselişini takiben Alevilerin Türk-İslam sentezi içerisinde asimile edilmesi konusunda devlet daha önce hiç olmadığı kadar sistemli bir çaba içine girmiştir. AKP iktidarı ile birlikte bu asimilasyonist çizgi büyük oranda devam etmiş, ancak zamanla Sünni ilahiyatçıların sürece daha aktif müdahil olmasıyla yeni bir mertebeye taşınmıştır. Nitekim daha önceleri ‘öz Türklük’ vurgusuyla, yani milliyetçilik kanalıyla Türk-İslam sentezi içine dahil edilmeye çalışılan Alevilik, artık daha çok teolojik zeminde belli bir kalıba sokularak, özellikle de sıradan bir ‘tarikate’ indirgenerek müteşerri İslam çemberine entegre edilmeye çalışılıyor. Oysa Alevilik klasik anlamda, daha doğrusu Sünni müteşerri İslam’da anlaşıldığı şekliyle bir tarikat değildir, dolayısıyla Kadirilik, Nakşibendilik gibi tarikatlarla bir tutulması imkansızdır.

Aleviliğin toplumsal tarihi ötekileştirmeye yönelik bir çok örnek ile dolu. Bu örnekler hem resmi düzeyde hem de gündelik hayat içerisinde görülebiliyor. Bunları açıklarken genellikle ayrımcılık kavramını kullanılıyor. Ancak sizin kullandığınız bir başka kavram daha var; Alevifobi. Temel hatlarıyla Alevifobiyi nasıl tanımlarsınız? Ayrımcılıktan farkı nedir?

Alevifobi kavramını, toplumdaki Alevi karşıtlığının inançsal önyargıların çok ötesine geçen, dini olduğu kadar sosyo-psikolojik boyutlara da sahip bir olgu olduğunu vurgulamak için kullanıyorum. Herşeyden önce Alevifobi kimlik politikaları ile yakından ilişkilidir. Ta Osmalılar devrinden beri Sünnilik sadece pozitif anlamda değil, negatif anlamda Alevi/Kızılbaş olmamak şeklinde tanımlanmıştır. Nitekim Osmanlı-Sünni kimliğinin hep ‘ötekisi’ olan Alevilik, Cumhuriyet döneminde de Türk-Sünni kimliğinin yarı-resmi ‘ötekisi’ olmaya devam etmiştir. Alevifobinin sıradan bir ayrımcılıktan diğer bir farkı Alevilere karşı içinde barındırdığı irrasyonel korkudur. Aleviler devlet ve Sünni çoğunluk tarafından hep bir ‘iç tehdit’ olarak algılanmış, varlıklarının toplumun bütünlüğüne ve saflığına halel getireceğinden korkulmuştur. Alevilere yönelik bu irrasyonel korkular mum söndü gibi cinsellik temalı iftiralarla derinleştirilmiş ve Alevilik adeta bir nefret objesi haline getirilmiştir.

Alevifobik refleksin toplumumuzda ne kadar derin ve yaygın olduğunu gösteren en carpıcı emare, farklı görünümlerde de olsa toplumun Türk, Kürt, dindar, laik, sağcı, solcu tüm kesimlerine nüfuz etmiş olmasıdır. Oysa önyarıgısız ve dışardan baktığınızda Aleviler ile Sünnilerin tarihsel, kültürel ve hatta demografik olarak aralarında ciddi ortaklıklar ve akışkanlıklar olduğunu görürsünüz. Zaten Alevifobinin yarattığı güçlü anksiyete de tam da bundan kaynaklanıyor olsa gerek, yani ‘öteki’den uzak olma arzusu ile maddi gerçeklikte ‘ötekiye’ olan yakınlık arasındaki çelişkiden. Mesela sürekli Alevi deyişleri dinlediğine şahit olduğumuz dini bütün bir Sünni komşumuzun, Alevi müziğine olan hayranlığını itiraf ettiği aynı cümle içinde Alevileri namaz kılmadıkları, camiye gitmedikleri, velhasılı eksik Müslümanlıklarından dolayı keskin bir dille eleştirme ihtiyacı duyması böyle bir anksiyetenin tezahürü bence.

Buna paralel olarak Türkiye’de Aleviliğin muhalif ve genel itibariyle sola açık bir siyasi kimlik olarak şekillenmesinde bir takım tarihsel dönüm noktaları tespit edilebilir mi?

Aleviliğin düşünsel olarak hakim din anlayışına radikal bir eleştiri getirdiğini kabul etmeliyiz. Aleviler dönem dönem bu din anlayışını temsil eden Osmanlı idaresine karşı direnmekten ve ayaklanmaktan da geri durmamışlardır. Tabii bu Aleviler her an her dakika isyan halindeydi, hep dağlarda izole şekilde yaşardı, Osmanlı devleti ile hiç işleri olmazdı şeklinde anlaşılmamalı. Alevi belgeleri arasında bulunan tahrir kayıtları, mahkeme hüccetleri gibi belgeler Alevilerin de diğer reaya gibi vergi ödediklerini, çeşitli nedenlerle kadı mahkemelerini kullandıklarını ve Alevi dedelerinin seyit olarak bazı vergi muafiyetlerinden faydalandıklarını göstermektedir. Ama öyle ya da böyle, Alevilerde kısmen tarihi şartların ürünü kısmen de inançsal temellere dayanan bir siyasi ve dini muhalefet geleneğinden bahsetmek yanlış olmaz. Ayrıca başta cem olmak üzere dini ritüellerine ve musahiplik gibi sosyo-dinsel kurumlarına yakından baktığımızda Alevilikte güçlü bir paylaşımcı ve eşitlikçi vurgu olduğunu da görmemek imkansız.

Bütün bunlar ötelenmiş bir azınlık olmanın yarattığı ruh hali ile birleşince Aleviler doğal olarak sol akımlara meyletmiştir. Tabii Alevilerin modern anlamda sol siyasetle tanışması 1960’lardan sonra, yani köyden kente büyük çaplı göçlerle başlamıştır. Şehirde yetişen ve yüksek öğrenim imkanına kavuşan ilk kuşak Aleviler için sol ideolojiler Türkiye toplumuyla entegre olmalarının bir anlamda önünü açmıştır. Ancak aynı dönem geleneksel Alevi kurumlarının da çok ciddi şekilde erozyona uğradığı bir dönemdir. Büyük şehirlere göçle bir yandan talip-dede bağlarında çözülmeler yaşanmış, diğer yandan da dedelik kurumu sol ideolojileri benimsemiş genç kuşak şehirli Aleviler tarafından sert ve yıpratıcı eleştirilerin hedefi olmuştur. Ama 1990’lardan sonra, özellikle de Sivas katliamını takiben sol hareketin içinden gelen bu ilk kuşak şehirli Aleviler bu kez Alevi örgütlenmesinin başını çekmişlerdir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviliği Sünni İslam’ın kabul görmüş kavramları ile tanımlamaya çalışmasını, Başbakan’ın giderek keskinleşen ayrımcı söylemini ve nihayet dış politikada artık iyiden iyiye gözlenen mezhepçi tavır göz önüne aldığımızda AKP döneminde Alevilik meselesinin niteliksel bir değişime uğradığını ya da boyut atladığını söyleyebilir miyiz?

Yukarıda da söylediğim gibi, 1980 askeri rejimi ile başlayan Alevilere yönelik aktif asimilasyonist politikalar AKP hükümetleri ile artan bir hızla ve kamusal kaynak aktarımıyla sürdürülmekte, hatta bir adım daha ileri gidilerek bu çabaların teolojik ve yasal bir zemine oturtulması için gayret sarfedilmektedir.

Ancak Alevilikle ilgili AKP döneminde yaşanan belki de en önemli niteliksel değişim, Erdoğan hükümetinin özellikle son yıllarda mezhepçiliği daha önce görülmemiş bir sıklıkta ve alenilikte bir siyaset aleti olarak kullanma eğilimidir. Türkiye’de mezhepçilik bir siyaset aleti olarak özellikle sağ partiler tarafından aslında her zaman kullanılmıştır. Soğuk savaş döneminde sol partileri Sünni çoğunluğun gözünde öcüleştirmenin en kestirme yolu, kahir ekseriyeti köylü ve işçi olan Alevilerin 60’lı ve 70’li yıllarda sol ideolojilere olan yakınlığından da faydalanarak geleneksel Kızılbaş nefretini komunist nefretine tahvil etmekten geçiyordu. Bu çabalarında büyük oranda başarılı olan sağ partiler bu sayede muhafazakar Sünnilerin sol partilere karşı duygusal kopuşlarının da temelini attılar. Yani AKP’nin Alevi karşıtı mezhepçi söyleminin sağ siyasi geleneğimizde yeri vardır. Ancak Alevi adını anmanın tabu olduğu 90’lı yıllar öncesinde mezhepçi siyaset daha alttan alta ve daha çok yerel düzlemde uygulanırken AKP ile birlikte, bilhassa da son yıllarda ulusal, hatta uluslararası düzeyde ve çok daha yoğun ve açık bir şekilde tedavüle sokulmaktadır ki bu da son derece kaygı vericidir.

AKP’nin Suriye krizindeki tutumundan bahsediyorsunuz herhalde…

Evet, bu mezhepçi söylem Suriye krizi ile birlikte uluslararsı platforma taşındı. Aslında biraz geriye dönüp baktığımızda, AKP hükümetinin hayat memat meselesi addettiği tüm siyasi kavşaklarda mezhepçi söyleme rahatlıkla tevessül edebildiğini görüyoruz. Suriye krizinden önce bu açıdan en derin kırılma noktası 2010’daki referandum sürecidir. Referandumda ‘evet’ oyu verilmesi için yaptığı miting konuşmalarında Erdoğan muhtelif defalar Alevileri hedef alan “yargıda belli bir mezhebi grup var,” “bana Alevi hakimler ceza verdi” türü sözler etmiştir. Ayrica, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bazı üyelerinin Alevi kökenlerini ima ederek “dedelerden artık talimat alınmayacak” ifadesini kullanmıştır. Hem Tayyip Erdoğan hem de Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek gibi AKP’nin diğer üyeleri, ana muhalefet partisi CHP’nin yeni başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun Aleviliğini kamuoyu önünde defalarca ve alaycı bir tavırla vurgulamışlardır. Nitekim o günlerde MHP genel başkanı Devlet Bahçeli, AKP’lilerin MHP’nin tabanına “yüksek yargıdan Alevileri temizliyoruz” şeklinde propaganda yaptıklarını bizzat ve birden fazla kez ifade etmiştir. Bu propagandanın belli oranda başarılı olduğunu ve referandumda verilen %58’lik evet oyu içerisinde bu şekilde Alevifobik refleksleri kaşınan bir grup MHP’li ve başka partili seçmenin de bulunduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Hükümetin Suriye krizi bağlamında kesifleşen mezhepçi söylemini de, bu ülkeye yönelik uyguladığı müdahaleci politikalarına baştan beri düşük seviyelerde seyreden seçmen desteğini Sünni kesimdeki Alevifobiyi harekete geçirerek arttırma çabalasının bir parçası olarak okuyabiliriz.

Söyleşi: soL Bakış