1920 yılında Elbistan’ın Kantarma Köyünde dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel 18 Eylül 2013 Çarşamba günü, 94 yaşında hakka yürüdü. Sinemilli aşiret ocağının merkez köyü olan Kantarma’da yaşayan son kuşak temsilcilerinin en yaşlı Piri olan Mehmet Yüksel yakınları ve talipleri tarafından yaşayan son Sinemilli çınarı olarak adlandırılıyordu. Büyük İbo Dede’nin oğlu Alibeg Dede ile Selver Ana’nın çocuklarından biri olarak dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel 1970’li yıllara kadar toplumda aktif dedelik görevini sürdürdü. Gerek Sinemilli aşireti gerekse de talip aşiretler nezdinde bilgisi görgüsü ve tarzıyla çok büyük saygı uyandırmıştı. Pir Mehmet Yüksel yaşadığı son güne kadar gerek yol erkân gerekse de Alevilik konusundaki bilgi dağarcığı ve güçlü hafızası ile yaşayan Aleviliğin önemli temsilcilerindendi. Kürt Alevi coğrafyasının ve Hakikatçi Aleviliğin merkezi sayılan Elbistan bölgesinde doğup büyüyen Pir kendisinden önce hakka yürüyen İbo Dede, Bektaş Dede, Şıxo Dede, Büyük Tacım Bakır Dede, İbrahim Aldede, Mehmet Mustafa Dede, Aligol Bakır Dede, Hasan Sinemillioğlu Dede, Mamo Dede (Mamo Geyik) gibi pirler ve dönemin ileri gelen Hakikatçi Alevi filozof ve ozanlarıyla birlikte bölge Aleviliğinin kimlik inşasında ve günümüze taşınmasında çok önemli rol oynadı. Kuşağıyla birlikte günümüz Alevi-Kızılbaş Müziğinin oluşması, repertuarın genişlemesi ve eserlerin kayıt altına alınarak günümüz kuşaklarına ulaştırılmasının önemli emektarlarından ve kaynak kişilerinden biriydi. Çok zor koşullar altında eğitimlerini, dönemin yöredeki sayılı yol önderleri ve bilgelerinden alan Pir Mehmet Yüksel, kendi kuşağı diğer pirler gibi Kürtçe ve Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsçaya da hâkimdi. Deyişlerini hem Türkçe hem Kürtçe dillendiren bölge dedelerinin önemli ve sayılı temsilcilerindendi. Gerek inanç konusundaki bilgisi gerekse toplumsal meselelere hâkimiyetinden ötürü toplum tarafından muhabbetleri çok büyük saygı ile dinlenir ve daima arzulanırdı. Hatice yükselle evli olan Pir, Elif, Tacım, İbrahim, Leyla, Mehmet Mustafa, Alibeg ve Sinan adlarında 5 erkek 2 kız yedi çocuk babasıydı. Pir Mehmet Yüksel 20 Eylül Cuma günü kendi köyünde yapılacak olan cenaze erkanıyla hakka uğurlanacaktır.
İAKM ve Cemevi, Ahmet Atakan’ın ölümünü protesto etti
İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Londra’da düzenlediği bir gösteriyle, Hatay’daki olaylar sırasında hayatını kaybeden Ahmet Atakan’ın ölümünü protesto etti
-İSRAFİL ERBİL: GÜLEN-DOĞAN PROJESİ, BİR KÜLTÜRÜ, İNANCI KATLETME, BİTİRME VE ORTADAN KALDIRMA PROJESİDİR
Cumartesi günü saat 12.00 sıralarında Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçiliği önünde düzenlenen gösteriye, İAKM ve Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Day-Mer Başkanı Ahmet Sezgin ve Cemevi yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda Alevi vatandaşı katıldı.
“Devletin Alevisi Olmak İstemiyoruz” ve “Cami-cemevi projesi Aleviliğe ihanettir” şeklinde dövizler açan grup Ankara, Tuzluçayır’daki saldırıları protesto etti.
Gösteride Cemevi Başkanı İsrafil Erbil kısa bir konuşma yaptı.Fethullah Gülen ve İzzettin Doğan’ın Cami-Cemevi ortak projesine tepki gösteren Erbil, “Bu tür projelerle Aleviliğin içini boşaltmaya ve Alevi inancını yok etmeya çalışıyorlar” dedi.
Projenin Türkiye’de Alevilere yönelik sürdürülen asimilasyon politikalarının bir devamı olduğunu kaydeden Başkan Erbil, “Bu projeye; Bir kültürü, bir inancı katletme, bitirme ve ortadan kaldırma olarak bakıyoruz” dedi.
Antakya’da öldürülen Ahmet Atakan’ın ölümünden Fettullah Gülen ve İzetten Doğan’ın sorumlu olduğunu belirten Erbil, “Bizler dostumuzu ve düşmanımızı iyi tanıyamazsak, kandırılmış olanlada da yardımcı olamayız” diye konuştu.
Erbil’in konuşmasının ardından Alevi kurumlarının ortak olarak yayınladığı basın açıklamasını Croydon Cemevi Başkanı Mahmut Aydoğan okudu.
Aydoğan, “Pensilvanyalı Hoca Efendi ve İzzettin Doğan Hoca Efendi ortaklığında yapılan ‘Cami, Cemevi iç İçe’ projesi barış projesi değildir. Her iki inanç açısından da bir meşruiyeti ve hakkaniyeti yoktur. Arsasından, imar projesine, temelinden, harcına kadar yöntemi korsan zihniyeti gayrı meşrudur! Bu bir Asimilasyon projesidir, Aleviliği ‘ılımlı Siyasal İslam’içinde eritmeyi amaçlamaktadır” dedi.
“Mevcut anlayış tarafından bilinçli ve kasıtlı olarak ‘Alevileri, Sünnilerle barıştırma’ kavramı kullanılmaktadır” diyen Aydoğan şunları söyledi; “Biz Alevilerin, Sünni toplumu ile çözümlenmeyecek, kavgayı gerektirecek bir sorunumuz yoktur. Aleviler, Sünnilerden değil, devletten hak istiyorlar. Alevileri ötekileştiren, meşru demokratik haklarımızı gasp eden, Aleviliği yasaklayan Sünni Toplumu değil ırkçı, gerici, asimilasyoncu devlet anlayışıdır. Biz Aleviler Laik, Demokratik Türkiye ve Eşit Yurttaşlık İstiyoruz. Aslında biz Aleviler hak alma noktasında bile değiliz! Varlık yokluk noktasındayız!!! AKP eliyle Türkiye’nin dört bir yanında ve Suriye’de Alevilere karşı yürütülen devletin geleneksel inkarcı politikası haklarımızı ve inancımızı tanımak yerine kendi siyasetine göre bir Alevilik tanımı yapıyor”
İki Hoca Efendi’nin Mamak/Tuzluçayır’ı özellikle seçtiklerini ifade eden Mahmut Aydoğan, sözlerini şöyle sürdürüdü: “Hoca Efendilerin proje ortakları evlerimizin içine kadar girip adına “Gaz bombası” dedikleri kimyasal silahlarla beşikteki bebeklerimizi, yatak odalarımızı zehirlemişlerdir. Gezi eylemlerinde genç canlarımızı hunharca katleden polis güçleri yine Hatay’da Ahmet Atakan Canımızı katletmiştir. Polisin insan hakları, demokrasi ve toplum düşmanlığı, kimyasal gaz terörü, katliam tutkusu bizzat Başbakanın talimatlarıyla yürüyor. Soruyoruz, Gezi Eylemlerinde katledilen canlarımızın katilleri nerede? Bunca somut delil ortada iken, neden katilleri koruyup saklıyorsunuz?… Hangi hukuk katilleri koruma, kollama ve saklama hakkını size veriyor???”
Mahmut Aydoğan konuşmasında AKP Hükümetinin “İleri demokrasisi”ninsahte olduğunu belirterek, “AKP İçte ve dışta ısrarla yürüttüğü şiddet ve nefret politikasının adını “Çözüm süreci” koymuştur. AKP’nin “Alevi açılımı” ve “Çözüm süreci” de sahtedir. Maaşlı dedelik, devletleştirilmiş Alevilik, ibadethane statüsü tanınmaksızın cemevini diyanet vakfı içinde camileştirmek taleplerimiz arasında yoktur. Başbakanın yegane çabası sahte demokrasi paketleri ile Yerel seçimler için zaman kazanmaktır. Bakınız “Yeni anayasa” dedikleri “Süreç” 12 Eylül Askeri Darbe Anayasasını yamalama sürecine dönmüştür. Yarın 12 Eylül 1980 Faşist darbesinin 33. Yıldönümüdür. 33 Yıldır Türkiye 12 Eylül zihniyeti ile yönetilmektedir. “Darbecileri yargılayacağını” söyleyen AKP rejimi 12 Eylül zihniyetini yaşamın her alanında ısrarla sürdürmektedir” dedi.
Aydoğan sözlerini şöyle sürdürdü: “Alevi kurumları olarak oyunun farkındayız! Hoca Efendilerin ve AKP Hükümetinin aktör olduğu bu asimilasyon, ırkçılık ve katliam senaryosunun uygulanmasına izin vermeyeceğiz.
Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü olan Alevi Kurumları olarak bir araya geldik, Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık hakkı için bir kere daha Türkiye’nin her yerinde “Gezi Ruhu” ile alanlara çıkmaya, demokrasi mücadelesini yükseltmeye karar verdik.
Ekim (2013) ayı içinde Adıyaman, Mersin, İzmir, İstanbul’da yüz binlerce canımızla yapacağımız mitingleri Türkiye genelinden Ankara yürüyüşümüzle sürdüreceğiz. Hiç kuşkusuz hak almanın, demokrasi ve özgürlükleri edinmenin yolu sokağa çıkmaktan, baskı ve katliam politikasına inat meydanlarda buluşmaktan geçiyor. Demokratik Alevi Hareketi olarak eylem programımızı yerel örgütlerimizle dost ve müsahip kurumlarla paylaştıktan sonra takvimlendirip, uygulamaya koyacağız”
Cami-cemevi ve Alevi ağaları
Dinleyin, Prof. İzzettin Doğan,
Bir konuşmanın şu kısa bölümünü iyi okuyun.
Fethullah Gülen diyor ki:
“Tunceli Alevileri aslında Nuseyri olup, Ermenilerin ve Süryanilerin karışımı olan bir topluluktur. Esasen bunların dini yoktur. Dinsizdirler.”
İnternete girenler bu açıklamayı görür.
Alevi ileri geleni diye ortada dolaşan İzzettin Efendi, bu kez F. Gülen ile kolkola, “cami, cemevi projesi” ile ortaya çıktı.
Geçmişte de Çiller-Erbakan iktidarıyla içli dışlı olan bu zat, şimdi de AKP’nin çalışma bakanını, sağcı, parababası, CHP Milletvekili Sinan Aygün’ü de yanına alarak Mamak’ta “cami-cemevi” projesinin temelini atıyor.
Bunlar yetmemiş, yanına ayrıca aylardır ülkede terör estiren, ölümlere neden olan iktidarın polislerini, TOMA’sını, panzerlerini de alıp gelmiş.
Bu polislerin görevi de projeye karşı çıkan bölge halkını şiddet, zor kullanarak dağıtmak, yaralamak, gözaltına almak.
Bu Prof. el ele verip temel attığı bu iktidar elemanlarının ezelden beri Alevi düşmanı olduğunu, K. Maraş, Sivas, Çorum katliamlarında ve son olarak Madımak Oteli’nde aydınların yakılmasında bunların yandaşlarının rolü olduğunu bilmiyor mu? Tekbir getirerek aydınlarımızı yakanları savunanları bunlar vali, milletvekili yapmadı mı?
Bunu bile bile bunlarla neden ortak iş yapar?
Aslında bu soruya en iyi ve kısa yanıtı, bu temel atmaya en doğal tepkiyi yurtdışında master yapan genç arkadaşım Ebru Orhan Facebook’ta vermiş, diyor ki:
“Bunlar engerekler ve çıyanlardır, tanı bunları tanı da büyü, ruhun şad olsun Ahmet Arif.”
Daha ne desin?
12 Eylül’de Kenan Evren’e ve askeri yönetime “minnettarlığını” yazan, şimdi iktidarın parçası olan F. Gülen, bugün bir İzzettin bulmuş; cemevlerini, camilerin müştemilatı, mutfağı, bahçesi haline getirmekle görevlendirmiş.
Geçtiğimiz Pazar günü, TV 8’de cemaatin 3 adamı, İzzettin Doğan ile protestolara neden olan cami-cemevi projesini konuşuyorlar.
Programda nasıl da güzel anlaşıyorlar. Sanki hepsi aynı anadan doğmuş, aynı dölün evlatları, aynı siyasi hareketin elemanları.
Birisi Fatih Üniversitesi’nde doçentmiş. Diyor ki, “Aslında biz müslümanlar olarak camiye gidiyoruz. Aleviler de camiye gelmeliler. Biz de ihmal ettik. Caminin yanında cemevlerine de sık sık gitmemiz lazım. Oradakileri anlamamız gerekir.”
Bakın şuna!
Cemevleri yolgeçen hanı mı?
Kenan Evren’in kankası olup zorunlu din derslerini Anayasa’ya, yasalara koyacaksınız. İktidardasınız ama kaldırılsın denilince, “olmaaz” diyeceksiniz. Bırakın zorunlu din derslerini kaldırmayı, tüm orta öğretimi imam hatipleştirmeye çalışıyorlar.
Kimlerle işbirliği yaptığınızın farkında mısınız?
Hem Alevileri düşman göreceksiniz, patronunuz onlar dinsizdir diyecek. Katliamlara, saldırılara ses çıkarmayacaksınız, sonra da cinayet işlenen yere dönen katiller gibi cemevine gidip orada örgütlenmeye, adam ayarlamaya çalışacaksınız.
Size gerek yok, yorulmayın.
Aleviliği, siyasal çıkara, ticarete, makama dönüştürmek için ortalıkta fır dönen, her iktidara yamanma yarışı veren, delege ağalığı gibi, Alevi ağalığı yapan bir hayli uyanık var piyasada.
İzzettin Bey bu konuda yalnız değil. Bir Alevi örgütü yöneticisi Fermani adlı biri daha var örneğin. Mesut Yılmaz döneminde ANAP’ın kapısından ayrılmamıştı. Şimdilerde de Başbakan’ın “büyük” hizmetlerini anlatmakla meşgul.
Ancak İzzettin Bey bir adım önde. Başba-kan’ın propaganda timi gibi çalışan İzzettin Bey, akil adam yapıldı. Şimdi de cemevlerini camilere monte etmekle görevli.
Alevilerin büyük bölümü Cem Vakfı’nın Başkanı ile pek çok konuda karşı karşıya geliyorlar. Zaten bu Prof.’un görüşleri değer bulsaydı, Alevilerin ezici çoğunluğunu temsil eden ve ortak hareket eden, yurt içinde ve dışında birçok alevi dernekleri ve federasyonları kurulmazdı.
Bir de geçen dönemin CHP Tunceli Milletvekili vardı. Adı Sinan Yerlikaya. Parti yönetiminde görev alamayınca törenle AKP’ye geçti. Geçen hafta AKP Tunceli İl Başkanı yaptılar.
Tunceli sokaklarında yere bakarak yürürken, Dersimliler bu adamı birbirine gösterip, “bu da bizim Caş’ımız” (Caş=hain) diye konuşuyorlar.
Yani, Truva atı bulmak o kadar zor değil.
Ancak, bağımsızlık, demokrasi ve emek mücadelesinde yer alan ve ağır bedeller ödeyen Alevi toplumunu sermaye iktidarlarına, emek düşmanlarına, dinci, mezhepçilere pazarlayamayacaklar.
Alevileri celladına aşık durumuna sokamayacaklar.
Tuzluçayır halkı bunu gösterdi.
Temel atmaya gelenler Turzuçayır halkının tepkisi karşısında korumalar ve zırhlı araçlar eşliğinde “kaçarak” uzaklaştılar Mamak’tan.
sol
Cami ve cemevi projesi
Fethullah Gülen Hocaefendi ile Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın işbirliğiyle hayata geçirilen ve camiyle cemevinin yan yana inşa edilmesini öngören proje tartışmalara sebep oldu. Hâlbuki proje, yüzyıllardır Osmanlı toprakları üzerinde çeşitli örnekleri bulunan bir yapılanmayı hayata geçiriyordu.
Eskişehir Seyit Gazi Battal Gazi Külliyesi’nden, Kırıkkale Hasandede’ye, Isparta Senirkent Uluğbey’den, Makedonya Kalkandelen Harabati Baba Dergahı’na ve sanırım en önemlisi Hacı Bektâşi Veli Dergâhı’na kadar pek çok yerde camii ile cem edilen mekân zaten yan yana bulunmaktadır. Bunu sanki nevzuhur ve bize yabancı bir kavramsallaştırma olarak ele almak cehaletten değilse, politik sebeplerle olmalıdır.
Burada sanırım kafa karışıklığına yol açan, bir kavram olarak cemevinin tarihinin 30 yılı bulmamasıdır. Zira bu isimlendirme, 1990’lı yılların başında, yine Cem Vakfı Başkanı Doğan’ın vesilesiyle ortaya atılmıştır. Cemevi, eskiden cem yapılan köy odası, dergâh, tekke ve zaviyeden farklı olarak şehirleşmiş ve modernleşmiş Alevilerin ibadet mekânına işaret eden bir anlama sahipti.
Öncelikle projeyi, sivil bir girişim olmasından ötürü destekliyorum. Devlet destekli olsaydı, yine yukarıdan aşağıya ve ‘halk için, halka rağmen’ metodunu andıracağından muhtemelen daha büyük tepkiyle karşılaşacaktı.
Ancak ilginçtir ki projeye, Alevi mahallerine veya köylerine devlet tarafından cami yapılmasından bile daha çok tepki verenler oldu. Sanırım proje, en çok Aleviliğin İslâm dinine mündemiç olmadığını savunanları kızdırmış görünüyor. Zira cami ile cemevinin birlikteliği, Aleviliğin de Sünnilik gibi İslâm’ın bir parçası olduğunu ima ediyor. Hatta bu bağlamda, farklı mezheplerden inananların birbirleriyle temas eksikliğini de gidermeye yöneliyor.
Elbette Aleviliğin İslâm dışı olduğunu savunmak da fikir özgürlüğü kapsamındadır. Ancak böyle düşünmeyen Alevileri, yine kendisini Alevi olarak tanımlayan diğerlerinin ezmeye, baskılamaya ve hatta ‘aforoz’ etmeye kalkışması üzücüdür. Zira yıllardır devlet tarafından inançlarının sınırı dikte edilen bir grup söz konusudur.
Mezkûr projenin, meselelerimizi konuşmaya, Alevi-Sünni birlikteliğini pekiştirmeye ve birbirimizden öğrenmeye vesile olmasını diliyorum. Ancak Alevi meselesi toplumdan önce devlet kaynaklı olduğu için, bu ve benzeri müsbet projelerden daha da önemli olan, bu hususta devletin üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesidir.
Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi talebi, devlet ile din işleri gerçek anlamda ayrılmadığı müddetçe devam edecektir. Şimdilik devletin tekke ve zaviyelerle beraber cemevlerine statü tanıması, hem Alevilerin taleplerini karşılayacak hem de Sünnilerin endişe-lerini giderecek bir formül olabilir. ‘Tekke ve zaviyelerin ilgasına ilişkin kanun’un yürürlükten kaldırılmasıyla camilerin yanı sıra cemevi, tekke ve zaviyelere de ibadethane statüsü verilebilir ve cemevini tekkeyle aynı göreni de farklı göreni de memnun edebilecek bir çözüme kavuşulmuş olur.
Suriye, Aleviler, Gezi: Yeni faylar, yeni direnişler
Yetvart DANZİKYAN
Gezi eylemleri nasıl ki harekete geçirdiği/geçen dinamikler sayesinde Gezi öncesi – Gezi sonrası gibi bir dönemlendirme yarattıysa, AKP’nin Suriye ve Aleviler politikası da sanırım bir kırılma yaratıyor, yaratacak. Buna da Suriye öncesi ve sonrası diyebilir miyiz, henüz bilmiyorum ama galiba yakın bir gelecekte diyebileceğiz. Bu iki dinamiğin kesiştiği, ayrıştığı bölgeler üzerinden yeni fay hatları şekilleniyor; ona bakmaya çalışacağım.
Gezi için çok konuşuldu; önemli ve ona da geleceğiz ama Suriye ve Aleviler meselesi ile başlayalım.
Suriye’de Esad karşıtı gösterilerin başlaması ve şiddetle bastırılması ile, AKP’nin Kuzey Irak’tan başlayan, Suriye’de Sünni bir iktidar, Filistin’de Hamas ve Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarını içeren mutasavver –ve hamiliğini kendisinin yapacağı– bir Sünni eksen kurma projesi, yaklaşık olarak aynı döneme denk geldi. AKP’nin bu eksen çerçevesinde Suriye’deki Sünni güçlere silah ve lojistik yardım yapması, Suriye sınırındaki, etnik/mezhepsel açıdan hassas kentleri –insani yardımın çok ötesine geçerek– radikal Sünni güçlerin kampları haline getirmesi ilk kıvılcımı çaktı. AKP’nin yine bu politika çerçevesinde Esad’ın Aleviliğini, Suriye politikasına muhalif Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği ile bitiştiren (ki aslında ikisi farklı mezheplerdir) bir argüman geliştirmesi, ortaya yepyeni bir tablo çıkardı. AKP ile Aleviler, bilhassa Güney Anadolu ve Suriye sınır boyundaki Arap Aleviler arasında kolay kolay kapanmayacak bir gerilim hattı oluştu. Bu tabloya, Gezi Direnişi sırasında polis şiddeti sonucu ölenlerin tümünün Alevi olmasını ve sadece Hatay’dan –bu hafta Ahmet Atakan’ın ölümüyle birlikte– üç kişinin hayatını kaybetmesini de eklersek, tablo daha net ortaya çıkar. AKP’nin çıtayı bilerek mi buralara çıkardığını bilemiyoruz ama durduk yere Alevileri huzursuz etme ve sokağa dökme gibi bir planları var idiyse, bunu başardılar.
Dolayısıyla geçen haftasonu Gülen Cemaati’nin bir marifeti olarak Ankara’da yapımına başlanan ‘cami-cemevi yan yana’ projesine karşı Ankaralı Alevilerin gösterdiği direnişi ve güvenlik güçlerinin bu direniş karşısında takındığı tutumu da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Burada küçük bir parantez açmakta fayda var: Başta saydığım gelişmeler olmadığında bile, Türkiye’de artık sadece mezhepsel değil dünyevi olarak da iktidarda olan Sünniliğin, Aleviliği bu biçimde ‘aynılaştıran/kapsayan’ projeler geliştirmesi, Alevilerin tepkisine neden olabilirdi. Dolayısıyla bu proje zaten başlı başına bir meseledir ve iktidar-mezhepler denkleminde belli ki üzerinde çok düşünülmemiş ya da gereğinden fazla düşünülmüş bir hamleyi simgelemektedir.
Konumuza dönelim. Evet; mevcut durumda AKP, bir şekilde bir Alevi meselesi yaratacak, daha doğrusu yaratmış gibi görünüyor. Bu meselenin bilhassa büyük kentlerdeki Alevi mahallelerinde ya da sınır boylarındaki Alevi kentlerinde bir ‘direniş’ kültürü oluşturması ihtimali var. Aslında buna ihtimal demek de fazla temkinlilik galiba, zira böyle. Ve gerek Suriye politikasındaki yukarıda bahsettiğim çizgi, gerek her gösteriyi ‘bastırılması gereken bir darbe girişimi’ olarak gören polis şiddeti sürdükçe, bu direniş kültürünün kemikleşmesi muhtemel. Özetle, burada yeni (aslında eski) bir fay hattı oluşuyor, ya da yeniden canlandırılıyor. Böyle diyoruz, çünkü Alevilik meselesi, daha doğrusu ‘Alevilik’le mesele’ hiç de yeni değil ve bu konuda Alevilerin ‘açılımlar’ gibi sözlerle ikna olması artık hayli zor görünüyor. Hatıralar hâlâ canlı ve mevcut gidişat bu hatıraları tazeler, yeniler nitelikte.
Bir diğer fay hattının Gezi çevresinde –yeniden– oluştuğunu da görmekteyiz. Haftaiçi Hatay’da meydana gelen ölümün ardından, büyük kentlerde Gezi Direnişi’ni sürdüren ‘dinamik’, protesto gösterileri yapmak istedi. Hükümetin bu gösteriler karşısındaki tavrı yine park kapatmak, meydan kapatmak, TOMA ve biber gazları ile gösterici dağıtmak şeklinde oldu. Yani artık Gezi ile bağlantılı bir konuyu, basınçlı su, biber gazı ve polis şiddetine maruz kalmadan protesto etmek imkânsız hale geldi. Bu, artık normal kabul etsek de, başlı başına bir meseledir. Toplantı ve gösteri hakkının fiili olarak bir grubun elinden alındığını görüyoruz. ‘Gezi’ kategorisine giren her türlü muhalefetin baştan suçlu ilan edildiğine tanık oluyoruz. ‘Direniş’e yakınlık duyan semtlerin güvenlik güçlerince terörize edildiğine tanık oluyoruz. Hükümet ya da AKP burada da eğer –büyük oranda– kendi elleriyle bir direniş hattı, bir fay hattı oluşturmayı hedefliyor idiyse, bunu da başarmıştır.
Son olarak, çözüm sürecinden umduğunu bulamayan siyasal Kürt hareketinin de tekrar sokağa çıkma hazırlıkları yaptığını görüyoruz. Ahmet Atakan’ın Hatay’da ölümünün ardından BDP’nin yaptığı çağrı önemlidir. Bilhassa İstanbul’da bu çağrının sanki temkinli bir şekilde karşılandığını –ve bu temkinli duruşu haklı çıkaracak biçimde, kimi ulusalcı çevrelerin BDP’ye yine mesafeli yaklaştığını– görsek de, Gezi Direnişi, Aleviler ve siyasal Kürt hareketinden oluşan bu fayların kimi zaman iç içe geçerek, kimi zaman da ayrılarak, bilhassa büyük kentlerde yeni bir ‘tansiyon’ oluşturması muhtemeldir. AKP’nin büyük oranda kendisinin yarattığı bu tansiyonu düşürme yönünde bir hamle mi yapacağı, yoksa bu tansiyonun belirli bir seviyede devam etmesini mi tercih edeceği, kritik önemde.
/ Agos
Londra’daki Aleviler’den ‘Ahmet Atakan’ protestosu
Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçiliği önünde düzenlenen gösteriye, İAKM ve Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Day-Mer Başkanı Ahmet Sezgin ve Cemevi yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda Alevi katıldı. ‘Devletin Alevisi Olmak İstemiyoruz’ ve ‘Cami-cemevi projesi Aleviliğe ihanettir’ yazılı dövizler açan grup Ankara , Tuzluçayır’daki saldırıları protesto etti.
Gösteride konuşan Cemevi Başkanı İsrafil Erbil, Fethullah Gülen ve İzzettin Doğan’ın Cami-Cemevi ortak projesine tepki gösterdi. Erbil, “Bu tür projelerle Aleviliğin içini boşaltmaya ve Alevi inancını yok etmeya çalışıyorlar” dedi. Projenin Türkiye’de Alevilere yönelik sürdürülen asimilasyon politikalarının bir devamı olduğunu savunan Başkan Erbil, “Bu projeye; Bir kültürü, bir inancı katletme, bitirme ve ortadan kaldırma olarak bakıyoruz” diye konuştu. Antakya’daki gösterilerde Ahmet Atakan’ın ölümünden Fettullah Gülen ve İzetten Doğan’ın sorumlu olduğunu savunan Erbil, “Bizler dostumuzu ve düşmanımızı iyi tanıyamazsak, kandırılmış olanlada da yardımcı olamayız” diye konuştu.
Erbil’in konuşmasının ardından Alevi kurumlarının ortak olarak yayınladığı basın açıklamasını Croydon Cemevi Başkanı Mahmut Aydoğan okudu. Aleviler’in, Sünni toplumu ile çözümlenmeyecek, kavgayı gerektirecek bir sorunları olmadığını vurgulayan Aydoğan şunları söyledi:
“Aleviler, Sünniler’den değil, devletten hak istiyor. Alevileri ötekileştiren, meşru demokratik haklarımızı gasp eden, Aleviliği yasaklayan Sünni toplumu değil ırkçı, gerici, asimilasyoncu devlet anlayışıdır. Biz Aleviler laik, demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık İstiyoruz. Alevi kurumları olarak oyunun farkındayız. Hoca efendilerin ve AKP Hükümetinin aktör olduğu bu asimilasyon, ırkçılık ve katliam senaryosunun uygulanmasına izin vermeyeceğiz. Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlü olan Alevi Kurumları olarak bir araya geldik, Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlık hakkı için bir kere daha Türkiye’nin her yerinde ‘Gezi Ruhu’ ile alanlara çıkmaya, demokrasi mücadelesini yükseltmeye karar verdik.”
Protestoda ekim ayı içerisinde Türkiye’nin farklı kentlerinde mitinglerin yapılacağı ve Ankara’ya yürüyüşlerin organize edileceği ifade edildi.
Alevi aileye linç girişimi cezasız mı kalıyor?
Malatya’nın Sürgü Beldesi’nde yaşanan Alevi aileye linç girişimi ile ilgili davanın duruşmasında, ailenin hiçbir isteği kabul edilmedi.
Malatya’nın Doğanşehir İlçesi’ne bağlı Sürgü Beldesi’nde geçtiğimiz yıl bir Alevi ailesine ramazan ayında davulcu Mustafa Evşi’nin saldırısıyla başlayıp toplumsal bir olaya dönüşen linç girişimiyle ilgili davanın duruşması görüldü. Malatya Doğanşehir Düğün Salonu’nda görülen 58 sanıklı davanın duruşmasında Alevi ailenin bütün talepleri reddedildi. Ailenin avukatı Ali Hamamcı “duruşmada mahkemeden ne talep ettiysek reddildi, sanık ifadeleri doğru düzgün kayda geçirilmedi. Biz de o yüzden duruşmanın bitmesini beklemeden salonu terk ettik” dedi.
Gelişmeler dolayısıyla, Fidan Evli adil yargılama için bugün tek kişilik eylem yapacağını belirtti.
‘Sen aslında böyle demedin’
Avukat Hamamcı mahkemeden ilk taleplerinin bu davanın bir linç girişimi olduğu ve bu şekilde görülmesi gerektiği, buna göre saldırganlara ceza verilmesi yönündeyken, mahkemenin bunu reddettiğini” söyledi. İkinci taleplerinin mahkeme heyetinin sanık ifadelerinin hepsinin birebir kayda geçirmesi olduğunu belirten Hamamcı, daha önce ifadelerin silinmesi nedeniyle sorun yaşadıklarını belirtti. Hamamcı, mahkeme heyetinin sanıkların bütün suçlarını itiraf etmelerine rağmen sanıkların ifadelerini “sen aslında böyle demedin” uyarılarıyla değiştirdiğini ve ifadeleri istedikleri şekliyle kayda geçirdiklerini belirtti.
Fidan Evli ise adil bir yargılama talebiyle bugün asliye önünde tek kişilik bir eylem yapacağını belirtti. Sürgü’de yaşanan olayda Malatya Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan dava kapsamında saldırıya uğrayan Evli ailesi de hem sanık hem de mağdur olarak yargılanıyordu.
Dink ailesi Çağlayan’daki duruşmalara katılmayacak
Dink ailesi, Çağlayan’da bugün yeniden görülmeye başlanacak olan cinayet davasının duruşmalarına katılmayacağını duyurdu. Aile tarafından yapılan açıklamada “Yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı” ifadelerine yer verildi.
Agos.com.tr – Dink ailesi, Çağlayan’da bugün yeniden görülmeye başlanacak olan cinayet davasının duruşmalarına katılmayacağını açıkladı. “Yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı” ifadelerine yer verilen açıklama şöyle:
Dink ailesi olarak, bundan böyle, bizlerle alay eden devlet mekanizmalarının oyununa alet olmayacak ve cinayet davasının yeniden görülmeye başlanan duruşmalarına katılmayacağız. Daha fazla kirlenmemek adına, yalanın su gibi içildiği, zorbalığın ekmek gibi yendiği; yaşam hakkı, insan hakkı, doğruluk, dürüstlük, hak ve hukukun ayaklar altına alındığı o duruşma salonlarına, artık girmeyeceğiz.
19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in katledildiği günden bu yana Türkiye’de sistem, yargısıyla, kolluğuyla, asker ve sivil bürokrasisiyle, siyasi kurumlarıyla, bizimle adeta alay etti. Adına devlet denen suç ittifakı, adaleti arar görünürken, gün gün, celse celse, cinayeti yeniden ve yeniden işledi. Bu ittifak, cinayeti planlayan ve sonra da üzerini örten suç örgütünün ta kendisidir.
Cinayetten sonra savcılığa verdiğimiz ilk dilekçede, bugün Ergenekon üyesi olarak mahkûm edilen pek çok kişinin adını verip soruşturulmalarını istedik. Hiçbiri soruşturulmadı. Bu davanın hiçbir aşamasında etkili bir soruşturma yürütülmedi. Devletin tüm kurumlarının dahil olduğu bir cinayette kim hangi soruşturmayı etkili yürütebilirdi ki?
Şimdiye kadar defalarca mahkemelere girdik çıktık. Üzerimize gülündü, hakaret edildi, “Ya sev ya terk et” denildi. Ama en büyük alayı mahkeme, “Cinayette örgüt yoktur” diyerek etti. Son olarak Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını bozan hükmü, sinsice hazırlanmış yeni bir oyunla, var olduğunu tespit ettiği örgütü birkaç milliyetçi gençle sınırlayarak bizlerle bir kez daha alay etti. Yetmezmiş gibi, Yargıtay’ın bu kararı sanki olumlu bir adımmış gibi yansıtılarak kamuoyu bir kez daha yanıltıldı. Bu Yargıtay, Hrant Dink’i sağlığında, türlü hukuksuzluklarla Türklüğe hakaretten mahkum eden Yargıtay’ın ta kendisiydi.
Bu davada, devletin cinayet mekanizmalarının ve suç ittifakının ortaya çıkarılması konusunda gereken tek şey siyasi iradeydi. Siyasi iktidar, kamuoyu önündeki türlü sözlerine ve vaatlerine karşın, bu iradeyi göstermekten ısrarla kaçındı. İrade göstermek bir yana, cinayette rol alan veya katilleri yücelten devlet görevlilerini terfi ettirdi, emniyet müdürü, müsteşar, vali, ombudsman olarak atadı; bazılarını da kendi bünyesine katarak, milletvekili, bakan yaptı.
Muhalefet partileri ise, kah 301. maddeye ilişkin tutumlarıyla, kah ülkedeki milliyetçi-ulusalcı dalgalanmaları körüklemeleriyle, kâh tetikçileri yetiştirdikleri ocaklarıyla, zaten cinayet ikliminin baş aktörleriydi.
İktidar, kendi döneminde işlenen bu cinayeti “namus” meselesi haline getirmek yerine koz olarak kullanmayı, silah sadece kendilerine doğrultulunca suçluları yargılamayı, Cumhuriyet tarihi boyunca yüksek sesle insan hakları mücadelesi vermiş tek Ermeni’nin öldürülmesini yok sayıp “Bizim zamanımızda faili meçhul cinayet olmamıştır” diye böbürlenmeyi seçti. Cinayetin hemen ardından “Bu kurşun Türkiye’ye sıkılmıştır!” demek, ama sonra bu icraatı göstermek, onursuzluktur. Doğrudur! Bu cinayet faili meçhul değildir: Fail, muhalefeti ve iktidarı, askeri, polisi, istihbaratı ve yargısıyla, devlettir.
Biz artık bu müsamerede yokuz. “Bu mahkemenin kararı şundan iyiymiş”lerden, “bu savcı şunda daha doğru demiş”lerden, “bu yapmak istiyormuş da yapamıyormuş”lardan, “şu yapabilirmiş de yapmıyormuş”lardan, “şu aslında iyiymiş de çevresi kötüymüş”lerden sıkıldık.
Ne bekliyorduk ki. Bir tek bizim mi başımıza gelmişti? Daha önce ne olmuştu ki şimdi ne olacaktı. Ama olsundu. Belki bu kez farklı olurdu. Belki önceki davalara, belki sonraki cinayetlere de bir faydası olurdu. Bir de biz deneyelim dedik. Denedik, olmadı. Acıda akraba olduklarımızın yanındaki yerimizi çoktan aldık. Türklüğe hakarete girmesin diye Türk adaleti demekten özenle kaçındığımız bu şey, adı her neyse, biz artık yokuz. Önünde ya da arkasında devlet olan herhangi bir şeyden, bir beklentimiz yok.
Hrant Dink, en yüksek yargı makamı olarak halkların vicdanını görürdü. Bütün bu yaşananlar içinde bizlere gelecek adına hâlâ umut veren tek şey, halkın çok geniş bir kesiminin bu cinayeti vicdanlarında mahkûm etmesi; ona yüreklerinde yer açması oldu.
Bu dava sadece ailemizin değil, Türkiye’de demokrasiye inanan, ayrımcılığı ortadan kaldırmak isteyen, devletin şeffaflaşmasını arzu eden, yüzleşmeden ve barıştan yana herkesin davasıdır. İşte bu insanlar adına avukatlarımız davayı şeklen takip etmeyi, sahipsiz bırakmamayı sürdürecekler.
Bizler olduğumuz ve olmamız gereken yerde olacağız. Öyle ya da böyle, devlet eliyle, sopasıyla, copuyla, bombasıyla öldürülenlerin yakınlarının yanında. Daha iyisinin değil, iyinin kavgasında. Salonlarda değil, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda… İnsanına, vicdanına inandığımız bu toplumun içinde, onlarla birlikte, bu vicdanı temsil eden gerçek adaletin tecellisi için mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.
/agos
Tunceli’ye 78 yıl sonra sürpriz
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklayacağı demokratikleşme paketi dünkü MKYK’da görüşülemediği için son nokta konulamadı. Ancak alınan bilgilere göre, paket büyük oranda netleşti. Tunceli için ise sürpriz bir karar alındı. Paketle Tunceli’nin adı 78 yıl sonra yeniden ‘Dersim’ oluyor. Yerel yönetimlere malî ve idari açıdan nispi özerklik imkânı sağlayan Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhler de kaldırılıyor.
TOPLANTI ERTELENDİ
Zaman’ın haberine göre; Demokratikleşme paketi yine tamamlanamadı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün akşam Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısının ardından, paket üzerinde çalışan ekiple ayrı bir toplantı yaparak çalışmaya nokta koyacaktı. Fakat AK Parti Genel Merkezi’nden verilen bilgilere göre, Erdoğan’ın akşam bir düğüne katılması, komisyondaki bazı isimlerin de özel programları nedeniyle toplantı ertelendi. Önce pazartesi günkü Bakanlar Kurulu sonrası yapılması düşünüldü ancak vakit baskısı olmaması için salı günü saat 13.00’te karar kılındı. Toplantının ucu açık olacak ve enine boyuna tartışılacak.
PAKETE 28 ŞUBAT DA DAHİL EDİLDİ
Paketin içeriğinin büyük oranda netleştiği belirtiliyor. 28 Şubat’taki yargılamaların da pakete dahil edildiği öğrenildi. Bu kapsamda İBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu ile Malatya davası sanıklarına yeniden yargılama yolu açılıyor. Erdoğan, geçen ay Ülke TV canlı yayınında, “28 Şubat sürecinde hakları gasp edilenlere hak iadesi için çalışmalar yapılıyor. Gerek Salih Mirzabeyoğlu ve gerekse Malatya konularıyla ilgili, Adalet Bakanlığı gerekli çalışmaları yapıyor. Cezaevlerine heyetler de gönderildi, durumları yerinde tespit edildi. Hakikaten iade-i itibar noktasında veya eğer hakların gaspı varsa bunların iadesi noktasında yeniden bir iade-i muhakeme başlatılabilirse bunun önünün açılması için de gerekli çalışmayı yapacaklar. Temenni ederim ki kısa sürede neticelenir, ona göre adımlar atılır.” demişti.
TUNCELİ DERSİM OLUYOR
Pakette üzerinde mutabakat sağlanan diğer düzenlemelerin bazıları şunlar: “Tunceli ilinin adı eskiden olduğu gibi Dersim olarak değişecek. Dersim adı 1935 tarihinde ‘Tunceli’ olarak değiştirilmişti. Kamu hizmetlerinden Kürtçe yararlanılabilecek. Kamuda başörtüsü serbest olacak. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhler kaldırılacak. Toplantı ve Gösteri Yürüyüş Kanunu’nda değişiklik yapılacak. Ruhban Okulu’nun da yeniden açılması gündemde.”
Bu arada paketin tamamlanmasının uzamasına, Başbakan’ın bazı maddelere itiraz etmesinin neden olduğu öğrenildi. Bu maddelerinse anadilde eğitim, cemevlerine statü tanınması, Alevi dedelerine maaş verilmesi ile daraltılmış bölge seçim sistemi olduğu belirtildi. Erdoğan’ın anadilde eğitime kesin olarak karşı çıktığı, cemevlerine yasal statü verilmesine de ciddi çekinceler koyduğu bildirildi.
ÖCALAN’A GÖNDERİLEN METİN YOK
Daraltılmış bölge sistemininse seçim sonuçlarını nasıl etkileyeceği üzerinde tereddütlerinin bulunduğu ifade edildi. Fakat kesin olarak belirtilen bir husus var ki o da bu paketin son olmayacağı. Buraya yetiştirilemeyen ya da sürecin sonraki aşamalarında ihtiyaç teşkil edecek başlıklar için yeni paketler hazırlanacak. Başbakan’ın, toplantıda, paketin MİT aracılığıyla Öcalan’a gönderildiği iddiasını da yalanladığı öğrenildi. Başbakan’ın, “Öcalan’a gönderilen bir metin yok.” dediği aktarıldı.
Zaman
Cemevi-Cami Projesi Hakkında Zorunlu açıklama
Ankara’da Fettullah Gülen-İzzetin Doğan öncülüğünde yapılan Cemevi-Cami projesi Alevi toplumunda büyük bir rahatsızlık yaratmış ve büyük bir tepkiye yol açmıştır. Bu projeyi gerçekleştirenler buna karşı yapılan gösterilerde polisin saldırısı sonucu birçok insanımızın yaralanmasına ve zarar görmesine sessiz kalarak ortak olmuşlardır.
…
Özellikle Madımak katliamından sonra devlete bağlı olan ve örtülü ödenekten para alan bazı Alevi Dedelerinin varlığını biliyoruz.Sorun devletten aldıkları paradan ziyade duruşları ve bizleri vareden değerlerimize sahip çıkmamalarıdır. Onların ocakları tarafından devlet güdümünde olan Cemevleri ve Alevi Dernekleri açılmaya başlanmıştı. Son olarak Pertek’teki Cemevide “Cem Kültür Evi” olarak adlandırılmış böylece bir inanç merkezi olmaktan çıkarılmış kültür evine dönüştürülmüştür. Normalde Alevi inancında şimdiye kadar yeri olmayan, birbaşka deyişle bu tür Cemevlerine gerek duymayan Aleviler, günümüzde kent hayatının bir ihtiyacı olarak Cem Ev’i fikri ortaya çıkmış ve hızla her tarafta Cemevleri yapılmaya-açılmaya başlanmıştır. Yasal statüye sahip olmamalarına rağmen devlet ve devlete bağlı ocak ve cemaatler eliyle Cemevi yapılması açıkça bir asimilasyondur.
AKP Hükümeti tarafından Alevi açılımı adı altında Alevileri suni islama entegre etmek, Cemevlerini ve dedeleri Diyanete bağlı kurumlar haline getirerek Alevi toplumunu asimile etmeyi hedefleyen çalışmalar yürütüldü. Bu görev ise başta İzzettin Doğan’ın öncülük ettiği Cem Vakfı ve bazı Alevi Dergah ve Ocaklarına verildi. Bunların asıl görevi Alevileri özünden uzaklaştırarak devlete bağlı hale getirmek ve onları Türk İslam sentezine uygun olarak Suni Hanefi mezhebi içinde asimile ederek eritmektir. Hiçbir Alevi yurttaşın Cami ile bir sorunu yoktur.Cemevlerini bugüne kadar tanımayan kabul etmeyen AKP hükümeti ve tüm yönetimler Cemevini caminin kenarına yaparak Alevi inancının farklılığını gölgelemek amacıda gütmektedir.
Kurmeş Derneği yönetimi, üyeleri ve köylüler olarak Cemevi-Cami projesinin Alevilere bir getirisinin olmadığını olmayacağını bu projelerin doğru olmadığını ve bunlara karşı gelişen protestoların görülerek inancımıza müdahelelerin derhal durdurulması ve son bulmasını arzu etmekteyiz. Alevilerin en doğal hakkı olan protestolara şiddetli müdahaleleri faşizan bir tutum olarak değerlendiriyor şiddetle kınıyoruz.
Ayrıca Kurmeş Derneği olarak, İzzetin Doğan ve onun bağlı olduğu ocak olan Cem Vakfı tarafından yürütülen projeye ortak olmamak ve buna karşı durmak için bu projede yer alan kişilerle aramıza mesafe koymamız gerekmektedir. Cem Vakfı’na bağlı olarak çalışıp bu projede yer alan ve köyümüzde dedelik yapan Hüseyin Güler Dede ilede ilişkilerimizi gözden geçirmek bir zorunluluk halini almıştır. Daha önceleri bu durum kendisine sözlü olarak defalarca bildirilmesine, Cem Vakfıyla ilişkilerini gözden geçirmesi bizi temsil etmeyen bu kurumdan bizzat ayrılması gerektiği söylenmesine rağmen bugüne kadar davranışında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Hüseyin Güler Dede’nin Cem Vakfı ile ilişkilerini gözden geçirip tavrını belirleyinceye kadar, ilişkilerimizde mesafe koyma zorunluluğu doğmuştur. Bütün köylülerimizin ve dostlarımızın ortak talebi olan bu açıklamayı yapmayı bir zorunluluk olarak görmekteyiz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Kurmeş Dernegi