Ana Sayfa Blog Sayfa 6434

Cezaevine pir geldi!

Aysel DOĞAN

Bir insanın, bir toplumun ve bir halkın başına gelebilecek en büyük dayanılmaz kötülük, sistemleşmiş zalimlikle karşı karşıya kalmasıdır. Çünkü sistemleşmiş zalimlik ve zulüm, zalimlerin görünmezliğinde zulmün her türlü sıfatla, renkle, yöntemle, araçla kendini yeniden üretmesi yüzsüzlüğüdür. Bu berbat kötülük devletleşince de zalimin de zulmün de meşrulaşması ve yasallaşmasıdır. Ve değişmez kaderinde yeryüzündeki yalancı tanrıların ilanıdır ve artık o zorun kutsandığı şekilsiz, biçimsiz, tanımsız ve sınırsız zorbalık doyumsuzluğuyla insanın da, insanlığın yarattığı tüm değerlerin de düşmanıdır.

Son yüzyıldır bu coğrafyada yaşayan halkların kimliklerini, dillerini, inançlarını inkar etmenin beyhudeliğini ecdadının Osmanlı’sından, Türk İslam sentezini, ırkçılığını, tekçiliğini teorik olarak çıkarmak kolay oldu da sıra bu coğrafyanın kadim halklarının kimliklerine, dillerine, inançlarına uygulamaya gelince imkansızlığını görmeyecek körlükte ısrar etmeyi marifet saymak deliliğin çılgınlığıdır. Öyle kendini biricik yaratılan, seçilen ve dünyayı da ecdadının at koşturduğu meydan ve yollardan ibadet görmekten de olmuyor. Ecdadını okurken bile hile yapıp şan şöhretini marifet saymak günahlarına da günah ekleyerek gizlemek kolay olmuyor. Ve yalanlar da artık inkarı da, imhayı da, soykırımı da örtmüyor. Habil ile Kabil’in kardeşliği ve Kerbela’da Ehlibeyt’in katliamına sığınıp bu coğrafyanın kadim inancı Aleviliğe yönelik inkar, imha, asimilasyon denilen insanlık suçlarına kader kılıfı takıp sürdürmek de olmuyor. Ve bundandır ki zamanların, mekanların tarihi duvarlarına çarpa çarpa ufalıyor, ufalıyor zalim de, zulüm de… Ve tarihin tekerrürü yutturmacısıyla, zalimliğin zulmün bayrağını kapan hükümet çılgınlığın zirvesinde bile vurmuştur.

İnkar, imha, soykırımlarına hangi adı, hangi kılıfı takarsa taksın bu devlet, artık minareye de çuvala da sığmıyor hileleri. Bu çılgınlık hallerine gülenler alkış tutanlar sanıyorlar ki perde indiğinde girdikleri kapıdan, geldikleri yollardan bilinmezliğe görünmezliğe dalıp, izlerini kaybettirecekler. Tarih hiç öyle demiyor ama… İnkar, imha her türlü her biçimde sürek avında. Zincirinden boşanmış soykırımcılar bir halkın tüm değerlerine, inancına yaşamının her alanına ve yediden yetmişe her insanına birebir dokunduğunda topyekun bir başkaldırıya dönüşür. Kürtler, Aleviler ve inkarın kıskancındaki kimlik ve inançlar o günleri, o anları yaşıyor. İşte burası direnerek yaşamanın da dayanılmaz sınırıdır.

Bir yüzyıla sığmayacak katliam ve soykırımların gerekçesini, isyanları bastırmanın ceberut devleti hakkıyla çarpıp unutturma çirkefliğini diyelim yüreğimize gömdük. Peki, son 30 yıldır yaşatılan zalimliğin berbat faşizanlığına hangi yardakçıların, kesip biçenlerin, hesaplarını kitaplarını çalıp çırptıklarıyla yama yapan terzilerin kılıf biçebilir mi ki? Şimdi ceberut devlet Araf’ta, suçüstü yakalandı, tüm günahları yüzüne, her an, her gün binlerce mazlum insan okuyor. Tövbe etmek zamanını uzatmanın lüksü de yok.

Bu hengamede Alevi açılımı da unutturulmaya çalışılıyor. Ebu Süfyan’ın torunları kendince, uzun zamandır umutlarını kestiğinden olsa gerek, Alevilerin sessizliklerini hayra yormayıp açılım diyerek çat kapı sessizliği bozmak istediler. Oysa Yavuz’u, Dersim’i bir yana bırakalım da Maraş, Sivas Alevi katliamlarını yaptıranlar yapanlar, yüzyıldır asimilasyon politikalarıyla insanlık suçu işleyenlerin yüzsüzlüğünün pişkinliğinde Alevilik nedir diye rezilliğe rezilliği aklayarak yeniden tanımlama, yeniden hizaya getirme niyetlerini gizleyemediler. Tanım kargaşasında ne istiyorsunuz diyerek acımasızlığın gölgesinde inkarın katliamın ve asimilasyonun açtığı yaralara tuz basıp kapattılar.

Geriye Aleviliğin İslam içi-dışı olup olmadığını ve Diyanet’e havale edip cemevlerinin ibadethane olamayacağının hilelerinin uyarısını yapıp mühürlediler. Geride Alevi inancının imarı, okullarda zorunlu Sünni-İslam din derslerini korkunun tuzaklarında, kapıların kör karanlıkta işaretlenmesini, Maraş, Sivas Alevi katliamlarının acılarında yuvalanıp ağlarını örmeye devam ediyorken, meclisin başkanı da, ilgili ilgisiz bakanları da Alevilik din değil, İslam’ın adsız bir versiyonu deyip camiler gösterdi. Cemevlerine cümbüş evi diyen zihniyet Dersim’de olduğu gibi cemevini özel timlerinin, özel yetiştirilmiş valilerinin, istihbaratının aşure yiyip fişleme yaptığı mekanlara dönüştürmeye çalışıyor. Oysa cemevleri tüm Alevilerin cemaat olarak pirleriyle mürşitleriyle buluştuğu semah durduğu arınma mekanıdır.

Sürek avıyla alıkonulan 10 bini aşkın insan cezaevlerinde, savaş hukukuyla devletin-hükümetin yargısı gözlerini kapatıp görevini yapsa da hükümsüzlüğünün çıplaklığıyla karşı karşıya kaldı. Kininin, intikamının öfkesiyle keskin sirke gibi kendini tüketti. Yargılayanların yalancıktan da olsa yargılandığını yaşadığımız bugünlerde aslında kendilerine hüküm biçiyorlar. Cezaevlerinde binlerce olduk, halk olarak buradayız, hak ve özgürlükler mücadelesi mekan ve zamanların duvarlarını yıkar ve zindanlarda son 30 yılın tarihimize bıraktığı zindan direnişinin ve özgür yaşamın büyük mirası da var. Kimlik, dil ve inancımızın üzerindeki zulme karşı mücadele ettiğimiz için alıkonulduk, cezaevlerindeyiz. Bu bedeli yaşarken fiziki olarak sınırlandırılmış olsak da düşünsel, ruhsal özgürlük hak arayışımızı hiç kimse sınırlayamadı. Sınırlayamaz da. Nerede olduğumuz değil, neyi, nasıl yaşadığımızla kendimizi tanımlarız.

Malatya cezaevine getirilişimizden kısa bir süre sonra muharrem ayıydı. Alevi sahte açılımıyla yaramıza tuz basan Türk-Sünni İslam iktidar, Alevilik inancının içeriğini boşaltma inkarına kılıflar uydursa da bu kadim inanç, İslamiyet’in masumiyeti ve vicdanı olduğu kadar, Hüseyin’in direnişiyle de zalime-zulme başkaldırının da damarıdır, ne yaparsa yapsın, bu gerçekliği değiştiremez. Mezopotamya halklarının yüreğinden silemez. Her alanda olduğu gibi cezaevlerinde de kimlikleri, inançları için bedel ödeyenler inkar edilmektedir. Hocası, imamı hatta Avrupa’nın baskısıyla Hıristiyan din insanları belirli günlerde, aylarda ziyaret yaptıkları halde, Alevi Pir’ine, mürşidine yasaktır. Pirlerimiz de mürşitlerimiz de cezaevine sadece elleri kelepçeli girebilmişlerdir.

Malatya cezaevinde muharrem ayının biz Dersim Kürt Kızılbaş Aleviliği için anlamını, değerini ve 12 gün oruçluyken et, yumurta ve tohum türü yiyecekleri yemediğimizi cezaevi müdürlüğüne bildirdik. Sanki uzaydan gelmiştik, Alevilik bu mudur diye sorular yöneltildi oysa Malatya Kürt-alevi nüfusun yoğun olduğu bir kent, yanı başında Sivas, yanı başında Maraş ve yaşanan Alevi katliamı var. Bilinmeyen bu inanca düşmanlık, anlaşılan devletin inkarı ve asimilasyon gerekçeleriydi. Biz ayrıca inancımız gereği muharrem ayında pirimizle görüşmek istediğimizi de bildirmiştik. Bizimle ilgili her türlü etki ve yetkiye sahip olan cezaevi idaresi bu talebin kendilerini aştığını belirtti. Bakanlığa kadar yazışmalar sürdürüldü. Ve nihayet bir yıl sonra muharrem ayında, sürgün edildiğimiz Elbistan cezaevinde, Elbistan cemevinin desteği ve çabasıyla pirimizle, pirlerimizle buluşabildik. Demir kapılar, demir parmaklıklar, camların arkasında da olsa buluşmanın sevinci bizler için ibadetti. İnkarcı, ceberut devlete teşekkür etmeyeceğiz.

Bir halkın kimliğini, dilini, kültürünü ve inancını inkar, insanlık suçuyken, çalınan ve el konulan tüm değerlerimiz için bu kadar acı ve ağır bedeller sonucu, parça parça zulümden, zalimden kurtardığımız haklarımız lütuf değil tam aksine suçüstü yakalanmış, kaçacak yer, saklanacak karanlık bulamayan ceberut devletin ve başının günahkarlığının hanesine yazılacaktır. Bu bir ilkti, ilkleri çoğaltmak, zalimden, zulümden bir halka koparmak, demokratik hak ve özgürlüklere eklemek boynumuzun borcudur. Yakında Xızır oruçlarımız geliyor. Pirlerimizle, mürşitlerimizle buluşmanın güzelliğini, huzurunu yaşamanın zamanıdır da…

ÖZGÜR GÜNDEM

İç Toroslar ve Alevi Edebiyatında İç Torosların yeri

Elif SONZAMANCI

İç Toroslar, hakkında sayılı kaynaklar olmasından dolayı, bugüne kadar hep kapalı bir kutu gibiydi. Zengin bir kültürel dokuya sahip olmasına rağmen, hala tamamıyla gün yüzüne çıkmayan bir tarihi olan İç Toroslar ve Edebiyatını, bu konu hakkında ‘İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler ‘adlı kitabı bulunan Mehmet Bayrakla konuştuk. TV 10 ‘da yayınlanan Tarih Köprüsü programından derlenen aşağıdaki söyleşiyi zevkle okuyacağınızı düşünüyorum.

Elif Sonzamancı: Özellikle Alevi ve Kürt nüfusunun yoğun olarak bulunduğu İç Toroslar ve edebiyatı çok bilinen bir konu değil.  Oysa bazı yapıtları incelediğimizde muazzam güzel eserler var. Öncelikle batı kaynaklarında Anti Toroslar olarak geçen İç Toroslar hangi coğrafi alanı kapsıyor?

Mehmet Bayrak: Batı literatüründe İç Toroslar ya da Anti Toroslar adıyla literatüre girmiş. Ben de İç Toroslar adını yeğledim. Dış Toroslar, Akdeniz’i Anadolu’dan ayıran bölümdür. İç Toroslar ya da Anti Toroslar olarak nitelendirilen dağ silsilesi de Binboğalar, Ahır Dağı, Engizek ve Nemrut dağı silsilesini oluşturan dağlar kast ediliyor. İç Toroslar çok önemli bir bölge olduğu halde, senin de söylediğin gibi gerçekten bu niteliğiyle çok fazla bilinmeyen bir bölge.

Oysa taa Selçuklu döneminden itibaren birçok önemli isyana, toplumsal olaya ve katliama sahne olmuş bir bölge. Neresidir burası? Maraş merkez olmak üzere, Adıyaman’ın, Malatya’nın önemli bir bölümünü, Sivas, Kayseri ve Adana’nın bir bölümünü ve Antep’in içine alan geniş bir bölgedir ve Alevi Kürt nüfusu açısından yoğun büyük bir havzadır. Yani iki büyük havzadan söz edilir. Birisi Dersim merkezli Fırat havzasıdır, diğeri İç Toroslar havzasıdır.

Elif Sonzamancı: Buradan hareketle isterseniz biraz da İç Toroslar’ın tarihini açalım…

Mehmet Bayrak: Tarihte Dulkadiroğlularının adeta bir devlet olarak konuşlandığı ve hükümran olduğu bir coğrafyadır. Dulkadiroğulları bilindiği gibi 16. Yüzyılın neredeyse ortalarına doğru Osmanlılar tarafından kendilerine bağlanabilmiş bir beyliktir. Dulkadiroğullarının hakim olduğu İç Toros  bölgesi, kozmopolit bir bölge. İçinde Kürtler‘in Türkmenler‘in ve Ermeniler ‘in varlığından söz etmek mümkün. Kürtlerin o bölgeye dönük tarihi bildiğimiz kadarıyla yaklaşık bin yıllık bir tarih. Eyyubiler döneminde Maraş merkez olmak üzere İç Toroslara Alevi Kürt göçlerini görüyoruz. 16. yüzyıldan sonra da oldukça yoğunlaştıklarına tanık oluyoruz. Eyyubiler, Suriye ve Filistin merkezli Mısır’ı da içine alan Anadolu ‘nun özellikle güneydoğusunu iç Toroslara kadar olan kesimi içine alan bir memleket. Eyyubiler döneminde Maraş bölgesi de  bu Kürt önderlikli hanedanlığa bağlandı ve o dönemde birçok Kürt aşirette o bölgede yoğunlaştı. Lozan dönemine kadar o bölgeler  gerek Maraş, Antep ve Urfa olsun Halep’e bağlıydı. İç Toros Kürtlerinin dil olarak en çok yakın olduğu bölgede bu bölge.

Elif Sonzamancı: İç Toroslarda yerleşmiş büyük aşiretlerden bahsedebiliriz. Büyük diyorum çünkü federasyon ve bunlara bağlı kollar bulunuyor. Bu coğrafyadaki en büyük aşiret hangisi?

Mehmet Bayrak: O bölgedeki en büyük aşiret Sinemilli aşiretidir. Sinemilli, Atmi, Atmi’nin Bugan ve Alxas kolu olsun o konuda çok net şeyler söylemek mümkün değil. Bazı kaynaklar Sinemilli aşiretinin Alxas aşiret ile kardeş aşiretler olduğunu ve bunların Atmi aşiretinden çıktığını söylüyor. Mesela Nuri Dersimi böyle düşünüyor. Fakat yaygın olan görüş Dersim bölgesinden 4 kardeşten birinin Erzincan’a gittiği. Orada hala Sultan Sinemilli türbesi var. Zaten Sinemilli aşiretine adını verende o. Üç çocuğununda Harput, Elazığ üstü Malatya, oradan da Maraş bölgesine geldiği söyleniyor. Bu demografik yapı ile de doğrulanıyor. Bugün Sinemilliler  Dersim’de varlar. Bir kardeş Erzincan’a gidiyor orada varlar. Elazığ-Harput bölgesinde varlar. Malatya’da varlar. Yine yoğun olarak Maraş bölgesinde varlar. Dolayısıyla Sinemilli’nin en büyük Alevi-Kürt aşireti olduğunu söyleyebiliriz. Yine Atmi aşireti o bölgenin en büyük aşiretlerinden bir tanesi. Atmi aşiretinin ismi 16 yy. Osmanlı belgelerinde geçiyor. Böylelikle Atmi aşiretinin Alxas ve Sinemilli aşiretinin ana ismi olduğu tezi güçleniyor. Bugan aşireti Atmi aşiret federasyonunun bir kolu olarak geçiyor. Dolayısıyla bunlar çok belgeli olmamakla birlikte kabul gören bu.

Burada bir noktayı belirtmek istiyorum. Alan araştırmaları yaparken batılı kaynaklardan faydalandım. Bu bölgeyi anlatan birçok batılı kaynaklar var. Bunlar arasında mesela 1836-1839 yılları arasında bu coğrafyada görev yapmış Alman mareşal Helmut von Moltke’ye ait mektuplar bize önemli bilgiler veriyor. Araştırdıkça başka batılılara ait belgelerde çıktı. Yine önemli bir kaynak 1919 yılında bu coğrafyalarda inceleme yapan İngiliz Binbaşı Noel’in günlükleridir.

Elif Sonzamancı: İç Toroslar’ın Kürt -Aleviler açısından oldukça önemli bir coğrafya olduğunu söyleyebiliriz. Hem köklü bir tarih, hem de kültürel alanda bir zenginlik söz konusu…

Mehmet Bayrak: 13. yüzyılda Babai hareketinin esas olarak cereyan ettiği bir bölgedir. Sözgelimi hareketin liderlerinden Baba İshak Adıyaman bölgesinden bir şahsiyet ve hareketin önemli bir yatağı da İç Toroslar bölgesidir. 16. yüzyılda da bunu görüyoruz. Özellikle Şah Kalander eyleminin asıl yoğunlaştığı bölgedir. 16. yüzyılın sonlarına doğru Düzmece Şah İsmail eyleminin yoğunlaştığı bir coğrafyadır. Yine başta Ermeniler olmak üzere çok önemli bir gayri müslim nüfusun egemen olduğu bir coğrafyadır. Özellikle altını çizmek lazım… Ezidiler ve Ermeniler o bölgenin kültürüne damgasını vuran iki temel toplumdur. Alevi kültürünün bu kültürlerle de emiştiğini biliyoruz. Bunu bilmek ve görmek lazım. Nitekim daha 19. yüzyılın ortalarında orada Ezidi ve Alevi Kürdlere karşı katliamlar olduğunu biliyoruz. Ermeni Aşıklar konusunu incelerken gördüm ki Alevi-Bektaşi edebiyatında adı geçen Ermeni aşıkların çok önemli bir bölümü de bu coğrafyada yetişmiş. Maraş merkez ve Zeytun beldesinde çok yoğun bir Ermeni nüfusu vardı. Katliamın yaşandığı bir bölge oldu maalesef. Yani kültürlerin harman olduğu bir alan.

Elif Sonzamancı: Bir toplumun yok etmenin yolu o toplumun kültürel değerlerini yok etmekle olur. Bu da demektir ki kültür ve sanat bir toplumu var eden önemli olgulardır. İç Toros Kürtlerinde, müzik merkezli zengin bir kültürel yapılanma var. Öyle ki  duygu ve düşüncelerini, hatta inançlarını dahi müzikle ifade etmişler. Müzik  onlar için bir anlatım aracı olmuş…

Mehmet Bayrak: Alevilik edebiyat ve müzikle içiçedir. Müziksiz ve şiirsiz Alevilik düşünmek mümkün değil. Neden? Çünkü Alevi toplumu bütün ritüellerini müzik ve şiirle yürütür. Bunun adı beyt, qawil, ayet olabilir. Türkçe’de deyiş deniyor. Bunlarsız Alevilik düşünülemez. Alevi Kürtler beyt ya da ayet diyor. Çünkü kendi beytini, ayetini yani deyişini Kuran’daki ayet yerine koyuyor. Yine saz Aleviliğin vazgeçilmezlerindendir.

Elif Sonzamancı: Deyişleri genelde pirler yani dedeler söylerdi. Pirlik makamı Alevilikte önemli bir makam. Pirlik makamını açacak olursak neler söylenebilir?

Mehmet Bayrak: Geçmişte erkeklere baba ya da bav, kadınlara dayê ya da xatûn denilirdi. Baba Tahir Ûryan bunun en belirginidir. Yani bunlar hem dini önder, hem de enstürmanla beytleri icra eden insanlardır. Bugünkü Alevilik onun üzerine bina olmuş bir inançtır. Şimdi onların adına pir ya da dede deniyor. Pirler, genelde zakirlik de yaparlar. Yani müzik ve dua bölümünü de kendileri icra ederek ritüelleri sürdürüyorlardı. İç Toroslar pirliğinin böyle bir özelliği var. Pir; bir makamdır. Belli bir olgunluğu gerektirir. Türkçe’de dede olarak karşılanıyor. Selçuklulardan sonra, yani İslamiyet Anadolu’ya geldikten sonra bu dini önderleri saraya ve İslama yaklaştırmak amacıyla bunlara bir belge veriliyor, Hüccet deniliyordu bu belgeye. Görev Belgesi gibi… Böyle yaparak o Alevi kurumunu resmileştirme yoluyla zapturapt altına almak, kendine yaklaştırmak ve islamlaştırmak için. O belgelerde pirler götürülüp Ehlibeyt soyuna dayandırılıyor. Oysa Ehlibeytlik yokken de yani ondan önce de pirlik makamı vardı.

Elif Sonzamancı: Hem zakir, hem pir olarak bilinmiş örneklerden Tacım Dede ve Mustafa Dede var…

Mehmet Bayrak: Doğru. Onlar Sinamilli aşiret federasyonun birer üyesidir. Sinemilli; hem bir aşiret federasyonun adıdır, hem de bir pirlik ocağının adıdır. Yani bu iki pirimiz hem aşiretin, hem de ocağın önderleri ve mensuplarıdır. Sözgelimi ben de Sinamilli aşiretine mensubum. Ama ben pirlik yapmıyorum. Ya da benim ailem yapmıyor. Zaten belli bir görevlendirme çerçevesinde belli aileler dini görevleri yürütüyorlar. Ocağın merkezi bugün Kantarma köyüdür.

Elif Sonzamancı: Bir de Hakikatçi Alevilik denilen bir olgu var. Bu felsefenin temsilcileri sizin geldiğiniz ailede de var. Haydar Bayrak ve Hacı Bayrak’ı örnek verebiliriz. Hakikatçi Alevilik nedir ve köken olarak nereden geliyor?

Mehmet Bayrak: Bizim o bölgedeki en önemli icracılarından biri Haydar Bayrak’tı. Dedemdir. Oğlu Hacı, yani dayım da önemli bir temsilciydi.

Hakikatçi Alevilik kavramı 19. yüzyılın ilk yarısında literatüre giriyor. Fakat o zaman başlatmak doğru değil. Çünkü Aleviliğin çağdaş ya da hümanist-toplumcu yorumu olarak nitelendirilen bu akımı çok eskilere götürmek mümkün. Mazdekçilere, Hurremilere, Yaresancılara götürebilirsiniz. Fakat bizim bölgede bu akım 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkıyor. Baba Mansur Ocağı’na bağlı pirler kendi içlerinde Aleviliğin değerlendirilmesi konusunda çelişip çatışıyorlar. Devlete yakın yorumunu reddeden Baba Mansurlu pirler tepki gösterip kendi talipleri arasına yerleşiyorlar. Sivas ve Erzincan bölgesine… Sonra bunlar şikayet konusu oluyor. Çünkü aynı dönemde merkezi ABD’de olan Protestan Kilisesi’nin görevlilerinin  Osmanlıların verdiği bir hakla bu coğrafyaya geldikleri dönemdir. Yabancı Kiliseler kendi tebaalarının eğitimine yardımcı olmak amacıyla yapılan bir anlaşma ile buraya gelip yerleşiyorlar. Bunların Gregoryen Ermeni Hristiyanlardan sonra en rahat diyalog kurdukları kesimler Alevi Kürtler oluyor. Çünkü Alevi Kürtler o güne kadar, ne Safevilere yaranabilmiş, ne Osmanlı yönetimlerine yaranabilmiş ve ilk defa bunlara bir dostluk eli uzanıyor. Böyle olduğu içindir ki yöredeki Sünni Müslüman unsurlar bu yazılı literatürde Şix Süleyman olarak halk literatüründe ise Arap ôli olarak nitelendirilen bu hakikatçi piri şikayet ediyorlar. Bu şahıs tutuklanıyor. Bu ve benzeri şahıslar ihbar ediliyor ve tutuklanıyorlar. Bunların bir bölümü taa Bulgaristan’a kadar sürülüyorlar. Fakat  Şix Süleyman bizim bölgeye sürülüyor. Sarız bölgesine… O geldiğinde zaten bu düşünceler dalga dalga yayılıyor. Çünkü diğer Aleviler arasında da pirlik makamının bazı olumsuzlarına eleştirel bakan unsurlar var. Dolayısıyla Dersim’den başlayıp Erzincan, Sivas, Malatya üstü bu bölgeye kadar geliyor. Ama en önemli tabanını İç Toroslar bölgesinde buluyor. İç Toroslar bölgesi kültürel yapı ve doku olarak buna son derece açık. Son derece rahat kabul ediyor. Yani hem kendi pirlerini yetiştiriyor, Sinemilli pirleri grubu var , ama aynı zamanda Aleviliğe çağdaş bir yorum katarak Hakikatçi Aleviliğe yöneliyorlar. Hakikatçi Aleviler, pirlik kurumuna eleştirel olarak bakan unsurlardı. Yani pirlerin şemacı, istismarcı yönlerini eleştirdiler. Aleviliğin çağa uygun olması gerektiğini düşünerek yeni bir yorumla ortaya çıktılar. Bunun adına Hakikatçi Alevilik dediler.

Elif Sonzamancı: İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler kitabınızda Hacı Bayrak ile ilgili  ilginç bir anektoda yer vermişsiniz. Eşkıyalıkla ilgili…

Mehmet Bayrak: Öğretici bir anektod. 1973 yılları. İstanbul’dayım. Birgün Kadıköy’den Karaköy’e vapurla geçerken Alevilik Bektaşilik araştırmalarıyla bilinen, tanınan Abdulbaki Gölpınarlı ile karşılaştım… Tasavvuf bilimcisi aynı zamanda. 1940’lı yıllarda sol üniversite tasfiyesinde uzaklaştırılan bir bilimadamı.. O tarihte ben de eşkıyalık konusunda bir çalışma yapıyorum, derlemeler yapıyorum. “Ben böyle bir çalışma yapıyorum. Halk şiirinde eşkıyalık konusunu işleyen bildiğiniz özgün örnekler var mı” dedim. Hoca, hemen bir beyt okudu. Beyt aynen şöyle:

“Aşk ile tığlar çekip münkire karşı durmuşuz ….

Ol sebepten kavm-i Sufyan eşkıya derler bize…”

Baktım harika bir şey. Eşkıyalığı suçlayanlara bu kadar güzel cevaplayan bir beyt gerçekten zor bulunur. Hocam bu kimin dedim. Hoca Dertli adını andı ama birkaç isim daha serpiştirdi. Ben bunu ilk yayımladığımda Dertli yanına soru işareti koyarak yayınladım. Ben de kuşkuluyum… Dertli divanı elimde yoktu. Bir gün köye gittiğimde küçük dayım Hacı, tanburu eline aldı. Başladı deyiş okudu. Zaten biz o kültürün içinde büyüdük. “Aşk ile tığlar çekip münkire karşı durmuşuz” beytinin de geçtiği deyişi okumasın mı? Dehteşe düştüm. Baktım Dertli’nin… Gerçek sahibinin Dertli olduğunu dayımdan öğrenmiş oluyorum böylece. Dayılarım okuma yazmayı dışardan öğrendi. Fakat ben ne dedemin, ne dayılarımın önlerine bir metin alarak okuduklarını görmedim. Sözlü gelenekle yürütülüyordu. Bu açıdan son derece önemliydi. Sözlü geleneğin önemini ve belli şahısların bunu nasıl yürütüldüğünü canlı bir örnek olarak orada gördüm. Alevilik denen olay, Alevi meclisleri… Cemlerinde muhtelif sorunlar çözülüyor ama aynı zamanda Alevi toplumunun muhabbed cemleri var. Yani söylemek istediklerini sazlı sözlü icra eden bir topluluktur Alevi topluluğu. Dolayısıyla bu topluluklar aynı zamanda bir okuldur.

Elif Sonzamancı: Bununla ilgili bir örnek var; Afê Ana örneği. Özellikle Alevi Meclislerinde yetişmiş bir kadın karakter olarak Afê Ana örneği önemli. Bu anlamda kadın karakterler çok fazla tanınmıyor. Ünlü Reşko Süleyman adlı eşkıyanın da kızı olarak biliniyor.

Mehmet Bayrak: Afê Ana da okuma yazmasız. Yani mektep yüzü görmemiş. Pazarcık kökenli bir aileden. Sinemilli bir şahsiyet. Reşko Süleyman Yaşar Kemal’in romanlarına da geçen erdemli sosyal bir eşkıyadır. Afê Ana onun kızı. Afê Ana, Hakikatçi Alevilik meclislerinde kendini yetiştirmiş. Şiirlerini rahmetli Osman Dağlı’dan aldım. Osman Dağlı da bu meclislerde yetişmiş ve Aleviliği benimsemiş bir şahsiyetti. Müslüman kökenli birisiydi ve Afê Ana’nın da büyük etkisi altındaydı. Hatta bir şiirinde şöyle der: “İki defa geldim ben bu dünyaya / Bir anamdan doğdum bir de Elif’ten.” Yani ikinci anası Afê Ana.

Elif Sonzamancı: İsterseniz Afê Ana’dan bir örnek verelim…

Bu örnek Aleviliği de çok özlü bir biçimde anlatan bir şiirdir. Bu şiir Aleviliğin aynı zamanda nasıl bir okul olduğunu ve Alevi meclislerinin nasıl bir kültür ortamı olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir.

Bir muhabbet açam bacılar size

Mirac aynel yakin pire kavuştum

Arzın yüzü mescit kılındı bize

Bir gece sine-i tura kavuştum

Erenler sohbeti açtı can gözüm

Marifet suyunda arındı özüm

Hakka ayan oldu ikrarım sözüm

Gönlümün sultanı yare kavuştum

Pervaneyim kınamayın bacılar

Bizi görse hacdan döner hacılar

Gönüller şad olur diner acılar

Erişilmez o didara ulaştım

Gönül kabesidir hakkın mekanı

Öğretti rehberim yolu erkânı

Can içinde canda gördüm cananı

O anda gizemli sırra kavuştum

Hakk nefesi dinlen Afê Ana’dan

Beni benden aldı beni yaradan

Söze yer kalmadı çıktım aradan

Sırrı hakikatte bire kavuştum

Elif Sonzamancı: Çok güzel…

Mehmet Bayrak: Değme okur yazar adamın şu deyişi yazması mümkün mü? İşte Hakikatçi Alevilik böyle bir şey. Hakikatçi Aleviler kendi yazdıkları besteleri okurlardı. O açıdan çok önemli bir edebiyata kapı açtılar. Mahsuniler dahil, ne kadar önemli şahsiyet varsa bizim İç Toroslar’da hepsi hakikatçi okulundan gelen şahsiyetlerdir.

Elif Sonzamancı: Afê Ana çok önemli mesajlar veriyor. İsterseniz bir örnek daha verelim…

Mehmet Bayrak: Kadına bakış açısı konusunda bir irdeleme niteliği taşıyan bir şiiri var. Şiirsel polemik bizim bölgede yaygın bir gelenektir. Tartışmalar genelde karşılıklı şiirle yapılır. Afê Ana’nın vaize verdiği yanıt var. Kadını ikinci sınıf gören anlayışa verdiği bir cevap var. Onu okuyayım:

Ey vaiz sen bize eksik diyorsun

Eksiği özünde görsen olmaz mı

Bu nasıl iftira ne söylüyorsun

İblisi özünden sürsen olmaz mı

Hakkın varlığıyız biz de anasır

Cahilin sözünde görmeyiz kusur

Eksikten mi doğdu hazreti resul

Hakkın kelamını görsen olmaz mı

Düşün bir kez Fatima i Zöhreyi

İsayi ruhullah Meryem Anayı

Analar değil mi gönül sarayı

Varıp bir kamile sorsan olmaz mı

Eksikten doğanlar eksiktir cambaz

Tanrın yarattığın eksik yaratmaz

Anana iftira eyleme aymaz

İnsanlığa kafa yorsan olmaz mı

Bilmiyorsan bizden öğren kuranı

Bırak cehaleti bırak bu zanı

Birgün seni çarpar hakkın divanı

Softa edebinle dursan olmaz mı

Afê Ana hayran hakkın işine

Dayandık direndik cahil taşına

Kim oturmuş serçeşmenin başına

Gözünün önünü görsen olmaz mı

Yani bundan daha kadın haklarını bir şiir ya da şiirsel metin olabilir mi?

Alevi aileye suçlama “bilet”e takıldı!

Malatya’nın Sürgü beldesinde geçen Ramazan ayında, Alevi bir aile ile davulcu arasındaki olaylarla ilgili dava sürerken, davulcunun annesi savcılığa başvurarak, “Beni tehdit ettiler” iddiasında bulundu. Savcıya ifade veren Servet Evli ise olay tarihinde Sürgü’de olmadığı belirterek tepki gösterdi.

Geçen Ramazan ayında çıkan olaylar sonrası Doğanşehir Savcısı tarafından hazırlanan iddianamede, saldırıya uğradığı iddia edilen Alevi Evli Ailesi’nin bireylerinin de aralarında bulunduğu toplam 58 sanık hakkında dava açıldı.

İddianamenin kabul edilmesiyle davada sanıklar ilk kez geçen 10 Aralık’ta hakim karşısına çıktı.

Doğanşehir Adliyesi’nde görülen duruşmaya 52 sanık katılırken, Alevi aileye linç girişinde bulundukları iddia edilen sanıklar iddiaları kabul etmedi.

Ancak duruşma sonunda, sanıkların ifadelerinin katip tarafından yazıldığı bilgisayarda ifadelerin silindiği ortaya çıktı.

Mahkeme Başkanı Meltem Caner ifadelerin yazıldığı bilgisayarın TÜBİTAK’a gönderilmesine ve UYAP üzerinden de bilgisayar kayıtlarının istenmesine karar verdi ve duruşmayı 21 Şubat tarihine erteledi.

“Tehdit ettiler”

İfadelerin silinmesiyle ilgili tartışmalar sürerken, olayda yeni bir gelişme daha yaşandı.

Olayların baş aktörlerinden Ramazan davulcusu Mustafa Evşi’nin annesi Gülbahar Evşi, Dağanşehir’de savcılığa başvurarak, “Evli Ailesi’nin bireyleri evimize gelip hakaretler yağdırdılar, bizi tehdit ettiler” iddiasında bulundu.

Şikayet üzerine savcının talimatıyla polis tarafından karakola götürülüp ifadesine başvurulan Servet Evli, ardından serbest bırakıldı.

Gelişmeleri sosyal paylaşım sitesindeki hesabından duyuran Servet Evli, savcılığın kararıyla ifadesinin alınması için karakola götürüldüğünü ve orada kendileri hakkında ortaya atılan suçlamayı duyduklarını söyledi.

“Tutturamamış, elimde biletler var”

Servet Evli, ‘Basına ve Kamuoyuna’ başlığıyla yaptığı açıklama şöyle: “Karakola gittiğimde davulcunun annesi benden ve ağabeyimden şikayetçi olmuş. Ben ve ağabeyim ile beraberimizdeki 5 kişi daha davulcunun evini basmışız, onları tehdit etmişiz, hakaret etmişiz. Davulcunun annesi davacıymış bizden, cezalandırmamızı istemiş. Ne tuhaftır ki söylediği tarihte ben İstanbul’daydım. Tutturamamış, elimde biletlerim gidiş dönüş olmak üzere var. Şahit tutmuş ispatlamak için. Yani elimde biletlerim olmasa, gittiğim yerdeki insanlar ‘Servet Evli bizim yanımızdaydı o tarihte’ dememiş olsalar, ‘haneye tecavüz, hakaret ve tehdit’den yargılanacağım.”

Servet Evli, kendilerinin cezaevine atılması için yalan ve iftiralara başvurulduğunu iddia ederek, “Bu sefer elimde deliller vardı ceza almaktan kurtuldum. Peki ya olmadığı zaman?” diyerek tepkisini dile getirdi.

Sürekli tehditler aldığını ileri süren Servet Evli, tehditler nedeniyle eşini İstanbul’a, çocuğunu ise ayrı bir yere gönderdiğini belirterek, “Bölündük. Hayatımız alt üst oldu. Yine de direneceğim. Burası kimsenin malı değil, hepimizin yurdu. Kimse benden fazla vergi vermiyor, kimse benden fazla askerlik yapmadı. Aleviyim, Kürdüm ve buradayım. Kimsenin yüreği benimkinden fazlada değil” ifadelerini kullandı

Alevi Olduğu İçin Baskı Gören Polis İntihar Etti

Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli beş yıllık polis memuru Erol Uygun (23), Polis Teşkilatı’ndaki sendikalaşma ve ‘Alevi olması’ nedeniyle yaşadığı baskılar yüzünden intihar etti

Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli beş yıllık polis memuru Erol Uygun’un amcası Yüksel Uygun, intiharın arkasında“cemaat baskısının”olduğunu belirterek“Yeğenim mesleğini çok seviyordu. Fakat son dönemde üzerinde Alevi olması nedeniyle büyük baskılar vardı. Yeğenime ‘seni ayıklayacağız’ diyorlarmış. Psikolojik tedavi görüyordu, elinden silahı alınabilirdi. Bu da yapılmamış intihar etti” dedi.

Sen Alevi değil misin?Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli beş yıllık polis memuru Erol Uygun, önceki gün Gazi Mahallesi’nde oturan teyzesinin evinde kendi silahıyla intihar etti. Uygun için dün Gazi Cemevi’nde cenaze töreni düzenlendi. Törene katılan Erol Uygun’un amcası Yüksel Uygun, intiharın arkasında ‘cemaat baskısının’ bulunduğunu belirterek“Yeğenim son 6 aydır psikolojik baskı altındaydı. Son dönemde polisler içerisinde sendika kurulduğu için huzursuzluk varmış. Sendikalaşma nedeniyle 2 grup oluşmuş. Bu da ortada kalmış”dedi.

Sendika süreciyle başlayan sıkıntının yaşanan bir darp olayıyla devam ettiğini anlatan Yüksel Uygun, “Çevik kuvvet içinde bir memura amirleri tarafından darp uygulanmış. Ve çevik kuvvet içerisindeki 55 polis bu şiddeti protesto etmiş. Yeğenim bu protestoya katılmamış. Buna karşın üzerindeki baskılar artmış. ‘Senin de sicilini bozacağız’, ‘Sen de Alevi değil misin’ diye üzerine gidiyorlarmış” diye konuştu.

Amirlerinin Erol Uygun’u ‘Sen Gazi Mahallesi’nde yürüyüşlere katılıyorsun’ diyerek suçladıklarını belirten Yüksel Uygun şöyle devam etti: “Yeğenimle cuma günü görüştük. Bize mesleğini çok sevdiğini, fakat büyük baskılar altında olduğunu söyledi. Yeğenime ‘Seni ayıklayacağız’ diyorlarmış. Onu zor görevlere ve uzun mesailere gönderiyorlarmış. Yeğenim de yaklaşık 2 aydır psikolojik tedavi görüyordu. Biz de görev yerini değiştirmeye çalışıyorduk. Tedavi sürecinde silahını elinden almamışlardı. Hem tedavi görüyor hem de silahı elindeydi. Pazar akşamı da teyzesinin evinde canına kıydı. Gencecik çocuktu ve mesleğini çok seviyordu.”

Erol Uygun için Gazi Cemevi’nde düzenlenen cenaze törenine ailesi, yakınları katılırken meslektaşlarının katılmaması dikkat çekti. Törene İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da çelenk gönderdi. Uygun, Hadımköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

2013’e girerken

Büyük acılar yaşadığımız bir yılı geride bırakıyoruz. Bölgemizde egemenlerce büyük bir insan kirimi yaşanıyor. İnsanlığa ait tüm değerler ayaklar altında, insan nesli tarihinin hiç bir döneminde böylesine vahşileşmedi. Artik dünyamız bir medeniyetler savaşına sürüklendi. İnanç temelli kitlesel katliamlar yapılmaktadır. Çürümüşlük diz boyu. Emperyalistler ve bölgesel uşaklarınca bölge coğrafyası tam bir kan gölüne çevrilmiş bulunuyor. İstemim ve umudum yeni bir yıla girerken bu insanlık dişi gidişe dur diyebilecek bir halklar uyanışının yaşanmasıdır.

Bu istem ve duygularla yeni yılda tüm insanlığa sevgi ve barış diliyorum, savaşların, acıların ve felaketlerin, geçip giden koca bir yil gibi geride kalmasi umuduyla, gerçek anlamda kardeşliğin yeniden doğduğu, sevgilerin birleştiği, belki biraz durgun, belki biraz yorgun yine de mutlu, yine de sevgi dolu ve gelecekten umutlu nice nice yıllara ulaşmak üzere.

Yeni yılın tüm insanlığa ve ülkemize barış, mutluluk getirmesi dileğiyle tüm dostların yeni yılı kutlu olsun. Sevgi bestesinin huzur veren tınılarını yüreğinizde hissedeceğiniz, umutlarınızın, hayallerinizin gerçekleşeceği, yeni dostluklar geliştireceğiniz, yüzünüzdeki umut ışığının hiç bitmeyeceği barış dolu, umut dolu, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemimize daha da yakınlaşacağımız bir yıl dileğiyle tüm arkadaşlarımın, yoldaşlarımın, sevdiğim tüm güzel insanların yeni yılını en içten duygularla kutluyorum.

İrfan dayıoğlu 31 Aralık 2012

 

Aleviler Bedrettin’i unutmadı

Şeyh Bedrettin Alevi örgütleri tarafından mezarı başında anıldı

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Okmeydanı Cemevi, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Topçu Baba Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi Sultangazi Şubesi ve Devrimci Alevi Komitesi tarafından Şeyh Bedrettin, Cağaloğlu’ndaki mezarı başında anıldı.

Açılış gülbangı (Duası) ile başlayan anmada grup adına basın açıklamasını okuyan Aydın Deniz, “Şeyh Bedreddin, çağının sınırlarını aşacak bir kimliğin arandığı bir tarih kesitinde ortaya çıkmış bir önderdir. Geçmiş olayların tarihsel özelliği ancak geleceğe katkıları ortaya çıktığında tam olarak anlaşılabilir. Aradan 6 yüzyıla yakın süre geçti, tam anlamıyla gelecek zamanda sayılırız, bilmek için yeterli zaman geçmiştir. Tarih üzerine düşünmek, ölmüş, gitmiş olanlarımızı yeniden aramıza taşıma işidir. Bu yolla tarihe sahip çıkma girişimidir. Susukunluğumuz, ilgisizliğimiz anca giderek, suçluluğa dönüşmeden Şeyh Bedreddin’i layık olduğu yere oturtmak, onu anlatmak, insanımıza, insanlığa tanıtmak temel yükümlülüğümüz olmalıdır” dedi.

Anma, kapanış gülbangının okunmasıyla sona erdi.

Alevi dergahının dibindeki mermer ocağı TBMM’de

Antalya’nın Elmalı ilçesindeki Tekke Köyü’nde Alevi Bektaşi’lerin inanç merkezi olan Dur Dağı’ndaki mermer ocağının kapatılması için sonunda bir adım atıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı, mermer ocağının kapatılması talepleriniEnerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bildirdi ve TBMM’ye bilgi verdi.
Tekke Köyü’nde Alevi- Bektaşi inancında kutsal olan Abdal Musa Dergahı’nın da bulunduğu Dur Dağı’ndaki mermer ocağının kapatılmasına ilişkin Kültür ve TurizmBakanlığı’nca Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nden talepte bulunuldu.

Antalya’da Abdal Musa Gönüllüleri’nden oluşan 2 bin 23 kişinin imzasıyla TBMM’ye başvuru yapılarak Abdal Musa Dergahı ve Dur Dağı’ndaki bir Hint firmasına ait mermer ve taş ocağının çalışmalarının inanç özgürlüklerini engellediği yönünde şikayette bulunuldu. Gönüllüler, TBMM Başkanlığı’ndan ocağın kapatılmasını istedi.

TBMM, Abdal Musa Gönüllüleri grubunun bu şikayet ve talebini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na iletti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ekiplerince bölgede yapılan incelemeler neticesinde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderilen yazıya ilişkin TBMM’ye de bilgi verildi.

Abdal Musa Türbesi’nin Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararıyla, ‘Koruma Gerekli Taşınmazlar Kültür Varlığı’ olarak tescil edildiği belirtilen Bakanlık yazısında, bölgenin UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmasının da sözkonusu olduğu belirtildi.
Mermer ocağının kapatılmasına ilişkin Antalya Bölge İdare Mahkemesi’nde birden fazla dava açıldığı, konunun yargıya da intikal ettiği belirtilen yazıda, mahkemenin verdiği ara kararda şikayet konusu mermer ocağının hala çalışmalarına devam ettiği ve Tekke Köyü’ndeki maden ocaklarının kapatılmasının sözkonusu olduğuna değinildi.

Bakanlık yazısında, Tekke Köyü sınırları içerisindeki mermer ocağının bulunduğu Dur Dağı ve çevresinin 1’inci ve 2 (a) grubu madencilik faaliyetlerine kapatılması için Antalya İl Özel İdaresi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı’nın 28 Haziran 2011 tarihli yazısının,Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü’ne iletildiği kaydedildi.

“Kapatılmasını bekliyoruz”

Mermer ocağının kapatılması için açılan davanın avukatı olan Zafer Mülayim, Bakanlığın bu girişiminin sevindirici ve bekledikleri bir sonuç olduğunu belirtti. Bölgenin Koruma Kurulu kapsamına alınması için Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nda girişimleri olduğunu söyleyen Avukat Mülayim, bugünlerde bölgenin koruma kapsamına alınmasını, Danıştay aşamasındaki davada yürütmeyi durdurma kararı verilmesini ve ocağın kapatılmasını beklediklerini aktardı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu yazısıyla bölgeye ilişkin nihai kararın verildiğini belirten Mülayim, olayların takipçisi olmaya devam edeceklerini açıkladı.

Bakanlığın tavrına CHP’den destek

Mermer ocağının kapatılmasına ilişkin yürütülen davanın müdahil avukatlarından CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültür varlıklarını koruma konusundaki titizliğinin memnun edici olduğunu söyledi. Abdal Musa Türbesi ve çevresindeki alanın, özellikle Dur Dağı üzerine yapılacak niteliğini bozucu her uygulamanın bir kültürün yokedilmesi anlamını taşıdığını dile getiren Gürkut Acar, “Bakanlığın eski eserlerin, kültürün tahribine karşı almış olduğu bu tavrı sonuna kadar destekliyoruz. Türkiye’de en az 15 milyonu ilgilendiren böyle bir konuda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın da aynı duyarlılığı göstermesini arzu ediyoruz” dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan konuyla ilgili bilgi isteyen TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve Ak Parti Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün, “İnsanlarımızın inanç özgürlüğünü yaşamasını istiyoruz” diye konuştu.

23 Aralık 2012 … Maraş !

22 Aralık, Cumartesi günü  ana caddeleri yeni yıldan dolayı ışıl ışıl olan Maraş yeni yıl ışıklarından dolayı da cıvıl cıvıl bir şehir görüntüsündeydi. Gün dönüp, takvim 23 Aralık Pazar’ı gösterdiğinde ise sanki sihirli bir değnek dokunmuş gibi ortaya bambaşka bir şehir çıkmıştı.

Pazar sabahı Maraş merkezi “hayalet şehir” gibiydi. Sokaklar bomboştu. Alevi kuruluşlarının basın açıklaması yapacaklarını açıkladığı Gar Meydanı çepeçevre kordona alınmıştı. Bariyerler, bariyerlerin arkasında ise ip gibi dizilmiş, kalkanlı, gaz maskeli polisler. Adı konulmamış bir sıkıyönetim havası şehire hakimdi.

Katliamı protesto etmek için şehre gelmiş olanların sayısının azlığı bilinmesine rağmen şehir tam bir polis işgali altındaydı. Resmi polisler dışında çok fazla sayıda sivil polis anma için şehire gelmiş olanları adım adım takip ediyordu.

Şehrin “soğuk” görüntüsü bazı cadde ve park isimleriyle daha da ürkütücü bir hal alıyordu: Yavuz Selim Caddesi, Kanuni Mahallesi, Genç Osmanlı Mahallesi, Alpaslan Türkeş Bulvarı, Muhsin Yazıcıoğlu Parkı, Şeyh Adil Devletlu Parkı, Müftülük Meydanı, Hacı Murat Caddesi, Necip Fazıl Kısakürek Bulvarı gibi…

Valilik Maraş’ta anmayı yasaklamış, İçişleri Bakanlığı da yayınladığı genelgeyle diğer şehirlerden Maraş’a gelişi de yasaklamıştı. Bu yüzden örneğin, Adana, Mersin, Kayseri, Elbistan gibi yerlerden Maraş’a hareket etmek için Cemevlerinde buluşmaya gidenler  polis ablukası ile karşılaştılar. Bir çok otobüs bağlandı ve Maraş’a gitmesi engellendi.

Bu engeli bir biçimde aşan otobüsler ise Maraş’a yakın kontrol noktalarında kimlikler de alınarak beklemeye alındı. Polis ve Jandarma işbirliği ile oluşturulan barikatlara takılanlar saatler boyu beklemek zorunda kaldılar. Geri dönüşlerine bile izin verilmedi.

Maraş’a bütün girişler 5-10 kilometre ötesinden itibaren barikatlarla kesildiği için anmaya gelenler Narlı da buluşmaya başlamışlardı. Ancak Narlı’da buluşanlara da yürüme izni verilmedi. Bu yüzden ilk açıklama Maraş merkezde yapıldı…

Polis ve jandarma Aksu köprüsü üzerinde büyük bir barikat kurmuştu. Sanki “olay” çıksın diye birileri talimat vermişti. Nitekim beklenen akşam saatlerinde Maraş-Narlı giriş merkezinde saatlerdir beklediği için sinirler iyice gerilen Alevilerin üzerine önce biber gazı sıkıldı, sonra da tazyikli su… Çıkan arbedede 6 kişi yaralandı. Dördü hastahaneye kaldırıldı…

Hava kararmaya başladığında Maraş katliamını ve anma etkinliğine yönelik yasaklamayı “haber” olarak görmeyen gazeteler ve televizyonlar, akşam saatlerinde arbede yaşanıp, yaralanmalar olunca nihayet Maraş katliamını “haber” olarak gördüler!

23 Aralık 2008, Maraş /

Aleviler 2012

Ali KENANOĞLU

Alevilerin 2012 yılında başına gelenleri tarih tarih sıraladım ve baktım ki bir köşe yazısına sığmayacak çareyi dikkat çekenleri özetlemekte buldum. İşte halimiz;

Ocak; Alevi bir mahkûmun Dede ile görüşme isteği, Diyanet’ten Alevilikle ilgili görüş alınarak reddedildi. Mersin Valisi, Mersin İl Genel Meclisi’nin Cemevi’nin bakım, onarım, elektrik ve genel giderlerinin İl Özel İdaresi bütçesinden karşılanması yönünde aldığı kararı onaylamadı. Mersin’in Çağdaşkent Mahallesi Gimem Sitesi’ndeki Alevi-Kürtlerin yaşadığı apartmanların giriş kapıları ile duvarlarına kimliği belirsiz kişilerce çarpı işareti konuldu.

Şubat; Avcılar Belediyesi zabıtaları, inşaat halindeki Yeşilkent Cemevi binasının duvarlarını dozerlerle yerle bir etti.  Adıyaman’ın Karapınar Mahallesi’nde yaşayan 25-30 Alevi vatandaşın evleri işaretlendi.

Mart-Nisan; Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan Madımak Katliamı duruşmasında, mahkeme katiller için “Zaman Aşımı” kararı verdi. İzmir’in Çiğli ilçesinde Alevi yurttaşların yoğun olarak yaşadığı bir mahallede kapılara dini içerikli notlar bırakıldı. Erzincan’ın Üzümlü ilçesine bağlı Avcılar köyünde, Alevi vatandaşlara ait 2 ev ile okulun duvarına “Pis Aleviler hepinizi yakacağız” yazıldı.

Mayıs-Haziran; Madımak Katliamda katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, aileler adına Cumhurbaşkanından randevu talebinde bulundu, yanıt alamadı. Aynı Cumhurbaşkanı daha sonra, Alevilere ‘Sivas’a anmaya gelmeyin’ diyen STK’ları kabul etti, onların talepleri üzerine inceleme için DDK’yı görevlendirdi. Aydın’ın Didim ilçesindeki bir apartmanda, Alevi iki ailenin evinin kapıları boyayla işaretlenip, “Alevilere ölüm, Alevileri yakın” cümleleri yazıldı. Didim Cemevine yıkım kararı çıktı

Temmuz; Sivas Madımak Katliamı anmasını yapmak isteyenlere engel olundu, dava açıldı. Eskişehir Havacılar İlköğretim Okulu, din dersinden muaf tutulmak isteyen öğrenciye karne verilmedi. Yargıtay; “cami ve mescit dışında bir yer ibadethaneolarak kabul edilemez” dedi. Malatya’nın Doğanşehir İlçesine bağlı Sürgü Beldesinde Alevi yurttaşın evlerine saldırı gerçekleştirildi. Saldırıda ev taşlanırken, “Sürgü Alevilere mezar olacak, Sürgü Kürtlere mezar olacak” sloganları atıldı, tehdit halen sürüyor.

Ağustos; Balıkesir’in Altınoluk İlçesindeki Hedef Sitesi’nde Alevilere ait 7 ev işaretlendi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Karacahmet Cemevi için “ucube” dedi. İstanbul Pendik’de cemevine giden polis, cemevi önündekileri tehdit etti . Şehit Er Özkan Ateşli’nin cemevindeki cenaze töreninde hiç bir resmi devlet yetkilisi ve asker gelmedi, cenaze resmi tören için Ataköy 5. Kısım Camiine götürüldü. Malatya Sürgü’de Alevi aileye tehdit mektubu bırakıldı.  Kartal Çınardere Mahalllesinde 25 Alevi yurttaşın evlerine işaretler konuldu. Kartal’da Pir Sultan Cemevi’ni yakmak için saldırıldı.

Eylül-Ekim;  Tokat Turhal’da şehit er Uğur Sağdıç’ın cenazesine AKP’li vekiller ve garnizon komutanı katılmadı. Alevi ozan Neşet Ertaş hakka yürüdü, cenazesi camiye götürüldü. Aleviler Ankara’da Alevilere yönelik saldırıları protesto için sokağa döküldüler.

Kasım; 12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki’nin, “Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum” dediği ortaya çıktı. Muharrem ayının ilk günü Kadıköy Pir Sultan Cemevi’nin elektriği kesildi. Alevilerce Erzincan Merkez Dörtyol Mevkiinde, Yası Kerbela orucu nedeniyle kurulan çadır kundaklanmaya çalışıldı. ABF Eski Başkanı Turan Eser, Maliye Bakanlığı ve Diyanet işleri Başkanlığına dava açtı.

Aralık; TBMM Başkanlığı, “cemevi ibadethane” değildir dedi ve bu savunmasında ısrar etti. Lise 10.sınıf Edebiyat kitabında Alevi ozan Yunus Emre’nin deyişinin sansürlendiği ortaya çıktı. TBMM’de bazı Alevi web sitelerine girişin yasaklandığı ortaya çıktı. Maraş katliam anmasına izin verilmedi, anmak için Maraş’a gitmek isteyelere gazlı ve tazyikli su ile saldırıda bulunuldu. İstanbul Okmeydanı’nda 11 Alevi evi işaretlendi. Lise 10.sınıf Edebiyat kitabında Alevi Ozan, yol önderi Kaygusuz Abdal’ın Alevilikle ilgili deyişinin sansürlendiği ortaya çıktı.

CHP: Parti değil koalisyon

Murat AKSOY

Bir önceki yazıda son anketlerde CHP’nin yükselişinin siyaseten elde edilen bir başarı olmadığını, bunun hormonlu bir artış olduğunu yazmıştım. Yine aynı yazıda bu artışın siyasal söylem ile tahkim edilmezse kalıcı olmayacağını; CHP’nin İP, TKP gibi partilerin peşine takılmasının bu artışı kalıcı hale getirmeyeceğini anlatmaya çalıştım.

Yazıya birbirine taban tabana zıt tepkiler geldi. Sol, sosyal demokratlardan gelenlerle  CHP’lilerden gelenler arasında zıtlık aslında çok şey anlatıyor. Hatta bir CHP yöneticisi “CHP’yi büyüten hormonun adını” dahi sordu. Kendisine aradığı cevabın yazının içinde olduğunu söyledim.

CHP üzerine, özellikle de partideki değişim arayışlarını analiz ettiğimiz her durumda karşıma çıkan temel sorunsal, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilme sürecinin politik, siyasal bir mücadele olmaması çıkıyor.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olması parti içinde fikri, ideolojik gerilim sonucu değil de, kaset skandalı ile olması; başlattığı Yeni CHP iddiasının temelsiz olmasına, haklı olarak sıkça tartışılmasına yol açıyor.

Kılıçdaroğlu ile başlayan dönemde bazı sol, sosyal demokrat isimlerin CHP’ye katılması, parti yönetimine girmesi, bu değişimde ilk adımlar olarak dikkat çekse de, bu değişimin parti içinde dönüşüme yol açtığını söylemek mümkün değil.

Kılıçdaroğlu’nın siyasal mücadele verdiği tek dönem Önder Sav ve ona yakın bazı isimlerin tasfiye süreci oldu. Ne yazık ki Kılıçdaroğlu bu mücadeleyi devam ettirmek yerine kalanlarla belki de “zorunlu” olarak bir “koasliyon” gitti.

Bu koalisyonda baskın görünen iki eğilim var; “Yeni CHP” ve “ulusalcı CHP”. Ama CHP sadece bu ikisinden oluşmuyor. Sayı ve etkinlikleri az olsa da, Baykal’a yakın milliyetçi damarı olan grup ve Ergenekon-Demirel hattından partiye sızan merkez sağ gelenekten gelenler var.

Son dönemde iyice konsolide olan bu geniş koalisyon, Yeni CHP iddiasının önünde temel engeli oluşturuyor. Sayın Kılıçdaroğlu ile Haziran sonunda yaptığım söyleşinin sunuş yazısını şöyle bitirmiştim; “İzlenimim şu; Kılıçdaroğlu CHP’yi değiştirmeye çalışıyor. Ama iki temel zorluğu var. İlki zihinsel sınırları. İkincisi de bu sınırları kıramayacak kadar yalnız oluşu.” Aradan geçen 6 aylık süreç ne yazık ki beni doğruladı.

Kısaca CHP, artık bir koalisyon partisi. Son dönemde ortaya çıkan siyasal görünüm, bu koalisyonun temel kesinin apolitiklik yani siyasetsizlik olduğunu gösteriyor. Yeni CHP söylemi, buna uygun politik açılımlar ve siyasal adımlar bu koalisyonun dağılmasına yol açacağı için sürekli erteleniyor.

Oysa Kılıçdaroğlu şunu görmeli ki, Yeni CHP ya da CHP’nin yenilenmesi bizatihi bu koalisyonun dağılması ve Eski CHP’nin tasfiyesi demek. Ki, bu aynı zamnada Kılıçdaroğlu’nun liderliğinin kalıcılaşması demek.

Daha önemlisi bu yenilenme dönüşümün Türkiye’nin yararına olacağı için ertelenemez bir ihtiyaçtır. CHP’nin temel hak ve özgürlükler, Kürt sorunu, düşünce ifade özgürlüğü gibi konularda demokratik ve özgürlükçü siyaset ekseninde muhalefet yaptıkça bundan kazançlı çıkacak olan Türkiye olacaktır.

Bu yüzden CHP’de yenilenmenin başlangıcı, yönetim kadrosu ve parti içinde Kılıçdaroğlu’nun ideolojik ve fikirsel yenilenme riskini almasıyla olacaktır.

CHP’nin son dönemde olduğu gibi İP, TKP gibi partilerle yanyana gelmesi bu koalisyonu kalıcı hale getirip partinin siyasetsiz halinin devamını sağlar.

Kılıçdaroğlu eğer Yeni CHP iddiasında kararlıysa İP ve TKP yerine Yeşiller Sol Gelecek Partisi, DSİP gibi sol, sosyalist partilerle işbirliği yapması daha anlamlı ve önemlidir.

Tabi  benzer biçimde kendilerini özgürlükçü sol, sosyal demokrat olarak tanımlayan bu partilerin de CHP’yle etkileşime açık olması gerekiyor. Bu partilerin CHP’yi ötekileştirmesi ve tarihsel yükünden dolayı mahkum etmeleri Türkiye’yi demokratikleştirecek muhalefet oluşumuna katkı sunmaz. Bu partilerin CHP’yle kuracaklar ilişki parti içindeki koalisyonun hızla dağılmasına yol açabilir.

İdeolojik olarak güçlü ama toplumsal temsil açısından sınırlı tabanı olan parti ve hareketlerin kitlesel bir parti olarak CHP’nin “Yeni” kanadı ile dönüştürücü etkileşime girmesi önemlidir.

Bu ilişkinin önemini bizatihi AK Parti deneyiminden görmek mümkündür.

Ben dahil olmak üzere kendini sosyal demokrat, demokrat, solcu tanımlayan pek çok insan AK Parti’nin demokratikleşme ve sivilleşme söylemine destek hatta oy bile verdi.

Neden kendine sol, demokrat diyen, kültürel ve sosyolojik olarak aynı dünyayı paylaşanlar “Yeni CHP” çaba ve söylemine destek vermesin? Neden CHP’yi CHP dışındaki solcular, sosyal demokratlar dönüştürmesin?

Böyle bir çabayı anlamlı kılacak olan ise bizatihi ideolojik olarak “Yeni CHP”yi savunan CHP’lilerin çabası olacaktır. Bu CHP’lilerden bazıları dün Uludere’de idi. Orada hem acılara ortak oldular hem de CHP’nin aydınlık yüzünü temsil ettiler.

Uludere demişken, üzerinden 1 yıl geçti. Acılar hâlâ taze, olay hâlâ karanlıkta. Bu karanlığın bir an önce  aydınlatılmasını, suçluların yargı önüne çıkarılmasını bekliyoruz. Sabırla ve inatla…

twitter.com/murataksoy