Ana Sayfa Blog Sayfa 6435

Gül’ün Sivas Katliamı kararı Akit’i heyecanlandırdı!

Sivas Katliamı’nın zamanaşımı sürecinde en çok sevinen kurumlardan olan Yeni Akit, Gül’ün Sivas Katliamı’na ilişkin DDK’ya talimat vermesine de oldukça sevindi!

Katliam davasının yıllardır üzerini örten, katliamcıları askere alan, evlendiren, ehliyet veren ancak yakalamayan, sonunda zamanaşımı kararı vererek üstüne de “hayırlı olsun” diyen iktidar ve yandaş basın, DDK kararına ilişkin yaptığı haberlerle neyi amaçladıklarını da ortaya koyuyor.

Yeni Akit mutlu Yeni Akit gazetesi bugün Sivas Katliamı’na ilişkin yaptığı haberde, Gül’ün DDK’ya talimat vermesini büyük bir sevinçle karşıladı. Gül’ün aldığı bu karara tepki gösteren ve yargının bu konudaki sessizliğine dikkat çeken Alevi kurumlarını “kararı sulandırmakla itham eden” Yeni Akit, katliamcılara verdiği desteğin ardından şimdi de katliama AKP tipi çözüm bulunmasına destek sunmaya başladı.

Konuya ilişkin bir de köşe yazısına yer veren Akit “gazetesinde” Ali Karahasanoğlu imzalı yazıda yer alan şu çirkin ifadeler, hem DDK’nın misyonunu, hem de Akit’in katliamı nasıl aklanamaya çalıştığını ortaya koyuyor:

“Gerçeklerin ortaya çıkmasından mı korkuyorsun? Kendi arkadaşını vurup, dindarların üzerine atanların maskelerinin düşmesinden mi korkuyorsun?”

Gül’e çağrı yapan kurumlar… Yeni Akit’in destek sunduğu DDK araştırmasının başlaması için başvuran kurumların adı hiç de şaşırtırı olmadı. BBP, Türk Ocağı, Anadolu Gençlik Derneği, Kimse Yok Mu Derneği’nin de aralarında bulunduğu kurumların çağrısıyla inceleme başlatacağını duyuran Gül, bu konuda yıllardır mücadele veren Alevi kurumlarının taleplerini seyretmekle yetinmiş, katliamcıların avukatlığını üstlenen isimlerle aynı parti çatısı altında yıllarca mücadele etmişti.

Alevilerin yanıt bekleyen soruları Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Cumhurbaşkanı Gül’ün Madımak Katliamı için Devlet Denetleme Kurulu’na araştırma talimatı vermesine ilişkin açıklamalarda bulundu. Abdullah Gül’ün Madımak Katlimı’ndan “hadise” olarak bahsetmesine tepki gösteren Bülbül, Madımak’ta yakınlarını yitirenlerin dilekçeleri cevapsız bırakılırken BBP, Türk Ocakları, Anadolu Gençlik Derneği gibi kurumların talebinin kabul edilmesine de dikkat çekti. Bülbül araştırma yapması gereken kurumun Devlet Denetleme Kurumu değil yargı kurumu olması gerektiğini belirtti.

İnceleme için başvuruda bulunan kurumlar arasında BBP, Türk Ocakları, Anadolu Gençlik Derneği gibi kurumların bulunmasına atıfta bulunan Bülbül, tekrar incelenme yapılmasını için “başvuru yapan 114 sivil toplum kuruluşu”nun katliam hakkında geniş bilgi sahibi olduğunu kaydederek, “Bu ‘114 Sivil toplum kuruluşu’ neyin araştırılması için ‘başvuru’ yapmıştır? Siz Cumhurbaşkanı olarak neden katliamda yakınlarını yitiren ailelerle görüşmeyi kabul etmediniz?” diye sordu.

Zeynep Altıok Akatlı, Sivas Katliamı’na ilişkin BBP, Türk Ocağı, Anadolu Gençlik Derneği, Kimse Yok Mu Derneği’nin de aralarında bulunduğu kurumların çağrısıyla inceleme başlacağını duyuran Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 18 soru yöneltti.

(soL – Haber Merkezi)

Geçmez: “alevi İnancında Muharrem İftarları Yoktur

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Muharrem iftarları düzenleyerek inançlarına hakaret edildiğini savunarak, “Alevi inancında Muharrem iftarları yoktur” dedi.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Muharrem iftarları düzenleyerek inançlarına hakaret edildiğini savunarak, “Alevi inancında Muharrem iftarları yoktur” dedi.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Adana Şubesi tarafından Adana’da aşure günü etkinliği düzenlendi. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, yaptığı konuşmada çarpıcı açıklamalar yaptı. Geçmez, “İki gün önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, imam hatiplerle ilgili gözyaşı döküp şükürler olsun imam hatipler özgürlüğüne kavuştu diyor. Sayın Arınç’a sözüm var bir gün deriz ki bizde ‘cemevleri Alevilerin ibadethaneleri olacaktır’. Türkiye’de ısrarla devletin dini dayatılıyor vatandaşlara. Ondandır sevgili canlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını istiyoruz. Ülke o zaman laik olabilir ve biz her platformda dile getiriyoruz Aleviler özgürleşmedikçe Sünniler özgürleşemez. Bunu söylediğimiz zaman önünüze tekke ve zaviye yasaları getiriliyor. Hiç kimse şunu aklına getirmesin Cumhuriyet’le hesaplaşmak için, Alevileri kullanma cesaretine sahip olmasın. Buna asla müsaade etmeyiz Alevilerin sorunu tekke ve zaviyeler yasası değildir. Alevilerin sorunu anayasal sorundur çok rahatlıkla çözülebilecek bir sorundur” dedi. Geçmez, Alevi inancında Muharrem iftarlarının olmadığını ileri sürerek şöyle devam etti:

“Bize Muharrem iftarları düzenlemeyin, Muharrem iftarı düzenleyerek bizim inancımıza hakaret etmeyin. Alevi inancında Muharrem iftarları yoktur. Bilmiyorsanız Alevilerin söylediklerine inanın ona göre hareket edin. Sayın Cumhurbaşkanımız bazı Alevi derneklerini çağırarak bir iftar verdi. Gönül isterdi ki Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’deki 15 milyona yakın, Alevilerin yaşadığı bir ülkede onların sorunlarıyla ilgili, Muharrem’den önce tarafsızlığını gösterebilmesi için ‘gelin bakalım Alevi yurttaşlar, nedir sorunlarınız ben çözmek istiyorum’ diyebilsin. Ama bunu yapmayarak Sayın Cumhurbaşkanımız geleneğimizde olmayan bir iftar yemeğine ilahiyatçılardan tutun, diyanete kadar herkesi davet edip iftar verdi. Ama bu biz değiliz. Sayın Cumhurbaşkanına bu aklı kim verdi ona buradan seslenmek istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanından bir tek isteğimiz vardır, o da laik ve demokratik Türkiye için tarafsız olması, inançlarımıza saygılı olması, sorunlarımızı bizzat bizden dinlemesi.”

Geçmez, Cumhurbaşkanı tarafından Sivas Madımak Oteli’nde çıkan yangını araştırması için Devlet Denetleme Kurulu’nu görevlendirdiğini ancak çok geç kalındığını belirterek, “Biz bundan bir sonuç çıkmasına bekliyoruz ama ümidimiz az” dedi.

CHP Genel Başkanı Gürsel Tekin ise İslam dininin barış dini olduğunu bütün dünyada barışın hakim olması gerektiğini söyledi.

CHP İstanbul Milletvekili Sabahat Akkiraz da konuşmalardan sonra bir konser verdi.

Tahtacı Alevilerinin Yaşamı Sergilendi

 

Ege ve Akdeniz bölgelerinde ormanlık alanlarda yaşayan ve geçimlerini ağaç işçiliğiyle sağlayan Tahtacı Aleviler kullandığı eşyalar görücüye çıktı.
Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Evrenseki beldesinde sergilenen tahtacıların çalışma şartları, giyim, kuşam ve görenekleri Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Alevilerin yerleşik hayata geçişlerinde yaşadıkları zorluklar hakkında bilgi veriyor.

Evrenseki Kültür Evi Müdürü Rukiye Barut, kültür evinde açtıkları serginin Türkiye’de bir ilk olduğunu söyledi. Aleviliği benimseyen tahtacıların bölgede Kahramanmaraş, Adana, Mersin, Antalya’nın Elmalı, Korkuteli, Manavgat ve Finike ilçeleri ile Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Balıkesir, Çorum, Tokat ve Çanakkale’de yaşadıklarını belirten Barut, açtıkları sergi ile unutulmaya yüz tutmuş değerleri gün yüzüne çıkarmaya çalıştıklarını kaydetti.
Sergiyle Manavgat’ın Evrenseki beldesi İncirlipınar Mahallesi Ağaçeri tahtacılarının yerleşik hayata geçişte bıraktıkları kültürel mirasın toplumsal birliktelik ve kardeşliğe örnek olduğunu belirten  Barut, ‘ Ağaç işçiliğinde kadın – erkek birlikte çalışırlar. Kadına çok değer verirler. Günümüzde ağaç işçiliğinden vazgeçerek ziraat, tarım, meyvecilik, sebzecilik, küçük esnaflık ve memuriyete yönelmişlerdir. Bölgemizdeki kültürel mirası gözümüz gibi koruyacağız.’ diye konuştu
.

DDK’nın dikkatine;

Sivas Madımak Otel’de 35 aydın ve sanatçının katledilmesinin üzerinden 19 yıl geçmesine rağmen faillerinden hala hesap sorulmadı. Hesap sorulmadığı gibi dava zaman aşımına uğratılıp hasır altı edildi. Devlet yıllarca katliamın üstünü örterken, Cumhurbaşkanı Gül, STK’lerin talepleri üzerine Devlet Denetleme Kurulu’nu katliamın araştırılması için görevlendirdi.

Katliam bile demekten kaçınan Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada konuya ilişkin şu bilgiler verildi: “‘Madımak hadisesine müdahil olan tüm kesimlerde; olayların gerçek mahiyetinin algılanması/kavranması ve çıkarılan sonuçlar itibarıyla derin bir belirsizlik ve kuşku mevcuttur.’’

Koman ve Tolon’a dikkat

Sivas Katliamı’nın 18. yıldönümünde ortaya çıkan Özel Harp Dairesi bünyesinde çalışan Üsteğmen H.Ç, katliamın devlet eliyle nasıl gerçekleştirdiğini 2 Temmuz 2011’de gazetemize anlatmıştı. H.Ç., “Madımak’ı biz yaktık” demişti. İşte H.Ç.’nın anlatımlarından bazı bölümler: “Biz Erzincan’da Poligon Birliği’ndeydik. O zaman Teoman Koman vardı. Ordu komutanı bizzat gelip bir birimin Sivas’a gitmesi gerektiğini söyledi. Katliamdan iki gün önce helikopterle geldik ve Sivas’a 11 km kala bir mezraya indik. Halkın arasına girip onları otel çevresine topladık. Bir arkadaş bir mermi sıktı. Arkasından molotoflar daha sonra insanlar otelin içerisine girmeye çalıştı. Halkı ateşledik. Direkt emir aldığım kişi 93’te Teoman Koman, arkasından Osman Önal geldi. Fikret Altıoklar, Hasan, Atilla Uğur, Hurşit Tolon de vardı.”

İlk önce sanıklar yakalansın

Davanın müdahil avukatlarından Avukat Şenal Sarıhan, davanın zaman aşımı kararı verilerek düşürülmesinin üzerinden 9 ay geçmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nın bu yönde bir karar vermesini değerlendirdi. 19 yıldır katliam hakkında herhangi bir girişimde bulunmayan Sivas’taki 114 STK’nin çağrısı üzerine Cumhurbaşkanı’nın olayın yeniden incelenmesi için talimat vermesinin bir anlam ifade etmediğini ifade eden Sarıhan, bu talimatın “Dostlar alışverişte görsün” mantığı ile verilmiş olduğunu söyledi. Sarıhan, hiçbir zaman davanın yurtdışındaki sanıklarını yakalamak için bir girişimde bulunulmadığına dikkat çekti. Sarıhan, DDK’ye verilen talimat hakkında “Bu talimat yoluyla bir takım ipuçlarının elde edilmesini isteriz. Aksi halde bir sonuç alınamayacağı açıktır” dedi. (Özgür Gündem)

Devletin Muharrem sevinci

Ali KENANOĞLU

Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katledilişinin Hicri takvime göre 1332. yıl dönümünde Aleviler Hz. Hüseyin’in nezdinde zalime karşı boyun eğmeyen ve katledilen tüm mazlumlar için matem içinde 12 günde oruç tuttular. Matem orucu 11 gün akşama kadar tutulurken 12.gün ise katliamdan sağ kurtulan Hz. Hüseyin’in evladı ve 4. İmam olan Zeynel Abidin için öğlene kadar tutulup, öğlenleyin pişirilen aşure çorbası ile açılarak bitirildi. Yas tutanların yassı Hak dergâhında kabul ve makbul olsun.
Alevilerce her yıl sükûnet ve sadelik içerisinde geçirilen matem ve orucu bu yıl hayli tantanaya yol açtı. Başta devletimizin başı olmak üzere birçok hükümet yetkilisi, belediye başkanı, iş adamları, gazeteciler v.b matem orucumuz ile yakından ilgilenip sahiplendiler. Yaşanan en talihsiz olay şüphesiz ki Sayın Cumhurbaşkanı tarafından 12.gün akşamı verilen Muharrem iftarı (!) idi. Çünkü oruç 12.gün öğlenleyin bitip sona ermişti. Bu hata nasıl yapıldı, davet edilen Alevi kurum başkanları bunu niye söylemediler bilemiyorum ama biten oruca düzenlenen bir iftar olarak tarihe geçmiş oldu. Hani adına matem ayı bitimi vesilesiyle bir akşam yemeği denilseydi olurdu ama doğrudan oruç açımı yapıldı, matem orucumuzun kuralları uygulandı. (et ve su olmaması gibi)
Alevilerin her türlü talebini anında reddeden devletimiz ve organları nasıl oldu da matem orucumuzu sahiplendi? Yapılanlara ve nedenlerine bir bakalım;
Matem orucumuzun en başta ismi değiştirilerek Muharrem (Hicri takvime göre bir ay adı) orucu adı verildi.
Böylelikle Ramazan orucu gibi “AY ORUCU” kapsamı içine alındı, indirgendi. Oysa Kerbela Katliamı, Muharrem’e denk geldiği için böyledir. Yoksa biz Muharrem olduğu için yas ve oruç tutmayız.
Devlet Alevilikle ilgili her türlü talebe gözünü kapatırken matem orucuna dört gözünü birden açtı, mecliste talep edilen oruç düzenlemesi ve toplu oruç açımı talebi anında kabul edildi. Meclis erkânımız Sabahat Akkiraz hanımın iftarında hazır bulundu. Alevi ve Sünni iki iş adamı “Ramazan da bizim Muharrem de” diyerek iftar (!) verdi. AKP yanlıları tarafından kurulan ve kimisinin başında “Anadolu” ismi olan Alevi Dernekleri de aynı sloganla farklı illerde iftar verdi. Öyle ki iftara katılanlar Alevilikten bihaber olduğu için masalara su içilmez (talep edilmemesi için) diye uyarı yazıları konulmak zorunda kalınmış.
TRT’de Muharrem programları yapıldı.
Belediye başkanları iftar yemekleri verdi ve/veya verilen iftarlara iştirak etti.
Hükümetin bakanları ve vekiller Muharrem iftarlarını kaçırmadı.
Niyeydi bunlar; Kerbela’da katledilen Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin önemli bir İslam mensubu. Bunun için “Bak siz de İslam’ın bir parçasısınız, Ramazan da bizim Muharrem de, cami de bizim ama cemevi ibadethane değil de zikirhane olursa olur, aslında bir farkımız yok siz bu Aleviliği yanlış biliyorsunuz, Hz. Hüseyin bizimdir. Gelin camiye, gelin Ramazan ayı orucunu da beraber tutalım, Muharrem ayı orucunu da” diyebilecekleri önemli bir gedik olarak görüyorlar Kerbela matemini. Oysa bilmedikleri Kerbela, zalimin zulmüne boyun eğmeyenlerin matemidir. Siz Alevi inancını, ibadethanesini yok sayarak, sizin tanımladığınız Aleviliği kabul etmeyen Alevileri her alanda dışlayarak, bürokrasiden uzaklaştırarak, iş imkânlarını elinden alarak, kapıları işaretlenenler ile dalga geçerek ve benzeri birçok uygulamanızla zalimlik ediyorsunuz. Günümüzün zalimi sizsiniz. Siz matem içerisinde değil böyle bir fırsatı gördüğünüz için sevinç içerisindesiniz. Oysa sizin İslam anlayışınız karşısında Hz. Hüseyin şunu söylemiştir; “Müslümanlar, Yezit gibi bir hükümdara duçar olduğunda artık İslam’la vedalaşmak gerekir.” (Kaynak; Musiru’l-Ahzan, s. 14-15; Luhuf, s. 9-10: Futuh-u İbn-i A’sem ve Maktel-i Harezmî).

akenanoglu@evrensel.net

ABF’den Başbakana ‘Kılık Kıyafet’ Tepkisi

 

AKP hükümetinin öğrencileri dindarlaştırma projesinden biri olan “kıyafet serbestliği” yönetmeliyine Aleviler tepki gösterdi. ABF: Başbakan Erdoğan’a sorumuzdur; Kılık kıyafet yönetmeliği için kaç tane Alevi ile anket yaptın?

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) , AKP Hükümetinin okullarda kılık kıyafet serbestliğini öngören yönetmeliği değiştirmesine sert tepki gösterdi.
ABF tarafından yapılan yazılı açıklamada;” Sayın Başbakan Erdoğan’a sorumuzdur: Kılık kıyafet yönetmeliği için kaç tane Alevi ile anket yaptın?” denildi.

ABF tarafından yapılan açıklama şöyle:

AKP Hükümeti, Resmi Gazete’de yayınlanan ve okullarda kılık kıyafet serbestliğini öngören yönetmeliği değiştirerek, dayatmacı, baskıcı ve asimilasyoncu zihniyetinin bir örneğini daha sundu. Ne yazık ki, yaptığı her düzenleme ile Türkiye’yi teokratik devlet düzenine bir adım daha yaklaştıran AKP hükümetinin “kıyafet serbestliği” düzenlemesinin en dikkat çekici bölümleri ve temel amacı kız öğrencilerin, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur`an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilecek olmasıdır

4+4+4 düzenlemesiyle “dindar ve kindar” nesillerin eğitim sistemini kuran, “tek din, tek mezhepli” bir toplumdan yana olduğunu ifade eden, toplumu padişah gibi yöneten, dizilerin yasaklanması için yargıyı göreve davet eden, Alevilerin katlinin vacip olduğuna dair fetvalar veren Şeyhülislam Ebusuud’ların izinden gittiğini söyleyen Erdoğan’ın, okullarda türban serbestliğinin önünü açan yönetmelik çıkartması elbette ki, şaşırtıcı değildir.

Söz konusu bu düzenleme, tahminlerin ötesinde sosyal sorunlara yol açacaktır. Eğitimin sorunlarını kıyafet sorununa, sivilleşmeyi tek tip kıyafet uygulamasının kaldırılmasına indirgeyen bu zihniyetin elindeki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ve bu bakanın görev yaptığı AKP hükümetinden memleket yararına iş çıkmayacağı aşikardır. “Tek tip kıyafet uygulamasını kaldırdık, ileri demokrasiye geçtik” “sivilleştik” gibi iddialar, safsatadır. Erdoğan’ın “halkın iradesine uygun davranıldığı, anket yapıldığı” iddiaları ise gülünçtür, zavallılıktır. Bu anket yapılırken kaç tane Alevinin fikri sorulmuştur? Bu sorunun yanıtlanmasını istemek en doğal hakkımızdır.

Soruyoruz; kaç tane Alevinin fikrini aldınız? Sizin “halk” tanımınızın dairenizin içine Aleviler girmiyor mu?

İşin esasına gelince, söylenecek şeyler bizim açımızdan ürkütücüdür. Bu düzenleme açıkça eğitimi dinselleştirmenin bir başka türüdür. Öğrencilerin dinsel inançları, giydikleri kıyafetlere yol açacak, sınıflarda kamplaşma yaratılacak, kız çocuklarına ve ailelere yönelik fiilen baskılar artacaktır. İntihalci Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, yönetmeliği savunurken demektedir ki, “Kuran okumanın belirli bir adabı vardır” demektedir. Bu demektir ki, başı açıkken Kur’an-ı Kerim okuyanlar edepsizdir. Bakanın bu sözlerinden cesaret alan öğretmenler de hiç kuşku yok ki, derslere giren kız öğrencilerini “adaba davet edecek” onlar da bu davete icabet edeceklerdir.

Zorunlu din dersinden sonra bilindiği gibi 4+4+4 sistemiyle iki din eğitimi dersi daha konulmuştu. Her ne kadar seçmeli olduğu söylense de bizce zorunlu olan zaten “Zorunlu seçmeli” kelimeleriyle ifadelendirilen Kuran-ı Kerim ve Siyer derslerini şimdi başı açık olan bir öğrenci, Bakan Dinçer’in “mürebbiyeliği” nedeniyle türban takmak zorunda olacaktır. Mahalle baskısı nedeniyle, sınıf ve öğretmen yetersizliği gibi bizce kasıtlı, art niyetli zorlamalarla Alevi çocuklarını da “Kuran’ı kerim ve Siyer” derslerine girmek zorunda bırakan AKP hükümeti, şimdi o Alevi kız öğrencilerinin başına türbanı geçirecektir. Alevi Bektaşi Federasyonu olarak buna seyirci kalmayacağız…

Okullarda huzursuzluğu, kamplaşmayı artıracak olan bu düzenlemenin ayrıca sosyal problemlere yol açacağı açıktır. Öğrenciler kıyafet yarışına girecek, çocuklarına kıyafet alamayan öğrenci velileri çok büyük sıkıntılar, eziklikler yaşayacak, sınıfsal eşitsizlikler sınıf ortamında daha fazla görünür hale gelecektir.

Hükümeti uyarıyoruz; bunun adı, gerici insan tasarımıdır; toplum mühendisliğidir… Bu tavrınız toplumsal bünyemizde büyük tahribatlar açmaktadır, açacaktır. Bu tavrınızdan vazgeçin!

Halkımıza çağrımızdır; eğer çocuklarınız zorunlu seçmeli derslere girmek zorunda kalmışsa, başına türban takılmasına seyirci kalmayın.

Alevi Çalışana Rektör Eziyeti

EGE Üniversitesi’nde (EÜ) güvenlik görevlisi olarak çalışan Servet Cankurt, Rektör Prof. Dr. Candeğer Yılmaz, üniversitenin güvenlik müdürü Hacer Çolpan ile güvenlik şefi Ercan Aksakal’ın kendisine mobbing uyguladıkları iddiasıyla 18 bin liralık tazminat davası açtı. Davanın bugün görülen duruşmasında, aralarında profesörlerin de bulunduğu tanıklar dinlendi.

Savcılığa suç duyurusunda bulunan Servet Cankurt, geçen yıl Kasım ayında “kadife pantolon, armalı kazak giymediği, kravat takmadığı” gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatıldığını, bu soruşturmanın geçen ay sonuçlandığını ve kınama cezası aldığını söyledi.

Soruşturmanın tamamlanmasının ardından İzmir 13’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açıldı. Davanın bugünkü duruşmasına, Servet Cankurt ile tarafların avukatları ve davacı tanıkları Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Banu Çiçek Bilkay, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci ve güvenlik görevlisi Murat Atıcı katıldı.

ELİNİ BİLE SIKMADI

Tanıklardan Prof. Dr. Banu Çiçek Bilkay, Servet Cankurt ile ilk olarak rektörün odasında tanıştığını, daha sonra Cankurt’un olmadık yerlerde çalıştırıldığını, tuvalete gitmelerden bile soruşturma başlatıldığını, bayramlaşma töreninde rektörün herkesle tokalaştığını, onun elini bile sıkmadığını belirterek, “Candeğer Hanım’a, Servet’in kendisine en az 150 oy kazandırdığını söyledim, o zaman bana Servet’in alevi olduğundan bahsetti” dedi.

GRUPTAN DIŞLANMIŞ OLUYOR

Güvenlik görevlisi Atıcı da, Servet Cankurt’un görev yerinin değiştirilmesine dair bilgi verirken, Hakim Mehmet Kankılıç Okayer’

Atıcı, üniversitenin hastane bölümünde çalıştıklarında döner sermayeden 500-600 lira gibi bir pay aldıklarını, hastane dışındaki görevlendirmelerde bu parayı alamadıklarını söyledi. Hakim Mehmet Kankılıç Okayer, bir dahaki celsede davalı tanıklarının dinlenmesi için duruşmayı Şubat 2013’e erteledi.in, “Kurum içerisinde başka bir bölümde güvenlik görevlisi olarak görevlendirilmesi ne gibi bir zarar getirdi” şeklindeki sorusuna, “Gruptan dışlanmış oluyor, evine gidip gelmede ulaşım sorunu yaşayabilir. Başka bir yere görev verildiğinde bunun da bir açıklaması olması lazım, keyfi olarak değişim yapılmaması lazım” karşılığını verdi.

Alevilerin kutsal saydığı Bakırtepe’de altın arama izni tepki çekti

Sivas’ın Kangal ilçesinde yaşayan Aleviler için kutsallık arz eden Bakırtepe mevkiin

de siyanürle altın aranması için Demir Export adlı bir şi

rkete lisans verildi. Çalışmaların başlamasına bölgede yaşayan Aleviler tepki gösterdi.

Alınan bilgilere göre Maden Teknik Arama kurumu Yama Dağı’nın uzantısında yer alan sönmüş bir volkanik bir dağ olan Bakırtepe mevkisinde altın tespit etti ve bölgede kırk yıldır demir, krom çıkaran Demir Export firmasına 2006 yılında işletme ruhsatı verdi. Eylül ayında aramalar için harekete geçen firmanın çevre değerlendirme toplantıları protesto etti.

Yöre halkı tarafından inançsal değerleri açısından kutsal sayılan Bakırtepe Dağı siyanür tehlikesine karşı Bakırtepe Çevre Platformu, jeolojik özellikleri bakımından gölün korunmasını istiyor.

Konu ile ilgili yapılan açıklamada, Bakırtepe, bir yandan jeolojik özellikleri, diğer yandan yöre halkının inançsal değerleri açısından kutsal saydıkları, binlerce yıldır kurban adadıkları, dilek tuttukları yüce bir dağ olduğunu ve bu günlerde hiç olmayacak bir tehditle karşı karşıya olduğu belirtildi. Bakırtepe Çevre Platformu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi;

“Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, temel insan haklarından biridir. Bu hak, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin bir gereği olarak anayasamızın 56. maddesinde; ‘Herkes, sağlıklı ve dengeli bir ç

evrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir’ şeklinde ifade edilmiştir.

Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakere başlıklarından biri de ‘Çevre Hakkı’ olup, Türkiye’nin bu konuda, hukuksal ve yapısal ödevle

ri açıkça belirtilmiştir. Çevre Bakanlığı bu nedenle kurulmuştur. Ancak ilgili mevzuatın küçük bir kısmı yürürlüğe sokulmuştur.” Açıklamada MTA tarafından Bakırtepe Dağı’nda altın arandığı ve bulunması sonucu bir firmaya verildiğini ve kadim mekana zarar verileceğini öne sürüldü. Çevreyi savunmak, hayatı savunmak olduğu belirten Bakırtepe Çevre Platformu, açıklamasına şu şekilde devam etti;

“Bakırtepe’de altın madeni işletmeye hazırlan
Demir madeni, o ocaklarda çalışanları öldürdü, altın madeni ise, çalışan, çalışmayan yüzlerce kilometrekarelik bir çember içinde yaşamakta olan tüm canlıları öldürecektir ve yüzlerce yıl o topraklarda ot bile bitmeyecektir. Ot bile bitmeyen topraklar bizim toprağımız değildir. Köylerimiz, toprağımız, tarlalarımız, çeşmelerimiz, gözelerimiz, derelerimiz, meralarımız, mezarlarımız, anılarımız, hayatlarımız, düşlerimiz ne satılıktır ne de kiralıktır. Çevre Bakanlığı’ndan bu projeyi iptal etmesini, doğamızı biz sahiplerine bırakmasını, Demir Export firmasından, çevreye, canlılara, insana zarar vermeden hatta onların hayatlarına destek olacak işlerle uğraşmasını, bir tek yaşamın binden daha çok paradan daha kıymetli olduğunu anlamasını istiyoruz.an Demir Export A.Ş ‘yi 1950’li yıllardan beri tanıyoruz. Yakın yörede işlettiği demir madeninde, kazma, kürekle çalışan babalarımız, amcalarımızdan hiçbiri kendi yaşantılarından daha uzun yaşamadılar, genç denilebilecek yaşlarda hayatlarını kaybettiler.

Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim’i tanır mısınız?

Mehmet BAYRAK

Dinsel ve siyasal lider kimliğiyle Seyid (SÍy) Rıza’yı tanımayan Alevi yok gibidir. Onun, darağacında söylediği şu son sözler, onun idamında bizzat bulunan İhsan Sabri Çağlayangil tarafından ilk kez bilince çıkarılmış ve insanların belleğine kazılmıştı:

“Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitabetti: Evlad-ı Kerbelayıh. Bihatayıh. Ayıptır. Zulümdür dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. İdamı yapac ak çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını yaptı.” (Güneş gaz. 19.8. 1989).

Bugün mezarı bile bulunmayan, ancak başta Dersim bölgesi olmak üzere Alevi toplumunda büyük bir saygınlığı bulunan Seyid Rıza’da, kuşkusuz her insan gibi, içinde bulunduğu toplumsal ortamın ürünüdür. Ancak, idamını bizzat yürüten kişide bile saygınlık uyandıran bu kişinin yetiştiği toplumsal ortam bir yana, üzerinde birinci derecede etkisi bulunan babası Seyid (SÍy) İbrahim bile yeterince bilinmemekte ve tanınmamaktadır.

Seyid İbrahim kimdir?

Belirlediğimiz kadarıyla, Seyid İbrahim konusunda ilk bilgileri veren ve resmini yayımlayan, Amerikalı araştırmacı H. N. Barnum’ dur. Barnum, 1890 yılında yayımladığı “Kızılbaş Kürtler” konulu bir incelemesinde şu bilgileri aktarmaktadır:

“Birkaç hafta önce bu bölgenin önderlerinden olan dört kişi beni aradı. Devlet paşasının davetlileriydiler. Sultanın hükümeti önünde and içtikten sonra, Paşa her birine yeni giysilerin yanısıra birçok hediye armağan etti. Yeni kıyafetleriyle resim çektirdikten sonra, bunları Sultanın yanına yolladı. Fotoğraftakilerden İbrahim adındaki kişi, Seyidler arasında en çok sayılanlardandır. Üzerinde, göze çarpan, gösterişli, ağır, altın işlemeli kırmızı bir pelerin var. Sağındaki yaşlı adam, dağlarda en etkili kişilerden olan Yusuf Ağa’dır. Yıllar önce köyüne yapmış olduğum bir gezi sırasında, eşinden çok etkilenmiştim. (…) Yusuf Ağa’nın yanındaki kişi ise oğludur. Ancak, kendisi babasından daha yaşlı görünüyor.” (Bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, 1997, s. 326)

Burada sözü edilen Yusuf Ağa’nın; Seyid İbrahim’in yakın dostu ve daha sonra Hasan Hayri ve Ahmet Ramiz gibi yakınları, Aşiret Mektebi’nde okuyarak subay yetişecek olan Gangozade Yusuf Ağa olduğunu sanıyorum. Seyid Rıza’nın torunu, Seyid İbrahim’in babasının adının Qere Sılema, onun babasının adının da Bava olduğunu söylüyor (Bkz. SÍy Rıza’nın Torunu Anlatıyor, Pir Dergisi, Sayı:4/1995).

Dersim’i ilgilendiren her konuda olduğu gibi, kader birliği yaptığı Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim hakkında da en ayrıntılı bilgiyi veren kişi Dr. Vet. M. Nuri Dersimi’dir. Dersimi, Seyid İbrahim hakkında öncelikle şu bilgileri bize ulaştırıyor:

“Seyid İbrahim, Batı Dersim’in Şeyh Hasanan aşiretinin kabile reisleri yani Ocak sülalesinden sürüp gelen ve Kürtler’ce en asil sayılan bir ailenin oğludur. Tarikat noktasından dahi en yüksek derece olan Rahber mertebesine varmış olduğu için, kendisine Seyid unvanı verilmiş ve bu suretle gerek asalet cihetinden ve gerek manevi cihetten Dersim’in Şeyh Hasanan aşiretlerinin cümlesi kendisini aşiretlerin baş evladı tanımıştır.

Deri Ari köyünü Seyid İbrahim kendisine yerleşim yeri olarak seçmişti. Seyid İbrahim, oğlu Rıza’da gördüğü zeka ve direnme gücü dolayısıyla onu çok severdi. Bu nedenle, ölümünden sonra aşiretlerin idare önderliğini Rıza’ya bıraktığını vasiyet etmişti.

Seyid İbrahim, tahsilini dedem Colikzade Mehmet Ali Efendi’den görmüştü. Seyid İbrahim’de, oğlu Rıza’yı yurtseverlik bilinciyle yetiştirmişti. Yöre insanları Seyid Rıza’ya Rızo ve Rayber veya (babasının oğlu) anlamına gelen LacÍ Baboyî unvanlarıyla hitap ederlerdi.” (Kürdistan Tarihinde Dersim, yeni bas. 1988, s. 291)

Nuri Dersimi, Hatırat’ında yukardaki bilgilerin yanısıra, konuya ilişkin kimi yeni bilgiler de veriyor. Bölgenin başlıca eğitimcilerinden ve şairlerinden olan babası Mıla (Hoca) İbrahim’in; yörede “Bavo” adıyla anılan Seyid İbrahim’e uzun süre özel kâtiplik yaptığını ve zaman zaman ders verdiğini belirttikten sonra şu eklemeyi yapıyor:

“Bavo adıyla anılan Seyid İbrahim döneminde Dersim, tam anlamıyla kesin surette bağımsız olarak Osmanlı saltanatına boyun eğmemiştir.”

Dersimi, Seyid İbrahim’in ölümünden sonra oğlu Seyid Rıza’nın, babasından ders almaya devam ettiğini; öte yandan babasının, Karabal Aşireti Reisi Gangozade Yusuf Ağa’nın katkılarıyla Hozat’a bağlı Ağzunik köyünde bir medrese açarak yörede önde gelen ailelerin çocuklarını okuttuğunu bildirir. Okuyanlar arasında, Yusuf Ağa’nın oğlu Mehmet Ağa, Mehmet Ali; kardeşinin çocukları Hasan Hayri, Ahmet Ramiz, Ali Niyazi ve amca çocukları Yusuf Cemil ve daha çok sayıda kişi vardır.

II. Abdülhamid’in Dersim Politikası ve Aşiret Mektebi

Nuri Dersimi, Abdülhamid’in, Dersim’in asimilasyonu ve yöreye Kuran’ın girmesiyle noktalanan pazarlıklı politikası konusunda da ilginç ipuçları verir. Birlikte izliyoruz:

“Pederim Mılla İbrahim, Ağzunik köyünde açtığı medresede, isimleri zikredilen aşiret reislerinin evlat ve efradının tahsillerine çaba göstermiş, ruhunda kaynayan milli emelleri bu gençlere telkin etmişti. Pederim Mılla İbrahim’in yetiştirmiş olduğu bu talebeler, Türk hükümdarlarından Sultan Hamid tarafından İstanbul’a götürülerek, dört yıl süreyle Yıldız Sarayı’nda eğitim gördükten sonra çeşitli Kürt illerine (yaver yüzbaşı) ve (vali yardımcılığı) görevleriyle ödüllendirilmişlerdir.

Sultan Hamid’in en çekindiği şey, Kürt aşiretlerinin herhangi bir yabancı teşvikiyle istiklal talebinde bulunmak üzere isyan etmeleri sorunuydu. Bunun için, Kürt aşiret reislerini İstanbul’a getirterek, Yıldız Sarayı yakınlarında özel bir dairede misafir ederek, hürmet ve muhabbetlerini kazanmak istemişti. Bu amaçla, Kürt aşiret reislerinin çocuklarına İstanbul- Beşiktaş’ta Aşiret Mektebi adı altında bir okul kurmuştu. 1895 yılında kurulmuş olan sözkonusu okula 4 ve 6. Ordular bölgesinde bulunan aşiret reislerinin 10-15 yaşlarında olan çocukları getirildi. Ve dört yıl süreyle bir eğitim yaptırıldıktan sonra herbiri (Yaver-i Fahri, Hazret-i Şehriyari) unvanıyla kendi bölgelerine gönderilerek, reislerinin memnuniyetleri sağlanırdı. Ve bunlar, kendi çevrelerinde Padişah’dan gördükleri iltifat ve yardımları aktarır ve aşiretlerin Padişah’a olan bağlılıklarını sağlamaya yardımcı sayılırlardı.” (Bkz. N. Dersimi: Hatıratım, Yay. Haz: M. Bayrak, Özge yay. Ank. 1992,s. 20).

Nuri Dersimi’nin, burada kısaca değindiği politikanın gerçekten ilginç temelleri vardı ve bu politika ilginç sonuçlar verdi. Bu politikanın, Dersim Aleviliğinde bir yozlaşmanın başlangıcı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kendisinin bizzat Sünni Kürtlerden oluşturduğu Hamidiye/ Aşiret Alayları politikası kendi açısından amacına ulaşmıştır. Bu Alaylar, bölgedeki muhalif unsurlara karşı kullanıldığı gibi; Alevi ve Sünni Kürtler arasında da tam bir yarılmaya ve güvensizliğe yol açmıştır. Paşa’lık unvanı verilen ve hediyelere boğulan kimi cahil aşiret reislerinin, Alevi aşiretleri üzerinde kurmaya çalıştığı egemenlik bu unsurları rahatsız etmiştir. Bu durumdan rahatsız olan kimi Alevi Kürt önderleri, Saray’a başvururak rahatsızlığını dile getirir. Bunu fırsat bilen Abdülhamid, Hamidiye Alayları örneğinde olduğu gibi, yine bir taşla birkaç kuş vurmak amacındadır. Bazı Kızılbaş gruplarının, kendi kimliklerini ve toplumsal rollerini yeniden tanımlama doğrultusundaki girişimleri Saray’ı rahatsız etmektedir.

Bu nedenle, Abdülhamid, Hamidiye Alayları karşısındaki rahatsızlığını dile getiren Dersim bölgesi Alevi önderlerine, bir karşı öneriyle gider. Bu aşiretlerin önde gelen ailelerinin çocukları, İstanbul’da açılan Aşiret Mektebi’nde okuyarak subay yetiştirilecek, ancak bunun karşılığında “halkı irşad etmek” amacıyla ilgili bölgelere Hanefi din adamları gönderilecektir… Sözde, Hıristiyan misyonerlerin çalışmalarına karşı çıkan Abdülhamid’in yaptığı, tam da Alevileri Sünnileştirme doğrultusunda bir misyonerlik faaliyetidir.

Konunun uzmanlarından İsviçreli bilimadamı Hans-Lukas Kieser, Abdülhamid’in bu yeni politikasını şöyle özetliyor: “Abdülhamid, 1880’lerde İmparatorluğun bölünme tehlikesine karşılık İslamî birlik stratejisini kullanmaya başladı. Onun bu politikası, özellikle Doğu vilayetleri için geçerliydi.(…) Abdülhamid, başta Aleviler olmak üzere diğer İslam içi aykırı toplulukları ( zidiler gibi) Sünnileştirmek amacını güdüyordu. Sünni Kürtlere Hamidiye isimli ayrıcalıklı süvari birlikleri vererek, onları yeniden kendisine bağlamayı başardı. Abdülhamid, aşiret ağalarının çocukları için seçkin okullar (Aşiret Mektebi) kurdu ve kendi politikası doğrultusunda taşralı Müslümanları seferber etmek için buralara kendi Hanefi misyonerlerini atadı.” (bkz. H. Kieser: Osmanlı Anadolusu’nda Aleviler İle Misyonerler Arasındaki Etkileşimler, Munzur der. Sayı: 13/2003,s. 9)

Sonuç olarak; Abdülhamid, gerek Hamidiye Alayları gerekse Sünnileştirme politikası dolayısıyla Doğu Alevileri’ne ve özellikle Dersim Aleviliğine ağır darbeler vuran bir Padişah olarak misyonunu tamamlarken; din adamlarını bırakamadıysa da ‘Kur’an’ı yöreye hediye olarak bıraktı!.. İşte, kimi pirlerin/ dedelerin sımsıkı sarıldıkları Kur’an’ın bölgeye girişinin 100-110 yıllık ilginç tarihi…

Hüseyin Dede,” 1938’de mürşidi kâmillerin tamamı kırıldı.”

Muharrem Matemi çerçevesinde Tunceli’de düzenlenen “Ortak Hüzün Kerbela” konferansına vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi.

Her kesimden yüzlerce vatandaşın katıldığı konferansa katılan 78 yaşındaki Alevi Dedesi Hüseyin Erdoğan, “1938’den sonra Alevi inancı zayıfladı. 1938’de mürşidi kâmillerin tamamı kırıldı. Bu memlekette insan yetiştirecek alim kalmadı. Bizi yetiştirecek, inancımızı sağlam bir şekilde öğretecek Müşid-i Kamil kalmadı. 1960’lara kadar Aleviyim demeye bile korkardık. Şimdi daha özgürüz ancak alevi gençlerin eğitimi için nitelikli ve alevi kültürünü yeni nesillere aktaracak Mürşidi Kamillere ihtiyacımız var. Özümüze dönmeden sorunlarımızı çözemeyiz. Alevi sünni bütün kardeşlerimiz inançlarını gereğince yaşadıkları sürece sorunlarımız çözülür” dedi.