Ana Sayfa Blog Sayfa 6408

Alevilerin yöntem sorunları

Can KASAPOĞLU

Her ne kadar Aleviler, gerek faili belli kesimler tarafından gerçekleştirilen Alevi katliamlarını protesto ederek ve gerekse hak ve özgürlük taleplerini dillendiriken göstermiş oldukları duruş, yöntem ve sonuç alma konusunda henüz beklenenin çok uzağındalardır.

Sadece TC döneminde yapılan Koçgiri ve Dersim Soykırımı, Maraş, Sivas, Malatya, Kırıkhan, Çorum ve Gazi katliamları gibi acıları günümüze değin bilinen belli-başlı önemli katliamlarda Aleviler genel olarak ‘protesto ve anma’lar biçimiyle gündeme gelmişleridir.

Yapılan soykırım ve katliamların hesabını sorma, onun gerekli örgütlenmesini, kurumsallaşmasını ve derinliğine, detaylı analizlerinin yapılarak soykırımı ve katliamları yapan zihniyeti, anlayışı ve inkarcı, asimilasyoncu politikaları yürütenleri iyi tanıyıp bilince çıkarma noktasında sorunlar yaşamaktadırlar.

Örneğin ‘Dersim Soykırımı’ söz konusu olduğunda belli bir çevrenin duyarlılığı dışında kalanlar hemen, ‘Devlet Dersim’den özür dilesin, Tazminat ödesin vb’ deyimine takılıp durular. Elbette devlet yaptıklarından ötürü özür dilemeli, kendi kanlı ve katliamcı tarihi ile vicdan muhasebesi yapmalıdır.. Devlet bunu, mağdurlar istiyor diye değil, kendisi ile hesaplaşması, tarihinden utanç duyduğu ve bir daha böyle bir şeyi asla ve asla yapmayacağını beyan etmelidir.. Ancak soykırım ve katliam mağdurlarına düşen ise ‘hesap sorma ve almak’ olmalıdır..

Yine Sivas-Madımak katliamıyla ilgili yıllarıdr ‘Madımak müze olsun’ gibi aslında önemli bir talep, beklenti vardır.. Ancak Madımak’ın müze olması ne Madımak’ta diri diri, hunharca yakılan insanların hesabını sorma anlamaına ve nede özellikle Alevilerin vicdanen rahatlamasına neden olacaktır.. Talep yerindedir ancak yeterli, sonuç alıcı değildir.. Burada eğer devlet, devlet ise orayı zaten kendiliğinden müze yapacaktır.. Yada bir başka deyimle Madımak’ı müze yapan bir başka iktidar geldiğinde Alevilerin sorunları bitmeyecektir..

Üçüncü Boğaz Köprüsü’ne Yavuz adının verileceği üzerine Aleviler haklı olarak tepki duymuşlardır. Bazı kesimler ise hemen Alevileri ön plana sürmeye, sanki Yavuz sadece Alevileri katletmiş, diğer inanç ve halklara hiç bir şey yapmamış.

İstanbul’u fethi, dünyanın gözünün içine bakılarak her yıl devlet tarafından kutlanmaktadır.

Neden hiç bir devlet, hiç bir halk ve inanç buna karşı gelmemektedir acaba? Fatih, buraları hemde kimsenin burnu kanamadan ve müze yapmak için mi fetetmiştir? Yavuz Sultan, sadece Alevileri mi katletmiş acaba, neden diğer mağdurlar, rumlar, avrupa vd buna sessiz kalırda hemen Aleviler’e göz dikilir? Aleviler ise nedense çok daha yakınlarındaki çok önemli olayları hemen unutur ve yaratılan gündemin arkasından koşmaya başlarlar..

Mesela Dersim’i bombalarken ‘zevk’ alan biri olan ve Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in adını verildiği Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan uçmamak için bir eylem yapılmaz.. Aynı şey ‘Atatürk’ hava limanı veya liseleri, ünüversiteleri, okulları, köprüleri, caddeleri vb yerler içinde geçerlidir.. Neden bu köprülerden geçilir, bu okullara gidilir, bu kurumlardan diplomalar alınır da ses çıkartılmaz?

Ermenilerin, Kürtlerin, Alevilerin ve bir bütün olarak Gayri Müslim halkların ve inançları açısından Atatürk’ün Yavuz’dan, Fatih’ten vb ne farkı vardır?

Kaldıki Alevilerin, oldum olası en ufak bir haksızlık ve eşitsizlik karşısında duyarsız kalmayıp, eşitlik için ayağa kalktıkları, isyan ettikleri veya haksızlığa karşı gelenlerin cephesinde yer aldıkları bir olgudur.

Gerçektende Türkiye Cumhuriyeti yakın tarihine bakıldığında Alevilerin, her dönem, çevrelerinde olup-biten her türlü toplumsal, sosyal ve siyasal olaylara duyarsız kalmadığı görülmüştür.

Alevilerin, zalimlere ve şer cephesine karşı göstermiş oldukları mazlumun yanında yer alam ve  haksızlığa karşı göstermiş oldukları, olması gereken reksleflerin ise yien kendileri açısından çok ağır bedelleri olduğu bir realitedir..

Alevilerin her zaman ve her yerde, her koşulda haksızlığa ve şer cephesine karşı, eşitlik, özgürlük ve demokrasi isteyen güçlerin yanında, mazlumların cephesinde yer almaları ise ‘Aleviliğin’ bir gereğidir..

Alevilik böyle emrettiği, böyle olması gerektiği ve bunun ‘doğru’ olduğundan yola çıkarak bu duruşun, bu onurlu yaşamın felsefesi ve yaşam biçimidir..

Fakat Aleviler, her ne kadar zaman zaman ve özelliklede belli özgün günlerde, kendilerine karşın yapılan katliam vb anmalarında sokaklara çıkarak protesto, hak talepleri vb istemleri dillendiriyor ve devletten bir beklenti içine giriyorlarsada bu yeterli değildir.. Diğer yandan bu durum, yani salt dillendirmek yeterli olmamakla birlikte devletinde bir şekilde işine gelmektedir..

Böyle durumlar karşısında devlet iktidarı hemen bir ‘yeni açılım’ ile süreci idare etmeye, sözde Alevilerin sorunlarına ne kadar duyarlı olduğunu ilan etmektedir..

Mesele yöntem sorunudur..

Mezopotamya ve Anadolu önemli değişiklere gebedir.

Dostunu ve düşmanını çok iyi tanıma ve buna görede gerekli her türlü örgütlenmesini sağlayamayan Aleviler sürece çok fazla müdahale edemezler.

Müdahil olarak içinde yer almanın dışında kalmak ise gündem yaratma değil, yaratılan gündemin peşinden gitmek olur ve buda Aleviler’e kaybettirir..

Beyler atalarınızın elleri kanlıdır!

Ali YILDIRIM

BEYLER ATALARINIZIN ELLERİ KANLIDIR. YAVUZ SULTAN SELİM’İN KIZILBAŞ KATLİAMI…

(Osmanlı Engizisyonu kitabından kısa bir bölüm)
Yavuz Selim başkanlığındaki engizisyon mahkemesinin verdiği karardan sonra sıra bu kararın infazına gelir.
Yavuz kararın infazı için tüm devlet olanaklarını seferber eder.
Osmanlı tarihlerinde Kızılbaşlar hakkında alınan katliam kararı ve kararın infazı çok açık bir biçimde ifade edilir. Çağımızın resmi tarihçileri ise dedeleri Yavuz’u temize çıkarmak amacıyla tüm bu gerçekleri çarpıtmak için çaba harcarlar.
Yavuz Selim hemen infaz kararının yerine getirilmesi için tüm ülke yöneticilerine fermanlar gönderir. Bu fermanlarda öncelikle Kızılbaşlar’ın Kızılbaşlığ’a eğilim duyanların sap¬tanması istenir. Yedi yaşından büyükler ile yetmiş yaşından küçüklerin yani 7 den 70’e tüm Kızılbaşlar’ın ad ad defterlere yazılarak acilen saraya bildirilmesi istenir.
Hoca Sadettin Efendi Tarihi’nde bu durumu şöyle yazar:
“Fetvaların kaleme alınmalarını müteakib Kızılbaşlar’a karşı şiddetle harekete geçmek zamanının geldiğine kani olan Selim, müfritlerin tesbit edilerek bir deftere kayd edilmesini emretmek suretiyle Kızılbaş katliamına girişmiştir.”
“Ayağı uğurlu padişah Rum diyarında yerleşmiş bulunan Kızılbaş tutkunlarını ve Alevi tavşanlarını araştırmak için ülke yöneticilerine uyulması gerekli buyruklar gönderüb, yediden yetmişe varınca ol yaramazlardan idüğü saptanan eşkiyanın adları defter olunub mutlu kapuya bildirilmesine ferman-ı hümâyûn çıkarmıştı.”
Deftardar Mehmed Efendi Selimşahname adlı kitabında Yavuz’un katliam hazırlıklarına ilişkin şu bilgiyi verir:
“Her şeyi bilen Sultan, o kavmin (Kızılbaşlar’ın) etbâını kısım kısım ve isim isim yazmak üzre, memleketin her tarafına bilgiç katibler gönderdi. Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defteri divana getirilmek üzere emredildi.”
Defterdar’ın söyledikleri gösteriyor ki Yavuz Selim tüm yöneticilere emirler göndermekle yetinmemiş ayrıca ve özel ola¬rak Kızübaşlar’m defter edilmesi yani defterlere yazılmasıyla, araştırılıp, teslim edilmesiyle görevli adamlar görevlendirmiştir.
Kızılbaşlarm katledilmesin haklı bulsa da resmi tarihçi Uzunçarşılı da bu defter edilme olayını belirtmeden yapamaz: “Sultan Selim bilhassa Orta Anadolu’daki Kızübaşlar hakkında inceden inceye tahkikat yapılmasını arzu ederek bu hususta biri karar alınması için bizzat kendi riyasetinde bir divan akdiyle bu husustaki mütelasını beyan etmiş ve bu suretle yediden yetmiş yaşına kadar Kızılbaş oldukları sabit olanları tahrir ettirmiştir.”
Kızılbaşlar’ın defter edilmesi olayı birinci elden Osmanlı Ta¬rihlerinin tamamına yakınında yer alıyor. Solakzade’de, Müneccimbaşı’nda, Selimname’de Netayic ül-vukuat’ta bu kat¬liam bu olay bulunmaktadır.

HÜKMÜN İNFAZI:
“KIZILBAŞLAR’IN DEFTERİNİN DÜRÜLMESİ”
Hüküm verilmiştir. Kızıbaşlar defter edilmiştir. Şimdi sıra bu “defterin dürülmesine” gelmiştir.
Yavuz Selim’in Anadolu’daki Kızılbaş varlığını tesbit etmek için özel görevlendirdiği bilgiç katibler/engizisyon görevlileri işlerini tamamlayıp Osmanlı sarayına dönmüşlerdir. Kol¬tuklarının altında katledilecek insanların adları yazılı defterler vardır.

Ölüm listelerine sımsıkı sarılarak, bir an önce binlerce insanın canını okumak isteğiyle kara bir ölüm hükmü gibi sa-rayda toplanırlar.
Yavuz’un bilgiç katipleri tipik birer engizisyon görevlisidirler, bunun tartışacak hiçbir yanı yok.
“Getirilen defterlere nazaran, ihtiyar genç 40.000 kişi yazılmıştı.
Ondan sonra her memleketin hakimlerine memurlar def¬terler getirdiler.
Bunların gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak, bu memleketteki maktullerin (öldürülenler) adedi kırk bini geçti.”
Yavuz Selim bilgiç katiplerinin, engizatörlerinin ge-tirdikleri defterleri şöyle bir gözden geçirir.
“Eyalet valilerinden tesbit edilebilen 40 bin Kızılbaşın isim¬lerini muhtevi defterler geldi.
Selim Han, hepisinin öldürülmesini emir buyurdu.”

Sonra hükmü hümayun yazılır.
“Hükm-i katl-i âm-ı cemaât-ı Kızılbaş der memalik-i Rum-ı ma’delet-tuhûm”
Yani Anadoluda yaşayan Kızılbaşlar’ın katline dair hüküm.
Yavuz Selim defterlere infaz hükmünü ekler ve mem-leketin kadılarına götürülmek üzere bilgiç katiplerine teslim eder.
Kara ölüm hükmü engizatörlerin elinde yel gibi kadılara ulaşır. Artık yaşanacak olan eşi benzeri olmayan bir vahşettir.
“Sapkınlığa sürüklenen aşiret ve iller (ilât) iyice incelenip Şii mezhebine girmiş 40 bin kişi liste halinde tesbit edilip bunların elebaşları öldürülüp, ortadan kaldırılmış, beyinsizler başkalarına ibret olacak biçimde yola getirilmiştir.”
Osmanlı Tarihi için güvenilir kaynaklardan sayılan Solakzade de aynı vahşete yer verir:
“Uğurlu padişah hazretleri Anadolu’da ikamet bu-yurduğunda, Kızılbaşlar’ın teftişi için vilayet valilerine hükm-i şerifler göndermiş ve yedi yaşından yukarıda olanlardan ne kadar kerih güruha mensub var ise, bütün eşkiyanın isimlerini defter ettirmiş idi.Toplam kırk bini bulan bu sapıkların kimi maktul ve kimi mahpus olmuş idi.”
İstanbul sarayından çıkan atlılar, Yavuz Selim’in bilgiç katipleri/engizatörler. Anadolu’ya onbinlerce ölüm hükmü taşırlar. Hükm-i şerifler kadılara ulaşır ulaşmaz Anadolu’da oluk oluk yoksul köylülerin kanı akmaya başlar. “Hükm-i şeriflerde hiç “şerifli” bir yan yoktur. Savunmasız, masum insanların katlini buyuran cinayet emirleri nasıl şerif olabilir ki?
“Cihanda geçerli ferman-ı hümâyûn gereğince yöneticilerin araştırma ve taramalarıyla sayılan kırk bini bulan bunların kimi ortadan kaldırılıp, kimi de hapse attırıldı.”
Tüm resmi tarih yazarlarının kaynak gösterdiği Hoca Sadettin de 40 bin Kızılbaş’ın deftere yazıldığını kaydediyor. 1512’lerin Anadolu’su ve Anadolu’daki nüfus yoğunluğu göz önüne alınırsa vahşetin ne korkunç boyutlara ulaştığı kendiliğinden anlaşılıyor.

Not: Kitapta katliam osmanlı resmi belgelerine dayanılarak etraflıca ele alınmıştır…

Alevi Kültür Derneği’nden BDP’ye ziyaret

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Özveren, Genel Sekreteri Ahmet Doksöz ve Genel Sekreter Yardımcısı Kurtuluş Geyik, BDP Genel Merkezi’nde, Genel Başkan Yardımcıları Meral Danış Beştaş, Yüksel Mutlu ve Parti Meclisi Üyesi Arif Yıldız ile görüştü.

BDP Genel Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, ayrımcılığa uğrayan kesimlerin yanında olduklarını belirterek, “Alevilerin talepleri bizim taleplerimizdir. Dil, din, kimlik ve inanç özgürlüğünün sağlandığı, koruma altına alındığı ve devletçe tanındığı bir anayasal sistem istiyoruz. Türkiye, 82 Anayasası ile yürüyemeyecek konumdadır. Bir paketin, eğer Anayasa yapılmayacaksa, çıkması düşünülüyorsa Türkiye’nin temel sorunlarına değen, bununla temas eden, başta Kürt sorununun çözümü noktasında, barış ve çözüm sürecine katkı sunacak, ikinci aşamaya güç verecek bazı düzenlemelerin madde değişikliklerinde olması gerekiyor. Alevilerin talepleri bizim taleplerimizdir. Kadınların talepleri bizim taleplerimizdir. Her türlü ayrımcılığa uğrayan kesimin, özgürlükçü anlamda, yani kendi taleplerini ifade etmesi noktasında BDP olarak her zaman yanlarında olduk” diye konuştu.
BDP Genel Başkan Yardımcısı Mutlu ise yeni anayasa için eşit yurttaşlık, Alevilerin kendini ifade edebilmesi, cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması ve Alevilere ait mülklerin gerçek sahiplerine ilave edilmesi gibi önerilerinin bulunduğunu anımsattı.

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir de Meclis’te grubu bulunan 4 partiden randevu istediklerini hatırlatarak, Anayasa yapım sürecinde, bugüne kadar Alevilerin talep ve beklentileri doğrultusunda hiçbir gelişmenin olmadığını savundu. Demir, bu önemli süreçte Alevilerin temel hak ve özgürlüklerinin de ciddiye alınmasını beklediklerini dile getirerek; “Tabii bu ülkede sadece Aleviler değil Kürtler de aynı noktada, diğer azınlıklar da aynı noktada, bu anlamda 75 milyonu kapsayacak bir anayasa yapılmasını, hem Hükümetten hem de diğer siyasi partilerden bekliyoruz. Tam da barış sürecinin konuşulduğu bir zamanda, hem inanç özgürlüğünün yaşandığı hem de bütün taleplerin bu süreçte karşılanabileceği bir alan olsun istiyoruz” dedi.

Asimilasyon mu, Alevi açılımı mı?

AKP iktidarının « Çözüm » paketleri ard arda sahaya sürülüyor. Ancak iş pratik adım atma noktasına bir türlü evrilemiyor. Erdoğan’ın politikası oyala ve yönet oluyor. Ilk olarak Kürt halkını oyala ve yönet ile « Çözüm » sürecine « ikna » ettiğini sandı. Simdi sıra Alevilere gelmiş görünüyor.  Son günlerin gündem maddelerinden biri yeniden « Alevi Açılımı » olacağa benziyor.

Bekir Bozdağ’ın başkanlığında kurulacak komisyon « Alevi açılımı »nı   tekrar ele alacak deniyor. Oysa hatırlanacaktır, bu yeni bir iş değil, 2009-2010 yıllarında yapılan meşhur « Alevi Çalıştayları » sonrası hazırlanan ve özde değil biçimde bazı değişimleri içeren, Alevilerin somut hiçbir talebine yer vermeyen AKP ‘nin raporunun yıllar sonra ısıtılıp yeniden piyasaya sürülmesinden başka bir şey değildir. Bu yeni bir açılım  değildir. Tamı tamına bir asimilasyon belgesidir. Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan ve amacı Aleviliği Türk-İslam sentezi içinde eritmek olan politikaların bir başka versiyonla  AKP eliyle yeniden sahnelendiği tek taraflı bir devlet projesidir. Bu proje bugün bazı aymaz sözde Alevi önderleri de kullanılarak seçeneksiz bir biçimde Alevilere dayatılmaktadır.

Hatırlanacaktır.  Alevi çalıştayları süresince Alevilerin  ve kitlesel tabanı olan Alevi kurumlarının görüşleri, önerileri ve talepleri dikkate alınmadı. Çalıştaylara katılan Aleviler ve kurumları dinlenmiş, sıra taleplerin uygulanması noktasına gelince es geçilmiştir. Aleviler bu çalıştayların kamuoyunu yanıltma aracı yapılmıştır. Amaç « bakınız işte biz bu çalıştaylarda gördüğünüz gibi toplumun tüm kesimlerini olduğu gibi Alevileri ve kurumlarını muhatap alıyoruz » algısının yaratılmasıydı.

Adı Alevi Çaştayı olan bu toplantıların katılımcılarının ezici çoğunluğunu Sunni kökenliler oluşturmaktaydı. Ve sonuçta bu çalıştayların mimarı olarak piyasaya sürülen Milletvekili Reha Çamuroğlu bile bu çalıştaylar sonrasında AKP tarafından harcanmıştır.

AKP  iktidarı,  başlangıçta Alevi kurum temsilcilerinin samimi duygular ve çözüm beklentileriyle katıldıkları « Alevi çalıştayları »  vasıtasıyla kamuoyunu yanılttı ve  Alevileri istismar etti. Çünkü bu çalıştaylar sonrası ortaya çıkan «  Alevi Çalıştayları Nihai Raporu »  kitapçığı iyi incelendiğinde anlaşılacaktır ki,  bir asimilasyon belgesidir. Kitapçık, Başbakanın ve dönemin Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik’in önsözleriyle hazırlandı.

Bu kitapçıkta amaç var olan bir sorunu çözme değil, Alevilerin haklı taleplerini görmezden gelerek, Aleviliği AKP’nin yeni bakış açısıyla bu sefer Ümmetçi İslam içinde sentezleyip bitirmektir. Bu anlamıyla ve içeriğiyle kitapçık  stratejik belge niteliğindedir.

Oysa günümüzde kitlesel gücü olan Alevi kurumlarının  Alevi toplumuna ilişkin  talepleri ve çözüm önerileri ile hükümetin tek taraflı asimilasyoncu çözüm adı altında çözümsüzlüğü kalıcı kılma amaçlı girişimleri taban tabana zıtlık taşıyor. AKP hükümeti tarafından hazırlanan ve Alevi kurumlarının kabul etmediği  stratejik bir asimilasyon belgesi olan  « Nihai  Rapor »  üzerinden « Alevilerle tam bir uzlaşma sağlanmıştır » denilerek, kamuoyu yanıltılmaktadır.

Oysa orta da bir uzlaşma yoktur. Ve gelecekte de olması muhtemel görünmemektedir. Alevi açılımı adı altında yapılan,  ataları osmanlıların kutsal  Pirlik kurumu yerine devlet maaşlı dedelik-babalık kurumunun yeniden piyasaya sürülmesidir. Tarihte Alevi inanç önderlerinin Pir olarak adlandırılması yokmuş sayılarak, yerine devletin soy seceresi tahsis ederek,( bu sahte soy secereleri ile, etnik kökenlerine bakılmaksızın tüm dede-baba ailelelerinin soyları Muhammede kadar vardırılmıştır.)  Alevi yerleşim yerlerini aralarında paylaştırıp asimilasyon görevlisi olarak dede-babalar gönderilmiştir.

Bugün kapitalizmin geldiği gelişme düzeyi ve Aleviliğin köy topluluğu olmaktan çıkıp şehirleştiği bir ortamda Çıralık Hakkı  toplayamayan dedeler yukarda adı geçen çakma Alevi kurumlarının istemleri ile AKP tarafından maaşa bağlanma sözü almışlardır.    Var olan uzlaşma devlet, iktidar, cemaat ve cemaatin Aleviler içerisindeki uzantıları devşirilmiş çakma Alevi kurumları arasındadır.

AKP’nin Alevilere yönelik atacağı adımlar  “devletçi Çözüm” adımlarıdır. Bu adımlar asla, Alevi toplumunun özgürlük, eşitlik ve kardeşçe bir arada yaşama taleplerine, devletin dinden tamamen elini çektiği gerçek  laiklik, demokrasi ve inanç özgürlüğünü sağlamaya yönelik olmayacaktır. AKP’nin amacı  Kürt Özgürlük Hareketi ile Alevilerin ortak platformlarda buluşmasının önünü kesmektir. Her ne kadar bu adımlar Alevileri CHP’den koparma girişimi gibi gösterilmeye çalışılsa da, amaç tam tersinedir. Alevilerin, oluşma ihtimali yüksek Kürtlerin ve Alevilerin içinde kitlesel olarak yer alacağı yeni bir muhalefet blokuna katılımını bu sahte çözüm vaatleriyle önlemektir.

Aleviler ve onların gerçek temsilcileri ilerici Alevi kurumları sürece müdahale etmezlerse, İzzetin Doğan’a ait Cem Vakfı, Gülen cemaati tarafından açıldığı bilinen çakma Alevi dernekleri, araştırma merkezleri ve AKP tarafından açılmış çakma Alevi dernekleri önümüzdeki süreçte, hükümetin toplumu aldatıcı açılım paketinin  muhatapları ve “devletçi çözümün” tarafı olacaklardır.

Tüm bileşenleri ile Alevi hareketi, önümüzdeki süreçte siyasal İslamcı, cemaatçi ve diyanet endeksli çözümlere karşı çıkarak, Aleviliği ve Alevileri kendi çıkarları için pazarlayanlara yönelik toplumu ikna edici doğru bir politika izlemeli, iktidarın desteği ile Alevi önderi geçinen bu madrabazları teşhir ve tecrit etmelidir

Her dönemin ve her inancın  din tüccarları olmuştur ve olacaktır. Şimdi Aleviler adına din tüccarlığa soyunarak, Aleviliği  Sünni İslam içinde eritme ve devrimci, dönüştürücü toplumsal dinamiklerden uzaklaştırmak isteyenleri, gerçek laikliğin, demokrasi ve inanç özgürlüğünün evrensel değerlerine aykırı pazarlıkların tarafı olanları deşifre etmek gerekir.

AKP’nin önümüzdeki günlerde gündeme taşıyacağı gözlenen Alevi Açılımı sürecinde kitleler içinde örgütlü ve sol muhalefet saflarında yer alan Alevi kurumlarını muhatap olarak görmeyeceği bilinmektedir. Nitekim  bir yandan İzzetin Doğan ve ekibi ile, Cemaat destekli başka kurum ve şahsiyetler kamuoyu önüne çıkarılarak itibar sahibi yapılmaya çalışılırken, öte yandan Alevi hareketinin en kitlesel kurumları hakkında, yandaş medyanın kimi kalemşörleri tarafından  itibarsızlaştırma kampanyası başlatılmıştır.

Son günlerde,  yandaş medyanın kimi yazarları  “Alevi açılımı için solcu, demokrat, özgürlükçü ve laik kimlikli Alevileri değil,  Alevi İslam kimlikli kesimleri muhatap alın” diye Başbakana ve hükümete akıl hocalığı yapıyorlar.  Alevilerin inançlarından kaynaklı soldan ve adaletten, özgürlükten, laiklikten yana oluşlarını kabullenemeyen egemenler, işi gerçek Alevi kurumlarını ve önderlerini  itibarsızlaştırılmaya vardırmaktadırlar. Bir kez daha “böl, itibarsızlaştır ve yönet” politikası sahneye sürülmektedir.

Yandaş medyanın   köşe yazarları AKP’ye uyarılarda bulunarak,  Cumhuriyet tarihi boyunca her dönemin hükümetleri ile çıkar birliği ekseninde yan yana gelen İzzetin Doğan ve benzerlerinin muhatap alınmasını ima ediyorlar. Nitekim İzzetin Doğan adeta bir Alevi önderi olarak lanse edilip Erdoğan’ın akil adamlar listesine alındı. Oysa aynı İzzettin Doğan Evren Paşanın Danışma Meclisi üyesidir, Turgut Sunalp Paşanın MDP’sinin kurucu üyesidir. MHP’li katil zanlısı Musa Serdar Çelebi’nin mesai arkadaşıdır.

AKP Kürdü böl ve yönet plotikasına, şimdi de Aleviyi böl ve yönet politikasını eklemiştir. Bunu önlemenin yolu daha fazla birlik çalışması yürütmek, daha fazla güç birlikleri oluşturmak, daha fazla tüm ötekileştirilen toplum kesimleri ile omuz omuza mücadele etmektir. Şimdi, Alevilerin eskisinden daha çok gerçek toplumsal muhalefet güçleriyle yan yana gelmesi ve eskiden olduğu gibi bir kez daha AKP’nin sahte çözüm oyununu bozma zamanıdır.

BDP’den Alevi Çıkışı: Sabiha Gökçen İsmi de Değişssin!

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda bütün partilerin söyleyeceklerini söylediğini belirterek, “Türkiye’nin temel meselelerinde bir uzlaşma yok ama çiğ köfteye zararı olmayan meselelerde uzlaşmışız” dedi.

Tan, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, İstanbul Boğazı’na yapılacak üçüncü köprüye “Yavuz Sultan Selim” adının verilmesi tartışmalarına değindi. Tan, Alevi vatandaşların köprüye söz konusu ismin verilmesine tepki gösterirken, “daha yeni katliamları gözardı ettiklerini” söyledi.

İstanbul’daki bir havalimanının adının “Sabi Gökçen” olduğuna dikkati çeken Tan, şunları kaydetti:

“1938’de bir Dersim katliamı var. Bu olaylarda 13 bin 500 insan hayatını kaybetti, 14 binin üzerinde şahıs sürgüne gönderildi. Dersim’in büyük kısmı da Alevi vatandaşlardan oluşuyor. Seyit Rıza da Alevi dedesi. Bu olaylarda ‘ilk kadın pilot olarak rol oynayan kişilerden biri ise Sabiha Gökçen. Alevi yurttaşlarımız Yavuz Sultan Selim ismine büyük bir tepki koydular, haklılar ama Alevi yurttaşlarımız maalesef bu Sabiha Gökçen ismine bir tepki göstermediler.”

TBMM Başkanlığı’na, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın adının “Hacı Bektaş-ı Veli” olarak değiştirilmesini öngören bir kanun teklifi verdiğini belirten Tan, başta Alevi vatandaşlar olmak üzere duyarlı sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi çevreleri bu kanun teklifine destek olmaya çağırdı.

Gezi Parkı olaylarında yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ün ölümüne neden olduğu ileri sürülen polis memurunun can güvenliği sebebiyle koruma talep ettiğinin hatırlatılması üzerine Tan, “8 milletvekilini cezaevinde tutacaksınız ama cinayetle suçlanan bir polis memurunun yargılamasını tutuksuz yapacaksınız” şeklinde konuştu.

Bir gazetecinin “Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, hayal edemeyeceğiniz bir paket hazırlandığını söyledi” sözleri üzerine Tan, “Balon uçuruyor bunlar balon. Beşir Atalay’ın, Sadullah Ergin’in balonları. Bu bir casusluk filmi mi? Niye saklıyorsunuz, neyse söyleyin. Ne yapacaksınız; dört tane Kürdistanı birleştirip bir Kürdistan mı kuracaksınız? Bunu hayal eden de var. Hayal edilemeyecekleri bırakın da yapılabilecek küçük şeylerden bahsedin. Kürtleri tavşan zannediyorlar. Havucu gösterip zıpla…” diye konuştu.

Tan, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’yla ilgili bir soru üzerine, Komisyon’un patinaj yaptığını öne sürerek, “Bütün partiler söyleyeceklerini söyledi. Türkiye’nin temel meselelerinde bir uzlaşma yok ama çiğ köfteye zararı olmayan meselelerde uzlaşmışız” dedi.

Komisyonda binlerce sayfa tutanak tutulduğunu, hemen her konunun konuşulduğunu ve tartışıldığını belirten Tan, “İşte bunları tartıştık konuştuk diye çıkan tabloyu halkın önüne koymalıyız” ifadesini kullandı.

İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları

Ayşe HÜR

Hükümetin bilmem kaçıncı Alevi ‘açılımı’ vesilesiyle, teolojik tartışmalara girmeden, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi tarihinde bir gezinti yapmaya ne dersiniz?

II. Abdülhamit yönetiminin Ermeni Taşnak partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başını çektiği muhalifler tarafından alaşağı edilmesi, Kürtler, Kızılbaşlar gibi kolektif kimliklerin de kendilerini açıkça ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. İTC ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Bu politikanın erken dönem meyvelerinden biri, 25 Mayıs 1910 tarihli bir belgeye bakılırsa, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden Balabanlıların reisi Gül Ağa’nın İTC’ye kabul edilmesiydi. Gül Ağa, 1912 seçimlerinde İTC’nin adaylarına destek vermiş, Kasım 1914’te başlayan Sarıkamış Harekâtı’na da birlikleriyle katılmıştı.

Bektaşi Mücahiddin Alayı 

1915’te, Ermenilerin ülkeden sürülmesine karar verildiği günlerde Harput Valisi Sabit Bey, Dahiliye Nezareti’ne bir mektup yazmış ve Dersimli Kızılbaşları Ermenilere ve Ruslara karşı örgütlemeyi önermiş, teklifi beğenen Enver ve Talat paşalar da Harput Vilayeti’nde bir teftiş gezisine çıkmıştı. Görüştükleri bazı aşiret reisleri Dersim’in batısında söz sahibi olan Seyit Rıza’yı ikna etmenin zor olduğunu ama Hacı Bektaş Dergâhı’nın ‘Çelebi’si Ahmed Celaleddin Efendi’den yardım istenebileceğini söylemişlerdi İttihatçı paşalara. Nitekim Çelebi yardıma razı ve sonbaharda Arguvan’ın Minayık (bugün Kuyudere) Köyü’nde, 40’ın üzerinde ‘seyit ocağı’nın katıldığı bir ‘Dedeler Kurultayı’ toplamıştı. Fakat bu misyonu sırasında kendisine eşlik eden Dersimli kanaat önderlerinden Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişti. Bu olay Çelebi’nin itibarını da epey zedelemişti. Çünkü alayın adından da anlaşılacağı üzere alay fikri Sünniliğin ‘cihat’ ideolojisi üzerine inşa edilmişti.

Ziya Gökalp’in projesi 
İTC’nin Anadolu’daki dinsel ve etnik grupları asimile etme çabalarının bir ayağını da Ziya Gökalp liderliğinde yürütülen etno-politika çalışmaları oluşturuyordu. Bu amaçla önce Muhacirin ve Aşairin Umum Müdürlüğü kurulmuş, başına da Şükrü (Kaya) getirilmişti. Ardından Kızılbaş, Mevlevi, Bektaşi, Alevi ve Nusayrîleri incelemek üzere Baha Sait ve Zekeriya’yı (Sertel), Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmet Tahir (Olgun) ve Hasan Fehmi’yi (Turgal); Türkmen ve Kürt aşiretlerini incelemek için daha çok ‘Habil Adem’ adıyla bilinen Naci İsmail’i (Pelister), Ermenileri incelemek üzere Ahmet Esat’ı (Uras)Anadolu’ya göndermişti. Ayrıca Ziya Gökalp de Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik araştırmalar yapıyordu.
Konumuzla ilgili kişilerden Baha Sait Bey’e göre, kendisine bu görevin verilmesinin nedeni Merzifon Koleji’nde ele geçirilen bazı listelerdi. Bu listelerde, 1800’lerin başından beri Protestan misyonerleri tarafından Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Dersimli Aleviler kayıtlıydı. Bu listeler İTC’yi çok endişelendirmiş, bu duruma karşı bazı propaganda metinleri hazırlayıp bunları başta Türk Yurdu dergisi olmak üzere çeşitli yollarla yaymayı düşünmüşlerdi. Bu makaleler için de Baha Said Bey’den başka Mehmed Fuad (Köprülü), Yusuf Ziya (Yörükan), Hamid Sadi ve Süleyman Fikri beyleri görevlendirmişlerdi.
Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Bey 1912’de Meclis-i Mebusan’daki tartışmalardan sonra Anadolu’daki lonca teşkilatlarını araştırmakla görevlendirilmiş, Ankara ve Kırşehir’de yürüttüğü çalışmalarının sonunda ‘Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’ adlı makalesini yazmıştı. Alevilik çalışması ikinci önemli göreviydi.

‘Kızılbaş propagandası’ 
Baha Said Bey 1914-1915 arasında yaptığı çalışmalarından pek çok metin üretti ancak bunları o tarihlerde sansürsüz yayımlaması mümkün olmadı çünkü Saray (Sultan V. Mehmed Reşat ve Şeyhülislam) İTC’nin bu projesini ‘Kızılbaş propagandası’ olarak nitelemişti. Baha Said Bey tahmin edileceği gibi bu yazılarında Aleviliğin, Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Şamanizm ve İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu ileri sürüyordu.
Baha Said Bey 1920’de Mustafa Kemal’den habersiz Karakol Cemiyeti adına Bolşeviklerle bir anlaşma imzalayınca bir süreliğine gözden düştü, ancak soğukluk kısa sürede giderildi, Baha Said Bey Anadolu halkını Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dahil edildi. Ardından Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edildi. Bu görevi sırasında özellikle doğudaki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş Kürt, Türk aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edindi. Amaç, bu kesimleri Kemalist modernleşme projesi kapsamında asimile etmenin yollarını bulmaktı. Baha Said Bey, İTC döneminden iibaren yazdığı ‘Türkiye’de Alevî Zümreleri, Tekke Alevîliği, İçtimaî Alevîlik’, ‘Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’, ‘Anadolu’da Gizli Mabetler: Nuseyrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri’, ‘Bektaşiler’ gibi makalelerini ise ancak 1926-1927’de Türk Yurdu dergisinde yayımlayabildi.

Veliyüddin Çelebi’nin Beyannamesi 
Hikâyesini 10 Mart 2013 tarihinde yine bu sayfalarda anlattığım 1921 Koçgiri İsyanı, Kürt Kızılbaşlarla Ankara’nın arasını bozmuştu ancak 1920’de faaliyete geçen Birinci Meclis bir oldubittiyle feshedilip seçimlere gidildiği günlerde, Hacı Bektaş-i Veli’nin torunu Veliyüddin Çelebi’nin bir ‘Beyanname’ ile ‘Tarikat-ı Aleviye’yi ‘Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için çalışmaya çağırdığı biliniyor. Tahmin edileceği gibi Aleviler genel olarak cumhuriyeti ‘laiklik’ politikası yüzünden umutla karşılamışlar ama umduklarını bulamamıştı. Çünkü Kemalist rejim, 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştu. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Sünni-Hanefiliğin devletin uygun gördüğü bir formunu esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluşu, 13 Aralık 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması izledi. Amaç, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması idi. Bu tarihten itibaren diğer İslami inanç grupları gibi, Aleviler de Sünni-Hanefi İslam’a asimile edilmeye başlandı.

Reşit’in etno-politikaları 
1925 sonrasında İTC’nin başlattığı etno-politika çalışmalarını yürütecek kişi ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit (Tankut) idi. Hassa subayı olan babası, görev yaptığı Şam’da koleradan ölünce birkaç yıllığına Elbistan- Kalaycıklı Alevi-Kürt Seydo Ağa tarafından koruma altına alınan Hasan Reşit, hukuk ve siyaset bilimi tahsil etmişti. İlk raporunu 1928 yılında Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunan Hasan Reşit, daha sonra (1930, 1938, 1949 ve 1961’de, bizzat Mustafa Kemal’e ve CHP’ye) gizli raporlar sunmuştu. Bu raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.
Bu tarihten sonra uzun süre sindirilmiş şekilde yaşayan Alevi-Kızılbaşlar 1950’de Demokrat Parti’ye (DP) de oy verdi ama bu iddia edildiği kadar büyük bir destek değildi. Haksız da değillerdi çünkü 15 bin yeni caminin yapıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 10 yıllık DP dönemi Aleviler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi de Aleviler için olumlu mesajlar içermiyordu (hatta DİB bu tarihten sonra daha da kurumsallaşmıştı) ama yine de 1961 Anayasası’nın doğurduğu özgürlükçü hava Alevileri de cesaretlendirdi. Bu yıllarda Kızılbaş-Alevi yazarlar Türklük vurgulu da olsa, kültürlerine dair yazılar yazmaya başladı. İlk açık semah 1965’te İzmir Narlıdere’deki Muharrem Şenlikleri’nde yapıldı. Yine 1965’te ciddi bir Alevi oyu Türkiye İşçi Partisi’ne gitti. 1966’da ilk Alevi partisi Birlik Partisi kuruldu fakat parti 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2.8 oy aldı, 1970’te ise tüm tabanını kaybetti. Bu arada 1966-1967’de Ortaca ve Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar yaşanmıştı.
1971’de Kırıkhan’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş’ta ve 1980’de Çorum’da derin devlet tarafından tezgâhlanan katliamlardan sonra, Alevi-Kızılbaş çevreleri tekrar içlerine kapandı. 1980 sonrasında Tunceli’ye atanan Kenan Güven adlı vali, Kızılbaş bölgesinde ‘yeniden ezan seslerinin yükselmesini’ sağladı.
10 yıllık bir içe kapanma sürecinden sonra, 1990 Şubatı’nda Hamburg Alevi Derneği’nin öncülüğünde bir araya gelen, 34 Alevi-Sünni-ateist yazar, şair, sanatçı, biliminsanı tarafından imzalanan ‘Alevi Bildirgesi’ bazı büyük gazetelerde yayımlandıktan sonra durum değişmeye başladı. Kısa süre sonra Alevilik ve Bektaşilik üzerine yayınlarda patlama oldu. (Kızılbaşlık hâlâ bir tabuydu.) Her iki topluluk da artık kimliklerini saklamamaya başladılar, hatta kimlik problemlerini açıkça tartıştılar. Bazı Kürtçe konuşan Aleviler Kürt Aleviliğine vurgu yapmaya başladı.
Elbette bu durum devlette alarm zillerinin çalmasına neden oldu. (İlk kez 1964’te kutlanan, 1970’lerde sol rengi belirginleşen, 1980’lerde apolitikleşen, 1990’larda tekrar politikleşen) Hacı Bektaş Şenlikleri, devletin patronajı altına alındı. Alevi köylerine cami yapımı hızlandı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Katliamı ile Aleviler büyük bir travma daha yaşadılar. 12-16 Mart 1995’te İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateşle başlayan ve 17 kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasıyla biten ‘Gazi Olayları’ Alevilerin ‘Sünni’ devlete güvensizliğini iyice arttırdı.
10 yıllık AKP iktidarı sırasında hem iç dinamikler hem de AB ilişkileri ve dünyayla entegrasyon sayesinde Alevi-Kızılbaş kimliğinin ifadesi açısından önemli gelişmeler yaşandı ama Kemalist rejimin Sünni esasa dayalı dini kurumları, kanunları, uygulamaları neredeyse hiç değişmeden sürüyor. Üstüne üstlük 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adı vererek Alevilerin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Bu son Alevi ‘açılımı’nın hem bu tip tahrikçi politikaları hem de Gezi Direnişi’nin heyecanını nötralize etmek için planlandığını söyleyenler haklı mı, değil mi, bekleyip görelim…

Çamlıca Nur Baba (Bektaşi) Tekkesi Şeyhi Nuri Baba (Ekrem Işın Koleksiyonu)

Kızılbaş, Alevi, Bektaşi 
Yazı içinde geçen Kızılbaş, Alevi ve Bektaşi terimlerinin tarihçesi hakkında (teolojik tartışmalara girmeden) kısa bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Yazılı kaynaklarda ilk olarak Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Divan’ında (örneğin “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” şeklinde) görülen Kızılbaş terimi Arap tarihçisi Nehrevâli’ye (ö. 1582) göre Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın, askerlerine giydirdiği dokuma yünden (çuha) yapılmış 12 dilimli kırmızı taçtan gelir. Benzer bilgileri İranlı tarihçi Ahmed el-Kirmâni (ö. 1610), Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702) ile İran ülkesini ziyaret eden seyyahlar ve tüccarlar da tekrarlar.
Kızılbaş teriminin Safevilerden önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya
çıktığını ileri sürenler de vardır ancak
böyle de olsa 16. yüzyıldan itibaren
Kızılbaş terimi Osmanlı ülkesinde
Safevi kökenli Şiilik biçiminin adı olarak tahkir edici (pejoratif) anlamda kullanılmıştır. Nitekim 1500’lerden 1700’lere kadarki Osmanlı fetvalarında Kızılbaş terimi ‘dinsiz’ anlamına gelen ‘zındık’, ‘rafizi’, ‘mülhid’ terimleriyle birlikte veya yerine kullanılmıştır.
İran’da ‘Ali’nin soyundan gelenler’, Azerbaycan’da ‘Ali’ye tapanlar’ anlamına gelen Alevilik terimi Osmanlı ülkesinde ancak 19. yüzyıla doğru çıkmıştır fakat sadece ‘Ali’nin yoluna saygı duyan, bağlı olan şairleri adlandırmakta kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da Alevi ya da Kızılbaş terimleri yerine daha çok ‘mezhep’, ‘tarikat’, ‘Tahtacılar’, ‘Çepniler’, ‘Sufiler’, ‘köy Bektaşileri’ gibi terimler; Alevi-Kızılbaş geleneğinin en önemli unsurlarından ‘semah’ için ‘Türk köy dansı’, ‘Türk dini oyunları’, ‘mezhebî oyunlar’, ‘Bektaşi dansı’, ‘sema dansı’ gibi muğlak terimler kullanılmıştır. Bu arada başta da belirttiğim gibi Baha Said’in makaleleri yayımlanmıyor, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu)1921’de Akşam gazetesinde tefrika edilen Nur Baba adlı romanı “Sünni ve Alevi-Bektaşiler arasında düşmanlığa sebep olacağı” ve “cephede Ya Allah, ya Ali, Ya Hacı Bektaş diyerek çarpışan Alevi-Bektaşileri rencide edeceği” gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sansür edilmişti. Alevilik teriminin bir şemsiye kavram olarak kullanımı 1960’lardan sonra oldu.
Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise adını 13. yüzyılda yaşadığı sanılan Hacı Bektaş Veli’den alan Alevi meşrepli bir tarikattır. Kurucusunun Hacı Bektaş Veli mi yoksa Balım Sultan (ö.1516) mı olduğu tam bilinmeyen Bektaşiliğin Babagân ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Bu kol Kızılbaş-Aleviliğe daha yakındır.

Özet Kaynakça: Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Hazırlayan: Nejat Birdoğan, Berfin Yayınları, 1995; Vatan Özgül, “Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 2000; Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, 1996; Mehmet Bayrak, Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973-2009), Öz-Ge Yayınları, 2009; Necdet Saraç, Alevilerin Siyasi Tarihi (1300,1971), Cem Yayınevi, 2011.

2 Temmuz anması için çağrı

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, 2 Temmuz Sivas Katliamı ile ilgili anma programına ilişkin Mülkiyeler Birliği’nde basın toplantısı düzenledi. “Sivas katliamını unutmayacağız” pankartının üstüne Sivas’ta yaşamını yitiren 33 kişinin fotoğrafları ve Gezi Parkı eylemlerinde polis kurşunu ile yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ün fotoğrafı asıldı. Toplantıya; Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, 78’liler Derneği, KESK, Ankara Dersimliler Derneği, BDP İl Örgütü, CHP Ankara Şubesi ve çok sayıda Alevi kurumu katıldı. Basın toplantısı öncesi Gezi eylemlerine ilişkin kısa bir açıklama yapan PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Türkiye eskiden derin devletti. Şimdi ise polis devleti oldu. Bu direniş sırasında yaşamını yitiren 4 arkadaşımızı saygıyla anıyoruz” diye belirtti.

‘Madımak katliamı tüm Alevi katliamlarının toplamıdır’

20 yıl önce Madımak Oteli’nde bir katliamın yaşandığını hatırlatan Bülbül, “20 yıldır Alevilerin canı, teni, inancı, kültürü, maddi ve manevi varlığı yanmaya devam ediyor. Aslında bu yangın yüzlerce yıllık bir yangındır” dedi. Madımak katliamının yüzlerce yıldır egemen güçler tarafından yapılan Alevi katliamlarının toplamı niteliğinde olduğunu dile getiren Bülbül, katliamların Koçgiri ile başlayıp Dersim ile devam ettiğini, Maraş, Malatya, Sivas, Gazi katliamlarının toplamının Madımak olduğuna dikkat çekti. Madımak katliamını unutmayacaklarını belirten Bülbül, “Madımak katliamı hakkında verilen ‘zaman aşımı kararı’ ve bu karar hakkında Başbakan’ın ‘Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun’ demesini de unutmadık” diye konuştu. 

‘Madımak Oteli Utanç Müzesi yapılmalı’

Alevi toplumu ve Alevi kurumları olarak taleplerinin açık ve net olduğunu dile getiren Bülbül, “Burası taleplerimizi sıralama yeri değil. Ancak Türkiye ve dünya demokratik kamuoyunun üzerinde mutabık olduğu bir talebimizi ifade edelim. Ey AKP hükümeti yetkilileri ve Başbakan, Alevi toplumunun taleplerini demokrasi, hukuk ve adalet bağlamında tanımanızın ve kabul etmenizin ilk ve en önemli ölçütü Madımak Oteli’ni Utanç Müzesi yapmaktır” dedi.

2 Temmuz günü Sivas Madımak Oteli önünde herkesi buluşmaya davet eden Bülbül, “2 Temmuz Sivas katliamı anmasında bütün işler bırakılsın. O gün önemli tek gündem Sivas olmalı. Tüm Alevi yurttaşlarla orada buluşacağız” diye belirtti.

DTK’den 2 Temmuz mitingine çağrı

DTK İnanç ve Azınlıklar Komisyonu, Sivas Katliamı’nın 20. yıldönümünü protesto etmek amacıyla 2 Temmuz’da Sivas’ta gerçekleştirilecek mitinge katılım çağrısında bulundu.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) İnanç ve Azınlıklar Komisyonu, 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nde gerçekleşen Sivas Katliamı’nın 20. yıldönüme ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, yüzyıllardır çeşitli biçimlerde baskı altında tutulan, dönem dönem fiziki imhalara tabi tutulan Alevilerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile açık bir yıldırma politikası ile karşı karşıya kaldığı belirtildi. “Bir yanda sürekli vurgulanan laiklik ilkesi ile inançlara saygı retorikleri anlatılırken, diğer yanda hem asimilasyonist politikalar hem de katliamlarla tek tiplik içinde eritilmek istenmiştir” denilen açıklamada, şunlar belirtildi: “1970’ler boyunca hem Kürt hem de Alevi kimliğine saldırılar pervasızlaşmıştır. Maraş, Çorum ve Malatya’da insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen katliamlar bu politikaların pratikleşmesi olmuştur. Bu katliam ve yıldırı politikalarının hafızalardan silinmeyecek örneklerinden biri de 20 yıl önce yaşadığımız Sivas katliamdır. Sivas’ta bilinçli ve oldukça organize bir katliam gerçekleştirilmiştir. Devlet güçleri ve onlara bağlı sivil güçler hedefi açık bir cinayeti hep beraber gerçekleştirmişlerdir. Bu katliamın sorumluluğu sadece fiili olarak katliamın içinde olanlar değil, en az onlar kadar buna izleyici kalan, örgütlenmesini sağlayan devlet görevlilerindedir.”

Açıklamada, şunlar belirtildi: “Sivas katliamında hedef seçilen Alevi toplumunun en seçkin evlatları şahsında Alevilik bilincidir. Bu katliamla bu bilinç ortadan kaldırılmak istenmiştir. Alevi toplumunu sindirmek kadar demokrasi ve eşitlik mücadelesinde Kürt halkından ayrıştırmak da bu katliamın hedefleri arasındadır. Bu katliamı unutmayacağımız gibi bu saldırıların amacını boşa çıkarmak ve eşit, özgür Alevi kimliğini bilince çıkarmak için mücadelemizi yükselteceğiz. Bu bizim Sivas katliamında yitirdiğimiz canların anısını yaşatmamızın gereğidir. Bu temelde 2 Temmuz 2013 tarihinde hem katliamın sorumlularından hesap sormak hem yüreğimizdeki acıları hiç dinmeyecek olan canlarımızı anmak için Sivas’ta yapılacak olan miting çok önemlidir. Başta bileşenlerimiz olmak üzere tüm Alevileri ve demokrasi güçlerini de bu amaçla yapılacak olan mitinge katılmaya ve güç vermeye davet ediyoruz.”

Aleviler eşit yurttaşlık istedi

Pir Sultan Abdal Derneği’nin Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Alevileri anmak için düzenlediği miting, Kadıköy’de yapıldı. “Unutmayacağız, 2 Temmuz’da Sivas’tayız” denilen mitingte konuşan PSAKD Genel Başkanı Bülbül, “tekçiliğe son, daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük” dedi.

Aleviler: Tekçiliğe hayır

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) tarafından organize edilen “Sivas Katliamı’nı unutmadık, unutmayacağız” mitingi için binlerce yurttaş Kadıköy’de bir araya geldi. Mitinge PSAKD, DİSK, KESK, HDK, BDP, ESP, SDP, ÖDP, TKP 1920’nin de aralarında bulunduğu bir çok siyasi parti ve kurumların yanı sıra çok sayıda yöre derneği de destek verdi. Kürsü alanına “Unutmadık, unutmayacağız”, “Madımak Oteli’nin müze olması için 2 Temmuz’da Sivas’tayız” yazılı dövizleri asılırken, Aleviler, miting boyunca Madımak’ın utanç müzesi olması, inkara asimilasyona son verilesi taleplerini haykırdı. Kürsü programı saygı duruşuyla başladı. Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin isimleri sayıldı, kitle hep bir ağızdan “Burada” yanıtını verdi. Binlerce insan yüzünü, talan edilen Galata, Haydarpaşa ile direnen Taksim ve Gazi’ye dönerek, duran insan eylemini gerçekleştirdi. Eylem sırasında “Her yer Taksim, her yer direniş”, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganlarıda atıldı.

Tekçiliğe son verin

Mitingde konuşan PSAKD Başkanı Kemal Bülbül, hükümetin “teklik” politikasını eleştirdi, “Bu teklerin hiçbiri kabul etmedik, etmeyeceğiz” dedi. İstanbul’a yapılacak 3. köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesine tepki gösteren Bülbül, “Bu ismi kabul etmiyoruz. Köprünün meydana getirdiği doğa katliamı unutuldu” diye konuştu. Cumhurbaşkanı’nın “İki devlet projesinin birine Pir Sultan, diğerine Hacı Bektaş adını veririz” açıklamasına dikkat çeken Bülbül, “Bunu kabul etmiyoruz” diyerek taleplerini sıraladı: “Sivastaki üniversitesinin adını Pir Sulkan Abdal Kültür Üniversitesi yap. Hacı Bektaş’a Hacı Bektaş doğa Üniversitesi kur. Tunceli’nin adını Dersim yap, üniversitenin adını Seyid Rıza Üniversitesi yap. Hakikatleri Araştırma Komisyonu kur, halklardan maddi ve manevi özür dile.” Bülbül, seçim sürecine dikkat çekerek, emekçi sol hareket ile Kürt devrimcilerine ve tüm solculara bir araya gelme çağrısında bulundu. PSAKD Ataşehir Başkanı Metin Aslan’a yönelik saldırıya dikkat çeken ve Sürgü davasında sanıkların “Biz yaptık” sözlerinin tutanağa geçirilmediğini hatırlatan Bülbül, “Bu devlet demokratikleştirilmek zorunda” dedi.

2 Temumuz’da Madımak’a

Bülbül, bir hafta sonra Madımak Oteli’nin önünde olacaklarını duyurdu, “Katledilen tüm canlarımız için Madımak’ın önüne gelin” diyen Bülbül şöyle devam etti: “20 yıldır Madımak yanıyor. Dava zamanaşımına uğratıldı. 28 Haziran’da bir duruşma daha var. Başbakan kalkıp dedi ki, ‘bu dava, Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun.’ Bu en basit tabiriyle siyasi terbiyesizliktir. Tarihimize sahip çıkmak zorundayız. Daha fazla cesaret, daha fazla eylem, daha fazla direniş.”

2 Temmuz’da canlar Sêwaz’a

Adana Alevi Platformu üyeleri, Madımak Katliamı’nın 20’inci yılında yapılacak olan anma etkinliklerine katılım çağrısı yaptı.

2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı’nın 20’inci yılında yapılacak anma etkinliklerine ve Sêwaz’da (Sivas) yapılacak mitinge ilişkin Adana’daki Alevi örgütleri, sivil toplum ve siyasi parti temsilcileri, Adana Alevi Kültür Derneği binasında toplantı düzenledi. Yapılan toplantı sonrası Adana Alevi Platformu adına Mikdat Öztürk, kısa birkonuşma yaptı. Öztürk, Sêwaz’da yapılan anma etkinlikleri öncesi Adana’daki Alevi örgütleri, sivil toplum ve siyasi parti temsilcileri bir araya geldiklerini ve buradan alınan kararlarla Sêwaz’a güçlü katılım sağlayacaklarını vurguladı. Öztürk, “Anma etkinlikleri kapsamında ilimizde 29 Haziran tarihinde Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda ‘2 Temmuz 1999’ten 2013’e bir hukuk gezisi’ adlı bir panel düzenlenecek. Bugün de hemen Adana’da anma etkinliği hem de Sivas’taki anma etkinliğine ilişkin bilgilendirme yapıldı. Bu anma etkinliklerine tüm canlarının katılımı bekliyoruz” dedi. ADANA

Yavuz Sultan Selim ve Sabiha Gökçen adları hakkında suç duyurusu

Ali TOPUZ

Kerbela, İslam tarihinde, İslam içinde bir trajedi olarak da tanımlanır; 1400 yıl canlı kalan bir yarılmayı yaratan trajedi. Fakat ‘trajedi’ kavrayışı, daha çok ladini ya da bilimsel denilebilecek bir kavrayıştır. Şii, Alevi kavrayış için konu bir trajediden çok ötededir; onlar için Kerbela bir kurucu olay, bir kurucu yaradır. Şii ya da Alevi oluşun bir parçasıdır. Bir zamanlar tarihte olup bitmemiştir, bugün hâlâ ruhta, zihinlerde ve hatta bedende olmaya devam etmektedir.

Hüseyin adını zikir eşliğindeki gözyaşı ve sinezenlik sadece hafızayı canlı tutan sembolik yas işlemleri değil, onu doğrudan bedene kazıyan bir jest, bir yazılama işlemidir. Bu yüzden “Alevilik Ali’yi sevmekse biz de Aleviyiz” sözü, bizzat Başbakan olmak üzere, hükümet ve iktidar mensuplarından sık duyduğumuz söz, Aleviliği tahkir kastını sübjektif olarak taşımıyorsa bile, incitme kastından ayrıştırılamayacak bir taş haline bürünür. Konu, ‘Ali sevgisi, Ehlibeyt sevgisi’nin bir tekel olarak görülmesi değil, Kerbela üzerinden o sevginin bir acıyla birlikte kurucu öğeye dönüşmesidir.

Teolojik ve tarihsel tartışmalarda sonuç nereye bağlanırsa bağlansın, toplumsal ve bireysel kurucu özellik değişmeyecektir: Kerbela bir yaradır, eski bir yara değil, yeni bir yaradır; her yeni yarada, darbede açan ve o yeni yara ve darbeleri kavramaya yarayan temel bir darbe ve yara. Kim bilir, belki de bir Alevi nefesindeki “Seversen Ali’yi değme yarama” dizesi bu uyarıyı taşımaktadır.

Ağır kötülüklerin, beşeriyete hakaretlerin Kerbela’ya atfen algılanması, ruhta, zihinde ve bedende kazılı bu ‘yazı’nın bir etkisidir: Bugünden geriye Sivas’ın, Maraş’ın, Elbistan’ın ve Dersim’in Aleviler içinde kavranışı Kerbela’dır. Kerbela yazısının her canlanışı, akıldışı temel bir kötülüğün canlanışıdır. Yatışmaz üzüntü, geçmez korku ve öfke.

Gökçen ve Muğlalı

Bugünden geriye giderek her birinin bir kriminal alan olduğunu da eklemek gerek: Sivas, Maraş ve Dersim, insanlığa karşı suçlar olarak övülemez, onaylanamaz ve tekrarını hazırlayacak, bırakın hazırlamayı, çağrıştıracak fiil ve söylemlere izin verilemez. Bunların övgüsü ve yüceltilmesi, barış içinde bir arada yaşama arzusunun yokluğu ve dahası, barış içinde bir arada yaşama imkânının çökertilmesi kastını içerir. Bu nedenle İstanbul’da havaalanına verilen Sabiha Gökçen adı, arkasındaki parıltılı yüceltme fikriyatıyla birlikte bir suçtu, isim hâlâ durduğuna göre suç hâlâ işleniyor. Tıpkı, yakın dönemde Mustafa Muğlalı adının Van’da bir kışlaya verilmiş olması gibi. O kışlaya verilen ismi kaldıran iradenin, benzer suçları içeren fiillerden de uzak durması, sadece tarihsel bir algıya yönelik hassasiyeti değil, kriminal alandaki sonuçlarına yönelik bir aklı da barındırıyor olması gerekir.

Gelelim Yavuz Sultan Selim adına… Bu isim de Alevi varoluşu için Kerbela’ya atfen okunur. Alevi aklı, ruhu ve bedeninde Kerbela müsebbipleri ve failleri yanına yazılı bir isimdir. Alevilerle birlikte barış içinde yaşamak istediğini öne sürecek bir iradenin bu ismi kamusal bir yapıya vermesi, kendi iddiasını çöpe atmasıdır: Kamusal irade olduğu iddiasını… “Biz Yavuzumuzu bulduk, siz de Şahınızı bulun” demek olur. Kin ve düşmanlık külünü savurup közünü harlandırmak olur. Modus vivendi’nin imhası olur. Kriminal alanda da, sosyolojik planda da, politik açıdan da açıkça saldırgan bir modus operandi olur. Hasılı, barış içinde bir arada yaşamadan başka her şey olur.

Yavuz sevgisi, sempatisiyle Alevilerin algısı arasında kökten bir uyumsuzluk, bir uzlaşmazlık bulunması hiç ‘makul’ bulunmayabilir, fakat çeşitli biçimlerde objektifleştirilmiş bilgilerle aşılacak bir rasyonel alanda değiliz, bedene kadar geçirilmiş zihin ve ruh unsurları alanındayız. “Sizi yaralıyorsa yaralasın, bize şifa oluyor” demeye getirirseniz, ‘barış içinde bir arada yaşama’yı, bir tarafın acısını içine gömmesi, boynunu bükmesi olarak anlıyorsunuz demektir. En güçlü bir egemenlik için bile akıllıca sayılmayacak bir seçim. Seçim sizin. Seçimle geldik, her şeyi yaparız derseniz, o seçimi de anlamlı kılan ilkeler ve ülküleri yerle bir etmiş olursunuz. Bu tür seçimler hiç hayırlı olmadı; ne bir kişiye ne bir topluma ne de bir devlete…

Kin ve düşmanlık

Başa döneyim, başlığa: Sabiha Gökçen ve Yavuz Sultan Selim isimlerinin kamusal yapılara verilmesi, ilki için öncelikle Kürt Alevileri, ikinci için tüm Alevileri kendi cinayetlerine ya ortak ya seyirci olmaya çağırmaktır. Sembolik planda o şiddetin tekrarıdır.

TCK’daki ‘halkı kin ve düşmanlığa kışkırtma…’ suçu tam da bunu tanımlar. “Kışkırtan güçlü egemense, suç değil kamu hizmeti vardır” demek, kamunun çok önemli bir kesimini kesip atmış olmak demek olur. O halde tam da “Savcıları göreve çağırıyoruz” denilecek bir noktadayız, son dönemlerin moda çağrılarından biri diyerek küçümsemeyin. “Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” düsturu, “Devletin egemenlerinin dediği olsun, isterse kıyamet kopsun” düsturuna dönüşmemelidir, zira her biri ayrı gelecekler hazırlar. Ayrı mahşerler. Birinde hak konuşmuştur, diğerinde haksızlık. Biri adalete doğru bir adımdır, diğeri Kerbela’ya.

radikal