Ana Sayfa Blog Sayfa 6402

Pir Mehmet Yüksel

Pir Mehmet Yüksel
1920 yılında Elbistan’ın Kantarma Köyünde dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel 18 Eylül 2013 Çarşamba günü, 94 yaşında hakka yürüdü. Sinemilli aşiret ocağının merkez köyü olan Kantarma’da yaşayan son kuşak temsilcilerinin en yaşlı Piri olan Mehmet Yüksel yakınları ve talipleri tarafından yaşayan son Sinemilli çınarı olarak adlandırılıyordu. Büyük İbo Dede’nin oğlu Alibeg Dede ile Selver Ana’nın çocuklarından biri olarak dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel 1970’li yıllara kadar toplumda aktif dedelik görevini sürdürdü. Gerek Sinemilli aşireti gerekse de talip aşiretler nezdinde bilgisi görgüsü ve tarzıyla çok büyük saygı uyandırmıştı. Pir Mehmet Yüksel yaşadığı son güne kadar gerek yol erkân gerekse de Alevilik konusundaki bilgi dağarcığı ve güçlü hafızası ile yaşayan Aleviliğin önemli temsilcilerindendi. Kürt Alevi coğrafyasının ve Hakikatçi Aleviliğin merkezi sayılan Elbistan bölgesinde doğup büyüyen Pir kendisinden önce hakka yürüyen İbo Dede, Bektaş Dede, Şıxo Dede, Büyük Tacım Bakır Dede, İbrahim Aldede, Mehmet Mustafa Dede, Aligol Bakır Dede, Hasan Sinemillioğlu Dede, Mamo Dede (Mamo Geyik) gibi pirler ve dönemin ileri gelen Hakikatçi Alevi filozof ve ozanlarıyla birlikte bölge Aleviliğinin kimlik inşasında ve günümüze taşınmasında çok önemli rol oynadı. Kuşağıyla birlikte günümüz Alevi-Kızılbaş Müziğinin oluşması, repertuarın genişlemesi ve eserlerin kayıt altına alınarak günümüz kuşaklarına ulaştırılmasının önemli emektarlarından ve kaynak kişilerinden biriydi. Çok zor koşullar altında eğitimlerini, dönemin yöredeki sayılı yol önderleri ve bilgelerinden alan Pir Mehmet Yüksel, kendi kuşağı diğer pirler gibi Kürtçe ve Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsçaya da hâkimdi. Deyişlerini hem Türkçe hem Kürtçe dillendiren bölge dedelerinin önemli ve sayılı temsilcilerindendi. Gerek inanç konusundaki bilgisi gerekse toplumsal meselelere hâkimiyetinden ötürü toplum tarafından muhabbetleri çok büyük saygı ile dinlenir ve daima arzulanırdı. Hatice yükselle evli olan Pir, Elif, Tacım, İbrahim, Leyla, Mehmet Mustafa, Alibeg ve Sinan adlarında 5 erkek 2 kız yedi çocuk babasıydı. Pir Mehmet Yüksel 20 Eylül Cuma günü kendi köyünde yapılan  cenaze erkanıyla hakka uğurlandı.

Alevi kurumlarından 0rtak sorunlarımızı değerlendirme toplantısına çağrı

Demokrasi, eşit yurttaşlık ve laiklik prensiplerine inanan tüm kurum ve kuruluşlara ortak çağrımızdır.

Ülkemizi anlamsız bir savaşın eşiğine getiren,

Toplumumuzun günlük yaşamını ve uluslar arası ilişkileri dini referanslara göre tanımlayıp belirlemek isteyen, Demokratik protesto haklarını kullanmak isteyen her kesi sanal bir komplonun parçası sayıp, hukuk ve insanlık dışı güç kullanımıyla sindirip susturmaya çalışan,

Tarafsız ve bağımsız yargıyı bir yana bırakıp, güdümlü ve kendisi gibi düşünmeyenleri cezaevlerine tıkmaya vasıta kılan bir yargı sitemiyle basını ve sermaye guruplarını kontrol altında tutan,

Çağdaş eğitim sistemini yaz-boz tahtasına çevirerek, düşünen, irdeleyen, sorgulayan bir eğitim sistemini ortadan kaldırarak Türkiye’yi 4+4+4 sistemiyle bir imam hatip okulları bahçesine çeviren,

Ayrıştırıcı, aşağılayıcı, ötekileştirici bir üslupla ülkemizdeki kardeşlik ve birlikte yaşama kültürünün temeline dinamit koymakta olan, Türkiye toplumunun onca ortak değerleri varken.3.köprüye Alevilerce atalarının katili olarak bilinen Yavuz Sultan Selim ismini vererek onları aşağılayan ve ötekileştiren,

Ülkenin bir demokratikleşme sorunu olan Kürt ve Alevi sorunu gibi temel iki soruna yasal zeminde çözüm üretmesi gerekirken, önü-sonu belli olmayan ve kimsenin bilmediği ancak Başbakanın kafasında olduğu varsayılan kandırma ve aldatma vaatleriyle sorunları içinden çıkılmaz bir hale getiren,

İki yılı aşkın bir süredir toplum ihtiyaçlarına cevap verecek, demokratik ve eşit yurttaşlık temelinde bir Anayasayı çıkarmayıp, toplumu bıktırdıktan sonra kendi kafasındaki anayasayı dayatma projesi peşinde koşan,

Bir hükümet ve başbakanla ülkemiz yönetilmektedir.

Kısaca mutlu ve huzurlu insanların yaşadığı bir ülke yerine her kesimin şikâyetçi olduğu ülkemizin bu sorunlarını görüşüp tartışmak, ortak eylem planlarını tartışıp karara bağlamak için, demokrasiye, insan haklarına, eşit yurttaşlığa, hak ve adalete inanmış tüm kurumlarımızı bu toplantılara davet ediyoruz.

BU AMAÇLA İLK TOPLANTI ANADOLU YAKASINDA KURUM VE KURULUŞ YÖNETİCİLERİYLE 25.09.2013 GÜNÜ AKŞAMI SAAT 18:30 DA GÖZTEPEDEKİ ŞAHKULU SULTAN VAKFINDA,2.Cİ TOPLANTI 27.09.2013 GÜNÜ AKŞAMI AVRUPA YAKASI KURUM VE KURULUŞ YÖNETİCİLERİYLE OKMEYDANI CEMEVİNDE YAPILACAKTIR. KATILIMINIZI ÖNEMLE RİCA EDERİZ.

SAYGILARIMIZLA

ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU

ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ GENEL MERKEZİ

PİR SULTAN ABDAL  KÜLTÜR DERNEKLERİ GENEL MERKEZİ

ALEVİ DERNEKLERİ FEDERASYONU VE BİLEŞENLERİ

HACI BEKTAŞ-I VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI

ŞAHKULU SULTAN DERGÂHI VAKFI

GARİPDEDE DERGÂHI

 

İRTİBAT TELEFONLARI: ŞAHKULU VAKFI: 0216 3685525

OKMEYDANI CEM EVİ: 0212 238 01 02

 

 

 

 

Aleviler ve Devlet

Yaşadığımız ülkede, son yıllarda her alanda çok hızlı ve başdöndrücü gelişmeler ardı ardına yaşanıyor. Bunların bir kısmı teknolojik ve ekonomik olarak uluslararası sisteme entegrasyonun gerekliliği şeklinde doğal ve kendiliğinden yaşanan gelişmeler. Diğer bir kısmı ise bunlara paralel olarak sosyo kültürel ve sosyo politik alanda olması gereken gelişme ve normalleşmeler. Daha doğrusu, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar halledilmesi gerekip de bir türlü yerine getirilmeyen demokrasi ve hukuk temelli hak ve hürriyetler de diyebileceğimiz, insanca yaşamaya dair değerler bütünü…

Her anlamda Osmanlı bakiyesi bir ülke olma özelliği gösteren Türkiye, Osmanlı’dan devraldığı sorunları, çözme istemi bir yana “tek ulus, tek dil ve tek din” esasına dayalı bir ülke yaratma uğruna başvurduğu zor ve katliamcı mantıkla daha da katmerli ve içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Cumhuriyetin kuruluşu ve bu esnada verilen kurtuluş mücadelesi esnasında, İttihat Terakki’nin kadroları ülkedeki her etnik ya da dini kesimin desteğini, bir takım vaatler vererek ustaca sağlamayı başarmış, ancak daha sonra bu vaatlerini unutarak bütün bu kesimlere despot, ırkçı ve faşizan uygulamalara başvuran bir yönetim anlayışını dayatmıştır.

1950’lere kadar süren bu tek parti (CHP) diktatoryası, kendi içinden çıkan muhalefetin güçlenerek iktidara gelmesi sonrası başka bir yöne evrilmiş, cumhuriyeti kuran asker-sivil bürokrasi bu gidiş karşısında askeri darbe seçeneğini devreye koymuş ve ülkenin son elli yılı peşpeşe gelen darbeler neticesinde akamete ve her anlamda kesintilere uğratılmıştır. Tabii bu darbelerde 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra güçlenen ve tüm dünyada batı kapitalizminin sömürgeciliğine karşı yükselişe geçen sol/sosyalist kurtuluş mücadeleleri ve devrimci hareketlerin önlenmesi çabası çok etkili olmuş ve batı emperyalizmi tarafından dünyanın bir çok ülkesinde askeri müdahaleler uygulamaya konmuştur.

Konuyu çok fazla dağıtmadan, Türkiye’deki asker-sivil bürokrasinin bunları yaparken, başta Aleviler olmak üzere bir çok değişik kesimin (hatta 1960 darbesinde olduğu gibi sol kesimin bile) desteğini sağlamış olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Özellikle Aleviler açısından cumhuriyet tarihi tam bir ironidir. Aleviler, cumhuriyet sonrası oluşturulan tekçi “Türk-Sünni” devlet tarafından sürekli, sistematik baskı ve soykırımlara maruz bırakılmalarına rağmen, resmi ideoloji tarafından “cumhuriyetin ve sözde laikliğin kendileri için yaşamsal bir nimet olduğu” yalanına inandırılarak, düzenin gönüllü destekçileri haline getirilmişlerdir.

İşte 21. yüzyılın son çeyreğine bu şekilde giren Türkiye’nin, özellikle 1980 faşist askeri darbesi sonrasında yaşadığı korkunç ve ağır baskı sonrası Kürtlerin başlatmış olduğu silahlı isyan ve özgürlük mücadelesi, birçok kesimle beraber Alevilerin de ezberinin bozulmasına yol açmıştır. Bunu güren devlet, özellikle 1990’lı yıllarda kendi eliyle kurdurduğu (CEM Vakfı) veya desteklediği Alevi kurumları aracılığıyla Aleviliği “Türk-İslam” çerçevesine hapsederek, özellikle Kürt hareketiyle olabilecek bağlarını koparmayı hedeflemiş ve başlarda bu konuda belli oranda başarı da sağlamıştır. Ancak Kürt siyasi hareketinin ve PKK’nin ağır bedeller ödeme pahasına sürdürdüğü özgürlük mücadelesi, zaman içinde Türkiye’deki bütün ötekilerin ve ezilenlerin sesi ve ortak mücadelesi olma gibi bir özellik de kazanmış, bu anlamda özellikle Kürt Kızılbaş Aleviler devletin bu politikalarını boşa çıkarmıştır. Ayrıca Kürtlerle girdiği mücadelede başarısız olan, ekonomisi hasar gören ve yorulan devlet, uluslararası sermaye ve batının kendisine bölgede yeni biçtiği rölün gereği olarak “huzurlu ve güvenli” bir coğrafya yaratılabilmesi için bölge halklarıyla ve Kürtlerle barış yapma zorunluluğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu süreçte Aleviler savaşın sürdüğü ortamda devlet tarafından Kürtlere karşı “müttefik” olarak kullanılmak istenmiş, görece rahat bırakıldıkları bir ortamda kurumsal anlamda örgütlenmelerini başlatabilmişlerdir.

Bugün Avrupa ve Türkiye’de geniş bir örgütlülük yapısına erişmiş olan Alevilerin bu durumu karşısında devlet klasik refleksi gereği, günümüzde AKP hükümeti aracılığıyla yeni bir takım oyunlar sahnelemeye çalışmaktadır. Açılımlar şeklinde ve değişik içeriklerle karşımıza çıkan bu politikaların detaylarına ve Alevilerin bunlar karşısındaki tutum ve davranışlarına ilerleyen zamanlarda detaylıca değinmeye çalışacağız. Ancak burada yer darlığından ilk etapta değinmek zorunda olduğumuz öncelikli konu, önmüzdeki kısa dönemde cem evlerinin yapısı ile, Alevi dedeleri ve kurumlarının Diyanet ile ilişkilendirilmesi çalışmalarının hız kazanacağına yönelik bazı işaretlerin varlığıdır. Devlet bunu ilk defa dile getirmemesine rağmen, buradaki tehlike buna Alevilerin kısmen de olsa ikna edilebieceklerine ve böylece “ocakların” devreden çıkarılarak Diyanet merkezli bir çözümün, üstelik de Alevilerin kendi elleriyle hayata geçirilebileceğine dair endişelerimizdir. Dediğimiz gibi bu ve benzeri tehlikeleri ilerde detaylı biçimde ele alıp takip etmeye devam edeceğiz. Sözü Alevilerin kendilerine ait tüm sorunlarında sadece kendilerinin özgüçleri ve örgtlülüklerine dayanarak çözüm üretmeleri gerektiği şeklinde noktalayıp, devam edeceğimizi belirterek bitirelim…

Pir Mehmet Yüksel Hakka Yürüdü

1920 yılında Elbistan’ın Kantarma Köyünde dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel  18 Eylül 2013 Çarşamba günü, 94 yaşında hakka yürüdü. Sinemilli aşiret ocağının merkez köyü olan Kantarma’da yaşayan son kuşak temsilcilerinin en yaşlı Piri olan Mehmet Yüksel yakınları ve talipleri tarafından yaşayan son Sinemilli çınarı olarak adlandırılıyordu. Büyük İbo Dede’nin oğlu Alibeg Dede ile Selver Ana’nın çocuklarından biri olarak dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel 1970’li yıllara kadar toplumda aktif dedelik görevini sürdürdü. Gerek Sinemilli aşireti gerekse de talip aşiretler nezdinde bilgisi görgüsü ve tarzıyla çok büyük saygı uyandırmıştı. Pir Mehmet Yüksel yaşadığı son güne kadar gerek yol erkân gerekse de Alevilik konusundaki bilgi dağarcığı ve güçlü hafızası ile yaşayan Aleviliğin önemli temsilcilerindendi.  Kürt Alevi coğrafyasının ve Hakikatçi Aleviliğin merkezi sayılan Elbistan bölgesinde doğup büyüyen Pir kendisinden önce hakka yürüyen İbo Dede, Bektaş Dede, Şıxo Dede,  Büyük Tacım Bakır Dede, İbrahim Aldede, Mehmet Mustafa Dede, Aligol Bakır Dede, Hasan Sinemillioğlu Dede, Mamo Dede (Mamo Geyik) gibi pirler ve dönemin ileri gelen Hakikatçi Alevi filozof ve ozanlarıyla birlikte bölge Aleviliğinin kimlik inşasında  ve günümüze taşınmasında çok önemli rol oynadı. Kuşağıyla birlikte günümüz Alevi-Kızılbaş Müziğinin oluşması, repertuarın genişlemesi ve eserlerin kayıt altına alınarak günümüz kuşaklarına ulaştırılmasının önemli emektarlarından ve kaynak kişilerinden biriydi.  Çok zor koşullar altında eğitimlerini, dönemin yöredeki sayılı yol önderleri ve bilgelerinden alan Pir Mehmet Yüksel, kendi kuşağı diğer pirler gibi Kürtçe ve Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsçaya da hâkimdi. Deyişlerini hem Türkçe hem Kürtçe dillendiren bölge dedelerinin önemli ve sayılı temsilcilerindendi. Gerek inanç konusundaki bilgisi gerekse toplumsal meselelere hâkimiyetinden ötürü toplum tarafından muhabbetleri çok büyük saygı ile dinlenir ve daima arzulanırdı. Hatice yükselle evli olan Pir, Elif, Tacım, İbrahim, Leyla, Mehmet Mustafa, Alibeg ve Sinan adlarında 5 erkek 2 kız yedi çocuk babasıydı. Pir Mehmet Yüksel 20 Eylül Cuma günü kendi köyünde yapılacak olan cenaze erkanıyla hakka uğurlanacaktır.

İAKM ve Cemevi, Ahmet Atakan’ın ölümünü protesto etti

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Londra’da düzenlediği bir gösteriyle, Hatay’daki olaylar sırasında hayatını kaybeden Ahmet Atakan’ın ölümünü protesto etti

-İSRAFİL ERBİL: GÜLEN-DOĞAN PROJESİ, BİR KÜLTÜRÜ, İNANCI KATLETME, BİTİRME VE ORTADAN KALDIRMA PROJESİDİR

Cumartesi günü saat 12.00 sıralarında Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçiliği önünde düzenlenen gösteriye, İAKM ve Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Day-Mer Başkanı Ahmet Sezgin ve Cemevi yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda Alevi vatandaşı katıldı.

“Devletin Alevisi Olmak İstemiyoruz” ve “Cami-cemevi projesi Aleviliğe ihanettir” şeklinde dövizler açan grup Ankara, Tuzluçayır’daki saldırıları protesto etti.

Gösteride Cemevi Başkanı İsrafil Erbil kısa bir konuşma yaptı.Fethullah Gülen ve İzzettin Doğan’ın Cami-Cemevi ortak projesine tepki gösteren Erbil, “Bu tür projelerle Aleviliğin içini boşaltmaya ve Alevi inancını yok etmeya çalışıyorlar” dedi.

Projenin Türkiye’de Alevilere yönelik sürdürülen asimilasyon politikalarının bir devamı olduğunu kaydeden Başkan Erbil, “Bu projeye; Bir kültürü, bir inancı katletme, bitirme ve ortadan kaldırma olarak bakıyoruz” dedi.

Antakya’da öldürülen Ahmet Atakan’ın ölümünden  Fettullah Gülen ve İzetten Doğan’ın sorumlu olduğunu belirten Erbil, “Bizler dostumuzu ve düşmanımızı iyi tanıyamazsak, kandırılmış olanlada da yardımcı olamayız” diye konuştu.

Erbil’in konuşmasının ardından Alevi kurumlarının ortak olarak yayınladığı basın açıklamasını Croydon Cemevi Başkanı Mahmut Aydoğan okudu.

Aydoğan, “Pensilvanyalı Hoca Efendi ve İzzettin Doğan Hoca Efendi ortaklığında yapılan ‘Cami, Cemevi iç İçe’  projesi barış projesi değildir. Her iki inanç açısından da bir meşruiyeti ve hakkaniyeti yoktur. Arsasından, imar projesine, temelinden, harcına kadar yöntemi korsan zihniyeti gayrı meşrudur! Bu bir Asimilasyon projesidir, Aleviliği ‘ılımlı Siyasal İslam’içinde eritmeyi amaçlamaktadır” dedi.

“Mevcut anlayış tarafından bilinçli ve kasıtlı olarak ‘Alevileri, Sünnilerle barıştırma’ kavramı kullanılmaktadır” diyen Aydoğan şunları söyledi; “Biz Alevilerin, Sünni toplumu ile çözümlenmeyecek, kavgayı gerektirecek bir sorunumuz yoktur. Aleviler, Sünnilerden değil, devletten hak istiyorlar. Alevileri ötekileştiren, meşru demokratik haklarımızı gasp eden, Aleviliği yasaklayan Sünni Toplumu değil ırkçı, gerici, asimilasyoncu devlet anlayışıdır. Biz Aleviler Laik, Demokratik Türkiye ve Eşit Yurttaşlık İstiyoruz. Aslında biz Aleviler hak alma noktasında bile değiliz! Varlık yokluk noktasındayız!!! AKP eliyle Türkiye’nin dört bir yanında ve Suriye’de Alevilere karşı yürütülen devletin geleneksel inkarcı politikası haklarımızı ve inancımızı tanımak yerine kendi siyasetine göre bir Alevilik tanımı yapıyor”

İki Hoca Efendi’nin Mamak/Tuzluçayır’ı özellikle seçtiklerini ifade eden Mahmut Aydoğan, sözlerini şöyle sürdürüdü: “Hoca Efendilerin proje ortakları evlerimizin içine kadar girip adına “Gaz bombası” dedikleri kimyasal silahlarla beşikteki bebeklerimizi, yatak odalarımızı zehirlemişlerdir. Gezi eylemlerinde genç canlarımızı hunharca katleden polis güçleri yine Hatay’da Ahmet Atakan Canımızı katletmiştir. Polisin insan hakları, demokrasi ve toplum düşmanlığı, kimyasal gaz terörü, katliam tutkusu bizzat Başbakanın talimatlarıyla yürüyor. Soruyoruz, Gezi Eylemlerinde katledilen canlarımızın katilleri nerede? Bunca somut delil ortada iken, neden katilleri koruyup saklıyorsunuz?… Hangi hukuk katilleri koruma, kollama ve saklama hakkını size veriyor???”

Mahmut Aydoğan konuşmasında  AKP Hükümetinin “İleri demokrasisi”ninsahte olduğunu belirterek, “AKP İçte ve dışta ısrarla yürüttüğü şiddet ve nefret politikasının adını “Çözüm süreci” koymuştur.  AKP’nin “Alevi açılımı” ve “Çözüm süreci” de sahtedir. Maaşlı dedelik, devletleştirilmiş Alevilik, ibadethane statüsü tanınmaksızın cemevini diyanet vakfı içinde camileştirmek taleplerimiz arasında yoktur. Başbakanın yegane çabası sahte demokrasi paketleri ile Yerel seçimler için zaman kazanmaktır. Bakınız “Yeni anayasa” dedikleri “Süreç” 12 Eylül Askeri Darbe Anayasasını yamalama sürecine dönmüştür. Yarın 12 Eylül 1980 Faşist darbesinin 33. Yıldönümüdür. 33 Yıldır Türkiye 12 Eylül zihniyeti ile yönetilmektedir. “Darbecileri yargılayacağını” söyleyen AKP rejimi 12 Eylül zihniyetini yaşamın her alanında ısrarla sürdürmektedir” dedi.

Aydoğan sözlerini şöyle sürdürdü:   “Alevi kurumları olarak oyunun farkındayız! Hoca Efendilerin ve AKP Hükümetinin aktör olduğu bu asimilasyon, ırkçılık ve katliam senaryosunun uygulanmasına izin vermeyeceğiz.

Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü olan Alevi Kurumları olarak bir araya geldik, Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık hakkı için bir kere daha Türkiye’nin her yerinde “Gezi Ruhu” ile alanlara çıkmaya, demokrasi mücadelesini yükseltmeye karar verdik.

Ekim (2013) ayı içinde Adıyaman, Mersin, İzmir, İstanbul’da yüz binlerce canımızla yapacağımız mitingleri Türkiye genelinden Ankara yürüyüşümüzle sürdüreceğiz. Hiç kuşkusuz hak almanın, demokrasi ve özgürlükleri edinmenin yolu sokağa çıkmaktan, baskı ve katliam politikasına inat meydanlarda buluşmaktan geçiyor. Demokratik Alevi Hareketi olarak eylem programımızı yerel örgütlerimizle dost ve müsahip kurumlarla paylaştıktan sonra takvimlendirip, uygulamaya koyacağız”

Cami-cemevi ve Alevi ağaları

Ahmet ABAKAY

Dinleyin, Prof. İzzettin Doğan,

Bir konuşmanın şu kısa bölümünü iyi okuyun.

Fethullah Gülen diyor ki:

“Tunceli Alevileri aslında Nuseyri olup, Ermenilerin ve Süryanilerin karışımı olan bir topluluktur. Esasen bunların dini yoktur. Dinsizdirler.”

İnternete girenler bu açıklamayı görür.

Alevi ileri geleni diye ortada dolaşan İzzettin Efendi, bu kez F. Gülen ile kolkola, “cami, cemevi projesi” ile ortaya çıktı.

Geçmişte de Çiller-Erbakan iktidarıyla içli dışlı olan bu zat, şimdi de AKP’nin çalışma bakanını, sağcı, parababası, CHP Milletvekili Sinan Aygün’ü de yanına alarak Mamak’ta “cami-cemevi” projesinin temelini atıyor.

Bunlar yetmemiş, yanına ayrıca aylardır ülkede terör estiren, ölümlere neden olan iktidarın polislerini, TOMA’sını, panzerlerini de alıp gelmiş.

Bu polislerin görevi de projeye karşı çıkan bölge halkını şiddet, zor kullanarak dağıtmak, yaralamak, gözaltına almak.

Bu Prof. el ele verip temel attığı bu iktidar elemanlarının ezelden beri Alevi düşmanı olduğunu, K. Maraş, Sivas, Çorum katliamlarında ve son olarak Madımak Oteli’nde aydınların yakılmasında bunların yandaşlarının rolü olduğunu bilmiyor mu? Tekbir getirerek aydınlarımızı yakanları savunanları bunlar vali, milletvekili yapmadı mı?

Bunu bile bile bunlarla neden ortak iş yapar?

Aslında bu soruya en iyi ve kısa yanıtı, bu temel atmaya en doğal tepkiyi yurtdışında master yapan genç arkadaşım Ebru Orhan Facebook’ta vermiş, diyor ki:

“Bunlar engerekler ve çıyanlardır, tanı bunları tanı da büyü, ruhun şad olsun Ahmet Arif.”

Daha ne desin?

12 Eylül’de Kenan Evren’e ve askeri yönetime “minnettarlığını” yazan, şimdi iktidarın parçası olan F. Gülen, bugün bir İzzettin bulmuş; cemevlerini, camilerin müştemilatı, mutfağı, bahçesi haline getirmekle görevlendirmiş.

Geçtiğimiz Pazar günü, TV 8’de cemaatin 3 adamı, İzzettin Doğan ile protestolara neden olan cami-cemevi projesini konuşuyorlar.

Programda nasıl da güzel anlaşıyorlar. Sanki hepsi aynı anadan doğmuş, aynı dölün evlatları, aynı siyasi hareketin elemanları.

Birisi Fatih Üniversitesi’nde doçentmiş. Diyor ki, “Aslında biz müslümanlar olarak camiye gidiyoruz. Aleviler de camiye gelmeliler. Biz de ihmal ettik. Caminin yanında cemevlerine de sık sık gitmemiz lazım. Oradakileri anlamamız gerekir.”

Bakın şuna!

Cemevleri yolgeçen hanı mı?

Kenan Evren’in kankası olup zorunlu din derslerini Anayasa’ya, yasalara koyacaksınız. İktidardasınız ama kaldırılsın denilince, “olmaaz” diyeceksiniz. Bırakın zorunlu din derslerini kaldırmayı, tüm orta öğretimi imam hatipleştirmeye çalışıyorlar.

Kimlerle işbirliği yaptığınızın farkında mısınız?

Hem Alevileri düşman göreceksiniz, patronunuz onlar dinsizdir diyecek. Katliamlara, saldırılara ses çıkarmayacaksınız, sonra da cinayet işlenen yere dönen katiller gibi cemevine gidip orada örgütlenmeye, adam ayarlamaya çalışacaksınız.

Size gerek yok, yorulmayın.

Aleviliği, siyasal çıkara, ticarete, makama dönüştürmek için ortalıkta fır dönen, her iktidara yamanma yarışı veren, delege ağalığı gibi, Alevi ağalığı yapan bir hayli uyanık var piyasada.

İzzettin Bey bu konuda yalnız değil. Bir Alevi örgütü yöneticisi Fermani adlı biri daha var örneğin. Mesut Yılmaz döneminde ANAP’ın kapısından ayrılmamıştı. Şimdilerde de Başbakan’ın “büyük” hizmetlerini anlatmakla meşgul.

Ancak İzzettin Bey bir adım önde. Başba-kan’ın propaganda timi gibi çalışan İzzettin Bey, akil adam yapıldı. Şimdi de cemevlerini camilere monte etmekle görevli.

Alevilerin büyük bölümü Cem Vakfı’nın Başkanı ile pek çok konuda karşı karşıya geliyorlar. Zaten bu Prof.’un görüşleri değer bulsaydı, Alevilerin ezici çoğunluğunu temsil eden ve ortak hareket eden, yurt içinde ve dışında birçok alevi dernekleri ve federasyonları kurulmazdı.

Bir de geçen dönemin CHP Tunceli Milletvekili vardı. Adı Sinan Yerlikaya. Parti yönetiminde görev alamayınca törenle AKP’ye geçti. Geçen hafta AKP Tunceli İl Başkanı yaptılar.

Tunceli sokaklarında yere bakarak yürürken, Dersimliler bu adamı birbirine gösterip, “bu da bizim Caş’ımız” (Caş=hain) diye konuşuyorlar.

Yani, Truva atı bulmak o kadar zor değil.

Ancak, bağımsızlık, demokrasi ve emek mücadelesinde yer alan ve ağır bedeller ödeyen Alevi toplumunu sermaye iktidarlarına, emek düşmanlarına, dinci, mezhepçilere pazarlayamayacaklar.

Alevileri celladına aşık durumuna sokamayacaklar.

Tuzluçayır halkı bunu gösterdi.

Temel atmaya gelenler Turzuçayır halkının tepkisi karşısında korumalar ve zırhlı araçlar eşliğinde “kaçarak” uzaklaştılar Mamak’tan.

sol

Cami ve cemevi projesi

Hilal KAPLAN

Fethullah Gülen Hocaefendi ile Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın işbirliğiyle hayata geçirilen ve camiyle cemevinin yan yana inşa edilmesini öngören proje tartışmalara sebep oldu. Hâlbuki proje, yüzyıllardır Osmanlı toprakları üzerinde çeşitli örnekleri bulunan bir yapılanmayı hayata geçiriyordu.

Eskişehir Seyit Gazi Battal Gazi Külliyesi’nden, Kırıkkale Hasandede’ye, Isparta Senirkent Uluğbey’den, Makedonya Kalkandelen Harabati Baba Dergahı’na ve sanırım en önemlisi Hacı Bektâşi Veli Dergâhı’na kadar pek çok yerde camii ile cem edilen mekân zaten yan yana bulunmaktadır. Bunu sanki nevzuhur ve bize yabancı bir kavramsallaştırma olarak ele almak cehaletten değilse, politik sebeplerle olmalıdır.

Burada sanırım kafa karışıklığına yol açan, bir kavram olarak cemevinin tarihinin 30 yılı bulmamasıdır. Zira bu isimlendirme, 1990’lı yılların başında, yine Cem Vakfı Başkanı Doğan’ın vesilesiyle ortaya atılmıştır. Cemevi, eskiden cem yapılan köy odası, dergâh, tekke ve zaviyeden farklı olarak şehirleşmiş ve modernleşmiş Alevilerin ibadet mekânına işaret eden bir anlama sahipti.

Öncelikle projeyi, sivil bir girişim olmasından ötürü destekliyorum. Devlet destekli olsaydı, yine yukarıdan aşağıya ve ‘halk için, halka rağmen’ metodunu andıracağından muhtemelen daha büyük tepkiyle karşılaşacaktı.

Ancak ilginçtir ki projeye, Alevi mahallerine veya köylerine devlet tarafından cami yapılmasından bile daha çok tepki verenler oldu. Sanırım proje, en çok Aleviliğin İslâm dinine mündemiç olmadığını savunanları kızdırmış görünüyor. Zira cami ile cemevinin birlikteliği, Aleviliğin de Sünnilik gibi İslâm’ın bir parçası olduğunu ima ediyor. Hatta bu bağlamda, farklı mezheplerden inananların birbirleriyle temas eksikliğini de gidermeye yöneliyor.

Elbette Aleviliğin İslâm dışı olduğunu savunmak da fikir özgürlüğü kapsamındadır. Ancak böyle düşünmeyen Alevileri, yine kendisini Alevi olarak tanımlayan diğerlerinin ezmeye, baskılamaya ve hatta ‘aforoz’ etmeye kalkışması üzücüdür. Zira yıllardır devlet tarafından inançlarının sınırı dikte edilen bir grup söz konusudur.

Mezkûr projenin, meselelerimizi konuşmaya, Alevi-Sünni birlikteliğini pekiştirmeye ve birbirimizden öğrenmeye vesile olmasını diliyorum. Ancak Alevi meselesi toplumdan önce devlet kaynaklı olduğu için, bu ve benzeri müsbet projelerden daha da önemli olan, bu hususta devletin üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesidir.

Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi talebi, devlet ile din işleri gerçek anlamda ayrılmadığı müddetçe devam edecektir. Şimdilik devletin tekke ve zaviyelerle beraber cemevlerine statü tanıması, hem Alevilerin taleplerini karşılayacak hem de Sünnilerin endişe-lerini giderecek bir formül olabilir. ‘Tekke ve zaviyelerin ilgasına ilişkin kanun’un yürürlükten kaldırılmasıyla camilerin yanı sıra cemevi, tekke ve zaviyelere de ibadethane statüsü verilebilir ve cemevini tekkeyle aynı göreni de farklı göreni de memnun edebilecek bir çözüme kavuşulmuş olur.

Suriye, Aleviler, Gezi: Yeni faylar, yeni direnişler

Yetvart DANZİKYAN
Gezi eylemleri nasıl ki harekete geçirdiği/geçen dinamikler sayesinde Gezi öncesi – Gezi sonrası gibi bir dönemlendirme yarattıysa, AKP’nin Suriye ve Aleviler politikası da sanırım bir kırılma yaratıyor, yaratacak. Buna da Suriye öncesi ve sonrası diyebilir miyiz, henüz bilmiyorum ama galiba yakın bir gelecekte diyebileceğiz. Bu iki dinamiğin kesiştiği, ayrıştığı bölgeler üzerinden yeni fay hatları şekilleniyor; ona bakmaya çalışacağım.

Gezi için çok konuşuldu; önemli ve ona da geleceğiz ama Suriye ve Aleviler meselesi ile başlayalım.

Suriye’de Esad karşıtı gösterilerin başlaması ve şiddetle bastırılması ile, AKP’nin Kuzey Irak’tan başlayan, Suriye’de Sünni bir iktidar, Filistin’de Hamas ve Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarını içeren mutasavver –ve hamiliğini kendisinin yapacağı– bir Sünni eksen kurma projesi, yaklaşık olarak aynı döneme denk geldi. AKP’nin bu eksen çerçevesinde Suriye’deki Sünni güçlere silah ve lojistik yardım yapması, Suriye sınırındaki, etnik/mezhepsel açıdan hassas kentleri –insani yardımın çok ötesine geçerek– radikal Sünni güçlerin kampları haline getirmesi ilk kıvılcımı çaktı. AKP’nin yine bu politika çerçevesinde Esad’ın Aleviliğini, Suriye politikasına muhalif Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği ile bitiştiren (ki aslında ikisi farklı mezheplerdir) bir argüman geliştirmesi, ortaya yepyeni bir tablo çıkardı. AKP ile Aleviler, bilhassa Güney Anadolu ve Suriye sınır boyundaki Arap Aleviler arasında kolay kolay kapanmayacak bir gerilim hattı oluştu. Bu tabloya, Gezi Direnişi sırasında polis şiddeti sonucu ölenlerin tümünün Alevi olmasını ve sadece Hatay’dan –bu hafta Ahmet Atakan’ın ölümüyle birlikte– üç kişinin hayatını kaybetmesini de eklersek, tablo daha net ortaya çıkar. AKP’nin çıtayı bilerek mi buralara çıkardığını bilemiyoruz ama durduk yere Alevileri huzursuz etme ve sokağa dökme gibi bir planları var idiyse, bunu başardılar.

Dolayısıyla geçen haftasonu Gülen Cemaati’nin bir marifeti olarak Ankara’da yapımına başlanan ‘cami-cemevi yan yana’ projesine karşı Ankaralı Alevilerin gösterdiği direnişi ve güvenlik güçlerinin bu direniş karşısında takındığı tutumu da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Burada küçük bir parantez açmakta fayda var: Başta saydığım gelişmeler olmadığında bile, Türkiye’de artık sadece mezhepsel değil dünyevi olarak da iktidarda olan Sünniliğin, Aleviliği bu biçimde ‘aynılaştıran/kapsayan’ projeler geliştirmesi, Alevilerin tepkisine neden olabilirdi. Dolayısıyla bu proje zaten başlı başına bir meseledir ve iktidar-mezhepler denkleminde belli ki üzerinde çok düşünülmemiş ya da gereğinden fazla düşünülmüş bir hamleyi simgelemektedir.

Konumuza dönelim. Evet; mevcut durumda AKP, bir şekilde bir Alevi meselesi yaratacak, daha doğrusu yaratmış gibi görünüyor. Bu meselenin bilhassa büyük kentlerdeki Alevi mahallelerinde ya da sınır boylarındaki Alevi kentlerinde bir ‘direniş’ kültürü oluşturması ihtimali var. Aslında buna ihtimal demek de fazla temkinlilik galiba, zira böyle. Ve gerek Suriye politikasındaki yukarıda bahsettiğim çizgi, gerek her gösteriyi ‘bastırılması gereken bir darbe girişimi’ olarak gören polis şiddeti sürdükçe, bu direniş kültürünün kemikleşmesi muhtemel. Özetle, burada yeni (aslında eski) bir fay hattı oluşuyor, ya da yeniden canlandırılıyor. Böyle diyoruz, çünkü Alevilik meselesi, daha doğrusu ‘Alevilik’le mesele’ hiç de yeni değil ve bu konuda Alevilerin ‘açılımlar’ gibi sözlerle ikna olması artık hayli zor görünüyor. Hatıralar hâlâ canlı ve mevcut gidişat bu hatıraları tazeler, yeniler nitelikte.

Bir diğer fay hattının Gezi çevresinde –yeniden– oluştuğunu da görmekteyiz. Haftaiçi Hatay’da meydana gelen ölümün ardından, büyük kentlerde Gezi Direnişi’ni sürdüren ‘dinamik’, protesto gösterileri yapmak istedi. Hükümetin bu gösteriler karşısındaki tavrı yine park kapatmak, meydan kapatmak, TOMA ve biber gazları ile gösterici dağıtmak şeklinde oldu. Yani artık Gezi ile bağlantılı bir konuyu, basınçlı su, biber gazı ve polis şiddetine maruz kalmadan protesto etmek imkânsız hale geldi. Bu, artık normal kabul etsek de, başlı başına bir meseledir. Toplantı ve gösteri hakkının fiili olarak bir grubun elinden alındığını görüyoruz. ‘Gezi’ kategorisine giren her türlü muhalefetin baştan suçlu ilan edildiğine tanık oluyoruz. ‘Direniş’e yakınlık duyan semtlerin güvenlik güçlerince terörize edildiğine tanık oluyoruz. Hükümet ya da AKP burada da eğer –büyük oranda– kendi elleriyle bir direniş hattı, bir fay hattı oluşturmayı hedefliyor idiyse, bunu da başarmıştır.

Son olarak, çözüm sürecinden umduğunu bulamayan siyasal Kürt hareketinin de tekrar sokağa çıkma hazırlıkları yaptığını görüyoruz. Ahmet Atakan’ın Hatay’da ölümünün ardından BDP’nin yaptığı çağrı önemlidir. Bilhassa İstanbul’da bu çağrının sanki temkinli bir şekilde karşılandığını –ve bu temkinli duruşu haklı çıkaracak biçimde, kimi ulusalcı çevrelerin BDP’ye yine mesafeli yaklaştığını– görsek de, Gezi Direnişi, Aleviler ve siyasal Kürt hareketinden oluşan bu fayların kimi zaman iç içe geçerek, kimi zaman da ayrılarak, bilhassa büyük kentlerde yeni bir ‘tansiyon’ oluşturması muhtemeldir. AKP’nin büyük oranda kendisinin yarattığı bu tansiyonu düşürme yönünde bir hamle mi yapacağı, yoksa bu tansiyonun belirli bir seviyede devam etmesini mi tercih edeceği, kritik önemde.

/ Agos

Londra’daki Aleviler’den ‘Ahmet Atakan’ protestosu

Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçiliği önünde düzenlenen gösteriye, İAKM ve Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Day-Mer Başkanı Ahmet Sezgin ve Cemevi yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda Alevi katıldı. ‘Devletin Alevisi Olmak İstemiyoruz’ ve ‘Cami-cemevi projesi Aleviliğe ihanettir’ yazılı dövizler açan grup Ankara , Tuzluçayır’daki saldırıları protesto etti.

Gösteride konuşan Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Fethullah Gülen ve İzzettin Doğan’ın Cami-Cemevi ortak projesine tepki gösterdi. Erbil, “Bu tür projelerle Aleviliğin içini boşaltmaya ve Alevi inancını yok etmeya çalışıyorlar” dedi. Projenin Türkiye’de Alevilere yönelik sürdürülen asimilasyon politikalarının bir devamı olduğunu savunan Başkan Erbil, “Bu projeye; Bir kültürü, bir inancı katletme, bitirme ve ortadan kaldırma olarak bakıyoruz” diye konuştu. Antakya’daki gösterilerde Ahmet Atakan’ın ölümünden Fettullah Gülen ve İzetten Doğan’ın sorumlu olduğunu savunan Erbil, “Bizler dostumuzu ve düşmanımızı iyi tanıyamazsak, kandırılmış olanlada da yardımcı olamayız” diye konuştu.

Erbil’in konuşmasının ardından Alevi kurumlarının ortak olarak yayınladığı basın açıklamasını Croydon Cemevi Başkanı Mahmut Aydoğan okudu. Aleviler’in, Sünni toplumu ile çözümlenmeyecek, kavgayı gerektirecek bir sorunları olmadığını vurgulayan Aydoğan şunları söyledi:

“Aleviler, Sünniler’den değil, devletten hak istiyor. Alevileri ötekileştiren, meşru demokratik haklarımızı gasp eden, Aleviliği yasaklayan Sünni toplumu değil ırkçı, gerici, asimilasyoncu devlet anlayışıdır. Biz Aleviler laik, demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık İstiyoruz. Alevi kurumları olarak oyunun farkındayız. Hoca efendilerin ve AKP Hükümetinin aktör olduğu bu asimilasyon, ırkçılık ve katliam senaryosunun uygulanmasına izin vermeyeceğiz. Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü olan Alevi Kurumları olarak bir araya geldik, Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık hakkı için bir kere daha Türkiye’nin her yerinde ‘Gezi Ruhu’ ile alanlara çıkmaya, demokrasi mücadelesini yükseltmeye karar verdik.”

Protestoda ekim ayı içerisinde Türkiye’nin farklı kentlerinde mitinglerin yapılacağı ve Ankara’ya yürüyüşlerin organize edileceği ifade edildi.

Alevi aileye linç girişimi cezasız mı kalıyor?

Malatya’nın Sürgü Beldesi’nde yaşanan Alevi aileye linç girişimi ile ilgili davanın duruşmasında, ailenin hiçbir isteği kabul edilmedi.

Malatya’nın Doğanşehir İlçesi’ne bağlı Sürgü Beldesi’nde geçtiğimiz yıl bir Alevi ailesine ramazan ayında davulcu Mustafa Evşi’nin saldırısıyla başlayıp toplumsal bir olaya dönüşen linç girişimiyle ilgili davanın duruşması görüldü. Malatya Doğanşehir Düğün Salonu’nda görülen 58 sanıklı davanın duruşmasında Alevi ailenin bütün talepleri reddedildi. Ailenin avukatı Ali Hamamcı “duruşmada mahkemeden ne talep ettiysek reddildi, sanık ifadeleri doğru düzgün kayda geçirilmedi. Biz de o yüzden duruşmanın bitmesini beklemeden salonu terk ettik” dedi.
Gelişmeler dolayısıyla, Fidan Evli adil yargılama için bugün tek kişilik eylem yapacağını belirtti.

‘Sen aslında böyle demedin’
Avukat Hamamcı mahkemeden ilk taleplerinin bu davanın bir linç girişimi olduğu ve bu şekilde görülmesi gerektiği, buna göre saldırganlara ceza verilmesi yönündeyken, mahkemenin bunu reddettiğini” söyledi. İkinci taleplerinin mahkeme heyetinin sanık ifadelerinin hepsinin birebir kayda geçirmesi olduğunu belirten Hamamcı, daha önce ifadelerin silinmesi nedeniyle sorun yaşadıklarını belirtti. Hamamcı, mahkeme heyetinin sanıkların bütün suçlarını itiraf etmelerine rağmen sanıkların ifadelerini “sen aslında böyle demedin” uyarılarıyla değiştirdiğini ve ifadeleri istedikleri şekliyle kayda geçirdiklerini belirtti.

Fidan Evli ise adil bir yargılama talebiyle bugün asliye önünde tek kişilik bir eylem yapacağını belirtti. Sürgü’de yaşanan olayda Malatya Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan dava kapsamında saldırıya uğrayan Evli ailesi de hem sanık hem de mağdur olarak yargılanıyordu.