Biz eskimiş anadilimiz Arapça’yı unutup çok dillilikten tek dilliliğe evrimleştikçe modernleşiyormuşuz. Fakat bu modernleşmenin ölümcül yan etkileri var. Türkiye Arapçası’nın Akdeniz lehçesi günden güne eriyor. Bu benzeşme, tekleştirme, fakirleşme ülkemizin menfaatine değil. Bu azınlık psikolojisi, korkuları dünyanın her tarafında aynı. Bu dünyanın siyahileri bizler, bu azınlık kompleksinden dolayı bindiğimiz dalı (dilimizi) keserek hem kendimize ve hem yaranmaya çalıştığımız çoğunluğa karşı işlediğimiz günahın farkında olmayız. Bu olumsuz sürece karşı duruş sergileyen müzik, tiyatro, sinema insanlarımız ve STK’lerimiz de var. Akdeniz lehçemizle en son sanat eserimiz sinema belgeseli Finnen filmidir. Antakyalı yönetmen Gökhan Evecen’in Finnen adlı belgeselinin galasını Antakya kültür merkezinde izledik. Tamamı Arapça olan filmin Türkçe çevirisini Antakyalı dilbilimci Mahmut Ağbaht, İngilizce çevirisini Antakyalı çeviri bilimci Hüsne Akgöl ve Almanca çevirisini de Heidelberg Üniversitesi dinler tarihi bölümünde doktora yapan Bahar Yeniocak yaptı. Belgeselimizin içerik danışmanını, Antakyalı son ozan Finnen Nihat Çay üstlenmiştir. Belgeselimiz ulusal ve uluslararası platformlarda Antakya’da Arapların dillerinin ve kültürlerinin yaşatıldığını gösterirken, diğer yandan kendi kültürünü yaşatmak isteyen Araplara bir başucu kaynağı sunuyor. Bu çalışma küçük katkılarla ve büyük emeklerle tıkanmalar aşılarak üç yılda tamamlanabildi. Arapça kelime olan “Finnen” Türkçe karşılığı sanatçıdır. “Finnen”nin ürettiği yapıtlara da Fenn yani sanat denir. Sanatın diğer dallarının yeterince güçlü olmadığı toplumlarda sözlü edebiyatın kendisi baştan sona sanat olarak ifade edilmektedir. Ülkemizin kültürel mozaiğinin bir parçası olan Arapların gerek tarihi gerekse de kültürel öğeleri bilinmiyor. Belgeselin galasında çıkış amacını yönetmen Gökhan Evecen, “Türkiyeli Araplara ait kültürel değerleri kayıt altına alıp yeni kuşaklara aktarmak ve böylece Antakya Arapçası’nın bir lehçesi ile neler ortaya koyulduğunu gösterip, lehçeyi yaşatmak isteyenlere bir kaynak olarak sunmak istedik” şeklinde açıkladı. Geçmişten bugüne tarihe tanıklık eden ve yaşamın nabzını tutan bölgemizin Arap ozanlarının belgeseli tarihimize ışık tutuyor. Galada pek alışık olmadığımız bir sanat ve edebiyat ortamı vardı. Sanat, edebiyat, şiir, şair, ozan, mevvel (Arapça gazel), estetik, kültür, sabır ve emek hepsi bir aradaydı. Belgeselde kendimizi gördük, kendimizi bulduk. Salonda ağlamak da gülmek de serbest. Ben dahil çoğu izleyici ikisini birlikte yaşadı. Evet, tavsiye ederiz, sizde izleyin. Ve korkmayın izleyen bölünmüyor hatta çoğalıyor, büyüyor, genişliyor, bütünleşiyor. Finnen filmini izledikten sonra daha çok Türkiyelileştiğimi hissettim.
Arap Alevileri’nin belgeseli Finnen
FEDA kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı
Demokratik Aleviler Federasyonu (FEDA) 11-12 Mayıs tarihlerinde Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde gerçekleştirdiği 5. Olağan Kongresi, 9 Ocak günü Paris’te katledilen PKK kurucularınudan Sakine Cansız, KNK Paris Temsilcisi Fidan Doğan ve Gençlik Hareketi üyesi Leyla Şaylemez’de adandı. Kongrenin açıklanan sonuç bildirgesinde “Türkiye’de Kürt sorununun demokratik barışçı yollardan çözümüne ilişkin, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Newroz çağrısını tarihi bir çağrı olarak ele almış ve Alevi toplulukları Türkiye’nin demokratik dönüşüm sürecinin öznesi olarak sürece aktif katılmaya çağırmıştır. Aleviliğin özgürlüğü Kürtlerin özgürlüğü, Kürtlerin özgürlüğü de Aleviliğin özgürlüğü olarak nitelenmiştir” tespiti yapıldı.
FEDA kongresi, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik barışçıl yollardan çözümüne ilişkin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Newroz çağrısını tarihi bir çağrı olarak ele aldığı ve Alevi topluluklarının Türkiye’nin demokratik dönüşüm sürecinin öznesi olarak sürece aktif katılmaya çağırdı.
“Aleviliğin özgürlüğü Kürtlerin özgürlüğü, Kürtlerin özgürlüğü de Aleviliğin özgürlüğü olarak nitelenmiştir” denilen sonuç bildirgesinde, “Ulusal, demokratik, inançsal, kültürel, ekonomik vb. hak ve özgürlükler, devletten beklemeden, tüm toplumsal kesimlerin kendi özgücü ile verecekleri demokrasi mücadelesiyle elde edilecektir. Dolayısıyla kongremiz, demokratik kurtuluş sürecini tam desteklemekte ve Alevileri bu sürecin ana öznesi olarak görmektedir.
‘ALEVİ TOPLUMU HALA BASKI ALTINDADIR’
Alevi toplumunun halen baskı altında olduğuna da dikkat çekilen sonuç bildirgesinde, “Alevilik inancı ve ibadet yerleri resmi olarak tanınmamaktadır. Aleviler korkutulup sindirilmekte ve evleri işaretlenerek hedef gösterilmektedir. Alevi Kürt toplumunun etnik ve inanç kimliği önündeki engeller devam ederken, tüm Alevilere Türk-İslam kimliğini dayatan bir anlayış derinleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu asimilasyon saldırısı Alevileri örgütlü ve demokratik bir direnişe daha fazla zorunlu kılmaktadır.
Kongremiz, bütün Alevi canlar için ‘farklılık içinde birlik’, ‘etnik kimlikte çokluk, yol’da birlik’, ‘ne kadar kendin olabilirsen, o kadar da başkası ile bütünleşebilirsin’ ilkelerini benimsemiş ve Kızılbaş Aleviliğin birleştirici ve paylaşımcı rolüne dikkat çekmiştir” dendi.
Analık ve Pirlik kurumunun toplumsal rolünü yeniden oynayabilmesi için çalışma yürütülmesinin gereğinin de altının çizildiği kongrede, “Ocak, dergah, cemevi, komiteler ve meclisler tarzında örgütlenmeyi ve bu temelde söz, yetki, denetleme, karar ve uygulamalara toplumu da katan demokratik bir işleyiş benimsenmiştir” dendi
Kongrede, FEDA’nın Avrupa’da örgütlenmesini geliştirmeyi, dernekler üzerinden federasyonlaşmayı ve giderek konfederasyonlaşma tarzında örgütlenmeyi de hedeflediği sonuç bildirgesinde kaydedildi.
Eşbaşkanlık sistemi ile bundan sonraki çalışmalarını yürütmeyi hedefleyen FEDA, “Mezopotamya’dan Anadolu’ya hakikat yolunda buluşalım” şiarı ile düzenlenen kongerinin 9 Ocak günü Paris’te katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’e atfedildi.
Kongrede alınan kararlardan bazıları şöyle:
“Demokratik Aleviler Federasyonu’nun komiteler, komünler ve meclisler biçiminde örgütlenmesi
Dernek ve dergahlarımızın bulunduğu yerlerde herkesin inancını kendi anadiliyle yapması ve Kürtçenin Kurmancî, Zazakî ve diğer lehçelerine yönelik kursların açılması
Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Roboskî katliamlarının yıldönümlerinde protesto etkinliklerinin yapılması ve Dersim katliamı başta olmak üzere tüm Alevi katliamlarının soykırım olarak tanınması için var olan girişimlerin kesin sonuç alıncaya kadar kesintisiz devam ettirilmesi
‘Demokratik kurtuluş süreci ve Aleviler’ konulu yaygın panel vb. etkinliklerin yapılması
Yıl içinde bir Alevi Kadın Kurultayı’nın gerçekleştirilmesi
Türkiye’de yeni anayasanın oluşum sürecinde Alevilerin temel haklarından olan eşit yurttaşlık, zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin resmi olarak tanınması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi gibi taleplerimiz için, Türkiye’de başta Alevi örgütleri olmak üzere bütün demokratik güçlerle paralel çalışmalar yürütülmesi kararlaştırılmıştır.”
FEDA Kongresi, birikimli ve deneyimli kadrosu ile Aleviliğin hizmetindedir
Yaklaşık 300 km bir yol katedeceğimizden ve ötürü sabahın erken saatlerinde ‘Bism-i Şah’ diyerek yola çıktık.. Yol boyunca güncel, aktüel siyasal gelişmeleri, Alevilerin durumu ve Dersim eksenli tartışmaları konuştuk..
Kongrenin yapılacağı salona geldiğimizde ise çok daha uzak bölgelerden ve çok daha erken saatlerde yollara düşerek Alevilerin buluşması’na gelen dostlar ile karşılaştık..
Yüzlerindeki yol yorgunluğu gitmiş ve yerini, birazdan başlaması düşünülen ‘Demokratik Aleviler Federasyonu’ (FEDA) 5. Olağan Kongresi heyecanına bırakmıştı..
Kimisi ile 20 yıldır görüş(e)mediğim çok değerli can’lar ve kimi ile ise zaman zaman görüşüp-tartıştığım, bir çok Alevi dostum ile ‘Niyaz’laşıp, helalleşme fırsatı buldum.. Kongreye yeni katılan delegelerin yüzündeki heyecan, ‘eski tüfek’ delegelerin ‘yeniden yapılanma’ heyecanı ile buluştuğu kongre salonunda herkes kendi aralarında üçer-beşer kişilik gruplar halinde yoğun bir sohbet ve ‘ne var ne yok?’ türünden bir tartışma içine girmiş idi..
Çok sayıda ve yeteri kadar delegenin bir araya geldiği, ezici çoğunluğunu ise Kürt Alevilerinin oluşturduğu kongre bileşenleri, son süreçte yaşanan gelişmeleri, 50 bin insanın yaşamına mal olan 30 yıllık savaşın, Abdullah Öcalan’ın şahsında Kürt özgürlük mücadelesin geldiği aşamayı vb konuları değerlendiriyordu..
Kongre hazırlık komitesi veya FEDA bir önceki dönem yönetimi ise döneme ilişkin salonun içini çeşitli pankart, poster vb donanımlarla kongreye hazır hale getirmiş ve Dersim’in Piri Seyit Rıza başta olmak üzere yine Koçgiri ve Dersim’de muhteşem bir direniş gösteren Ali Şer-Zarife ikilisinin büyük posterleri ile süslenmişti..
Pariste katledilen Dersim’in yiğit ve asi kızı Sakine Cansız, Nurhakların gülü Fidan Doğan ve Torosların yıldızı Lale Şaylemez’de anlamlı ve gülümseyen bakışları ile Alevilerin tartışmalarını izliyordu adeta..
Kongrenin açılışından tutalım, sonraki saatlerde sürüdrülen tartışmalarda eleştiren, çözüm önerileri sunan, bir önceki yetmezlikleri aşan bir konuma gelinmiş olduğu her halinden belli olan deneyimli ile deneyimsiz ancak heyecanlı, hizmet etmek isteyen bir iradenin ortaya çıktığından bahsetmek hiçte abartı olmasa gerek.. ‘Aleviler kaygılı, endişeli vb’ söylemlerin tersine kongre bileşenleri, delegeler ve tartışmalarda ortaya çıkan sonuç, Alevilerin bu sürecin dışında ve peşinden sürüklenen bir konumda değil , tam tersine bizzat içinde yer almaları ve demokratikleşme sürecine dahil olmaları ön plana çıkıyordu..
Demokratik siyaset, siyasallaşma ve yeni anayasa tartışmalarında Aleviler nerede duruyor sorusunun cevaplarının giderek netleştiği Alevilerin buluşması ve FEDA Kongresi, diaporada yaşayan Alevilerin sorunlarının ve çözüm önerilerin tartışıldığı, buna ilişkin örgütlenmelerin ve iradenin ortaya çıktığı ve ‘er meydanı, kızılbaş meydanı’ havasına bürünmüştü. İnanç ve yaşam felsefesindeki sevgi, barış ve hümanızma ile dolu olan Aleviler, bu buluşma ile bir kez daha inkarın, reddin ve her türden gericiliğin önüne geçmeye hazır olduğunu vurguluyordu..
Sadece Kürt Alevisi değil, Türkmen Alevilerin’de sorunlarının tartışıldığı kongrenin, geleceğe umutla baktığı, silahların sustuğu, müzakerelerin, barışın ve kardeşliğin yanı sıra inançlarında özgürleştiği bir ülke özlemi göze çarpıyordu..
Kongrenin bir başka önemli yanı ise son süreçte yaşananların, Alevileri kaygıya değil, tam tersine bir coşku içinde sürece sahiplenme ve koşulların her zamankinden daha fazla uygun olduğu ortaya çıktığı gözleniyordu..
Aslına bakıldığında son süreçte yaşananların, gerillanın ‘sınır dışına çekilmesi vb’ durumlar Alevilerin ve Alevi hareketinin, örgütlenmelerinin bu süreçte çalışmalarını, hak taleplerini bir adım daha ileriye götürmek, sonuç almak çok daha fazla ancak dahada rahat bir ortamda çaba sarf etmelerininde önünü açıyordu..
FEDA 5.Olağan Kongresi ve bileşenleri ise bu fotoğrafı çok net görüyordu.. Şimdi yapılması gereken ise bu fotoğrafa uygun bir kadro-yönetimi ile sürece dahi olmaktan geçiyordu..
Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yaşayan Alevilerin çatı örgütü konumundaki Demokratik Aleviler Federasyonu’nun (FEDA) ise Alevilerin temel sorunları, hak talepleri ve çözüm önerileri konusunda yeteri kadar birikime ve deneyime sahip kadroları zaten var idi..
Alevileri, ülkesi ile, ocakları, kutsal toprakları, Pirleri ve değerleri ile buluşturmanın bir vesilesi olacağına inandığım Alevilerin bu buluşması her yöneyyle çok önemli ve tarihsel bir öneme sahiptir..
Şimdi mesele, bu buşmayı gerçekleştirecek , bu birikimli ve deneyimli Alevileri, ‘Aleviliğin’ hizmetine sunmaktı.. Yapılacak seçimlerde ve planlamasında tüm bunları göreceğiz..
Gelsenkirchen
Hangi katliamı sayalım
Daha çocukluğumuzda bize okutulan tarih kitaplarında ne kadar yenilmez, ne kadar kılıç geçmez, ne kadar cesur olduğumuzu okur, ceddimize hayran olurduk. Çocuktuk, gururumuz, yenilmezliğimiz bizi geçmişimize özendirirdi. Analarımızın ağıtlarındaki ölümlerin sebebini anlayamazdık, babalarımızın sessizliğini de.
Anlamadığımız bir şey daha; devlet babamızın bize „okuyun“ dediği kitaplardan başkasını okumanın aklımızı bozacak oluşuydu. Oysa her kitabın bir yazarı vardı, devlet babanın kitaplarını yazanlar gibi. Ders kitaplarını okuyanlar çalışkan ve önü açık, başka kitapları okuyanların „kafalarını yemiş, deliler sayılmasıydı.
Her sabah “Bu ülkede ezanlar susmayacak” diyen milli marşımız ezberletiliyordu, hatta marşı duyduğumuz da yerimizde olduğumuz gibi duruyorduk ama okulda öğrendiğimiz ile yaşamın kendisi hiçte bize öğretilen değildi. Laiklik diye bir şeyin adı daha geçiyordu hiç görmediğimiz. En iyi ahlak camide ibadet etme, namaz kılma, oruç tutma yaşamımızda yoktu. İkrarımız, cemimizin „mum söndürme“ gibi çok kötü, büyük suç olduğunu öğreniyorduk okul kitapları dediğimiz zıkkımlardan ama yaşamımızın bir parçasıydı bu tanrıya söyletilen kötülük. Devlet ya, isterse tanrıları da konuşturuveriyordu laik ülkemizde.
Devlet baba eli kolu uzun, her şeyi bilen erişilmez, söz edilmez bir güçtü. Kendisine asi olanları hapse atar, döver ve idam edebilir, kimse bir şey soramazdı. Sazımızla deyişlerini söylediğimiz Pir Sultanların, Hatayilerin, Karacaoğlanların, Köroğluların adı geçtiğinde ellerini dudaklarına götüren büyüklerimiz, bir dönemin bölücü, kökü dışarıda, anarşit, teröristlerine niyaz ediyorlardı. Böyle, aklı birbirine karışan bir toplum olarak yetiştirildik.
Cumhuriyetin ne kadar özgürlükçü olduğunu öğrenirken, zavallı babam ödeyemediği vergileri, gittiği sürgünleri iç çekerek anlattı yaşamı boyu. Ne kadar çalışkan Türk olduğumuzu her sabah, birbirimizle yarışırca bağırırken, evimize gelen bir Türk gittikten sonra anam bizleri içeri almaz, evi temizleyip kırkladıktan sonra ancak girebilirdik. Bizler öğrendiğimiz “çalışkan Türklüğümüzü” söylemeye çalıştığımız da, yaşlılarımız sır verir gibi sessizce “Biz Türkmeniz” derlerdi. Oysa okuduğumuz ders kitaplarında gelmişimiz, geçmişimiz yazıyordu, devlet baba yalan söyler miydi? Türkmen çadırlarda yaşayan ya çok kaba, aşağılanan insandı ya da hakki Türk. Birini söylemek suç, diğerini söylemek övünçtü.
Bölücü, kökü dışarıda, anarşist, terörist sözleriyle büyüyen ve yaşlanan bir kuşağız. Sevdiğimiz insanları anarşist suçlamasıyla ya sokakta katletti ya hapislere doldurdu yada ipe gönderdi özgürlükçü Cumhuriyetimiz. Yetmedi, toplu katliamlara şahit olduk. Yaşlandık ve hala katliamları gördükçe öfkeleniyoruz, kızıyoruz ve birilerini suçluyoruz. Düşünmekten, hafızamızı zorlamaktan yoksunuz çünkü.
Toplu katliamların katillerini ödüllendiren bir devletimiz olduğunu, yaşanan bu katliamların gerçek katillerinin bizzat devlet dediğimiz aygıtı söylemekten korkuyoruz. İktidarlara kızıyoruz da, iktidarlar durmadan el değiştirirken katliamların hiç değişmediğini sorgulayamıyoruz. Sistem çok iyi organize edilmiş çünkü. Baba geleneğini sürdürebilmesi için bizleri başrol oyuncularına yönlendiriyor, gerektiğinde oyuncuları değiştiriyor ama kendi hiç değişmiyor. Sistemi sorgulamaya çalışanlar bölücüler diye sunuluyor, ilk başta ekmeğimizi paylaştığımız insanlar bu oyuna katılıyor. Çünkü kafalarımızı tütsülü, yosunlu yaptılar, hafızalarımız kör.
Geçmiş katliamların hesabını sorabilseydik, yani el ele vermeyi başarabilseydik günümüz katliamlarını yaşamazdık. 17 bin faili mechul var bu ülkede, yürekleri yanan anneleri kardeşleri, bir avuç insan her hafta kucaklarında kaybettiklerinin fotoğrafları ile hak arıyorlar, bizi ilgilendirmiyor. Roboski katliamının suçluları hala ortada yok, Antep’deki patlamaları yapanların kimler olduğunu bilmiyoruz, Hatay Reyhanlı katliamının da gerçek suçluları ortaya çıkmayacaktır.
İktidarın “Suçluları bulduk” söylemlerine inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Onların suçlu ilan ettikleri, katliamların suçluları değil, kendilerine muhalif olanlardır. Suç Acilcilerin üzerine atılmış görünüyor, bu anlık açıklamaların KESK tutuklanmalarına kılıf uydurma yalanları olabilir olması ilk akla gelen. Haksız yere tutuklanmış gazeteciler, öğretmenler, sağlık çalışanları hapisler de suçlarının ne olduğunu duymak için beklerken, saniyelik “suçlu bulma” açıklamalarına nasıl inanalım?
Yarın kimin, hangi nedenle katliama uğrayacağı da belli değil. Devlet Babanın yüreği de, vicdanı da yok. Çünkü, katillerin ödüllendirildiği bir ülkede ne katliamlar son bulur nede katiller bulunur. Birimizin acısını hepimiz yüreğimizde hissettiğimiz gün bu katliamların sonu gelecektir. Tersi, sayılarını dahi unutacağımız “hangi katliam” diye sormaya devam edeceğiz. Hepimizin gördüğü, 5-6 yaşlarındaki oğlu ölmüş ananın çocuğuna sarılmış fotoğrafı umarım vicdanımıza seslenmiştir. Devlet dediğimiz şey vicdan bırakmış ise…. 14.05.2013
Aleviler üzerinde oynan oyunlar
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı varedip ilan eyledik
Hakka hiç bir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik (Edip Harabi)
AKP kendi tarihini ‘tarihin sonu’sonu olarak ilan ederek, her iktidarın başvurduğu bir hileyeyi tekrarlamaya çalışmaktadır. Fakat gerçek 90 yıllık Kemalist Cumhuriyet tarihinin tüm rezevrlerini tüketmiş olup ağır ağır çatırmakta, sürekli krizlerle boğuşarak sonuna yaklaşmaktadır. Toplumla bağını yitirmiş, öz itibariyle anlamsızlaşmıştır. Devlet tam bir yol ayrımıyla karşı karşıya gelmiş: Türkiye’nin kuruluş aşamasında oluşturulan anti-Kürt, Alevi, Komünist ayrışımı büyük bir çıkmazın içinde bulunmaktadır. Zaten cumhuriyetinin son otuz yılı bu çıkmaz içinde debelenmekle geçmistir. Yaşanan sadece ‘Savaş’ değil, aynı zamanda Toplumsal değerlerin ayrışması ve yozlaşmasıydı. Geleneksel olarak Anadolu ve Mezopotamya bütünlüğü bilinçli olarak, inkâr ve karşıtlık temelinde parçalanmıştır. Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında dikkate alınan bu bütünlük, ne yazıkki sonraki yıllarda kendisini kötü bir sürece bırakmıştır. Bu 90 yıllık süreci devam ettirmek isteyen AKP hükümeti bunu ancak 10 yıl sürdürebilmiştir. Bu anlamıyla AKP, mevcut durumda sürdürülen, statükocu, CHP ve kemalist elitin öngördüğü devlet politikasıyla yürüyememektedir.
AKP’nin kendi dönemi demokrasiyi kendine kılıf yapan çoğu hükümetler gibi, süreci isteyerek başlattığına, bu demokratik dönüşüm sürecine öncülük yaptığına aldanmamak gerekiyor. Bu gelişmeyiAK Parti hükümetinin içinde bulunduğu bir devlet yaklaşımı olarak ele almak lazım. Barış süreciolarak adlandırılan sürecin gündeme girmesi bundandır. Soru şu; Kriz dönemlerinde devletin nasıl bir dönüşüm gerçekleştireceğidir. Bu konuda en büyük sorumluk demokrasi güçlerine düşmektedir. Bu süreçte belirleyici olan, demokrasi güçlerininpolitik taleplerini bir bütünlük etrafında kendi farkını ortaya koyabilmesidir. Süreci, yanlız bir kimliği ilgilendiren ve konuşulduğu bir süreç olarak algılamamak gerekir. Dikkat edilirse 1. Mayıs İşçi Bayramında devlet sosyalistlerin bu sürece katılmasını engelleyebilmiştir. Bu oyunları Aleviler üzerinde de yürütecektir. Devletin en büyük korkusu Demokratik bir Anayasa isteyenlerin bir araya gelerek “Demokratik bir Güç Birliği”ne varmasıdır. CHP’nin süreç karşıtlığını öyle anlamak lazım. Sürece katılması beklenen CHP, bundan birkaç ay önce mecliste talep ettiği komisyon ve önergelerle sürece hazır olduğu bir görüntü vermişti. Ancak Kürtlerin, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve demokratik çözüm için hamle yapınca tavrı da değişti. Anlaşılıyor ki çözüm ihtimali ortaya çıkınca belirli odaklar (Baykal ve Ergenekon)tarafından sert ve ırkçı bir politikaya yönlendirildi. Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığını sürdürmesi için böyle sert politika izlemek zorunda kalmıştır. Kuşkusuz kendisinin zihniyeti de Kürt sorununun çözümüne yatkın değildir. Ancak bugün sekter, sert ve Kürt sorununun çözümü konusunda en makul taleplere bile ihanet demesi bazı güçler tarafından rehin alındığını gösteriyor. ‘Tek bir yurtsever kalmayıncaya kadar bu ülkeyi böldürmeyiz’ demesi başka bir anlam ifade etmiyor. Bu söylemin CHP’nin en ulusalcı kesimlerinin yaklaşımı olduğu açıktır. Artık Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal’ın, Onur Öymen’in, Birgül Ayman Güler’in Kılıçdaroğlu maskesi takmış halidir.
CHP içinde durum böyle gelişince, bunun Alevi harekâtına yansımaması mümkün değildi. Alevi harekâtının önemli bir kesimininCHP’nin etkisinde olduğunu düşününce bunu beklemek gerekiyordu. Alevi harekatı süreci anlamaya çalışsada bu boşluktan yararlanmak isteyenler tabi Alevi hareketinin bu bekleyişini suistimal edecektir.
CHP’ninde özel görüşmeler üzerinde bu sürece müdahale etmek için boş durmayacaklar, özel tetikçiler görevlendireceklerdi. Öyle de oldu; Demokratik zihniyetleri olmadığı için bu süreci de yine Demokrasi güçlerinin aleyhine anlatmaya başladılar. Kürterin, Alevilerin ve Emek cephesinin sorunu çözülmeyecek, hak elde etmeyecek, Kürtler İslami bir birliğe evet diyecek gibi, CHP’nin siyasal alanda tetikçiliğine soyundular. Şimdiye kadar Mücadele edenlerin teslim alındığını, tek direnenin gücün CHP olduğunu heryerde anlatmaya başladılar. Bunların başını son dönem Necdet Saraç çekiyor. Herkes süreci yanlış anlıyor, tek kendisinin doğru anladığını yazıyor ve söylüyor. Necdet Saraç’ın bu keskin fikirleri yeni değildir aslında. Avrupa Alevi Örgütlenmesine girdiği günden bu yana durmadan yer değiştirmesi ve hep demokrasi güçlerini suçlaması ahlakının ölçüsüdür. Bir örnek verelim; 1995 yılında Türkiye Barış Partisi gündeme geldiğinde, Barış Partisi’in kılıçdarlığına soyunmuş, kendisini uyaran tüm arkadaşlarını derneklere “bölücüler” diye suçlamış, Türkiye’ye Barış Partisi’nin Toplantısında elindeki mikrofonla Ali Haydar Veziroğlu’na övgüler düzerken, bir gün sonra Barış Partisi düşmanı olmuş, HADEP’i desteklediğini gazetelere söyleyebilmiştir. Necdet Saraç’ın bu yazdıklarına kargalar gülüyor mu bilemiyoruz ama Alevilerin çoğunun güldüğünü biliyoruz. Şunu çok net anlaması lazım.Demokrasi mücadelesini bugüne kadar, büyük bedeller ödeyerek getirenler hiçbir haklarından vazgeçmezler ama CHP’den bir Türkiye demokrasi perpektivi çıkmayacağını da bilirler.Bir parti toplantısına katılarak Milletvekili olacağına inanıyorsa, demokrasi güçlerine bu nedenle saldırıyorsa, büyük yanılgı içinde olduğunu kendisine hatırlatalım. Her seçim öncesi CHP’nin herkese gül dağıttığı bilinmeyen şey değildir.
Birde, Alevilerin eski Aleviler olmadığını bilmesini isterim. Aleviler Korkutarak, piskolojik oyunlara getirilemeyecek kadar olgunlaşmıştır. Alevi Toplumu adeta suya hasret topraklar gibi hakikata susamıştır. Bu hasret giderildikçe, toprağın yeşermesi gibi Alevi toplumuyla bütünleşilir, Alevilerle tanışmış olur. Bunu yapmadıkça evdeki hesap çarşıya uymaz. Bizden söylenmesi
Aşk ile
Alevi hakları CHP ile BDP’nin arasını bozdu
BDP’nin ‘Aleviler devletin hizmetlerinden eşit yararlansın’ önerisine, CHP kanadının ‘hele bir düşünelim’ yaklaşımında bulunması tartışmalara neden oldu.
Anayasa’da Alevi hakları CHP ile BDP’yi karşı karşıya getirdi. CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Atilla Kart, BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Daniş Beştaş’ı ‘Ucuz siyaset” yapmakla suçladı. Rıza Türmen, BDP’nin inanç guruplarına ilişkin düzenlemelere karşı çıkan AKP ve MHP yerine CHP’yi hedef seçmesinin anlamlı olmadığını söyledi.
Dün düzenlenen Büyük Alevi Kurultayı’nda, Avrupa Alevi Dernekleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öken’in, BDP’nin komisyona sunduğu “Aleviler devletin hizmetlerinden eşit yararlansın’ önerisine CHP kanadının ‘hele bir düşünelim’ yaklaşımında bulunması tepki yarattı. Sert açıklamalar bugün geldi. Komisyon üyesi Kart ve Türmen, BDP’ye yüklendi.
Kart: Meral Daniş yanlış tweet atıyor
CHP’li Atilla Kart, BDP Eş Başkan Yardımcısı Meral Daniş’in sosyal medyadan yanlış ‘tweet’ atarak gerçeği çarpıttığını söyledi. Kurultayda, CHP’ye okları döndüren düzenlemenin, BDP ile uzlaşılan madde olduğuna dikkat çekti. Kart, “Söz konusu maddenin yeniden düzenlenmesi konusunda BDP ile anlaşma sağlanan madde. Sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi, BDP’li Daniş, tweet atmış. Doğru söylemiyor. Bu hiç etik değil. Doğru değil” dedi.
Türmen: AKP ve MHP yerine CHP hedef yapılıyor
BDP’li Meral Beştaş Daniş’le, maddenin ortak yazımı konusunda mutabakata vardıklarını anlatan Türmen, “Sadece Aleviler değil, bütün inanç guruplarının çıkarlarını düşünerek düzenleme yapıyoruz. Farklı inanç guruplarına eşit muamele için çaba gösteriyoruz. Bu düzenlemelere AKP ve MHP karşı çıkıyor. Buna rağmen BDP, CHP’yi hedef seçiyor. Hiç doğru değil”
t24
Alevi dernekleri saldırıyı kınadı
HATAY’ın Reyhanlı ilçesindeki bombalı saldırılar çeşitli Alevi sivil toplum kuruluşuları tarafından yapılan ortak basın açıklamasıyla kınandı.
Göztepe’deki Şahkulu Sultan Vakfı Külliyesi içinde yapılan basın açıklamasına Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz, Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Şahkulu Sultan Vakfı Başkanı Mehmet Tural ile çok sayıda Alevi sivil toplum örgütünden yetkililer katıldı.
Ortak basın açıklamasını okuyan Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz “Bu katliam Ortadoğu’da pazar yaratmak, var olan olanakları kendi emperyalist çıkarları için kullanmak 21’inci yüzyılın sömürge konseptini oluşturmak ve bu amaçla Ortadoğu halklarını inanç topluluklarını savaşa, kanlı bir çatışmaya sürmek isteyenlerin işidir” dedi.
Hüsniye Takmaz, Reyhanlı’da 46 kişinin katledilerek insanlığa karşı suç işlendiğini ve bu katliamı kınadıklarını belirterek “AKP hükümetinin ve Başbakanın Suriye politikası, Aleviliği bir çatışma unsuru yapmak ve bunun üzerinden Alevilere bir AKP ayarı vermek üzerine kuruludur” diye konuştu.
3. Büyük Alevi Kurultayı yapıldı
“Devletli değil, toplumsal barış” başlığı altında toplanan 3. Büyük Alevi Kurultayı Ankara’da yapıldı.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı öncülüğünde üçüncüsü düzenlenen Alevi Kurultayı Ankara’da yapıldı.
Anadolu Gösteri Merkezi’nde saat 9.30’da başlayan kurultay, “Devletli değil, toplumsal barış” başlığı altında toplandı.
Cem töreninin ardından kürsüye çıkan Ercan Geçmez konuşmasında, Alevilerin özellikle anayasa ve barış sürecinde dışlandıklarını belirtti. Başbakanın ataması ile kurulan “akil insanlar” komisyonunda yer alan, Alevilerin çürük elması olarak nitelendirdiği İzzettin Doğan’a sert tepki gösteren Geçmez’in konuşması sık sık sloganlarla desteklendi. Alevilerin, “İslam dini” vurgusunu hiçbir zaman kabullenmeyeceğini belirten Geçmez, “Biz her zaman barıştan yanayız ama bizim anladığımız barış bu değildir.” diyerek sözlerini sürdürdü.
Ercan Geçmez’in ardından kürsüye çıkan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, sözlerine Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde hayatını kaybedenleri anarak başladı. Demir, kurultayda Alevilerin yol haritasını çıkardıklarını ancak bu yol haritasının sadece Alevi kesiminin değil Türkiye’deki 75 milyon insanın yol haritası olması için uğraşacaklarını kaydetti. Anayasa ve barış sürecinde Alevilerin sözlerini daha gür söyleyeceklerini belirten Demir, mecliste bulunan dört partinin hazırladığı anayasa taslağında Alevilerin aradıklarını bulamadıklarını belirtti. Konuşmasında sık sık Suriye’deki emperyalist saldırganlığa değinen Demir, “Seçilmiş padişahlığa hayır” diyerek konuşmasını bitirdi.
Daha sonra söz alan Avrupa Alevi Dernekleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öken, konuşmasına Alevileri oy deposu olarak gören partilerin kurultaya desteğinin az olmasını eleştirerek başladı. Öken’in, “Burada Çorum’da, Sivas’ta yanımızda direnen devrimci partilerin temsilcileri var.” sözleri alkışlarla karşılandı. Alevilere yönelik şiddeti eleştiren Öken, “Galiba böyle giderse 4. Kurultay’da can güvenliğimizi konuşmak zorunda kalacağız. Bu yüzyılın yezidi Tayyip Erdoğan Alevileri yok etmeye kararlıdır.” diyerek, son dönemde Alevilere yönelen saldırılarla iktidar arasındaki bağlantıya dikkat çekti. Öken, “Tabii ki özgürlük olacak, ama bu özgürlük siyasal islamla olmayacak.” dedi. Öken konuşmasını Suriye halkına dayanışma mesajı göndererek sonlandırdı.
Anayasa tartışmaları, barış süreci ve ‘İslam birliği’ vurgusuyla birlikte, Suriye’de yaşanan gelişmelerin kurultayın genel havasına hakim olduğu dikkat çekti.
Bdp’nin meclise sunduğu ‘Aleviler devletin hizmetlerinden eşit yararlansın’ önerisine Chp’nin “Hele bir düşünelim bakalım” yaklaşımının ciddi bir tepki doğurduğu görüldü.
Ayrıca, kurultayda Maraş’a bir cemevi yapımına başlandığı haberi verildi.
Hacı Bektaş Veli Okmeydanı Semah ekibinin düzenlediği Semah gösterisinin ardından kurultay sona erdi.
Kurultayın ardından yayınlanan sonuç metni şöyle:
III. BÜYÜK ALEVİ KURULTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ
Barış arzusu ve umuduyla izlediğimiz bir süreçten geçiyoruz. Ne mutlu ki eller tetikten çekildi, ne mutlu ki ölüm haberleri gelmiyor dağlardan ve şehirlerden. Kimileri barış koydu bu sürecin adını, kimileri müzakere dedi, kimileri ateşkes, kimine göre çözümdü, kimine göre teslimiyet ve hatta ihanet, kimine göre artık zamanı gelmişti, kimine göre zamanı geçmişti de biz farkında değildik. Herkes bu süreci kendi meşrebince ya bağrına bastı ya da aşina olduğumuz bir nefrete reddetti.
Demokratik Alevi Hareketinin bileşenleri olarak bizler de, bu sürece dair söyleyecek sözümüz var diyerek bir araya geldik.
Bu coğrafyanın Kürtler, Ermeniler, Aleviler, Süryaniler, Çingeneler, Ezidiler gibi adları saymakla bitmeyen zulüm görmüş kadim halkları her seslerini yükselttiklerinde, kimlik siyaseti yapmakla suçlandılar. Oysa kimlik siyaseti yapanlar, bu halkları yalnızca kendileri üzerine söz söylemeye zorlayan, birbirleri üzerine ve birbirleriyle konuşmaktan men eden muktedirlerin ta kendisidir. Çünkü diğerlerini görmeyen, salt kendisiyle meşgul olan her siyaset bir benlik üretir. Benlik siyaseti, kimlik siyasetidir. Bizi benlik üzerinden kimlik siyasetinin çukuruna düşürerek orada hapsetmek istiyorlar. Kimlik siyasetinin Alevi Hareketinin hapishanesi haline gelmesine izin vermemekte kararlı olan bizler, barışın salt devlet eliyle ve devletin istediği kadar değil, halkların iradesi ve sözüyle başarılacağına olan inancımızı ve bu nedenle de barış sürecinin tam göbeğinde yer aldığımızdan hiç şüphe duymadığımızı beyan ediyoruz.
Bu başta olmak üzere öncelikle, barış süreci karşısında kaygılı bir bekleyiş ve atalet içinde olan herkesi, dikkatlerini iktidarın adımlarına çevirmeye, attığı her adıma müdahale etmeye hazır olmaya, barışı tek başına AKP’ye teslim etmemeye ve AKP’nin, süreci konjonktürel çıkarları uğruna istismar etmesine karşı uyanık olmaya çağırıyoruz. Bundan önceki çatışma sürecinde bedeli nasıl hep beraber ödediysek barış sürecini de hep beraber yürüteceğiz. Barış süreci kendinden menkul bir varlık değildir, ancak bizim varlığımızla ete kemiğe bürünür. Barış AKP hükümetinin kerameti kendinden menkul el çabukluklarıyla tesis edilebilecek bir şey değildir.
Bugün iktidarın süreci bir şirket zihniyetiyle ve istihbari bir operasyon gibi yönettiği aşikârdır. Bu durumu da, hedeflerini dikte ederek ülkenin dört bir yanına yolladığı akil adamlar üzerinden bir toplumsal uzlaşma süreci olarak pazarlamaktadır. Alevi toplumunu manipüle etmek üzere görevlendirilenlerin tarihi de, belleklerimizde dün gibi tazedir. Daha düne kadar Fethullah Gülen adlı şahsın Alevilere dönük, Kürtlere dönük nefret kusan yazıları ve sözleri gün gibi ortadayken, bu kişiyi filozofluk payesiyle donatan, bu nefreti ondan ödünç alıp bir de Alevilere hoşgörü gömleğiyle pazarlamaya kalkışan, Alevilerin öz örgütlenmelerini iktidarlara ihbar etmekten geri durmayan, bu örgütlerin yaptığı mitingleri terörizm, bu mitinglere katılanları Kürt teröristi sayan, Alevilerin ayinlerini de kurduğu diyanet taklidi kurullarla yozlaştırmaya çalışan, Alevilere, sosyalistlere yönelik katliamlarda elinin kana bulandığından kimsenin kuşku duymadığı şahsiyetleri ayinlere sokan ve postta dizinin dibine oturtan, en son olarak da Fethullah Gülen’le geliştirdiği ortak cami-cemevi-aşevi projesini övünçle ilan eden İzzettin Doğan, akil adamlığa bihakkın layıktır! Kürtlere, Ermenilere, Alevilere, ez cümle kendisinden gayrı kim varsa, herkese düşman olan ve can güvenliklerini tehlikeye sokmak üzere hedef gösteren Yeni Akit gazetesinin yayın yönetmeni ve yazarları da akil adamlığa o kadar layıktır. Layıktır, çünkü bu isimlerin seslendiği bir taban varsa eğer, düne kadar Kürt ve Alevi düşmanlığına yönelttikleri bu tabanı, şimdi Kürt dostu olmaya da ancak onlar ikna edebilir.
Barışa dair ortak bir irade oluşturmak üzere 3. Büyük Alevi Kurultayı’nda bir araya gelen bizler, yukarıda saydığımız zihniyetlerle ve bu zihniyetleri saygın kılmaya çalışan payandalarıyla yollarımızı kesin olarak ayırdığımızı beyan ederiz.
AKP iktidarının ve onun güdümündeki kalem efendilerinin daha şimdiden faturayı Alevilere kesmeye hazırlandıkları da aşikârdır. On yıllara yayılan bir deneyimi geride bırakmış büyük bir hareketin bileşenleri olarak bizler; Alevilerin terörle ilişkilendirilmesi gayretlerinin, barış sürecini baltalamaya çalışanların PKK içindeki Alevi gruplar olduğu iddialarının, Suriye eksenli olarak geliştirilen Alevi nefretinin Kürt ekseniyle birleştirilmesinin, Paris cinayeti kurbanlarının ve PKK’nın kimi üst düzey isimlerinin Alevi kökenli oluşlarının birden bire öne çıkarılmasının anlamını kavrayacak kadar irfan sahibiyiz.
Bununla birlikte, Alevileri barışın önündeki engel olarak işaretleyen tüm bu girişimler Alevi toplumu içinde büyük bir kitleyi sessizlik ve kaygıya sürüklemektedir. Abdullah Öcalan’ın 2013 Nevroz’unda okunan mesajındaki İslam Kardeşliği vurgusunun bu kaygıyı daha da derinleştirdiği açıktır. Öte yandan, barış sürecinde Alevilerin dikkatini doğrudan ve yalnızca bu vurguya çeken ve buradan tarihsel bir ittifakı, Osmanlı-Kürt Sünni ittifakını, İdris-i Bitlis’i nezdinde gündeme getirip Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı’yla, Öcalan’ı İdris-i Bitlisi’yle özdeşleştiren bu yaklaşım da bütün hızıyla bilindik devlet zihniyetine teslim olmaktadır. Bugün devlet nasıl Sünniliğe vurgu yaparak Kürt hareketini kavramak istiyorsa, 1514 ittifakını sürekli hatırlatanlar da devletin çıkarlarına uyacak şekilde Kürt Hareketini ve Kürt toplulukları Sünniliğin hanesine yazmaktadırlar. AKP iktidarının barış sürecini domine ederek toplumsal tabana kapatma girişimlerine katkı yapmaktan öteye gitmeyen bu yaklaşıma karşı beyan ederiz ki; Kürt sorunu aynı zamanda Alevi sorunudur, Alevi sorunu aynı zamanda Kürt sorunudur. Çünkü vicdanını yitirmemiş her Alevi, Kürdün Kürtlüğünden ötürü eza gördüğü her yerde bir Kürt’tür. Ve aynı Alevi bilir ki, demokratik reflekslerle şekillenmiş her Kürt, bir Alevinin Aleviliğinden ötürü eza gördüğü yerde, kuşkusuz bir Alevi olacaktır. Yetmiş iki millete bir nazarla bakma düsturumuzu kendilerine göre yontup biçenler bilmelidir ki, yetmiş iki milleti bir nazarla gören göz, halklar arasına sınırlar çizen devletin gözü değildir; bizatihi dervişin, abdalın, meczubun, seyidin, pirin, mürşidin, talibin gözüdür.
Bu nedenledir ki biz, hiç kimsenin kendini ve başkalarını iktidarın aynasından görme lüksünün olmadığı bir eşikte bulunduğumuzun farkındayız. Bu farkındalıkla, barış sürecinin önümüze koyduğu bir imkânı işaretlemek istiyoruz: On yıllardır süren bir şiddet döngüsünün çatışmasızlığa vardığı bu eşikte, birlikte ve barış içinde yaşamayı arzulayan halklar olarak, en yalın halimizle yüzümüzü kendimize ve birbirimize dönmek zamanıdır.
Bu başta olmak üzere; Kürt Hareketi, sınırları daima egemenlerce belirlenmiş bir İslam kardeşliği vurgusuna hapsolmadan, hiçbir ezbere takılıp kalmadan, yeni bir Alevilik inşasına girişmeksizin; Alevilik, inanç ve azınlık sorunu üzerine konuşabilmelidir. Demokratik Alevi Hareketinin bileşeni olduğu iddiasını taşıyanlar da, Kürt sorununa ve Kürt halkına karşı geleneksel düşmanlık ve milliyetçi reflekslerle arasına kesin bir mesafe koymalıdır.
Kimliklerimizin, barışı muktedirlerin eline ve diline terk eden bir hapishaneye dönüşmesini engellemenin yegâne yolu, iktidar şebekesinin zehrinden arınarak kendi dilimize dönmemizdir. Bundandır ki çağrımızı, Aleviliğin diliyle ve Alevice yapıyoruz:Eğer haklar eşitse, halklar kardeştir. Eğer haklar eşitse, yaşananın adı barıştır. Kardeşlik ve barışın yolu, eşitlikten geçer. Toplumsal barış ve eşitlik ancak toplumsal uzlaşı temelinde yapılmış demokratik ve eşitlikçi bir anayasayla sağlanabilir. Biz Aleviler, bu toprakların eşitsizliğe mahkûm edilmiş cümle kadim halkları gibi, yüzyıllardır ölüyoruz, öldürülüyoruz. Artık yiğitlik, şehitlik ve kahramanlık üzerinden ölümü değil; dostluk ve barış üzerinden yaşamı kutsamanın zamanı gelmiştir. Hüdai’nin de dediği gibi, “ölüm ölür biz ölmeyiz”. Eğer ölümü öldüremezsek, cesetlerimizi kaldıracak kadar dahi var olamayacağız. Şimdi ölümü öldürmenin vaktidir gayrı ve ölümümüz nasıl bu coğrafyanın kadim ötekileriyle birlikte olduysa, dirimimiz de öylece birlikte olacak! Soğuk bir politik aklın labirentlerinde değil, gerilimli, tutkulu bir aklın vicdanıyla, aşk ile… 12 Mayıs 2013
HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI
ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ
HUBYAR SULTAN ALEVİ KÜLTÜR DERNEĞİ
AVRUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU
Alevi Derneklerin raporunda neler var?
Malatya’daki bazı alevi derneklerin çözüm sürecini destekleyici olarak okudukları raporun içeriğinde neler var?.
Cem Vakfı Malatya Şubesi’nde önceki gün düzenlenen basın toplantısında, Cem Vakfı Malatya Şube Başkanı Eşref Doğan, Zeynel Abidin Vakfı Başkanı Erdoğan Ünverdi, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Başkanı Hasan Meşeli, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Malatya Şube Başkanı Songül Canpolat, Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt, Elazığ Cemevi Başkanı Polat Şaroğlu ile İkinci Başkanı Cafer Yeşil, Tunceli Üniversitesi Alevi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Kadir Bulut’un da destekleriyle hazırlanan ve Güneş TV imtiyaz sahibi M. Duran Özkan tarafından okunan raporda bakın nelere yer verildi:
“Türkiye, bugün bir sorunlar yumağı ile yüz yüze kalmış durumdadır. Bu siyasi ve sosyal sorunlar tek tek sıralanabileceği gibi üst bir ifadeyle betimlenebilir/ tanımlanabilir. Bu sorun, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, evrensel standartlara çekilmesi; daha genel söylemle demokratikleşme sorunudur. İçinde bulunduğumuz yüzyıl bu sorunların çözümü noktasında dış bir etki oluştururken, ülkenin iç dinamikleri de çözümü zorunlu kılmaktadır. Doksan yıllık sistem; sosyal, siyasal, ekonomik birçok sorun yaratmış, bu sorunlarla karşı karşıya kalan sosyal grupları baskılamak artık nerede ise imkânsız hale gelmiştir. 30 yılı aşkın bir süredir süren, binlerce insanın hayatına mal olan Kürt Sorunu barışçıl yollarla çözüm sürecine girmiş bulunmaktadır. Üç aşamalı olarak ifade edilen bu sürecin ilk aşaması olan silahların susması ve sınırlar ötesine çekilme başlamıştır. İkinci aşama 1980 askeri darbenin ürünü olan Anayasanın iptal edilerek demokratik bir anayasanın oluşturma süreci olarak düşünülmektedir. Üçüncü aşama ise normalleşme ve demokratik kültürün yaygınlaşması ve silahlı güçlerin tasfiyesidir. Süreci oluşturan aktörler rollerini oynarken, akil insanlar grubu da bu geçiş sürecinde toplumsal refleksi gözlemleme ve raporlama amacıyla tüm ülkeyi dolaşmaktalar. Siyasal iktidar sürecin hızlı işlemesi ve kazaya uğramadan sonlandırılması için muhalefetin desteğini alarak, sürecin sağlıklı ve toplumsal mutabakata dönüşmesini sağlanmalıdır.
Süreci başlatan hükümet kanadının ülkenin önemli sorunu olan Alevilik sorunu konusunda sesiz kalması, bu sorunu dillendirmemesi Alevi yurttaşlar tarafından kaygıyla izlenmektedir. Temel inançsal kaynağını kırklar meclisinin eşitlikçi ve adil paylaşım anlayışından alan Aleviler; 72 millete bir gözle bakmaktadırlar. Tarihsel genlerinden gelen barış ve hoşgörü anlayışı; Alevileri süreci desteklemeye yönlendirmektedir. Tarafların başlatmış olduğu barış sürecinin başarıya ulaşması ve akan kanın durması, Alevi inançsal anlayışının bir parçasıdır. Aleviler bu sorumlulukla hareket ederek sürecin aksamadan devamından ve sonuçlanmasından yana tavır koyacaklardır. Süreç cumhuriyetin demokrasiyle imtihanıdır. Demokratik bir cumhuriyet eşit yurttaşlık anlayışıyla ancak gerçekleşebilir. Ülkeyi oluşturan tüm bireyleri eşit gören temel hak ve hürriyetlerini koruyan bir cumhuriyet ancak demokratik olabilir. Türkiye nüfusunun ciddi bir büyüklüğünü oluşturan Aleviler 90 yıllık cumhuriyet tarihinde kendi kimliklerini gizlemişler, ibadetlerini yapamamışlar, en temel insan haklarından olan inanç hürriyetinden mahrum bırakılmışlardır. Yeni bir anayasanın yapım sürecinden Aleviler görmezden gelinemez.
Temel insan haklarından olan:
– İnananların inançlarını serbestçe ifade edebilme,
– Serbestçe ibadet etme (cem yapma),
– İbadet hanelerini (cem evi) belirleme ve oluşturma,
– Dedelik makamı ve kurumunun yeniden aktif hale getirilmesi,
– Din hizmetlerini yürütecek hizmetlilerin yetiştirilmesi
– İnanç mensuplarının dini inançlarını öğrenme ve kendi sosyolojisinde yayma haklarından mahrum bırakılması düşünülemez.
Bu haklar evrensel hukukun tüm dünyada genel kabul gören insan haklarının ayrılmaz bir parçadır. Kaldı ki bu haklar; yargıçların, hâkimlerin, siyasi iktidarların karar vermesi noktasından çok uzaktır. Aleviler bu hakları, Yaratıcıdan ve onun peygamberi olan Hz. Muhammed’den ve onun Ehl-i Beyt’inden almaktadır.
Aleviler barış sürecini desteklemekte, yeni anayasa yapım sürecinde, seyirci değil; aktif rol alan olmak istemektedirler. Bu nedenle aşağıda sıraladığımız temel haklarımızın süreç içinde gerçekleştirmeye çalışacağız:
1. Eşit yurttaşlık hakkı: 72 millete bir gözle bakarız anlayışına sahip olan Aleviler, Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm yurttaşların yasalar önünde eşit olması gerektiği bilinciyle hareket ederek, ayrımcı, ötekileştirici nefret söylemi içeren her türlü anlayışa karşıdır. Ötekileştirici nefret söylemi anayasal suç kapsamına alınmalı, bu suçla ilgili ağırlaştırılmış cezalar getirilmelidir. Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm bireyler eşit yurttaşlık hakkından yararlanmalıdır.
2. Sivil demokratik bir anayasa istemi: Aleviler 1980 darbesiyle topluma dayatılan cunta anayasasının, toplumun özgürlükçü gelişimi önünde engel teşkil ettiği ve değiştirilmesi gerektiği bilinciyle hareket etmektedir. Günümüzün çağdaş anlayışına ters düşen bu anayasa toplumun her kesiminin katıldığı ve temsil edildiği bir şekilde yeniden oluşturulmalıdır.
3. Cemevi istemi: Cemevleri Alevi inancının ibadet mekânlarıdır. Arapgir’in Onar Köyünde 800 yıllık Anadolu’nun en eski cem evlerinden biri bulunmaktadır. Hacı Bektaşı Veli Dergâhı Osmanlının oluşumundan öncedir. Cemevleri Anadolu Alevi inancının ayrılmaz bir tarihsel parçasıdır. Alevi ibadet merkezleri Dergâhlar, tekkeler, ocaklar vb şeklinde daima var olmuşlardır. Bugün Alevilerin tümü ibadethane olarak Cemevlerini kabul etmektedirler. İbadethaneler insanların inançsal irade ile belirledikleri mekânlardır. Bu bağlamda Cemevlerinin inançsal statüsü tanınmalı, ibadet hanelerin yararlandıkları tüm haklardan faydalanmalıdır.
4. Hacı Bektaşı Veli Türbesi Alevilere Devredilsin: Hacı Bektaşı Veli Dergâhı başta olmak üzere Alevi Bektaşi dergâh ve türbeleri bunlara ait mülklerin yönetimi yeniden düzenlenmelidir.
5. Özerk bir diyanet oluşturulsun: Diyanet işleri kurumu anayasal kurum olmaktan çıkartılmalı. Özerk din işleri kurumu haline getirilmelidir. İnanç gruplarını eşit temsiliyeti sağlanmalıdır. İnanç gruplarının belirleyeceği temsilciler tarafından oluşturulan birimler kendi inanç mensuplarına hizmet vermelidirler ve bunun sağlanması için her inanç grubu inanç bütçesinden pay almalıdır.
6. Alevilik ders kitaplarına girsin istemi: Ders kitaplarına giren Alevilik, Alevilerin belirleyeceği bir komisyon tarafından kaleme alınmalıdır. Din kültürü ve ahlak dersleri müfredatının oluşumunda tüm inanç grupları belirleyici olmalıdır
7. Alevi akademisi kurulsun: Alevi İslam inancının öğretilmesi ve din adamlarının yetiştirilmesi için üniversitelerde akademik birimler kurulmalıdır.
8. Alevi köylerine cami yapılmasın: 1980 askeri darbesi ardından hız verilen, alevi köylerine cami yaptırma ve imam atamaları durdurulmalı. Atananlarda geri çağrılmalıdır. Bu mekânlar köy tüzel kişiliğine devredilmelidir.
9. Asimilasyon politikalarına son verilsin: Milli tarih ve islam tarihi mezhepler üstü bir anlayışla doğru ve tarafsız olarak yeniden yazılmalıdır.
10. Madımak Oteli Utanç Müzesi olsun
11. Zorunlu din dersleri kaldırılsın: Din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri zorunlu olmaktan çıkartılıp seçmeli hale getirilmelidir.
12. Alevilerin kutsal mekânlarına yönelik yağmaya son verilmelidir. Alevi kutsal mekânları çevresinde imar yeniden düzenlenmeli. Abdal Musa ve Dersim bölgesindeki kutsal mekânlar başta olmak üzere bu alanlarda oluşturulan taşocağı, baraj gibi çalışmalar derhal durdurulmalıdır.
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
Rivayete göre Nureddin Paşa, “Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler] diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” demişti. 500 asiyi kendi deyimiyle ‘temizledi’, ‘tepeledi’. 2 bin kişiyi Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürdü.
Tarihi Dersim Sancağı’nın batısında yer alan Hafik (Koçhisar), Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kuruçay ve Ovacık coğrafyasında 135 köyde yaşayan, ezici çoğunluğu Kızılbaş Kürt/Zaza olan Koçgirililer, Dersim bölgesinin geneli gibi, 20. yüzyılın başlarına kadar devletle, İstanbul’la pek sıcak ilişkiler içinde olmamışlardı. Sorunlar devletin resmi belgelerinde ağırlıklı olarak ‘asayişsizlik’ başlığı altında toplanıyordu. Ancak 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edilmesiyle ortaya çıkan özgürlük ortamında kurulan Kürt cemiyetlerinden bazıları Dersim’de de faaliyet göstermeye başlayınca milliyetçi uyanışın ilk filizleri de belirlemeye başladı. Koçgiri aşiretleri 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti (KTC) ile temasa geçtiler. 1919’da İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’yle özerklik için görüşenler arasında Koçgiri eşrafından kişiler de vardı.
Wilson’un 14 ilkesi
Şubat 1920’de, Koçgirililer, ABD Başkanı Wilson’un ünlü ‘14 İlkesi’nden, savaş sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olmayan halklarına özerklik verilmesini öneren 12 ilkesi uyarınca özerklik taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçti. Hareketin liderliğini II. Abdülhamid tarafından paşalık rütbesi verilen İboların (Koçgiri aşiretlerinin en büyüğüydü) reisi Mustafa Bey’in oğulları Alişan ve Haydar beyler ile bu beylerin maslahatgüzarı olan Alişer (Alişir) Bey yapıyordu. (Mustafa Bey, 1902’de Kürtlerin bayramlarını müsabakalarla kutladığı gerekçesiyle, devletçe zehirlenerek öldürülmüştü.) Alişer Bey’in Birinci Dünya Savaşı sırasında bir süre ortadan kaybolduğu, bu süre içinde Ermeniler ve Ruslarla bölgenin siyasi geleceği için görüşmeler yaptığı, ancak bu görüşmelerin bilinmeyen bir nedenle başarısız olduğu ileri sürülmüştü. Nitekim Alişer Bey, 1917’de Rus ordusu Erzincan’a doğru yürürken ortaya çıkmıştı.
Hareketin fikri önderi ise KTC üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi. Bu şahsiyetlerin hepsi de bölge standartlarına göre iyi eğitim görmüşler, devlet işlerinde tecrübe edinmişler, güzel konuşma ve yazma becerilerine ve en önemlisi milliyetçilik bilincine sahiplerdi. Ancak Koçgiri aşiretlerinin ana kitlesi için böyle bir bilinçten söz etmek imkânsızdı.
Bu yüzden ekipten Alişan Bey, kendisini ‘Halife Ordusu Müfettişi’ ilan etti ve Kızılbaş da olsalar, Koçgirililerin bildiği tek otorite olan padişahın asker toplanmasına izni olmadığı propagandası ile Ankara’nın aleyhine çalışmaya başladı. KTC’nin bölgede dağıttığı bildirilerde, bölge halkından, huzursuzluk çıkarmamaları ancak Milli Mücadele’ye (Ankara güçlerine) de katılmamaları, çünkü büyük devletlerin yakında Kürtlerin haklarını verecekleri propagandası yapılıyordu.
Ankara’dan talepler
Öyle ki, Temmuz 1920’de Alişan Bey’in güçleri Kangal-Zara bölgesini kontrol etmeye başladı. Ağustos ayında, Refaiye yöresinden Şadan Aşireti’nin reisi Paşo’nun adamları Ankara’ya bağlı bir birliğe saldırdı. Ardından Alişan Bey Refahiye’yi, kardeşi Haydar Bey İmranlı’yı kontrol altına aldı. Kasım ayında aşiret liderleri Hozat’ta bir araya geldi. 25 Kasım 1920 tarihli toplantıda Ankara hükümetine yönelik bir bildiri hazırladılar. Bildiride Ankara’ya 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Barış Antlaşması’nın Elazığ, Diyarbekir, Bitlis ve Van vilayetlerinde bağımsız Kürdistan kurulmasını öngören maddeleri uyarınca Dersimli aşiretlere özerklik verilmesi çağrısı yapılıyordu. Ayrıca Elaziz (Elazığ), Malatya, Sivas ve Erzincan hapishanelerindeki tutulu Kürtlerin salıverilmesi; Türk memurların ve askerlerin Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerden çekilmesi talep ediliyordu.
Meclis’teki siyasi çatışmalar ve Anadolu’nun dört bir yanında patlak veren iç isyanlarla meşgul olan Ankara hükümeti nihayet durumun ciddiyetini kavradı ve aralık ayında bölgeye bir ‘Nasihat Heyeti’ gönderdi. Heyet, Ferhatuşağı Aşireti Reisi Diyap Ağa, Abbasan Aşireti reislerinden Meço Ağa, Karabal Aşireti’nden emekli süvari binbaşısı Hasan Hayri Bey ve amcaoğlu Ahmet Ramiz Bey ile Mustafa Zeki Bey gibi bölge liderlerini Dersim milletvekili olarak Meclis’e katılmaya ikna etti. Çünkü Dersimli liderlerin kulaklarına Sevr’in sadece Kürtler/Zazalar için değil Ermeniler için de bazı fırsatlar sunduğu fısıldanmıştı. Bölgede bir Ermeni devletinin kurulması olasılığı bölge liderlerinin Ankara’nın yanında saf tutmasını sağlayıvermişti.
Diyap Ağa BMM’ye nasıl katıldı?
Dönemin tanıklarından Enver Behnan (Şapolyo) Bey, 27 Temmuz 1931 tarihli Yenigün gazetesinde yayımlanan röportajında Diyap Ağa’nın nasıl milletvekili olmayı kabul ettiğini şöyle anlatmıştı: “Gâvur Anadolu’yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet, ırz ve namus, Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu paşanın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a, oradan da Ankara’ya gelmiş. Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım. Bana ‘Gitme, ölürsün’ dediler. ‘Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek’ dedim. Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım…”
Aynı günlerde 72 Kürt ve Zaza milletvekili, üzerlerinde yerel giysileri olduğu halde Meclis’e getirildiler ve İtilaf Devletleri’ne Ankara hükümeti ile beraber olduklarını bildiren bir telgraf çektiler. Bu tavrı içine sindiremeyen Alişer Bey ve adamları Erzincan Valisi Ali Kemali Bey’e göre Divriği-Kangal arasındaki Hasan Baba Tekkesi’nde, Nuri Dersimi’ye göre Kangal Yellice’deki Hüseyin Abdal Tekkesi’nde toplanarak harekete geçme kararı aldılar. İsyancılar 6 Mart 1921 günü Ankara’nın gönderdiği birliklere saldırmaya başlayınca (6. Süvari Alayı’nın kumandanı Binbaşı Halis Bey’i de öldürürler) asileri tepelemek için Sivas, Erzincan ve Elazığ’da sıkıyönetim ilan edildi. Ardından 13 Mart 1921’de ‘Sakallı’ Nureddin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu bölgeye gönderildi. Rivayete göre Nureddin Paşa görev yerine giderken “Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler] diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” demişti. Gerçekten de Giresunlu Topal Osman’ın 47. Müfrezesi’nin de yardımıyla Nureddin Paşa kısa sürede görevini başarıyla (!) tamamladı. 500 asiyi kendi deyimiyle ‘temizledi’, ‘tepeledi’. 2 bin kişiyi Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürdü.
Koçgiri isyanı bastırıldıktan sonra üç aylığına Sivas Valiliği yapan Ebubekir Hazım (Tepeyran) Bey’in Nureddin Paşa’nın faaliyetlerine ilişkin olarak TBMM’ye sunduğu raporda şunlar yazılıydı: “Ümraniye bucağı ve Zara ilçesinin merkezine bağlı (…) 132 köy, savaşan düşman istihkâmları gibi yakılmış, yıkılmış ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca bütün mal, eşya, zahire ve hayvanları yağma olunmuştur. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda, açlıktan ve yoksulluktan ölüme bırakılmıştır…” (Vali Bey, yıllar sonra kaleme aldığı anılarında “Yazmadıklarım, yazamadıklarım, yazmak azabına tahammül ettiklerimden az değildir” diyecekti.)
Af ve sonrası
Hükümet isyanın bastırılmasını yeterli görüyordu ama Nureddin Paşa bölgeye yönelik sert tedbirlerin devam etmesinden yanaydı. Özellikle Dersimli Kızılbaş aşiretlerin ‘bir daha ayağa kalkamayacak şekilde dağıtılmasında ve Anadolu’nun değişik yerlerine serpiştirilmesinde’ ısrarlıydı. Ancak Meclis bu teklifi reddetti ve mesele küllenmeye bırakıldı. 17 Haziran 1921’de Alişan ve Haydar beylerin etrafı sarıldı ve Ankara duruma hâkim oldu. Nuri Dersimi ve Alişer Bey kaçmayı başarmıştı. 300 civarında isyancı ölüm dahil çeşitli cezalara çarptırıldıysa da Ebubekir Hazım Bey’in telkinleriyle affedildi.
Bu tarihten sonra da Dersim milletvekilleri Kürt milliyetçilerine değil, Kemalist harekete destek vermeye devam ettiler. Örneğin Diyap Ağa, Enver Behnan Bey’in yukarıda sözü edilen röportajındaki “Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?” sorusuna da şöyle cevap vermişti: “Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım, kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: ‘Lâilaheillâh Muhammedünresullâllah’ dedim. ‘Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Türk’üz. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız’ dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.”
Bu desteğe rağmen, 1923 Ağustos’unda faaliyete geçen İkinci Meclis’te Diyap Ağa ve arkadaşları yer almadığı gibi, 1925’te Diyap Ağa Diyarbakır’a sürüldü, Hasan Hayri Bey Kürtçülük yaptığı için idam edildi. 1926 yılından itibaren Ankara, Dersim’i kesin şekilde zapturapt altına almak için kolları sıvayacak, yazılan acı reçetelerin sonucu da 1937-1938 Dersim Kırımı olacaktı…
İsyanın liderlerinden Alişan Bey ve Haydar Bey, affın ardından bir süre Erzincan’da kaldıktan sonra Koçgiri’ye dönme izni almışlardı. Ancak 1923’ten sonra İstanbul’da ikamete zorunlu tutuldular. 1931’de affedilerek İmranlı’ya döndüler. 1933’te Zara Kaymakamı Şükrü Bey’in Alişer Bey’in karısı Zarife’nin kardeşi Gaxur aracılığıyla düzenlediği bombalı suikastta Alişan Bey parçalanarak ölürken Haydar Bey yaralı kurtuldu.
Baytar Nuri Dersimi ile Dersimlilerin deyişiyle Alişer Efendi ve karısı Zarife Hanım, Koçgiri yenilgisinden sığındığı Koçuşağı Aşireti’nden sonra Dersim’e geçti. Nuri Dersimi Ankara ile temasını hiç kesmedi, merkez ile Dersim aşiretleri arasında mekik dokudu, 1937’de I. Dersim Harekatı sırasında Halep’e geçti ve 1973’te Suriye’de öldü.
Alişer Bey ve karısı Zarife Hanım ise Dersim’e, Seyit Rıza’nın köyüne yerleşmişti. Alişer Bey, Dersim’de kaldığı süre içinde siyasete karışmadı, eskisi gibi Kürtçe ve Türkçe yazılar, şiirler yazmaya devam etti. Birbirine çok bağlı olan ve birbirini ‘Heval’, ‘Hevale’ (yoldaş) diye çağıran çiftin çocukları olmadı. Nuri Dersimi’nin anlattığına göre “O (Zarife) aslan ki kendi döneminde okuma-yazma bilen, hem siyasi hem de askeri bir Kürt kadınıydı. Çok sefer Alişer bir şey yapmadan önce onun düşüncesini sorar, fikrini alırdı. Ona sormadan karar vermezdi. Zarife savaşçıydı. Çok sayıda bayan da onunla birlikte savaştılar. Onlar da silahlıydılar. Çarpışmalar başlamadan önce silahlı eğitim aldılar, yaptılar.”
Rayber ve Zeynel’in ihaneti
I. Dersim Harekâtı’nın şiddetlendiği günlerde, Nuri Dersimi Halep’e giderken, Seyit Rıza’nın önerisiyle Sovyetler Birliği’ne sığınmaya karar veren Alişer Bey ve Zarife Hanım Tujik Dağı’nda bir mağaraya gizlenmişti. Seyit Rıza’nın devletle işbirliği yapan adamlarından Zeynel ve dört arkadaşı 9 Temmuz 1937’de güya çifti ziyaret etti. Çift, tuzağa düşürüldüklerini anlayınca silahla karşı koydu ama sonunda yenik düştü. Zeynel durumu Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rayber’e bildirdi. Rayber, Seyit Rıza’nın oğlu İbrahim’in 1933’te Sin baskını sırasında öldürülmesinin şüphelisiydi. Dolayısıyla, amcasının kendisinden bir gün mutlaka hesap soracağını bilerek yaşayan Rayber için devletle işbirliği yapmaktan başka çare yok gibiydi. Devlet de bu zorunluluğu para ve övgülerle destekleyerek Rayber ve Zeynel gibileri devletin muhbiri ve milisi haline getirmişti.
Zeynel ve Rayber, çiftin kesik başlarını ve Alişer’e ait kitap, yazı ve şiir tomarını ve değerli eşyalarını Alpdoğan Paşa’ya teslim edip, ödüllerini aldı. Çiftin kesik başlarının fotoğrafını çeken Albay Nazmi Sevgen’e göre, başsız bedenleri gömülmeyip çürümeye terk edilmişti ancak yerel kaynaklar bu iddiayı reddediyor ve cesetlerin cinayetin gerçekleştiği Palaxine mağarasının yakınına gömüldüğünü söylüyor. Merak edenler olabilir; Zeynel Top devletle işbirliğinden vazgeçti, ancak Rayber göreve devam etti, buna rağmen 1938’de parasal anlaşmazlık sonucu devlet güçleri tarafından hem kendi hem oğulları öldürüldü.
Alişer Efendi ve Zarife Hanım’ın acı sonu
Özet Kaynakça: Mustafa Balcıoğlu, İki İsyan (Koçgiri, Pontus) Bir Paşa (Nureddin Paşa), Nobel Yayınları, 2000; Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Basım Yayın, 1997; Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, Tekin Yayınevi, 1991; Nazmi Sevgen, Tarih Dünyası Dergisi, S. 9, 15 Ağustos 1950; Evin Aydar Çiçek, Koçkiri Ulusal Kurtuluş Hareketi, APEC Yayınları, Stockholm 1999 (Rayber fotoğrafı Çiçek’in kitabından alınmıştır).