Ana Sayfa Blog Sayfa 6409

Sivas Katliamı, Siyasal İslam, Devlet ve Kemalistler

1

Bundan tam 21 yıl önce 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin önünde cani bir kitlenin saldırısı sonucu çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan ile düşünür yanarak hayatlarını kaybetti.

Sivas katliamı için çok şey yazıldı çizildi ama buna rağmen Sivas katliam tam anlaşılmadı. Çünkü Sivas Katliamı sadece bir kesimi hedefe koyarak, anlatılabilinecek, anlaşılacak bir katliam değildir. O dönem ve günümüzdeki yaklaşımları bütünlüklü ele almazsak sağlıklı sonuçlara varamayız.

Siyasal İslam

Bu Katliamı anlamak için ülkemizdeki Siyasal İslam anlamamız gerek. Tarih boyunca Siyasal İslam’ın yaptıkları iyi anlaşılmadan Sivas Katliamı anlaşılmaz. Alevi düşmanlığı yapılmadan, insanlar böyle eğitilmeden 2 Temmuz Sivas’da yaşanan yaşanmayacaktı. Alevilere karşı kim ve nefret öğretisi olmasaydı o kadar kalabalık bir araya getirilemezdi. Bunun için siyasal İslam’ın o dönem yayın organlarında Aleviler üzerinde yazılan çizilen ve propaganda edilen söylemler araştırılmadan Sivas Katliamı anlaşılmaz. Böyle bir araştırma bize gösterecektir ki; siyasal İslam’ın, Alevilere yönelik iftira ve nefret söylemleri Madımak Katliamına yol açmıştır.

Diğer önemli konu ise Sivas davasında Siyasal İslam’ın öncülüğünü yapan partilerin durumudur.  Katliam sonrası sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında Refah yol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan’da vardır. Kazan bu katliamı yapan katilleri bakanlığı sırasında hapishanede ziyaret etmiştir. Katilleri ziyaret etmekte bir mahsur görmemiştir. Daha sonra geniş avukat listesinden çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olmuştur. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi’ne katılmaları ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler, milletvekili olanların olması tesadüf değildir. Bu durum Siyasal İslam’la katliamın bağını ortaya koyan önemli göstergelerden birisidir. Dolaysıyla13 Mart 2012 tarihine gelindiğinde davanın zamanaşımından düşürülmesi ve ardında Başbakan Erdoğan’ın “hayırlı olsun” değerlendirmesi tesadüf değil, bu ilişkinin bir parçasıdır.

Devlet

Tabii ki; katliamı sadece Siyasal İslam’a mal etmekle de bu işin içinde çıkamayız. Bir devlet aklı olarak ele alamazsak yanılırız. Cumhuriyet projesinin bir parçası olarak ele almalıyız. Cumhuriyetin kendisini şekillendirmek istediği Türkçü ve Hanefi Sünni anlayışın hayata geçirilmesinin uzun yıllara yayılmış bir uygulaması olarak da bakmak zorundayız. Sivas katliam davasının düşürülmesi bilinçli bir olaydır. Bunu Aleviler üzerindeki devlet politikasının bir sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bu katliamı ve benzer katliamları yapanlar eğer gerçek anlamda yargılansaydı, kamuoyunun vicdanını rahatlatan ceza alsaydı aleviler bu kadar kolay saldırılara maruz kalmazlardı. Yine Sivas davası doğru değerlendirilmiş olsaydı bu Alevilere yönelik politikanın değiştiği anlamına gelirdi. Aleviler de bundan dolayı kendilerini daha özgür ve rahat hissedebilirlerdi, psikolojik olarak rahatlayabilirlerdi. O tarihsel olarak üzerlerinde oluşmuş baskıyı atabilirlerdi. Bu davanın düşürülmesiyle birlikte Aleviler üzerindeki bu psikolojik baskı, bu katliamların yarattığı korku sürdürülmek istenmiştir. Dolayısıyla zamanaşımıdır, şundandır, bundandır biçiminde sıradan bir durum gibi değerlendirmek yanlıştır. Bu durum devletinin Aleviler üzerindeki politikasının değişmediğini, korkuyla, baskıyla, sindirerek yok etme politikasının devam ettiğinin gösterilmesi anlamına gelmektedir. Son zamanlardaki devlet merkezli siyasetin sıkça Alevileri tahrik eden, içlerine korku salan açıklamaları da bunu bir kez daha doğrulamaktadır. İktidarlar değişiyor ama Alevi politikaları değişmemektedir.

Kemalistler ve Ergenekon

Bir diğer konu neden 93 yılı, çünkü 93 yılı çok özel bir kompseptin hayata geçtiği yıldır. Ülkemizde aydınların ve binlerce Kürdün faili meçhullere gittiği, 33 Askerin öldürüldüğü, 5 bin köyün boşaltıldığı, Turgut Özal’ın öldürüldüğü, Hizbullah’ın her gün Güneydoğuda insan avına çıktığı, devletin çeteleştiği, Sivil siyasetin önünün kapatıldığı bir dönemdir. Sivas katliamı işte bu sürecin bir parçasıdır. Neden Aleviler sorusu önemli. Çünkü bu aynı zaman Kürtlerin Kürt bilincine ve Alevilerin Alevi bilincine kavuştuğu yıllardır. Bu uyanışa bir set çekilmek isteyen devletin uygulamalarıydı yapılanlar. Kürtlerin payına düşen 17 bin faili meçhul ve 5 bin köyün boşaltılması, Alevilere düşen ise Sivas katliamı ve sonrasında sindirme hareketiydi. Madımak katliamı Alevi uyanışının barajlaşması, suyun akışının yön değiştirilmesiydi. Bu baraj, bu yol değişikliği kime yaradıysa bu katliamda onların parmağı vardı. Derin yapıların, derin ilişkilerin ürünü idi Sivas. Kimse dönüp sorgulamadı. Sorgulayanlar da hep sokaktaki güruhla kaldı. Bizlere de korkular salındı, slogan attırıldı; “Mollalar İrana”

Bu slogan ne kadar Alevilere ait olabilirdi ki; “Mollalar İran’a” diye slogan atanlar bugün Suriye’nin, İran’ın “Alevi” olduğunu keşfettiler. Alevi uyanışının önüne Kemalist/Ergenekon devletin derin eliyle barajlar kuruldu. Aleviliği yasaklayan ve bugün Alevilerin asimilasyonunda temel rol oynayan Tekke ve Zaviyeler yasasını bile Alevilere savunduracak kadar tarih ve politika algısı çarpıtıldı. Alevilik unutturulmak istendi …

Tam 21 Yıl sonra tekrar benzer bir süreci yaşıyoruz. Sokaklar özgürlükler ve demokratik taleplerin haykırıldığı alanlar haline geldi. Devlet mevcut durumda bu anlayışla yürüyememekte, aşılmış durumda ya herkesin payına düşen şiddeti devreye koyacak yada özgürlüklerin herkes için tanındığı bir döneme gireceğiz. Gezi parkı etrafında yürütülen mücadele bunu hepimize gösterdi. Sokaklar Siyasal İslam’a da, Kemalist / Ergenekon toplum mühendisliğine hayır demekte. Herkes için Demokratik değerlerin ve Özgürlüklerin tanındığı Türkiye’yi istemekte.

Aşk ile

Medyanın acı kaybı! Suat Yeğen’i kaybettik

NTV, Habertürk’te yıllarca çalışan, son olarak IMC TV’de haber koordinatörlüğü yapan Suat Yeğen’i kaybettik.

Yeğen, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

AleviNet olarak ailesine, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Toprağı bol, devri daim olsun…

AleviNet

Alevi açılımı kaldığı yerden devam…

Hükümet, geçtiğimiz yıllarda başlayan ve 9 çalıştayla önemli bir yol kat edilen Alevi açılımı için yeniden start vermeye hazırlanıyor

Çözüm sürecinde kaydedilen olumlu aşama üzerine hükümet geçtiğimiz yıllarda başlayan ve yapılan dokuz çalıştayla önemli bir noktaya gelen Alevi açılımının yeniden raftan indirmeye hazırlanıyor. Edinilen bilgilere göre AK Parti ve hükümetin üst yönetiminde Alevi açılımının yeniden başlaması ve bu konuda çarpıcı adımlar atılması fikri ağırlık kazandı. Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nin devreye girmesinin ardından hükümet kendisini dışlanmış hisseden diğer kesimlerin de sorunlarını giderme kararı almış, Alevi açılımı bu çerçevede başlatılmıştı. Kaynaklar, çözüm sürecinde alınan mesafeye de dikkat çekerek hükümetin Alevi açılımında yeniden düğmeye basmayı gündemine aldığını ifade etti. Faruk Çelik’in başkanlığında yapılan dokuzuncu çalıştayda “Hacı Bektaş Veli Vakfı’nın kurulması, Alevi dernek ve Vakıfların bu vakıfla irtibatlandırılması, hükümetin Hacı Bektaş Veli Vakfı’nı maddi olarak desteklemesi, böylece devletin Alevi vatandaşların etkinliklerine de kaynak aktarması” formülü üzerinde durulmuştu. Kulislerde paralel çalışmaların başlamasıyla Vakıf formülünün yeniden ele alınabileceğini belirtiyor. Bu arada hükümet Nevşehir Üniversitesi’ne Hacı Bektaş-ı Veli, Tunceli Üniversitesi’ne de Pir Sultan Abdal isminin verilmesini kararlaştırdı. Bu adımın yanı sıra Alevi toplumunun önde gelenleriyle diyalog geliştirilmesi ve bu diyalogun kurumsallaşması da ifade edilen adımlar arasında yer alıyor.

9 çalıştayla bu noktaya gelinmişti
Toplam 202 sayfalık Alevi Çalıştayları Nihai Raporu’nda, Alevi sorununun, hukuk devleti normlarıyla hiçbir şekilde çelişmeyen bir laiklik anlayışıyla ele alınması ve yeni ayrışma alanlarına yol açmayacak şekilde çözülmesi gerektiği belirtilmişti. Raporda, gerek zorunlu gerek seçmeli din derslerinde Alevilik konularında belirleyicilik hakkının, Alevi toplumuna verilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığının, diğer mezheplere nasıl hizmet götüreceği, devletin nasıl bir yapılanmaya gideceği konusunda hukuki çerçevede çalışmalar yapılması önerilerinde bulunulmuştu. Aşure Günü’nün resmi tatil yapılması, Hacıbektaş ilçesinin misyonuna uygun şekilde ihya edilmesi gibi somut öneriler yer almıştı.

sabah gazetesi

Bülbül, Gül’e Alevi açılımını sordu

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e “3. Köprü hakkındaki açıklamanız temsil ettiğiniz görevin ve makamın ciddiyeti ile uyuşmuyor. Başbakan Türkiye’yi kendi zihniyetinden ibaret sansa da köprü sadece Yavuzu ecdat belleyen kanlı tarih savunucularına hizmet vermeyecek. Bırakınız köprüyü, projeyi de Alevi Açılımı ne oldu?” diye sordu.

İşte basın açıklaması:

BASINA ve KAMUOYUNA;

Sayın Cumhurbaşkanı 3. Köprü hakkındaki açıklamanız temsil ettiğiniz görevin ve makamın ciddiyeti ile uyuşmuyor! 3. Köprüye “Yavuz” adı verilmesi basit bir olay değildir. Bu isim köprüye kasten ve açıkça biz Alevileri aşağılanmak, ötekileştirilmek, aba altından sopa göstermek ve kanlı bir tarihin hatırlatılmak için verilmiştir. İki kıtayı bağlayan, Doğu – Batı kavşağı olan bir köprünün adı birilerini memnun etmek için biz Alevilere zulüm, sürgün, katliam ve kırımı reva gören “Padişah Efendinin” adı verilemez. Başbakan Türkiye’yi kendi zihniyetinden ibaret sansa da köprü sadece “Yavuzu” ecdat belleyen kanlı tarih savunucularına hizmet vermeyecek. Bırakınız köprüyü, projeyi de “Alevi Açılımı” ne oldu?

Sayın Cumhurbaşkanının demecinden “3. Köprünün adı Yavuz Sultan Selim olsun da başka bir devlet projesine Hacıbektaş veya Pir Sultan Abdal adı verelim!” anlaşılıyor. Bizim amacımız “Bir devlet projesine Hacıbektaş veya Pir Sultan Abdal adı verilmesi” değildir. Serçeşmemiz Hünkar Hacıbektaş Veli’nin adı ilim, irfan, edep, haya, kemalet, sevgi ve aşk ile dünya insanlık tarihinin evvel, ahir değerlerine nakşolmuştur. Piri Piran Pir Sultan Abdal yaşamı, eylemi, söylemi ile sadece Alevilerin değil, dünya insanlığının ortak değeri haline gelmiştir. Osmanlı’dan süregelen inkarcı ve katliamcı zihniyet Koçgiri’den başlayan, Dersim, Kırıkhan, Ortaca, Elbistan, Hekimhan, Maraş, Malatya, Sivas, Çorum, Madımak, Gazi, Ümraniye ile devam eden sistematiktik bir politika halini almıştır. Günümüzde “Kapı işaretlemeleri” başbakanın dolaylı ve direk tehditleri, istihbarat raporlarında “Potansiyel suçlu” tanımları ile hedefteyiz!!! Bu hakikatler ortada dururken köprüye Pirimizin, “Esaslı bir devlet projesine” Hünkarımızın adını verseniz neye yarar ki? Sayın Cumhurbaşkanım öncelikle devlet olarak yüzleşmek hakikatlerle yüzleşmeniz gerekir.  13 Gün sonra anmasını yapacağımız Madımak Katliamını da Yavuz, Kuyucu Murat Paşa, Topal Osman, Sakallı Nurettin ve Sabiha Gökçen gibi katilleri ecdat bilen devlet zihniyeti yaptı.

Biz Aleviler devlete, hükümete güvenmiyoruz. Bu somut ve derin kaygımızı azaltmak için devletin öncelikli olarak yapması gerekenler;

  1. Madımak Oteli Utanç Müzesi olmalıdır.
  2. Yüzyıllar önce “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen Hünkar Hacıbektaş’a saygı için Hacıbektaş ilçesine “Doğa ve Toplum Bilimleri” üniversitesi kurulmalıdır.
  3. Sivas’taki mevcut devlet üniversitesinin adı Pir Sultan Abdal Üniversitesi olmalıdır.
  4. “Tunceli” adı derhal resmi kayıt, evrak ve tabelalardan silinmeli Dersim yazılmalı ve Dersimdeki mevcut üniversitenin adı Seyit Rıza Üniversite’si olmalıdır.
  5. Antalya, Murat Paşa İlçesinin adı Kuyucu Murat Paşa’dan gelmektedir. İlçenin adı değiştirilmelidir.
  6. TBMM’de Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Milletvekilleri, bilim ve hukuk insanları, Alevi kurum yöneticilerinden oluşacak komisyon gerekli araştırmaları yapmalı, araştırmanın hukuki, insani, vicdani sonuçlarına göre devlet MADDİ ve MANEVİ ÖZÜR dilemelidir. (19 Haziran 2013)

Kemal BÜLBÜL

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

 

Kendini bilmek…

Bilinen öyküdür. Yunus, kıtlık kıranda çare aramak ve buğday almak için Hacıbektaş Dergahına gelir. “Bir ulu kişi varmış. Açlara aş, yokluk çekenlere çare, hastalara şifa bulurmuş. Muradımız tohumluk buğday almaktır. Fukarayız. Ulu kişiye eli boş gitmek olmaz. Yabandan alıç topladım.” Der ve Hacıbektaş’a götürüler Yunus canı. Mürşidi kamil, Serçeşme o saat fark eder Yunus’taki cevheri. “Buğday mı istersin himmet mi?” Yunus, duraksar yutkunur “Buğday isterim. Köyde beni beklerler.” Der. Hacıbektaş “Çuvallarındaki alıç tanesi kadar nefes edeyim!” Yunus,…! Hacıbektaş “Alıçların içindeki çekirdek tasni kadar!…” Yunus,…! “İlle de buğday!” Ve alır buğdayını düşer köyün yoluna… Yunus mesuttur. Lakin… Aniden çarpılmış gibi irkilir ve “Ben ne yaptım??? Ulu kişinin dediğini neden kabul etmedim. Acep himmet ve nefes dediği ne ola ki?” diyerek geri döner. Zaten Yunus buğdayı alıp dergahtan ayrılırken Hacıbektaş “Geri gelecek!” demiştir. Yunus geri gelmesine gelir de Hacıbektaş “Biz senin kilidini Taptuk Emre’ye verdik. Var git. Hizmet et himmet bul Yunus can!” der.

Yunus varır Taptuğun kapısına. “Taptuğun tapusunda/ Kul olduk kapusunda/ Yunus miskin çiğ idik/ Piştik elhamdüllilah! Ayak idik baş olduk/ Kuru idik yaş olduk/ Kanatlandık kuş olduk/ Uçtuk elhamdüllilah!” demeden önce, nice demlere, devranlara, acılara, hakikatlere vakıf olacak, kırk yıl dergaha “Odun taşıyacak! Bir tek eğri odun bile getirmeyecek!” Benliği ile yüzleşecek, savaşların en büyüğünü, belik savaşını yaşayacak, çile çekecek… Çalkalanıp, bulanacak, arınıp, durulacak ve Yunus Emre olacak!.. Mürşidinden el alıp “Diyar diyar gezmek” yüreğinden akanları “Paylaşmak için” yollara düşecektir…

Günümüz yaşamında da böyle değil midir? Nice Hak ve hakikat erbabı kendinin farkına varamaz! Bir mürşit de çıkıp o cana hakikati izah etmez ise nice değerler amiyane tabirle “Harcanıp gider!!!” Boşuna dememişler; “Dehre sultan olmak boş bir heyula imiş!/ Bir mürşide bend olmak her şeyden evla imiş!” Mürşit ışıktır, mürşit yol göstericidir. Mürşidi olmayan murada eremez!

Yunus Emre hiçbir kitaba sığmaz. “Dört kitabın manasın/ Okudum ezber ettim/ Aşka gelince gördüm/ Bir uzun hece imiş!” deyişinde hakikate vasıl olur. Hakikat ne kitaptır, ne kelamdır ne de ezberdir… Hakikat aşktır… Aşkın mürşidi Yunus Emre ve Hak Aşıklarıdır.

Hakkın ve hakikatin sırrına vakıf olan Yunus Emre “Aradım durdum. İnsandan yola çıktım… İnsanı buldum!” der. Yunus Emre, Şemsi Tebrizi’nin ışığı ile nurlanan Mevlana diyarına varır. “18 bin beyitlik” Mesnevi’yi okur. Ve uzun sözün kıssası “Ete kemiğe büründüm/ Yunus diye göründüm/ Yunus miskin yok oldum/ Külli varı Hak oldum!…” diyerek var oluşun, devridaim olmanın hakikatini ifade eder.

Yunus’un aradığı Hak ve hakikattir. Ne kadar kendini bilse, benlik savaşı yapsa, çile çekse de hala bir hakikatin farkında değildir!!! Yazı yabanda üç dervişle tanışır ve yaren olurlar. Maksat Hak için halka hizmet etmektir. Rivayet odur ki, her gün öğün vakti geldiğinde dervişlerden biri “Hak aşkına dilekte bulunur” ve meydana yemek gelir. Bizim Yunus telaş içindedir. “Sıra bana gelecek. Ben rezil olacağım! Benim dileğim Hak katında makbul olmaz! Yemek gelmez!” diye içten içe kıvranmaktadır. Dayanamaz ve sonunda dervişlerden birine gizlice sorar. “Ey can! Siz ne yapıyorsunuz? Ne diyorsunuz da dileğiniz Hak katında kabul olup yemek geliyor?” Derviş, Yunus’un kulağına şöyle fısıldar; “Biz diyoruz ki; Ya Hak, Taptuk Emre dergahında Yunus diye bir derviş var. Onun yüzü suyu hürmetine bize yemek gelsin!!!” Hani, Yunus dergahtan buğday alıp köye dönerken, “Bu himmet ve nefes neydi? Neden ulu kişiden buğday yerine himmet ve nefes istemedim?” dediği andaki gibi çarpılmış, dona kalmıştır. Yunus’u Yunus yapan hakikatlerden biri de budur…

Kim bilir kendi hakikatinin farkına varmayan nice Hak ve Hakikat aşığı var aramızda. Son yaşanan şaşırtıcı ve bir o kadar da öğretici olaylar da bu gerçeği işaret etmiyor mu?…

 

Riya Heq

Xelîl DALKILIÇ

Elewiyên Kurd baweriya xwe wek ‘Riya Heq’ yanî ‘riya rastiyê’ binav dikin. Ji bo tu zindî yanî ‘can’ hevdu neêşînin, her têkilî li ser bingeha ji hev razîbûnê were sazkirin, jiyaneke azad û wekhev, şopandina riya heqiyê ji xwe re mîna armancekê hiltînin dest. Li hember rastiya civakî qanûnên serdestan çiqas dijwar bin jî, tu astengî li ber wê nikane bisekine. Zû an dereng, hêvî, berxwedan û hewldanên civakî wê biherikin û bikevin riya xwe ya heqiyê…

Berê wexta Kurdan bahsa jiyaneke ekolojîk û komînî dikirin; kesên ku di çarçoveya siyaseta modernîst de mêzedikirin, digotin, “Kurd çi dixwazin, ne diyar e!” Dema bahsa ‘xweseriya demokratîk’ an jî ‘konfederalîzma demokratîk’ dihate kirin; wer difikirîn; ku qey Kurdan hişê xwe xwarine! Ev sih sal zêdetir e; Kurd dînîtiyeke wisa dikin ku xelk û alem pê şaş maye!.. Ji ber ku riya rastî, azadî û wekheviyê dişopînin, qanûn û kitêbên dewletên zordest li ber rastiya wan bê mane dimîne û îro xelkên li rastiya xwe digerin jî têkoşîna Kurdan wek mînakekê dişopînin…

Li seranserê cîhanê modernîteya kapîtalîst di nava krîzekê de ye. Krîz bi xwe re zordestiyê û feqîrtiyê tîne. Û li hemberê wê jî îro li gelek welatan xelk li ser pê ne. Xelkên Erep jî beriya du salan vir de li hemberê dîktatoriyê serî hildan, lê têkoşîna wan hate fetisandin û kete destê dîktatorên nû.  Xelkê welatên Ewropî yên bi Derya Spî re ciran jî ev çend sal e ji ber xerabûna aboriyê, bêkarmayîn û feqîriyê li ser pê ne. Û niha jî xelkê Tirk…

Xelkê Tirk ji ber şerê li dijî Kurdan dihate meşandin heta îro ji ber tirsê rastiya xwe vedişart. Pirsgirêkên xwe yên siyasî, feqîrî û demokratîk bi aşkereyî nedihat zimên. Lê bi sekinîna şer re li dijî zordestiya hikûmetê, komên xwezaparêz, femînîst, çepgir, lîberal û hwd. li Gezî Parki ya Stenbolê fîşenga destpêka serhildanê avêtin. Ev serhildan bi rengînî li çar hêlên Tirkiyeyê belav bû.
Di van çalakiyan de dîmenên nû bala mirov dikişîne. Bi hezaran çalakvan, serhildanê bi rêxistinbûneke komînî didin meşandin. Xwarin, vexwarin, tenduristî, çalakiyên hunerî û hwd. gişt komînî ye. Ev rewş hestên jiyanake nû ya alternatîf derdixe holê…

Ên ku heta îro tu mane nedidan xwestekên Kurdan ên mîna, ‘xweseriya demokratîk’ û ‘konfedaralîzm’ê, niha li hemberê serhildanên li tevahiya Tirkiyeyê belav bûyî difikirin; ‘gelo ya rast ne ev e?!.’ Êdî him tirsa ji desthilatdariya zordest a R.T.Erdogan hate çirandin him jî tama jiyaneke komînî ya alternatîf hate girtin!..

Bi vê yekê re li Tirkiyeyê eniya demokrasiyê berfirehtir dibe û aktorên vê eniyê jî derdikevin meydanê. Kesên azadî û demokrasixwaz, xwezaparêz, femînîst, çepgir, sosyalîst, lîberal, civakên etnîkî û baweriyê gişt di nava livandinekê de ne. Him xwestekên xwe zelaltir dikin him jî wê xwe çitûlî tevlî karê avakirina sîstemeke demokratîk bikin, serî diêşînin. Yanî li rastiya xwe digerin. Ê herî bi mane jî, ev dînamîkên demokrasiyê niha di nava têkoşînê de Kurdan ji her demê rindtir fam dikin…

Di vê navberê de helbet Kurd, dest û piyên xwe naşedînin û napên; şopandina riya heq dewan dikin û gavekê din a nû bi pêş ve diavêjin. Di rojên 15-16’ê hezîranê de li Amedê Konferansa Yekîtî û Çareseriyê ya Bakurê Kurdistanê tê lidarxistin. Piraniya aktorên siyasî û saziyên sivîl ên Bakurî tevlî vê xebatê dibin. Di konferansê de Kurd wê xwestekên xwe yên ji bo garantîkirina mafên neteweyî û statûyekî xweser bi yek dilî bînin zimên. Sewa di her warê jiyanê de bikaranîna Kurdî  û xemilandina jiyanê bi nirxên kurdewarî jî helwesteke neteweyî wê were nîşandan! Konferansa Bakur wê ji bo Konferansa Neteweyî ya li Hewlerê û yekîtiya Kurdan giştan moral û motîvasyonekê jî derêxe holê…

Kurd wek rêwiyê riya heq li hemberê modenîteya zordest, tenê bixwebawerî û şopandina rastiya xwe, pêşengiya modernîteya demokratîk dikin û dersa xweserî, wekhevî, azadî, xwezaparêzî û jiyana komîniyê didin mirovahiyê…

Cemaat’ten Alevi hamlesi; Zaman yazarı Gülerce: 3. köprünün adı değişsin

Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, Gezi Parkı direnişiyle ilgili yazdığı yazıda çarpıcı bir düşünce ortaya attı.

Hüseyin Gülerce, İstanbul’a yapılacak 3. köprüye “Yavuz Sultan Selim” isminin verilmesi kararından vazgeçilmesi gerektiğini yazdı.

İşte Hüseyin Gülerce’nin Zaman’daki yazısından ilgili bölüm:

“(…) Üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verileceğinin ilan edilmesi, Alevi vatandaşlarımızı üzdü, rencide etti. (Şahsen benim düşüncem şu: Sayın Cumhurbaşkanı, bir açıklama yaparak, Alevi vatandaşlarımızın hissiyatının ve hassasiyetlerinin maalesef düşünülemediğini, kendilerini üzmek, gücendirmek gibi bir niyetin olmadığını ve üçüncü köprüye başka bir isim verileceğini söylemesi isabetli olur.) (…)” GERCEK GUNDEM

Çatıdan Düşen Alevi Dedesi Hayatını Kaybetti

Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde, Savran Köyü Kültürünü Yaşatma Derneği’nin çatısını tamir eden Alevi dedesi Mehmet Tezerdi (55), dengesini kaybederek aşağıya düşmesi sonucu hayatını kaybetti.

Edinilen bilgiye göre, Gölbaşı ilçesinde Fatih Mahallesi 118. Sokak’ta bulunan Savran Köyü Kültürünü Yaşatma Derneği’nin çatısını tamir etmek için çatıya çıkan Alevi dedesi Mehmet Tezerdi (55), dengesini kaybedip, beton zemine kafa üstü düşerek hayatını kaybetti. Olayı gören vatandaşlar polis ve sağlık ekiplerine haber verirken, sağlık ekipleri geldiğinde, şahsın olay yerinde hayatını kaybettiği belirlendi. Cumhuriyet savcısının da incelemesinin ardından cenaze, Malatya Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi. Olay yerine gelen Gölbaşı Kaymakamı Ali Edip Budan ise, Alevi dedesinin yakınlarına başsağlığı diledi.

(haber molasi)

Demirtaş; Alevinin vergisi ile Yavuz Sultan Selim köprüsü yapamazsınız

Genel Başkan Selahattin Demirtaş BDP grup toplantısında Erdoğan’a ve hükümete demediğini bırakmadı. Erdoğan’ın üslübunu eleştiren Demirtaş üçüncü köprü çıkışı ile çok konuşulacağa benziyor.

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Taksim’de yaşananların faturasını Erdoğan’a kesti.

‘Öfke anketle ölçülmez. Halkın duygularını anketten okuyabileceğinizi zannettiniz.’ diyen Demirtaş , ”Başbakan’ın bana oy veren yüzde 50 evde sabırsızlanıyor deyip bununla halkı tehdit etmek kelimenin tam anlamıyla faciadır. Bana oy verenleri sokağa döküp birbirinize kırdırırım demek istiyor. Bir Başbakan’ın aklından geçirmemesi gerekenler ağzından çıkmıştır.” dedi.

İktidara gelenlerin kendisinden başkasını yok saydığını söyleyen Demirtaş ayrımcılık yapılmaması gerektiğini ve ülkede yaşayan herkese eşit davranılması gerektiğini söyledi.

Üçüncü köprünün ismi hakkında sert çıkışta bulunan Demirtaş, ”Tüm direnişi yaratan şey devletin hükümetin toplumun farklılıklarını yok sayan anlayışıdır. Alevinin vergisi ile Yavuz Sultan Selim köprüsü yapamazsınız. Kendi evinin, villanın bahçesine yapabilirsin ama kamunun parasıyla ondan aldığın vergi ile Alevilere hakaret eden tutum içine giremezsin.” dedi.

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş grup toplantısında konuştu. İşte Demirtaş’ın konuşmasından satır başları;

İSYANIN FİTİLİNİ BAŞBAKAN ATEŞLEMİŞTİR

Türkiye’nin her yerinde direnişler devam ediyor. Başbakan orayı yıkacağız dediği anda işler değişti. O saatten beri Türkiye isyan günlerini yaşıyor. Küçük marjinal gruplar diyorlar yaa aslında tüm eylemleri yaratan kıvılcımı çakan bu ülkenin Başbakanıdır. İsyanın fitilini ateşlemiştir.

Başbakan’ın emri sonrasında ne pahasına olursa olsun polis Taksim’de işkence saatlerine başlamıştır. Polis sanki Yavuz Selim’in askerleri düşmana saldırır gibi kameralar önünde işkence faaliyetlerine başladı. Bir anda Türkiye’nin her yerinde herkes biz yıllardır bu harekete maruz kalıyoruz duygusuna katılmıştır. Başbakan’ın tutumu ile yıllardır birikmiş olan halk öfkesinin dışa vurmuştur. Bir ağaçtan şahaser yaratmak sadece marangozların işi değilmiş devrimciler de bunu yapabiliyormuş.

Hükümetin ortaya çıkan yangına körükle gitme tutumu bugün 7 gündür Türkiye’nin illerinde isyana neden olmuştur.

Hükümet gerçekleri görebilse itidalli dille halktan özür dileyerek halkın taleplerine kulak vererek meseleye yaklaşsaydı başka şeyleri konuşacaktık.

ERDOĞAN’IN HATASI VAR

Başbakan’ın bir hatası daha var. Öfke anketle ölçülmez. Halkın duygularını anketten okuyabileceğinizi zannettiniz. Bu en büyük hatadır. Hiçbir halk ankette ne kadar öfkeli olduğunu hissettirmez.

Yüzde 50’yi tatmin etme uğruna geri kalan yüzde 50’yi yok sayan anlayışla ülke yönetilemez. Türkiye’nin yüzde 50’si yönetilebilir. Yüzde 50’sine hükümetlik, başbakanlık yaptınız. Bunun da yüzde 50 olup olmadığı kesin değil.

Bu hükümetin anlamadığı gerçek budur. İktidara her gelen kendisi dışındaki herkesi yok saymaya, incitmeye gayret eden tutum içinde olmuştur.

ALEVİNİN VERGİSİ İLE YAVUZ SULTAN SELİM KÖPRÜSÜ YAPAMAZSIN

Tüm direnişi yaratan şey devletin hükümetin toplumun farklılıklarını yok sayan anlayışıdır.

Alevinin vergisi ile Yavuz Sultan Selim köprüsü yapamazsınız. Kendi evinin, villanın bahçesine yapabilirsin ama kamunun parasıyla ondan aldığın vergi ile Alevilere hakaret eden tutum içine giremezsin.

ERDOĞAN BANA OY VERENLERİ SOKAĞA DÖKÜP BİRBİRİNE KIRDIRIRIM DİYOR

Şimdi Başbakan kritik günlerde ülkede kalıp olup bitenleri anlaması bir yana yurt dışına çıkmayı tercih etmiş ve geri kalanları tahrik etmekten geri durmamıştır. Havaalanında yine tahrik edici üslupla konuşmuştur.

Başbakan’ın bana oy veren yüzde 50 evde sabırsızlanıyor deyip bununla halkı tehdit etmek kelimenin tam anlamıyla faciadır.

Bana oy verenleri sokağa döküp birbirinize kırdırırım demek istiyor. Sana oy verdiler diye senin zabıtan, polisin mi oldu bunlar. Sabırsızlanıyormuşlar. Bu sözün derhal düzeltilmesi lazım. Bir Başbakan’ın asla aklından geçirmemesi gerekenler ağzından çıkmıştır.

HÜKÜMET ŞAPKASINI ÖNÜNE KOYMALIDIR

Biz hükümetin baskıcı tutumunun yanında olmadık bu saaten sonra da olmayız. Hükümet şapkasını önüne koyup düşünmelidir. PKK yurt dışına çıktı ve sokaktaki insanlar değişim dönüşüm talep ediyorlar. İki süreci rahatlatacak demokratik reform paketidir. Hatada ısrar daha büyük hatalara yol açar.

internethaber

Saraylar yıkılır, saltanatlar çöker; geriye tarih ananın yazdıkları kalır

Üç gündür Köln’deki tarihi Dom Kilisesinin önündeki Meydan İstanbul Taksim Gezi Parkı eylemlerine destek verenlerle dolup taşıyor. Sadece Köln’de değil, Avrupa’nın tüm şehirlerinde, hatta köylerinde sürüyor DAYANIŞMA eylemleri.  Dünyanın değişik ülkelerinden dayanışma mesajları, fotoğraflar düşüyor sanal medyaya. Her kesiminden milyonlarca ezilenin, doğasına ve tarihine sahip çıkanların sesi sloganlara dönüşüyor. Her türlü ayrımcılığa, barışa, kardeşliğe, insanca yaşamaya uzatılan eller birbirine uzatılmış durumda.

Alışkanlıklarımızın dışında görüntüler düşüyor fotoğraf yada video karelerine. Bu güne kadar asla bir arada olmayan renkler, semboller, flamalar önemini yitirmiş, bir ağızdan atılan sloganlarda birleşiyor. Tarihine, inancına, doğasına, geleceğine sahip çıkmaya kararlı olanların birlikteliğine dönüşmüş. Türkler, Kürtler, Almanlar, Yunanlılar, Afrikalılar kendi dövizlerini, pankartlarını kendilerince evlerinden yazmış getirmişler. Solun her rengi burada, solcuların hemen yanında sağcılar, akp’ye oy vermiş insanlar duruyor. Kürt arkadaşların sembollerine itiraz eden bir kadın eylemciye, elleriyle MHP işareti yapanlar müdahale ediyor; Eylemin tadını kaçırma!.

Hep birlikte slogan atıyorlar; Türkiye Faşizme Mezar Olacak!. Arkadaşım Ali Haydar Avcı ile görüp yaşadıklarımıza şaşkınlıkla gülümsüyoruz. 60 sene sonra gördüğüm bir başka dünyanın fotoğrafını çekiyorum, videoya alıyorum herkes bu anı görsün diye. Her şerde bir hayır vardır, atasözü takılıyor aklıma. Devleti yönetenlerin bu güne kadar yüksek perdeden kibirli, azarlayıcı, aşağılayıcı, küçük düşürücü söylem ve hareketlerine karşı haklı olmanın, hakkına, tarihine, doğasına, kültürüne sahip çıkmanın bilinç yükselmesinin geldiği yerde olduğumuzu düşünüyorum.

Mağduriyet söylemleri ile ağlayarak iktidara gelen, rantçılar dışında herkesi mağdur etmeye çalışan bir iktidara yapılan itirazın patladığı yerdeyiz. “Biz karar verdik yapacağız, biz istersek yaparız. Birkaç marjinal örgütün itirazlarına boyun eğmeyiz, çapulculara meydan bırakmayız” tarzı tehditlerin tükendiği yer. Ağlama duvarlarını göstererek ülkeyi ağlatma duvarına çevirenlerin duvarlarını yıkıyor insanlar.

Tarih ana dediğimiz şey sadece seçilmişlerin tarihini değildir, en çok marjinallerin, çapulcuların tarihiyle doludur. Seçilmişlerin görkemli sarayları, görkemli iktidarları kendiliğinden yıkılmamıştır, o sarayları iktidarların başına yıkanlar, yönetenlerin çapulcu dediği insanlardır.
Çapulcu, hiçbir amacı olmayan insanların yaptıkları talana söylenir. Eylemcilerin hepsinin bir amacı var; “Gezi Parkıma Dokunma” diyorlar.  “Milyonları Sokağa Dökeriz” tehditlerine inat, silahlı, panzerli, gazlı polisin en sert saldırılarına karşı direniyorlar, ölüm haberlerinin fotoğrafları ulaşıyor sosyal medyaya. Tutuklanmalara, tekmeye, copa, tazyikli suya karşı bedenlerini hedef ediyorlar.  Kendilerine iki kilo patates, yarım altın karşılığı oy veren yoksulların çocukları bunlar.

Bizim algımız dışında, örgütsüz gibi görülse de, asıl çapulculara karşı veriliyor bu kavga. Bergamadaki Alloiniyi sular altında bırakanlara, Hasankeyf gibi insanlık mirasını sular altında bırakmaya çalışanlara, kentsel dönüşüm adı altında tüm tarihi yapıları alış veriş merkezlerine çevirenlere, dağlarımızı, akar sularımızı yabancı sermayeye satanlara karşı.

Gizli tanıklar bulduklarını söyleyerek tutukladıkları avukatların uğradığı haksızlığa, uydurma suçlar üreterek tutuklanan belediye çalışanlarına, sahte suçlarla tutuklanan KESK’li sendikacılara, öğrencilere yapılan baskılara, yandaş olmayan medyaya karşı uygulanan otosansüre, susturulmaya çalışılan gazetecilere, Alevilere yapılan hakaretlere, inkara. Kısaca; Ülkenin taşını, toprağını, suyunu, ormanını babasının malı gibi gören diktatörlük özlemlerine bir başkaldırıdır yaşadığımız.

Bu eylemi sadece hükümet değil, muhalefet de çok iyi okumalıdır. Eylemden rant bekleyen her politik bekleyiş, dünyamız da rantçılığa karşı verilen savaşları hep kaybetmiştir. Başta söylediğim gibi her rengin, her kültürün elele vererek başlattığı bir eylemi ancak tam demokrasi durdurabilir. Yıkılmadık saray, çökmeyen saltanat yoktur Tarih de….

Yaralanan tüm güzel insanlara “geçmiş olsun”, yıldızlara yükselen güzel insanlara “ışıkları bol olsun” dileklerimle. Zeynel Gül / 04.06.2013