Ana Sayfa Blog Sayfa 6416

Demokratik Güç Birliği Platformu Hamburg’da Ayakta

Demokratik Güç Birliği Platformun 5. Etkinliği Hamburg Alevi Kültür Merkezi’nde düzenlendi. Panelde konuşmacı olarak ; Yüksel Koç (Yek.Kom Genel Başkanı) Cengiz Orhan (AABF Kuzey Almanya Bölge Başkanı) Süleyman Gürcan (ATİF Genel Başkanı) Hüseyin Avgan ( DİDF Merkez Yürütme Kurulu Üyesi) Şeref Akgün (Kom-Kar Merkez Yürütme Kurulu Üyesi ) Taylan Yılmaz (ADHF Temsilcisi ) katıldılar. Hatice Kar’ın moderatörlüğünü yaptığı panele yaklaşık 200 kişi katıldı.

Panelde ev sahibi olarak açılış konuşmasını yapan Cengiz Orhan, Avrupa’da atılan bu adım, tarihi bir öneme sahiptir. Bundan dolayı bizi birleştiren ortak değerler temelinde bir araya gelmemizi anlamlı buluyoruz. Her birliktelikte sorunlar olacaktır. Bir birimizin farklılıklarını kabul ederek, ortak değerlerde buluşmak mümkün. Gerek yaşadığımız ülkelerdeki sorunlar, gereksede ülkemizdeki demokrasi mücadelesinde, ya mazlumdan yanasın, ya da değisindir düşüncesindeyiz. ‘Barışın en kötüsü, savaştan iyidir’ diyoruz.

Abdullah Öcalan’ın ‘İslami kardeşlik’ açıklaması bizleri kaygılandırmaktadır. Tüm farklılıkların temsil edildiği, eşit, özgür ve demokratik bir ulkede Anayasa ile güvence altına alınmış hakları ile bir arada kardeşçe yaşamanın olanaklarının ve koşullarının oluşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu süreçte bir araya gelen kurum ve örgütler arasından tartışmalar olacaktır ama bunların aşılacağına ve daha güçlü olarak bir araya gelineceğine inanıyorum’ şeklinde görüşlerini belirtti.

YÜKSEL KOÇ: EMPERYALİZMİN TOPYEKÜN SALDIRISINA KARŞI GÜÇLERİMİZİ BİRLEŞTİRELİM

Yek-Kom adına Yüksel Koç, panele katılanları Türkçe ve Kürtçe selamlayarak konuşmasına başladı. Koç, Almanya’da R.T Erdoğan‘a karşı iki kitlesel yürüyüş yapıldı, o günlerde, iki yürüyüşü bir araya getirememiştik. Ötekileştirilen tüm kesimler, kendi penceresinden bakıyor. Ama içinde bulunduğumuz koşullar güçlerimizi birleştirmeyi gerektiriyor. Bizler bir araya gelebilirsek, egemenler , egemenliklerini bu kadar kolay yürütemezler. Emperyalizmin topyekün saldırısına karşı güçlerimizi birleştirmeliyiz ‘ şeklinde görüşlerini ifade eden Koç, ötekileştirme politikalarına karşı, ortak mücadele edilmelidir. Ötekileştirilen herkesi bu birliğe güç vermeye davet ediyoruz, devletin politikalarına karşı tek dil değil, çok dil, tek millet değil, çok millet; tek din değil, çok din; savaş değil barış diyoruz’ dedi.

Oluşturlan güç birliğinin şimdiye kadar dört merkezde tanıtım toplantıları yaptıklarını belirterek, Alevilerin, Öcalan’ın açıklamalarına duyulan kaygılarına karşılık, Öcalan’ın Newroz’da okunan mesajı ile cevap verildiğini belirti. Koç, „bu güç birliğine stratejik olarak bakıyoruz“ dedi.

Konuşmasına panele katılanları, Kürtçe ve Türkçe selamlayarak başlayan ATİK genel başkanıSüleyman Gürcan ise; Bir taraftan barış söylemleri devam ederken diğer taraftan, 12 Eylül’de bile yapılamayan, emek hareketine ciddi saldırılar devam etmekte ve örgütlenme hakları ellerinden alınmaktadır. Saldırılar tüm dinamiklere karşı yürütülmektedir. Oluşturulan güç birliği sadece Türkiye’ye yönelik faaliyetler değil, yaşadığımız ülkelerde, ırkçı, faşist hareketlere ve sorunlara karşı da faaliyetlerde bulunacak.

SÜLEYMAN GÜRCAN: DEMOKRATİK GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU TÜRKİYE’DEKİ SÜRECİN YURTDIŞI AYAŞI DEĞİLDİR

Bu birlik, üst düzeyde oluşturulan bir birlik değil, yerelden, tabanda bir güç birliği ile bir araya gelmeli ve ortak hareket etmelidir. Kürtler kendi kaderlerini kendileri belirleyeceklerdir. Buna saygı duymak zorundayız. Ancak yanlış gördüklerimizi de eleştirmek görevimizdir. Alevi hareketinin kaygıları karşısında’da platform bu yönlü ortak tavır takınacaktır. ATİK yetkilisi Gürcan‘ın son siyasal gelişmelere ilişkin fikir belirten kurum ve bireyleri eleştirmesi ve bu tartışmaların DKÖ‘ lerin işi olmadığını devrimci güçlerin işi olduğunu belirterek, „ Demokratik Güçbirliği Platformu Türkiye‘deki yürütülen kürt sorununa açılımın yurtdışı ayağı olarak görülmemelidir. Öylesi bir tartışma devrimcilerin sorunudur, bizlerse demokratik platformda yurtdışındaki göçmenlik koşullarından kaynaklı sorunlar temelinde birarada geldik“ buradan Türkiye’deki örgütlere akil verme ahmaklığında değiliz açıklamasıyla dikkatleri çekti.

HÜSEYİN AVGAN : BÜLENT ARINÇ’IN YÜZÜNE TÜKÜRECEK ÜÇ ALMANLA İLİŞKİMİZ OLMALIDIR

DİDF adına Hüseyin Avgan; ‘Ekim ayında başlanan güçbirliği görüşmelerinde, düne göre daha umutluyuz. Demokratik mücadele bir sorumluluktur. Türkiye’de gelişen demokrasi mücadelesine destek vermek ve hükümetin Avrupa’da ki Türkiyeli emekçiler üzerindeki tahakkümüne karşı da mücadele edilmesi gerekiyor.

Avrupa topraklarında yaşayan insanlar olarak gerçekleri gün ışığına çıkarmak gerekiyor. Bulunduğumuz her alanda diğer uluslardan işçilerle birlikte sendikalarda çalışmalıyız. Birbirimizi anlamaya çalışarak, ortak faaliyetlerin örgütlenmesi ile güç birliği anlam kazanacaktır’ şeklinde görüşlerini ifade etti.

Daha çok alman emekçilerle birlikte çalışmanın önemine dikkat çeken Avgan „ Cezaevlerinde devam eden davaları izlemek için alman parlamenterler gönderebilmeliyiz, Alman emekçilerle ortaklaşa Türkiye’nin demokratikleşmesi için güçlerimizi birleştirmeliyiz. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç Avrupa’ya geldiğinde yüzüne tükürecek üç alman bulabilmeliyiz.“ açıklaması alkışlarla desteklendi.

Yaşanan süreci ABD’nin ve AKP’nin niyetiyle açıklamak doğru değildir, dün de bugün de süreç ABD’nin politikalarıyla yürümektedir ama bugün olanaklarımız artmıştır, açıklamasıyla sözlerine son verdi.

ŞEREF AKGÜL: BEN “YETMEZ AMA EVET” DİYENLERDENİM

Komkar adına Şeref Akgül ise, konuşmasına,’Tayyip Erdoğan gibi İmam Hatip mezunu olduğunu belirtikten sonra „Yetmez ama evet“ diyenlerdenim açıklamasını espirili bir dille ifade ederek konuşmaya başladı. Akgül, ‘Halklarımızın, barış ve birlik içinde yaşaması için ortak bir dil oluşturmak önemlidir.

AKP ile ilgili kavramlar konusunda hem fikir değiliz. AKP Türkiye’nin demokratikleşmesinde T.C tarihinde önemli mücadeleler vermiş ve adımlar atmıştır. Farklılıklarımıza rağmen ortak paydalarımızda birlikte hareket edeblimeliyiz’ şeklinde ifade ettiği konuşmasında, ‘ bu oluşuma, Türkiye’deki tüm siyasi sorunları çözme misyonu yüklememek gerekir diyerek görüşlerini dile getirdi.

TAYLAN YILMAZ : ÖCALAN MARKSiZMi REViZE ETMEKTEDiR

ADHF Temsilcisi Taylan Yılmaz ise konuşmasında, ‘Tüm farklılıklarımıza ve eleştirilerimize rağmen, bu birliği değer veriyor ve önemsiyoruz. Farklılıklarımıza rağmen ortak değerler konusunda birlkte mücadele etmekten yanayız.’dedi. konuşmasının devamında „Öcalan’ın tezlerini Marksizmi geliştiren değil, revize eden“ olarak tanımladı.

Yılmaz özellikle Öcalan‘ın 21 mart Newroz çağrısının gerici olan türk egemenlik sistemini ve bütün gerici kurumlarını meşrulaştırdığını ve mevcut çağrının ve içeriğinin öncesi olmakla birlikte son 30 yılı aşan kürt ulusunun onurlu ve meşru mücadelesininin somut kazanımlarını ileriye taşımaktan ziyade gerileten bir muhtevaya sahip olduğunu belirtti. Sürece eleştirel yaklaştıklarını belirten Yılmaz, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Kürt ulusunun yürütmüş olduğu onurlu ve meşru mücadelesini sahiplendiklerini belirtip kürt ulusunun yanında olacaklarının altını çizdi.

Tarihsel bazı politik kaygılardan kaynaklı Aleviler ile Kürt hareketinin uzun yıllar biraraya gelmemelerine de değinen Yılmaz, mevcut durumda bu iki kesimin biraraya gelerek birlikte hareket etmelerininin önemli olduğunu belirterek, Alevilerin ve kurumlarının CHP‘ nin arka bahçesi olmaktan ve CHP sendromundan kurtulmaları gerektiğini vurguladı.

Panelin ikinci bölümünde ise, paneli izleyenler, süreçi ve güç birliği ile ilgili görüşlerini ifade ederek panelistlere sorular yöneltildi.

CENGiZ ORHAN : CHP SÜNEPE BİR POLİKA İZLEMEKTEDİR

Cengiz Orhan, bir soruya verdiği cevapta, ‘Aleviler ya mazlumun yanındadır veya değildir. CHP sünepe bir politika yürütmektedir. Eğer CHP bu sürece ilişkin bir şey söyleyemezse bölünecektir. Barış ile ilgili olarak herkes tavrını netleştirmelidir’ şeklinden konuştu.

Yüksel Koç, sorulara ve dile getirilen kaygılara karşılık, Bu birlik ideolojlk bir birlik değildir, stretejik bir güç birliğidir,’ ‘Biz halkımıza, önderimize, örgütümüze güveniyoruz.

Şeref Akgün’un Erdoğan ve kendisinin imam hatip mezunu oluşu espirisi ile birlikte, bir imam olarak laikliği savunmak zorunda olmak zor bir şeydir.’ diyerek, sürece yönelik olarak, kalıcı barışın sağlanması için mücadele edilmesi ve ortak değerlerde birlikte hareket edilmesini vurgusunda bulundu.

Panelde söz hakkı alan ve konuşan izleyiciler sorulardan çok süreç ile ilgili kaygılarını, desteklerini ve güç birliğinin önemi üzerine görüş belittiler.

Gerek konuşmacıların gerekse de izleyicilerin bir birine saygılı hitapları ve düzeyli tartışmaları panele katılanlarca takdir edildi. Panel öngörülen saatte bitmeyince, geç saatlere kadar devam etti.

Arguvan’lılardan barışa destek

Bizler, toplumumuzun demokratik bir yönde gelişmesi için çaba gösteren sivil toplum kuruluşları olarak, son gelişmeler üzerine aşağıdaki açıklamayı yapma gereğini duyuyoruz.

“Kürt sorunu konusunda yürütülen görüşmeler, özlemini çektiğimiz barışın kapısını ciddi bir biçimde aralamıştır. Toplumun neredeyse bütün kesimlerinde farklı ölçülerde var olan güvensizliği, korkuyu, tedirginliği ve kaygıyı gidererek süreci ilerletmek  huzur ve güveni artıracaktır. Sürecin mümkün olduğu kadar şeffaf hale getirilmesi büyük bir ihtiyaçtır. TBMM’ den başlayarak, çözüme katkı sunabilecek bütün taraf ve kesimleri sürecin parçası haline getirmek demokratik, adil ve kalıcı çözümü kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır.

Bizler bu doğrultuda atılacak  demokratik adımları, adresine bakmadan sahipleneceğiz. Hiç kuşku yok ki, bu büyük sorunun çözümü istisnasız herkese büyük sorumluluk ve görevler yüklemektedir. Bunun bilincinde olan ve yıllardır bu doğrultuda çaba gösteren insanlar olarak, geçmişten çıkarılan dersler ışığında herkesi bu zorlu büyük yürüyüşe katılmaya, destek olmaya, sorumlu davranmaya çağırıyoruz. Bu yoldan yürüyerek barış ve refah içinde demokratik ve yeni bir Türkiye’ ye ulaşabiliriz. “

ARGUVAN VAKFI

ARGUVAN MERKEZ

ASAR GECEKONDU

BALLICA

BELLİKLER

ÇAYIRLI (AREKEL

ÇOBANDERE (ŞOTİK)

ÇAVUŞ

DOYDUM

ERMİŞLİ (ERDER)

EYMİR

GÖKAĞAÇ

GÖÇERUŞAĞI

İSAKÖYÜ

KARAHÖYÜK

KINIK

KONAKBAŞI (APASI)

KOYUNCU (GÜRGE)

KURUTTAŞ

KUYUDERE (MİNEYİK)

KOÇAK (MAMISA)

KÖMÜRLÜK

SÜLMENLİ (MASEV) VAKFI

SIĞIRCIUŞAĞI

YAZIBAŞI (NARMİKAN)

YAMAÇ (MİŞEDİ)

YAYIKLI (ÇİFLİK

YONCALI (BİRİK)

Alevilik İslam mıdır?

  /Alevilik İslam mıdır? (Mehmet Bayrak) -söyleşi

Aleviliğin nereden gelip nereye gittiği, ne olduğu ve ne olmadığı tartışmaları, sıcaklığını hậlậ muhafaza ediyor. Tartışmalara ilişkin, tabiri caiz ise, “her kafadan bir ses çıkıyor” denebilir. Biz bu söyleşi ile, araştıran; bilgilere, belgelere ve bulgulara dayalı olarak düşünen kafalardan birinin sesini duyurmak istedik. Niye Mehmet BAYRAK diye sorulabilir. Hollandalı bilimadamı Martin van Bruniessen’in tamamen katıldığımız şu sözleri bu soruya yanıt oluşturuyor: “Son yirmi senede Kürt yayın ve araştırma hayatında Mehmet Bayrak’ın çok önemli bir yeri var. Yayınladığı dergi ve kitaplarla, topladığı ve yaptığı araştırmalarla ölümsüz bir mekan kazanmıştır.” BAYRAK’ın Alevilik ve Kürtler ile Ortaçağdan Modern Çağa Alevilik adlı çalışmalarına bir göz atmak bile, hem Bruniessen’in tespitinin hem de bizim tercihimizin sebeplerinin anlaşılmasını sağlayacaktır kanısındayız. Bu söyleşinin tartışmalara bir katkı sunması umuduyla…

Bir Doğal Din : ALEVİLİK

* Alevilerin kamusal alanda tanınmaya başlamaları bir yandan yeni olanaklar sağlarken diğer yandan da cemaat içindeki farklılıkları ve bölünmüşlükleri de gözler önüne serdi. Bu, dine ve inanca bakışa da yansıyor. Bir kesim, daha çok yaşlı kuşaklar, “Alevilik İslamdır” hatta “hakiki Müslüman biziz” diyor. Bir kesimse “Alevilik kendi başına bir inançtır, ama İslamdan etkilenmiştir” diyor. Başka bir grupsa “Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir” diyor. Sizce bu tanımlardan hangisi gerçeğe daha yakın?

Alevilik, çok uzunca zaman Türkiye’deki tabu konulardan biri olduğu için, açıkca, özgürce tartışılamıyordu. Tartışılamadığı için de gerçekten ne olup olmadığı ortaya konamıyordu. Benim araştırmalarım, kendi yaşamım, elde ettiğim bulgular şunu gösteriyor: Alevilik kendine özgü, ayrı bir dindir. Kuşkusuz, inanç, dini de tarikati de mezhebi de kucaklar, ama Aleviliğin bir din olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Dünya yüzünde insanların mensup olduğu iki tür din vardır. Bunlardan bir tanesi geçmişten bu yana insanoğlu ile yaşayıp gelen doğal dinler’dir, ikincisi de semavi dinler’dir. Alevilik, doğal dinler kategorisinde yer alan kendine özgü, ayrı bir inanç, ayrı bir dindir. Semavi dinler’le herhangi bir alakası yoktur.

 

İnsanlarımız, din denince mutlaka semavi dinler’i anladıkları için, Aleviliğin ayrı bir din olayı olabileceğini düşünemiyorlar. Hemen “Alevinin allahı kim, peygamberi kim” diyerek ortaya çıkıyorlar. Oysa doğal dinler diye bir kategori vardır ve bunlar hậlậ yaşıyor. Alevilik de bunlardan bir tanesidir. Alevilik semavi dinler’den çok daha önceleri başlayan, yani geçmişi Budizm’e de, Brahmanizm’e de Manihanizm’e de, Zerdüştilik’e de, belli ölçüde Şamanizm’e de, Mazdekçilik’e de, Babekçilik’e de dayandırılabilecek bir din.

 

Öte yandan komşu dinlerden de bir takım şeyler alıp bir takım şeyler vermiş. Sözgelimi Alevilik ile Hırıstiyanlık arasındaki benzerliğin onda birini Alevilik’le Müslümanlık arasında göremezsiniz. Buna rağmen İslamiyet’ten de bir takım motifler, semboller alan, kendine özgü, ayrı, bağımsız bir dindir Alevilik. Bu sembollerin alınması da doğal. En azından 1400 – 1500 yıllık bir tarihi var İslamiyet’in. Şimdi bu coğrafyada yanyana, yerine göre içiçe yaşanıyor, dolayısıyla İslamiyet’ten kimi motifler almış ve kendi içinde eritmiş. Nasıl eritmiş? Sözgelimi Alevilik’teki Ali kültü ile İslamiyet’teki Ali arasında çok büyük bir fark vardır. Alevilik yeni, kendine özgü bir Ali kültü yaratmıştır.

 

12 İmam olgusu da böyledir. 12 İmam eğer Ehl-i Beyt’in soyundansa, onun çocuklarıysa bunların belki de 102 veya 1002 olması gerekirdi. Oysa Alevilik bunu 12’de bitiriyor. Bakıyorsunuz bunun Hırıstiyanlık’ta bir karşılığı var: 12 Havari. Yine Ahle Haq’larda, Yezidiler’de var bunun karşılığı. Yani 12 melek kültü’ne bağlı dinlerin bir çoğunda bu 12 sayısı egemen. Çok açıktır ki İslamiyetin 5 Şartı vardır. Aleviler bu 5 Şart’ın hiçbirini yerine getirmezler. Alevilerin orucu vardır mesela, ama oruçları da İslamiyetinkinden tamamen ayrıdır. Hacca gitmez, kelime-i şehadet getirmez, namaz kılmaz… Öte yandan Amentü duasında ifadesini bulan İmanın Şartları var. Yani bir kişinin Müslüman olabilmesi için aynı zamanda imanın, yani inancın şartlarını kabul etmesi lazım. Ne diyor: “İslamiyetin öngördüğü gaybi tanrıya inanırım, onun resulüne inanırım, onun gönderdiği kitaba inanırım, ahiret gününe inanırım, hayrın ve şerrin Allah’tan geleceğine inanırım.” Alevi bunların hiçbirine inanmaz. Ne İslamın ne de İmanın Şartları’nı yerine getirir. Bundan dolayı ayrı bir inançtır, ayrı bir dindir Alevilik. Dolayısıyla, Aleviliği İslamın özü, versiyonu, tarikatı veya mezhebi olarak görmek son derece yanlıştır.

 

Yani nasıl bir ırmak, bir küçük su bir dağdan kopuyor, bir dere yatağında ilerliyor, ilerledikçe yeni sular eklenerek büyüyor, büyüdükçe geçtiği coğrafyanın özelliklerine göre bu su yeni bir tat, yeni bir renk alıyor; işte Alevilik de aynen bu nehir gibi belli inançlardan, dinlerden, kültürlerden etkilenmiştir. Yaşadığı coğrafyadaki egemen halklardan ve kültürlerden bir takım şeyler alarak, yeni bir kompozisyon olarak ortaya çıkan, heterodoks, gizli bir dindir. Benim hareket noktam, yaklaşımım budur.

* Dışarıdan bakanlar Aleviler’in kendi içlerine kapanık ve homojen olduğu kanısındalar, oysa çok heterojen ve çeşitli siyasi tutumlara sahipler Aleviler. Sizce dışardan niye böyle görünüyor? Ve neden Aleviler kendi içlerinde böyle bölünmüş durumdalar?

Dışarıdaki insanın Aleviliği görmesi, zamirini anlaması ve değerlendirmesi son derece zordur. Bilinen baskıcı yöntemler dolayısı ile -ki bunları ta Selçuklu’ya, Osmanlı’ya hatta daha eskiye götürmek mümkündür; Cumhuriyet döneminde de Aleviler baskı altındadır- kendilerini hiçbir zaman serbestçe ifade edememişler, tartışıp konuşamamışlar. İbadetlerini serbestçe yapamamışlar. Bu yüzden dışardaki bir insanın Aleviliği anlaması gerçekten mümkün değil.

Şimdi bölünmüşlük olayına gelince. Alevilik yeni yeni tartışılmaya başlanınca bu görüş ayrılıkları su yüzüne çıkıyor. Bunların olması son derece doğaldır. Çünkü bugüne kadar Aleviler kendileri üzerine tartşıp, yazıp bir sonuca varamamışlar. Bunun olanağı da olmamış bugüne kadar. Bu yeni yapılıyor, yani çok gecikmeli olarak bu süreç yaşanıyor, dolayısıyla da önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor.

 

İlk soruda bahsettiğiniz yaklaşımların önemli bir bölümü bir yanılsamadan, bir bölümü de korkudan ibarettir. Sözgelimi, hậlậ Aleviliğin İslam dışı olduğunu söylemekten korkuluyor. Çünkü hậlậ siyasal, sosyal, kültürel belli bir baskılanmanın altında Alevi. Dolayısıyla kendini özgürce ifade edebilmesi bu nedenle de mümkün değil.

 

Bir bölümü bir yanılsama. Onlarca, yüzlerce yıldan beri yapılan propagandaların etkisi ile kendisinin hakiki ve öz Müslüman olduğunu varsayabiliyor. Bu nedenle bize düşen görev bilimsel bulgulardan, belgelerden, yaşanan Alevilik’ten yola çıkarak ve bir de diğer dinlerle tartarak, karşılaştırarak Aleviliğin ne olup olmadığını ortaya koymaktır. Diğer dinler bilinmeden, bu karşılaştırma yapılmadan Aleviliğin nerde durduğu anlaşılmaz.

Ayrıca çeşitli bölgelerde Aleviliğin farklı biçimlerde ortaya çıkmasının da nedenleri var. Bunun da diyalektik, sosyolojik izahı rahatlıkla yapılabilir. Kapalı kalan, iletişim içinde olmayan, iletişimi sınırlı olan topluluklarda bir içe kapanma söz konusudur. Bu, bölgesel, mahalli özellikleri katar inanca. Eğer toplum açık olsa, ibadet de açık olsa insanlar birbirlerinin ibadetlerini görecek ve etkilencektir. Böyle olmayınca mahallilikler artar. Farklı bölgelerde farklı motifler ve ritüeller bile girebilir.

 

Sözgelimi, doğal olarak içkinin bol olduğu bölgelerde, dem olarak içki kullanılır ibadetlerde ve törenlerde. Ama biliyoruz ki Dersim’de cem törenlerinde içki kullanılması hemen hemen yok gibidir. Bu bakımdan bölgesel ritüel ve motif farklılıkları sosyolojik bir olgudur. Kapalı olmakla ilgili bir olgudur.

 

Bir de Alevilik özellikle de Alevi-Kürt kimliği azınlık içerisinde azınlık statüsünde bir kimliktir. Buna çok dikkat etmek lazım. Azınlık içinde azınlık olan topluluklarda milliyet ve din olgusu içiçe geçer ve ulusal kültürü de dini de son derece etkiler. Mesela Yezidi Kürtler “Em e Ezidine” derler. Bunu derken aynı zamanda Kürt kimliğine vurgu yapar. Çünkü onların gözünde Yezidilik ve Kürtlük özdeştir. Bizim bölgede, Maraş bölgesinde, Alevilerin tamamına yakını Kürttür. Dolayısıyla oradakiler “Em e Alevine” derken Kürt olduklarını söylerler. Yani iki kimlik içiçe geçmiştir. Azınlık içinde azınlık statüsünde olan tüm topluluklar için bu böyledir.

* Nejat Birdoğan’ın “Alevilik İslamın tarihine dahildir, ama ideolojisine dahil değildir” şeklinde bir tespiti var. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ben İslam’ın tarihine de dahil olduğuna inanmıyorum, çünkü İslamiyet’ten çok önceleri başlayan bir olaydır Alevilik. Alevi adlandırması çok yenidir. 19. yüzyılın sonlarında literatüre yavaş yavaş girmeye başlamıştır. Şöyle bir yanılgı da var. Geçmişte Aleviyye-Aleviyyun olarak nitelendirilen unsurlar kesinlikle Anadolu-Mezepotamya-Kürdistan Alevileri değildir. Onlar Ali yandaşlığı yapan Arap Şiileri’dir. Alevilik İslamiyet’ten önce başlar. Ama bir dönem İslamiyetle yaşamış diye İslamın tarihi içine sokulamaz bence.
Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Aleviliği İslam’daki klasik iktidar kavgasından bir ayrılma değil. Hilafet üzerinde yürütülen iktidar kavgasından kopuş bugün diğer Arap ülkelerinde gördüğümüz Şiilik’tir. Ve bunun eski literatürde adı Aleviyye, Aleviyyun’dur.

 

Ama Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığı ya da Aleviliği bundan tamamen farklı bir süreçtir. İslamiyet’ten çok önceleri başlar ve daha sonra İslamiyet’le buluşması dolayısıyla belli etkileşimler yaşar, bazı motif ve sembolleri farklı bir içerikle alır. Sözgelimi hiç anlaşılmayan hususlardan bir tanesi de bu Allah-Muhammed-Ali olayıdır.
Bu olgudan yola çıkarak Aleviliğin Müslümanlık olduğu sanılır. Oysa bu her bölgede aynı biçimde görünmez. Mesela bizim bölgemizde, İç Toroslar’da, Allah-Ali-Hüseyin biçimindedir. Muhammed bu üçlemenin dışına çıkartılmıştır.
 

Bu bir üçlemedir. Aslında bu üçleme aynen Hırıstiyanlık’taki Baba-Oğul-Kutsal Ruh olgusu gibidir. Aynı şeyin Yezidilik’te, Ahle Haq’ta ve Kakailik’te de versiyonları vardır. Ve Allah-Muhammed-Ali denen şey bunun tümünün Ali olarak tanımlanması, Ali’nin Allah olarak tanınması olgusudur. Bu üçte birlik, üçte birleme denen olgudur. Bu anlaşılmıyor, bu yüzden de sanılıyor ki Muhammed’le kast edilen peygamber Muhammed, Ali ile kast edilen Halife Ali, Allah da gaybi Allah’tır. Oysa Aleviliğin özünde gaybi bir tanrı inancı yoktur. Aleviliğin özünde bütün evrende mündemiç, gizil bir güç ve onun insanın kişiliğinde dışarıya kendini vurumu vardır. Yani bir bütün olarak tanrısal güç evrenin bünyesinde mündemiçtir. Bu aslında diyalektik materyalizmle de çakışan bir olgudur. Bütün evrende mündemiç bir güç; ve bu, en değerli varlık olan insanda kendini gösterir.

 

İnsanlar arasında da belli kategoriler vardır. Ve bu güç en ço İnsan-ı Kậmil’de kendini gösterir. Çünkü İnsan-ı Kậmil bu işin sırrına ermiştir. Bu nedenle Gılgamış’ta da ifadesini bulan “insanlar ölümcül tanrılardır, tanrılar ölümsüz insanlardır” kavramı Alevilik için de geçerlidir aynen. Bundan dolayı İnsan-ı Kậmil mertebesi diye bir mertebe konmuştur. Yani işin bilincine varmayan insanla bu işin bilincine varan, iç devrimini yapmış, İnsan-ı Kậmil mertebesine ulaşmış insan arasında fark vardır. Dolayısıyla oradaki Ali motifi İnsan-ı Kậmil biçiminde görülen, yani tanrı-insan kavramının bir sembolüdür. Ve o üçlemenin tümü de aslında Ali için söz konusudur. Öte yandan Aleviler göksel bir tanrıya inanmadıkları için ondan haber getirecek bir peygambere de inanmazlar. Alevilikte peygamberlik olayı yoktur. Ayrıca Aleviler semavi denen kitapların tümünü mahluk, yani yaratılmış, yazılmış kabul ederler. Bu husus devletin gizli belgelerinde bile var. İlginçtir, Dersim bölgesinde uzun süre kalmış olan Atatürk’ün danışmanı Hasan Reşit Tankut bile bunu idrak ediyor ve söylüyor. Alevilerin kesinlikle dört kitabın gökten geldiğine inanmadıklarını, bunları mahluk, yazılmış olarak gördüklerini; Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in sözleri olarak gördüklerini söyler Tankut. Şimdi böyle görünce onları kutsal kitap olarak kabul etmek söz konusu olmayacağı gibi -başkalarının dinine saygı göstermekle birlikte- kendilerini bu kitaplardan da sorumlu görmezler Aleviler.

 

Alevilerin kitabı da, erkanı da, deyişi de, gulbangı da kendi dini önderlerinin yarattığı ürünlerdir. Aleviler onunla ibadetlerini yaparlar. Yoksa Kur’an, İncil veya Tevrat’la yapmazlar ibadetlerini.

Uçurumun İki Yakası: Şah-ı Merdan Ali ile Halife Ali

* Bütün bu serüven içinde Ali’nin pozisyonu nedir?

Dinlerin hepsinde kutsal kişilikler vardır. Ayrıca dinlerin hepsini bir korku ve vehim yaratmıştır. Böyle olduğu için, her dine mensup insanlarda bir kurtarıcı beklentisi ve özlemi vardır. Bu yüzden Aleviler Ali’yi kurtarıcı özlemine bir sembol yapıyor, sadece bir isim olarak. Öte yandan bu tür heterodoks dinlerde, genellikle bunlar ezildiği, baskılandığı için her zaman mazlumdan yana bir tavır sözkonusudur. Ali’nin hakkı yendiği için, mazlumlar kampında yer aldığı için de kendisine uygun bularak, kendi inancının, kendi kültünün içine alıp sokuyor; gerek Ali’yi gerekse 12 İmamlar’ı, gerekse Ehl-i Beyt olgusunu. Yani Hırıstiyanlık’ta İsa neyse Alevilik’te Ali odur.

 

Şunu çok açık olarak söylüyorum, Aleviliğin yarattığı Ali kültü ile Halife Ali, tabiri caiz ise, taban tabana zıttır. Aralarında çok büyük uçurumlar vardır. Esas olay Alevilerin kurtarıcı özlemi ve Ali’nin hakkının yenmiş olmasıdır.

 

Profesör İlhan Başgöz’ün bu Ali kültü ile ilgili çok güzel bir belirlemesi var. Diyor ki: “Aslında İslam tarihinde geçen Halife Ali ile Alevilerin inandıkları, taptıkları Ali arasında büyük bir fark vardır. Halife Ali softa bir yaşam sürdü. Kadınlı erkekli semah tutmaz, ibadet yapmazdı. İçki içmezdi. Saza hoş bakmazdı. Oysa Aleviliğin yarattığı Ali kültü bunun tam zıddıdır.”

 

Ali İslamiyet’e hizmet etmiş, bu uğurda bir sürü insan kırmış, işte “Allah’ın Arslanı” unvanına layık görülmüş… Bu, Aleviliğin beklentisinin yarattığı bir olgu. Ondan dolayı diyorum Alevilik’teki Ali kültü tamamen farklıdır diye. Yani o mazlumiyet öyle hissediliyor. Mazlumu savunma inancı var ya, onun bir sembolü haline getiriliyor. Ali, literatüre göre 10 defa evlenmiş, oğlu Hasan’sa 25 defa. Gel gör ki hiçbir Alevi bunu kabul etmez. Ali’nin adam öldürdüğünü, insanları İslam’a çevirmek için katlettiğini kabul etmez Alevi. O yüzden “Ali’nin elindeki aşk kılıcı, altındaki aşk atıydı” der. Yani burada Alevi’nin görmek istediği bir Ali’den söz ediyoruz.

Eşyanın Tabiatına Aykırı Bir İş: Alevilik = Şamanizm

* Aleviliğin kökenine ilişkin iddialardan biri, onun Şamanizm’den geldiğini ve Türklere – Türkmenlere has oldğunu söyler Bu iddianın dayanağı nedir, nereden geliyor?

Hiç ilgisi yok. Öncelikle şunu söyleyeyim. Bugünkü resmi ideolojinin temelleri İttihatçılar (İttihat ve Terakki Cemiyeti) döneminde atılmıştır. Şöyle ilginç bir olay oluyor. 1912 Selanik Kongresi ile birlikte, İTC’nin dolayısı ile Osmanlı’nın yönetimi bütünüyle Balkan Türkleri’nin, yani Enver, Talat, Cemal paşaların eline geçince, daha önce İttihatçılar’a destek olan unsurlar partiden ayrılıyorlar; Kürt yurtseverleri de dahil. Bu partide kalan ve onlara iyice yaklaşanlardan biri Ziya Gökalp oluyor. Gökalp daha önce Kürtlerle ilgili gramer, alfabe, sözlük yazımına katkıda bulunduğu halde, bunları bir yana bırakıp, İttihatçıların, Balkan Türkleri’nin cephesinde yer alıyor. Onlar da Gökalp’i ödüllendirmek için, onu Genel Merkez Hocalığı’na, yani Parti Başdanışmanlığı’na atıyorlar.

 

Şöyle ilginç bir olgu var. Eski kaynaklarda geçiyor bu. Sadrazam, yani Başbakan Talat Paşa, Başdanışman Ziya Gökalp’i çağırıyor. Diyor ki: “Ziya bey, şimdi bütünüyle partinin de devletin de yönetimi bizim kucağımıza düştü. Tek söz ve karar sahibi olan biziz. Fakat Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan bizim için adeta kapalı bir kutu. Bu coğrafyalarda bir sürü halklar, etnik gruplar, dinler yaşıyor. Dolayısıyla bizim kendi politik, parti anlayışımıza uygun projeler üretmemiz lazım. Planlar hazırlamamız lazım.”

 

Nedir TC’nin ideolojisi? Türkçülüktür. Yani tek tip toplum yaratma anlayışıdır. Gökalp’e bu direktif veriliyor. Gökalp o zaman İttihatçılar’ın önde gelen, eli kalem tutan adamlarını topluyor ve bu direktifi onlara da iletiyor. Sonra bunlar oturup bir çalışmaya giriyorlar. Bu çalışmada en önemli kimliklerle ilgili politikalar üretilecek, raporlar hazırlanacak.

En önemli kimliklerden birisi Kürtler. Onlarla ilgili konuyu Arnavut kökenli Naci İsmail’e veriyorlar. Ermeniler konusunu Esat Uras’a veriyorlar. Kızılbaşlar, Aleviler, Bektaşiler konusunu Dağıstan’lı bir Çerkes olan Baha Said’e veriyorlar.

 

Baha Said İttihatçı bir militan. Bu kişinin de yaptığı şey Kızılbaşlığı ve Aleviliği, ki Alevilik söylemi çok yenidir, bir bütün olarak Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığını Bektaşilik kulvarının içine sokup, Bektaşiliği de Türk Müslümanlığı biçiminde sunmaktır. Buna sonradan eklemlenen bir halka da Rusya’dan kaçan Türkçülerden, profesörlük payesi verilmiş Abdülkadir İnan’dır. Abdülkadir İnan Anadolu’daki Aleviliği bir Türk dini gibi, Şamanizm’in bir devamı olarak sunar. Referanslarından biri Baha Said’in 1927 yılında Türk Yurdu dergisinde çıkan makalesi, biri de kendisidir. Bilimsel bir temeli yok yani. İnan, Anadolu Aleviliği’ni Şamanizm’le başlatan bir kitap çıkardı, Tarihte ve Bugün Şamanizm diye. Dolayısıyla Şamanizm’in referans olarak gösterilmesi tamamen Abdülkadir İnan ile başlayan bir olay. Bundandır ki bu iddianın gerçekle bir alakası yok.

 

Orta Asya’da çok önemli bir Sünni varlığı vardı. Ve bugün de hậlậ öyledir. Şamanizm’den etkilenen göçebe unsurlar gelirlerken elbette oradaki inançlardan, dinlerden birşeyler getirirler. Ama Anadolu coğrafyasında daha önce yaşamış bir sürü din ve kültür var.
Bu coğrafya, Mezepotamya, adeta bütün dinlerin çıktığı bir yer. Bir yığın uygarlığın gelip geçtiği bir coğrafya. Şimdi böyle bir coğrafyayı, böyle bir kültür harmanını görmezden gelip, Aleviliği Şamanizm’e indirgemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Son derece yanlış bir görüş ve tezdir.
* Yukarıda andığımız iddianın bir devamı olarak, dedelik ve ocakların da Türklüğe has kurumlar olduğu söyleniyor…

Bakın Zerdüştilik’te de öyle din görevlileri var ki bunların işlevi, misyonu aynen bizim pirlerinki gibi. Aralarında büyük benzerlikler var. Kehanet ve keramet göstermeye varıncaya kadar. Zerdüştilik’le Alevilik arasındaki gerek ritüeller gerekse felsefi açıdan benzerlikleri bir tarafa bırakıyorum. Demek ki bu kurumların bir önceli var. Yani bir dönüşüm, değişim, bir uyarlama söz konusu.

Yakın döneme gelince. İslamiyet bu coğrafyada egemen olmaya başladıktan sonra, bir bakıyorsunuz mesela Dersim başta olmak üzere ocaklara verilen bu hüccetlerin, icazetname adıyla verilen bu belgelerin özellikle Selçuklular döneminde verilmiş olduğu görülüyor. Çünkü Selçuklular İslamiyeti bu devletin resmi dini haline getirmişler. Bu İslam dışı heterodoks inançları da hem saraya hem İslamiyete yaklaştırmak istiyorlar. Böyle olunca Selçuklu geleneksel olarak bölgede bu dini temsil eden, o topluma dini önderlik yapan unsurları şartlı olarak tekrar görevlendiriyor. Bunlara şecere, icazetname, hüccetname adıyla belgeler veriyor. Bunun bir şartı var: O unsurlar geleneksel olarak temsil ettikleri topluluğun temsiliyetini devam ettirecekler, ama bunu yaparken kesinlikle saraya karşı durmayacaklar. Artı, olabildiğindce İslamiyete yaklaştıracaklar kitleyi. Verdikleri bu şecereleri de kendileri düzüyorlar. Bu dini önderlikleri İslamiyete yaklaştırmak amacıyla onların bir zaafından, Ali kültü ve Ehl-i Beyt olgusundan yararlanarak İslamiyete yamamaya çalışıyorlar. Aslında söz konusu olan manevi bir zincirdir. Ama sanki bu bir soy zinciriymiş, soydan belden gelme olgusunun bir devamıymış gibi algılıyorlar bu dini önderler ve kitleye de öyle yansıtıyorlar. Daha çok söz ve karar sahibi olmak amacıyla böyle bir misyona bürünüyorlar. Halbuki Selçuklu’nun ve daha sonra Osmanlı’nın verdiği hüccetlerde kastedilen bir manevi zincirdir. “Siz ehl-i beytten geliyorsunuz, onun düşüncelerini temsil ediyorsunuz” demek istiyorlar. Bu da dedelerin işine gelmiş. Yol evlatlığını bel evlatlığına dönüştürdüler. Oysa ki bunun bel evlatlığı ile hiç alakası yok. Yönetimin de temel amacı dediğim gibi, bu yolla onları İslamiyete ve saraya yaklaştırmaktı. Çünkü bu hücceti aldığı halde saraya ters düşen olursa o hüccet alınıyordu. Ve kendisine daha yakın gördüğü bir aileye veriliyordu. Yani bu hüccetler kayıtsız şartsız alanda kalacak bir belge değildi. Yavuz Sultan Selim Hilafeti aldıktan sonra çeki düzen vermek istiyor bu unsurlara, Alevi Kızılbaş zümrelerine. Bu hüccetleri yeni durumu göz önüne alarak, bunların saraya yakınlıklarını, İslamiyete bakışlarını gözeterek yeniliyor. Kim kafasına uyuyorsa onlara o hüccetler veriliyor.

* Alevilerin etnik kimliği konusunda işi çok uç noktalara götürenler var. Bunların başında da Cemal Şener geliyor. Şener, bütün Alevilerin etnik olarak Türkmen olduğunu söylüyor. “Bu topraklarda hiçbir Kürt Aleviliğe geçmemiştir” diyor…

Bakın, Cemal Şener’in söylediklerinin bilimsel, tarihsel ve toplumsal gerçeklikle hiçbir alakası yok. İşin ilginç yanı, Şener’in son 10 yıl içinde ilk söyledikleri ile sonrakiler taban tabana zıttır. Sözgelimi Kürtlüğün, Türklüğün milliyet; Aleviliğin, Sünniliğin ise din olduklarını, dolayısıyla bunların karıştırılmaması gerektiğini daha önce söylediği halde, bugün Aleviliği Türk Müslümanlığı biçiminde sunuyor. Bu iki boyutuyla yanlış. Alevilik eşittir Türklük ya da Türkmenlik olamayacağı gibi, Alevilik Müslümanlık da değil. Alevilik ister batıda ister doğuda olsun, ortak temel ölçütlere sahiptir. Ortak temel doğrular ve temel inançlar var. Ama farklılaşan ritüeller ve yorumlar da var. Bu, onların ulusal kültürlerinin inançlarıyla emişmiş olmasıyla ilgilidir. Sözgelimi güneşe karşı dua etme olayı Alevi Kürtler’de yoğunken, Alevi Türkler’de, Türkmenler’de yoğun değil. Mesela ziyaret olayı iki kesimde de var.

 

Kim resmi ideolojinin daha çok etkisinde kalmışsa onun Aleviliği biraz daha yozlaşmıştır. Müslümanlığa kaymıştır onun Aleviliği. Zaten Türk Alevileri kendilerini Türk-İslam Sentezi’nin Türklük ayağında görüyorlar. Geriye kaldı İslamlık ayağı. Bir de bu propagandaların etkisiyle yoğun bir kayış var Alevi Türklerde. Ama Alevi Kürtler’de yok. O azınlık içinde azınlık statüsünden dolayı yok böyle bir kayış. Onlar kimliklerini koruyorlar. Ama ne yazık ki Alevi Türkler belli ölçüde iğfal edildiler. Bu, Türk-İslam propagandasının o kitle (Alevi Türkler) üzerindeki etkisiyle izah edilir.

 

Bu noktada ilginç bir şey daha söyleyeyim. Özellikle Hilafet kaldırıldıktan sonra sözde laiklik getirildi, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Mustafa Kemal, geçmişi İttihatçı olduğu için, özellikle 1925’ten itibaren gerçek kimliğini ortaya koyan uygulamalara yöneliyor. Bunlardan bir tanesi dinle ilgilidir. Şimdi Alevilere, Bektaşilere ya da diğer şafi Kürt tarikatlerine ilişkin dergahlar, tekkeler, zaviyeler kapatılırken cami kapatılmadı. O dönem Mustafa Kemal’in tek tip toplum, tek tip din –hanefi Müslümanlığı- yaratmak amacıyla yaptığı bir girişim var. Diyaneti görevlendiriyor. Müslümanların kutsal kitabı Arapça. Herkesin Arapça okuması ve anlaması mümkün değil. İnsanlar nereden anlarlar kutsal kitabı? Tefsirlerden anlarlar. Dolayısıyla M. Kemal’in ilk el attığı işlerden biri, Kur’an’ı tefsir ettirmedir. Yani Kur’an hem çevirilecek hem yorumlanacak. Yalnız bunu yaparken, ilginçtir, Diyanet’e şu direktifi veriyor. Diyor ki: “Kur’an’ı tez elden tefsir ettireceksiniz, ne kadar para gerekiyorsa verilecek. Fakat bu tefsirde ehl-i sünnet dışındaki inançlara, öğretilere yer verilmeyecektir. Hanefilik dışındaki diğer sünni mezheplerin görüşlerine de yer verilmeyecek.” Ve “Kur’an” diyor “Türk-İslam geleneği göz önüne alınarak yorumlansın.” Elimizde belge olarak var; bu konuda Diyanet’e 7 maddelik bir direktif veriyor. Diyanet de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazar ile sözleşme yapıyor. Diyor ki Diyanet Yazar’a: “Cumhurbaşkanının isteği budur, biz bunları 7 maddelik bir sözleşme haline getirdik. Bu sözleşmeyi imzalayacak ve Kur’an’ı buna göre tefsir edeceksin.” Yazar da bu sözleşmeye göre tefsir ediyor.
Barlas BEYAZTAŞ – Ümit KAYA

Aleviler Sürecin Neresinde – III

Ortak ülkemiz  Türkiye’de Kürt sorununu çözmek amacıyla başlayan çözüm sürecinde karşılıklı yapılan açıklamalarda İslam’a fazlaca vurgu yapılması Alevileri endişelendirmiş görünüyor. Nitekim BDP’nin Dersim il başkanı Şerafettin Halis, Öcalan’ın  kürtlerle türklerin « bin yıllık İslam kardeşliği » açıklamasından hemen sonra istifa etmiş ve süreç içinde Alevilere yer verilmediğini açıklamıştır.  Sonrasında gerek BDP, gerek Öcalan ve gerekse de KCK yöneticileri konu ile ilgili açıklamalar yaparak, Alevilerin süreçten dışlanmadığını açıklamışlardır.

Buraya kadar bir sorun yok. Ancak Alevilerin büyük bir kesimince, Aleviler de müslüman olduklarından bu bin yıllık İslam kardeşliği sürecine dahildir yanılgısı ana sorundur. Aleviliği İslam içi bir inanç olarak tanımlarsanız, bin yıllık İslam kardeşliği size de kapsar.

Ancak, biraz tarih bilinci olanlar bilir ki, Aleviler yüzyıllardır bu İslam kardeşleri tarafından zülme uğratılmıştır. Katliamlara maruz kalmışlardır. Tıpkı öteki İslam dışı inançlar gibi. Bundan dolayı bu barış sürecinde sadece İslama vurgu yapılırsa gerçek anlamda bir toplumsal uzlaşma sağlanamaz. Elbette esas olan Kürt sorununun çözümüdür. Ancak demokratik bir Türkiye hedefi varsa, bu Türkiye’de işçilerin, emekçilerin hakları da, Alevilerin, Hristiyanların, Musevilerin ve ateistlerin de yaşam hakları savunulmalı ve herkesin kardeşçe yaşayabildiği bir toplum hedeflenmelidir.

Bunun sağlanması da söz  konusu toplumsal kesimlerin kendi özgün örgütlülüklerini sağlamaktan geçiyor. Aleviler kendi kimliklerini kendileri tanımlamalıdır. Oturup ağlayarak, dizimizi döverek kimse bize hak vermez.  Önce biraz tarih bilinci edinmemiz gerek, biz kimiz ? inancımız nedir ? sorularına cevap vermemiz lazım.

Taa yavuz döneminden beri Aleviler İslam olmadıkları için katliama uğradılar, bakın osmanlı şeyhülislamlarının fetvalarına bunu rahatlıkla görürsünüz.« Alevilin kestiği yenmez, Alevinin malı, namusu müslümana helaldir ve benzeri » yüzlerce belirleme bulursunuz. Alevi öldürenlere cennet vaat edilmiştir tarihte. Uzağa gitmemize gerek yok, Cumhuriyet tarihi bunun onlarca örneği ile doludur. Daha dün bu ülkenin başbakanı « cemevleri cümbüşhanedir » dedi. Daha dün bu ülke yöneticileri « Aleviler mum söndü yapıyorlar » dendi. O zaman biz bu bin yıllık İslam kardeşliğinin neresindeyiz ? soralım  ve kendimize gelelim.

Bütün bunları bilince çıkarmış her Alevi bilir ki, kendisi hakları için örgütlenip, verili siyasal yapılanmalara kendini dayatmazsa, kimse bizim kara kaşımız için bize hak vermez.  Biz her şeyden önce kendimizi « öz islam, hakiki islam, Alicilik ve benzeri » gibi tanımlamalardan kurtararak, yürekli bir biçimde kimliğimizi haykırabilmeliyiz. Biz ne İslamız, ne Hristiyanız, ne yahudiyiz. Biz kısaca Kızılbaş Aleviyiz. Yani kendimize özgü ibadet ritüelleri olan, tanrı anlayışı olan, yaratılış felsefesi olan bağımsız bir inancız.

Sözlerime yakın arkadaşım ve can yoldaşım Hüsnü Çavuşun « Alevilikte Hz. Ali »nin yeri » isimli makalesinden bir bölümle devam etmek istiyorum.

« Aleviliği İslamiyetin özü olarak görenlerin ayrıca şu soruya da açıklık getirmeleri gerekmektedir : Cem, Semah, Dara çekme, bade, Müsahiplik, kadın, cennet ve cehennem, kırklar cemi, Mehdi inancı ve diğer inanç ve uygulamalar Hz.Muhammed ve Hz. Ali’nin yaşamında neden yoktu ?

Alevilerin on iki imam ve Ehl-i Beyt’le tanışması Baba İlyas ve Bektaş-i Veli’den çok sonraları (15. yüzyıl) olmuştur. Buda Safevilerin etkisine dayanmaktadır. Bunlarla tanışan Aleviler onların ezilmişliğe ve katledilmişliğe dayanan ortak yanlarını alarak içselleştirmiş ama onlar gibi de yaşamayarak kendilerini bu yolla gizlemiş ve korumuştur. Bu durum, özü korumak için biçimsel bir kabuldür. Çünkü özde bir kabul onlar gibi yaşamayı gerektirir.Fakat bu bile Alevileri katliamlardan kurtaramamıştır. Oysa tarihsel önderleri olan Hallac-ı Mansur, Nesimi, Pir Sultan, Ebul Vefa ve daha niceleri kendilerini gizlemeden canları pahasına bu inancı savunmuşlardır.

Kısacası Alevilik ne islamın içinden çıkmış ne de İslam içi ayrışmanın bir sonucu oluşmuştur. Bu nedenle gerçekte yaşamış olan Hz.Ali ile Alevi tarihinde ve deyişlerindeki Ali’yi birbirinden ayırmak önemlidir.Buradan hareketle Aleviliği, kendine özgü bir inanç olan ama farklı inançlardan da etkilenmiş bulunan, Muhammed, Ali, Ehl-i Beyt ve on iki imamları gizlenerek direnme yolunu seçmek için tarihine katmak zorunda kalmış ama zamanla bu zorunluluğa farklı anlamlar yükleyerek benimsemeye başlamış bir inanç olarak tanımlamak gerçeğe daha yakın tanımlamadır. Çünkü Alevilik, Kur-an’ın ve Hadislerin dışındadır. Farklı bir tarihsel geçmişi, inanç önderleri ve farklı mekanları bulunmaktadır.Bu bağlam da bugün biçimsel olarak “müslümanız” dense de özünde islamiyetin dışında olan bir inançtır. Ama bütün bu gerçekliklere rağmen gelinen aşamada, Hz.Ali’nin , on iki imamların ve Kerbela’nın Alevilerin yaşamında önemli bir yere sahip olduğu ve benimsendiği, bu nedenle gelinen aşamada bu değerlerin İslam tarihine iade edilmesi söz konusu olamayacağı gibi manevi açıdan da boşluklar doğuracaktır. Ama şu noktaya da dikkat ederek : Aleviliği İslamın özü olarak yaymayı ve bunu ekmek kapısı haline getirmeyi amaç edinen çıkar sahiplerinin öncelikle, “ Hallac-ı Mansur, Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Pir Sultan, Edip Harabi, Virani, Kul Himmet ve daha nice Alevi önderleriyle hesaplaşmaları zorunludur.” « 

Evet işte bundan dolayı biz istesek te, hakiki müslüman bizi İslam kardeşliğinin içinde görmez. Bizim işimiz de bu İslam kardeşliğinin içinde yer almaya çalışmak değil, medeniyetin beşiği bu topraklarda, tüm inançların, tüm düşüncelerin özgürce gelişip serpilmesini sağlayacak bir ortamın yaratılmasına katkı sunmaktır. Bugün bu topraklarda ilk defa Kürt Özgürlük Hareketi sayesinde bir demokratikleşme şansı yakalanmıştır. Bu şansı tepmek bizi gelecek kuşaklara karşı suçlu hale getirir.

Aleviler de, diğer toplumsal kesimler gibi AKP-CHP ve MHP’nin sürdüdüğü düzen içi oyunlara alet olmadan, bugün zayıf gibi görünse de, Türkiye devrimci-demokratik hareketi, Sivil toplum örgütleri ve Kürt Özgürlük Hareketi eksenli ortak örgütlenmede yer alarak hak mücadelesinde hak ettiği yeri alabilir. Bugün çözüm süreci olarak adlandırılan ancak esasında siyasetin silah dışında başka araçlarla yürütülmesi olarak algılanması gereken bu süreçte AKP zihniyetinin tek başına ortak ülkemize egemen olmasının önüne geçebilecek biricik alternatif Alevilerin de içinde yer alması gereken devrimci-demokratik güçlerin birlik platformudur.  Laiklik elden gidiyor diye feryat eden, ama sıra Kürtlere ve Alevilere gelince bin dereden su getirerek bu toplumsal kesimlerin istemlerini görmezden gelen CHP yönetimini yalnız bırakmak hepimizin boynunun borcudur.

Aleviler sık sık, devrimci hareketlerin önder güçlerinin Alevi kökenli olmasıyla övünürler, ama sıra bu önderlerin arkasında yürümeye gelince sırt çevirirler. Yani kendi öz evlatlarının peşinden gitmektense, devletin kurucu partisi ve bütün Alevi katliamlarında baş rol oynamış  CHP’nin peşinde giderler.  1970-80 döneminde derin devlet ve faşist gürühlarca katledilen devrimcilerin büyük bir kesimi Alevi kökenlidir. 1984 yılında bu yana süren iç savaşta Kürt Özgürlük Hareketi saflarında savaşırken  yaşamını kaybedenlerin önemli bir kesimi de Alevi kökenli devrimcilerdir. Ancak sıra Alevilerin hem Türkiye Devrimci Hareketini, hem de Kürt Özgürlük Hareketini desteklemeye gelince Aleviler azınlıktadır. Alevilerin ezici çoğunluğu hala kendi katili olan CHP’nin peşinde gitmektedir.

Bizim Aleviler, Türkiye Devrimci-Demokratik Hareketi ve Kürt Özgürlük Hareketi içinde Alevi gençlerinin lider konumunda  olmasıyla övünürler. Ancak kendi öz evlatları bu gençlerin peşinde gitmekte ise tereddüt ederler. Aleviler’de Kürtler gibi toplumun ezilen kesiminden oldukları için doğal muhalif konumunda oldular. Devrim dalgasının yükseldiği dönemlerde en önce Aleviler bu hareketlerde yer aldılar, öncülük ettiler. Ancak tüm iyi niyete karşın, toplumun ezilen kesiminden gelen bireylerin yönetmeye çalıştığı hareketler başarılı olamadılar. Çünkü biz Aleviler ezilmişlik psikolojisinden kurtulamadığımız için, otoriter bir örgütlenme yaratmaktan uzak kişiliklere sahibiz. Bu topraklarda ise otoriter örgütlenmelerin başarı şansı vardı. Uzun vadede bu tür örgütlenmelerin ne tür yönetimlere evrildiklerini bilmek gerçeği değiştirmiyor.

Bir anlamda Tüm iyi niyetimize ve inaçlılığımıza karşın, Türkiye’de devrimci hareketlerdeki başarısızlığın nedenlerinden biri olduk biz Alevi gençleri. Elbette  son 40 yıllık süreçte de biz Alevi gençleri en büyük bedelleri ödedik. Ancak önderlik etmede aynı başarıyı gösterdiğimiz söylenemez. Belki de Türkiye devrimci-demokratik hareketi Alevi yerleşim yerlerinden daha fazla diğer şehirlerde devrimci çalışma yürütebilseydi bugün bu konumda olmazdı.

Biliyorum birçok arkadaş bana eleştirel yaklaşacak. Alevi gençliğinin büyük bedeller ödediğini söyleyecek. Ben de bunların böyle olduğunu biliyorum. Ancak görünen köy kılavuz istemez. Aleviler 40 yıl önce köylü idi ve buralarda örgütlenen örgütler de köylü örgütlenmesi olarak kaldılar. Bu doğaldır. Bugün ise Alevilerin toptan ortak bir tutum alma durumu yok. 40 yıl öncesinin kapalı köy topluluğu, bugün şehirleşmiş ve sınıflara ayrışmıştır. Artık ortak bir Alevi tutumundan bahsetmek olanaklı değildir.  Nitekim Alevlier de bölünmüştür. Örgütlenmeleri de bölünmüştür. Alevilik bir de kendini tarif etmekten aciz bir hale gelmiştir.

Aleviler bugün inanç kimliklerini inkar etmeyi bırakalım, aynı zamanda etnik kimliklerini de inkar eder hale gelmişlerdir. Alevi inancının yaşatılmasında umutlarını babadan oğula geçen cehaletin yuvası dedelik kurumuna bağlamış bulunuyorlar. Oysa gerici diye alay ettikleri İslam inancı bugün en modern metodlarla tüm okullarda okutulmakta. İslam İlahiyat fakülteleri yanında her cami İslamın öğretildiği bir eğitim kurumuna çevrilmiş bulunmaktadır.

Çağdaş olmakla, laik olmakla, ilerici-devrimci olmakla çok ça övünen Alevilerin ise inançlarını öğreten tek bir öğretim kurumu, tek bir Alevi akademisi bulunmamaktadır. Sormazlar mı adama? Kim ilerici, kim gerici? Bizim durumumuz işte ortada. Bugün de çözüm sürecinin arkasında nal toplamak, ağlamakla, dizimizi dövmekle meşgulüz.

Evet bu süreçte Alevilerin yeri gerçek anlamda tarif edilmemiştir. Aleviler belki de yok sayılmıştır. Ancak bunda esas suçlu bizleriz. Varlığımızı bu süreci yürütenlere gösterememişiz demek ki, şimdi görev bunu göstermektir. Aleviler bu toplumun dörtte birini oluşturmaktadır ve bu topraklarda herkes gibi hak sahibidirler. Ama aynı zamanda görev sahibidirlerde. Görevlerimizi yapacağız ki, haklarımızı isteyebilelim.

20 Nisan 2013

Alevi dernekleri: Çözüm için hazırız

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, “Sürecin bitmesi, anaların ağlamaması için üzerimize düşen görevi yapmaya hazırız” dedi.

Demir, Yamanlar Cemevi’nde düzenlenen Alevi Kültür Dernekleri 2. Bölge Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, anayasa değişikliğine ilişkin hazırlayacakları çözüm önerilerini tüm siyasi partilere sunacaklarını söyledi.

Yaşadıkları sıkıntıların çözümünde ortak hareketin önemine dikkati çeken Demir, “Alevilerden çok Alevi dostlarının süreci çok iyi takip etmesi lazım. Özgürlük, emek ve inanç konularında karşılaştığımız sıkıntılara Sünni dostlarımızın da sahip çıkması gerekiyor” diye konuştu.

Çözüm sürecine ilişkin yaşanan gelişmeleri yakından takip ettiklerini vurgulayan Demir, şöyle devam etti:

“Barış kelimesi kulağa çok hoş geliyor ama inançların yok sayıldığı bir ülkede barıştan söz edilemez. Türkiye’de kanlı bir savaş var. Kendi memleketlerimize korkarak gidiyoruz, çocuklarımızı götürürken çekiniyoruz. Terör yüzünden bölgedeki insanlar baskı altında. Sürecin bitmesi, anaların ağlamaması için üzerimize düşen görevi yapmaya hazırız. Toplumun beklentisine katkı sunmaya hazırız.”

Toplum içinden akil insanlar seçerek 75 milyon kişiye haksızlık yapıldığını savunan Demir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Biz yılmadan korkmadan, önümüzdeki sürecin çok önemli olduğunu bildiğimiz için her koşulda çok net tavır koyacağız ve bu sürece katkı koyacak, emek vereceğiz. Ama bunu hükümet ya da akil insanlar istiyor diye değil, Türkiye’de artık huzur ve barış içinde yaşanması için yapacağız. 20 milyon Alevi’nin inancını yok sayarak bu ülkede barış sağlayamazsınız. Topyekun barış sağlanacaksa bütün toplumların talep ve beklentilerinin masaya yatırılması gerektiğine inanıyorum.”

Demir, Alevilerin sorunlarının çözümünde sivil toplum kuruluşlarının desteklerini beklediklerini, demokratik yollardan haklarımızı alamamaları halinde meydanlara ineceklerini sözlerine ekledi.

Aşık Veysel Şatıroğlu

Aşık Veysel (Şatıroğlu) 1894 (H. 1310) yılının Mayıs ayında Sivas’ın Şarkışla ilçesi’nin Sivrialan=Sivr’alan (Söbalan) köyünde dünyaya geldi. Anası Gülizar, O’nu koyun sağmaktan dönerken yolda doğurdu. Veysel’in doğduğu Sivrialan köyü bir kısmı kayalık bir kısmı ağaçlık bir dağın vadisinde yer alıyordu. Köy kıraç, verimsiz topraklara sahipti. Köylüler karasabanla çift sürer, kağnı ile sap, saman getirir, bir çift öküzle döven koşarlardı çoğu kez.

Yaşam zordu köyde… Tarım ve hayvancılığa dayalı üretim biçimi, kır tipi hayat tarzı Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Sivrialan köyünde de hüküm sürüyordu… İşte bu koşullar içinde doğduğu köyünde yedi yaşına kadar, koştu, oynadı, coştu, güldü Veysel… O yıl köyü kasıp kavuran çiçek salgınına Veysel’le birlikte iki kardeşi daha yakalandı. Kardeşlerden ikisi o yılların aman vermeyen hastalığına, köydeki pek çok çocuk gibi yenik düştüler ve öldüler… Veysel ise sol gözünü kaybetti salgında… Anası Gülizar, babası Ahmet Ağa üç çocukla kalmışlardı çaresiz… Hem Veysel hem de ailesi kaderlerine razı oldular. Ama kötü kader, Veysel’in yakasını bırakmayacaktı besbelli… Rivayet o ki: Bir gün babası inek sağarken, Veysel babasının yanına gelir. Ters ve ani bir hareketinden ötürü orada duran öküzün boynuzu sağ gözüne girer Veysel’in. O gözü de hemen orada akar, kör olur. Veysel’in ailesi, kendi halinde, geçimini zorlukla temin eden yoksul bir köylü ailesiydi. O’nun tedavisi için ne maddi imkanları vardı, ne de yol yordam biliyorlardı. Babası Ahmet Ağa, Veysel’in bu talihsizliğine bir yandan üzülüyor, bir taraftan da ona yardım etmeye çalışıyordu. Veysel’in köyü Sivrialan, Emlek adı verilen, Türkmen köylerinden oluşan bir yörenin içinde yer alıyordu. Emlek, aşıklarıyla ün salmış, pek çok aşık yetiştirmiş bir yöreydi… Dolayısıyla Sivrialan’a da sık sık bu yörenin aşıkları uğrar sohbetler, muhabbetler, cemler yapılırdı. Veysel küçüklüğünden beri bu toplantılara katılır, yörenin aşıklarından deyişler dinler, onlar hakkında bilgiler alırdı. Bu tür muhabbetlere babası da meraklıydı. O da eski aşıkların deyişlerini söyler, bunlardan zevk alırdı. Veysel’in de şiire, saza, söze merakım keşfeden Ahmet Ağa, oğluna bir bağlama yaptırdı.

Veysel, ilk saz derslerini kendi köyünün usta sazcılarından Molla Hüseyin’den ve Çamşıhılı Ali Ağa’dan aldı. İlk başlarda saz çalmakta ürkek davrandıysa da kısa zamanda kabuğunu kırdı. Çalıştıkça sazını geliştirdi, dağarcığına yüzlerce eseri aldı. Pir Sultan Abdal, Agahi, Sıtkı, Veli gibi usta aşıkların deyişlerini, sazıyla köyünde yapılan toplantılarda seslendiriyordu. evlendirdi. Veysel bu olayların ardından köyüne döndü ve yaşamına devam etti. O yıl anasını ve babasını ardı ardına kaybetti Veysel… Ardından çocukları oldu; hayatını onlara adadı. Yaşamına böylece sakin ve huzur içinde devam etti.. Ta ki 1931 yılı gelip çatıncaya kadar… O yıllarda Ahmet Kutsi Tecer Sivas Maarif müdürüdür.

Yakın arkadaşlarıyla birlikte Halk Şairlerini Koruma Derneğî’ni kurarlar(1931). Dernek üyeleri Sivas’ta bir “Halk Şairleri Bayramı” düzenlemek fikrini kısa zamanda geliştirirler ve yaşama geçirirler. Bayram süresince çalıp söyleyecek yerel müzikçileri ve aşıkları toplamak başlı başına bir sorundur. Zira o yıllarda yerli sanatçılar bu günkü kadar rahatlıkla geniş kitleler önünde sanat uygulaması yapmaktan çekinirler. Halk Şairleri Bayramını düzenleme komitesi Şarkışla’nın Sivrialan Köyü’ne de uğrar; iyi çalıp söyleyenleri tespit edip bayrama katılmalarını sağlamak için… Heyet Veysel’in evine geldiğinde Veysel karısına evde olmadığını söyletir. Katılmak istemez. Aslında çekinmektedir, hatta biraz da korkusu vardır. Zira devletin adamlarının onu soruşturması, başına bir iş geleceği korkusunu uyandırır

Veysel’de. Ancak Tecer’in ısrarları karşısında dayanamaz ve bayrama katılır. Veysel’i “aşık” yapacak, O’nu ilk önce kendi vilayetine, sonradan da tümyurda tanıtacak bu bayramı, folklor araştırmacısı ibrahim Aslanoğlu hazırladığı bir kitapçıkta şöyle anlatmaktadır: “Bayram 5 Kasım 1931 günü başlamış, üç gün devam etmişti. 15 aşığın katıldığı söyleniyorsa da bunların hepsi şair değildi. Çoğu sazcı ve hikayeci idi. Hatırlayabildiklerim şunlardır: Aşık Veysel, Revani Suzani, Aşık Süleyman, Karslı Mehmet, Hikayeci Ali Dayı, Aşık Müştak, Yarım Ali, Talibi, Yusuf, San’ati, Aşık Ali. Bunların içinde şair olarak Süleyman, Talibi, Revani, Suzani ve San’ati vardı. Veysel henüz şiir söylemeye başlamamıştı. Hepsi de o zamana göre tanınmamış kimselerdi”. İşte bayramla aşıklık mesleğinin kapılarım aralayan Veysel’in kısa zamanda dili çözülür, çalıp-söylemeye başlar. Üzerine yüklenen (ya da isteğiyle yüklendiği) misyonu yerine getirmek için yaşamının son dönemlerine kadar çabalar durur. Yüzlerce şiir söyler, onlarca plak doldurur, eğitmenlik (belletmenlik) yapar…

Hakkında kitaplar, makaleler yazılır. Adından ve sanatından -yaşarken ve öldükten- sonra bu kadar söz ettirebilen, bu denli ünlenmiş bir başka aşık var mıdır bilemiyorum. Her ne olursa olsun doğanın o en acımasız kuralı, Veysel için de geçerlidir elbette… Yalnız bu kural bazen acı çektirerek, yatağa düşürerek işler, işte Veysel de böyle bir dertle yatağa düşmüştür. Onulmaz derdinin adı akciğer kanseridir… Derdinin çaresizliğini kendisi de bildiğinden son günlerini köyünde geçirmek ister. 1930′larda “Sivr’alanlı Kör Veysel” olarak köyünden dışarıya -her yıl biraz daha genişleyen halkalar halinde- açılan “aşık”, 21 Mart 1973 günü Aşık Veysel Şatıroğlu olarak yaşamım yitirir. Veysel, 22 Mart günü sadık yari olan kara toprakla buluşmuştur.

ŞİİRLERİ

 

ASLIMA KARIŞIP TOPRAK OLUNCA 

Aslıma karışıp toprak olunca

Çiçek olur mezarımı süslerim
Dağlar yeşil giyer bulutlar ağlar
Gök yüzünde dalgalanır seslerim

Ne zaman toprakla birleşir cismim
Cümle mahluk ile bir olur ismim
Ne hasudum kalır ne de bir hasmım
Eski düşmanlarım olur dostlarım

Evvel de topraktır sonra da adım
Geldim gittim bu sahnede oynadım
Türlü türlü tebdilata uğradım
Gahi viran şen olurdu postlarım

Benden ayrılınca kin ve buğuzum
Herkese güzellik gösterir yüzüm
Topraktır cesedim güneştir özüm
Hava yağmur uyandırır hislerim

Alemler alemi ölçer biçerler
Hamını hasını eller seçerler
Bu dünya fanidir konar göçerler
Veysel der ki gel barışak küslerim

AŞIKLAR 

Karadeniz gibi kükrer coşarsa
Dalgası gelince yaman aşıklar
Hırs gelip de ayranlığı şişerse
Kaybeder irade, dümen aşıklar

Ağzına geleni hemen atarlar
Ben aşığım diye çalım satarlar
Haram demez helal demez yutarlar
Bibersiz baharsız çemen aşıklar

Karanlıkta ayna görse ay sanır
Üryada şarap içse mey sanır
Mezarlığa yol uğrasa köy sanır
Gözleri kararmış duman aşıklar

İyi demez kötü demez metheder
Bakarsın ki bir tel kırmış çat eder
Sorsan baksan aşka binmiş at eder
Yorulup yollarda kalan aşıklar

Şehvetle aşıktır kıza geline
Arı olan tuz katar mı balına
Ebrişimden nazik ipek teline
Tadarlar çeşitli yalan aşıklar

Kabını yumaya bulamaz karı
Hind’ten Hindistan’dan bahseder yari
Beğenmez topalı bulamaz körü
İsterler bir kaşı keman aşıklar

Asıl aşıkların arzu cemaldir
Arifler bilirler ehl-i kemaldir
Aşıklar bizlere yüz yıllık yoldur
Koşsak da peşinden hemen aşıklar

Aşıklar çoğaldı sadık az kaldı
Fikreyle ey Veysel ne zaman geldi
Şiirde ne özet ne bir öz kaldı
Savurur denesiz saman aşıklar

AŞKIN BENİ ELDEN ELE GEZDİRDİ 

Aşkın beni elden ele gezdirdi
Çok dolandım bulamadım eşini
Beni candan usandırdı bezdirdi
Tuzlu imiş yiyemedim aşını

Benim ile gezdin beni arattın
Beraber oturup beraber yattın
Türlü türlü güllerinden koklattın
Aşık ettin güle bülbül kuşunu

Altmış iki yıldır seni ararım
Tükendi sabrım yoktur kararım
Dağa taşa kurda kuşa sorarım
Kimse bilmez hikmetini işini

Her millete birer yüzden göründün
Kendini sakladın sardın sarındın
Bu dünyayı sen yarattın girindin
Her nesnede gösterirsin nakşını

Görenlere açık körlere gizli
Kimine göründün oruç namazlı
Veysel’e göründün cilveli nazlı
Tutan bırakır mı senin peşini

 

 

BENDEN SELAM SÖYLEN VEFASIZ YARE

Benden selam söylen vefasız yare
Gurbet benim olsun sıla kendine
Çekilmedik derdimizi bölüşek
Başlı ben alayım sıla kendine

Dökek derdimizi ölçek bölüşek
Ne el bize ne biz ele karışak
Felek bize gül demez ki gülüşek
Cefa benim olsun çile kendine

Çektiğim cefalar yar senden geldi
Bana bu sitemler kar senden geldi
Başımdaki duman kar senden geldi
Ben kara bağlayım ala kendine

Evvelden hastadır yaralı gönlüm
Sevdayı mahbuba ereli gönlüm
Aşkın gömleğine gireli gönlüm
Hicranı Veysel’den n’ola kendine

BENİ HOR GÖRME KARDEŞİM

Beni hor görme kardeşim
Sen altındın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben saç mıyım

Ne varise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da be aç mıyım

Kimi molla kimi derviş
Allah bize neler vermiş
Kimi arı çiçek dermiş
Sen balsın da ben cec miyim

Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum

Tabiata Veysel aşık
Topraktan olduk kardaşık
Aynı yolcuyuz yoldaşık
Sen yolcusun ben bac mıyım

BESEREK DAĞI

Arzusun çektiğim Beserek Dağı
Elvan elvan çiçeklerin açtı mı?
Çevre yanın güzellerin otağı,
Bizim eller yaylasına göçtü mü?

Güney tarafında Kurban Pınarı,
Kalktı mı Mezarlı Boyu’nun karı?
Garip öter meşeliğin kuşları,
Yavru şahin yuvasından uçtu mu?

Yeşil atlas giymiş dağlar süslemiş,
Mescit köyü eteğine yaslanmış,
Şeme Dağı, duman olmuş puslanmış,
Sivralan’a nuru rahmet saçtı mı?

Zaman gelip göçler geri dönerken,
Güzellerin yaylasından inerken,
Dilberler doldurup bade sunarken,
Veysel Şatır, hatırlara düştü mü?

BİLMEM HAYAL MİYDİ YOKSA DÜŞ MÜYDÜ

Bilmem hayal miydi yoksa düş müydü
Gönül arzusunu buldu bu gece
Yalın kılıç mıydı bir ateş miydi
İçerim köz ile doldu bu gece

Bilemedim gece ile gündüzü
Seçemedim güneş ile yıldızı
Mestane gözleri mestetti bizi
Aklımı başımdan aldı bu gece

Mah yüzüne bakma ile doyulmaz
Sıra sıra benleri var sayılmaz
Aşk meyinden içen aşık ayılmaz
Bilemedim bana noldu bu gece?

Durmaz yanar gerçeklerin çerağı?
Yakın olur ehl-i aşkın ırağı
Gölköy oldu VEYSEL’lerin durağı
Hayali karşıma geldi bu gece

BİR HAYAL PEŞİNDE DOLANDIM DURDUM

Bir hayal peşinde dolandım durdum
Asla terk etmezem sanma unuttum
Sönmez ümidlerden beklerim yardım
Bu gün yarın dedim gönlüm avuttum

Gahi zengin oldum hülya yaşattım
Nerde güzel gördü isem laf attım
Sevda denizinde gönlüm aldattım
Arzularım suya düştü ne ettüm

Gahi fakir oldum hayli süründüm
Gahi mecnun oldum aba büründüm
Nerde güzel gördü isem yerindim
Ucu çıkmaz bir küçücük yol tuttum

Veysel bu sevdadan vazgeç dediler
Olup bitenleri yaz geç dediler
Sevdiğin kapıdan az geç dediler
Acı sözü sevdiğimden işittim

 

BİR KÜÇÜK DÜNYAM VAR İÇİMDE BENİM

Bir küçük dünyam var içimde benim
Mihnetim ziynetim bana kafidir
Görenler dar görür geniştir bana
Sohbetim ülfetim bana kafidir

İstemem dünyanın saltanatını
Süslü giyimini Arap atını
Bilirsem Türklüğüm var kıymetini
Vatanım milletim bana kafidir

İsterdim hayatta düşmanla savaş
Milletime kurban olaydı bu baş
Nasip değil imiş şehitlik kardaş
İmanım niyetim bana kafidir

Dünya geniş olsun ister dar olsun
Yeter ki kalbimde iman var olsun
Her zaman milletim bahtiyar olsun
Rütbemle mesnedim bana kafidir

İçimde beslerim bir büyük ordu
Çiğnesin düşmanı yükseltsin yurdu
Azmi zihniyeti Veysel’in derdi
İşte bu niyetim bana kafidir

BİR PİPOM VAR YAMALIKLI

Bir pipom var yamalıklı
Palto giyerim alıklı
Oğlum kızım çarıklı
Mes giymemiş soyum benim

İki gözüm görmez benim
Kimse halim sormaz benim
Beş gün evde durmaz benim
Gurbet oldu köyüm benim

Bir eşim var kızıl sarı
Gubardır gezer saçları
Benim der dünya dilberi
Böyle düşmüş payım benim

Sır saklamam sitir örtmem
Tangolardan otur örtmem
Hecap bilmem hatır örtmem
Olmaz olsun huyum benim

VEYSEL sözün beş par’etmez
El bir taraf yare yetmez
Günah yanından hiç gitmez
Bilmiyorum ki neyim benim

BİR DERD EHLİ BULSAM DERDİM SÖYLESEM

Bir derd ehli bulsam derdim söylesem
İyi olmaz derdlerim halim n’olacak
Hekimler derdime derman bulamaz
Bir değil beş değil derd kucak kucak

El vurma yarama yaklaşma kardaş
Derdimi söylesem tükenmez baş baş
İçimde yanıyor tütünsüz ateş
Ceset soba gibi kalbim bir ocak

Aşıklar alemde gülmez dediler
Akar göz yaşlarım silmez dediler
El elin derdini bilmez dediler
Kimler gelip hatırımı soracak.

Katlan bu cefaya sabreyle gönül
Bu dünyanın işi hep böyle gönül
Başından geçeni sen söyle gönül
Neler geldi geç oldu olacak

Veysel’in derdine bulunmaz çare
Etseler vücudun hem pare pare
Bir arzuhal sundum hakiki yare
O yar gelip yaralarım saracak

BU ALEMİ GÖREN SENSİN

Bu alemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin

Kainatı sen yarattın
Herşeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar’attın
Cömertliğin nerde senin

Evli misin ergen misin
Eşin yoktur bir sen misin
Çarkı sema nur sen misin
Bu balkıyan nur da senin

Kilisede despot keşiş
İsa Allah’ın oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin.

Kimden korktun da gizlendin
Çok aradın, çok izlendin.
Göster yüzünü çok nazlandın
Yüzün mahrem ferde senin

Binbir ismin bir cismin var
Oğlun, kızın ne hısmın var
Her bir irenkte resmin var
Nerde baksam orda senin

Türlü türlü dillerin var
Ne acaip hallerin var
Ne karanlık yolların var
Sırat köprün nerde senin

Ademi sürdün bakmadın
Cennette de bırakmadın
Şeytanı niçin yakmadın
Cehennemin var da senin

Veysel neden aklın ermez
Uzun kısa dilin durmaz
Eller tutmaz gözler görmez
Bu acaip sır da senin

ÇAMLIBEL

Bir yar için diyar diyar dolandım
Yoruldum da Çamlıbel’e yaslandım
Irmak oldum çalkalandım bulandım
Duruldum da Çamlıbel’e yaslandım

Gahi gönül oldum yüksekten uçtum
Ferhat oldum aşk uğrunda çalıştım
İrenk irenk çiçeklere karıştım
Dirildim de Çamlıbel’e yaslandım

Yıldızdağı Pir Sultan’ın yaylası
Kılıç kalkan kırat beylerin süsü
Kulağıma değdi Köroğlu sesi
Dirildim de Çamlıbel’e yaslandım

Feleğinen çok oynadım ütüldüm
Bir zalimin tuzağına tutuldum
Haraç mezat dost uğrunda satıldım
Verildim de Çamlıbel’e yaslandım

Veysel der bir yarin derdine düştüm
Aşkın dolusunu elinden içtim
Kendi kaçtı hayaline ulaştım
Sarıldım da Çamlıbel’e yaslandım

 

ÇARIK MESS KONUŞMASI

Çarık söylüyor:

Aman kardeş cok üşüdüm
Sen köşede ben dışarda
Senin ile kardeş idim
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Elin, yüzün çamur bu ne
Git ahırda kızınsene
Laf istemem uzun çene
Ben köşede sen dışarda

Çarık söylüyor:

Sen de deri, ben de deri
Görüyon mu kör kaderi
Sen tutmuşsun mevkileri
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Neler gördüm tezgahlarda
Hiç gezmedim uzaklarda
Hakkım vardır bu haklara
Ben köşede, sen dışarda

Çarık söylüyor:

Güzel güzel halı kilim
Senin kılın benim kılım
Tepeleyip etme zulüm
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Ben kimseye etmem zulüm
Ne çare ki böyle yolum
Halı gene benim halım
Ben köşede sen dışarda

Çarık söylüyor:

Sen gezersin halılarda
Güzel güzel balolarda
Ben gezerim çalılarda
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Mes çarıktır, çarık mestir
Yürürlerse aynı sestir
Veysel söyler bir nefestir
Gah içerde, gah dışarda

ÇIRPINIP İÇİNDE

Çırpınıp içinde döndüğüm deniz
Dalgalanır coşar rüzgarından
Mevce gelir coşar inleyen aşkım
Ah çektikçe kaynar gelir derinden

Derya coşar inci saçar kenara
Aşk ehli dayanır ateşe kara
Bülbüller gül için giyinler kara
Seherler uyanır gülizarından

Dert ile mihnete dalmayan aşık
Ne yemiş ne doymuş eli bulaşık
Kınama Veysel’i fikri dolaşık
Ayrılmış yarinden yar diyarından

ÇOK YALVARDIM ÇOK YAKARDIM

Çok yalvardım çok yakardım
Uyanmadı kara bahtım
Şansım küsmüş etmez yardım
Uyanmadı kara bahtım

Uyur uyanmaz ikbalim
Nic olacak benim halim
Boynuna olsun vebalim
Uyanmadı kara bahtım

Kader kadere eş oldu
Ağladım gözüm yaş oldu
Uzun boylu savaş oldu
Uyanmadı kara bahtım

Tecellim bozuk temelden
Gitti gençlik çıktı elden
Aşka mahkumuz ezelden
Uyanmadı kara bahtım

Kısmet beni diyar diyar
Dolandırır bilmem ne var
Veysel oldu candan bizar
Uyanmadı kara bahtım

DALGIN DALGIN SEYREYLEDİM ALEMİ

Dalgın dalgın seyreyledim alemi
Renkler ne çiçekler ne koku ne
Bir arama yaptım kendi kafamı
Görünen ne gösteren ne görgü ne

Çeşitli irenkler türlü görüşler
Hayal midir rüya mıdır bu işler
Tatlı muhabbetler güzel sevişler
Güzellik ne sevda nedir sevgi ne

Göz ile görülmez duyulan sesler
Nerden uyanıyor bizdeki hisler
Şekilsiz gölgesiz canlar nefesler
Duyulan ne duyuran ne duygu ne

Kimse bilmez dünya nasıl kurulmuş
Her cisime birer zerre verilmiş
Cümle varlık bir kuvvetten var olmuş
Gelen ne giden ne yol ne yolcu ne

Herkese gizlidir bu sırr-ı hikmet
Her nesnede vardır bir türlü ibret
Veysel’i söyletir bir büyük kuvvet
Söyleyen ne söyleten ne Tanrı ne?

Nesimi Çimen

Nesimi Çimen (d. 1931 – ö. 2 Temmuz 1993), Alevi-Bektaşi halk ozanı.
1931 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesinde doğdu. Daha sonra tüm ailesiyle birlikte Kayseri’nin Sarız ilçesine yerleşti ve bir köy ağasının yanında maraba olarak çalışmaya başladı. Ağanın kızı Dilber’e aşık olunca, birlikte Kayseri’den kaçıp Elbistan’ın Sevdili Köyü’ne yerleştiler.Anadolu Aleviliği’nin yoğun yaşandığı bu bölgede uzun süre kaldıktan sonra İstanbul’a taşındı. İşçi olarak Almanya’ya gitmek için çabaladı, fakat nefes darlığı olduğu için başaramadı ve ailesiyle beraber Osmaniye’nin Kadirli ilçesine göç etti. Bu dönemde yazar Yaşar Kemal ile tanıştı ve onun da yardımıyla bir fabrikada işe başladı. Greve çıkan işçilerin başına geçince işten altıldı ve ailesinin geçimini sağlamak için ozanlığa başladı. 1967 yılında Tunceli’de sergilenen bir Pir Sultan Abdal oyununda oynayan ve deyişler söyleyen Nesimi, salonda olay çıkınca gözaltına alındı ve bıyığının yarısı tek tek yolunmuş bir vaziyette serbest bırakıldı.[1] Ailesiyle birlikte Zeytinburnu’nda bir gecekonduya yerleşti. Evinde konaklayanlar arasında Yaşar Kemal, Atıf Yılmaz, İlhan Selçuk, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Harun Karadeniz, Yılmaz Güney, Mahzuni Şerif, Aşık İhsani, Emekçi ve Ali Özgentürk gibi isimler vardı.
Küçük yaşta türkü derlemeleri yapan Nesimi, topladığı folklor değerlerini radyo arşivlerine kazandırdı. Hatayi, Pir Sultan Abdal ve diğer usta ozanların nefeslerini söyleyerek kendisini tanıttı. Nefeslerini, türkülerini bağlama ile değil, göğsünde taşıdığı cura eşliğinde söyledi ve cura çalmada ün kazandı. Kendi yazdığı deyişlerini de okuyup söylemiştir.
2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta, Madımak Oteli’nin yakıldığı ve 35 kişinin öldürüldüğü Sivas Katliamı’nda hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. Balet ve müzisyen Mazlum Çimen’in babasıdır

——————————————————————————————–

ŞİİRLERİ

ŞİFA İSTEMEM

Şifa istemem balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın

Gece gündüz o hizmetin
Şefaatin kerametin
Senin olsun hoş sohbetin
Yeter huzurum gitmesin

Taşa değmesin ayağın
Lale sümbül açsın bağın
İstemem metheylediğin
Yeter arkamdan atmasın

Kolay mı gerçeğe ermek
Dost bağında güller dermek
Orda kalsın değer vermek
Yeter ucuza satmasın

Sonu yoktur bu virdimin
Dermanı yoktur derdimin
Gerekmez ilaç yardımın
Yeter yakamdan tutmasın

Nesimi’yim vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın

BANA

Tur edip alemi gezdim cihanı
Yok Anadolu”dan güzel yurt bana
Serpilmiş cihana vatan yavrusu
Gördüm hallerini acı dert bana

Dünyaya bedeldir milletin ferdi
Gördüm yuvasını artıyor derdi
Zalimler her yerde eziyor merdi
İnsan dışı bunlar birer kurt bana

Gördüm hallerini ağlar gezerim
Garibim gurbette candan bezerim
Nesimi”yim Anadolu mezarın
Olsun bitsin bezden kefen yırt bana

BARIŞ GÜVERCİNİ

Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Barış güvercini uçsun Dünya da
Yok olsun kötülük düşmanlık ölsün
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

Dünya cennet olsun yaşasın insan
Gelin barışalım dökülmesin kan
Son bulsun savaşlar kesilsin figan
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

İnsancıl insanlar barıştan yana
Ancak zalim olan kıyar insana
Barış aşkı yayılmalı cihana
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

Nesimi der ki ey füze yapanlar
Acımasız zalim cana kıyanlar
Bırak ey yaşasın bütün insanlar
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin

 

Muhlis Akarsu

Muhlis Akarsu, 1948 yılında Sivas’ın Kangal ilçesi Minarekaya köyünde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren katıldığı muhabbetlerde ve cemlerde Alevi-Bektaşi kültürünü öğrendi;saz çalıp türkü söylemeye başladı. Kısa zamanda sesinin güzelliği ile fark edildi. Gençlik yıllarında geldiği İstanbul’da Mahzuni Şerif’in, Davut 

Sulari’nin deyişleriyle tanıştı. İlk söylediği deyişlerde gerek saz çalış gerekse okuyuş itibarıyla Davut Sulari’nin etkisi görülür. Davut Sulari’nin kendine özgü bol hançere hareketlerini içeren tavrından uzun süre kurtulamayan Akarsu, kendi deyişlerinde de bu tavrı-kısa bir süre de olsa- denemiştir. Daha sonraları deyişlerinde ve deyiş söyleme tavrında Sulari’nin etkisinden kurtulduğu görülür. 1970’lerden itibaren dönemin etkili aşığı Mahzuni Şerif’in izleri belirir Akasu’da…Uzunca bir süre Mahzuni’nin deyişlerini çalar, okur. Bu arada Alevi-Bektaşi aşık geleneğinden de kopmaz. Pir Sultan, Kul Himmet gibi büyük ozanların birçok deyişini geleneksel kalıplardan çıkmadan seslendirir.

1980’li yıllarda ise Akarsu, artık kendi kimliğini bulur. O güne kadar usta malı deyişlerle kendini gösteren Akarsu, 80’lerin başından itibaren deyişlerindeki anlatımı güçlü, bağlamasına hakim ve sesini deyiş tavrında kullanabilen bir sanatçı görünümündedir. Bu yıllar adeta parladığı yıllardır Akarsu’nun… “Muhabbet” serisinin her yapıtında yer alır. Eserleri çeşitli türlerde şarkı söyleyen sanatçılar tarafından okunur. Ancak sanatının en verimli ve olgun döneminde yaşama veda eder (2 Temmuz 1993, Sivas Madımak Oteli yangını) Ardında ise milyonlarca seveni ile birlikte 100’den fazla kırkbeşlik plak, 4 uzunçalar, 20 kaset ve yüzlerce deyiş bırakır. 


Muhlis Akarsu’nun yapıtlarına şöyle bir bakıldığında, tümünün lirik bir ifadeyle yapıldığı ve söylendiği hemen fark edilir. Repertuarının büyük bir bölümünde aşk ve sevda deyişlerine yer verdiği görülür. Akarsu’nun yar üzerine söylediği, feleğe çattığı, gurbete içerlediği, ayrılığa üzüldüğü yüzlerce deyişi vardır. Deyişlerinde toplumsal konulara da kayıtsız kalmaz;ancak bu, sevgi üzerine söylediği deyişler kadar çok öne çıkmaz. Birkaç deyişinde cahilliğe, köleliğe, yoksulluğa başkaldırdığı görülür. Alevi-Bektaşi edebiyatının ve müziğinin deyiş türüyle ünlenen aşığı Muhlis Akarsu’nun Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan etkisindeki tavrını her zaman hissetmek mümkündür. Muhlis Akarsu’nun eserlerini dinledikçe gerçekten de akarsu gibi çağlayan sesini hissedecek ve onu sevgiyle anacağız.

————————————————————————————–

ŞİİRLERİ

Nenni Nenni

Bunca Gamın Bunca Derdin İçinde
Yaşamak Bizlere Zor Nenni Nenni
Sizden Umudumu Kesmem Erenler
Elbet Bir Çaresi Var Nenni Nenni

Üstümüzde Duman Vardır Dağ Gibi
Her Yandan Kuşatmış Sanki Ağ Gibi
Güz Gelince Bozulmuş Bir Bağ Gibi
Ne Hallara Düştük Gör Nenni Nenni

Eğil Gel Akarsu Gel Hakka Eğil
Bir Kere Ağ Yara Vermedin Meyil
Suç Bizim Sevdiğim Kimsede Değil
Gelmişiz Dünyaya Kör Nenni Nenni



Yoruldum Yorgunum

Yoruldum Yorgunum Fazla Gidemem
Neler Etti Kahır Beni Zulm Beni
Kolay Değil Ben Bu Derdi Çekemem
Zalimin Elinde Koydu Hal Beni

Arsız Değilidim Arsız Ettiler
Saldılar Gurbete Yurtsuz Ettiler
Yardan Ayırdılar Yarsız Ettiler
Şimdi Gizli Gizli Kınar El Beni

Akarsuyu Aşka Yaktı Yaradan
Ömür Bir Gün Gibi Geçti Aradan
İşte Geldim Gidiyorum Dünyadan
Oturmuş Bekliyor Kuru Sal Beni



Pazarlık Edelim Alim Seninle

Pazarlık Edelim Alim Seninle
İki Cihan Senin Haydar Olsun Sen Benim
Hayrını Gör İmanınla Dininle
Hatmin Kur’an Senin Olsun Sen Benim

Ayıp Değilmidir Ademe Minnet
Başına Çalınsın Haydar Hurili Cennet
Dostluk Pazarında Olma Muhannet
Huri Kılman Senin Olsun Sen Benim

Akarsuyum Böyle Vereyim Dursun
Senin Aşkın Onu Yaksın Kavursun
Anladım Alimsin Canımsın Nursun
Kanber Selman Senin Olsun Sen Benim



Ey Sevdiğim Sana Şikayetim Var

Ey Sevdiğim Sana Şikayetim Var
Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin
Ben De Bir İnsanım Bir De Canım Var

Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin
Hainsin Oy Zalimsin Oy Nedeyim Oy

Eski Günler Hayalimden Gitmiyor
Dün Dediğin Bugünkünü Tutmuyor
Yiğidim Ya Sana Gücüm Yetmiyor

Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin
Hainsin Oy Zalimsin Oy Nedeyim Oy

Akarsuyum Böyle Miydi Ahtımız
Onun İçin Viran Oldu Tahtımız
Umudum Yok Gülmez Artık Bahtımız

Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin
Hainsin Oy Zalimsin Oy Nedeyim Oy



Ağlama Gülüm

Günler Gelir Geçer Boşa
Ağlama Gülüm Ağlama
Yazılan Mı Gelir Başa
Ağlama Gülüm Ağlama

Bir Gün Kara Günler Biter
Üzme Beni Artık Yeter
Kavuşmamız Gelir Çatar
Ağlama Gülüm Ağlama

Yaktın Akarsuyu Yaktın
Gurbetten Gurbete Attın
Öldürmekten Beter Ettin
Ağlama Gülüm Ağlama



Deli misin Divanemi Sevdiğim

Her gün başka bir taraftan esersin
Deli misin divanemi sevdiğim vah beni beni
Ne dedim de benden ayrı gezersin
Deli misin divanemi sevdiğim

Yüreğimde açan gülümdün benim
Aşkın deryasında salımdın benim ah beni
Dünyada kanadım kolumdun benim
Deli misin divanemi sevdiğim

Akarsuyu bilmem böyle mi sevdin
Aşkın ateşiyle sinemi deldin ah beni beni
Benim bu halıma sen sebep oldun
Deli misin divane mi sevdiğim



Sen Yaralı Değilsin Ki

Zalim Felek Duymadın Mı Sesimi
Sen Yaralı Değilsin Ki Bilesin
Bilemezsin Matemimi Yaşımı
Sen Yaralı Değilsin Ki Bilesin

Gurbet Elde Günde Ömrüm Çürüyor
Eller Beni Bir Biçare Biliyor
Akarsuya Gelen Bir Tas Vuruyor
Sen Yaralı Değilsin Ki Bilesin

Toulouse Demokratik Alevi Derneği’nin açılışı

Fransa’nın Toulouse kentinde bir araya gelen Aleviler, Demokratik  Alevi Derneği adı altında yeni bir oluşuma gidiyor. Açılışı,  27 Nisan  2013’de cumartesi günü,  saat 14 de yapılacak olan derneğin, bölgede yaşayan Alevilerin sorunlarının çözüme kavuşturulması konusunda faaliyet yürütmesi bekleniyor. Dernekten yapılan açıklamaya göre, Demokratik Alevi Federasyonu Pirler Kurulu Başkanı Pir Rıza Yağmur açılaşa katılarak, konuşma yapacak. Dernek açılışına tüm canların davet edildiği çağrıda adres olarak; Centre commerciale lobet   9-11  Avenue de Toulouse 31240 verilmekte.

Aşık Vicdani

Uzun bir süredir gırtlak kanseri hastası olan ve Ozan Vicdani olarak bilinen Zeynel Abidin Sönmez, yaşamını yitirdi. Aşıklık geleneğinin son temsilcilerinden olan 1941 doğumlu Ozan Vicdani, kansere yenik düşerek Hamburg’ta hayatını kaybetti.

1941’de Maraş’ta doğan Ozan Vicdani, 70 yıllık ömründe 500’ye varan şiir ve onlarca kaset üretti. Birçok kaseti yasaklanan Ozan Vicdani, 12 Eylül darbesinin ardından sadece üç kasetini kurtarabilmişti. ’70’li yıllarda köy köy dolaşarak aşıklık geleneğini sürdüren Ozan Vicdani, aynı zamanda Maraş katliamının canlı tanık ve mağdurlarından biriydi.

Katliamda 16 yakınını yitiren Ozan Vicdani, defalarca işkence ve baskılara maruz kaldı; Alevi kimliği ve sol düşüncelerinden ötürü de yine defalarca hapis yatmak zorunda bırakıldı.

Yaklaşık yirmi yıldır Hamburg’ta yaşayan Ozan Vicdani, sabah saatlerinde aniden fenalaşarak hastaneye kaldırılmak istendi. Ancak yolda yaşamını yitirdi. Ozan Vicdani’nin naaşı bugün yapılacak cenaze töreni ardından memleketine gönderilecek.

1941 yılında Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Kaşanlı köyünde, altı çocuklu bir ailenin ikinci çoğu olarak dünyaya gelen Ozan Vicdani, ömrünü büyük trajedilerle geçirir. 5 yaşına kadar mutlu olduğunu söyleyen Ozan, Maraş Katliamı’nda tam 16 yakınını yitirir. Katliamın canlı tanığı Ozan Vicdani, şu şiirle duygularını anlatıyor:

DEDİLER
’Gelin kadın karnı yarın dediler,
bunlar Kürt komünist vurun dediler,
çekip işkenceye sorun dediler,
sel oldu kızıl kan aktı Maraş’ta…
küçük çocukları şişe taktılar,
kahkahalar atıp güle güle baktılar,
ele ne geçmişse onu yaktılar
sel oldu kızıl kan akttı Maraş’ta…’’

İNANMA
 
Gerçek fikirleri aşıklar işler
Dünyayı farketmez köre inanma
Yetmez mi zalimin yediği başlar
Yalanda kurulan dara inanma
 
Reisi yobazdan kurulu heyet
Orada olur mu doğru muhabbet
Gizlilik içinde yapılır gıybet
Sofunun dediği sıra inanma
 
Dermansız bu derde düştüğüm günde
Kalmada hevesim şerefte şanda
Sevdiklerim yana çıktı düşmanda
Gel Vicdani kalleş yara inanma

SEVGİ OLMALI
 
İnsanı alemden gerçek nikahı
Kılan kıldıran da sevgi olmalı
Sevgi pazarında alışverişi
Alan aldıran da sevgi olmalı
 
Sevgiyi anlarsa insanlar erken
Cennete dönüşür bu maddi cihan
Aşar engelleri yürürse kervan
Salan saldıran da sevgi olmalı
 
Sevginin girdiği yerde kin olmaz
Bahçıvanı aşktır gülleri solmaz
Bu hali yaşayan değişir ölmez
Bilen bildiren de sevgi olmalı
 
Sevginin içinde Tanrının yüzü
Görürse bir olur kış ile yazı
Alışkın varlığı maşukun nazı
Gülen güldüren de sevgi olmalı
 
Sevgi Vicdani’nin gerçekten varı
Sevginin dışında yok başka yarı
Canlar arasında kinle kibiri
Silen sildiren de sevgi olmalı