Ana Sayfa Blog Sayfa 6417

Aşık Daimi

1932 yılında İstanbul’da doğdu, aslen Erzincan’ın Tercan ilçesindendir. Ali Babaoğullarından Baba daimi 1. dünya savaşı sıralarında İstanbul’a göç etmiştir. Asıl adı İsmail Aydın’dır. İlkokulu İstanbul’da okudu.

Dedelerinin ikisinin de saz şairi olmasının etkisiyle küçük yaşta bağlama çalmasını ve aşıklık geleneğini öğrendi. Ancak ilk ustası Aşık Davut Sulari’dir. Yaklaşık 10 yaşında Davut Sulari’nin yanında çıraklığa başlayan Daimi, 2,5 yıl kadar birlikte dolaşarak geleneğe, şiire ve türküye ilişkin bilgisini pekiştirdi.

Aşık Daimi, 1950 yılında İstanbul’dan ayrılarak Tercan’a yerleşti. Özellikle bu yıllar yörede duyulduğu ve sevildiği dönemdir. Aynı zamanda kendisinin de aşıklık geleneğini yörede pekiştirmesine fırsat oldu.

1962’den sonra yeniden İstanbul’a dönen Daimi ölümüne dek orada yaşadı. Geçmişi dolayısıyla Daimi Baba, Tercanlı Daimi gibi adlarla anıldı.

Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Daimi daha sonra kendi deyişlerine ağırlık verdi. 1948 yılında »Bir seher vaktinde indim bağlara« dizesiyle başlayan ilk şiirini yazdı, müziklendirdi ve yaşamı boyunca arşivlere yüzlerce türkü kazandırdı.

Özellikle yaşamının son 20 yılında birçok genç aşığı etkiledi. Uzun yıllar birçok sanatçı ve aşığa bağlama dersleri verdi.

Şiirlerinde sevgi, doğa ve her türden ayrımcılığı eleştiren, insan öğesini öne çıkaran konuları işledi. Ana dili olan Kürtçe ile de şarkılar yazdı, söyledi.

Oğlu Kazım Aydın 1981 yılının Kasım ayında, bir ihbar sonucu Dersim, Pülümür, Kırmeş’de kaldıkları evde 3 hevali-yoldaşı ve ev sahipleri ile birlikte öldürüldü. Bu olay üzerine eşine bugün dilden dile dolaşan „Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım“  parçasıyla  seslendi.

Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde konserler verdi, birçok albüm hazırladı.

Yadigar Aydın Orhan tarafından hazırlanan Daimi’nin tüm şiirleri/türkülerinin toplandığı kitap »Aşık Daimi, Hayatı ve Eserleri« (1999) adıyla yayımlandı.

ŞİİRLERİNDE;

Ağlama

Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Göklere erişti figanım ahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama

Bir gülün çevresi dikendir hardır
Bülbül har elinden ah ile zardır
Ne olsa da kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama

Daimi’yem her can ermez bu sırra
Gerçek kamil olan yeter onura
Yusuf sabır ile vardı Mısır’a
Bu da gelir bu da geçer ağlama

Dünya

Aşıklar neylesin seni
Bir ismin var yalan dünya
Haramiler kol kol olsun
Etsin seni talan dünya

Yaş ağaçları kuruttun
Bunca canları çürüttün
Eline geçeni yuttun
Dev ejderha yılan dünya

Daimi konan göçüyor
Bahar geldi gül açıyor
Çirkin güzelden kaçıyor
Kargalara kalan dünya

Pekala

Yolu çıkmaz bir menzile kervanı
Gezdirmekten gezdirmemek pekala
Bir namert bağında gülü reyhanı
Bitirmekten bitirmemek pekala

Ben hakkı aramam Çin’de Maçin’de
Gevher vardır aşıkların göçünde
Varıp namert ile bir cem içinde
Oturmaktan oturmamak pekala

Bakmaz mısın Daimi’nin virdine
Derman olmaz aşıkların derdine
Çekip de namerdi hakkın yurduna
Getirmekten getirmemek pekala

İmdat Eyle

Bir niyazım vardır pirler pirine
Yetiş Hacı Bektaş sen imdat eyle
Gerçek erenlerin hüsn-i nuruna
Yetiş Hacı Bektaş sen imdat eyle

Horasan elinden Uruma gelen
Cümle düşmüşlerin eynini alan
Cümle evliyaya hem rehber olan
Yetiş Hacı Bektaş sen imdat eyle

Şimdiki insanlar yoldan azarlar
Haktan korkmayıp da ahkam bozarlar
Adem düşürmeye kuyu kazarlar
Yetiş Hacı Bektaş sen imdat eyle

Geldi gaflet çöktü bu zaman kula
Hiç giren kalmadı erkana yola
İmanı satarlar akçeye pula
Yetiş Hacı Bektaş sen imdat eyle

Softalar ters anlar mana hecesiz
Nideyim dünyada varı yücesiz
Daimi bir güldür gezer goncasız
Yetiş Hacı Bektaş sen imdat eyle

Madem ki Ben Bir İnsanım

Kainatın aynasıyım
Madem ki ben bir insanım
Hakkın varlık deryasıyım
Madem ki ben bir insanım

İnsan hakta hak insanda
Arıyorsan bak insanda
Hiç eksiklik yok insanda
Madem ki ben bir insanım

Bunca temenni dilekler
Vız gelir çark-ı felekler
Bana eğilsin melekler
Madem ki ben bir insanım

Tevratı yazabilirim
İncili dizebilirim
Kuranı sezebilirim
Madem ki ben bir insanım

İlim bende kelam bende
Nice nice alem bende
Yazar levh-i kalem bende
Madem ki ben bir insanım

Enelhakkım ismim ile
Hakka erdim cismim ile
Benziyorum resmim ile
Madem ki ben bir insanım

Daimi’yim harap benim
Ayaklara türap benim
Aşk ehline şarap benim
Madem ki ben bir insanım

Birgün

Deli gönül sana bir çift sözüm var
Göç eder kervanın göçersin birgün
Kimse bu mekanda edemez karar
Ecel şerbetini içersin birgün

Deli gönül dalga vurur coş gibi
Geçer gider ömrün hayal düş gibi
Can dediğin bu kafeste kuş gibi
Sen de bu kafesten uçarsın birgün

Ey dertli Daimi sen de gidersin
Şu yalan dünyayı ya sen n’idersin
Helal haram demez alıp yutarsın
Emel defterini açarsın birgün

Çadır Kurdum

Çadır kurdum yüce dağlar başına
Yarin yaylasını yaylayamadım
Düştü gönlüm dalgasına coşuna
Deli göllerini boylayamadım

Ferhat gibi koyaklarda ünledim
Yankılandı kayaları dinledim
Yar yanında inim inim inledim
Ben aşkımı ona söyleyemedim

Daimi’yim gam doldurdum testime
Gitti canan eremedim mestime
Ben kaçtıkça dertler gelir üstüme
Ben bu dertlerimi paylayamadım

Diyarbakır Alevi-Türkmen köyleri

Prof. Dr. İrfan AÇIKGÖZ

Bu yazı dizisinde Diyarbakır’da yaşayan Alevi-Türkmen Köylerinin dünü, bugünü ve yarınını sergilemeye çalışacağım. Bu konuda bilimsel çalışmalar ne yazık ki çok yetersizdir. Daha çok yaşlı köylülerimizin anlatımlarını ve köylümüz Saygıdeğer Burhan Akgün’ün henüz basılmamış olan “Son Mohikanlar… Diyarbakır’da Alevi-Türkmen Köyleri” adlı çalışmasını ve köylerimiz ve köylülerimizle ilgili roman tadında bilgi sunan Saygıdeğer Öğretmenimiz Fehmi Salık’ın Lalo ve Kızılet  Kuşlar adlı eserlerini temel alacağım.

Konuya girmeden önce gündemde olan önemli olaylara ilişkin düşüncelerimi aktarmak istiyorum. TBMM’de Cem evi açılmasıyla ilgili taleple başlayan tartışma, Malatya/Doğanşehir/Sürgü’de katliam girişimiyle sonuçlandı ne yazık ki. Ardından devletin tepesindekiler belediye başkanlıkları döneminde yıkmak istedikleri ancak yıkamadıkları Karaca Ahmet Cem evi için “ucube” sıfatını kullanmaktan çekinmediler ve Camiye gitmeyenleri bölücülükle suçladılar. 21.Yüzyılda CERN adlı dev laboratuarda neredeyse ışık hızıyla hareket eden protonların çok yüksek enerjide çarpıştırılmaları sonucu yıllardır çözümü aranan ve kütle problemi diye bilinen problemin anahtarı olan Higgs Bozonunun bulunduğu bir zamanda böylesi “çılgınlıklar” ancak Türkiye’de yaşanırdı doğrusu. İktidar hırsı ve otorite kibiri nelere yol açıyormuş meğer! Alevi Kurum ve Kuruluşlarının duruşunu yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir. Alevilerin inancı ve onuruyla oynanmasına seyirci kalmak kabul edilebilir bir durum değildir.

Konu genişledikçe ayrıntılarda benzeri çok olayla karşılaşacağız elbette. Tarihin her döneminde benzer saldırılar, çamur atmalar, aşağılamalar ve katliamlar söz konusu olmuştur. Ancak zaman ve mekan itibariyle bakıldığında şu an yaşananlar hayret vericidir ve vicdan acıtıcıdır. Düşünün: 150’den fazla üniversitesi olan, onlarca konunun uzmanı bilim insanı ve araştırmacıya sahip bir ülkede Cem evleri konusunda son sözü Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum üzerinden Yargıtay ve TBMM başkanı söylüyor. Eşitlik ilkesine ve temel insan haklarına aykırı olan bu duruma dindar çevreler daha ne kadar sessiz kalacak bilemiyorum. Akademik çevreler daha ne kadar üç maymunu oynamayı sürdürecek onu da tahmin edemiyorum. Şundan eminim: Bu iktidar sahipleri de er geç rollerini oynayıp tarihteki yerlerini terk edecekler ve hiç de güzel şekilde anılmayacaklar; mazlumların zalimleri tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de kibirli, kan dökücü, katliamcı, inkarcı ve asimilasyoncudur.

Geçmiş dönemlerde farklı etnik ve inançsal toplulukların bir arada yaşadığı güzel örneklerden biri olan Diyarbakır’ın adının Amed, Omid, Dikranagerd, Diyarbekir ve (şair/yazar dostların önerisiyle) Dikran-Amed diye adlandırılması boşuna değildir. Çok-kültürlü, çok-inançlı ve çok-dilli bu yaşam ne yazık ki özellikle İttihat ve Terakki Cemiyetinin kurucularının zihniyetiyle hareket edenlerce yok edilmeye çalışılmıştır. Bu akıl almaz çalışma kısmen de olsa başarılı olmuştur. Müslüman-Sünni-Milliyetçi-Türk olanların dışında kalanlar hep “iç-düşman” diye algılanmıştır. İç-düşmanları bekleyen hep sürgün, yağmalanma, yok sayılma, soykırıma uğratılma, inkar ve asimilasyon olmuştur. Bu akıl almaz proje hala yürürlüktedir. Son gelişmeleri böyle okumakta yarar vardır.

Tırnak içinde vereceğim ifadeler Sayın Burhan Akgün’ün çalışmasından olduğu gibi alıntıdır. Yeri gelmişken Sayın Burhan Akgün’e bu kısa ama önemli çalışmasından ötürü teşekkür etmek istiyorum.“Diyarbakır’da bugün yedi Alevi Türkmen yerleşimi kalmıştır. Hatta bu sayı daha da düşmüştür. Merkeze bağlı Şarabı (Nahırkıracı) ve Büyükkadı köylerinde Alevi Türkmen nüfusu neredeyse kalmamıştır.

2003 Nüfus sayımı verilerine göre Şarabı boşalmış, Büyükkadı ’da bir ya da birkaç aile kalmıştır. Köy etnisitesi tamamen değişmiştir. Zaten Büyükkadıköy statüsünden çıkarak kentin bir mahallesi olmuştur. Bismil’e bağlı Yukarı ve Aşağı Darlı da boşalmış, mahalleye dönüşmüştür. Seyithasan ve Türkmenacı köyleri varlıklarını sürdürmektedir.

Çınar İlçesine bağlı Şükürlü’de de nüfus azalmış ve yapı değişmiştir.

DİE Verilerine Göre Diyarbakırdaki Türkmen Alevi Köyleri Nüfusu
DİYARBAKIR MERKEZ——-1980—1985—–1997—-2003
Nahırkıracı (Şerabi)———–349—- 391——324—- Boş
Büyükkadı——————–  418—- 352——499——10
BİSMİL MERKEZ
Bakacak(Seyithasan)———-673—- 621—  294—–150
Aşağıdarlı(Türkdarlı)———–955—1022—–141——- 5
Türkmenhacı——————-1437—1606—  946—–850*
ÇINAR
Şükürlü————————-1135—1224—-750——-45

Kültür değişimine başka bir örnek de Bismil’e bağlı Köseli ve Tezekli (Aralık) köyleridir. Halen de ana dilleri Türkçe olduğu halde Sünnileşmişlerdir. Çok geçmeden etnik kimliklerini de yitirmeleri mümkündür. Yine Bismil’e bağlı Yukarı Darlı(ilk ismi Aktaş’tır), Aşağı Darlı (Herkes bu köyü bu adla bilir. Bu köyün ismi sonra Türkdarlı ve sonrada simdiki ismiyle Ulutürk köyü olmuştur), Seyithasan (su andaki ismi Bakacak), Türkmenhacı ve Bismil merkezde 1 mahalle (Dumlupınar Mahallesinde yasayanların bir kısmı) Türkmen Alevidirler. Fakat şu anda Yukarı Darlı köyü dışarıdan gelen Sünnilerin de yerleşimiyle tamamen göçmüştür.“ Bu tespitlere ek olarak şunlar söylenebilir: Merkez köylerden Şarabi(ı) Köyünün özgün nüfusunun bitmesinden sonra Büyükkadı ’da özgün nüfus bitmek üzeredir. Türkmen-Alevi olarak sadece bir aile yaşamaktadır artık. Şu an sebep-sonuç ilişkisi üzerinden düşünüp geleceğe dönük saptamalar ve öneriler yapılması gerekmektedir. Bence Diyarbekir ‘in ve dolayısıyla Mezopotamya’ nın renklerinden birisi solmaktadır.

“Diyarbakır Türkmen Alevilerinin ifadelerine göre çok eski zamanlarda Diyarbakır’daki Alevilerin nüfusu daha fazladır. Yine onlara göre Dicle nehri boyunca sağlı sollu sıralanan üç yüzün üzerindeki köy Türkmen Alevi köyüdür. Hatta nehir kıyısındaki Alevi köylerinin zamanla Sünnileştikleri ve nüfus olarak azaldıkları, Sünnileşmeyle beraber Kürtleştikleri de eklenmektedir. Günümüzde Türkmen Alevilerine komşu bazı köylerin Sünnileşmesi bunun en iyi örnekleridir ki, bu köyler yüzyılın başında Türkmen Alevi köyleridir. Bu köylerden Alevilerin cemlere katılmak üzere bugün hâlen mevcut Alevi köylerine geldiklerini, günümüzde dahi bu köylerin tam anlamıyla Sünnileşmedikleri, fakat Aleviliklerinden de bir şey kalmadığını, yani Sünnilikle Alevilik arasında kaldıkları, sadece Türkmenliklerini koruduklarını, kendilerinin de bunu bildiklerini belirtmektedirler (Konyar, 1936: 54-55). Özellikle bunlar arasında Ayneto, Tilalo, Ali Bardak, Mitrani, Köseli, Hüseynik, Altunakar (Bu köyde Güzel Şah Ocağı’nın kurucusu Güzel Şah’ın türbesi bulunmaktadır). Fuat Köprülü ’nün kayıtlarında Diyarbakır Dicle’ye bağlı “Abdalan” köyü de bir Abdal, yani Alevi köyüdür.” Evet, eskiler de böyle anlatırdı: Dicle boyunca sıralanmış onlarca Alevi Köyü. Araştırmacıların ilgisizliği, devletin acımasız politikaları ve yerelde tarih bilincinin gelişmemiş olması durumu geri dönüşü olmayan bir noktaya taşımıştır. Tuhaf olan bir durum da şudur: Alevi Sosyolog ya da Antropologları adeta devletin istediği şekilde davranarak bu güzelliğe gözlerini kapatmışlardır. Yapılan çalışmalar epey yüzeysel ve günü kurtarmak amaçlıdır bence.

“Bölgede Ağu İçen ve Dede Kargın gibi ocakların yanı sıra Beyazıt Bostan, Ersefil, Güzelşah gibi Anadolu ‘da pek kalmamış Alevi Ocakları varken Güvenç Abdal Ocağının da asimilasyon öncesi var olduğu ortaya çıkıyor. Hatta bugün hiç adı geçmemesine rağmen Sarı Saltuk Ocağı da vardı.” Bugün Diyarbekir ’de Urfa Kapının hemen karşısında ziyaretçisi hiç eksilmeyen Sarı Saltuk Türbesi yer almaktadır. Dede Kargınların el verdiği Karkin soyadını taşıyan ocak-yürütücülerinin bir kısmı hala Diyarbekir ’de yaşamaktadır. Dede Kargın ‘ın türbesinin Mardin ili sınırları içinde yer alan Dede Köyünde bulunduğu tespit edilmiş durumdadır(Kaynak olarak Araştırmacı Hamza Aksüt ‘ün çalışmaları verilebilir.) Günümüzde Türkmen-Alevilere ait inançsal olaylarda(Cem, kuşanma, ölüm ve defin) Seyithasan Köyünde Abbas Dede, Türkmenacı’ da Hasan Dede, Büyükkadı doğumlu olup şehir merkezinde yaşayan Musa Dede ve Şarabı doğumlu olup şehir merkezinde yaşayan Hidayet Dede büyük rol oynamaktadır. Abbas Dede Zeynel Abidin Ocağına, Hasan Dede Beyazıt Bostan Ocağına, Hidayet Dede Ağuçan Ocağına ve Musa Dede ise Dede Kargın Ocağına mensuptur. Adı geçen dedelerin talipleri bugün Diyarbekir, Mersin, Ankara, İstanbul, İzmir ve Avrupa’nın birçok şehrinde yaşamaktadır.

Köylerin tarihi konusunda değişik görüşler olmakla birlikte 1515 yılını esas alabiliriz. Örneğin, kendi ailem için kabaca bir hesaplama yaptığımda ancak dört kuşağı sayabilmekteyim. Her kuşağı ortalama 100 yıl kabul edersek 400 yıl eskiye dayanan bir tarih ortaya çıkmaktadır. “Doğan Avcıoğlu Türklerin Tarihi adlı eserinde Çaldıran Savaşını kazanan Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e karşı bir denge kurabilmek ve sınırlarının savunulmasında destek sağlamak üzere Çaldıran Savaşından sonra Kürt Mollalarından İdris-i Bitlisi ‘yi Urmiye Gölünden Malatya’ya ve Diyarbakır’a kadar uzanan bölgeyi Şah İsmail’e karşı ayaklandırıp Osmanlı’ya bağlamak amacıyla görevlendirdiğinden bahseder. Şah İsmail’in elindeki Diyarbakır’da halk ayaklandırılır, kentteki Kızılbaşlar öldürülür ya da kentten kovulur ve Diyarbakır Osmanlı’ya bağlanır. Bölge birçok uğraştan sonra Osmanlı’ya bağlanır ve Kürt beylerine verilir.” Hatırlanacağı üzere 1514 tarihli Çaldıran Savaşı sonrasında yüzlerce Türkmen- ve Kürt-Alevi katledilmiş ve kurtulanlar sürgüne gönderilmiştir. Bu katliam tarihsel, kültürel ve sosyal anlamda bir kırılma yaratmıştır.

“Diyarbakır’da Alevi Türkmen edebiyatı geçmişte bölgeye damgasını vurdu. Azeri Türkçesi bölgeye hakim olan dildi. Bölgede yaşamış en önemli ozan Seyyid Nesimi idi. (1369 – 1417)Bağdat’ın Nesim Kasabası’nda yetişmiş, Diyarbakır bölgesine yerleşen Türkmenlerdendir. Halep’te Hallac-ı Mansur’un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılıp derisi yüzülerek öldürülmüştür. Nesimi, Hurufi’dir. Fazlullah Hurifi’ nin görüşlerini benimsemiştir. Varlık birliği görüşünü savunan, kişi ile tanrı arasında bir nitelik yükleyen inanç arasında bağlantı kurar. Tanrının yetkin (Kamil) insanda görüldüğü tasavvufi görüşünü benimser. Başlıca eserleri Türkçe ve Farsça divanlardır. Azeri asıllı Türkmenlerdendir. Günümüzde bölge kökenli olup farklı şehirlerde yaşayan birçok yazar, şair, öykücü yetişmiştir. Büyükkadı Köyü Fehmi Salık gibi önemli bir yazarı Türkiye edebiyatına kazandırdı. Tüketim dünyası kalıplarının edebiyat dünyamıza da sindiği günümüzde, hak ettiği ilgiyi göremese de akıcı dili, usta kurgusu, zengin anlatım teknikleriyle ulusal ölçekli bir yazar oldu. Sultan Su Esen öykücülükte önemli bir yer edindi. Muharrem Çakar, köyün yetiştirdiği birçok şairden biriydi. Çok genç yaşta Hakk’a yürüdü. Günümüzde de yetişen ve ümit veren şair ve araştırmacılar vardır. Darlı Köyünden emekli öğretmen Cebrail Sürücü çocuk edebiyatı alanında önemli birçok öyküye imza attı.” Bu şair ve yazarlara ek olarak Ulaş Akçay, Necat Orhan, Mesut Baştürk, Halil Kargın, Mikail Koluman, Aziz Güçlü, Zülfikar Koluman, Cemal Özdemir, ozan/şair olan Gani Cansever(Ozan Heval) ile Aşık Mahturna sayılabilir.

Bölgede yer alan fakat çeşitli sebeplerle ziyaretçisi epey azalan ziyaretlerden de kısaca bahsetmeliyim: Büyükkadı ‘da köyün hemen içinde Dolu Baba ve İsa Pınarı ziyaretleri bulunmaktadır. Yaklaşık 10 km uzakta Deveboynu adı verilen ve belirli zamanlarda topluca ziyaret edilen bir türbe söz konusudur. Şarabi ‘de Ağuçan Ocağına mensup Aleviler için epey önemli bir mekan olan Kuyu Damı ziyareti vardır. Hala da önemli bir mekan olmayı sürdürmekle birlikte ciddi bir bakım ve onarıma ihtiyaç duymaktadır. Yine Şarabi ‘de köyün hemen dışında Pırlı Baba adı verilen ziyaret söz konusudur. Diyarbekir merkeze bağlı bir köyken şimdi mahalle olan Tilalo (Karaçalı)’da eskiden ziyaret edilen ancak şimdi pek uğranılmayan Ali Ziyareti bulunmaktadır. Türkmenacı Köyünde Koç Baba, Mine Hatun, Yedi Kızlar, Sarı Sakal ziyaretleri bulunmaktadır. Seyithasan ‘da Köklü,  Kara Baba, Keberli, Sultan Seyit Tepesi ve hastaların yıkanarak şifa bulduğu Sıtma Pınarı ile Cumo Pınarı bulunmaktadır. Şükürlü ‘de Güzel Şah ve İmam Akıl Türbeleri hala ziyarete açık kutsal mekanlardır. Bismil yakınlarında Beş-i Ali ziyaretiyle Battal Gazi soyundan gelen Şeyhmus Akarellerin evinin yakınında “Doğan Taşlar”(köylüler bu taşların zamanla büyüdüğünü ifade etmektedir) adı verilen bir ziyaret yeri vardır. Bu ziyaretlerde belirli zamanlarda kurban kesilmekte ve etlerin büyük bir bölümü yoksullara dağıtılmaktadır. Şüphesiz sayılan mekanların dışında unutulanlar da vardır. Bu konuda yeterli bilgisi olanlara bu anlamda büyük iş düşmektedir. Bunun dışında Musul yakınlarında yaşayan Ehli Haq ve Kakai adı verilen toplulukların da araştırılması gerekmektedir. Çünkü adı geçen toplulukların yaşam tarzı ve inanç biçimlerinin Diyarbekir yöresinde yaşayan Alevi Türkmenlerine epey benzediği söylenmektedir.

Bu noktada izninizle çocukluğumda yaşadığım bir Deve Boynu ziyareti anısını paylaşmak istiyorum: Köylülerimiz gerekli hazırlıkları yapıp eşyalarını eşeklere yükledikten sonra yaşlı ve çocuklar eşeksırtında diğerleri yaya olarak sabah erkenden yola koyulurdu. Deveboynu ‘na varınca önce toplu halde türbenin çevresi yedi kez dolanılırdı(tavaf edilirdi). Sonra Dağdağan adı verilen ağaçların gölgesine yerleşilir ve kurban kesme/dağıtılacak eti ayırma/yemek yapma hazırlığı başlardı. Kurbanlar kesilir, duası okunur, bir kısmı dağıtılır ve geri kalanla yemek yapılırdı. Büyük kazanlarda imece yöntemiyle pişirilen yemekler topluca yenirdi. Akşama doğru yine toplu halde geri dönülürdü. Ayrılan etler köydeki yoksul insanlara dağıtılırdı.

Ermeni Katliamı(Qefle) sırasında köyümüz Büyükkadı ‘da gerçekleşen bazı olayları da anmakta yarar var diye düşünüyorum. Köyümüzün yakınında bulunan ve Kanlıdere adı verilen yerde Ermenilerin kanının oluk oluk aktığı söylenir.     Bu katliamdan kurtularak derelerde saklanmaya çalışan iki çocuk bulunup köye getirilir ve sahiplenilerek yetiştirilir. Sonradan Meryem Bibi ve Elo Emi(köyün en hızlı, en çalışkan ve dürüst biçincisi) diye bildiğimiz insanlar o zaman bulunan ve katliamdan kurtulan iki çocuktan başkası değildir. Köylülerimizin sahip çıktığı bu iki insan evlendirilmiş ve bu evlilikten çocukları meydana gelmiştir: Halen Meryem Ana Kilisesinin avlusunda oturmakta olan Bayzar Teyze ile İstanbul ’da ikamet eden Yaşar Abi(Ohannes, köylülerimizin ifadesiyle Evanes). Yaşar Abi ‘nin oğlu köyde okurken sınıf arkadaşlarımdan biriydi.

Bu arada Navruz(Newroz) Bayramıyla ilgili bir hatırlatma da yapmak durumundayım: Köyümüzde(Büyükkadı), Navruz adıyla kutlanan bir bayramın olduğunu hatırlıyorum. İçeriğini hatırlamıyorum. Sadece özel yemeklerin pişirildiğini ve bayramlıkların giyildiğini hayal meyal hatırlıyorum. Küçük yaşlarda gerek Navruz Bayramı ve gerekse Alevilikle ilgili diğer konularda bir eğitimden geçirildiğimizi hatırlamıyorum. Muharrem süresince Mustafa(Kargın) Dede ‘nin evine “kağıt dinleme”ye gidildiğini hatırlıyorum. Mustafa Dede, hatırladığım kadarıyla Kerbela Olayını gayet şiirsel bir dille anlatırdı. Belirli yerlerde “şehide rahmet, yezide lanet” diye toplu halde bağırılırdı, bazı yerlerde dinleyen yaşlıların ağladığını görürdüm. Kuşanma, bir anlamda yola girmenin onaylanması idi. Aile hangi ocağa mensupsa o ocağın Dedesinin yönettiği bir “tören” yoluyla gençlerin kuşanması gerçekleştirilirdi. Bu olay şehirde hala sürdürülmektedir. Özellikle 12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonraki süreçte inançsal düzlemdeki faaliyetlerin sadece çok gizli şekilde yapıldığını hatırlıyorum. Büyüklerin biz çocuk ve gençlere korkuyla karışık şekilde tavsiye ettiği şuydu: “Oğul adımız yamandır, sakın ola kimseye Kızılbaş olduğunuzu söylemeyin”.

Köylerden çeşitli sebeplerle göç edenler büyük şehirlerde ve Avrupa’nın birçok şehrinde tutunmaya çalışmışlardır. Artık bu aşamada “gönüllü asimilasyon” kavramından bahsedebiliriz. Şehirlerde bir anlamda kuşatma altında yaşayan köylülerimiz önceleri bir şey olmaz diyerek başladıkları gönüllü şekilde asimile olma olayını sürdürmektedirler ne yazık ki. Alevi Kültürüne yabancı epey öğe ve ibadet şekilleri yaşam bulmaya başlamış durumdadır. Bu durum gelecek açısından endişe vericidir. Böylece şehirli tüketici ve mahalle baskısına uyucu tiplemeler ortaya çıkmıştır. Bu tipler Alevi-Sünni ile Köylü-Şehirli karışımı olup yozlaşmış bir kültür örneği sergilemektedirler. Politik çizgileri gelişigüzel olan bu kesimler devletin yaratmaya çalıştığı ılımlı Aleviliğe uygun hale gelmiş durumdadır. Bu durum karşısında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Diyarbakır Şubesi ile 2007’de kurulan Büyükkadı ve Şarabi Köylüleri Kültür ve Dayanışma Derneği(Büşak-Der) çeşitli çalışmalar yoluyla kendisi eski ama yöntemleri yeni olan projeyi boşa çıkartmaya uğraşmaktadır. Bu konuda çok yol alındığı söylenemez. Çünkü demokrasi bilinci gelişmemiş kesimler Büşak-Der gibi yerel fakat önemli bir yapıyı “köylü derneği” diye küçümsediğinden birlikte iş yapma, eylem yapma, örgütlenme, mücadele etme konusunda zayıflık söz konusu olmaktadır. Hizmete giren Cem ve Kültür Evi üzerinden yürütülecek çalışmalarla bu durumun aşılacağı umulmaktadır.

Büşak-Der şeklinde kısaltılan Büyükkadı ve Şarabi Köylüleri Kültür ve Dayanışma Derneği, 2007 yılında kurulmuş ve bugüne değin anlamlı işler gerçekleştirmiştir: 1. 2007 ‘de Sur Belediyesinin katkısıyla 40 gün canla başla çalışılarak mezarlığın etrafı beton direklerle sabitlenen ağ teliyle korumaya alınmıştır. 2. Büyükkadı ve Şarabi Mezarlığında ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. 3. Bu süreçte büyük rol oynayan www.buyukkadi.com sitesi yoluyla köylülerimizin yeniden buluşması, görüşmesi ve kaynaşması sağlanmıştır. 4. Sayıları yıllara göre değişen (toplamda, yaklaşık 30) öğrencimize burs sağlanmıştır. 5. Ortaklaşa satın alınan bir mekan Salon Büşak adıyla kahvehane tarzı bir işletmeye dönüştürülmüştür. 6. Bu salonun asma katı derneğimizin bürosu olarak yapılandırılmıştır. Böylece hem kira vb giderlerden tasarruf edilmiş hem de köylülerimizle ortak bir atmosferde çalışma yapma şansı yakalanmıştır. Ayrıca toplantılar, bazı etkinlikler, kongreler ve seminerler bu salonda gerçekleştirilmiştir. 7. Salon Büşak aynı zamanda isteyen köylülerimize taziye yeri anlamında da hizmet sunmuştur. 8. Ortak bilinç yaratılması ve Alevi Kültürünün yaşatılması için diğer Türkmen Alevi köylerine ziyaretler gerçekleştirilmiştir. 9. PSAKD Diyarbakır Şubesiyle her etkinlikte ortaklaşma ve dayanışma sağlanmaya çalışılmıştır. Benzer ortaklaşma diğer sivil toplum kuruluşlarıyla da gerçekleştirilmiştir. 10. Sur Belediyesinin öncülük ettiği Kırklar Meclisinde temsil edilme şansı yakalamıştır. 11. İnanç Çalıştaylarına aktif şekilde katılım sağlanmıştır. 12. Yurtdışından gelen köylülerimiz için buluşma ve görüşme düzlemi oluşturulmuştur. 13. Üye olsun olmasın tüm köylülerimizin sorunlarına çözüm üretilmeye çalışılmıştır. 14. Köyümüzün değerlerinden emekli öğretmen/şair/yazar Fehmi Salık ‘ın iki önemli çalışmasının kitaplaştırılması sağlanmıştır: Lalo ve Kızılet Kuşlar. Ayrıca araştırmacı-yazar Burhan Akgün’ün bu yazıda kaynak diye kullanılan çalışmasının kitaplaştırılmasına çalışılmaktadır. Derneğimizin etkinliğe başladığı yıllarda iki genç üyemizi kaybetmenin acısını yaşadık: Sevgili Erkan Orhan ‘ı kara cehaletin kör kurşunlarıyla kaybettik, Sevgili Hakan Karkin ‘i yakalandığı hastalığa yenik düşmesi sonucu kaybettik. Gençliklerinin baharında hakka yürüyen bu canlarımızı sevgi ve hasretle anıyorum.

Sırası gelmişken Diyarbakır Pir Sultan Abdal Cem ve Kültür Evinden ayrıntılı şekilde bahsetmeye çalışayım. Cem ve Kültür Evi yapımı düşüncesi hep gündemde olan bir konuydu. Şehir merkezinde yaşayanların maddi gücünün sınırlı olması ve köylerde yaşayanların Cem ve diğer inançsal faaliyetlerini Dedenin evinde yapıyor olması süreci epey uzatmıştır. Bunun üzerine yukarıda adı geçen örgütsel yapılar Büyükşehir belediyesi ile ortaklaşma yoluna gitmiştir. Tartışmalar, görüş-alışverişi, projelendirme, yasal alt-yapıyı hazırlama, ihale vs derken ancak 2011 Aralığında açılış gerçekleştirilmiştir. Tüm alt-kademe belediyelerin katkısı olmakla birlikte esas katkıyı Büyükşehir ve Bağlar belediyesinin yaptığını söyleyebiliriz. Hatta katkının ötesinde Cem ve Kültür Evi tamamıyla Diyarbekir belediyelerinin eseridir demek daha doğrudur. Bu sebeple başta Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Osman Baydemir ve Bağlar Belediye Başkanı Yüksel Baran olmak üzere Sur Belediye Başkanı Sayın Abdullah Demirbaş, Kayapınar Belediye Başkan Vekili Sayın Mahmut Dağ ve Yenişehir Belediye Başkanı Sayın Selim Kurbanoğlu ’na yürekten teşekkür ediyorum.

Cem ve Kültür Evi açılmış olmakla birlikte henüz tam olarak faaliyete başlanmış değildir. Çünkü; 1. Yapımdan kaynaklı sorunlar ancak giderilebilmiştir, 2. Belediyelerin olanca katkısına rağmen yerel kaynakların kararsızlığı ve ikilemleri diğer eksikliklerin giderilmesini geciktirmiştir, 3. İdari yapılanmada yaşanan sorunlar ancak bugünlerde aşılma noktasına gelmiştir, 4. Bölgede yaşanan diğer sorunların(Kürt meselesi, göçler, yoksulluğun artması, eğitim/sağlık konusunda yaşananlar, Suriye’deki kriz) etkileri yapılanma ve faaliyete geçme sürecini olumsuz etkilemektedir, 5. Yerelde Cem ve Kültür Evinin önemi ve anlamı yeterince anlatılmamış, tartışılmamış ve geleceğe dönük planlar yapılmamıştır. Eylül 2012 ‘den sonra yeni bir planlama ve idari yapılanma ile var olan sorunların çözülmesi ve hemen ardından tüm etkinliklerin eksiksiz yapılması umut edilmektedir.

Gündem hızla değişmekte ve bölgemizdeki hareketlilik artarak sürmektedir. Suriye’deki dalgalanmalar Özerk Kürt yapılanmasıyla sonuçlanacak gibi gözükmektedir. Bu sonuç mutlaka bu coğrafyada yaşayan Türkmen ve Kürt Alevileri de etkileyecektir. Dolayısıyla küçük ölçekli sorunları bir tarafa koyarak uzun vadeli planlar yapılıp hayata geçirilmek zorundadır. Bu konuyla ilintili epey örnek olay söz konusudur. Aynı hataların tekrarlanması anlamsız olacaktır. Burada yaşayan insanlar olarak söz konusu gelişmelere kayıtsız kalmamalıyız. Var olan iki dernek ve Cem ve Kültür Evi odaklı yeni, güncel, akılcı, bilimsel, kucaklayıcı, ortaklaştırıcı yöntemlerle dünü, bugünü ve yarını harmanlayan insan merkezli yapılanmayı hedeflemek durumundayız. Aksi durumda gündemin peşinde sürüklenen, verilenlerle yetinmek zorunda kalan ve özne değil nesne olan bir yığın olmanın ötesine geçemeyiz.

13.08.2012, Diyarbekir.

Âşık Mahzunî Şerif

1940’ın başlarında, ileride ‘Pir Sultanların’ ölümsüzlüğünün en büyük kanıtlarından biri olacak Mahzuni Şerif, Afşin’ in Berçenek Köyünde doğar.

1956yılında Berçeneğe gelen ilk okuldan mezun olur. Berçeneğin okulsuz yıllarında, Elbistan’ ın Alembey Köyü’ nde, Lütfü Efendi Medresesinde Kur ‘an eğtimi almış, Eski Türkçe okumuş ve yazmıştır.

1957 yılında Mersin Astsubay Okulu’ na gider. 17 yaşındayken babasının zoruyla dayısının kızı Emine ile evlenir. Bu evlilikten bir kızı olsa da Mahzuni bu evliliği bir mektupla bitirir.

1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu’ nu başarıyla bitirir. Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesi’ ni aynı yıllarda hak etmesine karşılık, toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül verdiği ve Alevi olduğu için ordudan ihraç edilir.

1961Ankara’da İtalyan asıllı Sovina (Suna) isimli bir kızla tanışır. Bu evlilikten Züleyha, Emrah, Ferhat adlı üç çocuğu olur. Bu yıldan itibaren, sevip gönül verdiği yoldan giderek, yüzlerce plak ve kaset yapar. Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur.

1971Mahzuni üçüncü eşi Fatma Hanım ı görür beğenir sever ve evlenir. Bu evliliklerinden Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş adlı dört çocukları oldur. Aynı yılolan askeri darbeden sonra kurulan Nihat Erim hükümeti nin Deniz Gezmiş ve Arkadaşlarına kıymasına dayanamayıp ‘Erim Erim Eriyesin’ türküsünü patlatmasından dolayı hemen tutuklanıp dört ay cezaya çarptırılır. Tahliye olur ve yeniden tutuklanır.

1972 de Gaziantep’ deki evi kundaklandı. Ozanmız’ ın tüm ödülleri ve arşivinin yandığı söyleniyor.

1973yılında halkı suça teşvik etmekten tutuklanır. Ankara’da Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanır.

1962 – 1988 sürecinde defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, mahkemelik olur, tutuklanır, hapse atılır, dövülür, dişleri sökülür…

1989-1991yılları arasında ‘Halk Ozanları Derneği’ genel başkanlığını yapmıştır.1997yılının haziran ayında Almanya’da beyin kanaması geçirip, Almanya ‘nın Ulm Şehrinde tedavi görür.

1998yılında, 58 kaset sahibi olan Ozanımız, dünyanın yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı aldı. Bir çok yabancı ülkede deyişleri değişik dillerde okunmuştur. Tüm türkülerinin yer aldıığı 8 kiyabı bulunan Ozanımız ‘ın, Bektaşı Kültürünün ve Anadolu Ezgilerinin dünyaya tanıtılmasında önemli bir yeri vardır.

2001 in başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital’da yoğun bakım altına alındı. Mayıs ayında, günümüzün Pir Sultan’ı Aşık Mahzuni Şerif, bir kez daha ölümü yenmeyi başardı. Ve aynı yılın kasım ayında kendisine, ”Elhamdülüllah Kızılbaşım ve Laikim. Ben değil yedi sülalem kızılbaştır. Bir suç varsa oda dedemdedir! ” dediği için, DGM tarafından dava açıldı. Duruşma 27. 12. 01 tarihinde DGM ‘ de yapıldı.

2002 Mayıs ayının 17 si Mahzuni Severler için kara bir gün: Evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Değerli Ozanımız 62 yaşında Almanyanın Köln Şehrinde hayata gözlerini yumdu. Bu acı ana kadar O, devletin düzenini yıkmak suçundan, hala yargılanıyordu.Şu an son ikamatkahı olan Hacı Bektaş Veli Külliyesi’nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgede huzur içinde yatıyor.

ŞİİRLERİN’DEN:

İşte gidiyorum

İşte gidiyorum çeşmi siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin dilinde
Güldün Mahzuni’nin berbat haline
Mervan’ın elinde parelense de

……………………………………

Dokunma keyfine

Dokunma keyfine yalan dünya’nın
İpini eline dolamış gider
Gözlerinin yaşı bana gizlidir
Dertliyi dertsizi sulamış gider

Kimi hızlı gider uzun yol tutar
Kimi altın satar kimi pul yutar
Kimi soğan bulmaz kimi bal yutar
Kimi parmağını yalamış gider

Mahzuni bu nasıl yazı Mahzuni
Bazen Şerif olur Bazı Mahzuni
Yurdunda anasız kuzu Mahzuni
İnsanlık ardından melemiş gider

 

Pir Sultan Abdal

1510/14-1589/90 yillari arasinda yasadigi tahmin ediliyor.

Pîr Sultan Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde doğmuştur. Yıldızdağı eteklerinde, Çırçır’a kırk sekiz kilometre uzaklıkta, denizden bin yedi yüz metre yüksekte, çoğu tek katlı kerpiç evleri, soğuktan korunmak için yarı yarıya toprağa gömülü bir köy…

Banaz’da bugün de Pir Sultan’ın olduğu söylenen bir ev, önünde şairin yaşadığı dönemden kaldığına inanılan bir söğüt ağacı, ağacın altında, asâsının ucuna takıp Horasan’dan getirildiğine inanılan bir değirmen taşı vardır. Pîr Sultan yaz aylarının güzel havalarında bu taşın üstüne oturup karısıyla sohbet edermiş. Köylüler bu evi, ağacı, taşı kutsal sayarlar.Kızının yaktığı ağıtta uzun boyluluğuna, biçimliliğine değinilen şairin asıl adı, şiirlerinde belirttiğine göre, Haydar’dır. Bir yerde soyunun Yemen’li olduğunu, bir yerde Peygamber’in öz torunu olduğunu söyler, bir yerde de Imam Zeynel-Âbidin’den “Zeynel dedem” diye söz eder. Muhammed peygamber soyundan geldiklerini, “seyyid”liklerini ileri sürmek tarikat uluları arasında bir gelenektir. Genel kanı, şairin İran’ın doğusundaki Horasan’dan, önce Iran Azerbeycanı’ndaki Hoy kasabasına, oradan da Anadolu’ya göçüp Sivas’a yerleşen bir Türkmen soyundan geldiği yolundadır.

Çocukluğu çobanlıkla geçen Pîr Sultan’ın okuma yazma bildiği anlaşılıyor. Tekke eğitimi çerçevesinde halifeler tarihini, peygamber menkibelerini, evliya menkibelerini, tarikat kurallarını, Yunus Emre’yi, Hatâyî’yi bilir.

Söylentiye göre, Pir Sultan’ın üç oğlu, bir kızı var. Oğullarından Seyyit Ali Banaz köyünün üst yanındaki çam korusunda, Pîr Muhammed Tokat’in Daduk Köyünde, Er Gaib de Dersim’de gömülü olduğu ifade edilmektedir.

Adı Sanem olan kızının Pîr Sultan asıldığı zaman söylediği ağıt çok ünlüdür. Pir Muhammmed ise babası gibi şairdir. Delikanlı iken attan düşerek öldügü, Pîr Sultan’ın ” Allah verdiğini almaz dediler / Bana verdiğini aldı n’eyleyim” derken bu olaya değindiği söylenir. Şiirlerinden uzun yaşadığı, çok çocuğu bulunduğu açıkça anlaşılan şairin, sağlığında iki oğul acısı görmüş olduğunu ileri sürenler de vardır.

Pîr Sultan Alevi-Bektaşi tarikatındandır. Tarikata girme arkadaşı, yani musahibi, Ali Baba’dır. Bağlandığı tekkenin piri ise, Ahmet Yesevî’nin Anadolu’ya gönderdiği dervişlerden Koyun Babanın tekkesinde, Bektaşiliğin kurucusu Hacı Bektaş Veli’nin tekkesinde posta oturmuş, yani en üst makamlara getirilmiş Seyh Hasan’dır.

Pir Sultan, bağlandığı tarikatça yalnız dinsel önder değil, devlet başkanı olarak da görülen Safevi Şahları adına, Anadolu halkını Osmanlının baskılarına karşı ayaklanmaya çağırdığı, ve bu ayaklanmaya öncülük etmiştir. Ayaklanma önderi olduğu için Sivas valisi Hızır Paşa’nın emriyle tutuklanmış, yolundan dönmeyeceği anlaşılınca da asılmıştır.

Asıldığı yer Sivas’ta eskiden Keçibulan adını taşıyan, sonra uzun süre Darağacı diye anılan, simdi ise Kepçeli denilen yerdir. Bugün Sanayi Çarşısı’nın karşısında Mal Pazarı olarak kullanılan bu alanın Gazhane bitişiğinde, sıra söğütlerin bitiminde bulunan, boyu beş metre, eni bir metreden fazla, bakımsız toprak yığını onun mezarıdır. Üstündeki moloz taslar, asılması sırasında Hızır Paşa’nın emriyle halkın attığı taşlardır.

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER:

ALÇAKTA YÜKSEKTE YATAN

Alçakta yüksekte yatan erenler
Yetişin imdada aldı dert beni
Başım alıp hangi yere gideyim
Gittiğim yerlerde buldu dert beni

Oturup benimle ibadet kıldı
Yalan söyledi de yüzüme güldü
Yalın kılıçç olup üstüme geldi
Çaldı bölük bölük böldü dert beni

Üstümüzden gelen boran kış gibi
Yavru sahin pençesinde kuş gibi
Seher çağı bir korkulu düş gibi
Çağırta çağırta aldıdert beni

Abdal Pîr Sultan’ım gönlüm hastadır
Kimseye diyemem gönlüm yastadır
Bilmem deli oldu bilmem ustadır
Söyle bir sevdaya saldı dert beni

BENI GÖRÜP YÖNÜN ÖTE DÖNDÜRME

Beni görüp yönün öte döndürme
Yine gitmez meylim sendedir sende
Yıkıp hilâl kaşlarını yere indirme
Günah sende degil bendedir bende

Seker vardır dudağında dilinde
Arzumanım kaldı gonca gülünde
Sen bir padişâhsin hükmün elinde
Senin ile dâvam sendedir sende

Sensiz çıkıp yaylaları yaylamam
Engeller içinde sırrınn söylemem
Çok günah işledim inkâr eylemem
Ik’ellerim kızıl kandadır kanda

Nice beyler ile gezdim yoruldum
Kan bulanık aktım duruldum
Sencileyin çok güzele sarıldım
Dahi sevgin candadır canda

Pîr Sultan Abdal’ım böyle deyiptir
Âşıklar güzeli sevegeliptir
Bir güzel sevmeyle kanlı m’oluptur
Kellem terkidedir yandadır yanda

BEN DERVİŞİM DIYE

Ben dervişim diye gögsün gerersin
Hakk’ı zikretmeye dilin var mıdır
Sen kendini görsene ilden n’ararsın
Hâli hâl etmeye hâlin var mıdır

Birgün balık gibi aga sararlar
Mürsidinden rehberinden sorarlar
Tütsü yakip köşe köşe ararlar
Ben arıyım dersin balın var mıdır

Dertli olmayanlar derde yanar mı
Tahkik derviş ikrarından döner mi
Her bir uçan gül dalına konar mı
Ben bülbülüm dersin gülün var mıdır

Pîr Sultan’ım senin derdin deşilmez
Derdi olmayanlar derde düş olmaz
Mürşidsiz rehbersiz yollar aşılmaz
Mürşid eteğinde elin var mıdır

DÜNYANIN ÜSTÜNDE KURULU DİREK

Dünyanın üzerinde kurulu direk
Emek sayılmadan, sızlar bu yürek
Bu düzeni kim kurmuş bizler de bilek
Söyle canım söyle dinlesin canlar

Ocağa koymuslar köşe taşını
Hakk kollasın gerçeklerin işini
Bir gun agridirlar senin başını
Söyle canım söyle dinlesin canlar

Pir Sultan Abdal’ım farz eylesinler
Yola gelmeyenden edilmez minnet
Cümlenin muradı dünyada cennet
Söyle canım söyle dinlesin canlar

SULTAN SUYU

Sultan suyu gibi çağlayıp akma
Erilir gam yeme divane gönül
Er başımda duman, dağ başında kış
Erilir gam yeme divane gönül

Yıkılır mı Hakk’ın yaptığı havuz
Sah-i merdanın, biz de kilavuz
Üç günlük dünyada, şu yahşi yavuz
Erilir gam yeme divane gönül

Pir Sultan Abdal’ım, sırdan sırada
Bu iş böyle oldu, kalsın burada
Cümlemiz niyetlendiği murada
Erilir gam yeme divane gönül

Abdal Musa

Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
Binip cansız duvarları yürüten
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Anadolu’nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan’lı dır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, “Hoylu” olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın oğlu, Hasan Gazi’nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre “Kösre Musa” adıyla da anılır.

Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa’yı fethi yıllarında Orhan Bey’in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi “Abdallık”. Pir evindeki hizmet postu ise, “Ayakçı Postu”dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ”Abdal Musa Sultan Postu”dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir.

Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük “Asitanei Bektaşiyan” dan biridir. Ancak, Anadolu’nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha bir çok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Bir çok yazar ve araştırmacı, bu büyük savaşçı ve düşünürü konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa’nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve yörüklerin yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli’de yatan “Büyük Yatağan Baba”dan esinlendiğini de belirtmişlerdir.

Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal’dır.

Ancak, onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi’nde konu edilen söylenceyi yeri gelmişken aktarmadan geçmeyelim:

”Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa’ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Tekke Beyi’nin yardımını talep eder. Tekke Beyi’de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa’nın tekkesine yollar. İsa, dergaha varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa’yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa’yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar.

Tekke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan’ı yakmak öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan’da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur…

Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler.

Bu manzarayı gören Kaygusuz’un babası, dunuma hayranlıkla bakar Abdal Musa’nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder…”

Abdal Musa Sultan’ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname’de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. kerametlerinden biri de şöyle: “Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba’ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, “hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur” şeklindedir.

Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan’ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir durur. Antalya, Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyündeki türbesi, 14. yy.’da Selçuklu mimarisi örneğinde yapılmıştır. Tekke hakkında en önemli bilgiyi 17 yy. da burayı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde vermiştir. Bu bilgilere göre tekkenin kubbesindeki altın alem, beş saatlik yerden görülüyormuş. Abdal Musa Sultan sandukası baş ucunda seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Tekkenin etrafında bağ ve bahçeler uzanır, Misafirhaneler, kiler, mutfak meydanlar gibi bir çok ek binalar varmış. Mutfakta kırk derviş hizmet eder. Meydanın dışında ayrıca büyük bir misafirhane bulunur ki, üstü konak, altı ise iki yüz at alacak kadar büyük bir ahırdır. Misafir hiç eksik olmaz.

Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Tekkenin çok zengin vakıfları vardır. On binden fazla koyunu, bin camuzu, binlerce devesi ve katın, yedi değirmeni ve daha birçok varlığı ile üç yüz elli yıl önceki Abdal Musa Sultan tekkesinin çok büyük zenginliklere sahip bir kurum olduğunu belirtiyor. Evliya Çelebi…

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra dağıtılan tekkeler arasında Abdal Musa Sultan tekkesi de nasibini almıştır. 1242 (1829)’da hükümetçe gönderilen memurlar tarafından, dergahta mevcut bütün eşyalar ve binlerce canlı hayvan satılıp defteri İstanbul’a gönderilmiştir. Bu hal tekkelerin 1925’de kapanmasına kadar yaşanmıştır.

Değişik dönemlerde onarım gören Tekke, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan türbesi kalmıştır. Türbede, Abdal Musa, annesi, babası, kız kardeşi ile Kaygusuz Abdal’ın kabirleri vardır.

Tekke’nin giriş kapısındaki kitabe yazısının bir beyt’ini aşağıya alıyoruz:

Edeble kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu
Füyuz’u Hakk’a menba asitan-ı aşikaandır bu.

Önce de belirtildiği gibi; Aleyi-Bektaşi şiirine ”nefes”adı verilir. Alevi-Bektaşi şiiri de, genellikle Yunus Emre’nin şiirinden etkilenmiştir. Bu şiir, daha sonra Abdal Musa ile yönünü çizmiş ve Kaygusuz Abdal’la beslenerek doruğuna erişmiştir. Abdal Musa’nın günümüze kadar gelen şiirleri çok azdır. Ancak az da olsa, bu şiirler, Alevi-Bektaşi edebiyatının seçkin örnekleri sayılır. Bu şiirlerle Alevi-Bektaşi edebiyatı kesin anlam kazanmıştır.

NEFESLERİNDEN;

Kim ne bilür bizi nice soydanuz
Ne zerre ottan ne hod sudanuz

Bizim meftunumuz marifet söyler
Biz Horasan mülkündeki baydanuz

Yedi deniz bizim keşkülümüzde
Hacem umman ise biz de göldenüz

Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır
Ne zerrece Günden ne de Aydanuz

Yedi tamu bize nevbehar oldu
Sekiz uçmak içindeki köydenüz

Bizim zahmımıza merhem bulunmaz
Biz kudret okuna gizli yaydanuz

Turda Musa durup münacat eyler
Neslimizi sorarsanız ”Hoy” danuz

Ali geldi adım bahane
Güvercin donunda kondum cihana

Abdal Musa oldum geldim zemana
Arif anlar bizi nice sırdanuz.

————————————–

Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
Binip cansız duvarları yürüten
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Doksan altı bin Horasan Pirleri
Elli yedi bin de Rum erenleri
Cümlesinin servirazı serveri
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı
Kızıldeli Sultan dürür hem eşi
Abdal Musa Sultan dersen ne kişi
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Ökkeş’in ödülü

Ali KENANOĞLU

1978 aralık ayında yaşanan ve Alevilerin katledildiği Maraş Katliamı, insanlığın gördüğü en vahşi katliamlardan birisidir. Hamile kadınların karınlarından ceninlerin çıkartılarak duvarlara vurulduğu bir katliamda başka nelerin yaşandığını, insan denilen yaratığın yeryüzündeki canlıların en vahşisi olarak sergilediği marifetleri buraya sıralayarak tüm gününüzü alt üst etmek istemem.

Maraş Katliamı ile ilgili dava, bölge sıkıyönetim mahkemesi tarafından yürütüldü. Yargılamalarda davanın bir numaralı sanığı olan Ökkeş Kenger suçsuz bulundu ve beraat etti. Ökkeş Kenger üzerine düşen bu kötü imajı silmek için midir bilinmez, soy ismini değiştirip Şendiller soyadını aldı. Daha sonra 1991 yılında düzenlenen genel seçimlerde ise Refah Partisi ile Milliyetçi Çalışma Partisinin ortak adayı olarak Kahramanmaraş milletvekili seçildi. Kenger, Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyeliği dahi yaptı. Kenger, MÇP’den BBP’ye geçti ve 2008 yılına kadar, bugünlerde “demokrasi kahramanı” ilan edilmeye çalışılan BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun yardımcılığını yaptı.

Geçen yıl, 12 Eylül askeri darbesinin yargılanmasına başlandı. Bu yargılama sırasında MİT’ten Maraş Katliamı ile ilgili belgeler istendi. MİT’ten gelen ve dosyaya konan belgeler hayli ilginçti. O belgeler Maraş Katliamı dosyasının yeniden açılmasını ve yargılamanın yeniden yapılmasını gerektirir niteliktedir. Belgelerin içeriği kamuoyuna yansıdı, birçok gazete ve haber sitesinde de yayınlandı. O belgeler  Ökkeş Kenger Şendiller’in yeniden yargılanmasını gerektirir niteliktedir. Oysa bu kişi 12 Eylül davasında da “tanık” olarak yer alırken yine MİT belgelerine göre zan altında bulunan ülkücü hareketin temsilcisi MHP de mağdur sıfatıyla davaya müdahil olarak kabul edildi.

Bunlar yetmiyormuş gibi Ökkeş Şendiller, 2009 yılında da Alevilerin yaşadığı sorunlara çözüm bulmak amacıyla düzenlenen Alevi Çalıştaylarına da engin fikrini ve zikrini aktarması için davet edildi. Tabii ki olan oldu ve Alevi kamuoyu yoğun tepki gösterdi. Şerafettin Halis, Ferhat Tunç gibi isimler çalıştaylara katılmayı reddederken birçok katılımcı da ‘Ökkeş gelirse biz katılmayacağız’ diye bakanlığa bilgi verdi. Alevi kurumları da art arda tepkilerini gösterdiler. Bütün bu tepkiler karşısında Ökkeş Şendiller’e gelme denildi ve Ökkeş çekildi.

Aleviler üzerinde yapılan anket çalışmalarında Çalıştaylara Ökkeş’in çağrılması kırılma noktası olarak aktarılıyor. Yani Ökkeş’in Alevi Çalıştaylarına davet edilmesi Alevilerin çözümden yana umudunun sıfırlandığı gün olarak akademisyenlerin çalışmalarına veri olarak düşülmektedir. Ben de Ökkeş’e en ağır sözü söylediğim iddiasıyla yargılandım ve faiziyle birlikte 6 bin TL para cezasına çarptırıldım. Ben bir Alevi kurum başkanı olarak görevimi yaptım. Alevilerin haklı mücadelesinde hassas olduğu konulardaki tepkilerini dile getirdim.  Cezanın bedeli şu veya bu şekilde ödenir. Mesele para değildir, bu ceza Alevi toplumun ortak tepkisine karşı verilmiş bir cezadır. Esas hakareti o kişiyi Alevi çalıştayına çağıranlar yapmıştır.

Hükümetin bizimle yaptığı Alevi çalıştaylarından, Alevilerin hayrına bir sonuç çıkmadı. Zaten bir umudumuz, beklentimiz de yoktu. Hükümet şimdi otursun başta Ökkeş Şendiller olmak üzere Maraş Katliamı sanıkları, Çorum Katliamı sanıkları, Sivas Katliamı sanıkları, Gazi ve Ümraniye Katliamı sanıkları ile yeniden bir Alevi Çalıştayı düzenlesin. Bu arada Dersim Katliamı ile övünen ve failliğini üstlenmeye hevesli çok sayıda Alevi de var zaten, onları da alır heyeti tamamlamış olursunuz. Biz de tazminat ödemeye devam ederiz.
Biz bu tazminatları öderiz ödemesine de siz bu utancı anlınızdan silebilir misiniz?

Bir Alevilerin elinden yemek yenmez, bir de annemin

Emel KELEŞOĞLU

Bir haber okudum bugün ve evet hiç şaşırmadım. Çok eskiden bir yerlerde okumuştum kim söylemişti hatırlamıyorum ama şöyle diyordu ‘Gerçek filozof şaşırma yetisini hiçbir zaman yitirmeyendir’ Ülkemizden neden filozof çıkmadığını ve artık hiçbir zaman da çıkmayacağını her geçen gün biraz daha kavramak henüz bize yetmez ama evet!

Mersin’de bir ortaokulda geçiyordu haber. Bir Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni, öğrencilerinden biri ‘Biz farklı zamanda kurban kesiyoruz’ dediği için onu ‘Siz Alevisiniz o zaman, yani Müslüman değilsiniz’ diyerek bir anda tahminen 60-70 kişilik bir sınıfta ötekileştirmek ne kelime, adeta ağzını burnunu dağıtıp kan revan içinde bırakıyordu. ‘Ötekileştirmek’ deyimi söz konusu bu olayda çok havalı bir Nişantaşı Aşşk Kafe cümlesi gibi kalıyor çünkü. Öyle ya zaten Ötekileştirmek yalnızca kentli insanın ağzında pahalı bir kafe konforunda yer edebiliyor. Başka memleketlerde genelde çay, çay ocağında içilir.

Ve evet bu da yetmiyor öğretmene ve daha da ileri giderek, Alevilerin yaptığı yemek yenmez diyor. Alevilerin ellerinden hiçbir şey yenmez.

Duruma hiç siyasi bakmayacağım inanın. Gerek de var mı zaten emin değilim. Akil insanların yaka paça köylerden atıldığı bir siyasi konjonktür dönemindeyiz, hepimizin kafası hallaç pamuğu.

Duruma bakmak istediğim yer Mersin’deki ortaokulda, yani ailesinin ‘adam’ olsun diye gönderdiği o dört duvarda, belki de hayatı boyunca peşini asla bırakmayacak ağır bir travmaya maruz kalmış, tahminen 10-12 yaşlarında o Alevi çocuk.

Size kendi hikayemi anlatmak istiyorum.

Ben küçükken birçok (aşırı demek istemiyorum, az sonra terörist faaliyette bulunacakmış hissi veriyor o kelime, ah şu Amerikan medyası) yoğun dindarın yaşadığı bir apartmanda yaşıyorduk. Herkes namaz kılar, hemen her gün bir komşuda toplanıp Yasin okunurdu. Hatırladığım kadarı ile de yaklaşık 25 dairedeki 25 ev hanımından yalnızca annemin başı açıktı.

Annem inançlıydı, kandillerde lokma, irmik helvası falan yapardı. Eğer komşulara dağıtırsa tüm aile içinde o güne kadar kim öldüyse, sevabı onların ruhlarına gidermiş. Dağıtılan irmik helvaları, lokmalar yendikçe ölmüş dayıların, babaannelerin, dedelerin ruhları hep bayram edermiş.

Bir kandilde yine irmik helvası yapmıştı annem ve kocaman yuvarlak bir tepsiye, cam kaseleri koymuş binayı birlikte dolaşıyorduk. Ben boş kaseleri alma kontenjanından orada bulunuyordum. Herkes teker teker alıyor ve Allah kabul etsin dedikten sonra, boş kaseye evde ne varsa koyup geri veriyorlardı. Bir irmik helvası karşılığında, hurmalar, pudingler, çikolatalar alıyordum. Hayat dedeler, babaanneler, dayılardan önce bana bayramdı o an.

Derken ilk gerçek travmamın yaşanacağı daire 9’un zilini çaldı annem. Komşumuz kapıyı açtı ve irmik helvalarına bakarak, ‘Ben sizin elinizden bir şey yiyemem çünkü kocanız içki içiyor’ deyip kapıyı kapattı. Çocuklar travmaları zihinlerinin çok tuhaf yerlerine saklıyorlar. Henüz 8 yaşında olmama rağmen hayatımın en büyük utancını ikinci katta ve 9 numaralı daire önünde yaşadığımı dün gibi hatırlıyorum.

Hatırladığım bir şey daha var elbette ki, o da annemin kızarmış gözleri ve titreyen bir tepsi. Ama annem o kadar profesyonel bir ev hanımıydı ki, kuliste babasının ölüm haberini alsa da sahneye çıkan bir tiyatrocu ustalığıyla tüm kaseleri binaya dağıttı. Yüzünden sıcak ev hanımı gülümsemesi asla eksik olmayan annem, içinde Godot’yu Beklerken sahnelenirken, dışarıda Lüküs Hayat oynuyordu.

Annemle yaşadığımız bu korkunç ‘Ötekileştirme’ sahnesi ailemizin uzun yıllar en büyük kaosu olmuştu. Henüz tüm dünyayı yaşadığımız apartmandan ibaret sandığımız yıllardı. İnternet yoktu, yalnızca TRT, Star ve Show TV vardı. İçinde bulunduğumuz o tek dünya bizi bir irmik helvası kasesiyle dövmüş ve sokağa atmıştı.

Akabinde ben 8 yaşında apartmanımızın en sansasyonel çocuğu olmuştum. Bu olay tüm dairelerde duyulmuş ve yaşıtım olan tüm çocuklar onlara uzattığım gofretleri, Tadelle’leri, Topitop şekeri ya da Meybuz’u yememeye başlamışlardı. Ben bir anda apartmanımızın HIV Pozitifi, Veremlisi, Hepatitlisi olmuştum. Oysa sadece babam içki içiyordu.

Alın size gerçek bir ötekileşme hikayesi. Ötekileşme Nişantaşı’ndan bakarak anlatılmaz beyler. Ötekileşme Okmeydanı’ndadır, Bağcılar’dadır, Esenler’de, Güngören’dedir, Ümraniye’dedir ötekileşme.

Ama bu hikaye burada bitmedi elbette. Şimdi bu hikayenin buradan sonraki kısmını lütfen ama lütfen, olan bitenden intikam dürtüsüyle keyif alarak yazdığımı düşünmeyin. Hikaye gerçekten böyle bitti ve ben yalnızca gerçekten anlatıyorum.

Birkaç yıl o komşumuzla hiç konuşmadık. Aynı asansöre dahi binmedik. Altın günlerine gelmedi, çocuklarıyla bahçede çekirdek yemedim.

Sonra hiç duymayı arzu etmediğim bir haber geldi bir gün. O komşumuzun kocası feci bir trafik kazasında ölmüştü. Gömdüler. Annemin elinden irmik helvasını almayan komşumuz kadın çok ağlıyordu, çocukları ağlıyordu, kardeşleri ağlıyordu. Bütün komşular ağlıyordu ve eve taziyeye gidiyorlardı. Hayır hayır bunun adı taziye olamazdı. Taziye sanki daha sosyetik cenazeler için kullanılan bir kelimeydi. Burada tam anlamıyla bir ağıt gecesi düzenleniyordu.

Bilenler bilir, cenaze evine yemekle gidilir. Yapabilen herkes bir tencere yemekle falan gider. Çünkü o evde bir süre yemek elbette yapılamayacaktır ama uzak yerlerden akrabalar da geleceği için evde yemek olmak zorundadır. Bu yüzden konu komşu yemek yapıp götürür.

İşte o konu komşudan biri de annemdir. Annem de yemek yapıp götürmüştür.

Gördüğünüz gibi insan ancak ölüm karşısında acizdir ve ölüm tüm inançların, tüm mezheplerin, tüm dinlerin üzerindedir. Tek gerçektir. Birbirinden ölesiye nefret eden insanları ancak fiyakalı bir ölüm acısı birbirine yakınlaştırabilir.

Ve elbette dilerim ki, Mersin’deki o öğretmen bir gün  böyle bir sebepten bir Alevi’nin elinden yemek yemek zorunda kalmaz. O zaman korkunç bir gerçekle yüzleşecektir çünkü. Tanrı kimseyi ‘Yüzleşmek’ ile sınamasın. Neticede aynı Tanrı’ya inanıyoruz değil mi?

Fakat ne var ki, o öğretmen, bir çocuğun ruhunda yarattığı ve tüm geleceğini etkileyecek bu travmanın bedelini bir şehri kendi elleriyle doyursa bile ödeyemeyecektir.

Özel Not: Yazının başlığında ironi yapılmıştır. İroni ile ciddi sorunları olan bir ülke olduğumuz için özel olarak açıklama gereği duydum.

radikal/blog

YÖK’ten ‘Dersim olayları’nı çalışan akademisyen var mı’ soruşturması

YÖK’ün Amasya Üniversitesine yolladığı belge ile üniversite dahilinde ‘Dersim olayları’nı çalışan akademisyen olup olmadığı soruşturulmuş

Redhack, Yüksek Öğrenim Kurumu’ndan sızdırdığı (YÖK) belgeler arasında YÖK’un üniversitelere yazı gönderip, kampus bünyesinde ‘alkol satışı olup olmadığı’nı sorduğunun delilleri olduğu açıklandı. YÖK’ün ayrıca Amasya Üniversitesi’ne yazı göndererek ‘Dersim olayları’ hakkında çalışma yapan akademisyon olup olmadığının da sorulduğu belirtildi.

Redhack’in ele geçirip dün açıkladığı belgelere göre, YÖK’ün, üniversitelere yazı göndererek, kampus bünyesinde alkol satışı olup olmadığını sorduğu ortaya çıktı.

Bu kapsamda aralarında Bingöl, İstanbul Bilim, TED, Ahi Evran ve Avrasya üniversitelerinin de bulunduğu çok sayıda üniversite, bünyelerinde alkollü içki satışı yapılmadığını cevabi yazıyla YÖK’e bildirdi.

Kadro İlahiyat fakültesine kaydırıldı

Yayımlanan belgeler arasında bir diğer dikkat çekici olanı ise Bülent Ecevit Üniversitesi’nin talebi üzerine Dişhekimliği Fakültesi’ne ait olan araştırma kadrosunun İlahiyat Fakültesi’ne aktarılması oldu.

‘Dersim’ de soruldu

BİR başka belgede ise, YÖK’ün Dersim olaylarını inceleyen akademisyenleri araştırdığı da ortaya çıktı.

Bunun sonucu olarak 19 Mart 2012 tarihinde Amasya Üniversitesi’nden YÖK’e gönderilen yazıda, “Üniversitemizde ‘Dersim olayları’ ile ilgili bilimsel çalışmaları olan akademisyen bulunmamaktadır” denildi.

Kürtlerin Alevi sorunu

Murat ÇOŞKUNER

Hükümet çözüm sürecinde önemli adımlar atarak Kürt ve azınlıklar sorununda önemli gelişmeler kaydediyor. Buna karşın, Alevilerin çözüm bekleyen sorunları, bir şekilde gündem dışında tutulup görmezden gelinmeye çalışılıyor. Alevilerin sorunlarının görmezden gelinmesi ise Alevilerin nazarında, hâlâ Sünni devlet anlayışının Türkiye Cumhuriyeti’ne egemen olduğu, Aleviliği ve Alevileri gerek iç politikada gerek dış politikada bir ayak bağı olarak gördüğü kanısını uyandırıyor. Dolayısıyla, Aleviler sorunlarına çözüm beklerken, Alevilerin devletle olan sorunlarının yanında bir de devletin Alevilerle olan sorunu gibi bir durumla karşı karşıya kalıyor.
Bu yazı, daha ziyade “Kürtlerin bir Alevi sorunu var mı?” sorusu üzerinde düşünmeyi amaçlıyor. Ancak bunun üzerinde düşünürken Aleviliğin, devlet ve merkeze konumlanmaya çalışan toplumsal kesimlerin karşısına sorun olarak dikilmesine yol açan birkaç önemli talebine de değinmek gerek. Bu talepleri, Öcalan’ın Nevruz’da okunan mektubundan önce kabaca siyasal ve teolojik sorunlar olarak iki şekilde özetlemek mümkün görünüyordu. Mektubun kamuoyuna okunmasından sonra ise Alevilerin sorunlarının bu ayrım ile ifade edilebilmesinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Alevilerin siyasal sorunlarının çözümünü büyük oranda Kürt meselesinin demokratik yollardan çözülmesine bağlı olarak gören pek çok Alevi varken, mektuptan sonra siyasal sorunların aslında o kadar da siyasal olmadığı ve bu meselelerin teolojik sorunlardan ayrı düşünülemeyeceği ortaya çıktı.

Süreç kurultayı

Öcalan’ın mektubunda yaptığı “İslam birliği” vurgusu ve mektubunda Alevilere yönelik bir ibarenin bulunmaması, sorunlarının çözümünü Kürt meselesinin demokratik çözümünde gören Alevilerde bir rahatsızlık oluşturdu. BDP Tunceli İl Başkanı Şerafettin Halis’in istifası da dikkatleri Alevilere çevirdi. Spekülasyonların yanında, kimliğini önemli bir ölçüde hatırlayışlar üzerine dayandıran Alevilerin hafızasında, Şeyh Sait ve Seyit Rıza arasındaki anlaşmazlıktan tutun İdris-i Bitlis ve Yavuz Sultan Selim işbirliği ile Alevilerin katledilmesine kadar Aleviler ile Sünni-Şafi Kürtler arasında gerçekleşmiş pek çok tarihi olay canlandı. Tüm bu olaylar silsilesi, tarihsel bir arka plandan beslenen birtakım önyargıya dayalı görüşlerin yeniden canlanmasına yönelik işlev gördü. Duruma yerinde ve hızlı bir şekilde müdahale eden Alevi örgütleri bir “süreç kurultayı” düzenlemek için harekete geçti ve kurultayın amaçlarından birinin de barış sürecine destek vermek olduğunun altını çizdi (Radikal, 04.04.2013). Ancak bu çabalar yine de kolay kolay kapanmayacak bir tartışmayı da alevlendirmekten geri kalmadı.

Laiklik ve Altan Tan

Kürt hareketinde, Kürtlerle Alevileri birleştiren nokta, hareketin etnik temele dayalı olmasından çok Kürt hareketinin laik niteliğidir. Alevilerin PKK ’ya katılımı büyük oranda örgütün laik yapısından kaynaklanıyor. PKK’ya Alevi destek-katılımı örgütün dinsel bir tutumdan ziyade laik, politik amaçlarından ötürü oluyor. Bu destek, örgüt tarafından sol eğilimli bir siyaset güdüldüğünden dolayı ivmesini de yitirmedi. Bu, Alevilerin Kürt hareketinde dinsel değerlere sahip olan kişileri görmek istememeleri anlamına gelmiyor. Öyle olsa Altan Tan gibi bir milletvekili parti içerisindeki Aleviler arasında bir rahatsızlığa yol açabilirdi. Aleviler daha ziyade hareketin kendini dinsel referanslarla tanımlamayarak, dinin yalnızca bireysel tanımlamalarda bir referans olarak kullanılabileceğine yönelik düşüncesine önem veriyor. Dolayısıyla Alevilerin talepleri, Kürt hareketinin yapısal özellikleri ile uyuşuyor. Ancak, Türkiye’nin dejure laikliği ile defacto Sünniliğinin oluşturduğu Alevi sorunu, Öcalan’ın mektubu ile birdenbire Türk devletinin Alevi sorunu gibi “Kürtlerin de mi Alevi sorunu oluyor?” doğrultusunda Alevileri düşündürmeye başladı. Bu fikir teatisi dahi, kamuoyunda Alevilerin barış süreci karşıtı olduklarını düşündürecek kadar ileri gitti.

Din ve etnisite

Öyle ki, Ferhat Tunç, süreç karşıtlığının Alevilere bağlanmaması gerektiği yönünde Radikal’de Kürtlerin bir Alevi sorunu olmadığını anlatan bir yazı yazdı. Sanatçıya göre bu kaygılar yersizdir ve bunlar, Aleviler ile Kürtler arasına mesafe koymak isteyen ulusalcı ve Ergenekoncu çetelerin körüklediği yapay bir ayrım. Sanatçı, etnik kimliğin sorunlarından söz edilirken dinsel bir kimliğin sorunlarından söz edilmemesinin gayet normal olduğunu söylüyor (Radikal, 06.04.2013). Bu kendi içerisinde mantıklı bir açıklama teşkil etmekle birlikte Alevi rahatsızlığının dinsel referanslara yapılan vurgudan kaynaklandığını görmüyor. Siyasal ya da dini bütün merkezcil ya da merkeze oynayan güçlerin Alevilikle bir sorun olarak yüzleşecekleri nokta, kendilerini siyasal referanslarla mı yoksa dinsel referanslarla mı tanımlayıp tanımlamamaları olacaktır. Aleviler sürece daha fazla müdahil olmaz ve Kürt hareketindeki dinsel referanslar ağırlık kazanmaya devam ederse, Kürtlerin de bir Alevi sorununun olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Kürtler ve Aleviler arasındaki bu konjonktürel kaygıyı uluslararası politik mücadelelerden de bağımsız okumamak gerek.

Doğru ifadelerin önemi

Tarihin cilvesi o ya, Osmanlı ile Safevi İmparatorlukları arasındaki mücadelede kısmen rol almış ve büyük acılar yaşamış Aleviler, yine aynı coğrafyada yine bir uluslararası krizin içine bu kez bilinçli olarak sokulmaya çalışılıyor ve bunun üzerinden Alevi düşmanlığı üretilmesi amaçlanıyor. Başbakan Erdoğan, Suriye’deki iç savaş ve bu iç savaşın zalim azınlığı olarak Alevileri görmüyor ve iç politikada bunu siyasi bir malzeme haline getirmiyor mu? Suriye’ye yönelik müdahale yine dinsel referanslarla meşrulaştırılmaya çalışılmıyor mu? Burada Kürtler ve Aleviler politik ve insani bir tercih yapıp savaşı meşrulaştırmaya ya da onu engellemeye yönelik dinsel referanslardan uzak durdular. Bu şekilde çarpık bir dinsel referanslar sisteminin hâkim olduğu bir siyasal arenaya sahip Türkiye’de şimdi “İslam birliği” gibi ifadeler, Aleviler ve Kürtler arasındaki olumlu ittifakın çözülmesini beraberinde getirip Kürtlerde bir Alevi sorununu gündeme getirebilme tehlikesini taşıyor. Hiç şüphesiz bu, Kürt hareketinin şimdiye dek kendini tanımladığı siyasal-demokratik, anayasal yurttaşlık hattından bir kaymanın da işareti olacaktır. Bu bakımdan ifadelerin doğru bir şekilde seçilmesi önemli. Her ne kadar Gülten Kışanak’ın, Öcalan’ın mektubunun yanlış algılandığını söylemesi ve Aysel Tuğluk’un, “Demokratik Cumhuriyet projesini bölgenin de ilham alacağı bir çözüm modeli” olarak sunması (Radikal, 10.04.2013), şimdilik Aleviler ile Kürtler arasındaki ilişkiler için güven verici söylemler olsa da, dini referanslı vurguların devam etmesi Kürtleri de bir Alevi sorunuyla yüzleşmek durumunda bırakacaktır.

* Galatasaray Üni., Siyasi Bilimler Enstitüsü

radikal.

‘Alevilik barış inancıdır’

Almanya’nın Köln kenti ve çevresinde yaşayan Aleviler bir gece etkinliğinde buluştu. Demokratik Alevi Federasyonu’nun (FEDA) 14 Nisan Pazar günü Köln’e komşu Bergischgladbach’ta organize ettiği dayanışma etkinliğinde yapılan konuşmalarda barış sürecine destek mesajı verildi.

Binden fazla kişinin katıldığı geceye konuşmacı olarak FEDA Başkanı Ali Köylüce, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, FEDA Pirler Kurulu Başkanı Pir Rıza Yağmur ile Barış ve Demokrasi Partisi Muş Milletvekili Demir Çelik katıldı. Açılış konuşmasında Kürtlerin bugünkü mücadelesinin tarihte mazlumların zalimlere karşı verdiği mücadelenin devamı olduğunu vurgulayan Pir Rıza Yağmur’un okuduğu gulbang ardından Dortmund Alevi Kültür Derneği Semah Grubu da semah gösterisi sundu.

Öcalan’ın başlattığı sürece destek 
Yapılan konuşmalarda Aleviliğin bir barış inancı olduğuna vurgu yapılarak, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik çözümü için Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile Türk devleti arasında geliştirilen diyalog sürecinin desteklendiği dile getirildi.
Türkiye’deki en örgütlü Alevi organizasyonlarından biri olan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Genel Başkanı Kemal Bülbül konuşmasında, Aleviliğin insanlık, eşitlik ve adalet aşkı olduğunu belirterek, Alevilik değerlerinin güncellenmesiyle toplumsal sorunların en insani yöntemlerle çözülebileceğini kaydetti.

Muaviye soylu devlet ve AKP
Alevilik felsefesinin gelişiminde büyük katkıları olan Baba Tahirê Hemedanî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Şah Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Seyit Rıza ve Mazlum Doğan’ın adalet, merhamet ve kemaleti yaşam pratiklerinde buluşturan keramet sahipleri olduklarını belirten Bülbül, onların temsil ettiği toplumsal değerlerin yaşatılması gerektiğini ifade etti.
“Muaviye soylu devlet ve AKP’yle randevumuz var” diyen Bülbül, Alevileri barış karşıtı göstermeye çalışanların başarıya ulaşamayacaklarını kaydetti. Bülbül ayrıca, Alevilerin Kürt hareketi, emekçiler, sol ve sosyalist güçlerle birlikte demokrasi mücadelesinden yana olduğunu belirterek, “bilinç, cesaret ve birliğimizi yükseltelim” dedi.
Etkinliğin düzenlendiği salona “İnançlara eşitlik, halklara özgürlük” anlamında Kürtçe’nin Kurmancî ve Kirmanckî lehçeleriyle yazılı pankartlar asılırken, sahne ise Mazlum Doğan, Alîşêr, Zarîfe, Sakine Cansız, Seyit Rıza, Hz.Ali ve Pir Sultan Abdal’ın resimleriyle donatıldı.
FEDA’nın dayanışma etkinliğinde sahne alan sanatçılar Pınar Aydınlar, Cihan Çelik, Pınar Yıldız ve Çetin Oraner ise, Kürtçe ve Türkçe eserleriyle katılımcılara keyifli saatler yaşattı.


HALİL DALKILIÇ / BERGISCHGLADBACH