Önergede, Dersim’de hem 1990’lı yıllarda birçok faili meçhul cinayetin işlendiği hem de 1937 yılında binlerce insanın katledildiğine işaret edilerek, şu sorular soruldu: “Bölgede yapılan çalışmalarda ortaya çıkan kemiklerin hangi yıllara ait olduğu tespit edilmesi için gerekli incelemeler yapılmış mıdır? Bu kemiklerin kaç ayrı kişiye ait oldukları ve bu kişilerin kimlik tespitleri yapılabilmiş midir? Kemiklerin çıktığı alanda başka kemiklerin olup olmadığı hakkında daha geniş çapta bir arama yapılması düşünülmekte midir?”
Dersim”de bulunan kemikler Meclis’te!
Alevilerden ‘süreç kurultayı’
Aleviler, Kürt sorununun çözümünü amaçlayan yeni süreçle ilgili duruşlarını belirlemek için Ankara’da büyük kurultay toplamaya hazırlanıyor. Alevi örgütleri önümüzdeki hafta çarşamba günü bir araya gelecek ve büyük kurultay için çağrı yapacak. Kurultaydan çıkan bildiride Aleviler, Öcalan’ın süreci başlatan mektubundaki ‘İslam birliği’ vurgusundan dolayı rahatsızlığını ifade ederken ‘barışa destek’ mesajı da verecek.
Abdullah Öcalan’ın yeni süreçle ilgili mektubunda ‘İslam birliği’ kavramını kullanmasının ardındanBDP Tunceli İl Başkanı Şerafettin Halis’in istifası, dikkatleri Alevi kesimine çevirdi. Alevi kesiminde rahatsızlıkların artması üzerine BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken ve BDP’li Nursel Aydoğan hafta sonu Alevi dernek ve vakıflarının temsilcileriyle bir araya geldi. Kışanak, Öcalan’ın mektubunu bir kez daha okudu ve ‘İslam birliği’ sözünün yanlış anlaşıldığını anlattı.
Alevi örgütleri toplantının ardından yeni süreci değerlendirmek için Ankara’da kurultay toplama kararı aldı. Önümüzdeki hafta çarşamba günü Alevi kanaat önderleri, Alevi örgütleri temsilcileri,Türkiye ’nin dört bir tarafından gelen Alevi dedeleri ve akademisyenler bir araya gelecek. Toplantıda yeni süreç ve Alevi kesiminin üstleneceği roller de masaya yatırılacak. Toplantıda Ankara’da büyük Alevi kurultayı toplanması için çağrı yapılacak. Kurultayda Aleviler yeni süreci masaya yatıracak.
Kurultayda Aleviler yeni süreçle ilgili yol haritasını belirleyecek. Alevilerin kurultay sonrası bir deklarasyon yayımlaması da bekleniyor. Deklarasyonda, Alevilerin silahların susması ve barış ortamının gelişmesi için destek mesajı verirken
‘İslam birliği’ sözünden dolayı rahatsızlıklarını da dile getirmeleri bekleniyor. Alevilerin kurultaydan sonra, barış ortamının sağlanmasının ardından yeni anayasa süreciyle ilgili BDP’ye önerilerde de bulunacakları öğrenildi.
‘Sürece katkı sağlayalım’
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, BDP yöneticileriyle yaptıkları toplantıda Alevi kesiminin de sürece dahil olmak istediğini ilettiklerini belirterek, “Bana göre olumlu bir görüşmeydi. Kamuoyuna yansıtılanlarla toplantıda konuşulanlar arasında ciddi fark var. Yeni süreç Türkiye için önemli bir gelişme. Savaşın durmasını istiyoruz. Bu amaçla da sürece katkı sağlamak istiyoruz” diye konuştu. Geçmez, Ankara’da yapılacak toplantının ardından da Alevilerin görüşlerini açıklayabileceklerini anlattı.
BDP’den Alevilere ‘inisiyatif’ çağrısı
Ankara’da Alevi örgütleriyle bir araya gelen BDP Eşbaşkanı Kışanak, ‘Önemli tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Aleviler de bu süreçte inisiyatif almalı’ çağrısında bulundu
Toplantıya BDP Eşbaşkanı Kışanak, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Başkanı Bülbül, Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Gündük, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Geçmez, Varto Derneği Başkanı Gülsever, AK-EL Vakfı Başkanı Yörük ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Öker katıldı.
Kışanak: Aleviler bu süreçte etkin olmalı
BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, Alevi örgütleriyle kahvaltılı toplantıda bir araya geldi. Toplantıya; BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Başkanı Kemal Bülbül, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Doğan Demir, Eski Başkanı Engin Gündük, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Varto Derneği (Vartoder) Başkanı Ayten Gülsever ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Turgut Öker katıldı.
Önemli bir süreç
Toplantıda konuşan Kışanak, “Önemli tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç hepimizi ilgilendiriyor. Bir bütün olarak Türkiye halklarının geleceğini ilgilendiren bir süreçtir bu” diye konuştu. Alevi toplumunun Türkiye’de özgürlük ve demokrasiye en fazla ihtiyaç duyan kesim olduğunun altını çizen Kışanak, “Alevi toplumunun bu süreci çok daha yakından takip etmesi, katılması, yön vermesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz. Özgürlük ve demokrasiye ihtiyacı olan Alevilerin bu süreçte aktif ve etkin olmaları önemlidir” dedi. Kışanak, Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözülmesi için bütün Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından emek veren bir parti olduklarını belirterek, “Türkiye’de demokratik bir yönetim tarzı benimsenmeden Kürt sorunu çözülemez. Aynı şekilde sorunu çözemeyen bir yönetim anlayışı da demokratik olamaz. Bu ikisini birlikte başarmak zorundayız. Birileri ısrarla bu ikisini birbirinden ayırmaya çalışıyor. Kürt sorunu ile Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu birbirinden ayrılamaz” diye konuştu.
‘Herkes için özgürlük’
Temel hak ve özgürlükleri teminat altına almayan yönetim anlayışının demokratik bir anlayış olmadığını ifade eden Kışanak, “Kürt sorunu bu ülkede yaşayan 20 milyon Kürdün temel hak ve özgürlükleri ile ilgili bir sorundur. Fakat bu hak ve özgürlükler belli kesimlere verilip, belli kesimlere verilmemesi anlayışına da karşıyız. Özgürlükler herkes için olmalıdır” vurgusunu yaptı. Türkiye’nin yeniden yapılanması demokratik bir cumhuriyete kavuşması ve şimdiye kadar cumhuriyetin eksik olan demokrasi ayağının tamamlanması gerektiğini belirten Kışanak, “Hem Kürtlerin hem de diğer kesimlerin temel ve özgürlüklerine kavuşabilecekleri yeni bir yönetimin olması gerektiğini düşünüyoruz. Yeniden toplumsal bir inşa olması gerekir” dedi.
Özgür yaşamı savunuyoruz
Sürece herkesin katkı sunması gerektiğini belirten Kışanak, Herkesin bu sürecin aktörü olması gerektiğine dikkat çekti. Kürt hareketinin kendisini Türkiye’nin demokratikleşmesi için motor güç olarak gördüğünü ifade eden Kışanak, “Tarih böyle bir sorumluluk yükledi bize. Biz de bu sorumluluğun bilinci ile soruna yaklaşıyoruz. Bu süreç değişim ihtiyacından çıkmıştır” diye konuştu. Kışanak, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın mesajına değinen Kışanak, “ABD ve Rusya endeksli bir kutuplaşmaya karşı Öcalan’ın mesajı farklı bir konsept sunuyor. Biz birlikte eşit, özgür bir yaşamı savunuyoruz” dedi.
ANKARA / DİHA
Aleviler Sürecin Neresinde?
Türk ve Kürt devrimci çevrelerinde ve bazı Alevi çevrelerinde, Kürt sorununun çözümü için PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı tarihi açıklamalardan dersler çıkarmak yerine, o açıklamaları anlamlarından uzaklaştırıp, yeni cümleler kurduranlar var. Kendisine sosyal demokrat deyip, CHP içinde konumlanan, yıllardır Alevilerin acıları üzerinden siyaset devşiren yol düşkünleri çıkmış ‘Öcalan Türk-İslam sentezcisi oldu’, ‘Öcalan Alevileri sattı’ diyorlar.
Kürt hareketi doğuşundan bugüne, her zaman Alevilere özel önem verdi. “Kürtler ve Aleviler sürekli katliama uğradı ama Kürt Aleviler daha çok katliama uğradı” söylemini daima güncel tuttu. PKK yönetici kadrolarının birçoğu Alevi kökenli devrimcilerden oluşuyor. BDP girdiği seçimlerde Alevinin yaşamadığı kentlerde Alevi Kürtleri aday yaptı. Sünni Kürt kardeşlerimiz de de bunu sorun etmedi. Evlatlarımızı meclise göndermekte tereddüt etmedi.
Art niyetli yaklaşmayan herkes biliyor ki, Kürt hareketi ulusal mücadelenin ötesinde, Anadolu’da yaşayan bütün inanışların, bütün halkların özgürlüğünü dert edinmiştir. Türkiye’nin tümünde demokratikleşmeyi, dönüşümü ve değişimi dert edinmiştir.
Diyarbakır Newroz’unda Kürt sorununun çözümü konusunda yol haritasını açıklayan Sayın Öcalan’ın “ bu ülkedeki Müslümanların inanışıyla bir sorunları olmadığını, aksine gerçek Müslümanlığın ötekinin de hakkına saygı yaratması getirdiğini” belirtmesinden nasıl olur böyle bir sonuç çıkarılır? Bunu anlamakta insan zorlanıyor. Bu açıklamalardan Öcalanı Alevi düşmanı göstermeye çalışmak, Türk-Kürt İslam ittifakı kuruldu demek en hafif deyimle siyasi ahlaksızlıktır.
Kendilerine oy veren Kürt ve Türk Alevi yurttaşların hakkını savunamayan, Alevi ve Kürt olduğunu bile söylemeye cesaret edemeyen bir genel başkanın olduğu bir CHP’nin, Kürtleri Alevilik üzerinden vurmaya kalkışması komik olmaktan öte hazindir. Haksızlıklarla ve katliamlarla geçmiş,Türkiye Cumhuriyet tarihine bir bütün sahip çıkan, bu süreçte Alevileri katletmeye yönelik yaşanan Koçgiri, Dersim, Maraş, Madımak, Gazi katliamlarından dolayı bir özeleştiri vermek yerine, kendilerini bundan azade eden bir zihniyetin Alevilere vereceği bir şey yoktur. Aleviler bugün Alevi olduklarını söyleyebiliyorlarsa bu Kürt mücadelesinin yarattığı siyasal atmosferin, elde edilen demokratik kazanımların sonucudur.
Kürtlerin Alevileri satması bir yana, Kürtler Alevilerle, Aleviler de Kürtlerle birlikte özgürleşeceklerdir. Bunu bilen sağduyulu Alevi kurumları, bugün güçlerini Kürt Özgürlük hareketinin bileşenleriyle bir araya getirmeye başladılar bile. Bu çözüm sürecine karşı çıkanlar, Aleviliği Cumhuriyetçi inkar ve asimilasyon merkezlerinde bitirmeye, asimile etmeye çalışan, aslını inkar ederek siyaset yapabilen kınalı kekliklerdir. Yüzleri açığa çıkmış bu şahıs ve kurumların düne kadar PKK’yi bölücülükle, katillikle, Alevi evlatlarını harcamakla suçladıklarını unutarak, bugün hep bir ağızdan silahları susturan, silahı bir siyaset aracı olmaktan çıkarma sözü veren Öcalanı Sünni İslam işbirlikçisi, Alevi düşmanı ilan etmesi manidardır.
Dün PKK hareketinin savaşı sürdürmesine karşı olanlar, bugün savaşın bırakılma istemine karşı çıkıyorlar. Dün Alevi sivil kurum öncülerinin CHP’den aday olma istemlerini elinin tersiyle itenler, Kürt hareketi bileşenlerinin Alevileri Kürdistanın Süni kesimlerinden aday gösterip seçtirdiklerini unutarak, Kürt hareketini Alevi düşmanı ilan etme sahtekarlığına başlıyorlar. Aklıbaşında olan her Alevi bilir ki, Aleviliği özünden uzaklaştıran zihniyet CHP zihniyetidir. Aksine Aleviliği tarihsel kökleri ile birleştiren ise Kürt özgürlük hareketidir.
Bugün Kürt Özgürlük Hareketi saflarında binlerce evladını yitirmiş, binlerce evladı hala bu hareketin saflarında mücadele eden Kürt Alevileri ile evlatları arasına kara bir duvar örülmek istenmektedir. Bu kara duvarı örmede işbirliği içine girenlere bakarsanız, tehlikenin boyutlarını da anlamış olursunuz. Bir yanda Aleviliği İslama eklemlemede özel görevli CHP, öte yanda varlığını yiğit Alevi gençlerinin can bedeli mücadelesine borçlu olan sözüm ona solcu geçinen ulusalcılar, Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin adı altına sığınarak 40 yıldır partileşemeyen çok çok devrimci solcular, elbirliği içinde Kürt hareketinin Alevileri sattığı yalanını yaymaya çalışıyorlar.
Oysa biliniyor, “ yalancının mumu yatsıya kadar yanar” , bunların mumu ise daha erken sönmeye başlamıştır. Daha dün Alevi Kürt köylerinde “din kitlelerin afyonudur. Dedelik gericilik kurumudur vb.” Köksüz söylemlerle yasaklı Alevi inancını bir de devrimci güçlerce yasaklayan zihniyet, tarihinin hiç bir döneminde bir camiye girip sosyalizm propagandası yapmamıştır. Ama Alevi köylerinde rahatlıkla Alevi düşmanlığı yapmış ve tepki de görmemiştir. Aleviliğin yeni kuşaklara aktarılmasının önüne set çekerek te, bilmeden gericiliğin değirmenine su taşımıştır.
Bütün bunlar olurken, siyaset sahnesine çıkan Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt kızılbaşlığını kökleri ile buluşturmuş, Alevi gençliğe ulusal ve siyasal bir şahsiyet kazandırarak, Aleviliğin bu topraklarda yeniden sahneye çıkışına da öncülük etmiştir. “Zülfikar Gerillanın Elinde” diyen yine bu harekettir.
Bilinmelidir ki, Kürt özgürlük hareketinin temel sloganlarından biride “Aslını İnkar Eden Haramzadedir” sloganıdır. Türkiye’de Alevileri, aslını inkardan kurtaran hareketin, bugün Alevileri sattığı yalanına kim inanır?
Bu feryadın içine giren sözde solcuların yanında, elbette bu çözüm sürecine omuz veren, destekleyen ezici bir sol kesim de vardır. Sürece karşı çıkan ve kendine sol diyen çevrelerin büyük bir kesiminin siyaset sahnesinde esamesi bile okunmamaktadır. Esamesi biraz okunan kesimler ise zaten kendilerini Türk milliyetçileri olarak adlandırmaktan kaçınmamaktadırlar.
Sözümüz onlara değil, onların yalan ve sahtekarlık propagandasının rüzgarına kapılan samimi unsurlaradır. Bu arkadaşlarımızı bir kez daha aklıselim düşünmeye ve vicdanlı değerlendirmeler yapmaya çağırıyoruz. Alevilerin aslını inkar etmemekte direnen kesimleri bugün güçlerini, Kürt özgürlük hareketi ve Türkiye devrimci demokratik hareketi ile birleştiriyorlar. Bugün HDK bileşenleri olarak ülkemizdeki çözüm sürecine destek veriyorlar.
Aleviler, Kürt sorununun çözümünün, Alevi sorunun da çözümünün kapısını aralayacağını biliyorlar. Bu süreçte örgütlü bir biçimde sürecin Kürt tarafında, Türkiyeli diğer toplumsal kesimlerle birlikte bir yer alışın, mevcut gerici iktidara geri adım attırabileceğinin farkındalar. Ya da farkında olmak zorundayız diyeyim. Eğer bu çözüm süreci sonucunda halklarımızın daha ileri mevziler kazanmasını istiyorsak, sürecin tüm zorluklarını bilerek ama bu “çözüm olmaz” demekten kendimizi alıkoyarak, mümkün olan en ileri adımın atılması için mücadele etmeliyiz.
Süreçte bir taraf olmadan, dışardan söylemlerle muhatap alınmayacağımızın bilincindeyiz her halde. Sözün özü düne kadar Alevileri her sıkıştıkları noktada pazarlayanların, bugün onlar için söyleyecek sözleri bulunmuyor.
Son sözü söyleyenler hep mücadele içinde olanlardır zira.
Yeni anayasa nasıl olmalıdır? Av. MEHMET TURAL
Av.Mehmet TURAL
Osmanlı dönemindeki 1876 Anayasası bir tarafa bırakılırsa T.C. nin ilk Anayasası 1921 tarihli Kurucu Meclis tarafından hazırlanmış bulunan Anayasadır.Ancak kabul etmek gerekir ki gerek bu anayasa,gerek daha sonra hazırlanmış bulunan 1924,1961,1982 Anayasalarının tümü halkın katılım ve taleplerinden ziyade ülkeyi yönetenlerin, ya da halkın çıkar ve beklentilerini halktan daha iyi bildiklerini sananların kendi istek ve arzularına göre yazdıkları ve topluma kabul ettirdikleri Anayasalar olmuştur.Bu nedenle de bu anayasalar çok uzun ömürlü olmamış,farklı fikirlere sahip olanlar iktidarı ele geçirdiklerinde,yürürlükteki anayasayı yok sayarak kendi isteklerine uygun ancak toplumun genel taleplerine ve ihtiyaçlarına cevap vermeyen yeni bir anayasa yazmayı ilk görev olarak kabul etmişlerdir.
Gelinen aşamada görüldüğü kadarıyla toplumun genelinde yeni bir anayasa yazılmasının gerekli olduğu konusunda ortak bir ön kabulün oluştuğu gözlenmektedir.Bu ön kabulden yola çıkılarak başlanılan anayasa çalışmalarında eskiden olduğu gibi halkın ne istediğini,ya da nasıl bir anayasa gerektiğini ülkeyi yönetenler olarak biz daha iyi biliriz mantığıyla yola çıkılıp,sayısal üstünlüklere dayalı bir anayasa hazırlanacak olursa ,hazırlanacak bu anayasanın da diğerlerinden farklı bir ömrü olmayacaktır. Parlamento’daki siyasal dengeler,halkın parlamento’da temsil olanaklarının kısıtlanmış olması nedeniyle yeterince temsil edilmemiş olması,özellikle de sol düşüncelerin parlamento’ya yansımamış olması nedeniyle haklı bazı itirazların yükseleceğini şimdiden görmek mümkün.
Aslında görevi sadece anayasa yapmak olan ve görev süresi de bu anayasanın hazırlanıp halk oyuyla kabul edilmesiyle sona erecek olan bir meclisin anayasa yapması en ideal olanıdır.Çünkü böyle bir mecliste anayasa hazırlayıcıları kendilerini bir partinin genel başkanına ve parti disiplinine bağlı hissetmeksizin,bir daha seçilip seçilmeme kaygısını taşımaksızın özgürce iradelerini ortaya koyma imkanı bulacaklardır.Bu anayasa meclisinde meslek kuruluşlarına,Türkiye’de kurulu bulunan tüm siyasi partilere, belirli kriterlere sahip sivil toplum örgütlerine,eğitim kurumlarına, işveren ve işçi kuruluşlarına ,inançları ve etnisiteleri temsil eden belirli kurumlara kısaca toplumun tüm katmanlarını kapsayan herkese ve kesime belirli kontenjanlar dahilinde yer verilerek,hiçbir sınırlama olmaksızın tam bir özgürlük ortamında tartışma olanağının sağlayan bir anayasa yazılımı sağlanmalı.Yazılan bu anayasanın kabulünde nitelikli bir çoğunluk aranmalı ve halk oylamasında da yine belirli bir çoğunluğun kabulüyle yürürlüğe girmesi öngörülmelidir. Zira böyle bir meclis üyelerinin bir daha seçilip seçilmeme,parti disiplini endişesi olmayacağı gibi,tüm meslek ve düşünceler de güçleri oranında temsil edildikleri için uzlaşı noktalarının bulunması daha kolay olacaktır.Meclisin görev süresi de anayasa hazırlanmasıyla sınırlı olduğundan “seçmene mesaj “politikalarına da yer verilmeyecektir.Ayrıca tüm katmanların katılımı sağlanmış olduğundan kimse kendini dışlanmış ya da fikirlerinin nazara alınmadığını da düşünmeyecek böylece tüm toplumun bir arada ve ortak değerler üzerinde anlaşmış eşit ve özgür yurttaşlarının hazırladıkları bir anayasa hazırlanmış olacaktır.
Ancak böyle bir meclis mevcut olmadığına göre mevcut millet meclisinin hazırlaması kararlaştırılan yeni anayasanın nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerimizi açıklamaya çalışalım .Umarız ki her şey sayısal üstünlükle ifade edilmeyecek ve dayatılmayacak olsun.
Halen çalışmakta olan partiler arası anayasa uzlaşma komisyonu parlamento’da temsil edilen 4 siyasi partiden seçilmiş 3 er üyeden oluşmakta olup,hazırlanacak Anayasa nın mutabakatla kabul edilmesi öngörülmektedir.Partilerden birinin uzlaşma komisyonundan çekilmiş olması, ya da diğer partilerle uzlaşma metni üzerinde mutabık kalmaması durumunda yeni bir anayasa metninin hazırlanması oldukça sorunlu bir hale gelecektir.Şayet çoğunluk sağlayan partiler mutabık kalırlarsa bu defa uzlaşma bir yana bırakılarak ,eskiden olduğu gibi çoğunluğun düşünce ve kabullerini içeren bir metin Meclis’e sunulmuş olacak,toplumun genelini içeren ve herkesin kendisini içinde görebileceği Anayasa’yla karşı karşıya kalmış olacağız.Böyle bir anayasa da toplumunu beklenti ve isteklerine cevap vermeyeceğinden,süregelen tartışmalar aynen devam edecektir ki istenenin bu olmadığı kanısındayım.
Anayasalar bir toplumu oluşturan bireylerin ve gurupların birlikte yaşamalarının ana kurallarını belirleyen,birlikte yaşama kararlılığını ve iradesini ortaya koyan temel metinlerdir.O nedenle tüm gurup ve inançların kendilerini bu metinlerin içinde görmeleri hem gerekli hem de zorunludur.Aksi halde ortak yaşama iradesinin müşterek yansımasını ortaya koymadıklarından itiraz ve karşı koymaların sürüp gitmesine sebep olacak,toplumsal huzur ve barışı getirmekten uzak kalacaktır.Bu düşüncelerle aşağıdaki hususların mutlaka yeni anayasada yer alması gerektiğ düşüncesindeyim:
1-Kişi hak ve özgürlükleri en geniş biçimde yer almalı,kişiye karşı Devleti değil,Devlet’e karşı kişiyi koruyan bir felsefe egemen olmalıdır.
2-Halk adına egemenliğin kullanılması tek elde toplanmamalı, bu erk yasama,yürütme ve yargı arasında toplumun gerçeklerine,evrensel hukuk kurallarına ve çağdaş demokrasilere paralel bir biçimde düzenlenmelidir,Bazı organların diğerlerine karşı üstünlüklerine yol açan,diğerlerini zayıflatın “hibrit bir anayasa” düzenlemesinden mutlaka kaçınılmalıdır.
3-Yargı bağımsızlığının,yargı sorumsuzluğu şeklinde anlaşılmasına sebep olacak düzenlemelerden uzak kalınmalı,yargı yetkisini kullananların keyfi ve hukuka açıkça aykırı davranış ve kararlarının hukuki yaptırımlarına yer verilmeli.Bu bağlamda ,tabii hakim ilkesini zedeleyen ve özgürlüklerin keyfi olarak kısıtlanmasına yol açmış bulunan özel yetkili mahkeme sistemine mutlaka son verilmeli,Yargıçların ve Savcıların yürütmeden bağımsız bir atama ve terfi sistemini düzenleyen kurallara yer verilmelidir.Yürütmenin bir üyesi olan Adalet Bakanı ve bakanlık bürokratlarının bu kurulda yer almaları uygulamasından uzak durulmalıdır.Kurulun oluşumunda yürütmenin son sözü söyleyecek olması şeklindeki cari uygulamadan vaz geçilmelidir.Yargı ve yürütmenin etkin ve şeffaf denetiminin sağlanması,yasamayı yürütmenin etkisinden kurtaracak bir düzenlemenin mutlaka yapılması gerekir.Yasamanın ,yürütmenin etkisinden uzak tutulması için Bakanlar Kurulu üyelerinin parlamento dışından atamanın bir yol olarak düşünülmesinin uygun olacağının değerlendirilmesi gerekir.
4-Din,vicdan ve ifade özgürlüğü önündeki tüm engeller kaldırılmalı,şiddet içermediği sürece tüm düşüncelerin özgürce yazılıp söylenmesi önündeki kısıtlamalar kaldırılarak hayata geçirilmesinin anayasal güvencelerini oluşturan kesin ve net kurallar konmalıdır.
Özellikle Alevi vatandaşların inanç özgürlüğüne engel olan zorunlu din ve ahlak bilgisi dersleriAnayasal bir zorunluluk olmaktan çıkarılmalı,velinin isteği halinde verilebilecek seçmeli ders olarak okutulması şeklinde bir düzenleme yapılmalıdır.Aynı özgürlük diğer tüm inanç sahiplerine de tanınmalıdır.Esasen Laiklik prensibini benimseyen bir anayasada zorunlu din derslerinin yer almasının hukuki ve mantıki hiçbir gerekçesi olamaz.Laiklik sadece Devlet işleri ile din işlerinin ayrılması prensibi değildir.Laiklik,Devletin tüm inançlara hatta inançsızlıklara karşı eşit mesafede olması,inançların ve inançsızlıkların hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın özgürce ifade edilebilmesi ve devletin bu özgürlüklerin hayata geçirilebilmesi için gerekli tüm hukuksal ve ekonomik altyapısını oluşturmasını ifade etmektedir.Bu günkü anayasamızdaki düzenleme Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bir dini organizasyonla sadece Sünni İslam’a hizmet sunacak bir yapılanmaya gitmiştir ki gerçek anlamdaki laiklikle bağdaşır bir durum değildir.Bu uygulama hakkaniyete,eşitliğe ve adalete aykırı bir uygulamadır.Derhal terk edilmesi gerekir.Bu nedenledir ki Alevilerin Cem evlerinin ibadethane sayılması yolundaki taleplerine,gerek sözde Alevi açılımı yürüten hükümet yetkilileri,gerek Diyanet İşleri Başkanlığı olumsuz yanıt vermekte,İslamın tek ibadet yerinin mescit olduğunu bunun dışındaki bir yerin ibadethane sayılmayacağını açıkça ifade etmekten çekinmemektedirler.Gerek Evrensel hukuk kuralları,gerek kişinin tabii hakkı olan yani doğuştan ve hiç kimsenin tanımasına gerek olmaksızın var olan inanma özgürlüğünün içeriğini ve inancın kutsal sayacağı ibadet yerini tayin etmeye , ne Devlet ne de Diyanet İşleri yetkili değildir.Bunu tayin hakkı ancak ve ancak bu inanca inanlarındır.Devlet’in bu konuda yapacağı tek bir görevi vardır.O da bu inancın , inanlarınca özgürce ve rahatlıkla yerine getirilebilmesinin ortamını ve koşullarını oluşturmaktır.Diğer inanç sahiplerine hangi olanaklar sağlanıyorsa bu inanç sahiplerine de aynı olanakların sağlanması,adalet, hakkaniyet ve eşitlik prensipleri gereği Devlet’in başat görevleri arasındadır. Devlet hiçbir dini inancın gelişmesi ve eğitimi için bütçe ayırmamalı,bu işlerin finansmanı inanç sahiplerince üstlenilmelidir. Zira laik bir devlet din eğitimini üstlendiğinde laiklik prensibinden ayrılarak kendisince uygun görülen veya benimsenen bir inancın eğitimini verecektir ki bu da din ve vicdan özgürlüğü ve laiklikle bağdaşır bir uygulama değildir.
5-Yeni Anayasanın hazırlanmasında hiçbir etnik kimliği ön plana çıkaracak vurgu yapılmamalıdır .Zira Osmanlı’dan beri Anadolu toprakları üzerinde onlarca etnik kimlik sahibi kavimler yaşamış ve halen de yaşamaya devam etmektedir.
Bunlardan birinin ön plana çıkarılması ,diğerlerinin kendilerinin yok sayıldığı düşüncesine yol açar ki,yabana açılır bir düşünce değildir.Kaderde kıvançta ve tasada birlikte yaşamaya karar vermiş değişik gurup ve kimliklerden birinin diğerine üstünlüğünün olmaması gerekir.Türkiye’de yaşayanların çoğunluğunun Türk olması ,herkesin Türk olmasını gerektirmez.Ayrıca mutlu olmak için ille de Türk olmak da gerekmez.Türk’ün de,Kürdün de laz’ın da ,Romen’in de hem mutlusu hem de mutsuzu vardır. Sadece Türk olmakla mutlu olunsaydı eminim ki tüm insanlar ne yapıp edip bir yolunu bulur Türk olmaya çalışırlardı.O nedenle etnik bir çağrışımı zihinlerde yer etmesine neden olan Türk’lük tanımı yerine Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığının ortak payda olarak öne çıkarılmasının daha doğru olacağı kanısındayım.Böyle bir tanım yurttaşlar arasında etnik ayrıştırmaları çağrıştıracak algılamalardan da uzak tutacağını sanıyorum.Ve hangi etnisiteden olursa olsun herkes kendini Türkiye Cumhuriyetinin özgür ve eşit yurttaşı olarak görüp daha huzurlu ve ayırımcılığa karşı korunmuş hissedecektir.Bu algı,ülkenin bütünlüğü ve geleceği için yerleştirilmesi gerekli bir algıdır.
6-Büyüyen ve gelişen Türkiye ,gerek artan nüfusu,gerek globelleşen dünyada hızlı karar alma mekanizmalarının oluşması bakımından merkezden yönetilemeyecek boyutlara gelmiştir.O nedenle yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.Bu düşünce tüm siyasi partiler ve meslek kuruluşlarınca sık sık dile getirilmekte ve programlarında yer almaktadır.Türkiye’nin girmeye çalıştığı AB yerel yönetimler şartı da bunu öngörmektedir.Ancak biraz farklı da olsa BDP nin son zamanlarda dile getirdiği demokratik özerklik söylemi nedeniyle ,programlarında olmasına rağmen siyasi partiler bu uygulamaya gitmekte sıkıntı ve tereddütler yaşamaktadırlar.Bir düşüncenin ,muhalif başka bir düşünce tarafından dile getirilmesi illede yanlış olduğu anlamına gelmez.Bire-bir örtüşmesi de gerekmez.Mutlaka ülkenin gerçeklerine uygun bir şekilde formüle edilerek yeni anayasada bu konu da uygun düzenlemelerin yapılması gerekir.Aksi halde ilerde daha büyük sıkıntılara neden olabileceği kanısındayım.Kaldı ki T.C.nin kurucu anayasası olan 1921 tarihli anayasada yerel yönetimlerin özerkliği ayrıntılı olarak düzenlenmiş,1924 anayasasına kadar ülke bu şekilde yönetilmiş,buna rağmen bir bölünme ve ayrılma da olmamıştır.Vehim ve korkularla bir ülke yönetilemez.Gereken önlemler zamanda alınmazsa,zamansız önlemlerin sorunları çözmekte yetersiz kalabileceğini, göz ardı etmemek gerekir.
6-Konut dokunulmazlığı ve özel yaşamın korunması konusunda da mevcut uygulamaları ve yaşanan olayları dışlayacak bir anayasal düzenleme yapılması ,en sade vatandaşından,devleti yönetenlerine kadar herkesin ortak talebi haline gelmiş bulunmaktadır.Ancak ne acıdır ki şikayetçi olan ve yasal düzenleme yapma yetkileri bulunan ülkenin yöneticileri,şikayete rağmen olumlu bir adım atmaya da yanaşmamaktadırlar.Bu da samimiyet sorgulamalarına neden olmaktadır.Topumu biri bizi gözetliyor evi haline getirmiş bulunan,ve insanların eşi ve çocuklarıyla konuşurken bile “aman dikkat” dedikleri noktasına getiren bu hukuk dışı uygulamaları devre dışı bırakacak net ve anlaşılabilir kuralların yeni anayasada mutlaka yer alması gerekir.
7-Toplumdaki değişik görüş ve düşüncelerin parlamentoya yansımasını sağlamak için,seçim sistemi ve siyasi partilerle ilgili,temsilde adaleti sağlayacak,siyasi partileri genel başkanların sekreteryası haline getiren uygulamaları engelleyecek çağdaş kurallar konmalı ,seçim barajı %3-5 ler seviyesine düşürecek düzenlemeler yapılmalıdır.
8-Yasama dokunulmazlığı,kürsü dokunulmazlığı halinde düzenlenmeli milletvekilinin suç işleme imtiyazı algılamasına yol açan bu günkü düzenleme ve uygulamalardan mutlaka vazgeçilmelidir.Bununla birlikte bürokratların dokunulmazlığını oluşturan soruşturma izinleri de daha esnek ve herkesin hesap verebilirliği ilkesine uygun bir biçimde ele alınmalıdır.
9-Devletin resmi dili yanında ,kişilerin kendi ana dili ve içinde bulundukları toplulukların kültürlerini geliştirecek öğrenecek,öğretecek olanakların sağlandığı düzenlemelerin yapılması,Türkiye’deki kültürel zenginliklerin kaybolmasını ve dayatmacı anlayışları ortadan kaldıracaktır.Bu da toplumda bir dinginliğe ve barışa katkı sunacaktır.Ana dilin yasaklanması insanları kişilik ve köklerinden koparmaya ve asimile olmaya götürecektir ki,çağdaş demokrasilerde bu anlayışın yerinin olmaması gerekir.
10.Sosyal Devlet ilkesini hayata geçirecek ilkelerin daha gerçekçi ve uygulanılabilir bir biçimde düzenlenmesi,kişilerin temel sosyal haklarını siyasi iktidarların keyfi arzularına tabi olmaktan kurtarıp,tüm yurttaşlara tanınmış anayasal bir hak olarak güvenceye alındığı düzenlemeler yapılmalıdır.Genel sağlık sigortası,yaşlıların korunması,gibi sosyal haklara mutlaka ayrıntılı olarak düzenlenmelidir.
11-Eğitim siteminin temel felsefesini ;araştıran,sorgulayan,doğmalara değil,bilimsel verilere dayanan,üretime dönük yeni bir eğitim sistemi olarak Anayasada yer alması toplumun çağdaş bir toplum olması için vazgeçilmez bir zorunluluk olarak nazara alınmalı ve buna uygun düzenlemeler yapılmalıdır.
12-Irk,cinsiyet, inanç ve sınıf ayrımcılığının her türlüsünün,kin ve nefret duygularını çağrıştıracak ve toplumu ayrıştıracak eylemler olduğu ve bunların insanlık şuçları kapsamındaki suçlar olduğunun anayasal hükümlere bağlanmasının toplum yararına olduğu göz ardı edilmemelidir.
SONUÇ OLARAK: Yukarda yazılan bir kısım haklarla sınırlı olmamak kaydıyla,toplumun tüm kesim ve katmanlarının kendilerini içinde buldukları,hiç bir kimsenin bir diğerinin inancını benimsemek ya da aşağılamak durumunda olmayacağı,kimsenin ne Türk,ne Kürt ne de başka bir etnik kimlik sahibi olarak etnisitesini diğerine dayatmadığı,ancak Türkiye’de yaşayan herkesin özgür ve eşit Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğu algısının belleklerde yer alacağı bir felsefe ve yansımanın oluştuğu,Devletin kişilere belirli inançları dayatmadığı,inanın da inanmayanın da bu ülkede hiçbir baskıya muhatap olmadan özgürce inancını yaşayabildiği ve buna emin olduğu,zora ve dayatmaya dayalı olmayan gönüllü bir birlikteliğin Türkiye Cumhuriyeti ‘ni oluşturduğu,ve herkesin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan mutlu olduğu ve gurur duyduğu bir iklimin yeni anayasa egemen olması içten temenni ve dileğimdir.
27.11.2011
Yargıdan Dersimlilere katliam yanıtı: Özür talep edemezsin
Dersim katliamında bütün ailesi öldürülen, kendisi de tesadüfen hayatta kalan Ali Doğan’ın Bakanlar Kurulu’nun “özür dilemesi” talebiyle açtığı davada karar çıktı. Ankara 14. İdare Mahkemesi, özür talebiyle dava açılamayacağı gerekçesiyle davayı incelemeden reddetti.
Vatan’dan Kemal Göktaş’ın haberine göre, Anne, babası ve kardeşleri de dahil 20 yakını katliamda öldürülen ve kendisi de süngülenmesine rağmen tesadüfen hayatta kalan Ali Doğan, 20 Haziran’da Bakanlar Kurulu’na hitaben bir dilekçe vererek Dersim katliamında yakınlarının öldürülmesi ve kendisinin de süngüyle yaralanması nedeniyle hükümetin resmen özür dilemesini istedi.
Ancak bu dilekçeye, 60 günlük yasal süre içinde yanıt verilmedi. Bunun üzerine Doğan’ın avukatı Barış Yıldırım, yanıt verilmemesinin “zımni (örtülü) ret” anlamına geldiğini belirterek dava açtı.
Özür ve iade-i itibar
Yıldırım, Başbakanlık aleyhine açtığı davada, zımni ret işleminin iptal edilmesini istedi. Yıldırım, iç hukuk ve uluslararası sözleşmeler ile AİHM kararlarına dayanarak açtığı davada ayrıca özrün ve sürece dair hakikatın kamuoyuyla paylaşılması, kendisinin ve yakınlarının onurlarını, itibarlarını ve haklarını iade eden resmi bir açıklama yapılması, anma törenleri düzenlenmesi, katliamın insancıl hukuk eğitimine yönelik çalışmalara dahil edilmesi, söz konusu ihlallerin tekrarı olmayacağına dair garanti verilmesini de talep etti.
Danıştay 10. Dairesi’nin Bakanlar Kurulu kararlarına karşı açılacak davalara Danıştay’da bakılacağına ilişkin açık hükme rağmen davada “görevsizlik” kararı verdi. Bunun üzerine dosya Ankara 14. İdare Mahkemesi’ne gönderildi. Başbakanlık’tan dava konusu olan “özür dilenmesi” ve diğer taleplerle ilgili resmi savunma istemesi beklenen mahkemeden ise sürpriz bir karar çıktı. “Özür talebiyle” dava açılamayacağı gerekçesiyle davayı incelemeden reddeden mahkeme, davanın tazminat davası olarak açılmış olması halinde incelenebileceğini vurguladı.
İncelemeden ret
Kararda şöyle denildi:
“Mahkememizden miktar göstermek suretiyle bir tazminata hükmedilmesinin de istenilmediği, diğer bir deyişle, bakılmakta olan davanın esası incelenebilecek nitelikte icrai bir işlemin iptali istemiyle açılmış bir iptal davası olmadığı, aynı şekilde bir tazminat davası olarak da kabul edilemeyeceği anlaşıldığından, iş bu davanın esasının incelenmesine olanak bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”
Karar, Başbakanlığı da Dersim katliamından ötürü savunma yapmaktan kurtardı. Karara tepki gösteren avukat Yıldırım, Borçlar Kanunu’na göre kişisel hakları ihlal edilenlerle ilgili tazminat dışında da kararlar verilebildiğine dikkat çekerek kararın hukuka açıkça aykırı olduğunu ve temyiz edeceklerini söyledi.
Olağanlaştırılmak istenen hal!
Yönetmen Özgür Fındık yeni belgesel filmi Olağan Haller ile Dersim’de 12 Eylül askeri faşist darbesinin Dersim inancı üzerindeki asimilasyon politikasına ışık tutuyor.
Qelema Sure (Kırmızı Kalem) belgesiyle 1990’lı yıllardaki köy boşaltmaları 1937-38 Dersim katliamı arasındaki bağlantıyı ele alan ve “Kara Vagon (Dersim Sürgünleri)” 1937–38 Dersim katliamın ardından yaşanan sürgünleri anlatan Fındık, yeni belgesiyle bir kez daha Dersim’in yakın tarihe ışık tutuyor.
6 Nisan’da Kent Sineması Kültür Merkezi’nde saat 19.00’da galası yapılacak olan belgesel, ülkenin üzerinden bir silindir gibi geçen 12 Eylül askeri faşist darbesinin Dersim’e nasıl yansıdığını mağdurların gözüyle anlatıyor. Öncesi bir yana Cumhuriyet tarihi boyunca imha, inkar ve asimilasyon politikalarından nasibini fazlasıyla alan Dersim, halen bu politikalara maruz kalmaya devam ediyor.
VALİ GÜVEN ETKİSİ
Kenan Evren’in meydanlarda sık sık dile getirdiği, “hepimiz aynı dine inanıyoruz ve aynı Kuran’ı kullanıyoruz” ifadesi aslında 12 Eylülle birlikte bir kez daha dinin siyaset için kullanılmasından başka bir şey değildir. Dersim’e özel yetkileriyle askeri kökenli Kenan Güven atanır. Güven 1982–86 yılları arasında burada görev yapar. Türkiye Kenan Evren’le özdeşirken, Dersim ise Kenan Güven’le özdeşir. Dersim süregelen muhalif kimliği, farklı inanç ve kültürüyle gözler hep üzerindedir. Zaten 12 Eylül faşist darbesiyle Dersim’in bu yönün temizlenmesi için bulunmaz bir nimet olur adetada. Dört dağ içindeki kent ‘terörist’ yetiştirdiği ileri sürülerek, gereken neyse 38’de olduğu gibi yapılmaya başlanır. Tek fark, bu kez toplu bir kırım yerine, hem inancını asimile etmek hem de muhalif kimliğinden ve kültüründen koparılmak için gereken neyse yapılır. Bunun için kolları sıvayan Kenan Güven, önce köyler ve kente camii yaptırmaya başlar. Ardından Dersim’in inanç yerlerine de müdahale etmekten geri durmaz. Koçbaşı taşları valilik bahçesinde toplayacak kadar ileri gider. Yoksul halkın durumundan faydalanarak, çocuklar İmam Hatip Okullarına gönderilir. İşkenceyle katledilmeler, sürgünler de aynı dönemde yaşanır.
KOMİSER CERRAH
Bu dönemde başka bir isimde belgeselde karşımıza çıkıyor. Hrant Dink cinayetinde İstanbul Emniyet Müdürü ve şimdi vali olan Cellattin Cerah, o dönem Cemişgezek’te 3 yıldızlı komiser olarak görev yapıyordur. Trajikomik olayların da yaşandığı bu dönemde bıyıksız olan Vali Güven, kentteki bıyık enflasyonu yaşandığı söyleyerek, başta kaymakamlar olmak üzere bürokratların ve halktan insanların bıyıklarını kestirir. Halktan insanların ve Alevi dedelerini sakalların zorla kesildiği için uzun süre insan içine çıkamazlar…
HATIRLATMAK İSTEDİK
Yönetmen Fındık, Osmanlıdan Cumhuriyete Dersim; iktidarların sorunlu bir yer olarak gördüğünü belirterek, yaşanan katliama rağmen, kendi yarasını sarmaya çalıştığını söyledi. Tek tip insan yaratmak isteyen 12 Eylül iktidarın bu durumdan hoşnut olmadığını anlatan Fındık, belgeselle tek tip insan yaratmak isteyenlerin hedefinde olan Dersimlilerin yaşadıkları o yılları bir kez daha hatırlatmak ve kimliksizleştirme politikalarının sonuçlarını açığa çıkartmak istediklerini söyledi.
Yönetmen Fındık’ın ayrıca 3 Öykü, 3 Direniş, Şafağın Göz Yangını ve İklimsiz Kadınlar adlı belgeselleri de bulunuyor.
Şerif Karataş (İstanbul/EVRENSEL)
Haydar Işık; Dersim tertelesinde bir Ermeni kızı
Haydar Işık’ın yeni romanı “Arevik: Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı” okuyucularıyla buluştu. Türkiye’de Satırarası Yayınları’ndan çıkan kitap, konusuyla yakın tarih meraklılarını heyecanlandırması bekleniyor.
“Arevik dışarı çıkmıyor, oturduğu pencerenin önünden Kalesan Deresi etrafındaki söğüt ağaçlarının rüzgara tutulan yapraklarının gümüşi ışıltılarını izliyordu. Odasının üç yöne bakan pencereleri, onun için dünyaya seyahat oluyor, güneş doğudan vurunca bir süre uzaklara huzursuz tepelere bakıyor, sonra akşam güneşine kadar Kalesan tarafına geçiyordu. Mamokan tarafına açılan pencereden bakmak ise, onun nefretini kaldırıyordu. Kaçamak göz atıp ayrılırken yüzündeki huzursuzluk hemen görülüyordu.”
Kitap için yazar Ahmet Kahraman “Arevik: Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı, Averik’in ağulu hikayesinin gölgesinde, ruhu zehirlenmiş insanın yalnızlığın çaresizliğinde, kan ve kir akan bir tarihin, acılı Dersim’in romanlaştırılmış lirik destanıdır” diyor. Dersim tertelesinin pek bilinmeyen yönünü ele alan kitapta yazar Haydar Işık Dersim’e sığınan Ermenilerin katledilmesini konu edinmiş:
“Hayır Xıdır, doğru anladım. Yıllar önce Küçük Ermeni Krallığı tarafından gelen haberleri konuşmuştuk. Hani Müslümanlar Adana ve Mersin tarafında Ermenileri kesiyor, demiştim. Sultan fetva çıkarmış, kim ki Ermeni katleder, öbür cihanda ulu Peygamberimizin şefaati üzerinde olur, dediğini ve binlerce Ermeni’nin kesildiğini anlatmıştım.
Adana ve Mersin Dersim’e ıraktır, bize gelene dek daha çok güneşler doğar diye düşündük. Ama şimdi katliamın sesi kulaklarımıza dolmaya başladı. Yanıbaşımızdaki Çarsancak, Peri Vadisi Ermenilerine kadar uzandı. Ermeni, derdine düşmüş, omuz üzerinde baş tutmak için girecek delik ararken, Kürtler ne yapıyor?”
Alevilerden tam destek
Demokratik Aleviler Birliği (FEDA) ile Avrupa Alevileri Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı tarihi çağrıyı desteklerini açıkladı. Her iki kurum temsilcileri, süreçle ilgili kaygıları olmasına rağmen Kürt siyasal hareketinin bugüne kadarki pratiklerinin bu kaygıyı giderdiğini söyledi. Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti ve Almanya Dersim 37-38 Soykırım Karşıtı Derneği de yazılı bir açıklama ile Kürt Halk Önderi Öcalan’ın çözüm projesine destek verdi.
AABK Genel Başkanı Turgut Öker, Öcalan’ın çağrısı ve KCK’nin ateşkes ilan etmesini “Alevi öğretisi” gereği desteklediklerini belirterek “sürece yaklaşımımızı öğretimiz, inancımız belirler. Bizim öğretimiz insan merkezlidir. Öğretimizde insan kutsaldır. Öğretimizde ifade edildiği gibi insan yaşamının korunduğu, insanların ölmeyecek olmasından dolayı silahların susmasını ve barışçıl zeminde siyaseti çok anlamlı buluyoruz, destekliyoruz, selamlıyoruz” dedi.
Vicdan sahipleri desteklemeli
“Alevilerin hak mücadelesi ne kadar kutsalsa Kürtlerin de mücadelesinin o kadar kutsal olduğu” inancını taşıdıklarını kaydeden Öker, “Aleviler, bin yıldan beri gördüğü zulüm, katliam ve baskıların ortadan kaldırılarak eşit haklara ulaşmayı nasıl haklı ve meşru görüyorsa Kürt halkının da her alanda eşit haklara kavuşması, kimliğini, kültürünü, kendisini özgürce ifade etmesini, Türkiye’de eşit haklara sahip olmasını o kadar olumlu buluyoruz. Bundan dolayı bugün böyle bir sürecin başlaması son derece anlamlı ve destekliyoruz. Sadece biz değil, vicdan sahibi, insan merkezli düşünen ve barışı amaçlayan bütün toplumsal kesimlerin bu süreci aktif desteklemesine inanıyoruz” şeklinde konuştu.
Başlayan sürecin 70 milyonu ilgilendirdiğini dile getiren Öker, Alevilere de şu şekilde seslendi: “Bu sürecin sonucu, sadece Kürt hareketi ile devleti ilgilendirmiyor. Biz Aleviler gözlemci olmak yerine bu süreci aktif olarak desteklemeliyiz. Barış ortamının kalıcılaşmasında üstümüze düşen ne varsa yerine getirmeliyiz” dedi.
Samimiyetin şartları var
Devletin tek tip insan anlayışı, Türk-İslam Sentezi dayatmasıyla savaşın başladığına dikkat çeken Öker, devletin barış sürecinde samimi olduğunu göstermesi için derhal gerekli adımlar atması gerektiğini belirtti. Öker, “Devlet Kürtleri Türkleştirme, Alevileri de Sünnileştirme, diğer farklıları da eritme politikası gütmeseydi bu savaş olmazdı. Savaş koşullarını ortaya çıkaran devlet özde barışı istiyorsa bu nedenleri ortadan kaldırmalı. Özde bir barışın olabilmesi için devletin anlayışını, yasalarını ve pratiğini değiştirmesi lazım” diye konuştu.
Aleviler pratikleri esas almalı
Öker, Amed Newrozu’nda okunan Öcalan’ın mesajından sonra bazı Alevilerde ortaya çıkan kaygıların, bu kaygıların nedenini ve kendi bakış açısını ve duruşunu şu şekilde izah etti: “Türkiye’de Aleviler de Kürtler gibi katliam ve baskıya uğradı. Anadolu’da Aleviler bin yıldır siyasal İslam’ın zulüm ve katliamlarına maruz kaldı. Siyasi İslam Alevilere kan ve gözyaşı döktürdü. Bu anlamda bizim için siyasal İslam, Anadolu’da topraklarında birlik ve huzur sağlamadı. İnsanları barış içerisinde yaşatamadı ne yazık ki… ‘PKK ile AKP siyasal İslamı alarak yeni bir süreç başlattılar’ iddiaları söz konusu. Bu da doğal olarak Alevi toplumunda tedirginlik yarattı. Türkiye’nin geleceği asla siyasal İslam’a göre şekillenemez. Kürt hareketi de kendi geleceğini siyasi İslama göre şekillendiremez. Zaten bugüne kadar yürüttüğü mücadeleye bakarak bunu görebiliyoruz. Kadınlar arasında ciddi bir devrim gerçekleştirdiler. Toplumsal yaşamda ciddi yenilikler gerçekleştirdiler. Yine Kürt mücadelesi içerisinde yer alan insanlar, 30-40 yıl önceki gibi Alevi toplumuna düşmanca tepki içinde değiller. Yine 500 yıldır Osmanlı’nın kendi amaçları uğruna kullandığı bir Şafii potansiyeli yok. Ciddi bir değişim olduğunu görüyorum. Diyarbakır’da cemevinin kurulması ve bugün BDP’nin Parlamento’da Alevi toplumunun sorunlarını dile getirmesi bunun somut örnekleridir. Ben bu anlamda Alevilerin okunan mesajda ‘ne var ne yok’u esas almasından ziyade yaşanan pratikleri örnek alması gerektiğine inanıyorum. Kürt hareketinin pratikleri kaygıları yersiz bırakıyor. Kürt hareketi ilkelerini İslam bazında ifade edecek bir durum söz konusu değildir. Benim bu konuda kaygım yok.”
İnsanlar ölmeyecek
Demokratik Aleviler Birliği (FEDA) Başkanı Ali Köylüce de ‘savaşın bitirilmesi ve insanların ölmemesi’ ile ‘Alevilerin kendilerini ifade etme’ sebeplerinden dolayı süreci desteklediklerini söyledi.
“Kürt sorunun silah yerine diyalog yoluyla çözülmesi Alevi felsefesine ve inanışına uygundur” diyen Köylüce, “Alevi toplumu bir bütün olarak bu sürecin silahtan düşünsel ve siyasal mücadele yöntemleriyle sürdürülmesinden dolayı memnuniyet içerisinde. Biz FEDA olarak süreci destekliyoruz” dedi. Köylüce, Alevi öğretisi gereği olarak savaşı bitirmeye dönük ve mücadeleyi demokratik yöntemlerle sürdürme politikasının karşısında olmalarının mümkün olmadığını dile getirdi.
Öcalan’ın çağrısının Türkiye’yi demokratikleştirmeye yönelik olduğunu anımsatan Köylüce, Türk devletinin ret ve inkar politikasına tabi tutulmuş bütün kesimlerin bu sürece sahip çıkması gerektiğini vurgulayarak, “Türkiye’deki bütün etnik ve inanç gruplara dönük bir vizyon ortaya konuldu. Bu sürece herkes tam destek vermeli. Kürt hareketi de Alevi hareketi de sosyalist hareketi de demokratik kurumlar da bu süreçte güç birliği yapmalı. Ortak bir platform olmalı. Siyasal çalışma ortamı yarattıkca kimse hakkında mahrum da kalmayacak. Hiç kimse de kendisinin yok sayıldığı endişesine kapılmayacaktır. Enerjimizi doğru kanalize edebilirsek sonuç alınacak” şeklinde konuştu.
Endişemiz yok
Köylüce, bu süreçte Alevileri Kürt hareketinden koparmaya yönelik açıklamalar olduğunu ve bunların art niyet taşıdığını belirterek, şunları söyledi: “Şimdi Alevi toplumu Osmanlı döneminden bu yana gelişmiş politikalardan ve dışlanmışlıklardan dolayı nazik bir hassasiyet sahibi. Bu süreçte ‘acaba biz yine görülmeyecek miyiz? Dışlanacak mıyız?’ algısına sahipler. Alevilerin tarihsel hassasiyetleri var. Ancak Kürt hareketinin bunu gözardı etmeyeceğini ve belli bir kesimin yok sayılmasına razı olmayacağını biliyoruz. Bunu pratikler bize gösteriyor. Bugün Avrupa’da Kürt hareketi ile Aleviler, birçok etnik ve inanç gruplarıyla ortak platformlar oluşturmuş durumdalar. Yine ortak çalışmalarımız var. Türkiye’de siyasal Kürt hareketi Alevilerin taleplerini yüksek sesle dillendiriyor. Bizim endişemiz yoktur. Ancak ‘endişeleri olanlar’ mücadele etmeyenlerdir ve gücünü endişeleri gidermek için kullanmayanlardır. Mücadele etmezsen kimse sana hakkını vermeyecektir. Bugün Türk devleti Kürtlerle bir masada oturuyorsa bu bedeller ödenerek yürütülen bir mücadelenin sonucudur. Aleviler de bunu görmeli, bu iradeyi ortaya koyabilmeli. Aleviler provakasyona gelmemeli ve kimsenin art niyetlerine göre davranmamalı.”
DENİZ BAŞPENİR / HABER MERKEZİ
Bugün Alevilik konuşulmazdı
Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti ve Almanya Dersim 37-38 Soykırım Karşıtı Derneği yazılı bir açıklama ile Kürt Halk Önderi Öcalan’ın çözüm projesine destek verdi. Her iki kurum Öcalan’ın açıklamasında Alevilerin dışlandığını ileri süren kesimlere de tepki göstererek, “Öcalan ve Hareketi olmasaydı bugün Alevilik konuşulmazdı” dedi.
Öcalan’ın 2013 Newrozu’nda yaptığı açıklamayı “Anadolu ve Mezopotamya halklarının barış, demokrasi ve birlikte yaşama manifestosu” olarak nitelendiren kurumlar, Öcalan’ın açıklamasını çarpıtarak Alevilerin dışlandığını ileri süren kesimlere tepki gösterdi. Açıklamada, şöyle denildi: “Öcalan’ı tanıyan, yazdığı kitapları okuyan, konuşmalarını dinleyen herkes, bu açıklamada herhangi bir etnik veya dinsel grubun dışlanmadığını görür… Öcalan, soruna temelden yaklaşıyor, silahlar sussun siyaset konuşsun, diyerek başta Kürt sorunu olmak üzere Kemalist rejim tarafından ötekileştirilen etnik, dilsel ve dinsel grupların sorunlarının çözümü için tartışmanın önünü açıyor. Sünni Türklerle Sünni Kürtlerin anlaşacağı ve Alevilerin dışlanacağını iddia edenler, başta CHP olmak üzere, Kürt düşmanlığına batmış, savaştan nemalanan çevrelerdir.”
Aygün gibiler
Öcalan ve PKK hareketinin Alevilerin haklarının savunulmasında önemli rol oynadığına dikkat çekilen açıklamada, Alevilik ve Kürt hareketinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği vurgusu yer aldı. Açıklamada, “Öcalan ve Hareketi olmasaydı bugün Alevilik konuşulmazdı. Kürt hareketinin Alevi öğretisine ne kadar özel önem verdiği bir realite iken, bu çevrelerin amacı suyu bulandırmak ve öküzün altında buzağı aramak amaçlıdır. Alevilik ile Kürt Hareketi birbirinden ayrı ve farklı düşünülemez. Sisteme karşı mazlumların mücadelesi bütünlüklüdür” dedi. Ortaya atılan iddiaların yeni süreci baltalamaya dönük olduğu belirtilen açıklamada, “Hüseyin Aygün, ‘Neden Alevi demedin?’ diye aklınca Öcalan’ı eleştiriken, Dersim’in kutsal dağlarını bombalayan sisteme söyleyecek tek sözü olmasa gerek” denildi.
ANF/FRANKFURT
Alevi Dedelerinden Birlik ve Beraberlik Mesajı
Tunceli Hacı Bektaş Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği tarafından cemevinde gerçekleşen törende çözüm sürecine destek mesajları verildi. Zazaca diline gerçekleşen cem töreninde bir konuşma yapan Alevi dedesi Ali Tamaç, Alevilik inancında şiddet ve kana yer olmadığını belirterek barış ve kardeşliğin sağlanması gerektiğini söyledi.
Gençlerin bilime sanata yönelmesini isteyen cem törenini yöneten dedelerdenHasan Sönmez gençlerin şiddet ve zulümden uzak durmasını barış ve kardeşliğe yaklaşmalarını istedi.Barış ortamının diğer halklara da özgürlük ve demokrasi getirmesini istediklerini ifade eden Sönmez, “Bu barış sürecinde, gayrı müslimlerin, Alevilerin, Türkiye‘de yaşayan Romanlar ve diğer halklarının da gözetildiği kaliteli bir insan hakları ve buna dayalı özgürlükçü demokrasinin gelişmesi için bir gayretin sarf edilmesi hepimizin temennisidir.” dedi.
Amerikadan Tunceli‘ye gelen ve Aleviliği merak eden Güney Koreli iki kadın da cem törenini sonuna kadar izledi. Cem töreni, konuşmalar ve cem tutulmasının ardından son buldu.