Ana Sayfa Blog Sayfa 6432

Baransu’nun anlamak istemediği Şenol Kaluç

Karadayı’ya kızmak yerine Dersim ve Alevi köklerini saklamak zorunda olmasına kızmak gerekmez mi?

Yaptığı habercilikle pek çok kesimin sevgisini ve kızgınlığını, darbecilere karşı mücadelesiyle benim de şahsen takdirimi kazanmış bir isim olan Mehmet Baransu’nun “Dersimli Karadayı” yazısını kendisine yakıştıramadığımı belirterek başlamak istiyorum. Bu yazı birçok açıdan sorunlu; kapsayıcı değil dışlayıcı, ötekileştirici.

Baransu “Karadayı’yla ilgili bu yazının ardından birileri kimlik siyaseti yaptığımı iddia edecektir. Bu tür iddiaları çok da dikkate almadığımı hemen belirteyim” demesine rağmen maalesef yazı sorunlu ve sakınmak istese de bir kimlik siyasetini yansıtıyor. Bu siyaset maalesef Ergenekon vb. davalarda bazı basın yayın organlarınca -bence- bilinçli bir şekilde yapılıyor. “Orduda Alevi Cuntası”, “Yargıda Alevi Kliği” vb. haberler bu tip habercilik örnekleri. Bu davalarda tutuklanan isimlerin çok azı Alevi olmasına rağmen “Ordu’da Sünni Cuntası” ya da “Yargıda Sünni Dayanışması” denmiyor.

Ülkemize hâkim zihniyeti biraz bilenler, bu ülkede tüm kesimlere yayılmış bir kendini saklama kültürü olduğunu bilir. Bu nedenle ne Karadayı’nın Aleviliği ne de Demirel’in Sünniliği bir anlam ifade ediyor. İdeolojik olarak rejime bağlı olmak esastır ve emin olun ki Sünni kökenli Kemalist bir subay ya da hakim, bu devlet için Kemalist bir Aleviden her zaman için daha makbuldür.

Karadayı’nın Dersim kökenini gizlemesi ve ailesinin namaz kılıp oruç tutmasının eleştirilecek bir yanı yoktur. Bu tavır etnik ya da dini farklılık gözetmeksizin tüm ailelerin çocuklarını korumak için geliştirdikleri bir bürokrat/memur tavırdır. Asıl kızmamız ve öfkelenmemiz gereken bu halet-i ruhiyenin nasıl olup da üretilebildiğidir. MHP’li bir vekilin BDP’li kadın vekilleri hedef alarak “Kürt olduklarını iddia ediyorlar ama Kürtçe bilmiyorlar” diyerek gülmesi ve aşağılamasında olduğu gibi. Hâlbuki o vekilin, bu dediğinden utanması gerekenin BDP’li vekil değil kendisi olduğunu bilmesi ve kendisine şu soruyu sorması gerekirdi: “Biz ne yaptık ki annesi, babası, dedesi Kürt bir vatandaşımız kendi ana dilini öğrenemedi.” Aynısı Karadayı için de geçerli.

Takiye yapmak tek bir kimliğe özgü değil. Bugün hala Sivas MEB’de görevli önemli bir isim, 28 Şubat’ta işe yarı sarhoş gelirken, AKP döneminde göstere göstere namaz kılmaya başlamışsa, bu ve buna benzer örneklere bakarak bütün Sünnileri mi yargılayacağız? Ordudan atılmamak için karısının başını açan, ailesi ile içkili kokteyllere katılan ya da Ramazan’da oruç yemek zorunda kalan subaylara iki yüzlü mü diyeceğiz. Yoksa onlara yapılan bu zulme sebep olanları mı kınayacağız.

Karadayı’ya kızmak yerine eğer doğru ise onu Dersim ve Alevi köklerini saklamak zorunda bırakan düzene kızmak gerekmez mi? Her eylemi köklere atfedersek Süleyman Demirel’i nereye koyacağız? Meydanlar “Ordu indirdi, biz bindirdik” diye inlemiyor muydu? Yoksa o da mı gizli bir Aleviydi?

Baransu, kusura bakmasın ama sapla samanı birbirine karıştırıyor. Bu tür haberlerde çoğu kez basit bir gerçek atlanıyor. O da şu: Alevi oldukları söylenen isimlerden hiç birinin Alevilikle ailesel bağ dışında bir illiyetleri ve taleplerinin olmamasıdır. Asıl gerçek bu isimlerin Kemalizm’e ya da başka bir ideolojiye gönül verdikleri ve dünyayı bu çerçeveden algıladıklarıdır.

Bu ülke’de Alevi dedelerinin çocukları herkesten önce babalarının evlerinin duvarına “Dedeliğe ve Sömürüye Hayır” yazabilmiştir. Şimdi bu şekilde inançsal temelini başka ideolojilerle değiştirmiş, ideolojik gayretkeşlikle hareket eden insanların yaptıklarını nasıl olurda Alevilik ile ilişkilendirilebilirsiniz?

Yargıda da, orduda da Aleviler Alevi oldukları için orda değiller; ancak rejime bağlılıkları ve konjonktürsel şartlara uydukları sürece kabul görmüşlerdir. Ordu’da namaz kılmak hakimse namaz kılmış, oruç tutmuşlardır. Bu Sünni subaylar için de tersinden geçerlidir. Eğer gerçekten bu kişilerin gayreti Alevilik olsaydı, bugün Aleviler hala tanınma çabası içinde olmazdı. 28 Şubat’ın kudretli paşaları daha o günlerde Cemevlerinin ibadethane olarak kabulünü sağlar, yüksek yargı Alevilerin taleplerini destekleyici kararlar alırdı.

Hâlbuki bunların hiçbiri olmadı.

Bu nedenle Baransu’nun yazısı eksik tahlil ürünüdür.

Kökleri ne olursa olsun ortada ortak bir zihin dünyası olduğu unutularak Alevilik üzerinden yorum yapmak ve Alevi oldukları için intikam alıyorlar iması yaratmak doğru değildir. Bu durumda Çetin Doğan’ı nereye koyacağız? Tutuklandığı günlerde Çetin Doğan’ın eşini “Alevi değiliz ama Alevi dostlarımız var” açıklamasını yapmak zorunda bırakmak doğru mudur?

Kusura bakmasın ama Baransu kardeşim büyük bir ayıp işlemiştir. Keşke sadece Karadayı’nın 1930 Dersim Pülümür katliamı sürgünü bir ailenin çocuğu olduğunu haberleştirmekle yetinseydi.

senolkaluc@hotmail.com

Taraf / Her Taraf

21. yy’da böyle milletvekili olur mu demeyin!

Ali ERDOĞAN

Birkaç gün önce, TBMM’de ana dilde savunmaya imkan tanıyan yasa tasarısı görüşüldü ve tasarı hükümetin isteği doğrultusunda çıktı. Sadece savunmanın tek bir aşamasında, tercüman ücreti savunamayı yapan tarafından ödenmek üzere kabül görmüş. Oysaki, savunma, kolluk kuvvetleri kişiyle ilişkiye geçtikleri andan itibaren başlar. Mahkemenin her sefhasında devam eder. Bu “pilav üstü az kurufasülye” istemesi gibi olmaz.

Bu iş kime yarayacak? Başbakanı iç ve dış kamuoyu karşısında rahatlatmak için. “Bakın, Kürtlere anadilde savunma hakkını bile verdim” demesi için.

Bu yasa çıkmasına çıktı ama bir gerçeği daha ortaya koydu. CHP’nin Kürtlere ve dolayısiyle Alevilere bakış açılarınada ayna tuttu.

Bir sene önce CHP’li milletverkili “Dersim’de annelerı ağlatmadık mı, şimdide ağlıyabilirler” mealinde bir parti proğramını ortaya çıkarmıştı.

Anadilde savunma yasa tasarısı görüşülürken, CHP’nin İzmir milletvekili Birgül Ayman Güler TBMM’nin genel kurulunda kürsiye gelir, “Türk ulusuyla Kürt milletini bana eşit gördüremezsiniz” der.

21.yüzyılda, hele bir milletvekilinin ırkçı yaklaşımı somut bir örneğini ortaya sergilemişken, beni bağışlayın, kadında olsa O’na sayın demek içimde gelmiyor.

Halk arasında, şaka yollu söylenen bir söz var: “Kazaran kaza oldu …. kazası, inek otlatmaya gitti emcümen azası” denir. Bence bu bayan kazaran milletvekili olmuş. Kırk milyon Kürt Halkı’nı ulus olarak görmüyor. Faşizan ırkçı güdülerle, Türk Ulusu’nu üstün ırk olarak görüyor. Bir zamanlar Hitler , Alman ırkını üstün görüyorlardı. Bu sözde milletvekiye sormak gerek, Türk Ulusu başka hangi uluslardan üstün acaba? İçindekileri ortaya döksün ki, dünya kamuoyu bir şeyler öğrensin(!)

Bu konuşmayı duyan Adıyaman milletvekili Salih Fırat CHP’den istifa etmiş Bu zihniyeti taşıyan kişilerle aynı çatı altında kalmak “onurlu bir davranış değildir” diye düşünmüş olacak ki, istifa etmiştir sayın Fırat. Kutlanacak ve sayğı duyulacak bir davranış.

Başbakan Erdoğan, parti içinde ve ya ülke içinde yapacağı herhangi bir şeyi, parti kurullarına danışmadan, gelenek kaide ve kurallara bakmaksızın iki dudağı arasında çıkacak kelama bağlı. İstenilen şey anında oluyor. İşte merhum sayın Adnan Menderes böyle bir pozisyonda iken “ odunu milletvekili aday olarak göstersem, o bile milletvekili olur” demişti zamanın birinde.

Seçim yasaları ve aday belirleme durumları böyle kaldığı müddetçe daha nice Güler’ler çıkar ortaya….

Sıkı durun CHP’ye toz kondurmayan ve oylariyla onlaarı meclise taşıyan Kürt Aleviler iyi dinleyin. Gazeteciler soruyor adı geçen milletvekine: “ Çok tepki aldınız. Söylediklerinizden pişman mısınız?” Milletvekilin cevabı aynen şöyle: “Ben parti programımı, bilimsel dayanaklarımı ve güncel siyasetteki tartışmaları söyledim. Pişman değilim” demiş.

Bir ulus, başka bir ulustan nasıl üstün oluyor? Bilimsel dayanaklarını ortaya koysaydı, Nobel’e aday olurdu mutlaka(!) Türk Ulusu’nda ne cevherler varmış vay be (!)

Kürd Aleviler, sizler CHP’yi örgütlemeye ve oy vermeye devam edin. Ve Alevi örgütlemelerin başında bulunanlar, CHP’den milletvekili adayı olabilmek için yarışa girin. Bazı densizler panellerde CHP’li Alevi milletvekiline soruyorlar: “sizler katilinize aşık mısınız”diye. Sizler ilerde aday olmak istiyorsanız, milletvekilinden önce davranın. Soru sorana “herkes hattini bilsin. Böyle soru sorulmaz” deyin ve susturunki puanlarınız artsın. Aday belirlemede sizleri unutmazlar o zaman(!) Yeter ki milletvekili olun. Devir köşe dönme devri! Demokrasiymiş, ilkelermiş, onurmuş, çağdaşlıkmış, boşver be kardeşim sen milletveli olma yolunu ara, gerisi hepten boş (!!!!!)

CHP bildiğiniz gibi..‏

Can KASAPOĞLU

‘Mesele CHP’de değil, hala onun peşinden giden(ler)de..’

CHP’li Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit olamaz”sözleri Türkiye’nin ilk Adalet Bakanı M. Esat Bozkurt’u hatırlattı.
Buna benzer sözleri, açıklamaları veya yaklaşımları MHP dahil, AKP vb partilerden, onların temsilcilerinden de işitmekteyiz..
CHP’li vekilin bu ırkçı söylemi karşısında bir çok çevreden tepkiler gelirken, çok daha duyarlı bazı kesimler ise protesto eylemleri yaparak bu anlayışta olan bir vekilin derhal istifa etmesi gerektiği vurgulandı..
Tepkiler, AKP ve CHP’den de cılızda olsa gelmeye başladı..

Ne demişti Birgül Ayman Güler?

Bilindiği üzere Birgül Ayman Güler“…Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz…Değerli arkadaşlarım, AKP ve BDP iş birliğinin yaptığı şey tektir. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Türkiye’de siz sorunu Türk sorunu yaptınız…Bundan sonra biz savunmadayız, bundan sonra meşru müdafaa hakkı için saldırıdayız. …” şeklinde ifadelerde bulunmuştu.

Hatırlanırsa bundan öncede Onur Öymen, ‘Dersim’de analar ağlamadımı?’ diyerek, Kürt halkına karşı sürdürülen savaşta aynen ‘Dersim Soykırımında’ olduğu gibi bir yöntem izlenilmesi gereğinin altını çizmişti.
Bu açıklaması ile Öymen, hem Kürt halkına karşı daha sert olunmasını savunuyor ve hemde üyesi olduğu partisi ‘CHP’nin Dersim Soykırımı’n daki rolü’ne vurgu yapıyordu..

Bilindiği üzere o dönemde yaygaralar koparıldı haklı olarak ve sonuçta Onur Öymen, ‘Bu fikirler benim değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün dür’ diyerek topuu, atılması gereken yere attı.
Üstelik Öymen’in ‘Dersim’de Analar ağlamadımı?’ açıklamasını en hararetli bir şekilde CHP sıralarında alkışlayanlar arasında, en ön sırada ve şimdiki CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bulunuyordu.. Dolayısıyla CHP’nin dünü ne idyse bu günüde aynıdır..

CHP’nin bu, bilinen ve onun eti-kemiğini oluşturan anlayışına ve ırkçı söylemine ben şahsen hiçmi hiç şaşırmadım..

CHP dünde böyle idi, bugünde aynıdır ve yarında aynı tezleri savunmaya devam edecektir..

‘Tek’çi, İttihat ve Terakki’ci, Dersim sanığı bu partiden başka ne beklenir?

CHP bir kez daha ‘hemde hiç çekinmeden’ gerçek yüzünü göstermiştir..

Mesele CHP’de değil, hala onun peşinden giden(ler)de..

CHP’nin Faşizm’e olan yakınlığı..
Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin ilk Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’ta benzer sözler söylemişti.
Bozkurt, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” demişti.

‘Zira faşizmin resmi tarihi daha 1920 lı yıllara dayanır. Oysaki İttihat Terakkicılerin katliamcılıkarı ve etnik temizlik pratikleri, Avrupa’nın faşist yönetimlerin hem feyz kaynağı ve hemde kurtuluş örneği olmuşlardır. Yani İttihat terakki Partisinin saraydan “temiz” raporu alan kadrolarınca Ankara’da kurulan cumhurıyet yönetimi komple CHP’li ve Malta’da ki kaçırmaları el altında organize eden ekible tamı tamına örtüşmektedirler.’ İşte gerek Türkiye’nin ilk Adalet Bakanı M. Esat Bozkurt, gerek CHP’li Onur Öymen ve gerekse Birgül Ayman Güler aynı zihniyetin ve anlayışının temsilcileridirler..

İşte o gün bugündür CHP, faşizme bu kadar yakındır aslında, içindedir.. Salt, adı değşiktir.. Ancak adının önüne gelen ‘Cumhuriyet’ kavramınsa Kürtler ve Aleviler açısından ne anlama geldiği az-çok bilinmektedir..

Birgül Ayman Güler, Alevi etkinliğini de terk etmiş ..
Birgül Ayman Güler’in 10 Aralık 2011 tarihinde CHP Genel Başkan Yardımcısı sıfatı ile katıldığı Hacıbektaş İlçesindeki Hacıbektaş Kültür Derneği tarafından düzenlenen aşure etkinliğine Kuzey Irak’tan bir şairin katılması nedeniyle katılmayıp ilçeyi terk ettiği ortaya çıktı.

Birgül Ayman Güler’in Kuzey Irak’tan etkinliğe katılan şair – parlamenter Fevzi Ekrem Terzi’nin katıldığı yer isminin Irak değil, Kuzey Irak yazması ve yine bu parlementerin kendisinin isminin Derneğe bildirildiği şekilde davetiyeye ( W ) harfi kullanılarak yazılmasını gerekçe göstererek “PKK’lıların katıldığı etkinlik” olarak niteleyip, Hacıbektaş İlçesi’ne geldiği halde etkinliğe katılmadığı ortaya çıktı.

CHP, Soykırımların ve Katliamların gizleyicisidir
Görüldüğü üzere Aymen Güler’in sarfettiği sözler tamda kendi çapına ve partisi CHP’nin tüzüğüne, programına ve her şeyden önemlsi kurulduğu günden bu yana pratiğine uymaktadır..
CHP, yapılagelen soykırım ve katliamların hem planlayıcısı ve hemde gizleyicisi, adeta bir sibop görevide gören, devletin en derin kurumlarının başında gelmektedir..

Şimdi nedense herkes Birgül Ayman Gülere sanki gulyabaniymişçesine davranıyor.
Alın CHP’yi şöyle bir silkeleyin ve bakın göreceksiniz ki hepsi aynıdır..
Mustafa Kemal Atatürk’ten İsmet İnönü’ye, Bülent Ecevit’ten deniz Baykala ve maalesef Kemal Kılıçdaroğlu’na kadar böyledir.. Kılıçdaroğlu’da kısa süre önce, ‘Kürtçe Anadil’i kaldıramayız, Ülke bölünür’ nidaları atmadımı?

Kılıçdaroğlu’ndan tam destek..
Ayrıca CHP’li Birgül Ayman Güler sarfettiği sözlerin arkasında durarak, ‘O sözlerde problem yok!’ dedi..
Meclis’te kullandığı ırkçı söylem ile tepki çeken CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı görüşmeden sonra, o sözlerde problem olmadığını öne sürmesine ne demeli acaba?

Güler’in, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan destek aldığı kaçınılmaz görülüyor.. Görüşme sonrası Güler, ‘Biz Türk ulusu, Türk vatandaşlığı kavramlarının en iyi birleştirici kavramlar olduğu kanısındayız’ diyerek genel başkanının aldığı sonsuz desteği açığa çıkarıyor..

CHP’de değişen bir şey yok..
Şimdi bütün bu olup-bitenlerden ve CHP’nin asıl-gerçek yüzünün bilünmesine ve açığa çıkmasına rağmen kalkıp CHP’ye kızabilir, tepki gösterebiliriz ancak bununla sınırlı kalınmamalıdır..
Şimdi burada yapılması gereken en önemli, acil ve adil davranışın derhal bu ırkçı CHP’den kopuşların başlaması olmalıdır..
Başta Türkiye’li ‘Sosyal demokratlar’ olmak üzere, CHP içinde yer alan Kürtler, Aleviler derhal CHP’den uzaklaşmalıdırlar.. Sadece uzaklaşmakla kalmayıp aynı zamanda hesap sormalıdırlar..

CHP hiç değişmemiştir ve kendiliğindende değişmeyecektir. CHP’nin değişip-dönüşeceğini ve var olan sorunların çözümünde önemli bir rol oynayabileceği umuduna kapılmak veya hala bu partiyi desteklemek, Kürdün ve Alevinin harcı değildir..

CHP, tarih sahnesine çıktığı günden günümüze kadar Kürde ve Aleviye kan kusturmuştur..
Soykırımların ve Katliamların partisi CHP’nin vekillerinin söylediği sözler ve bu partinin pratik duruşu, bir anlamda onun (CHP) kendi özüne dönüşünü yansıtmaktadır..
Mesele, buna karşı geliştirilecek ve CHP’yi tarihin çöp sepetine atabilecek onurlu duruşu sergilemektir.. Unutmayalımki CHP, eğer şu anda meclis çatısı altında ise bunu başta Alevilere ve Kürtlere, birazda ‘Türk demokratlara’ borçludur..

Öyleyse şimdi bu kesimler CHP’ye bağırıp-çağıracağına derhal bu ırkçı partiden istifa etmelidirler..
Aksi halde Dersim sanığı CHP’nin kendi kanlı tarihle yüzleşebilmesi, halklara ve inançlarına yönelik anti-demokratik politikalarından ötürü bir vicdan muhasebesine girişmesi veya bu partinin demokratikleşmesi beklenilemez..
CHP’den Kopuş ve hesaplaşma mutlaka yapılmalıdır..

Alevilerden bahsedersek Sünni oyları kaybederiz

Nil MUTLUER

Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’a göre tüm hükümet-lerin ortak önemsedik-leri nokta özellikle Sünni oylarını alabilmek. Alevi meselesini gündeme getirmek riskli bir konu çünkü mevzu Sünni oyları kaçırabiliyor

Alevi meselesinin siyasi boyutunu tartışmak ister istemez Türkiye’deki siyasi kutuplaşmaları ve o kutuplaşmalarla şekillenen önyargı ve algıları da etkiliyor. 1980’lerde belirginleşen ve bugünü de etkileyen sol-sağ kutuplaşması, Alevilerin ve kendilerini Sünni olarak tanımlayanların bu kutuplaşma içerisinde yer almasına neden oldu.

Alevi, Sünni diye bahsediyorum ancak, elbette Aleviliğin de Sünniliğin de homojen bir şekilde yaşanmadığını bir gerçek. Her ikisi de, Cumhuriyet’ten bu yana devletin egemen ideolojisinin dinsel olana atfettiği değerlerle gelen hükümetlerin değerleri arasında çoğul bir halde yeniden şekilleniyor.

Sünnilikten örnek verecek olursak: Cumhuriyetin kuruluşunda modern değerlerle şekillenmiş olan “laik” Sünnilerle ki kendilerini genelde “laik” “modern” “Cumhuriyetçi” olarak tarif ediyorlar- bugün Ak Parti’nin kendisini tanımladığı “muhafazakar demokrat” değerlerle şekillenmiş Sünniler arasında epey bir fark var. Üstelik bu iki Sünnilik hali iktidarları dönemlerinde birbirlerini de ötekileştirdiler.

Siyasetin neresindeler?
Bu ötekileştirmeden Alevilere laiklik çerçevesinde düşen payı, laiklikten farklı tarafların ne anladığını,  laikliğin nasıl uygulandığını ve yaşandığını, diyanetin bu tartışmadaki rolünü gelecek bölümlerde tartışacağız. Zira, sadece Alevi meselesi değil, Türkiye’de inançla ilgili herhangi bir meseleye odaklanmak bu gibi tartışmaları da beraberinde getiriyor. Ancak,  dizinin bugünkü odağı, değişen konjonktürlerle Alevilerin, siyasi kutuplaşmanın neresinde konumlandırıldıkları ve bu konumlandırmada alınan tavırlar.

Tebaa yerine yurttaşlık
Osmanlı Dönemi’nde yaşadıkları acılardan sonra bazı Aleviler, hilafet ve saltanatı kaldıran Cumhuriyet’le birlikte ‘tebaa’ yaklaşımı yerine ‘yurttaşlık’ yaklaşımının hakim olacağına inanarak rejime ve değerlerine sahip çıktılar. Ancak, Cumhuriyet tarihi yeni ayrımcılıklar tarihi olarak yazılıyor. Bu çelişkili durumu Alevilere sorduğumda aldığım genel cevap Sünnileştirilme baskılarından korktukları ve Osmanlı Dönemi’nde yaşadıklarını yeniden yaşamak istemedikleri yönünde. Bu tarihi korku bazı Alevileri, kendini Cumhuriyetin kurucu değerleriyle özdeşleştirenCHP’ye yakın bir yerde konumlandırsa da hem CHP’ye hem de diğer hükümetlere eleştirel yaklaşımlarını sürdürenler de var. 

Alevilik üzerinden siyaset
Kısaca Aleviler, açılım hakkında fikir beyan etmeye Ak Parti hükümetinin konjonktürel yön değiştirmesini eleştirerek başlasalar da bir anda Cumhuriyet tarihinde yaşadıkları benzer tavır değişikliklerini hatırlıyorlar. Onlar için bu tavır değişiklikleri de öncekilerden çok farklı değil: Değişen yerel ve uluslararası dengeler ve oy kaygısı Aleviler ve Alevilik üzerinden siyaset yapılmasına yol açmış.

SÜREKLİ CHP’YE OY VERİLMİYOR
Toplumun bir kesiminin bir siyasi partiye yakınlığı, o siyasi partinin seçim dönemlerinde destekleneceği, yani oy alacağı, anlamına geldiğinden partiler için bu gibi algılar ve yakınlıklar önemli. Alevi meselesinin siyasi boyutuyla ilgili genel algı Alevilerin Cumhuriyet kurulduğundan bu yana CHP’ye blok halinde oy verdikleri yönünde. Oysa Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan bu algını yanlış olduğunu ifade ediyor: “Alevilerin sürekli CHP’ye oy verdikleri savı doğru değil, tamamen yanlıştır. 1950-60 arasında Aleviler tümüyle Demokrat Parti’ye oy vermişlerdir. Sebep Menderes’in ve o dönemde Bayar’ın Alevi liderlerine, “biz Alevilerin reddedilen haklarını vereceğiz; merak etmeyiniz” diyerek taahhütte bulunmuş olmalarıdır. Ve bu 1958’e kadar sürmüştür.”
‘CHP’nin gayreti çok az’
Doğan’a göre Demokrat Parti’nin Amerika’ya yakınlaşmasıyla Aleviler yavaş yavaş partiden ya çekilmişler ya da tasfiye olmuşlar. Sonraki dönemde de, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana değerlerine yakınlık hissettikleri için CHP’ye yönelmişler. Ancak bu durum, Alevilerin CHP’yi eleştirmesini engellemiyor. Doğan, CHP’nin Alevilere faydası olmadığını söyleyerek en az cemeviyapan belediyelerin CHP belediyeleri olduğuna dikkat çekiyor: 
“Şunu söylemek gerekiyor, yani bir vicdani gerekçeyle ya da bir bilim adamı olarak, Alevilerin cemevlerine sahip olmaları ve orada ibadetlerini rahatça yapmaları konusundan en az gayret sarf eden parti Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Bugün de İstanbul’da en az cemevi yapan belediyeler, CHP’nin belediyeleridir.”

 Partilerin oy kaygısı var
Hiçbir siyasi parti oy kaygısından muaf değil. Bazı Aleviler Ak Parti’nin açılım sonrası dönemden bu yana gelen söylemlerinin seçim dönemi oy kaygısıyla şekillendiğini belirtmeden edemiyorlar. Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’a göre tüm hükümetlerin ortak önemsedikleri nokta özellikle Sünni oylarını alabilmek. Bu bağlamda, Alevi meselesini gündeme getirmek riskli bir konu, çünkü mevzu Sünni oyları kaçırabiliyor. Doğan, Alevi sorunlarının çözülmesinin sadece Aleviler için değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve toplumsal huzur ortamının sağlanması için de önemli olduğunu her seferinde vurgulamış ancak, oy kaygısını geçememiş:

İnanç meselesi değil
“Sayın Başbakan da, Mesut Yılmaz Bey, rahmetli Ecevit, Tansu Hanım, Süleyman Beyefendi eski Sayın Cumhurbaşkanımız; bunların hepsine anlattım. Yani Aleviliği Türkiye’de sadece bir inanç özgürlüğü meselesi olmadığını, İslam’ın tasavvufi yorumu olduğunun bilinmesiyle ilgisi olmadığını; bu olmakla birlikte, bundan çok daha önemlisi Türkiye’de Aleviliğin yasalar önündeki eşitliği sağlanamazsa, Türkiye’de demokrasinin de yaşama şansı olmayacağını anlattım. Neden olmaz? Çünkü, Alevilere el atacaklardır. Öldürmek, vurmak, kışkırtmak, işte Maraş’ta, Sivas’ta,Malatya’da, Çorum’da gördüğümüz gibi ya da bir gün bir davulcu mahsus gidip bir Alevinin evinin önünde habire davulunu çalacaktır; zorla tahrik edip onun küfrettirinceye kadar çalacaktır. Sonunda da “vay bu Aleviler de artık baş mı kaldırıyor?” deyip Türkiye’yi birbirine katacaklardır.
Ve anarşinin olduğu bir Türkiye’de de demokrasi yaşayamaz. Bu sosyal bilimler, siyaset bilimidiye bir bilim varsa, orada değinilir demir bir yumruk çıkar ve sokağı hizaya getirir. Hakimiyetini yeniden kurmak için. Yani, sizler hepiniz siyasi partiler olarak niye bunu ille de zorluyorsunuz?
Siz demokrasinin çocuklarısınız. Yani seçim dediğimiz mekanizmaların ürünlerisiniz. Neden bunu ısrarla yapmıyorsunuz? Neden hep Alevilerin? Kaldı ki yani cebinizden çıkan bir şey de yok. Bunları sorduğumda, bana hepsi, yine sözbirliği yapmış gibi, “hocam biz Alevi konusunu eğer gündeme taşırsak Sünni oyları kaybederiz” dediler. Çok net. Çok açık.”

 Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği üzerinden ayrımcılık
Farklı kesimler sadece referandum döneminde değil, Suriye’deki iç savaşın da etkisiyle Başbakan’ın Alevilere karşı ötekileştirme söyleminin arttığını belirtiyorlar. Konuştuğum birçok Alevi Başbakan’ın bunu özelikle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden yapmasını bir ayrımcılık olarak hissettiklerine değiniyor.  Alevi Bektaşi Federasyonu Eski Başkanı Turan Eser ve Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu bunlardan bazıları. Eser’e göre “AKP kadroları ve bizzat Başbakanın “soy sop” tartışması, Suriye tartışmaları ve Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden Aleviliğin itibarsızlaştırma söylemi geliştirildi.”  Kenanoğlu’na göre ise Başbakan’ın söylemi nefret içeriyor:
“AK Parti Alevi Açılımı ile Alevilerin sorunlarını çözeceğini vaat etse de gerçek tam tersi oldu, hatta bizzat Başbakan nezdinde AKP’nin Alevilere yönelik söylemleri sertleşti. 12 Eylülreferandumundaki yargıya ilişkin söyledikleri, genel seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun inançsal kimliğine ilişkin söyledikleri bir bütün olarak Alevilere karşı nefret içeren söylemlerdi.”

Kimlik siyaseti olunca
Aleviler ve CHP arasındaki ilişki iç içe geçmiş bir ilişki olarak algılanıyor Türkiye’de. Alevilerin bazıları bu algıdan rahatsızlıklarını belirtiyorlar. Onlara göre, hem bazı Alevilerin hem de CHP’nin bazı dönemlerindeki siyasilerin birbirlerini siyasi bir çıkar alanı olarak gördükleri dönemler oldu. Bu görüşte olanlardan biri de Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı Doğan Bermek. Bermek’e göre “bazı Aleviler ekonomik, şahsi, siyasi çeşitli çıkarlar için” CHP’ye yakınlaşırken,  “CHP’nin de bir Alevilik derdi” olmadığını “oy kaygısı” olduğunu belirtiyor. Bermek, Alevi kimliğini hem siyasi partilerin kendi çoğulculukları göstermek için hem de Alevilerin siyasi alanda fırsat yakalamak için kullandığını belirtiyor.

Doğan Bermek:
Açılımdan referandum döneminde vazgeçildi
Alevi Açılımı’nda hem Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hem de dönemin Alevi Çalıştayı’ndan sorumlu Devlet Bakanı, bugünün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in samimiyetine inanan isimlerden biri de çalıştayın çeşitli toplantılarına katılan Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Doğan Bermek. Çalıştaylar öncesi Başbakan’ın Dolmabahçe’de gerçekleştirdiği toplantılarda da yer alan Bermek, çalıştay raporlarının detayları ve sonuçlarıyla hazırlandığını ve sonrasında eksik de olsa iki önemli adımın atıldığını düşünüyor. Bu adımlardan biri, din derslerinin içeriğinde Alevilik bölümünün yer alması. Bermek içeriğin eksik olduğunu kabul etse de bunun önemli bir başlangıç olduğunu vurguluyor. Bermek’e göre diğer önemli adım ise cemevleriyle ilgili hukuksal düzenlemelerin ne olabileceği üzerine Çelik’in bir çalışma yürütmesi. Somut adımlar üzerinde konuşulurken toplantı süreçlerinin uzun sürmesinin hemen ardından referandumun siyasi konjonktürü değiştirdiğini belirten Bermek, kamuyla paylaşılması planlanan raporların bir türlü kamusallaşamadığı için tarafların da adım bahsettiği iki adım dışında atamadığını da belirtiyor:

Alevi düşmanı söylemler
“Toplantılarla seçim arasındaki zaman daralınca, Faruk Bey’in de hareket alanı daraldı. Çünkü, bu toplantılar bitmeden teknik adımların atılması için bir şey yapılamazdı. Toplantılar gereğinden fazla uzun sürdü. Anayasa referandumu sırasında Başbakan Alevilere karşı bir tavır takınmaya başladı. ‘Yargıyı Alevilerden temizleyeceğim’ gibi Alevi düşmanı söylemler Başbakanın ağzından dile getirildi.”

Alevi sivil toplumu genelde karamsar

AK Parti’nin açılımları sürecinde yapılan Alevi çalıştayına Alevi toplum önderlerinin kimisi şüpheyle yaklaşırken genel eğilim katılım yönünde olmuş. Ancak çalıştayda artan umutlar, konuşulanların uygulamasındaki tutarsızlık nedeniyle yerini karamsarlığa bırakmış

Alevi sivil toplum kuruluşlarıyla Alevi meselesini etraflıca konuştuğumda ortaya çıkan genel tablo karamsar. Her ne kadar bazıları son dönemde ayrımcılık veya ibadethane gibi meselelerin kamusal alanda tartışılmaya başlandığına değinse de, hatta bazıları Alevi Çalıştayı sürecinden az da olsa umutlanmış olduklarını söylese de, Alevi Çalıştayı sonrası gelişmelerden tatmin olmuş değiller. Üstelik, genel his gerçekleşenlerin vaat edilenin tersi olduğu yönünde.
Alevilerin son yıllarda hissettikleri rahatsızlıkların temel nedenleri şöyle sıralanabilir: Ev işaretlemelerle yaşadıkları hedef gösterilme; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerindeki Alevilikiçeriğinden tatmin olmamışken seçmeli dersler arasına Sünni kesime hitap eden üç dersin daha eklenmesi; ve cemevi ile ilgili talepler hukuksal bazı düzenlemelerle giderilebilecekken mekanların “ibadethane olup olmadığı” tartışmasına sıkışması. Alevi kurumlarını rahatsız eden bir diğer konu da, açılım sonrası dönemde hükümetin Alevilere yönelik vurguları. Bu vurguların kendilerini hedef gösterdiğini söylüyorlar.

‘Bu devletin genel politikası’
Çoğu, bu hislerinin yanı sıra, durumun sadece AK Parti dönemiyle ilgili olmadığını, bunun bir devlet politikası olduğunu da belirtiyor. Yıllardır yaşananların ardından, açılım sonrası gerçekleşenlerin şaşırtmadığını da söyleyenler var.
Günlerdir, Alevilerin çalışma hayatı, ibadet, eğitim, gündelik hayat gibi konularda karşılaştıkları ayrımcılıklara, AK Parti’nin Alevi Açılımı’nı gerçekleştirenlerle sürecin değerlendirmesine veDiyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi meselesi üzerine olan görüşlerine yer verdik. Şimdi Alevilerin, sivil toplum kurumlarının ve bazı okurların görüşlerine yer açmaya, hatta, ara ara gündeme gelen yeni anayasa tartışmaları kapsamında inanç özgürlüğünden ve laikliğin sıkıntılı uygulamasından ne anlaşıldığına kadar ilgili konulara değinmeye sıra geldi.

ABF BAŞKANI BALKIZ:
Açılım dönemsel bir durumdu
Açılımın, toplumun farklı kesimlerinin hak taleplerini seslendirdiği zamanda gerçekleştirildiğine değinen Alevi kurum yetkilileri arasında Alevi Bektaşi Federasyonu eski Başkanı Ali Balkız da var. Balkız’a göre açılım, “dönemsel” olarak Alevilerin ilk kez hakları için “eşit yurttaşlık” talepleriyle sokaklara çıktıkları bir zamanda başladı. Aynı dönemde, hak talebinde bulunan Kürtler ve Romanlar gibi farklı gruplar için de açılım gerçekleştiriliyordu. Balkız için genel bir demokratikleşme havası içeren açılım sürecinde Aleviler’in beklentileri gerçekleşmediği gibi, açılım yoluyla AK Parti kendi gündemini devreye soktu:
“Aleviler zorunlu din dersleri kaldırılsın derken; ve bu konuda AİHM kararları varken; bırakınız bu dersi kaldırmayı; yanına bir de Kuranı Kerim ve Hz. Muhammed’in Hayatı derslerini eklediler. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet örgütlenmesi içerisindeki konumunu daha da yükselttiler, bütçe ve personel olanaklarını genişlettiler. Alevilerin her talebinin karşısına Diyanetin Görüşü (fetvası) ile çıktılar. Mahkemeler ve TBMM Başkanlığı bu görüşler doğrultusunda kararlar ürettiler.”
‘Vaat edilenlerin hemen hiçbiri yerine getirilmedi’
Alevi Açılımı başladığında Alevi kurumlarının düşündükleri ilk şey bunun bir oyalama olduğuymuş. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Vedat Kara gibi bazı kurum temsilcileri duruma baştan itiraz ederek katılmazken, bazıları da süreçten şüphe duymalarına rağmen katılıp tartışmaların parçası olmanın gerekli olduğunu düşünmüşler. Çalıştaylara katılsa da, başında Alevileri oyalamak için böyle bir adımın atıldığını düşünen kişilerden biri akademik çalışmalarıyla hukuk ve uluslararası ilişkiler alanına katkılarda bulunmuş ve Alevilerin eşit yurttaş olarak yaşayabilmesi için bu mücadeleye yıllarını vermiş Cem Vakfı Başkanı
Prof. Dr. İzzettin Doğan.
Doğan, toplantıların başında dönemin açılımlardan sorumlu Devlet Bakanı, bugünün Çalışma veSosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’e açıkça bunun Alevilerin öfkesini ‘gevşetmek’ için bir oyalama olup olmadığını sormuş. Niyeti, böyle bir oyalama karşısında çalıştaylara katılmamakmış. Çelik’ten çalıştaylara atfen “Hayır, hocam, kesinlikle buradan bir sonuca varacağız” sözünü duyunca katılmaya karar vermiş. Çelik’in sözüne güvenmesinde, açılım çalışmaları başlamadan önce Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dolmabahçe’de gerçekleştirdikleri üç saatlik toplantının da payı varmış. Başbakan Erdoğan’ın kendisini dinleyerek not aldığı toplantıda Doğan, Aleviliğin Alevilerin sorunu değil, Türkiye’nin uluslararası sorunu da olduğunu söylemiş. Çalıştayların hükümet, Diyanet İşleri temsilcileri, Alevilerin ve sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen farklı toplantılarına katılan Doğan, özelikle son çalıştayın son derece uyumlu olduğuna ve herkesin her konuda mutabık kalmasına da şaşırmış. Hatta, kendisi durumdan şüphelendiğini göstermek için Bakan’a “gerçek olamayacak kadar iyi” şeklinde bir yorumda bulunmuş. Doğan çalıştaylar sonucu varılan sonuçları şöyle özetliyor:

‘Kararlar uygulanmadı’
“Alevi yurttaşlarının genel bütçeden pay almaları sağlanacaktı. En önemli sorun buydu. İkinci çok önemli sonuç, Alevi İslam anlayışının ders kitaplarında yer alması sağlanacaktı. Ve bu bilgiler Alevi yurttaşları temsil ettiğine inanılan kurumlar tarafından doğrulanacaktı. Yani, Aleviliğin tanımını Diyanet değil, Aleviler yapacaktı. Üçüncüsü, cemevlerinin yapımına devlet her türlü maddi desteği verecekti. Hem parasal hem de arsa desteği olarak… Dördüncüsü, devletin televizyon ve radyoları ramazan ayında nasıl Sünni İslam’a ayrılıyor, programlar yapılıyorsa; Alevilere de Aleviliğin İslam anlayışının Türk halkına ve dünyaya tanıtılması için program yapma, programlarda kendilerini tanıtma olanağı verilecekti. Beşincisi de, cemevlerinin bilge kişilerce yönetilmesi; oraya gelen insanlara doğru mesajları verebilecek olan insanların yetişeceği bir ya da iki tane okulun açılmasıydı.”
Doğan, kararları değerlendirirken anayasaya rağmen bütçenin çıkmadığına, cemevlerine desteğin gelmediğine ve Alevilik bilgisinin öğretileceği okulların da açılmadığına değinirken, sadece din dersi, televizyon ve radyo programlarında bazı çalışmaların yapıldığından söz ediyor. Doğan’a göre bu yapılanlar da tatminkar değil. Çünkü, din derslerine konan Alevilik bilgileri yetersiz ancak, başlangıç için bir adım. Fakat, Doğan’a göre bu dersleri verenler önyargılı olursabu bir gelişme olamaz. Son olarak, ender de olsa televizyonda Aleviliği tanıtan iyi programların da olduğunu teslim ediyor.

ABF Eski Başkanı Eser:
Açılımın başarısızlığının iki nedeni
Alevi Bektaşi Federasyonu Eski Başkanı Turan Eser’e göre çalıştay sonuçları devletin resmi ideolojisini yansıtır nitelikte. Eser’e göre açılım ve çalıştayların Alevilerin sorunlarına çözüm üretememesinin iki nedeni var ve bu nedenler eşit yurttaşlık haklarını sağlamakta yetersiz:
“Çözümü engelleyen iki tutum var; Biri Alevilerin sorunlarının ve taleplerinin demokratik, sosyal ve hukuksal zeminde çözüme kavuşturma seçeneğinin devre dışı bırakılarak, devletin resmi din anlayışı ve dinin MGK`sı olarak bilinen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın teolojik fetvalarının onayına teslim edilmiş olmasıdır. “Laik devletin” demokratik ve hukuksal hak taleplerine, hakkı olmayan teolojik zeminde cevap ve çözüm aramasıdır. Alevi taleplerinin karşılanmasına engel olan ikinci tutum ise, AKP hükümetinin, devletin Türk Sünni İslam sentezi ekseninde benimsemiş olduğu resmi görüşündeki tekçilikle yüzleşmekten kaçarak, toplumsal çoğulculuğa ve çeşitliliğe dayalı yeni Türkiye’yi eşit haklar temelinde kurmaya uzak olmasıdır.”

ALİ KENANOĞLU:
Sorunlar artarak devam ediyor
Alevi kurumlarının ortaklaştıkları konulardan bir tanesi sorunların yeni boyutlar eklenerek devam ediyor olması. Alevi Çalıştayı’nın ilk gündem belirleme toplantısına ve din dersi ile ilgili olan bölümüne katıldığını ve ilk toplantıda endişelerinden bahsetmesine rağmen sürece “toptan kabul veya reddeden” bir önyargıyla yaklaşmadığına değinen Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu’na göre Alevilerin sorunlarına yargıdaki olumsuz sonuçlar ve fiziki saldırılar da eklenmiş:
“2011 ve 2012 yılları Aleviler açısından son derece kötü geçti. Başbakan’ın Alevilere yönelik nefret söylemlerinden sonra yargıda Alevilerin açtığı davalar kaybedilmeye, cemevlerine karşı olan inkarcı tutum eskisinden daha kuvvetlice söylenmeye başlandı. TBMM Başkanlığı, Yargıtayve Danıştay’dan cemevleri ve din dersleri ile ilgili olumsuz kararlar çıktı. Bütün bu yok sayma ve nefret söylemleri sokağa farklı yansıdı ve Alevilere yönelik ilk defa bu kadar rutin bir fiziki saldırı dönemi yaşandı. Hemen hemen her ay Alevi evleri işaretlendi, tehdit yazıları yazıldı, cemevleri taşlandı, yakılmaya çalışıldı, Malatya Sürgü, Kartal ve Erzincan’da olduğu gibi fiziki saldırılar düzenlendi.”

Bir Alevi dışlanırsa kusuru kabul ederim

Prof. Dr. Mehmet Görmez, başkanı olduğu Diyanet İşleri’ne özeleştirisini şöyle yapıyor: Hâlâ bir Alevi vatandaşımız sırf Alevi olduğu için bir ayrımcılığa tabi tutulursa, toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan bir kurumun Başkanı olarak kusurlarımızın olduğunu kabul ederim

Nil MUTLUER

Dün yayımlanan söyleşisinde bir hükümet girişimi olduğundan kurumunun Alevi Açılımı’na hiçbir şekilde müdahale etmemeyi tercih ettiğine değinen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Görmez söyleşisinin bugünkü kısmında dedeliğin varlığının önemi, din dersleriyle ilgili fikirleri ve Alevi meselesiyle ilgili özeleştirisini paylaşıyor. Bahsettiğimiz gibi bugün, Türkiye’de Alevilik yazı dizisinin dokuzuncu gününde, Prof. Dr. Görmez’le gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi olduğu gibi yayımlamaya devam ediyoruz.
Açıklamalarınızda Dedeliğin zayıfladığını belirterek dergâhların varlığının önemine vurgu yapıyorsunuz. Dergâhların ve cemevlerinin yasal olarak açılması bugün için mümkün değil ancak biliyoruz ki gündelik hayatta çeşitli tarikatlar, mezhepler varlığını sürdürüyor ve bir anlamda dinsel çeşitlilik pratikte yaşanıyor. Bir kısım siyasetçi ve sosyal bilimci bu çeşitliliğin yasal olarak da serbest olmasının önemine vurgu yaparken, bir kısmı bu gibi bir çeşitliliğin toplum içerisinde bölünme ve çatışma yaratacağına değiniyor. Türkiye’deki inanç hayatı üzerine çeşitli araştırmalar da yapan bir kurumun başkanı olarak siz ne düşünüyorsunuz?
Tabii ki her inanç mensubu ihtiyaçlar doğrultusunda tarihsel olarak kendi dini önderlerini var ederler. Bu varlığın teorik çerçevesi olmasa da pratik ihtiyaçlar bunu var eder. Kimi dini yapılarsa tamamen bunlar üzerine varlıklarını inşa ederler. Mesela Katoliklik ve Ortodokslukta olduğu gibi. İslâm’da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi kutsal bir müessese olarak din adamlığı, yani ruhbanlık sınıfı yoktur. Ancak pratikte eğitici ve ihtiyaçları giderici olarak dini rehberler vardır. Farklı inanışlar, farklı yorumlar, farklı anlayışlar veya farklı şekilde kendini ifade eden yapılar, dini rehberliklere vurgu yapmışlardır. Aleviliğin varlığı için önemli olan rehberlik müessesesi hali hazırda geleneksel kalıplarla sürdürülmektedir.

Bilgi ve eğitim şart
Bugün pek çok Alevi aydınımız, dedelerin misyon ve vizyonunun bir hayli zayıf kaldığını, geleneksel birikimi taşıma konusunda dedelere düşen ağırlığın arttığını, bununla birlikte dedeleri de devre dışında bırakma arzusunda olan bir takım yapılanmaların sonuç almaya yönelik pozisyonlar peşinde olduklarını vurgulamaktadırlar. Bu tespitlere katıldığımızı ifade etmek isteriz. Modernleşen şehir hayatında Alevi vatandaşlarımızın bu husustaki ihtiyaçlarını nasıl giderileceği konusu yeni formlarla ortaya konulmalıdır. Bu müessese meşruiyetini bir soya bağlılıktan alsa da bu rehberliğin bilgi ve eğitim olmadan gerçekleşemeyeceği aşikârdır.

‘Kâinat dergâhtır’
Bugün tarihimizde önemli yerleri olsa da kapatılan bazı müesseseler üzerinden yeniden ideolojik tartışmalar başlatmayı doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. İsimlere takılmamak lâzım. Mühim olan bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek müesseseler oluşturmaktır yahut söz konusu müesseseleri güncellemektir. Bizim ortak inancımız, ortak düşüncemiz, ortak değerlerimiz, ortak kültürümüz, ortak medeniyetimiz bütün bunların üstesinden gelebilecek kudrettedir. Dergâhlar kapatılınca Galata Mevlevihanesi’nin son dedesi Celalettin Baykara Dede meşhur şiirinde der ki:
Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak, Cümle mevcudât zâkir, kâinat dergâhtır.

Toplumun beklentisini karşılayamadığımızda…
Bir önceki soruyla bağlantılı olarak, Diyanet İşleri’nin varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Açıklamalarınızda zaman zaman Diyanet İşleri’nin de, her kurumun olması gerektiği gibi, kendisine yönelik özeleştiri yapmasının önemli olduğunu belirtiyorsunuz ki, Türkiye’de bu gibi bir kültürün toplumsal ve siyasal düzeyde yerleşmesinin sorunları anlamlı bir şekilde çözmek için önemli olduğu aşikâr. Sizin kurum olarak ne gibi özeleştirileriniz var?
Diyanet İşleri Başkanlığı, tarihi tecrübemizin devamı olarak kurulan ve kamu hizmeti sunan bir kurumdur. Temsil kurumu değil, hizmet kurumudur. Hizmet sunarken vatandaşlar arasında herhangi bir ayrım yapmaz. Her kesime hizmet götürür. Bir mezhep kalıbı içerisinde değil; bütün vatandaşları kuşatma çabası içerisinde hizmetlerini yürütür. İslâm dininin iman, ibadet ve ahlâk ile ilgili işlerini yürütmek, toplumu din konusunda aydınlatmak, her türlü siyasi düşünüşün dışında kalarak milletçe dayanışmayı sağlamak, yasaların Diyanet İşleri Başkanlığına verdiği temel görevlerdir.
Diyanet’in dini anlamda herhangi bir kutsallığı yoktur. Meşruiyetini kanunlardan, yaptığı hizmetlerden ve toplum vicdanından alır. Kilise gibi bir kutsallığı olmadığı için elbette eleştiriye açıktır. Hizmet üreten bir kurumun eleştiriye kapalı olması söz konusu olamaz. Eleştiri, hizmetin verimliliğini artırır ve dinamizm sağlar. Bu itibarla Diyanet’i eleştirilmez bir kurum olarak görmek, Diyanet’i statükonun bir parçası olarak görmek demektir.

Diyanet hep yenileniyor
Diyanet her dönemde kendini gözden geçirerek yenilemiştir. Bugün de bu yenilenme süreci devam etmektedir. Biz sürekli kendimizi özeleştiriye tabi tutuyoruz. Bizim en önemli özeleştirimiz toplumun bize yüklediği misyona göre hizmet üretmede toplumun beklentisine tam anlamıyla cevap verip verememekle ilgilidir. Toplumun talepleri sürekli bizim önümüzdedir. Omuzlarımızda ağır bir yükün bulunduğunun farkındayız. Bu nedenle Cenab-ı Allah’tan niyazımız, bu ağır mesuliyeti ve yükü taşıma noktasında bizlere güç, kuvvet ve imkân vermesidir.
Kurum olarak ne gibi özeleştirileriniz var sorunuza sadece bir cevap verecek olursam ben şahsen her cuma 20-25 milyon insana hitap eden bir kurumun Başkanı olarak mesela bu ülkede hala bir Alevi vatandaşımız sırf Alevi olduğu için bir ayrımcılığa tabi tutulursa, insan hak ve hürriyetlerinde bu inancından dolayı bir kısıtlama yapılırsa, Sünni-Alevi husumetinden söz edilirse, toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan bir kurumun Başkanı olarak kusurlarımızın olduğunu kabul ederim.

Din dersi önyargıları kaldırabilir
Din dersleri kalkmadı ancak, seçmeli oldu ve içeriğine Alevilik ile ilgili bir bölüm yerleştirildi. Dersler seçmeli statüsünde olsa da pratikte bazen başka ders olmadığından, bazen müdürlerin yöneltici uygulamalarından öğrencilerin seçmek zorunda oldukları dersler olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda, derslerin içeriğindeki Alevilerle ilgili yazılan bölümü ve din derslerinin zorunluluk olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sünniler açısından dersler tatminkâr mı?
Aslında bir dine inanmak kalple ilgili ve gönüllü bir tercihtir. Yani seçiminizi yaparak bir dine mensup olursunuz. Ya da bir toplum içinde hayata göz açan bir birey olarak o toplumun inançlarını benimsersiniz. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu olması ayrı bir şeydir. Din eğitiminin zorunlu olması ise apayrı bir şeydir.
Zorunlu din dersleri pek çokları için bir dayatma gibi anlaşılıp yorumlanmaya müsait bir çerçevede dile getirilse de müfredat itibariyle daha çok vatandaşlık bağlamında ve genel kültür çerçevesinde olup tarih ve coğrafya dersi mesabesindedir. Bu dersin müfredatında ihtiyaçlara, taleplere, çağın gelişen ve değişen şartlarına göre tüm dinleri, mezhepleri, bir dinin içindeki inanış ve yorum biçimlerini de içeren düzenlemeler yapılabilir. Bu anlamda müfredatın zenginleştirilmesi elbette önemlidir.

Müfredatı iyi belirlenirse…
Bugün için bilgi düzeyinde din dersinin yeterli olup olmaması tartışmaya açık bir konudur. Bu tartışmalar neticesinde müfredatı düzenleyenler bunu değerlendirmelidir. Zorunlu din dersi müfredatı hiç kimsenin din eğitimi ihtiyacını giderecek mahiyette olmadığı için son düzenlemeyle din eğitimi ihtiyacı seçmeli formatta vatandaşımızın önünde bir seçenek olarak durmaktadır. Bu bağlamda Alevi vatandaşlarımız dâhil herkesin bu imkânı değerlendirmesi önem arz etmektedir. Ayrıca seçmeli din dersi çok önemli fonksiyonları da icra edebilir. Bu dersin müfredatı iyi belirlenirse cehaleti ve ön yargıları ortadan kaldırabilir. Farklı inanç gruplarını birbirine daha da yakınlaştırabilir. Zira bu coğrafyada din cahili olmanın kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktur.

Sünniler de, Aleviler de, Şiiler de, Caferiler de sonuçta aynı dinin mensupları oldukları; ortak inanç, değer ve uygulamalardaki ittifaklar ihtilaflardan daha büyük kısmı oluşturduğu için, ortak noktaları öğrenmek, insanları birbirine daha çok yakınlaştırır ve kaynaştırır.
Kavramsal düzeyde bir Din Kültürü dersi olmadan bırakın bu toplumun tarihini, kültürünü, medeniyeti anlamayı; türkülerini, şarkılarını, nefeslerini bile anlamak mümkün değildir. Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Abdal Musa’yı, Kaygusuz Abdal’ı anlamak imkânına sahip olamayız.
Hükümetin bazı konularda Diyanet kurumunun görüşünüzü sorması çeşitli önyargılara neden oldu. Siz de açıkça görüş bildirdiğinizi, ancak bu görüşlerin siyasi bir bağlayıcılığı olmadığını söylediniz. Görüş bildirirken de devletin bir kurumu olarak görevinizi yerine getirdiğinizi belirttiniz ve bununla yükümlü olduğunuz da malum. Ancak, diğer dinler için böyle bir uygulama olmazken bu uygulamanın toplumun çoğunluğunu da oluştursa sadece bir kesim için yapılıyor olmasının bir önyargıya neden olacağını düşünüyor musunuz? Açıklamalarınızda hassas dengeyi gözettiniz, hatta Diyanet’e bu anlamda farklı bir kimlik kazandırdınız. Hassasiyetinize rağmen bu gibi birayrımcılık hissini engellemek için nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Siyaset üstü noktadayız
Devlet kurumlarının, birimlerinin, hükümet yetkililerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan dini bir konuda görüş istemesi son derece tabii karşılanması gereken bir durumdur. Özellikle ifade edeyim ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın siyaset üstü/dışı duruşu kurumsallaşmıştır. Ortaya koyduğumuz görüşler, savunduğumuz ilke ve doğrular siyasi arenada karşılık bulabilir, kimi yaklaşımlarımızla mutabık siyasi söylemler söz konusu edilebilir; ancak bizi bağlayan, her türlü siyasi görüşün dışında kalmaya özen göstermektir. Kurumun itibarına gölge düşürmemektir. Halkımızın yüksek inanç ve sadakatle destek verdiği bir kurumun sorumluluklarını müdrik bir şekilde hareket etmektir.
Başkanlığımız kendisinden görüş istendiğinde sadece bir mezhebin görüşleri doğrultusunda değil; İslâm dininin esasları çerçevesinde, sahih bilgiye dayalı, bütün ekollerin görüşlerini etraflı bir şekilde inceleyerek, ihtiyaçları göz önünde bulundurarak, her türlü ilmî ve akademik araştırmayı dikkate alarak, ülkemizdeki ilahiyat birikimi ile kendi kurumsal tecrübesini birleştirerek, dünyadaki gelişmeleri yakından takip ederek doğru bilgiye ulaştıktan sonra görüşlerini ortaya koymakta ve kamuoyu ile paylaşmaktadır. Başkanlığımız böyle bir usul ve yöntemi takip ederek hizmet üretmektedir.

Her inanışı inceliyoruz
Bu noktada bir hususu daha ifade etmek istiyorum. Bizim her dini, her mezhebi, yine bir dinin içindeki her inanış ve yorum biçimini, söz konusu dinin, mezhebin ve inanışın tarihine, kültürüne ve sahih kaynaklarına göre inceleyen ve araştıran uzmanlarımız vardır. Bu yetmediği takdirde ülkemizin akademik birikimine müracaat ederiz. Ancak bu görüşümüzün hukuki bir bağlayıcılığının olmadığını da herkes bilir.
Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı, tarihte ilk defa Alevi ve Bektaşiliğin karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike olan referans kaybını önlemek için Anadolu’da ve Balkanlar’da kütüphanelerin tozlu rafları arasında bekleyen temel klasiklerini bulup yayınlamaya başlamıştır. Bu klasiklerin bazıları bugüne kadar beşer-onar baskı yaparak toplumun hizmetine sunulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu doğrultuda yapılan çalışmaları önemsediğimizi ve bu serinin devam edeceğini ifade etmek istiyorum. Çok teşekkür ediyorum.

Aynı ağacın bereketli birer dalı

Nil MUTLUER

Sorunun Alevilerle Sünnilerin arasında değil her iki kesimin de devletle ilişkisinde yaşandığını söyleyen Diyanet İşleri Başkanı Görmez ‘Alevi evlerinin işaretlenmesi, inancından dolayı bir kişinin dışlanması gibi olaylar başlı başına bir fitnedir’ diyor

Alevi Açılımı için nasıl bir yaklaşım hedeflenmişti? Çalışmalar bu hedefe uygun gelişti mi? Çeşitli Alevi kurum ve kişilerin bu konuya olumlu olumsuz yaklaşımları oldu. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alevi açılımı her şeyden önce bir hükümet girişimi olarak ortaya çıktı. Sürecin başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi için doğrusu Diyanet İşleri Başkanlığı konuya hiçbir şekilde müdahil olmamayı tercih etti.

Öncelikle Alevi vatandaşlarımızın makul talepleri ve düşünceleri ile ilgili ciddi bir ortak hafızanın oluşmasını başlı başına önemli bulduğumu ifade etmek istiyorum. Ayrıca birlik ve beraberliğimize kastedilen bir mekân olan Madımak Oteli’nin kamulaştırılması ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatına Alevilik ile ilgili önemli ünitelerin yerleşmiş olmasını da bu çalışmanın müspet neticeleri olarak görüyorum. Şahsen aynı vatanı, aynı coğrafyayı, aynı kültürü birlikte paylaştığımız ve ben Ehl-i Beyt yolunun Anadolu’da şekillenen Alevilik öğretisine mensubum diyen her kardeşimizin, her vatandaşımızın her türlü sözünü, şikayetini, talebini, eleştirisini, kemâl-i ciddiyetle dinlemeyi, değerlendirmeyi, empati yapmayı hem insani, hem İslâmî bir vazife addediyorum.

Asıl sorun art niyet
Sürecin içinde doğrudan yer almadığı halde sorunun bütün boyutlarıyla birlikte ele alınması ve çözüm yolunda sağlıklı adımlar atılabilmesi konusunda Başkanlığımızı haksız ve çoklukla da duygusal nedenlerle eleştiren kardeşlerimizin hissiyatına saygı gösteren bir çerçeveyi koruma konusunda her zaman hassas davrandık. Çalışmaların iyi niyetle ilerlediğinden kuşkum yok. Hiç kuşkusuz sorundan beslenen, sorunu kendi siyasi ve sosyal sermayesi olarak görenlerin tavırları her zaman olacaktır; ama bize düşen konuyu soğukkanlılıkla, serinkanlılıkla çözüme ulaştıracak adımlara destek olmaktır. Olumsuz yaklaşımlar konunun vuzuha kavuşturulması söz konusu olduğunda ciddi bir sorun değil. Asıl sorun art niyet ve yanlış bir analizi, sözüm ona makulleştirici duygusal çözümlemelerden medet ummak. Bizim vazifemiz her halükarda müspet hareket etmektir. Menfi hareket etmek değildir.
Biz özü itibariyle herkesin inancını bütün yalınlığıyla ortaya koyması ve inancının gereğini yaşayabilmesinin önündeki tüm engellerin kalkması taraftarıyız. Dini tezahürlerin farklı olarak ortaya konulması hem insani, hem de tarihsel bir gerçekliktir. İnsanları ne tek bir dine inanmaya ne de inanılan o dinin tek bir yorumuna göre yaşamaya mecbur etmeye hakkımız olabilir. Bu anlamda tek tipçiliği savunmak insanın tabiatına da tarihsel gerçekliklere de aykırıdır. Önemli olan birlikte yaşamanın temellerini oluştururken herkesin empati duygusuyla hareket etmesidir. Yeri gelmişken şunu da belirtmek isterim ki, Alevilik sorunu Sünni kesimle Alevi kesimin birbirleriyle olan bir sorunu değildir. Çünkü Aleviliğin zıddı Sünnilik değildir. Aleviliğin karşıtı Emeviliktir. O da tarihte kalmıştır. 1000 yıldır bu topraklarda birlikte yaşamış olan bu insanlar hiçbir zaman esaslı bir çatışmanın içinde olmamışlardır. Kendi varlıklarını diğerinin yokluğuna bağlamamışlardır. Bu sorun daha çok her iki kesiminin devletle olan ilişkisinde yaşanmıştır.

Tektipleştirici uygulamalar
Birlikte yaşamanın temelleri tarihsel tecrübemizde mevcut olmakla birlikte maalesef yeni zamanların referans ve tecrübe birikimini hiçe sayan uçucu, nevzuhur söylem ve ideolojileriyle birlikte bütün dünyada hem etnik, hem dinî, hem de herhangi bir dinin içindeki farklı inanış ve yorumlar, modernleşmenin tek tipleştirici uygulamaları karşısında savunmasız kalmıştır. Bu noktada bütün inanışlara saygı duyan tarihsel tecrübe, ne yazık ki yeni bir forma kavuşturulup güncellenememiş ve bu konu sadece bir sorun olarak tartışılmıştır. Dolayısıyla yeni süreçte modernleşmenin söz konusu yaklaşımları toplumsal bir paradigma kabul edilerek bu sorunların üstesinden gelinemez.

Teolojik statü talebi
Gerek anayasa gerekse kanunlar düzeyinde var olan bu anlayışı zihin ve gönül dünyamızdan da kaldırabilirsek farklılıkların tezahürüne imkân tanıyabiliriz. Aksi takdirde herkes kendi kabulünü hakikat olarak ortaya koymaya çalışır ve bunu topluma dayatabilir. Aslolan her yapının legal düzlemde kendini ifade edebilmesi ve örgütlenebilmesi olmalıdır. Aleviliğe gelince bu konuda sorun teşkil eden husus, Aleviliğin kendi tarihinde ve geleneğinde olmayan bir teolojik statünün talep edilmesidir. Ne Devletin ne de Diyanet’in böyle bir teolojik statü verme yetkisi yoktur. Alevilik hakkında sürekli yeni tanımlar üretmek, Ehl-i Beyt yolunu, Alevilik öğretisini kurumsal ve toplumsal bir statü tartışmasına feda etmek, aslında yol büyüklerinin felsefesine de aykırıdır. Zira Ehl-i Beyt yolu başka coğrafyalarda güç ve siyaset yoluna dönüşürken, Anadolu’da gönül yoluna, gönülleri terbiye etme metoduna dönüşmüştür.
Bugün Alevilik üzerine 1000 yıllık tarih yok sayılarak konuşulamaz. Bugün Alevilik üzerinde konuşmak sadece bireysel bir inanış meselesi değil; aynı zamanda bilimsel ve tarihsel bir konudur. Bütün bu müktesebat yok sayılarak yeni tanımlar ve bu yeni tanımlar üzerinden yeni talepler gündeme geldiği zaman tereddütler çoğalır.
İnanışların içeriğini belirleme hakkı o inanış mensuplarına ait olsa da bu, onun üzerinde bilimsel anlamda analiz, değerlendirme ve yorum yapılamayacağı, fikir yürütülemeyeceği anlamına gelmez. Bir toplum kesimini bilimsel olarak alan uzmanları değerlendirebilir.

İslam’dan koparma istismardır
İnanç gruplarının zaman zaman siyasi ve politik bir aygıtın aracı olarak istismar edilmesi üzüntü vericidir. Bu istismarın uluslararası boyutlara ulaşması daha da üzücüdür. Aleviliği, İslâm’dan koparma çabaları, Aleviliği Alevilikten koparma gayretleri uluslararası bir mühendislik çalışmasıdır. Uluslararası düzeyde bir istismardır. Bu istismar ancak Aleviliğin otantik kaynaklarına dayanarak ortaya konulan doğru bilgi ve özgürlük alanı genişletilerek önlenir. Biz Başkanlık olarak tüm toplumsal sorunların hiçbir vatandaşımız dışarıda kalmayacak şekilde çözülmesini toplum barışı adına istiyor ve destekliyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı bir devlet kurumu da olsa, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana oldukça siyasi bir öneme sahip. Zira, yıllardır dini alanın nasıl yaşanması gerektiği konusunda devletin bir organı olarak rehberlik yapıyor ve bu konuda hizmet veriyor. Günlerdir Türkiye’de Alevilik meselesini her konuştuğumuzda söz Diyanet’e geliyor, çünkü kurum farklı dönemlerde Alevilik, cemevleri gibi konulardaki açıklamalarıyla özellikle Alevilerin dikkatini çekti. Diyanet İşleri’nin son dönem Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Alevilik meselesine oldukça hassas yaklaşıyor. Başkanlığa geldikten sonra, Alevilere karşı toplumdaki önyargıları kırmak için gerçekleştirdiği ilk faaliyetler arasında Cemevi ziyaretleri yer alıyor. Ayrıca, Diyanet’in yayınladığı Alevilerin klasik eserlerinin Türkçeleriyle tercümesi gibi orijinal bilgilerin topluma kazandırılmasını oldukça önemsiyor. Konu hassas olduğu için görüşmemizde üzerinde durduğumuz noktaları olduğu gibi iki gün boyunca yayımlıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in göreve geldikten sonra Alevilere karşı toplumdaki önyargıları kırmak için yaptığı faaliyetlerden en dikkat çekeni cemevlerine ziyaretleri oldu. Görmez “Önemli olan birlikte yaşamanın temellerini oluştururken herkesin empati duygusuyla hareket etmesidir” diyor.

 ‘İşaretlenen evlerin önünde beklerim’
Alevi meselesi içerisinde tarihsel sıkıntıları barındıran bir mesele olduğundan hemen çözülmesi mümkün olmasa da, halen devam eden önyargılardan kaynaklanan ayrımcılıklar ve husumet devam ediyor. Alevilerden bu konuda evlerinin işaretlenmesi, inançlarını açıkça ifade edememeleri, kendilerini ifade ettiklerinde ortamdan dışlanmak, işlerini kaybetmek gibi şikâyetler geliyor. Siz de açıklamalarınızda konunun hassasiyetine değinmiş ve Alevi yurttaşlarla dayanışma mesajı vermiştiniz. Diyanet olarak işin siyasi boyutuna bir netlik getirmeniz mümkün olmasa da, gündelik hayatta olan bu husumeti gidermek için neler yapılabileceğini düşünüyorsunuz?
Alevi meselesinin tarihsel yönü Alevi kardeşlerimizin tarihsel gerçekliğiyle ilgilidir. Yani nevzuhur bir anlayış değildir. Bunun tarihsel izleri vardır. Ancak bu, tarihsel sıkıntıları içinde barındırır demek değildir. Alevilerin bugün varlığı, zorluklar ve sıkıntılar olsa da bize tarihsel olarak asimilasyonun olmadığını gösterir. Yani bu inanç, tarih boyunca yaşayan bir gelenek olarak devam etmiştir. Bu çok anlamlıdır ve önemsenmesi gereken bir durumdur.
Tarihsel ve geleneksel anlayışta inanç grupları birbirlerinden farklarını ortaya koyarlar ve dini literatürde farklı olanların varlığı kabul edilir ve yorumlanır. Ancak hiçbir zaman bu bir husumet sebebi değildir. Yani inancından dolayı dini literatür bir grubu yok etmeye ve onları, inancını yaşamaktan alıkoymaya cevaz vermez. Bu farklı dinlerde de olsa böyledir. Bu durum aynı dinin içindeki farklı yorum ve anlayışlar için de geçerlidir. Bundan dolayı tarihsel tecrübemizde Batı’da olduğu gibi ne dini ne de mezhepsel bir savaş ve çatışma olmamıştır. Mesela Çaldıran savaşı, bir mezhep savaşı değildir. Mahza politik bir savaştır. Bunu ve tarihimizde yaşanan benzer acıları bugün ayrışmanın ve çatışmanın referansı yapmak tarihsel beraberliğe haksızlık sayılır. Ve böyle bir tarih okuması bize bir şey kazandırmaz. Politik ayrışmaların yoğun olduğu dönemlerde bir malzeme olarak kullanılan Sünnilik ve Alevilik ayrımı ile zaman zaman bir çatışma ortamı var edilmek istenmiştir. Bunun denemeleri yapılmıştır. Ancak öncelikle Alevi kardeşlerimiz başta olmak üzere toplumumuz bu oyunlara gelmemiştir. Yaşananlar analiz edilmiş ve hangi odaklarca yapılabileceği konusunda tartışmalar yapılarak bu tarz fitneler bertaraf edilmiştir. Şurası iyi bilinmelidir ki bu topraklarda yaşanan Sünnilik hiçbir zaman Ehl-i Beyt yolunu, Aleviliği yok sayan, ötekileştiren bir yapı olmamıştır. Bu, hiçbir sıkıntının yaşanmadığı anlamına da gelmez.

Dilimiz kuşatıcı ve besleyici
Alevi kardeşlerimizin herhangi bir şekilde ayrımcılığa maruz kalmaları hatta bunu hissettiklerini düşünmeleri oldukça rahatsız edici bir durum. Başkanlık olarak bu konuda her zaman hassasiyet içinde olduk. Mevcut durumun daha da iyileştirilmesi konusunda daima kuşatıcı ve besleyici bir dil kullandık. Alevi evlerinin işaretlenmesi, inancından dolayı bir kişinin dışlanması gibi olaylar açık yüreklilikle ve dini literatürle söyleyecek olursam başlı başına bir ‘fitne’dir. Fitne Kur’anî bir tabirdir. Fitne savaştan beter görülmüştür. Bu noktada Başkanlık olarak bize düşen görev, toplumsal bir fitnenin oluşmaması için halkımızı aydınlatmaktır.
Hatırlarsanız, Alevi evlerinin işaretlenmesiyle ilgili haberler basına yansıdığında ben samimi olarak “Gerekirse o evlerin önünde beklerim” açıklamasını yapmıştım. Biz gerek hutbelerimizle gerekvaaz ve irşad faaliyetlerimizle gerekse Alevi-Bektaşi Klasikleri gibi yayınlarımızla buna yönelik çabalarımızı ortaya koymaktayız. Böylece toplumda ortak bir bilinç oluşturmaya yardımcı oluyoruz. Alevi ve Sünni kardeşlerimizin aynı ağacın bereketli birer dalı olduğunu ifade ediyoruz. BirMüslüman olarak sadece Alevi kardeşlerimize karşı değil tüm insanlığa karşı bir mükellefiyet içinde olduğumuzu zaten her fırsatta, hemen her programda dile getiriyoruz. Müzminleşen sorunları kararlılıkla ve doğru bilgiye bağlı kalarak aşma konusunda Başkanlığımız her zaman insanlığın ortak vicdanında karşılık bulan seslere kulak vererek adım atma çabası içinde olmuştur, olacaktır.

Zaaflarımızla üzerine gidemeyiz
Politik ve siyasi mühendislik çabalarıyla farklılıklar üzerine bina edilmek istenen çatışma ortamının oluşmaması için herkesi sağduyulu olmaya ve birlikte yaşama kültürünü ihya etmeye çağırıyorum. Şurası iyi bilinmelidir ki zaaflarımızla bu meselelerin üzerine gidemeyiz. Zaaflarımız ancak siyasi mühendislik çalışmalarına katkı verir. Ve tabii ki bu mühendislik çalışmalarına fırsat veren inanç gruplarıyla ilgili engeller varsa, bunu ortadan kaldırmak gerekir. Bu fitneyi ateşleyecek her türlü istismara açık konular, bir an evvel ortadan kaldırılmalıdır.
Şahsen bu işaretlemelerle ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğümüzün nezdinde konunun bizzat takipçisi oldum. 27 Şubat 2012 tarihinden bugüne kadar 13 ilde toplam 28 işaretlemenin 13’ünün tek tek aydınlatılmış olması sevindiricidir. Asıl sevindirici olan ise işaretlemelerin, zannedildiğinin aksine vatandaşlarımıza yönelik doğrudan su-i niyet taşımamış olmasıdır. Diğerlerinin de en kısa zamanda aydınlatılmasını bekliyoruz.

‘Çalıştaylar devletin hafızasını güncelledi’

Nil MUTLUER

‘Alevi çalıştayları konunun ilk kez konuşulmasına imkân verdi’ diyen Bakan Faruk Çelik’e göre bu sayede devletin hafızası güncellendi. Alevilik tanımı yapmaksa çözüme giden yolda mecburiyetti

Alevi Açılımı’na damgasını vuran isimlerden biri, şu anda Çalışma ve Sosyal Güvenli Bakanı, döneminde çalıştaylardan sorumlu Devlet Bakanı olan Faruk Çelik. Kendisiyle en zor ancak aynı zamanda en kolay görüşmelerimden birini gerçekleştirdim.

Zordu; çünkü çalıştaylara yönelik bazı eleştirilere rağmen birçok kişiye samimiyeti konusunda güven vermişti ve halen iyi bir şekilde anılıyor, ancak şu an hükümette ve hükümet bugün açılımla ilgili Aleviler tarafından eleştiriliyor. Bu nedenle, Alevi meselesiyle ilgili bir önceki dönem atılan adımlardan sonra bugüne kadar gelişen siyasi söylem ve olgular göz önüne alınarak konunun konuşulması icap ediyor.

Diğer yandan, kolay bir görüşmeydi; çünkü sadece açılımı değil Diyanet’in varlığıyla laikliğin, laiklikle Anayasa’nın, Anayasayla egemen devlet ideolojisinin bağlantısını açıkça konuştuk.  Bugün hükümetteki konuyla ilgili bakan olmamakla birlikte, her inancın, inanç mensuplarının belirlediği şekilde yaşanması ve bunun güvenceye alınması konusunda kararlı bir yaklaşıma sahip. Bu konulardaki yasakların siyasi partiler kanuna kadar gittiğine de geldi söz. Kısaca, mevzu hemen tüm yönleriyle ele alınmış oldu.

İlk kez bir araya gelinmiş
İlk toplantıdan son toplantıya kadar Alevi Çalıştayları’nı takip etmiş olan Çelik’e göre “ilk kez devlet Alevilerle bir araya geliyor”. Her ne kadar Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi bazı liderler farklı dönemlerde Alevi realitesini tanımış olsa da hakkındaki eleştiriler ve başarılarıyla çeşitli kesimlerin bir araya gelmesini sağlayan bu kapsamdaki ilk çalışma, Alevi Çalıştayları. Çelik, yüzleşmek için konunun sosyolojik boyutunun, çözüm önerilerinin ve eleştirilerin konuşulmasını oldukça önemsiyor. Çelik için çalıştaylar konunun topluma mal edilerek konuşulmasına imkan vermiş ve şimdiye kadar süreci yöneten karşılıklı önyargıların yumuşamasına vesile olmuş.

Alevi Açılımı’nın Alevileri Sünnileştirmeye hizmet etmesi endişelerine karşı Çelik, “kimseye kimlik giydirmek, Alevi’yi Sünnileştirmek” gibi bir amaçlarının olamayacağını da ifade ediyor. Çelik’in ifadesiyle, çalıştaylar “devletin hafızasını da güncellemeye” vesile olmuş. 

Aleviliğin tanımı meselesi
Çalıştayların  başından beri bazı Alevilerin tepkisini çeken noktalardan biri çalıştaylarda “Aleviliğin ne olduğunun” konuşuluyor olması.  Bazıları konunun, “tek tip Alevi yaratmak” için konuşulduğunu iddia ediyor. Konuyla ilgili Çelik şöyle bir yorum yaptı:
“Alevilik nedir? Alevi dendiği zaman ne anlayacağımızı bilmek için Aleviliği tanımlıyoruz. Eğer üzerine bir şey inşa edeceksek, sorunu çözeceksek bize bir çerçeve çizilmesi gerekiyor. Alevilikle ilgili bir şey söylenmesi gerekiyor. Alevilik nedir? Din midir? Mezhep midir? İnanç mıdır? Ne teolojik anlamda, ne diğer anlamda bir tanım istemedik. Dedik ki, bize çözüm üretmemize vesile olacak sihirli bir şey söylemeniz gerekiyor. Tartıştık bunu. Sonunda samimiyetimizi anladılar vedediler ki, ‘Hak Muhammed Ali yoludur bizim yolumuz’. ‘Tamam’ dedik. Tarif edin, nedir bu, nasıl yaşanılır, nasıl giyinilir, nasıl oturulur? Bunun peşinde değiliz, ama bize söyleyin. Hak dediğiniz nedir? Allah. Muhammed dediğiniz? Hz. Peygamberimiz. Ali dediğiniz? Hz Ali, yani Hz. Peygamberimizin damadı. Öyle değil mi? Yolumuz bu yol diyorsunuz. O zaman bu çerçevede çözüm üretmemiz gerekiyor bizim de. Ama diyebilirler ki, ‘Hayır efendim Alevilikten çok daha farklı bir şey anlıyoruz’, o belki de bizim gündemimiz olmayacak dedik.”

Tüm inançlara eşit yaklaşım
Çelik’in ifadelerinden Aleviliğin ne olduğunun sorulmasındaki amacın, Aleviliğin hangi kategoride değerlendirilerek sorunlarına çözüm üretilmesi gerektiğini saptamak olduğu anlaşılıyor. Ancak, Aleviler bu noktaya iki nedenden itiraz ediyorlar. İlk olarak, herhangi bir inanç içinde farklı uygulamalar olabilir ve bu çoğulluk içinde yaşanabilir. Sünnilik içinde de farklı uygulamalar var ve tek tipleştirilmeden en çok çeken kesimlerden biri de Sünniler. Alevilik içinde de çeşitli yaklaşımların olması doğal.
İkinci olarak, Aleviliğin ne olduğunun konuşuluyor olmasıyla kendilerinin ayrımcılığa uğramayacakları, ibadetlerini rahatça yapabilecekleri eşit yurttaşlık talepleri arasında doğrudan bir ilişki yok. Devlet, bu güvenceyi tüm inanç mensuplarına sağlamak durumunda. Burada esas olan çoğulluk içinde yaşanana tek bir tanım getirmeye çalışmadan asıl olana; gündelik hayatları, yurttaşlık hakları, temsiliyetiyle Aleviliğin şimdiye dair tezahürüne odaklanmak. Çatışma kavramıTürkiye’de şiddete referans verdiğinden korkulan bir kavram. Halbuki, fikirlerin çatışması toplumsal dinamiklerin gelişmesi için gerekli. Yani, Aleviliği hemen bir seferde tanımlamaya çalışmak yerine, kamusal tartışmalara alan açmak toplumun bir arada düşünmesini ve adım atmasını sağlayacaktır.
Son tahlilde, Çelik’in Alevi Çalıştayları’ndan sorumlu olduğu dönemde hükümet talepleri yerine getirecek adımları atıyor. Bu adımları atarken de Çelik, Türkiye’nin tümünü düşünerek hassas olmanın önemini şöyle vurguluyor:
“Atacağımız adım öyle olmalı ki tüm taraflardan kabul görmeli. Yeni bir çatışma alanı olmamalı.” Alevilerin çalıştaylardaki ana taleplerinden Madımak Oteli’nin müze olması, din derslerindeki sorunlar ve ibadethanelerle ilgili çözüm konusunda, yazı dizisinin başından bu yana tartıştığımız adımlara yönelik çalışmalar var. Çelik, Madımak’a giden ilk devlet yetkilisi olarak katliamda hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla, Alevi kurumlarıyla ve Sivaslılarla bir araya geliyor. Kendisinin konuyu gündeme getirmesi ve dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın da çalışmalarıyla otel müzeye çevriliyor.

 
Aleviliğin tezahürü görülmeli
Bakan Çelik “Alevilik nedir? Eğer sorunu çözeceksek bir çerçeve çizilmesi gerekiyor” derkenAlevilere göre çoğulluk içinde yaşanana tek tanım getirmeye çalışmadan; gündelik hayat, yurttaşlık hakları, temsiliyetiyle Aleviliğin şimdiye dair tezahürüne odaklanmak gerek.
 Cemevlerine vakıf çözümü
Önceki günlerde değinildiği gibi, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Anayasa maddeleri cemevinin ibadethane olarak statü kazanmasının önünde engel olsa da, Alevi kurum ve uzmanlarının cemevlerinin maddi destek alabilmesi ve arazi tahsisi sorunlarının çözülebilmesi için farklı ve pratik önerileri var. Cemevinin illa da ibadethane statüsüne sahip olması gerektiğini düşünmeyen bazı kurum ve uzmanlar Belediye, Enerji, İmar kanunları gibi kanunlarda yapılacak düzenlemelerle maddi sorunların çözebileceğine değiniyor.

Çıkmaz sokak benzetmesi
Kentleşmeyle birlikte Alevilerin ortak bir ibadet mekanı ihtiyacı doğduğuna değinen Çelik, bu coğrafyanın inanç kültürünün bir parçası olarak geçmişteki dergah dahil Alevi ibadethanelerinin ve bugün cemevelerinin, varlık göstermesini oldukça önemsiyor. Ayrıca, Alevi Çalıştayları’yla cemevlerinin sorunlarının tartışılır hale geldiğine de değiniyor. Cemevlerinin ibadethane kabul edilebilmesi için hem hukuksal çözümün hem de teolojik tartışmaların “çıkmaz sokak” olduğuna değinen Çelik’e göre çözüm kamu yararına bir vakıf kurulmasından geçiyor:
“İnsanların kendi yorumları çerçevesindeki ritüellerini icra edebilecekleri yerler zaten fiili olarak var. Bunlara statü vermek için biz bir çalışma yaptık. Yapılabilecek şey şu dedik. Kamu yararına vakıf kurulmalı. Bu vakıf aynı zamanda bütün bu cemevlerini içine almalı. Mütevelli heyeti olarak olabilir, başka şekilde olabilir. Kamu yararına vakıf olduğundan dışarıdan kaynak temin etmesi mümkün olabilir veya kamu bizzat kaynak aktarabilir. Bu şekilde bir kamu yararına vakfın maddi sorunu çözdüğü gibi yer tahsisi sorununu da çözme imkanı var. Kısaca, devletin köklü kurumu bünyesinde var olmayı değil, tam tersine özgür bir vakıf bünyesinde olması, kendisini kendisinin idare ettiği mütevelli heyetinin olduğu bir vakıf tarafından idare edilmesi; kamununsa katkı sağlaması.”
Çelik’in önerisinin bugün için çözüm sağlayacağı açık, ancak cemevlerini bir arada toplanmasının toplumsal ve pratik mümkünlüğüyle ilgili Alevi kurumlarının ne diyecekleri de önemli.

İnanç teminatı olmalı
Tartıştıklarımız; eşit yurttaşlığın ve inancı da kapsayan temel hakların yurttaşlarca özgürce güvence altında yaşanabilmesi, konuyu bugün Türkiye’deki laiklik anlayışına, oradan da yasalardaki kısıtlayıcı maddelere getirdi.  Çelik’e göre laikliğin yorumu “dayatmacı anlayışa dönünce bireyin inanç özgürlüğü ortadan kalkıyor, toplum kendini cendereye sürüklüyor ve çözümü ihtilallerde bulmaya çalışıyor.” Bu yöntemin başarısızlığına değinen Çelik şöyle devam ediyor:  
“Kim olursa olsun, bu toplumda neye inanırsa inansın bireylerin inanç özgürlüğünün teminatı olmalı.
 Laiklik de bu çerçevede olmalı; herkesin inanç özgürlüğünün güvence altında olduğu bir laiklik anlayışı. Devlet inançlara eşit mesafede olmalı ve eşit mesafedeki inançların da haklarını korumalı. Şimdi biz bunu yapabildik mi? Bunu yapamadık. Yeni Anayasa çalışmalarında illa bir tanım yapılacaksa, böyle bir tanım aslında birçok sorunun çözüm anahtarını teşkil eder.”

 Diyaneti tartışmak parti kapatma nedeni olabilir
Çelik’e, sadece inançla ilgili değil, gündelik hayatın farklı konularında da Diyanet İşleri Başkanlığı’na danışılmasının Sünni inancına mensup olmayan yurttaşlar nezdinde bir ayrımcılıkhissi verip vermeyeceğimi sorduğumda, kendisi Diyanet ve ordunun sistemin temel taşları olarak konumlandırıldığından ve onların tartışılmasının bir siyasi partiyi kapamaya kadar gidebileceğinden bahsetti:
“Diyaneti yok farz edebilir mi bir siyasi parti? Kapatma nedenidir. Diyanet, bizim sistemimizin temel taşıdır. Onun için Diyanet’e sormayalım, Diyanet’i dikkate almayalım, Diyanet bu konuda neden karışıyor gibi değil durum. Diyanet’e sorulur. Yani konu dinle ilgiliyse, İslam’la ilgiliyse bir şekilde Diyanet’in önüne gelir. Dolaylı veya direk. Diyanet de, mevzuat çerçevesinde karar verir veya fikrini söyler.”

Sadece Alevi meselesi değil
Bugün, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 89. maddesi Anayasa’nın 136. maddesine gönderme yaparak açıkça Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yerinin korunmasını güvence altına alıyor.
Diğer yandan, son dönemde bazı yurttaşların hissettikleri ayrımcılık, Türkiye’de hangi soruların Diyanet’e sorulup sorulmayacağından öte, cevapların herkesi kapsıyormuş gibi yansıtılması. Unutmamak gerekir ki, bu toplumda sadece Alevi veya Sünni Müslümanlar yok ve Sünniler de çoğulluk halinde yaşıyor hayatlarını.

Memnun olmayanın memnuniyeti
Çelik tartıştığımız konuların bugünün yasal gerçeklikleri içinde değerlendirilmesi gerektiğine ve çalışmalarını da bu gerçek etrafında şekillendirdiklerine değinirken Diyanet İşleri’nden memnun olmayanların da memnun edilmesinin temel hedeflerden olduğunu vurguluyor.
“Diyanet Cumhuriyet’in köklü bir kurumu ve Diyanet’e gönül verenlerin bir sorunu yok. Diyanetle ilgili memnuniyet %80’lerde. Derdimiz %20, %30 memnun olmayan varsa, onların memnuniyetini nasıl sağlarız olmalı.”
Çelik ayrıca bu doğrultuda, Diyanet’in de, Alevilik hakkında önceden olmayan önemli adımlar attığına değinerek, Diyanet’in Alevilikle ilgili yaptığı faaliyetlerden biri olan tercümeleriyle bastırılmış orijinal Alevi klasiklerine referans veriyor.

‘Laiklik tekrar tanımlanmalı’

Nil MUTLUER

Meclis’in muhalif kanadındaki tüm partiler; CHP, MHP ve BDP Alevilerin taleplerinin yerine getirilmesi konusunda hemfikir. Ancak meselenin temelinde çözüme yönelik algılarında ve Aleviliğe nasıl baktıklarında farklılıklar var. Ortaklaştıkları konu ise net; laikliğin yeniden tanımlanması

CHP’den Doç. Dr. Aykan Erdemir, BDP’den Sebahat Tuncel ve MHP’den Edip Semih Yalçın hem açılımı hem de Alevi meselesinin bugünkü durumunu değerlendirdiler. Değerlendirmelerin yönü laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini gösteriyor. Bu da, yeni anayasa sürecine olan ihtiyacı ve yurttaşlığın ne olduğunu yeniden tanımlamamız gerektiğini hatırlatıyor.

‘Hep tekrarlanıyor’
CHP Milletvekili Doç. Dr. Aykan Erdemir, 16 yıldır akademik çalışmalarında Alevilik meselesinde yoğunlaşmış bir isim. Erdemir’e göre Ak Parti tarafından başlatılan Alevi Açılımı Türkiye’de bir ilk değil, sürekli tekrarlanan sürecin parçası. Bu tekrarın önemli nedeni eşit yurttaşlık meselesinin halen çözülememiş olması:
“Alevi Açılımı’nın pazarlaması iyiydi. Bu girişimin bir ilk olduğu algısı ve yanılgısı yaratıldı. Oysa ki Alevi realitesi ülkemizde birçok kereler tanınmıştır. İsmet İnönü 1963 yılında Diyanet bünyesinde Mezhepler Dairesi kurulmasına ilişkin girişimde bulunmuştur. Süleyman Demirel Alevi realitesini cumhurbaşkanı olarak tanımıştır. Bülent Ecevit ise başbakan olarak tanıma ve destek noktasında önemli atılımlar yapmıştır. Demek ki Alevi Açılımı iddia edildiği gibi bir ilk değil. Ne yazık ki sürekli patinaj yapıyoruz. Neden mi? Çünkü eşit yurttaşlığa, temel hak ve özgürlüklere ilişkin temel esasları bir türlü oturtamadık. Hep gündelik ve geçici çözümlerle günü kurtarmak zorunda kaldık. Tıpkı Alevi Açılımı’nda olduğu gibi.”

CHP’li Doç.Dr. Aykan Erdemir, eşit yurttaşlık meselesinin hâlâ çözülemediğini söyledi.

‘Davet’ eleştirisi
Alevi Çalıştaylarına katılanların listesi taraflarca tartışılan konulardan biri. Genelde bu konuya eleştiri olsa da, tam olarak kimin çağırılmadığıyla ilgili net bir isim verilmiyor. Çalıştayların koordinatörü Subaşı ise listeyi hatırlatarak çeşitli kesimlerden farklı birçok kişi ve kurumu çağırdıklarını sürekli hatırlatıyor. Liste de küçümsenecek bir liste değil. Erdemir ve Tuncel ise konuya özellikle çağrılan bir ismi vurgulayarak eleştiri getiriyorlar. O isim Maraş katliamı sanığı Ökkeş Şendiller. Her ikisi de katılımcılar açısından Şendiller’in çağrılmasının rencide edici bir durum olduğunu ifade ediyorlar: 
“Açılım sürecinde Alevileri rencide edecek isimler davet edildi; kırıcı söylemler kullanıldı. Maraş katliamının bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller’in davet edilmesi büyük tepki çekti. Mümtaz’er Türköne’nin benim de katıldığım oturumda kullandığı “Aleviler darbecidir” ifadesi çok talihsiz bir açıklamaydı. Bu yalnızca gayri bilimsel bir genelleme ve peşin hüküm değil; Türkiye’nin bugünkü ortamında hedef gösteren bir nefret söylemidir. Etiketleyen, yaftalayan, ötekileştiren bir saldırıdır. Bence Türkiye’de Mehmet Bekaroğlu gibi hak temelli diyaloğu güçlendirecek ve Alevi çalıştaylarına olumlu katkı yapabilecek Sünniler de var.”
BDP Milletvekili Sebahat Tuncel de çalıştaya parti olarak katılıp katılmadıklarını sorduğumda, Erdemir gibi Şendiller ismini referans vererek, Maraş katliamı baş sanığının olduğu yere katılmalarının mümkün olmadığını söylüyor:
“O dönem Şerafettin Halis arkadaşımız basın toplantısı yaptı. Katliamdan sorumlu bir kişinin, Ökkeş Şendiller’in, davet edildiği bir ortama katılması zaten mümkün değildi, bizim de öyle.
Katliamlardan sorumlu olan bir kişiyle, katliamlara uğrayanları yan yana getirerek hadi barışın demek doğru değil. Konuşunca her şey bitiyormuş gibi bir algı yaratılıyor. AKP toplumsal muhalefeti bastırmak için açılım sürecini gerçekleştirdi. Ayrıca, Aleviliği de devlete yeniden entegre etmek istiyorlardı.”

 Ayrımcılık sistematik
Sadece milletvekili olarak değil, Alevilik üzerine çalışan bir akademisyen olarak da Erdemir, Alevi meselesinde gelinen noktayı çok tatminkâr bulmuyor ve bunun temel nedeninin Türkiye’deki sistematik ayrımcılık olduğuna dikkat çekiyor:
“Türkiye genelinde açılımdan bugüne temel hak ve özgürlükler noktasında, özellikle de inanç özgürlükleri açısından, çok daha kötü bir yere gidiyoruz. Aleviler özelinde, Alevilerin hak ve özgürlükleri açısından da daha kötü bir yere gidiyoruz. Ayrımcılık, nefret söylemi ve nefret suçları karnemiz her geçen gün kötüleşiyor. Türkiye’de süregelen sistematik  ayrımcı uygulamalar Aleviler özelinde daha da derinleşiyor. Beraberinde Alevilerin mağduriyetleri de derinleşmektedir. Açılım süreci mağduriyetleri gidermek bir yana, artırmıştır. Açılımın faydasından geçtim, zararı olmuştur.”

 AKP net değil
Alevi meselesine, Alevilerin problemlerinin çözümüne kararlı bir şekilde devam etmemesi AK Parti’nin aldığı en büyük eleştirilerden biri. Erdemir de AK Parti’yi aynı yönden eleştiriyor:
“Açılımın sahibi olan siyasi irade muğlak, ikircikli ve iyi niyetten yoksun olduğu için olumlu bir sonuç çıkmadı. AKP bu sürece ilişkin net değildi. Tam olarak ne istediğini, nereye gitmek istediğini bilmiyordu. Pusulası eşitlik, hak ve özgürlükler değildi.”

 MHP desteğe hazır
MHP milletvekili Edip Semih Yalçın Alevilerin yaşadıkları sorunları çözmek için katkıda bulunmaya hazır olduklarını ancak, AK Parti’nin başlattığı sürecin tamamlanamadığına değiniyor:
“MHP, Alevilerin sorunlarına çözüm bulunması amacıyla “karşılıklı anlama ve anlaşılma süreci” başlatılmasına samimiyetle katkıda bulunmaya hazır olduğunu bizzat Genel Başkanımız SayınDevlet Bahçeli’nin ağzından çeşitli vesilelerle açıklamıştır.
Alevi toplumu temsilcilerinin iştirakiyle başlatılan “çalıştay” sürecini bu bakımdan olumlu ve cesaret verici bir başlangıç olarak gördük. Bu sürecin sorumluluk duygusu içinde, iyi niyetle ve samimiyetle yürütülmesi ve herkesin yapıcı katkıda bulunmak için gerekli hassasiyet, özen ve kararlılığı göstermesi en samimi beklentimiz olmuştur. Ancak süreç iktidarın müraice Alevi açılımı yüzünden akim kalmıştır.”

 Konuşuyoruz çözmüyoruz
BDP Milletvekili Sebahat Tuncel’e göre mesele sadece Alevi açılımı süreciyle ilgili değil. Kürt Açılımı sürecine referans veren Tuncel, AK Parti hükümetinin yaklaşımını konulara “miş gibi yaparak” yaklaşmak olarak yorumluyor ve bunun da kalıcı çözüm üretmediğine değiniyor:
“AKP’nin şöyle bir söylemi var. Artık konuşuyoruz. Yani konuşunca bu iş çözülüyormuş gibi. Konuşmak neye yarıyor? Konuşmak insanların öfkelerini dindiriyor. “Bak devlet önceden yok sayıyordu bizi, görmezden geliyordu; şimdi görüyor, konuşuyoruz.” Konuşuyor ama çözmüyor. Açılım süreçleri bence genel olarak böyle bir şeydi.”
MHP Milletvekili Edip Semih Yalçın da hükümetin Alevi meselesinde samimiyetini sorguluyor. Yalçın’a göre oy kaygısı ile kapsayıcı olmak  hükümetin başından beri izlediği yol. O yüzden açılım konuşulsa da somut adımlar atılmıyor:
“İktidara gelmek için bütün kesimlerden oy almayı hedefleyen AKP; Diyarbakır’da ezilen halkın partisi; Urfa, Konya gibi illerde muhafazakâr kitlelerin sesi; İstanbul’da yönü Batıya dönük modern kesimlerin temsilcisi propagandasıyla yola çıkmıştır. İktidara geldikten sonra da halka kendi inanç sistemini ve kendi ön yargılarını dayatmaya başlamıştır. Temelde AKP’lilerin Alevilikle ilgili ön yargılarını bilmeyen yoktur. AKP’nin Alevi açılımı siyasetinin tamamen oya dayalı, ikiyüzlü bir anlayışın ürünü olduğu ortaya çıkmıştır. Alevi kesimiyle temasa geçilmiş, çalıştay ve buluşmalar tertiplenmiştir, ama uygulamada somut hiçbir adım atılmamıştır. Samimiyetin ölçüsü, Alevliğe resmi ve meşru bir hüviyet kazandırmak, Alevi kesimi rahatlatmak için atılacak adımlardadır.”

 CHP de sorumlu
Tuncel ve Yalçın sadece Ak Parti’yi değil CHP’yi de sorumlu tutuyor. Tuncel’e göre sadece Alevi meselesinin değil, laiklik anlayışının da kapsayıcı olmamasından CHP’nin yıllardır sergilediği yaklaşım da sorumlu:
“Alevi meselesinde CHP’nin de çok rolü var. CHP iktidardayken hiçbir zaman inanç sorununu çözmedi. Kendisi Alevilerin doğal solcu olma durumunu kullandı. Hep Alevilerden oy aldı. İktidardayken Diyanet ve laiklikle ilgili bir şey yapmadı. Sözde laiklik varmış gibi. Bizce Türkiye’de laiklik hiç olmadı yani. Gerçek anlamda laiklik olabilmesi için de bu Diyanetin lağvedilmesi gerekiyor.”
Farklı bir açıdan da olsa MHP’den Yalçın da Tuncel gibi Alevi meselesinin bugüne kadar çözülememiş olmasında CHP’nin de sorumluluğu olduğunu ifade ederken demokrasinin gelişmesiyle Alevilerin farklı kesimlerce de kabul edilmeye başlandığına değiniyor:
“… Alevi kesimin Atatürk’ten sonraki dönemde sol siyaseti benimseyen CHP’ye yanaşmalarının en büyük sebebi de bu partinin, siyasi yelpazenin soluna yerleşmesidir. Ama aradan geçen uzun yıllarda köprülerin altından çok sular aktı. Türk demokrasisi önemli mesafeler aldı. Artık Aleviler hemen her kesim tarafından kabul görüyor. Genellikle fikriyatında Türk-İslam inancını ağır basan ve muhafazakâr Müslümanların bulunduğu MHP gibi bir parti, Alevilerin toplumumuzun önemli bir parçası olduğu gerçeğini sık sık dile getirmeye başladı. MHP’nin Alevi açılımının arkasındaki gerçek; Alevilerin, kökleri Orta Asya’ya uzanan kültürel dokumuzun motiflerini Anadolu’da bütün orijinalitesiyle yaşatıyor olmalarıdır… Buradan hareketle denilebilir ki artık Alevi vatandaşlarımız ve onları temsil eden örgütler, siyasetin bütün yelpazelerine yakın durmalıdırlar. Eskiden olduğu gibi tek bir partide saflaşmak yerine bütün siyasi partilerde yer almalı, tabanlarını genişletmelidirler.”

 Yüzleşme ve özür
Tuncel’e göre Alevi meselesini çözmenin en önemli adımı yüzleşmekten ve özürden geçiyor:
“Zaten başından beri biz eleştirirken de öyle demiştik. AKP’nin niyeti, Alevilerin sorununu çözmek değil. Alevilerin sorununu çözmek nasıl olur? Bir, devlet olarak Alevi kimliğini tanıyacaksın ve diyeceksin ki; ‘Ben Alevilere karşı çok haksızlık yaptım.’ Yani; ‘Onların inanç kimliğinden katliamlar yaşamasına neden oldum.
İbadethanelerini kapattım, yasakladım.’ Hala 21. yüzyılda cemevinin ibadethane olup olmadığınaYargıtay karar veriyor. O kadar korkunç olayın içinde bu bir başlangıç. Niyet önemli. Oruç tutarken bile insanlar niyet ediyor değil mi? Ama şimdi AKP’nin niyeti başka. Niyet sorun çözmek falan değil. Niyeti Alevileri kendi önünde engel olmaktan çıkarmak.”

Türkiye’de Alevilik – ‘Yalnız bırakıldım’

Nil MUTLUER

Eski AK Parti Milletvekili Reha Çamuroğlu, Alevi açılımı sürecinde kendisine hücum edildiğini belirterek, “Birdenbire açılımla ilgili meselede gerek fanatik Sünnilerin, gerekse fanatik Alevilerin hücumuna uğradım. Fakat hükümet, parti beni yalnız bıraktı” dedi
Biri siyasetçi, biri bürokrat…   Biri Alevi, biri Sünni…   Biri, Alevi açılımının ilk hamlelerinden 2008 ve 2009 Ocak aylarında AK Parti tarafından gerçekleştirilen Muharrem Ayı Orucu iftarlarından bildiğimiz eski AK Parti milletvekili Reha Çamuroğlu…
Diğeri, şu anda Diyanet Strateji Geliştirme Müdürü olsa da, 2009-2010 Alevi Çalıştayları koordinatörü olarak akademik kimliğiyle görüş bildirmeyi tercih eden sosyolog Dr. Necdet Subaşı.
Her ikisi de, AK Parti’nin Alevi Açılımı’yla gündeme geldiler. Bu konuda, isimleri önde anıldığı için tarihin yükü sırtlarında, aldıkları destek kadar önyargılarla da mücadele etmek durumunda kalarak başladılar çalışmalarına.
Her ikisi de, bazı kesimlerce ‘Devlet Aleviliği’ni yaratmakla eleştirildi. Esasında refleks olarak hükümeti eleştirmek, bu iki kişiyi eleştirmekle özdeşleştirildi.
Her ikisiyle de, Alevi meselesini, açılım sürecini, iftarları ve çalıştayı konuşmak önemli, zira, bu konular meseleye son beş yıla damgasını vuranlardan. Ayrıca, Alevilerin halen yaşadıkları sıkıntılar ve beklentileriyle ilgili politik söylemlerini de etkileyen konular arasında. Çamuroğlu ve Subaşı’yla Alevi meselesini ve siyasi gündemi konuştuk. Açılım ve çalıştayla başlayan sohbetimiz bizi Madımak’tan Suriye’deki iç savaşa kadar götürdü.

Konunun zorluğu
Sözü onlara vermeden önce Alevi meselesini ve süreci konuşmanın neden kolay olmadığına değinmek önemli. Öncelikle, tartışma teoloji, hukuk ve siyaset tartışmalarının kesişiminde durduğundan, olaya hangi açıdan baktığınız haklılığınızı değiştirebilir. Amaç, farklılıklarımız ve ortaklıklarımızla bir arada çoğunluk merkezli değil de, çoğulculuk merkezli yaşamaksa teolojik tartışmaları hukuki ve siyasi olanlardan ayırmak gerekli. Zira, inanç özgürce seçilen bir konu olması gerektiğinden siyasi güç ve hukuki ön belirlemelerden bağımsız bir şekilde tartışılmalı. Ayrıca, azınlık grubunun inancıyla çoğunluk grubunun inancı, temsiliyet ve kaynaklara erişim eşitliğine sahip olmalı ki, mensupları kendilerini eşit yurttaş hissedebilsinler.

Polİtİk refleksler
Diğer yandan, Alevi meselesini konuşurken bunun halen yüzleşilememiş bir konu olduğunu ve bu yüzden kemikleşmiş öfkeleri ve bu öfkelerin korku ve varoluş stratejisinin sığındığı politik refleksleri barındırdığını da hatırlamak lazım. Bazı Alevi kesimlerin eleştiri reflekslerinde bu yatıyor. Elbette tarihteki acı birikimle yüzleşmeyi ve özrü talep etmek son derece meşru. Bu gibi süreçler sadece Aleviler için değil, Türkiye’deki demokratikleşme ve saydamlaşma için şart. Ancak, eleştirinin dili ve kapsamı da önemli. Bugünü eleştirirken tarihte yaşananların egemendevlet ideolojisiyle ve milliyetçilikle bağını görmeden sadece Sünni kimliğe eleştiride bulunmak da bizleri pek sağlıklı bir tartışma zeminine taşımıyor.
Zira, kendilerini esas olarak Sünni kimliğiyle ifade edenlerin de Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ve özellikle 28 Şubat olmak üzere darbelerde potansiyel “irtica” olarak yaftalanmaktan yaşadıkları ciddi baskılar var. Kısaca, devletin kendini üzerine inşa ettiği Sünni kimlik ile bugün siyasette ve kamusal hayatta aktif bir söylem ve sembol haline gelen Sünni kimliği de ayırmak lazım.

6 AY HAZIRLANDI
Sosyolog Dr. Necdet Subaşı, konunun akademik boyutundan çok siyasi boyutundan tedirgin olsa da 6 aylık bir hazırlıktan sonra çalıştayları başlattı.

 Çalıştaylar dönemi
Alevi açılımında, Muharrem Ayı Orucu İftar yemeklerinin ardından Alevi Çalıştayları dönemi başlıyor. Çalıştaylardan sorumlu dönemin Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu’yken, kabine değişimi ile görevi Faruk Çelik devralıyor. Muğla Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını sürdürürken, çalıştayların koordinatörlüğü Dr. Necdet Subaşı’na teklif ediliyor.
Konunun akademik boyutundan çok siyasi boyutunun olmasının kendisini tedirgin etse de arkadaşları tarafından cesaretlendirilerek sürece giriyor. Oldukça kapsamlı ve hassas 6 aylık bir hazırlık sürecinden sonra çalıştayları başlatıyorlar.
Alevi meselesiyle ilgili kapsayıcı bir durum saptaması yapmayı hedeflediğinden çalıştaylara,medya mensuplarından, siyasi önderlere, sosyal bilimcilerden tarihçilere, ilahiyatçılara, hatta Anayasaca tanınmamasına rağmen dedelere, Alevi önderlerinin devlet tarafından kriminal düzeyde tutulan isimlerine kadar farklı kesimler katılıyor. Akademik yaşamın reel yaşam ve politikadan farklı olduğunu söyleyen Subaşı pratik yaşamın akademik derinliğe fazla ihtiyaç duymadan “bol bol tüneller, geçişler üreten, darmadağın, yorucu bir süreç” olduğunu vurguluyor. Bu sırada, varlığını devam ettirmesi gerektiğini düşündüğü bir inanç ve kimliğin nasıl kurtarılacağı konusunda sinerjiyle çalıştığını ifade etmeden de geçemiyor.

 Herkes kendi mahallesine hesap sormalı
Yıllardır Alevilik üzerine çalışan ve sosyologluğunun yanı sıra ilahiyatçı da olan Subaşı’na göre herkesin kendi çevresinde önyargıları kırmak için çalışmasının önemine vurgu yapıyor. Kendisinin bu süreçte de öncesinde de birçok insanın önyargılarının değişmesine vesile olduğunu belirtiyor. Madımak’la ilgili eleştirel olmayanlara da hesap sorduğunu belirtiyor:
“Şunu sorabiliyorum: Sen yakmadın da nasıl seyrettin? Ama bu sorma öbür tarafta da sorulmalı. Sünni de sormalı, Alevi de sormalı.”

 Madımak tartışması
Alevi çalıştaylarının bir oturumu, Alevi ve diğer tüm Sivas derneklerinin, Madımak Oteli’nde yakınlarını kaybedenlerin katılımıyla gerçekleşiyor. Dönemin çalıştaylardan sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik diğerlerine olduğu gibi bu toplantıya da katılıyor. Hayatlarını kaybedenlerin yakınlarının çok ağır ithamlarını anlayış ve saygı ile karşıladıklarını söyleyen Subaşı acılı insanların olayın, yargının hesabını sormalarını anlaşılır birşey olarak yorumluyor. Alevilerin önemli taleplerinden biri olan Madımak Oteli’nin müze olması konusunun önemine, hatta bunun raporda açıkça yer aldığına vurgu yaparken, katliamda hayatını kaybedenler için yapılan anı odasında olaylara karışmış iki kişinin isminin bulunmasını da kabul edilemeyeceğini söylüyor:
“Madımak’ta hayatını kaybedenler adına bir anı odası yapıldı. Ama her zaman sizin dikkatinizdeolmuyor. Mesela orada ölenlerle ilgili kamuoyunda 37 diye ezberi var ya; Valilik 37 kişinin de ismini almış, her birine bir plaket koymuş. Aleviler hemen arkasından itiraz ettiler. Haklılar, ölen 37 kişi içinde birisi katilse, onun o listede olmasını kabul edemeyiz. Ancak, hata olduğu söylenmesine rağmen hala söyleniyor. Hükümet otelle bir adım atıyor. Karşı tarafında biraz daha adım atması önemli.”

AK Parti’nin kararsızlığı
Reha Çamuroğlu Başbakan tarafından “Alevi” kelimesi zikredilmeden “ilgili” konuda danışman olarak görevlendirilerek açılım çalışmalarına başlıyor. Daha bu görevlendirme biçiminin ileride yalnız bırakılacağının işareti olduğunu da vurgulamadan edemiyor. Bu sırada, çeşitli kesimlerden kendisine hakarete varan eleştiriler geldiğini ancak, partiden kimsenin kendi yaptığı açıklamaları desteklemediğini, hakaretlere dava açmak istediğinde partinin yanında olmadığını ve yalnızlaştırıldığını belirtiyor:
“Mesela Kürt açılımı için ortalığı o kadar yakanlar yıkanlar, hiç konuşmadılar. Ki o zaman işte, Dengir Fırat ikinci adamdı partide. Baktım bana hücum ediliyor, parti sahiplenmiyor. Bir hakarete uğradım, ölüm tehdidi aldım ve dava açmak istedim. Partinin yönlendirdiği avukat benden 6 bin lira vekâlet ücret istedi. Avukatı geri gönderdim. Birden bire açılımla ilgili meselede gerek fanatik Sünnilerin, gerekse fanatik Alevilerin hücumuna uğradım, iki farklı cepheden. Fakat, Başbakan demeyeyim, hükümet ya da parti beni burada yalnız bıraktı. Sayın Başbakan bir kere uçakta, işte bu konuda ‘Reha Bey’i görevlendirdik’ dedi. Bunun dışında bir arkamda duruş görmedim. Sonra bazı parti yöneticileri ‘Gündemimizde böyle bir şey yok’ diye açıklamalar yaptılar.”
Bu yalnızlaştırılmadan sonra kendisinin de soğuduğunu ancak, iftarlar boyunca dönemin Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu ile çok iyi çalıştığını da belirtiyor.

Alevisiz çözülemez 
Çamuroğlu, yaşadıklarıyla parti içindeki eğilimin, sorunları sorun sahipleriyle çözmemek olduğunu gözlemliyor:
“Çok acı olan şu. Şimdi siz bir siyasi eylem içine giriyorsunuz, birileri çıkıyor mesela gidiyorlar Sayın Başbakan’a diyorlar ki “kendisine prim yapıyor aman, bu işin sahibi sizsiniz. Yani, bu işin çözücüsü olarak o gözükmemeli.” Elbette işin sahibi başbakan. Bakın Kürt sorununda da bu var. Yani o çözüldüğünde zaten Başbakanın başarısı olacak. Böyle bir realite var, ama, şimdi bu yöntemle hiçbir siyasi sorun çözülemiyor, çünkü ortak edinmek zorundasınız. Alevi sorununu Aleviler olmadan çözebiliyorsanız buyurun çözün. Ya da Kürt sorununu Kürtler olmadan çözüyorsanız, buyurun çözün. Yok böyle bir şey.”

 Yeniden kimlikleştiriliyor
Çamuroğlu’nun da Subaşı’nın değindiği önemli noktalardan biri Alevilik mevzuunda kimlik, inanç ve siyasetin içiçeliği ve farklı kesimlerin bu iç içeliği zaman zaman kullanması. Çamuroğlu’a göre son dönemde ayrımcı dilde bir geriye gidiş var ve Suriye meselesi de bunun tetikleyicilerinden: 
“Bazen İslamcı kesimde Alevilerle Nusayrileri, Alevi başlığı altında şiddetli bir ayrımcılığa tutan yazılar görüyorum. Bazen de, yine çok pragmatik güdülerle Alevilerle Nusayrileri ve Caferileri birbirinden ayırmaya, ya işte efendim ne ilgisi var bizim Alevilerle Nusayrilerin, gibi yazılar yazıldığını görüyorum. Alevilerin her düzeyde aptal yerine konmaya çalışıldığını görüyorum. Aleviler büyük Şii ailesinin bir parçasıdır. Alevilik İran’daki 12 imam Şiiliğiyle de, Nusayrilikle deYemen’deki Zeydilikle de, İsmaililikle de akrabadır. Dolayısıyla siyasi ve stratejik hesaplar adına Aleviliğin tarihinin ve itikadi temellerinin de tahrif edilmeye kalkıldığı bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Bir Türkçü Alevi çıkıp şöyle diyebiliyor. Ne ilgisi var İran’daki Şiilikle bizim Aleviliğimizin? Bizim Aleviliğimiz şamanlıktan gelir, İran bizim tarihi düşmanımızdır, mesela.”

 Teolojik tartışma siyasetten ayrılmalı
Çalıştayların ardından çıkan, 10 çalıştay oturumunu kapsayan 12 ciltlik rapor, durum tespiti yapması açısından önemli bir belge. Raporun girişinde, raportörün görüşlerinin hükümeti yansıtmak durumunda olmadığı gibi, raporun içeriğinin de hükümetin görüşlerini yansıtmayabileceği ifadesi yer alıyor. Raporun sonuç bölümündeki öneriler Madımak Oteli’nin müze olmasından Alevilerin tanımlanmasının “Alevilerin uhdesinde olması gerektiğine” vurgu yapsa da, rapor en çok da somut verilere dayanmadan özellikle bu iki konuda eleştiriliyor.
Subaşı’na göre “rapor okunmadan eleştiriliyor.” Sürecin rapora yansıyan eleştirilebilecek bir yanı, ilahiyatçılar ve dedelerin olduğu bir ortamda Aleviliğin ne olduğu ile ilgili tartışmaların siyasi tartışmalardan ayrışmaması.
Reha Çamuroğlu açılımın ilk dönemlerinde kendisinin de önerdiği çalıştayların siyasi çözüme yönelik, hükümet ve Alevilerin taraf olduğu çalışmalar olduğunu söylüyor. Çamuroğlu’nun bahsettiği gibi siyasi çözüm aramak önemli olsa da, hiç  yüzleşilmemiş bir konuyu etraflıca tartışmak da gerekli. Diğer taraftan, nasıl tartışılırsa tartışılsın, siyasi geçmiş Alevilik inancını siyasetle birlikte örmüş halde. Anlaşılabilir nedenlerle de olsa, Cumhuriyet döneminden bu yana kendini devletin laiklik anlayışıyla özdeşleştirerek siyaset yapan Alevi gruplarının olması meselenin teolojik ve siyasi olarak ayrılmasına pek imkan vermiyor. Tüm bu tartışma, hükümetin iftar ve çalıştaylar döneminde gösterdiği varlığı sonradan göstermemesinde kilitleniyor. Sonrasında meselenin çözümünün üzerine kararlılıkla gidilmemesi rapora mal ediliyor.