Ana Sayfa Blog Sayfa 6413

BDP, Alevilere ‘ön yargı’ ve sorunlarına Meclis araştırması istedi

BDP’li İdris Baluken: Aleviler, bugün geldiğimiz noktada toplumsal sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa en üst düzeyde maruz bırakılan kesimlerin başında gelmektedir

BDP, Alevilere karşı bazı kesimlerde oluşturulan ön yargının ve kamu hizmeti dahil birçok toplumsal alanda yaşadıkları sorun ve sıkıntıların belirlenmesi ve çözümlerin bulunması için Meclis araştırması istedi.

BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, TBMM Başkanlığı’na verdiği önerge gerekçesinde, “Yok sayılan, kültürel asimilasyona maruz bırakılan ve katliamlardan geçirilen Aleviler, bugün geldiğimiz noktada toplumsal sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa en üst düzeyde maruz bırakılan kesimlerin başında gelmektedir” dedi.

Araştırma önergesinin gerekçesi şöyle:

‘Sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa maruz kalıyorlar’

“Cumhuriyet öncesinde var olan ve Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte devam eden ve günümüze kadar biçim değiştirerek süreklilik kazanan Alevi toplumuna yönelik fiziki ve psikolojik saldırılar kaygı verici bir düzeye tırmanmıştır. Yok sayılan, kültürel asimilasyona maruz bırakılan ve katliamlardan geçirilen Aleviler, bugün geldiğimiz noktada toplumsal sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımcılığa en üst düzeyde maruz bırakılan kesimlerin başında gelmektedirler.”

‘Mum söndü, ellerinden yemek yenmez’

“Sünni İslami kesimlerin Alevi toplumuna karşı kışkırtılması tarihte birçok katliamla birlikte sosyal dışlanmanın da yolunu açmıştır. Bu durum bizzat devletin resmi ideolojisinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Alevi toplumunu rencide eden iftira ve gayri ahlaki nitelemelerin yanı sıra inanç ve yaşam biçimlerini horlayan, yok sayan ve dışlayan birçok kavram ve üretilen algı, bugün bizzat devlet ve kamu hizmeti veren kişi ve kurum algısında da yer bulmaktadır. ‘Mum söndü’, ‘ellerinden yemek yenmez’ vb. birçok ilkel düşünceye ve fiili saldırıya maruz bırakılan Alevilerin karşı karşıya kaldığı sorunlar, eğitim müfredatı başta olmak üzere bir çok kamusal alana, formel veya enformel biçimiyle de yansımış bulunuyor.”

‘Binlerce Alevi çocuk Kuran kursuna’

“Topluma pompalan irrasyonel algıların yarattığı linç histerisi Aleviler üstünde fiziki imha ve güç tatbiki gibi özel savaş uygulaması olan “sopa” taktiğinin etkin bir şekilde işlediğini yakın tarihten bilmekteyiz.

En çok bilinen ve Aleviler üzerinde zincirleme travmalar yaratmış Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları yakın tarihte Alevi toplumunun karşı karşıya bırakıldıkları katliamalar olarak kayıtlara geçmiştir. Bu katliamlarda on binlerce Alevi yurttaş hayatını kaybetmiş, binlercesi sürgün edilmiştir. Alevi çocuklara yönelik özel bir uygulama olarak binlerce çocuk ailelerinden kopartılarak batı illerine kuran kurslarına gönderilmek suretiyle bir insanlık suçu olan kültürel ve inançsal asimilasyona tabi tutulmuşlardır.

Adıyaman, Malatya, Didim ve son olarak da İstanbul’da Alevilerin yaşadığı evlerin fişlenmesinden, fiziki saldırılara kadar varan olaylar durumun vahameti ortaya koymaktadır. Ancak ortaya çıkan bu durum aynı zamanda alınacak acil önlemleri ve mevcut tehlikeyi telafi edebilecek kamusal düzenleme ve bilinçlendirmenin gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

Yeni bir Türkiye’nin inşasının mümkün kılınması için yürütülen demokratikleşme çalışmalarında, Alevilerin eşit ve özgür yurttaşlık temelinde varlıklarını idame ettirmeleri ve özgün yapılarını kurumsallaştırmaları bu çalışmaların olmazsa olmaz koşullarından biridir.

Alevi-Kızılbaş yurttaşlara karşı diğer toplumsal kesimlerde oluşturulmuş önyargıların neler olduğu, Alevi yurttaşların kamu hizmetleri dahil bir çok toplumsal alanda yaşadığı sıkıntıların tespit edilip yeni ve doğru bir toplumsal algıyı oluşturulacak çözümlerin bulunması için bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulması elzemdir.”

T24

Hülya Karabağlı / Ankara

Dersim’de kadın olmak

Aysel DOĞAN

Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) kadın meclislerinin çağrısıyla, Amed’de 15 Nisan 2013 günü toplanan Kürt kadınlarının genişletilmiş toplantısından sonra, basında yer alan sonuç bildirisinde alınan kararlar, oldukça anlamlı olmakla birlikte, Dersim’deki kadın korucuları vazgeçirilmeleri için Barış Anneleri ve MEYA-DER’in Dersim’e gitme kararlarını anlamak ve anlam vermekte zorlandım.

Dersim’de korucu kadınların olup olmaması tartışması bir yana, 100 yıldır ırkçı faşizan zihniyet Kürdü Kürde kırdırma politikasının son 30 yıllık tarihinde bir dayanılmaz gerçekliği başta Kürt kadını olmak üzere, halkımızı inciten laneti, bu biçimiyle ele alma ve çözüme iyi niyetten öteye, kadın olmanın, ana olmanın kadın bilincinin yarattığı özgürleşme özlemi, sevginin, barışın, duygusal dışa vurumu olarak yansımaktadır.

Dersim’den 20 yıl uzakta kaldım. Bu süreçlerde mücadelenin diğer alanlarındaydım. Bu 20 yılın son 10 yılında zindandaydım. Ancak bu uzun zaman içerisinde de Dersim’i uzaktan yaşadım ve izledim. Yine zindandan çıktıktan sonra, iki yıl Dersim’de kaldım. Kurucusu da olduğum Dersim İnanç Akademisi’nde faaliyet yürütüyordum. Son iki yıldır da, yürüttüğüm Akademi faaliyetlerinden dolayı zindandayım. Bu iki yıl süresince gerek ailemle görüşlerde, gerekse basından Dersim’deki gelişmeleri izlemeye çalışıyorum.

Dolayısıyla, Dersimli kadınların koruculuk yapmak için -dün olduğu gibi- bu süreçte de devlete bir müracaatları olmamıştır. Kaldı ki, bu, öyle kolay da değildir. Dersim Kürt kimliğiyle olduğu kadar Kızılbaş-Alevi kimliğiyle de çok daha fazla devletin zulmüne uğramış; ancak inkar ve asimilasyon denilen faşizan uygulamalara da boyun eğmemiştir. Bu direnişlerde, Dersim kadını hep öncülük yapmıştır. Kızılbaş Aleviliğin sosyal, siyasal yaşamında kadının oldukça özgün eşitliğe dayanan bir yeri vardır. Kızılbaş Alevilikte kadın, sadece ana olarak değer görmez. Kadın olmanın kendisi bir denge ve barışın dokunulmazlığıdır. Bundandır ki, kadın kavganın nedeni olmadığı gibi kavgayı sonlandıran bir güçtür. Şimdi, Dersim kadın gerçekliğiyle, bu kararı aldıran korucu sistemini nasıl buluşturup izah edeceğiz? Alınan kararların toplumda bir karşılığının olması gerekiyor.

Aynı tarihlerde, Türk medyasının devlet yardakçılığıyla savaştan beslenen ve savaşın hizmeti için yemin eden birçok gazetede ve TV kanallarında da gösterime sokulmuştu. “Dersim’de korucu kadınlar” başlıklı haberde genç bir kadın kucağında bebeği, omzunda keleşli fotoğrafıyla süsleniyordu. Film sahnesi gibi, günlerce gündemden, gazete ve TV haberlerinden düşmedi. Fotoğrafın altında, son 30 yıldır en berbat, en rezil bir dille koruculuğu tanımlayan mehmetçiğin can yeleği, iz sürücü kadınlar olarak yapılan propaganda…

Faşizmin böl-parçala-yönet, tüket-yok et politikalarının Türk versiyonudur uygulanan koruculuk sistemi. Yüz yıldır Kürt halkı, Kürt coğrafyasında uygulanan, sonuç almayan ve almayacak bu çirkefliğin, yasallığının son demlerinden yeniden gündemleştirmek, faşizan ırkçılığa suçüstü yakalanmışlığının telaşıyla, işlediği insanlık suçlarına suç ortaklığını tez elden ilanıdır. Aynı hileyi Ermeni soykırımı için de yapmışlardı. Bir-iki Kürt aşiretini silahlandırarak, düşkünleştirerek kurulan Hamidiye Alayları’na yüklememişler miydi? Bu insanlık suçunu işleyen ortadayken kim inanmıştı ki, ayıptır, günahtır. Devlet mızrak gibi kendini inceltse de, sığar mıydı çuvala bin yılların günahkarlığıyla. Bu rezillik, bu rezilliğe başvuranları kurtarır mı? Günümüzde de, 100 yıldır intikama dönüşen soykırımın son 30 yıllık sürecinde işlenen cinayetler, yakılan, yıkılan köyler ortadayken ve yara da halen kanıyorken, 100 binlere ulaşan ve zora dönüşen ekonomik baskı, korkuyla kendine yabancılaştırılan, ihaneti örgütleyen korucuların üzerine mi yıkacak? Kürtler, Kürtleri öldürdü mü diyecekler? Görünen bu olsa da, Dersim’i işaret etmeleri, Dersim Kızılbaş Aleviliğinin hassasiyetleri üzerinden kurgulanması tesadüfi değildir. Alevileri hedefleyerek incitmek, Kürt Özgürlük Hareketi’yle, demokratik hak ve adalet mücadelesinin bütünleşmesini engelleyerek, hileyle, ne koparırsam kardır, mantığıyla gündeme sokmuştur.

Tarih, ne bu devletin yalan seyir defteriyle ne de devletin her türlü yalanı ve katliamlarıyla beslenen yardakçılıkta ustalaşan medyasının özel savaş haberlerinden yazılıyor. Olsa olsa kendileri yazıyor, suskun tebaa haline getirilen iradeleri teslim alınanların kandırılmışlığı oluyor. Ve gerçek tarih, Kürt halkının demokratik hak ve özgürlük mücadele tarihinin, soykırıma karşı direniş ve kahramanlığının karşısında, insanlığın lanetiyle mahkum olacaktır.

Dersim Kürt coğrafyasının, Kürt halkının zulme karşı hak arayışı, Seyit Rızaların öncülüğünde son isyanın, katliamla-soykırımla bastırıldığı en masum acısıdır. Ve isyan, Alevilik inancını da hedeflediğinden dolayı en mazlumudur, dokunulmazıdır. Özgürlük hareketinin de içerinden filizlendiği bir direnişin, kadın şahsında kahramanlaşan tarihidir. Direnen, kahramanlaşan kadının ihaneti de işbirlikçiliği de söküp attığı tarihsel dönüm noktasıdır Dersim 1938 soykırımı. Her türlü korkuyu kadın şahsında yenmedir. Zalimin kendisine ulaşmaması, dokunmaması, onurunu korumak için kendini kayalıklardan Munzur’a bırakmanın ölüme meydan okuma cesaretidir. Zarife, Bese, Fecire’lerin mirasını yükselten Azime, Beritan, Zilan ve Sara’ların şahsında özgürleşen Kürt kadının tarihe Dersim’de düşen izleridir.

Devletin ırkçı politikaları

Yavuz’dan bugüne yaşanan ve isyanlarda zalimliğin somutlaşan soykırımıyla, Kürtleri ve tüm değerlerini silmek için hep aynı yöntemlerle yakıp yıktı. Coğrafyayı sürgünlerle insansızlaştırıp, Türkleştirmek için her isyan ve katliam sonrası, topraksız yoksul Türk aileleriniyerleştirdi. Devletin bu zorbalığıyla getirip yerleştirilen bir avuç Türk, devletin ırkçı politikalarının hem öncü karakolları, hem de mağdurları olmuşlardır. Ancak Dersim Kızılbaş Aleviliğinin ahlaki, vicdani inanç ritüelleri, buna geçit vermemiş, aşı tutmamıştır. Tam aksine, Çemizgezek -ki Yavuz dönemidir- Hozat ve Pertek’e yerleştirilen Türklerle, Kızılbaş Aleviliğinin hak yolunda yürüyen tüm insanların dokunulmazlığından sosyal yaşamından kirvelik, musahiplik gibi inançsal kutsallıklarla bağlar geliştirmiştir.

Söz konusu köyler, 1970’li yılların sonlarında Dersim’e devrimci hareketlerin girmesi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütlenmesi üzerine devlet tarafından muhbirleştirilerek ajanlaştırıldılar. Ancak devlet onları koruyamayınca göç ettiler. Ancak 1990’lı yıllarda Kürdistan’da Özgürlük Hareketi’nin öncülüğünde gelişen serhıldanlar karşısında çaresiz kalan devlet, Dersim’den göç edenleri geri getirip yerleştirdi. Yetmedi, camilerin minarelerini yükselterek, termal kameralar taktırdı. Camilerin hemen yanında, karakollar yapıldı. Bu aynı zamanda, yeni katliam ve savaş taktiklerinin halkı hedefleme politikalarıydı. Dahası Türk köylerini hedef haline getirerek halka yönelik katliamlara gerekçe yaratma politikalarıydı. Sözüm ona Kürt Kızılbaş Alevilerle Türk çatışması yaratmaktı. Bu politikaların yeni bir 1938 Dersim Soykırımı yaratamayacağını anlayınca köylüleri silahlandırıp koruculaştırdılar.

Dersim’de koruculuk, devletin kendilerini korumak adı altında silahlandırdığı birkaç Türk köyü ile başlatılmış olmakla birlikte, 2000’li yıllarda darbe meclisinde de yer alan ve mevcut tüm partilerden milletvekili seçilen şimdi de CHP milletvekili Kamer Genç Nazimiye (Qisle) ve Pülümür’de koruculuğu meşrulaştırma faaliyeti yürüttü: “Siz devletten daha zengin değilsiniz, devletten paranızı alın, kahvede oturun.” Devlet de güvenmedi, Kürt Alevi Dersimliye. Silah yerine, yakasına Mustafa Kemal ve bayrak rozeti takmakla yetindi. Muhbirlikten öte bir görev de vermedi.

Şimdi Pertek’te Dersim kadınının kahramanlığını hedefleyerek Kızılbaş Aleviliğinin dokunulmaz değerlerini kirletmek maksadıyla görüntülenen genç kadına gelince: Aşağı Sağman, Dersim Türk köyüdür. Köy, ortasında karakolu, yüksek minareli camii olan ve etrafı tel örgülerle çevrili 20-30 hanelik bir yerleşim yeridir. Dersim’de dağlara taşlara yazılan “Ne mutlu Türküm” demenin canlı örneği olarak duruyor. Dolayısıyla Kürdistan’da koruculuk ve koruculaştırılan Türklerin tarihi iyi bilinmelidir. Bu tarih, lanet bir tarihtir. Devletin siyasal politikalarının, soykırımın, ihanetin örgütlü milis güçlerinin üzerinde denenen ve başarıya ulaşan asimilasyon politikalarının kendine yabancılaştıran, birbirine kırdıran tarihidir. Irkçı faşist uygulama, korucuların da dünden bugüne insanlıktan çıkma sorunudur. Cinsiyetçidir, faşizandır.

Demokratik çözüm sürecinde, devletin kendini günahlarından temizlemesi, tövbe etmesinin ön koşulu, koruculuk denilen bu lanetli yöntemin özeleştirisini vererek ortadan kaldırmasıyla olacaktır. Barış süreçleri, savaş süreçlerinin sorgulanmasının kaçınılmaz gerçekliğidir.

Bu anlamda da, Demokratik Özgür Kadın Hareketi ve Demokratik Toplum Kongresi’nin kadın meclislerinin önünde, Kürt halkının öz savunma gücünün öncüsü olan Kürt kadınlarının özgürlük taleplerine sahip çıkarak geliştirmek, yaymak ve yükseltmek gibi tarihsel sorumlulukları vardır. İsyanlarda ve son 30 yıllık özgürlük mücadelesi içinde kahramanlaşarak özgürleşen Kürt kadınını ve Alevilik inancını hedef alan devlete, bu dokunulmaz değerlerimiz dert olsun.

Elbistan E Tipi Cezaevi

Alevi komşuma dokunma

Elif ŞAFAK

Nicedir görsel ve yazılı basında çıkan, alttan alta kanayan ama buna rağmen ısrarla görmezden geldiğimiz bir toplumsal yara var: Alevilere yönelik ayrımcı söylemler ve tutumlar. Kalıplaşmış, kireç tutmuş önyargılar. Yeterince yazmıyoruz bu konuda, duyarlı davranmıyoruz.

İstanbul Maltepe’de Alevi ailelerin ikamet ettiği evler işaretlendi. Bazılarının üzerlerine “ölüm” yazıldı. Mahalleli tedirgin, üzgün, diken üstünde. Yaşlılarda gençler de. Kadınlar da erkekler de. Şeffaflık ve sisteme güven, adalet ve hakkaniyet beklentisi azalırsa bir yerde, orada hemen komplo teorileri üretilir.

Böyle ortamlarda herkes birbirinden ve illa ki birilerinden şüphelenir. Şu anda da bunlar yaşanmakta. Diyebilirsiniz ki “Bu ve benzeri vakalar birkaç kendini bilmezin Alevi kimliğine yönelik önyargılarının dışavurumudur”. Yahut diyebilirsiniz ki “Yok, aslında mesele daha çetrefilli; birileri durup dururken suları bulandırmak, barış sürecini baltalamak istiyor”. Öyle ya da böyle.

Hükümetin, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve biz vatandaşların bu konuda sesimizi yükseltmemiz gerekiyor. Şayet Aleviler, bilhassa Alevi-Kürtler kendilerini “ikinci sınıf yurttaş” hissediyorlarsa, can ve mal güvenliklerinden endişe ediyorlarsa ve dertlerini, meramlarını bir türlü Alevi olmayanlara anlatamıyorlarsa, bu ayıp hepimizin demektir.

*

Bilgisayar ekranımda bir fotoğraf karesi duruyor. Bakıyorum bir kadının suretine. Kimimizin teyzesi olabilir, kimimizin annesi. Öylesine tanıdık çehresi. Başörtüsünü geleneksel biçimde bağlamış; aradan görünen saçları beyazlaşmış. Duvara yaslamış kafasını, düşünceli, çaresiz. İşaretlenmiş bir evde oturmanın yükünü taşıyor omuzlarında.

Biz bu resmi tanıyoruz aslında. Çünkü gördük daha önce kimbilir kaç defa. Aynı güvercin tedirginliğini, aynı burukluğu, aynı incinmişliği seyretmedik mi “öteki” ilan edilen nice kardeşimizin yüzünde? Gün oldu Ermeni bir teyzenin bakışlarında; gün oldu “Çingene” diye damgalanan bir çocuğun suskunluğunda; gün oldu Yahudi diye aşağılanan bir sanatçının kırgınlığında; gün oldu bir Kürt ninenin buruk tebessümünde görmedik mi daha evvel?

Azınlıkların “kimlik duygusu” çoğunluğunkinden daha fazla hafızaya bağımlıdır. Zira incinmişlerin hafızası daha derin, daha yaralıdır. Bugün yaşanan ve belki bize “basit ya da fevri” gibi görünen bir hadise, kök salmış eski korkuları ve kaygıları canlandırabilir.

Maraş katliamını, Koçgiri’yi, Dersim’i ve tabii Sivas’ı yaşadı Aleviler. Nasıl hatırlamasınlar? Ne yazık ki gerek Osmanlı tarihi gerek Cumhuriyet boyunca büyük acılara maruz kaldılar ve dalga dalga ayrımcılık ve önyargıya hedef oldular. Kimi zaman art niyetle kimi zaman “iyi niyetli cehaletle”; kâh önyargılı konuşarak, kâh açıktan hedef alarak hep kırdık, öteledik, öteki ilan ettik. Bunların izleri duruyor insanların yüzlerinde ve hafızalarında. Çünkü böyle bir şey azınlık olmak, az olmak.

*

Bugün Alevilerin hükümetten duyarlı bir açıklama, her partiden siyasetçilerden ortak bir vicdan ve bizlerden çok daha eşitlikçi bir yaklaşım beklediklerini ve bu beklentilerinde haklı olduklarını düşünüyorum.

Cemevlerinin ibadethane sayılmamasını üzücü buluyorum. Cemevlerini ibadethane olarak görmek ne bizlerden bir şey eksiltir, ne camilerin önemini azaltır.

Önemli, yapıcı bir barış sürecinden geçiyoruz. Onarılmayı bekleyen çok kırık kalp var Türkiye’de.

Bir söylemle değişir her şey, güzelleşir, iyileşir. Ve iki basit kelimeyle gelir bazen en taze bahar ve en kalıcı barış: “Komşuma dokunma.”

(habertürk)

Büyük Alevi Kurultayı kaygılar ya da talepler

Ferhat TUNÇ

Alevi örgütleri, 12 Mayıs tarihinde Ankara’da toplayacakları büyük Alevi kurultayında çözüm ve müzakere sürecini değerlendirecekler. Kurultaya giderken mevcut gündemin Aleviler cephesinde yarattığı tartışmalara katkı sunacağına inanarak düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Türkiye’de Kürt sorununun çözümü kapsamındaki tartışmalar hızla sürüyor. Genel olarak kamuoyu, sürecin barış ile sonuçlanmasını beklerken, muhatapların mevcut ve olası adımlarını da hiç olmadığı kadar gündemine alıyor. Bu tartışmalarda Aleviler de önemli bir gündem olarak varlığını koruyor.

Tabiri caizse gangrenleşmiş ve pek çok sorun başlığını da içinde barındıran -en azından çözümleriyle bağlantısı olan- Kürt meselesinin çabucak ‘hallolacağını’ kimse sanmıyor. Zaten, çözüm süreci tartışmalarının asıl olgunlaşan müzakere ve güçlenen barış ihtimali sırasında daha sık konuşulacağı malum. Şimdilik, sürecin tarafları ve karşıtları kendini konumlandırma ve tarafgirlik ilişkisi üzerinden elini güçlendirme çabasında.

TARTIŞILMASI ÖNEMLİ

Sürecin, tüm karmaşıklığına rağmen önemsenmesi gerekiyor; bunun için barışın ilk kez bu ‘şiddette’ tartışılıyor olması bile yeterli gibi. Alevilerin süreçle ilgili temayülleri de ayrıca değerli ve irdelenmeli. Geçen günlerde kaleme aldığım bir yazıda “süreç karşıtlığının Aleviler üzerinden yürütülmemesi gerektiğini” ifade etmiştim. Benzer tartışmalar yürütüldü.

Alevilerin malum gelişmeleri mutlaka ele almasını ve “sürecin parçası” olmalarını savunuyorum.

Diyarbakır’daki Newroz kutlamaları sırasında yapılan açıklamayla birlikte “bazı kesimler”in Aleviler üzerinden sürece karşı çıkmasını eleştiriyorum; sebebini de, Alevilerin inançsal, felsefi ve kültürel olarak barışa olan ilgisinde bulmak mümkün.

Tarihsel olarak da Aleviler kendilerini statükocu bakış açısına kaptırmadı ve iktidarcılığın yozlaştıcı karakterine bulaşmadı. İnsan eksenli bir inanç sahipleri olarak Alevilerin ‘barış’ kavramına itiraz etmeleri mümkün değil.

ABESLE İŞTİGAL

Buna rağmen, tartışmalara Alevilik bazında dahil olup Kürt hareketinin de Alevilerin tarihsel niteliğinden bihaber olmasını iddia etmek abesle iştigal olmalı. Şu ülkede Alevilik üzerine belirlemelerin daha ilerici ve gerçekçisini Kürt hareketinden başkası yapmadı. Şahsen, ülke halklarının birlikteliğinin işlendiği bir metinde “İslam kardeşliği”ne tarihsel bir gerçeklik olarak dikkat çekildiğini düşünüyorum. Belki bunu hatırlatmak bile fazlalık olacak ama; Öcalan’ın çeşitli milliyet ve inançlara, hatta siyasetlere olan ilgi ve saygısını onu çok az tanıyanlar da bilir. Sırf İslam’ın baz alınıp, geri kalanların da tahakküme uğrayacağı bir tablonun karşısında herhalde herkesten önce Kürt hareketi ve önderi durur. Dolayısıyla, bu siyasetin ideolojik karakteri ve inançları eşitlikçi, özgürlükçü ele alış biçimi ortadayken, aksi bir belirlemenin iyi niyetle yapılacağını düşünmüyorum.

Kürt hareketinin demokratik yapısı incelendiğinde; çeşitli inançların öz örgütlülüğü için önemli uğraşlar verdiği anlaşılabilir. Hakim inançların dışında kalan; Alevi, Süryani, Ezidi gibi toplumların da özgürlüğüne ciddi bir perspektifle; varlıklarını korumaları ve geliştirmeleri yönünde temas ettiği bilinir. Böyle bir realite ve Kürt hareketinin öncülerinin çağrılarına rağmen ayrıştırıcı ve egemenlerin oluşturduğı tarihsel önyargılardan Alevileri süreç dışında göstermek ilk önce Alevilere kaybettirir. Ayrıca, gördüğüm kadarıyla, bu konuda iyi niyetle ifade edilen kaygıları da Kürt hareketi ciddiye alıyor ve giderme çabasında.

İyi niyetli açıklama ve çağrıları tenzih ediyorum; bence, Aleviler üzerinden ulusalcı-Kemalist Ergeneokuncu çevrelerin oynamak istediği oyunu deşifre etme görevi sadece Kürt hareketinin değil, barış sürecinin gelişmesini isteyenlerin de görevi. Yıllardır siyasetlerini Alevileri “çantada keklik” olarak görerek sürdüren; Aleviler üzerinden statükonun devamını sağlamak isteyenleri eleştirmek gerekmez mi?

‘BARIŞ MÜSAMERESİ’

Gelişmeleri “barış müsameresi” olarak görmek de bence kötü bir yorum. Yaşamın gerçeği müsamerenin ötesinde gelişmeleri işaret ediyor. Sorunu basitleştirmek gerçeği görmeye tabii ki engel oluyor. Kimse zorlanarak bu sürecin parçası olmalı, demiyorum ama barışın savunulması bazen savaştan da çok cesaret istiyor ve en azından eksiklerini gözardı etmeyerek, sürecin barışla sonuçlanması adına çaba sahibi olmayı dayatıyor. Süreç henüz yolun başında gibi ve ancak taleplerle beslenebilir. Seyrederek değil. Böylesi süreçlerde siyasilerin gelişmelerin önüne kendisini koyması da doğru değil. Kimsenin özel olarak “Alevilik hasasiyeti” olması gerekmiyor; herkesin Alevilik, barış, özgürlük eşitlik hassasiyeti olmalı. Kimsenin Alevilik hasasiyeti bir diğerinden fazla olmamalı. Alevi inancına mensup herkes aynı hassasiyeti taşır ve hatta bu hassasiyet sadece Alevilerin değil ortak yaşamı öngören tüm inanç gruplarının hassasiyeti olabilmeli. Bir Alevi ne kadar Ezidi, Süryani hassasiyeti taşıyorsa Sünni, Ezidi, Süryani’nin de aynı hassasiyette olmasıyla barışabiliriz.

Yıllardır mücadelesini verdiğimiz eşit, özgür, demokratik mücadele perspektifine göre bu gerekiyor. Kürt demokratik hareketinin inançsal vurguları ve perspektifi de hassasiyetler üzerinden ifade ediliyor.

Hizbi-Kontra’nın açıklamaları üzerinden kaygıları şekillendirmeyi anlamlı bulmuyorum. Kürtler, bu yapıya karşı büyük bedel ödeyen bir toplum. Bu toplumun siyasetinin de bu açıklamalara itibar edeceğini düşünmek bizi yanıltır.

Sürece “hassasiyetler” ve “kaygılar” üzerinden çözüm bulmak mümkün değil. Korku, kaygı, güvensizlikler yaşamın gerçeği olabilir lakin bütünüyle duygular ile yürümek de yaşamın gerçeğine sığmaz. Öncülük ve devrimci sorumluluk sürecin, hak edildiği gibi hayat bulması için emek sahibi olmayı gerektirir. Sorumluluktan kaçmayı, ‘gerekçeler’in arkasına sığınmayı değil.

Alevilerin bugüne kadar demokratik mücadele içerisinde ödediği bedellerin gereği olarak kendisi gibi ötekileştirilen, ezilen, inkar edilen toplumsal güçlerle beraber yeni süreçte yerini almasının hem Kürt sorununun çözümünde hem de kendi taleplerinin hayat bulmasında yararlı olacağı fikrindeyim. Egemen zihniyetin karakteri ortada. Barış ne “müsamere” olabilir ne de altın tepsi içerisinde sunulur. Barışı egemen kılmanın yegane yolu geçmişte büyük bedelerle edinilen kazanımları kalıcılaştırmak için yeni mücadele dönemini sahiplenmek ve büyütmekten geçecek. Özcesi; barış egemenlerin lütfuyla değil yok sayılanların, ezilenlerin, ötekileştirilenlerin demokratik birliktelik ve mücadelesinin büyümesiyle kazanılacak.

BDP’nin Alevilik önerisine itiraz

BDP’li Altan Tan, yeni anayasaya Alevilerin devletin din hizmetlerinden eşit yararlanması için hüküm eklenmesini isterken Ak Parti ve MHP’li üyeler buna karşı çıktı. CHP’li üyeler ise düşünmek istedi.

Yeni Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümünü yazan, Alt Komisyonu dün tartışmalı maddelerden biri olan “Din, vicdan ve inanç özgürlüğü” maddesini görüştü.

Maddenin ilk fıkrası uzlaşmayla “Herkes din, vicdan ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, inanma, inanmama ve inancını değiştirme hürriyetini de içerir” şeklinde yazıldı. İkinci fıkrada ise din eğitimi tartışması yaşandı.

Metinde “Bu hürriyet, tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı olarak ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak sureti ile dinini ve inancını yaşama, açıklama ve yayma hürriyetini de kapsar” cümlesine Ak Parti ve BDP “eğitim” ifadesinin de eklenmesini istedi. “Din kültürü ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” fıkrası da tartışmaya neden oldu. BDP’li Altan Tan bu ifadeye karşı çıkarak, Tevhid-i Tedrisat’a karşı olduklarını söyledi. Ak Parti veMHP zorunlu din eğitiminin devamını isteyerek, “Din kültürü ve ahlak eğitim ve öğretimi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” ifadesinin eklenmesini isterkenCHP , “Din ve din kültürü ve ahlak eğitimi, küçüklerin yaşına uygun olacak biçimde verilir. Seçmeli din ve din kültürü eğitim ve öğretimi çoğulcu, nesnel ve eleştirel olmak zorundadır” cümlesinin eklenmesini istedi.

ALEVİLİK ÖNERİSİNE İTİRAZ
BDP’nin Alevilerin din hizmetlerinden yararlanması için maddeye son fıkra olarak “Dini hizmetlerin sağlanması için kamu kaynaklarının kullanımında devlet adil bir dağılımı sağlamakla yükümlüdür ve elverişsiz konumda olan farklı inanç grupları lehine pozitif ayrımcılık hükümleri uygulanır” cümlesinin eklenmesi talebi de AK Parti ve MHP’nin itirazıyla karşılaştı. CHP ise bu ifade üzerinde düşünmek istediklerini ifade etti.

AZINLIKLAR TARTIŞMASI
Azınlıkların dini hakları da masada tartışıldı. BDP’li Tan, bu konuda anayasaya hüküm eklenmesini talep ederken MHP’li üyeler, azınlıkların Lozan Antlaşması çerçevesinde dinlerini yaşadıklarını ifade ederek öneriye karşı çıktı.

UZLAŞILAN METİN
Dört partinin uzlaşısıyla madde metninde şu ifadeler yazıldı:

“Hiç kimse, ibadet, dini uygulama ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; ya da bunları yapmaktan men edilemez dini inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve inancının gereklerini yerine getirmekten ya da getirmemekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tabi tutulamaz.
Devlet, işlem ve eylemlerinde bütün din ve inançlara karşı tarafsızdır; din, inanç ve kanaatlerin çeşitliliğine dayalı toplumsal çoğulculuğa saygı gösterir.
Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir. Din eğitimi ve öğretimi kişilerin kendisinin, küçüklerin ise kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır”

FEDA 5. Kongresini yapacak

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) 5. Olağan Kongresini, 11-12 Mayıs’ta olağan kongresine gidiyor. Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde yapılacak kongre için hazılıklar ise üç aydan fazla bir zamandır yürütülüyor.

Güçlü kararların çıkmasının da beklendiği kongreye Almanya, Fransa, Belçika, İsviçre, Hollanda, Avusturya, İngiltere, İsveç ve Danimarka’dan 250 delege katılacak.

İlk oturumu misafirlere açık yapılacak olan kongreye KNK, YEK-KOM, Ezidi Dernekleri Federasyonu, İslami Hareket, Avrupa Kürt Kadın Hareketi, Civaka Azad, Şehid Aileleri, Almanya Ermeni Konseyi, Kurmeşliler Derneği, Ovacıklılar Derneği, Karerliler Derneği, Orta Avrupa ve Almanya Asuri Federasyonu ve Kürecik’te Füze Yapımına Hayır İnisiyatifi gibi kurumlar başkan ve yönetim düzeyinde katılım sağlayarak destek ve iyi dileklerini sunacak. Ayrıca birçok Alevi kurumu ve dergahı da kongrede hazır bulunacak.

Mustafa Mısır, Melek Ana, Ali Baba, Hüseyin Bildik, Ali Bali, Rıza Yağmur ve Veli Uğur gibi çok sayıda pir ve ana da hazır bulunacağı kongrede Mehmet Bayrak, Ethem Xemgîn ve Haşim Kutlu’nun birer konuşma yapması da bekleniyor.

Kongre öncesi Alevilerin yaşadığı bütün kentlerde halk toplantıları yapıldı. Toplantılarda delege seçimi yapılırken, Alevilerin yerelde yaşadığı sorunlar ile kongre ve federasyondan beklentileri dinlendi.

FEDA, kongreyi yeniden yapılandırma kongresi olarak ele alıyor. Bu kongre ile birlikte dergah ve derneklerini arttırmayı, hizmetlerini çoğaltmayı hedefliyor.  Ancak en önemli proje olarak da bir inanç merkezi açmayı planlıyor. Bu merkezde yeni pirlerin ve anaların eğitimi, Alevilik konulu araştırma bürosu gibi çok sayıda kültürel hizmet öngörülüyor.

Kongrenin en önemli gündemlerinden birini barış süreci oluşturacak. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın Amed Newrozu’nda yaptığı ve barış ve demokratik kurtuluş süreci olarak adlandırılan süreçte Alevilerin nasıl yer alması gerektiği konusunda da kararlaşmalara gidilmesi bekleniyor.

FEDA kongresi, 11-12 Mayıs’ta şu adreste yapılacak:

Haus Heege Heegestrasse 10, 45897, Gelsenkirchen

KÖLN /ANF

Alevileri korkutarak Kürtlere vurmak!..

Aleviler şimdi korkutularak, Kürtlere ve Kürt hareketine düşmanlaştırılmaya çalışılıyor. Herkes de biliyor ve tarih de yazıyor ki; son yüzyıldaki tüm Alevi katliamları, ki neredeyse tamamı Kürt Alevilere yöneliktir ve İttihat Terakkici gelenek ile onun temsilcisi CHP tarafından gerçekleştirilmiştir. Öldürülenler Kürt Aleviler, öldüren de Kemalist CHP’nin yönettiği devletir.

Türkiye’de siyaset algısının beslendiği kaynak genelde Kemalist devlet ideolojisi olduğundan, en sağdan en sola kadar tüm siyasi aktörlerin pratik ve psikolojik reflekslerinde değişik tonlarda da olsa Kemalist etkiler belirgindir. Hem öyle gizli saklı da değil, ayan beyan… Türk devleti, ‘Türk ve Sünni bir devlet’ olarak şekillendirildi. Anayasada Türk devletin temel özellikleri olarak yer alan, ‘laik, sosyal, hukuk devleti’ gibi kulağa hoş gelen belirlemelerle dünyaya soldan bakan kesimler manipüle edilip sisteme yedeklense de, devlet hiç bir dönemde ne Alevilerinki başta olmak üzere gerçek inanç özgürlüğünü garantileyen laik, ne toplumsal eşitliği gerçekleştirecek tarzda sosyal ve ne de tüm inanç ve etnik grupların hakkını ve özgürlüğünü koruyan bir hukuk devleti vasıflarını taşımıştır. Tersi olsaydı; zaten bugün din, etnisite, insan hakları ihlalleri ve demokrasi sorunlarını konuşuyor olmazdık…

‘Türk ve Sünni’ devletin tornasından çıkan tüm bu siyasal akımlar, siyasetlerinin özünü de özellikle Türklükle mayalamışlardır. Ne solcusu evrensel sol değerleri politikalarının esası yaptı ne de sağcısı ve İslamcısı gerçek İslam anlayışını temsil etti. Çünkü onlar, bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar sözcülerinin de dillerine doladıkları gibi, ‘tek millet, tek dil, tek bayrak ve tek devlet’in tek mantıktan devşirdiği tekçi anlayışı temsil ededurdular. Dilleri ne söylerse söylesin, ferasetleri herkesi Türk bilir, Türk görür. Farklılıkların eşitliği, özgürlüğü, dayanışması, hak ve hukuk talepleri sadece başka coğrafyalarda yaşayan toplumlar için dillendirilir. Kürtler başta olmak üzere bu coğrafyanın mazlum kadim halkları ise, ayrılıkçı ve bölücüdür zaten!..

Kemalist İttihatçı Türk ulus devletçiliğinin sağ ve sol her versiyonu her zaman olduğu gibi, bugün de Kürtlerin hakları ve Kürt sorununun çözümü konusunuda hemen hemen aynı kelimelerle oldukça kaba bir Türkçülüğü tekrarlayıp duruyor: Cumhuriyet Halk Partisi’nden İşçi Partisi’ne, kendine ‘komünist’ sıfatını yakıştıranlardan dinci Ferhullah Gülen şebekesine, ulusalcısı ve radikal İslamcısından liberaline kadar hemen hepsi…

Ama hepsinin temel gıdasını aldığı ve tarihsel, toplumsal, kültürel köklü bir geçmişi olmayan, yapma Türklük kimliği ve onun etrafında şekillenen toplumsal algı çatırdıyor artık. Türkiye’de algılar artık yalnızca Türklük ve Sünnilik üzerinden tepki vermiyor. Kürt ve diğer etnik ve inanç değerlerinin de kendine yaşam alanı bulacağı ve bu değerlerin canlanması üzerinden sosyal algının kökten değişeceği bir süreç yaşanıyor. Bu toplumsal değişim, Kemalist ideolojinin şekillendirdiği sağ ve sol tüm siyasal kesimlerde bir paniğe yol açıyor. Bundan dolayıdır ki, 90 yıllık zorbalığın zulmü ardından ilk kez nefes alma fırsatı yakalayan Kürtler, sanki bu kesimlerin elinden bir şeylerini alıyormuş gibi saldırıya uğruyor!..

Solculuktan dikiş tutturamayanlar 

Şimdi Aleviliciliği hatırladı!

Bu ürküntünün pratik karşılığı ise, hem Kürtleri hem de dostlarını korkutarak çağdaş demokratik bir güç birliği yapmalarına engel olmak, demokratik bir sistem ve özgürlükleri birlikte tatmalarını engellemek. Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokrasi mücadelesinde en önemli partneri rolü oynayabilecek Alevi hareketi ve sol emek güçleri korkutularak Kürtler yalnızlaştırılmaya çalışılıyor. Hatta korkutmaktan ziyade, yüzyıllarca öncesinin ezop ifadelerle süslü hikayeleri Kürtlere mal edilerek, Kürtler ‘düşman’ gösterilmeye çalışılıyor. Ve bu da solculuk, Alevisevicilik ve komünistlik adına yapılıyor. Bu kesimlerin, bizzat son yüzyıldaki tüm Alevi katliamlarının temsicilisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne yamanma siyaseti güden çevreler olması ise işin trajikomik yönünü oluşturuyor. Kendisine ‘sol ve komünistlik’ sıfatlarını yükleyip Kürt düşmanlığı yapanları bir kenara bırakalım. Alevi örgütleri içinde, sayıları fazla olmasa da, Alevi medyasını yönlendirme gayretinde olan ve panellerde kafa bulandırmaya çalışan Kemalist, ulusalcı ve Ergenekoncular aktif bir çaba içindeler. Bunlar ne Alevi gibi yaşarlar, ne Alevi gibi barışçı ve hümanisttirler, ne Aleviliğn esası olan tüm halklara bir nazarla bakarlar, ne de Aleviliğin eşitlikçi, dayanışmacı ve paylaşımcı özelliklerini taşıyan bir sistem yaratma derdindedirler!.. Artık solculuk yapamadıkları için, Alevi örgütlerine kapağı atmış ve o cenahta kendine bir rant alanı, belki bir milletvekilliği, belediye başkanlığı ve mahalle muhtarlığı derdindeki Kemalist şahsiyetlerdir.

Kürt Aleviler nerede?

Şubat 2013’te Demokratik Toplum Kongresi’nin düzenlediği bir Alevi Kurultayı’nda Doğu Kürdistan’daki Yaresan (Ehli Hak), Güney Kürdistan’daki Kakailer ve Rojava ile Kuzey Kürdistan’daki Alevilerin birbirlerini tanımasını ve ortak değerleri geliştirmesini öngören ‘Mezopotamya Aleviler Birliği’ oluşumuna gidilmesi kararı alındı. Bu kararın ardından bazı Alevi örgüt temsilcileri sözü edilen kemalist kesimleri memnun etmek için, “Alevinin Kürdü, Türk’ü olmaz” şeklinde Kürtlere oldukça tanıdık gelen açıklamalarda bulundu. Bu güne kadar Kürtleri yok sayan İslamcılar da, “hepimiz Müslümanız” demiyor mu? Bu tepki aslında, “bırakın Kürtlüğü, o da nereden çıktı; hepimiz Türküz işte” demenin farklı bir biçimidir! Tuhaf; Müslüman veya Alevi olmak için illa Türk olmak mı gerekiyor. Türkçü İslamcılarla Türkçü Aleviciler, konu Kürtler olunca birden aynı slogana sarılıyor! Ayrıca Kürdün sadece Müslüman ve Alevisi yok, Êzîdîsi, Yahudisi ve Zerdeştîsi de var…

Ve işin diğer tuhaf bir yönü de, bu kesimler, sanki hiç Kürt Alevi yokmuş gibi, tüm Alevileri Orta Asya’dan ya da moda deyimle, Horasan’dan kalkıp gelen ‘öz be öz Türkler’ olarak lanse etmektedirler. Son yirmi yıl içerisinde Alevilere ilişkin yüzlerce, belki de binlerce kitap, dergi, gazete yayınlandı. Sayıları fazla olmayan özgün bilimsel çalışmalar ayrı tutularak söylenebilir ki; bu kitaplar hem teolojik hem de tarihi bilgi anlamında genelde bilimsel içerikten yoksun mitolojik hikayeler ile maddi veri desteğinden yoksun hikayelerin oluşturduğu kopyele yapıştır yöntemiyle hazırlanmış yayınlardır. Ve işin en tuhaf yanı da; bu yayınlarda Kürt Aleviler hemen hemen yok gibidir. Ağuçan, Baba Mansur, Kureşan gibi kadim Kürt Alevi ocakları yok ve sanki Aleviler yalnızca Hacı Bektaş Ocağı’na bağlı ve hepsi de Türk!.. Ve sanki ta 900’lü yıllarda büyük filozof ve yol ereni Baba Tahirî Ûryan, Anadolu’daki Kızılbaş yol erenlerinin felsefi önderi Ebu-l Vefaî Kurdî ve daha yüzlerce Kürt kadın ve erkek yol ereni hiç yaşamamış gibi…

Hacı Bektaş Veli bir yol önderidir, onun ve torunlarının yaşamları ile duruşlarının tartışmasını yapmıyoruz, ki Hacı Bektaş Ocağı’na Osmanlının oynattığı rol de onlardan bağımsızdır. Bektaşilik, Osmanlının Aleviliğe bir müdahalesi üzerinden şekillenmiştir. Hacı Bektaş Veli Ocağı’nın tarihi misyonu, Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesini yaymaktan ziyade, bugün Dergah’ta sergilenmekte olan Yeniçeri Gulbangı’nda da belirtildiği gibi, ‘kılıç ve kanla’ Balkanlarda Türk ve İslam yayılmacılığının aracı olma işlevi olmuştur. Yeniçeri ordusunun da ocağı olarak 300 yüz yıldan fazla bir süre Osmanlılar tarafından bu rol oynatılmıştır. Hacı Bektaş Veli torunları bu duruma muhalif olsa da bir etkinlik kuramamışlardır.

Kürtlerin ve Alevi Kürt ocaklarının tarihte Hacı Bektaş Veli Ocağı’yla ve Bektaşilikle bir buluşması yoktur. Karşılıklı saygı temelinde tamamen ayrı ve özgündürler. Kürtler kendi ocak ve dergahlarına sahip çıkmalıdırlar. Kürt Aleviliğinin merkezi coğrafyasının Dersim olduğu unutulmamalıdır. Ancak, bu gün Dersim’de 8 tane Hacı Bektaş Veli ve cem vakfı ismini taşıyan dernek veya cemevi bulunurken, Ağuçan, Baba Mansur ve Kureyşan mürşit ve pirlerinin isimlerinin verildiği bir tek cemevinin olmaması hem manidardır hem de Dersimli Kürt Kızılbaşların kendilerini sorgulamaları gereken bir konudur. Aynı şekilde Avrupa’da üyelerinin neredeyse tamamının Kürt olduğu belirtilen bazı Alevi derneklerinde Kürtçe değil de “Türkçe anadil dersi” çağrılarının asılması aynı derecede manidardır. Bu da Alevi inancı üzerinden Alevi Kürtlerin asimile edilmesi anlamı taşır.

Bu günkü Hacı Bektaş Veli Ocağı mürşit ve pirleri de Kürtler ve Kürt Alevi ocakları üzerindeki asimilasyona karşı tavır alabilmeli. Bu ocak, Hacı Bektaş Veli’nin hümanist felsefesi gereği Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesi ile Türkiye’de demokrasinin gelişimi ve tüm kimliklerin kendini özgürce yaşayabilmesi için verilen mücadelenin etkili bir gücü olabilmelidir. Aynı zamanda her yıl devlet erkanının düzenlediği ve tamamen Türkçü bir seremoniye dönüştürülen Hacı Bektaş Veli’yi anma törenlerine Pirler, dedeler, yolun erkanı doğrultusunda müdahale etmelidirler. Herhalde bu durum karşısında Hünkar’ın da kemikleri sızlıyordur…

Sosyalizm, Alevilerin ‘Rıza Şehri’dir!

Bu gün Alevilik bir yandan Şiileştirilip asimile edilirken, diğer yandan da tarihsel, toplumsal ve kültürel algılarından soyutlanarak, ortodoks semavi dinler gibi yalnızca bazı şekilsel ritüellerin ezberlenmesi yoluyla yapma, formel, zahiri bir dine dönüştürülüyor. Oysa Alevilik komünal, demokratik, toplumcu, paylaşımcı, dayanışmacı, ekolojik ve özgürlükçü değerleri bünyesinde barındıran bir felsefeye sahip ve tüm bu değerlerin bileşkesi olan ‘Rıza Şehri’ ya da Şeyh Bedreddinlerin inşa etmeye çalıştığı Ortaklar Köyü misali sosyalist bir toplumsal ütopyayı esas alan bir inanç. Ama bugüne kadar Alevi örgütlerinin, Sünniliğe karşı kendine bir alan açma ve onları taklit etme anlamı taşıyan şekilsel bir kaç talebi aşıp sözü edilen Rıza Şehri’nin güncellemesine dair politakalar dillendirdiklerini duyan oldu mu? Alevilerin biraraya geldiği mekanların birer Rıza Şehri gibi toplumsal paylaşımcılığın yaşatıldığı yerler olması gerekmez miydi?..

72 millete bir nazarla bakan, ceme girdiğinde can olan ve Rıza Şehri’nin insanları Alevilerin, bu gün eşitlik, özgürlük, dayanışma ve adalet mücadelesinin en önünde yer almaları ve yıllardır bu mücadeleyi canını dişine takarak veren mazlum Kürt halkıyla omuz omuza olmaları, inançları Aleviliğin de olmazsa olmaz bir gereği değil midir?…

Aleviler katliamcı anlayışa tavır almalı!

Alevilerin kaygılarına ilişkin önce şunu belirtmek gerekir ki; Alevilerin bu gün bir kaygısı olacaksa, bu, onları katleden egemenlerden ve o egemenliğin anlayış temsilini yapan siyasi organizasyonlardan olmalı. Alevileri Osmanlı devleti ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin iktidar sahipleri katletti, inançlarını yasakladı ve asimile etti. Alevilerin bir tepkisi olacaksa, Aleviliğe karşı inkar ve imha siyaseti yürütmüş ve yürütmekte olan Türk devleti ve onun tekçi ulus devlet mantığını sahiplenen siyasi partilere, yani CHP ve günümüzde de AKP ve diğer irili ufaklı ırkçı, Kemalist, Ergenekoncu oluşumlara olmalı. Ayrıca Kürtlerin de Aleviler gibi Kürtlük ve Aleviliklerinden dolayı hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin katliamlarına maruz kaldığı unutulmamalı!..

Aleviler şimdi korkutularak, Kürtlere ve Kürt hareketine düşmanlaştırılmaya çalışılıyor. Herkes de biliyor, tarih de yazıyor ki; son yüzyıldaki tüm Alevi katliamları, ki neredeyse tamamı Kürt Alevilere yöneliktir, İttihat Terakkici gelenek ve onun temsilcisi CHP tarafından gerçekleştirilmiştir. Koçgîrî’den Dêrsim’e, Elbistan, Maraş, Çorum’dan Sivas ve Gazi Mahallesi katliamlarına kadar hepsinde durum budur ve öldürülenlerin tamamı Kürt Aleviler, öldüren de Kemalist CHP’nin yönettiği Türk devletidir. Şimdi ise bizzat Kemalist şerbetten sarhoş olanlar, Türk ulusalcılar, Aleviseverlik ardına saklanıp Alevileri korkutarak Kürtlere düşmanlaştırmaya çalışıyorlar. Oysa, Alevilerin bu gün elde ettikleri özgüven ve taleplerini rahatça ifade edebildikleri koşullar, örgütlü mücadelenin yanısıra önemli oranda Kürt özgürlük mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yoksa Aleviler niye Cumhuriyet tarihi boyunca bir cemevi kurmaya girişemediler!..

Aleviliğin yasaklanması bizzat CHP’nin çıkardığı Tekke ve Zaviyeler ve benzeri kanunlarla, Alevilerin asimilasyonu CHP’nin kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle, Alevilerin katliamları da CHP iktidarında imha harekatlarıyla gerçekleşmiştir!… Türkiye’de bugün bunları bilmeyen kalmış mı?!. Nitekim, bir tek Barış ve Demokrasi Partisi yeni anayasa önerilerinde Aleviliği ve diğer inançları asimile etme kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tamamen kaldırılması gerektiğini belirtirken, ‘Alevi partisi’ olarak yutturulmaya çalışılan CHP ise, AKP ve MHP ile birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kalması gerektiğini kendi anayasa önerilerinde yer vermiştir. Zaten CHP’li belediyelerin (en son nisan 2013’te İzmir Çeşme’de) Kuran Kursları açması olağanlaşmışken, Deniz Baykal da, “Birliğimizi sağlayan ezan ve bayraktır” diyor (Nisan 2013, Kayseri)…

Kim bu İdris-i Bitlisi?

Alevileri korkutarak Kürtleri yalnızlaştırmaya çalıyan bu kesimlerin bir de ağızlarına doladığı İdris-i Bitlisi meselesi var. Geçtiğimiz günlerde bir Alevi sitesinde ‘Adana Alevi Bileşenleri Adına Mikdat Öztürk’e (ABF GYK Üyesi) ait olduğu belirtilen şu ifadere bakın: “… tarihte İdris-i Bitlisi ile Yavuz’un işbirliği yaparak Alevileri katlettiğini biliyoruz. Bu sebeple son dönemde PYD ile Özgür Suriye Ordusu’nun işbirliği, Türkiye’den çıkacak PKK’lıların Suriye’ye geçerek orada çatışacağı söylentileri ve duyumlarımız bize İdris-i Bitlisi olayını hatırlatmaktadır… (Alevi Örgütleri ve HDK Adana’da buluştu, 23.04.13)” Nasıl bir bağlantı ama! Şimdi burada dillendirilen kaygının bilimsel, mantıki, insani, vicdani bir karşılığı var mı? Aleviler hala bu hurafelerle korkutulacak kadar dünyadan bihaber bir topluluk mu? Aynı korkuyu, son günlerde İdris-i Bitlisi üzerine yazdığı kitabını satmak için de kullandığı görülen Yurt Gazetesi köşe yazarı Necdet Saraç da yapmaktadır. Saraç’ın ‘Alevilerin Siyasi Tarihi’ kitabını okuyanlar görecektir ki; yazar, Osmanlı döneminde Alevilere yönelik katliamlarda ismi anılan Osmanlı memurlarını (İdris-i Bitlisi ve Ebussuud) Kürt göstermek için özel bir çaba sarfederken, aynı çabayı Koçgiri ve Dersim katliamlarında katledilen onbinlerce Alevinin Kürtlüklerini gizlemek için de gösteriyor! Kim bu İdris-i Bitlisi ve Ebussuud?

İdris-i Bitlisi, bu Türkçü şahsiyetlerin göstermeye çalıştığı gibi bir Kürt önderi değildir. Kürtler için bir şeyler talep eden biri değil. Bir Kürt gibi yaşamış biri de değildir. Kürt olup olmadığı da tartışmalıdır. Babası Hüsamettin Ali El Bitlisi, kendisi ve oğlu Ebul-Fazl Mehmet Efendi birer saray görevlisidirler. Yani Kürt kökenli olduklarını kabul etsek bile, onlar Hüseyin Çelik, Kamuran İnan, Abdulkadir Aksu vs ne kadar Kürtse, onlardan daha az Kürttürler. Şimdi Hüseyin Çelik, Roboskî katliamını yapan AKP hükümetinin bir bakanıdır diye ileride Roboskî katliamı Kürtlere mi yüklenecek!? Çünkü Necdet Saraç, Murtaza Demir ve Mikdat Öztürk gibilerin mantığından bu çıkıyor! İdris-i Bitlisi’nin babası Diyarbekir’deki Akkoyunlu sarayında, kendisi de önce Diyarbekir ve ardından Tebriz’deki Akkoyunlu sarayında ve 1501’de Safevilerin Akkoyunluların iktidarına son vermeleri ardından Osmanlı sarayında önce II. Bayezit’e ve ardından da Alevi katliamcısı Yavuz Sultan Selim’in hizmetine girmiştir. Yavuz döneminde katledildiği belirtilen 40 bin Alevinin çoğunluğu Yavuz’un tahta çıkmasından bir yıl önce 1511 yılında Batı Anadolu da yaşanan Şah Kulu ve ve 1512 yılında Tokat ve Amasya dolaylarında gelişen Nur Ali Halife ayaklanmalarında katledilen Kızılbaşlardır. İdris-i Bitlisi, daha çok Çaldıran savaşı sonrası Urmiye’den Malatya, Nizip’e, Dersim’den Musul ve Soran bölgesine ve Halep’e kadar, yani Kürdistan coğrafyasının tamamını teşkil eden bölgeyi diplomatik becerisiyle Osmanlı’ya bağlatması ve ardından onları kısmi bir özerk statüye kavuşturmasıyla bilinir (1514-1516). Gayesi Kürtlerin menfaatleri ya da bir Kürt devleti kurmak değil, Türk Osmanlı devletinin hakimiyet alanını genişletmekti. 25 Kürt mirini, ki bunların Safevi iktidarını istemedikleri belirtilir, Hasankeyf’te biraraya getirip Osmanlıya bağlanmaları konusunda ikna etmiştir. Tarih, Mardin’in alınması sırasında yaşanan savaş haricinde bu sürecin çatışmasız geliştiğini yazar. Kürdistan’da o süreçte kendi halindeki Alevi toplulukların katledilmesinden ziyade Safevi egemenliğinin Kürdistan’da sonlandırılması durumu sözkonusudur. İdris-i Bitlisi için Alphonse Lamartine şöyle der: “Osmanlı devleti, o topraklarda doğmuş olan ve yöre halkının dillerini, geleneklerini, örf ve adetlerini iyi bilen İdris Paşa’nın politikası sayesinde silah kullanmaya gerek görmeden ve kan dökmeden o yerleri egemenliği altına adı.” Yani İdris-i Bitlisi Türk Osmanlı devletinin bir memuru, diplomatı ve saray kuludur; eğer Alevi katliamlarında yer almışsa, bu kimlikle yani bir Osmanlı olarak yapmıştır.

CHP gelirse Aleviler katledilir!

Ebussuud Efendi de Aleviler hakkında ölüm fetvaları veren bir Osmanlı şeyhülislamıdır. Kürtlerin kimliğini ve iradeli bir halk olarak tarih sahnesine çıkmalarını sindiremeyenler, her ne kadar ona da büyük bir zorlamayla bir Kürt köken bulup Kürtleri vurmaya çalışsa da, Kızılbaş vicdanı bu lekelemeyi de mahkum etmektedi. Osmanlı devletinde 90’dan fazla şeyhüsislam görev yürütmüş, bunların tamamı da Alevilerin katliamı için benzer fetvalar çıkarmış ve Alevi toplulukları hedef gösterip, katlettirmişlerdir. Herhalde bunların hizmet ettiği Türk Osmanlı devleti, bir Kürt egemenliği değildi!..

Hem İdris-i Bitlisi hem de Ebussuud Efendi, Osmanlı devletinin memurlarıdır. Kürtler ve Kürdistanilikle alakaları yoktur. Bu isimleri güncelleyip Alevileri Kürtlere kışkırtmak, Türk ırkçılığının daniskasıdır!.. Hiç de o kadar uzağa gitmeye gerek yok. Bugün Alevi katliamlarından bahsedilecekse, CHP’nin ‘dişe diş kana kan’ şiarıyla sahip çıktığı Cumhuriyet Türkiyesi’nin Koçgiri’de, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’, Sivas ve Gazi’de katlettiği Alevilerin hesabı sorulmalı. Henüz tazedirler ve muhataplarının ardılları da meydandadır… Ben de CHP tarihine bakarak iddia edebilirim ki; ‘CHP iktidar olursa, Aleviler yine katledilecek!’.. Tersinin olmayacağını kim garanti edebilir ki?!.

Şah İsmail ve Beşar Esad solcu Alevi peygamberler mi?

Kürtlere yönelik bu saldırganlığın ve Alevi korkutuculuğunun Kürt sorununda demokratik çözümün tartışılmasıyla aynı dönemde gündemleşmesi de manidardır. Alevilik barış, kardeşlik, rızalık, eşitlik, dayanışmacılık inancı değil mi? Niye savaş tüm şiddetiyle sürerken, Aleviler Kürt hareketinden korkmuyordu da şimdi korksunlar?

Kürtler gidip Esad’la savaşacakmış, Aleviler korksunmuş! Nerde mantık, nerde izan? Ya Şah İsmail sevicisi oluyorlar ya da Beşar Esad. Bilinmeli ki Şah İsmail de en az Yavuz kadar zalim biriydi. Tarih, Yavuz’un Anadolu’da onbinlerce Kızılbaşı darağaçlarından sallandırdığını ve kafalarını uçurduğunu, Şah İsmail’in de Tebriz’de binlerce Sünni’yi kazanlarda kaynattığını ve kılıçla doğradığını yazıyor. Biri Kızılbaşları katletmek için babasını katliamlara zorluyor, diğeri de kendisinden Sünnilere merhamet göstermesini isteyen öz annesini öldürtüyor. Evet Alevi sevicilerin Şah İsmail’i savunmasız insanları sırf Sünni diye, aynen Yavuz’un yaptığı gibi, katliamlardan geçirmiş ve buna karşı çıkan kendi annesini de öldürtmüş biridir. Şimdi böyle katliamcı bir zalimden bir Alevi peygamberi devşirmeye çalışanlara ne demeli? Tam 500 yıl önce İdris-i Bitlisi adında bir bir saray memurunun, bu zalimlerden birine sığınıp diğerine karşı savaşmış olmasını Alevileri Kürtlere karşı kışkırtmanın bir aracı yapmanın sosyopsikolojisini analiz etmeyi de bilim insanlarına bırakıyorum.

Bir de Beşar Esad meselesi var. Beşar Esad daha düne kadar Türk Başbakan Recep T. Erdoğan’la ortak bakanlar kurulu bile toplayacak kadar haşır neşir olurken, kimse neden Aleviliğini hatırlamadı acaba? Yüzbinlerce Kürdü yok hükmünde bir statüye mahkum edip tüm kimlik ve demokratik haklarının ayaklar altına alan, aynen Türk hükümetlerin yaptığı gibi baskı ve asimilasyon politikası yürüten, Erdoğan’la anlaşıp yüzlerce Kürt aktivisti işkenceden geçirip Türkiye’ye teslim eden bu Esad değil miydi? Kürtler niye Esad’ı destekleyip iktidarda tutsun ki? Ondan ne çıkarları var? O’nun diğer dinci cihatçı faşist ruhlu çetelerden ne farkı var Kürtler açısından?

Kürtler demokrasi, eşitlik, özgürlük ve adalet davası yürütüyor ve kim bunların önünde engelse ona karşı mücadele veriyor; Türkiye’de, Suriye’de, İran’da ve Irak’ta; anayurtları Kürdistan’da…Bir de Kürtlerin selefi çetelerle birleşip Esad’a karşı savaştıkları, savaşacakları yalanları var medyada. Bazı‘sol’ ve ulusalcı Alevici siteler kaç aydır, Kürt sözcülerin söylemlerini cımbızlayıp bir cihatçı-Kürt anlaşmasına kendisini ikna ederek, bu türden manipülasyonlarla yaygara koparmaya çalışıyor. Ne tür bir solculuk olduğu pek anlaşılmıyor ama, uydurma anlaşma haberlerini yapan ‘sol’ medya nedense hem de aynı günlerde Halep ve Tirbesiyê’de onlarca sivil Kürt kadın ve çocuğun Esad rejiminin hava kuvvetleri tarafından bombalanıp katledilmesini görmezden gelebiliyor. Bu Kürt düşmanlığının bir sınırı yok mu? Sol, sosyalist, komünist ahlak bu mu!?..

Kürt hareketinin pratiği görülmüyor mu?

Kürt hareketinin sözcüleri ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın pratik politikada dile getirdiği bazı söylemlerden rahatsızlık duyulabilir veya anlaşılamayabilir. Ama bu kesimler hiç mi Kürt hareketini tanımıyor? Bu mücadelenin yaratmış olduğu sosyal dönüşümü, kadın devrimini hiç mi görmüyorlar? Kuzey’i bırakalım; Suriye’deki Kürt kentlerinde Kürtlerin Arap, Asuri, Ermeni ve Alevi topluluklarla geliştirdiği ortak yönetim çabaları görülmüyor mü? Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisinde bulunan Kürtlerin tüm Ortadoğu’da en dinamik demokrasi ve sol değerlerin savunucusu ve bizzat pratik yürütücüsü olma gerçekliği neden görülmek istenmiyor? Beşar Esad rejiminden kurtulup kendi özerk yönetimlerini oluşturmak isteyen mazlum Kürt halkının mücadelesini neredeyse Amerikan işgaliyle aynı göstermeye çalışmak sol, sosyalist etiğe sığar mı? Kürt hareketinin sadece Aleviler değil, diğer azınlık inançlara yönelik pratik yaklaşımları nasıl görmezden gelinebilir? Aleviler, CHP’li belediyelere karşı cemevi yeri için yıllardır mahkeme kapılarından sürünürken, Diyarbakır’daki Kürt belediyelelerin Aleviler ve diğer inanç grupları için talep bile gelmeden cemevi yaptırıp, kilise ve havralarını onarmaları nasıl görmezlikten gelinir? Bu günün Kürtleri ve Kürt hareketi nasıl ta 500 yıl önceki İdris-i Bitlisi ile örneklendirilebilir, aynı gösterilmeye çalışılabilir? Bu nasıl Alevilik, bu nasıl vicdan, bu nasıl insanlık, bu nasıl sol ve emekten yana olmak?!..

Kürtler kimseden bir şey talep etmiyor; despotik rejimlerin halkların yakasından düşmesi için mücadele ediyor. Tek başına ve dostluğunu beklediği güçlerden gördüğü bunca yalnızlaştırmaya rağmen hem emperyal güçler hem de tüm bölgesel gerici güçlerle dişe diş bir mücadele yürütüyor!..

Sözün özü; Kürtlerin mücadelesini yürüttüğü Demokratik Ekolojik Kadın Özgürlükçü Paradigma, Alevilik yaşam felsefesinin tüm ruhunu içeriyor. Aynı zamanda sosyalist bir toplumu ifade eden ve her ilişkinin karşılıklı rızalığa ve gerekliliklere dayandığı Aleviliğin Rıza Şehri de, Kürt hareketinin Demokratik Komünal Toplum dediği şeyin ta kendisidir! Ürkmek şöyle dursun, Aleviler, hele Kürt Aleviler açısından Kürtlerin özgürlük mücadelesini desteklememek bir zaafiyet ve yol düşkünlüğü olarak görülmelidir. Her halk kendi toplumsal öz değerleriyle güzeldir. Bu değerlere sahip çıkıp korumak tüm insanlığı savunmaktır. Bunları inkar etmek ise, yolun üslubuyla düşkünlüktür. Aslını inkar eden de ettiren de haramzadedir!..

Ahmet Türk “bu ayıp Dersimliler’e yeter”

DTK eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk Dersim’de anmalara katıldı

Dersim katliamının anma etkinliğine katılmak için Dersim’e gelen DTK eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk, yoğun ilgiyle karşılandı. Türk, Seyit Rıza’nın direniş sembolü olduğunu belirterek, “Hep barıştan yana olduk. Bugün de barıştan yanayız, yarın da zulme boyun eğmeyeceğiz” dedi.

Dönemin bakanlar kurulu tarafından 4 Mayıs 1937 tarihinde alınan karar sonrası Dersim’de 2 yıl boyunca onbinlerce Kürt Alevi katledildi. Dersim katliamının 76’ncı yıldönümünde Dersimliler tarafından saat 13.00’te Pax Köprüsü’nde yapılacak anma etkinliğine katılmak için İstanbul ve Avrupa’da bulunan 20’i aşkın Alevi dernek temsilcisi Dersim’e gelirken, DTK eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk da akşam saatlerinde Dersim’e geldi. Türk ve Tuğluk kalabalık bir grup tarafından Seyitli Köprüsü’nde karşılandı. Burada konvoy ile kent merkezine gelen eş başkanlar, yoğun ilgi ile karşılandı. Türk ve Tuğluk, Seyit Rıza büstünü ziyaret ettikten sonra Seyit Rıza Meydanı’nda bulunan yüzlerce kişi ile kahvede oturup, sohbet etti. Her geçen dakika kahvedeki kitlenin sayısı çoğalırken, Türk burada yaptığı konuşmada, Kürt halkının hiçbir zaman Dersim katliamını ve Dersimlilerin acısını unutmayacağını belirtti.

‘DERSİM’İN YAŞADIĞI ACILARI HİÇBİR ZAMAN UNUTMAYACAĞIZ’

Dersim’in her Kürdün yüreğinde önemli bir yeri olduğunu dile getiren Türk, “Dersim halkının, Kürt halkının hem kimliklerinden hem inançlarından dolayı tarih sayfalarında zalimler tarafından katledilmiş olması asla ve asla Kürtler, mazlumlar ve devrimciler unutamaz. Elbette ki, bu topraklar barış, özgürlük için çok büyük bedeller ödedi. Ve hala bu bedelleri ödemeye devam ediyor. Ama birileri daha özgür bir gelecek için mücadele verirken, o bedeli de hesaplayarak yola çıkmalı. Ama Dersim tarihine baktığımızda aslında bir başkaldırıdan çok özgürce yaşama iradesi gösterdikleri için, topraklarında özgürce bir yaşamı sürdürmek için, inançlarını özgürce gerçekleştirmek için adeta direnen bir halk var. İşte devlet bu halkı Kemalistlerin tabiri ile terbiye etmek için, sindirmek için, yok etmek için Dersim katliamını yaptı” diye konuştu. Kürt halkının hiçbir zaman Dersim’in yaşadığı acıları unutmayacağını ifade eden Türk, şunları söyledi: “Kürt halkı asla ve asla bu katliamı unutmayacaktır. Seyit Rıza’nın her Kürt’ün yüreğinde çok büyük bir yeri vardır. O’nu direnişin sembolü, başkaldırının sembolü, insan olmanın sembolü olarak biz hep hatırlarız. Daha lisedeyken Dersim tarihini okuduğumda, o zaman etkilenmiştim. Dersim halkının yaşadığı o acıları o zaman fark etmiştim. Bugünkü mücadelemiz özgürlük mücadelesidir. Günümüzde de gençlerimiz, yoldaşlarımız daha özgür bir gelecek için büyük bedeller ödedi. Biz artık hiçbir acının yaşanmayacağı Kürdün Türkün, her inancın, her kültürün özgür olabileceği bir gelecek için çabalıyoruz. Bugün de barıştan yanayız, yarın da zulme boyun eğmeyeceğiz. Barış için, daha adil bir gelecek için yine sizlerle birlikte halkımızla birlikte omuz omuza yürek yüreğe bu mücadelemizi sürdüreceğiz. İnanıyorum ki gelecek ezilenlerindir.”

Halk ile yapılan toplantı gece geç saatlere kadar sürerken, Türk ve Tuğluk halkın “sürece” ilişkin sorularına yanıt verdi.

Dersim 1937/38 Soykırımı ve Taleplerimiz

Dersim’de 1937/ 38’de devlet tarafından yapılan uygulama yazarlar, araştırmacılar, tarihçiler, sinema sanatçıları, politikacılar… Tarafından birçok araştırma yapılmış, tartışma yürütülmüştür. Ancak konunun üzerinde dolambaçlı, en direk söylem ve tanımlar devam etmektedir. Dersim’de Alevilere/ Kürtlere karşı yürütülen sistematik bir soykırımdır.

Cumhuriyet için “Türk/İslamcılık” üzerinden tek kimlik yaratmak isteyen “Kurucu irade” Osmanlının mirasını güncellemekten başka bir şey yapmamıştır. Osmanlı’dan “Kızılbaşların katli caizdir” fetvasını devralan “Kurucu irade” tek kimlik için “Gereğini” yapmıştır. Osmanlı döneminde tarifi mümkün olmayan yöntemlerle Türkmen/Alevi soykırımı yapan ve Türkmen/Alevileri bastıran, katleden, susturan “İrade” Cumhuriyette “Tek kimlik” için önce Koçgiri, ardından Dersim’de Kürt/Alevilere soykırım uygulamıştır.

Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca Türkmen, Kürt, Arap ayrımı yapmaksızın Alevilere dönük sistematik soykırım uygulanmıştır. Soykırım diyoruz çünkü; Alevi Toplumu yaşamsal, kültürel, inançsal değerleri ile toptan hedef alınmış ve yaşadıkları yerleşim yerleri ve doğasıyla birlikte katledilmişlerdir. Bin yıllık “Zinhar katli caizdir!” zihniyetinin uygulamacıları Alevi toplumunu mürşit, pir, dede, talip, yaşlı, kadın, genç, çocuk ayrımı yapmaksızın yaşadığı doğa ile birlikte, inançsal değerlerini de yok etmeyi hedeflemiştir. Bu uygulama soykırımdır. Bu anlamda Dersim Soykırımı, 1235/1240 yıllarında Selçuklu tarafından yapılan soykırımın devamıdır. Egemen zihniyet Alevi Soykırımı yaparken “Kürt Alevi, Türkmen Alevi, Arap Alevi” ayrımı yapmamıştır. “Tahtacı, Çepni, Kızılbaş/Kumsor…” hangi ad altında olursa olsun Alevi topluluklar egemen zihniyetin soykırımına uğramıştır.

Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüce Mustafa, Şah Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal’ı katleden zihniyet ile Koçgiri’de ve Dersim’de Kürt/Alevi canlarımızı, Pir Seyit Rıza, Alişer, Zarife Anamızı katleden zihniyet aynıdır. Dolayısıyla Alevi kurumları, dernekleri, federasyonları olarak konuyu böyle algılamamız gerekir. Günümüzde Türk/İslamcı zihniyet tarafından yürütülen inkar, asimilasyon ve kapı işaretlemeler soykırımın bir başka biçimidir.

Şimdi Alevi Sorununu algılamaktan yoksun kimi çevreler “Aleviler Cumhuriyetin ve Laikliğin güvencesidir!” diyerek geleneksel inkarcılığı, asimilasyonu sürdürmek ve Alevileri bu kirli politikanın ortağı yapmak istiyorlar. Aleviler için Laik, Demokratik Cumhuriyet vazgeçilmez bir amaçtır. Ancak Aleviler artık bilmektedir ki 90 yıldır uygulanan cumhuriyette ve mevcut AKP uygulamalarında ne demokrasi ne de laiklik vardır. Alevileri mevcut statükodan yana gösterip Kürt sorununun barış yöntemi ile çözümünde araya mesafe koymak isteyenler siyasal kurnazlık yapıyorlar. Aleviler Kürt Sorununun barış yöntemi ile çözümüne destek verirken AKP’yi değil kutsal bir erdem olan barışı destekliyorlar. Türk/İslamcılık Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Çerkez… Etnik kimliklerinin ve Alevi, Hıristiyan, Ezdi… İnanç kimliklerinin inkarı üzerine kurulmuştur. Türk/İslamcılık politikası devletin 90 yıllık politikasıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hangi parti iktidar olmuş ise Türk/İslamcılık yapmıştır. AKP 90 Yıllık bu uygulamaya “Ecdadından aldığı” mirası da katarak Türk/İslamcılığa devam etmektedir.

“HELALLEŞME” ve ALEVİLER…

Tam da bu günlerde “Helalleşmeden” söz eden devlet ve iktidar yetkilileri bilmelidir ki Biz Aleviler hiçbir zaman Türk/İslamcı ırkçı, katliamcı zihniyetle helalleşmeyeceğiz. Bizim Muaviye Soylu devlet ve iktidar ile Hızır Paşa huylu muhalefet ile davamız var. Bu davanın bitmesi için YAPILMASI GEREKENLER;

1. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyette yapılan sürgün, katliam ve soykırımların belgeleri ortaya çıkarılmalıdır. “Devlet sırrı, devlet arşivi, gizli arşiv” gibi uygulamalara son verilmelidir.

2. Bu arşivler demokratik bir yöntemle oluşturulacak hukukçu, siyasetçi, yazar, sanatçı, tarihçi ve Alevi Kurum yöneticilerinden oluşacak “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” tarafından incelenmeli ve ortaya çıkacak sonuç YARGI KURUMU TARAFINDAN EVRENSEL HUKUK, ULUSLAR ARASI SÖZLEŞMELER IŞIĞINDA SONUCA ULAŞTIRILMALIDIR.

3. “Hakikatleri Araştırma Komisyonunun” vardığı sonuç üzerinden HUKUK KURUMUNUN VERECEĞİ OBJEKTİF KARARA GÖRE; DEVLET, TÜRKMEN, KÜRT, ARAP ALEVİLERDEN, ÖZÜR DİLEMELİDİR. AYRICA, KOÇGİRİ, DERSİM, MALATYA, MARAŞ, SİVAS, ÇORUM, MADIMAK, GAZİ, ÜMRANİYE GİBİ SÜRGÜN, KATLİAM ve SOYKIRIMLARDAN DOLAYI MADDİ, MANEVİ ZARARA UĞRAYAN ALEVİLERE TAZMİNAT ÖDENMELİ; DEVLETİN ÖZÜR DİLEMESİ HEM MADDİ HEM MANEVİ OLMALIDIR.

4. Alevi sorunu makro politik bir sorundur. Bu sorunu yaratan devletin inkarcı politikasıdır. Aleviliği tanımlamak kimsenin haddine değildir. Devlet Alevi inancını tanımalıdır.

5. Alevi toplumunun ve Alevi Demokratik hareketinin talepleri kabul edilmelidir. “Yeni Anayasa” bu gerçeği ve Türkiye’nin etnik, inançsal, kültürel çoğulculuğu yapısını dikte alınarak yapılmalıdır.

a) Yeni, demokratik ve inkarcı olmayan bir anayasa yapılmalıdır.
b) Laik, Demokratik Türkiye için Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır.
c) Eğitim programı çok kültürlü Türkiye gerçeğini kapsayacak biçimde bilimsel olmalı, “Zorunlu din Dersi” kaldırılmalı, her etnik grup kendi ana dilinde eğitim yapmalıdır.
d) Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir. Cemevleri hiç tartışmasız ibadethane olarak kabul edilmelidir.
e) Alevi köylerine cami yapma uygulaması son bulmalı, bu güne kadar Alevi köylerine yapılmış camiler kapatılmalıdır.
f) “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” kaldırılmalı; Alevi dergah, tekke ve vakıf malları ASLINA UYGUN OLARAK ONARILMALI ve biz ALEVİLERE geri verilmelidir.
g) Cumhurbaşkanı tarafından “Madımak Hadisesini Araştırmak Üzere” görevlendirilen “Devlet Denetleme Kurulu” bu görevini “HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KURULUNA” devretmelidir.
h) Madımak Oteli “Anı Evi” değil UTANÇ MÜZESİ olmalıdır. UTANÇ MÜZESİ katliamda yitirdiğimiz 35 canımızı ve PİR SULTAN ABDAL’I YAŞATMALIDIR. UTANÇ MÜZESİ, yapılan katliamı unutturmamak, tarihle yüzleşmek ve DEVLETİN KATLİAMDAKİ İHMAL ve SORUMLULUĞUNU KABUL ETMEK İÇİN YAPILIR. Dünyadaki örnekleri de böyledir.
i) Yeni Anayasa ve yasalarda “İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar ve nefret suçları” için düzenleme yapılmalıdır.
j) Madımak Katliamı davasının bir bölümü için verilen “Zaman aşımı” kararı iptal edilmelidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 13 Mart 2012 Tarihinde Madımak Katliamı davasının “Zaman Aşımı” kararına “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun!” dediği için Alevilerden ve Türkiye kamuoyundan özür dilemelidir.
k) 2 TEMMUZ tarihi MADIMAK KATLİAMININ ANLAMINA UYGUN OLARAK tıpkı 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI, 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ gibi DÜNYA ÇAPINDA EVRENSEL BİR GÜN OLARAK KABUL EDİLMELİDİR.
l) Alevi Mahallerinde, sokak ve caddelere verilen “EBU SUUD CADDESİ, YAVUZ SELİM CADDESİ” vb. isimler kaldırılmalı bunların yerine ALEVİ ERENLERİN ADI VERİLMELİDİR.
m) “Tunceli” ismi derhal iptal edilmeli ve DERSİM ismi kabul edilmelidir.
n) Mezarı “Kayıp” olan PİR SULTAN ABDAL, PİR SEYİT RIZA gibi mürşitlerimizin, pirlerimizin mezar yerleri DEVLET TARAFINDAN BULUNMALIDIR. Sivas “Mal Meydanı” Pirimiz Pir Sultan Abdal’ın, Harput “Buğday Pazarı” Pir Seyit Rıza’nın “İdam” edildiği yerdir. Bu meydanlara PİRLERİMİZİN ANITI YAPILMALIDIR. Sivas’taki üniversitenin adı PİR SULTAN ABDAL ÜNİVERSİTESİ, Dersim’deki üniversitenin adı SEYİT RIZA ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
o) Dersim, Maraş, Çorum… Gibi toplu katliamların yapıldığı yerlere SOYKIRIM ANITI yapılmalıdır.
p) Yüzyıllar Önce “İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR” diye Serçeşmemiz Hacıbektaş’a saygı için; Hacıbektaş İlçesi’ne HACIBEKTAŞ DOĞA VE TOPLUM BİLİMLERİ ÜNİVERSİTESİ açılmalıdır.
q) Eskişehir’deki devlet üniversitelerinden birinin adı YUNUS EMRE ÜNİVERSİTESİ, Tokat’taki Üniversite’nin adı KUL HİMMET ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
r) Alevi basın ve yayın kuruluşlarının, Alevi federasyon ve derneklerinin ARAPÇA, KÜRTÇE (Kurmanci, Dımılki) yayın yapmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
(03 Mayıs 2013)

KEMAL BÜLBÜL
PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

Alevi ihlal raporu açıklanıyor

Basına ve Kamuoyuna;
İnançlarından dolayı tarih boyunca kimlikleri reddedilen Aleviler, son yılların daha da ağırlaştığını görüyorlar. Hakları ihlal edilen, ayrımcı uygulamalara, baskı ve asimilasyon politikalarına maruz bırakılan Alevilerin durumunu belgelemek üzere izleme raporu hazırlanmış bulunuyor. Alevi Bektaşi Federasyonu, İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Fransa Alevi Federasyonu tarafından Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak yayınlanan rapor, 2011 ve 2012 yılına ait verileri içeriyor.
AleviRapor, Türkiye’de Alevilerle ilgili yabancı dilde yayınlanan ilk izleme raporu olma özelliğini de taşıyor.
Bu raporda, Alevilerin ne tür baskı, saldırı, nefret suçu, hak ihlali, ayrımcılık gibi uygulamalara maruz kaldıkları, baskı ve ayrımcı uygulamaların kaynağı, istatistik verilerle kamuoyuna açıklanacaktır.
Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümet kanadının, Alevilere karşı kaç kez nefret suçu işledikleri, Alevilere yönelik ihlallerin adeta patlama yaptığı bilgisi takdim edilecektir.
Sözkonusu raporun sunum toplantısı büyükelçilerin de davetli olduğu kahvaltılı toplantı ile yapılacaktır.
Toplantıya katılımınızı bekler, iyi günler dileriz.
Selahattin Özel
Genel Başkan
LCV: 6 mayıs 2013 saat 13:00’e kadar
Tarih: 7 Mayıs 2013
Saat: 09:30
Yer: Neva Palas/ Küçükesat- Ankara