Ana Sayfa Blog Sayfa 6439

‘Kışanak’ın Alevilere ilişkin çağrısı ve Aleviler’in duruşu…

Sorunları Dillendirmek yetmiyor..

Can KASAPOGLU

Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) ‘2. Olağanüstü Büyük Kongresi’ gerçektende adına yaraşır biçimde gerçekleştirildi. Ahmet Taner Kışlalı salonu’nun içi, dışı, sağı-solu ve istikametini dolduran delegelerin yanı sıra Kürt halkının kongreye ilgisi beklenenin üstünde oldu.

Kongre, bundan evvelki kongrelerde olduğu gibi hemen devletin savcıları tarafından soruiturmaya ve kovuşturmaya uğradı. Yeniden Eş Genel Başkan seçilen Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak’ın yanı sıra 80 kişilik Parti Meclisi’de seçildi. Kongrede ayrıca BDP Akademik Siyasi Danışma Kurulu da oluşturuldu.. Sonuç olarak kongre bir çok açıdan olumlu geçti ve deyim yerindeyse ‘Mazlumların Kongresi’ oldu denilebilir..

****

Genel konuşmalar içinde BDP Eş Genel Başkanı Sayın Kışanak, Alevilere ilişkinde bir bölüm ayırdı..

‘Alevilere çağrı’ olarakta tanımlayabileceğimiz ve özellikle Alevilere, Alevi kamuoyuna ilişkin yapmış olduğu açıklam Gültan Kışanak Alevilere Seslendi..

Kışanak; ‘Hepimiz çok iyi biliyoruz ki mezhep temelli savaş bölgenin kapısın çalmış durumda. Türkiyede yaşayan Alevi yurttaşlarımız da bu politikanın ve 80 yıllık tekçi zihniyetin mağdurudur. Dersimden Maraşa, Çorumdan Sivasa Alevi yurttaşlarımıza sesleniyorum. Gelin tekçi zihniyeti birlikte kıralım. Sizlere dayatılan bu zihniyet Kürtlere de dayatılıyor. Bu statükoyu alaşağı edelim…Tüm ezilenlerin mazlumların mücadelesini Nuh’un gemisine benzetiyorum.Bu gemide tüm halklara kimliklere kadınlara ötekileştirilenlere yoksullara emekçilere yer var. Bir mücadele gemisi yaratalım. Buradan hepimizi özgür bir geleceğe taşıyalım. İki yıla yakındır eşbaşkanlık görevini yürütüyorum. Kritik süreçlerden geçerek bugünlere geldik. Bunu hepimiz biliyoruz. Binlerce kahraman yoldaşımızın emeğiyle ödediği bedellerin toplamıdır bu siyasi gelenek. Tarihi direniş destanının ta kendisidir. Büyük bir özgürlük yürüyüşüdür. Bu özgürlük deryasında emeğimiz bir damla olduysa ne mutlu oldu bize. Direnen ve bedel ödeyen halkımızın önünde saygıyla eğiliyor demokrasi şehitlerini minnetle anıyorum. Partimizin gerçek sahibi halkımızdır. Eksikler bize aittir. Burada sizin huzurunuzda halkımıza ve tüm halkımıza söz veriyoruz. Size layık olup sizinle mezara kadar yürüyeceğiz. Yüreğiniz ferah olsun. Bu mücadelede görev verdiğiniz hiçbir yoldaşınız size sırtını dönmeyecektir. Kararlılıkla özgürlük yürüyüşümüzü zafere ulaştıracağız.’ Dedi ve partisinin Alevilerin sorunlarına olan duyarlılığını bir kez daha ortaya koydu.

****

Gültan Kışanak’ın bu açıklamasını ki açıdan ele almakta yarar var ve bunu yazımın sonunda değerlendireceğim..

Gerek BDP’nin ve gerekse Demokratik Toplum Kongresi (DTK) daha önceleride zaman zaman bu türden açıklamalar yapmış, hatta DTK’nın öncülüğünde çok önemli ve döneme cevap olabilecek ‘Mezopotamya İnanç Çalıştayı’ vb etkinlikler gerçekleştirilmişti..

Çalıştaya başta Aleviler olmak üzere Suni, Ezidi, Asurî-Süryani, Ermeni, Rum, Arap, Mıhellemi gibi farklı inanç ve kültür temsilcileri katılım göstermişti..

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) İnanç Komisyonu tarafından düzenlenen Mezopotamya 1. İnanç Çalıştayı sonuç bildirgesindeise özetle; ‘Alevilere yönelik yok sayma politikalarının acilen terk edilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yapıların lağvedilmesi ve inanç sahasının devletin müdahalesinden arındırılarak özerkleştirilmesi’ talepleri yer alıyordu..

DTK bu çalıştayda; ‘Alevilere yönelik yok sayma politikaları acilen terk edilmeli. Türkiye’de laikliğin çarpık bir anlayışla uygulandığına dikkat çeken çalıştayımız, bu uygulamaların Alevilik, Şafilik, Başörtüsü gibi meselelerde ciddi hak ihlallerine neden olduğunun altını çizmiştir. Yine bu yaklaşımlardan kaynaklı Türkiye’de yaşayan farklı inançlar, inançsızlar ve kurumlarında baskı altında olduğuna vurgu yapmıştır. Bu bağlamda laik devlet kavramı ile çelişen Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yapılar lağvedilmelidir. İnanç sahası devletin müdahalesinden arındırılarak özerkleştirilmelidir.’ Gibi önemli açıklamalar yapmış idi..

****

Yine BDP Eş Genel Başkanı sayın Gültan Kışanak’ın Brüksel’de yapılan ‘5. Enternasyonal Dersim Konfernası’n da yapmış olduğu konuşma çok önemliydi. Sayın Kışanak; ‘Dersim 35-38 Soykırımı hala devam ettiriliyor’ belirlemesi yaparken devletin, Dersim üzerinde oynadığı veya oynamak istediği oyunlara dşkkat çekiyordu..

Tekrar yazının başına dönersek;

Şimdi bu vb açıklamaların olması, etkinlikler, çalıştaylar ve kongrelerde yapılan çağrılar vs hepsi gereklidir ve yerindedir..

Ancak bütün bunları salt çağrı olarak ele almak veya yaklaşmak ise bizleri (Hem Alevileri ve hemde çağrıları yapanları) yanılgıya götürür..

Kürt halkının vermiş olduğu özgürlük mücadelesinde belkide çok daha can alıcı, acil sorunları vardır.. Namlu, Kürdün ensesindedir ve son Kürt teslim alınmak istenmektedir.. Kürt ise buna karşı can-siparhane bir duruş sergileyerek yaşam mücadelesi vermektedir.. Bu bilinmektedir ve böyle olduğu konusunda ise en ufak bir kuşkumuz yoktur..

İşte sık-sık, ‘Mücadelenin ortaya çıkardığı muazzam koşullar’ dediğimiz nokta ise tamda burasıdır.. Evet, ‘muazzam koşullar’ ortaya çıkmıştır ancak bu muazzam koşulları yönetebilecek kadrolar ortaya çıkmamıştır veya çıkarılamamıştır buda ayrı bir gerçekliktir..

Bir başka deyimle siz istediğiniz kadar çağrı yapın. Karşınızdaki ‘Şer Cephesi ve İşbirlikçileri’nin çok ince ve sinsi politikalarını, siyasetini çok iyi analiz edemezseniz sonuçta çok fazla değişen bir şey olmaz.

Çok basit bir örnekle, devlet ‘Bektaşi’lik diyor ise sen ‘Alevi’lik diyeceksin.. Yok eğer Türk-İslam Faşizm sistemi ‘Alevi’lik diyor ise sen ‘Kızılbaş’lık demelisin..

Elbette sadece demek, ‘Dillendirmek yetmiyor’ günümüzde.. Bunun örgütlendirilmesi ise (Kürdistan, Türkiye ve Avrupa)buna ilişkin tecrübeli, ‘Aleviliğe inanmış ve öyle yaşayan’ları ile mümkündür.

****

Aleviler açısından ise ‘BDP’nin Alevilere Çağrısı’ olarakta tanımlayabileceğimiz sayın Kışanak’ın konuşmasını daha detaylı irdelenmekte yarar vardır ancak bu bir köşe yazısı ile detaylandırılamayacak kadar geniş ve uzundur.

Aleviler, sürece cevap olacak duruşu sergilemedikleri ölçüde kazanan, özgürleşen bir inanç değilde tutsak olmaya devam eden, sürekli olarak saldırılara ve baskılara, küçük düşürmelere karşı bir-iki protesto gösterisinden öteye geçmeyen bir kör düğüm içinde kalacaklardır..

Bunun içinde Aleviler ve kurumları, kurumların yöneticileri veya kanaat önderleri, (Pirleri, dedeler vb) süreci çok iyi okuyabilmelidirler..

Süreç; ‘Barış, Kardeşleşme, demokratikleşme’yi dayatmaktadır.

Ve süreç;‘Halkların ve İnançlarınınÖzgürleşmesi’ sürecidir..

Alevi’nin bu sürece ilişkin bir karşıtlığı düşünülebilirmi?

Hangi Alevi veya Alevi kurumu barışa, kardeşliğe ve özgürleşmeye karşı çıkmıştır veya çakacaktır?

Elbette hayır..

Ancak en son ‘7 Ekim’de Ankara’da yapılan miting sonunda sahneye çıkartılan bazı şahıslara ve söylemlerine bakıldığında bir başka korkunç tehlikenin kollarının Alevileri nasılda kıskaca almak istediğini görmek ve bunun gereğini yerine getirmek yine Alevi’nin kaçınılmaz görevlerinden biridir.

O halde süreç aynı zamanda Alevi’nin süreci değilmidir?

‘Direnerek Özgürlüğe Kavuşma’ şiarıyla Mazlumların, zalimlere karşı olan Kongresinden gelen çağrıya cevap olmak için daha ne bekleniyor?

 

“Cemevi’ni ben yaptım, hayır ben!”

ESRA KOÇAK-ANKARA

Ankara’nın Batıkent semtinde yaşayan Alevi yurttaşlar, belediyenin semtteki bir binayı tamir edip kullanmalarını salık vermesiyle kendilerine imece usulu bir Cemevi yaptı. Ancak Yenimahalle Belediyesi daha sonra Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve derneğin Yenimahalle Şube Başkanı Cevayir Canpolat hakkında, “kaçak inşaat yapmaktan” suç duyurusunda bulundu. Bunun üzerine Ankara 19. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Önceki gün görülen duruşmaya sanık Canpolat’a destek vermek amacıyla Cemevinin yapımında bulunan yaklaşık yüz kişi ile CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın da katıldı. Canpolat, tek başına Cemevini yapmasının imkansız olduğunu belirterek, “Halkın öncülüğünde yapılan bir şeydir. Burayı tamir ettik ve Cemevi yaptık. Halkın Cemevi yapmış olması bir suç olamaz. Bu bir haktır” dedi.  Sanık avukatları, binanın yurttaşların tüm hizmetlerini karşıladığını, ayrıca belediyeden elektrik ve su bağlandığını, bu nedenle yasallığının kabul edildiğini belirtti.

İZLEYİCİLERDEN SANIĞA DESTEK
Bu sırada mahkeme salonundaki izleyicilerden Sayit Ali Akbük, “Sadece o değil. Ben de oradaydım” dedi. Bunun üzerine Hakim Ahmet Turgut Tuncay, izleyici duruşmanın düzenini bozduğu için salondan çıkmasını istedi.

Ardından mahkeme salonundaki yaklaşık 50 izleyici teker teker, “Ben de oradaydım” diyerek, durumu protesto etti. Hakim, ısrarlı bir şekilde Akbük’ün dışarı çıkmasını isteyince, CHP Milletvekili Gökhan Günaydın, “Şu an bu vatandaş hiçbir şey yapmıyor. Sizin onu dışarıya çıkarma hakkınız yok. Çünkü düzeni bozmuyor” dedi. Hakim, milletvekili Günaydın’a kim olduğunu sorduktan sonra, olayı tutanağa  “Milletvekili olduğunu beyan eden Gökhan Günaydın’ın da müdahale ettiği görüldü” diye geçirdi.

‘SİZLERE SAYGI DUYUYORUM’
Bir süre devam eden tartışmalardan sonra, Akbük salondan çıkarken, “Duygularıma kapıldım hakim bey. Mahkemeye saygı duyuyorum ve dışarıya çıkıyorum” dedi. Bunun üzerine Hakim, “Biliyorum ve yaptığını harekete saygı duyuyorum. Sizlere saygı duyuyorum” dedi. Salonda geçen bu tartışmaların sonunda Hakim, Yenimahalle Belediyesi’ne  yazı yazılarak semt sakinlerinin arsa talep edip etmediklerini ve binanın yeniden yapılıp yapılmadığının sorulmasına karar vererek duruşmayı erteledi.

‘YARGILANAN ALEVİLİK İNANCIDIR’

Duruşmadan sonra adliye önünde basın açıklaması yapan Canpolat, “Yargılanan alevi inancıdır. Alevilik mahkemelerce, yasalarla tarif edilemez. Alevilerin Cemevi yapmaları kadar doğal bir şey yoktur.  Cemevi hakkımızdır alacağız” diyerek, bir sonraki duruşmaya herkesin gelerek destek vermesini istedi.

Birgün Gazetesi

Alevi Derneği Başkanı’na 18 yıl hapis

Terör örgütü PKK ‘nın üst yapılanması KCK ‘ya yönelik soruşturma kapsamında açılan davada, Dersim Alevilik İnanç ve Kültür Akademisi Derneği (DAKAD) Başkanı Aysel Doğan, örgüt yöneticiliğinden 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi ‘ndeki karar duruşmasında, tutuklu sanıklar DAKAD Başkanı Aysel Doğan, Tunceli Belediye Meclis Üyesi Nuray Atmaca, BDP Eski Tunceli İl Başkanı Amber Bakıray ile BDP Tunceli İl Yöneticisi Evin Balta avukatlarıyla birlikte hazır bulundu.

Sanıkların esas hakkındaki savunmalarını yapmalarının ardından duruşmaya 5 dakika ara veren mahkeme heyeti, daha sonra kararını açıkladı.

Aysel Doğan’ı terör örgütü yöneticiliği suçundan 18 yıl hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, diğer sanıklar Atmaca, Bakıray ve Balta’ya örgüt üyeliğinden 9’ar yıl hapis cezası verdi.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı ‘nca yürütülen soruşturma kapsamında Tunceli Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nce, terör örgütü PKK’nın üst yapılanması KCK’ya yönelik düzenlenen operasyonda gözaltına alınan Doğan, Balta, Atmaca ve Bakıray, 28 Eylül 2011 tarihinde Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanmıştı.

focushaber

“Eşit Yurttaşlık Mitingi” YARIN Ankara’da!

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) yarın Ankara Sıhhiye Meydanı’nda düzenleyeceği mitinge çok fazla sayıda kişi ve kurum destek veriyor.

Aralarında Arif Sağ, Ahmet Nesin, Cahit Berkay, Edip Akbayram, Eşber Yağmurdereli, Fazıl Say, Genco Erkal, Halil Ergün, İlyas Salman, Kerem Alışık, Mazlum Çimen, Menderes Samancılar, Onur Akın, Sadık Gürbüz, Selda Bağcan, Selçuk Yöntem, Tarık Akan, Yaşar Kemal, Yavuz Bingöl, Yavuz Top gibi isimlerin olduğu çok sayıda sanatçı ve aydın da mitingi desteklediklerini açıklamıştı.

“Sanatın gücünü unutmadan birleşmeli ve beraberce yan yana durmalıyız. Buna en çok bugün ihtiyacımız var” diyen sanatçılar, farklı kültürlere tahammül, inanç özgürlüğü ve demokrasi vurgusu yaptıktan sonra “Bu miting senin içindir. Sen de katıl, güç ver, birlikte sesimizi yükseltelim. Sen yoksan, bir eksiğiz” diyerek, herkesi Sıhhiye Meydanı’na çağırdılar.

Mitingi düzenleyen kuruluşlardan, Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz da, Alevilerin ekonomik, siyasal, kültürel ve inançsal yönden kuşatıldığı bir dönemde 7 Ekim’de Ankara Sıhhiye Mitingi’nde buluşanların Alevileri ret ve inkar politikalarına, uygulanan baskılara, savaşa güçlü bir şekilde “hayır” diyeceğini, demokratik ve laik bir Türkiye isteyeceğini” belirtti.

ABF Genel Başkan Yardımcısı ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül ise, 7 Ekim Pazar günü Sıhhiye Meydanı’nda yapılacak miting için hazırlıkların son aşamaya geldiğini belirterek, mitinge on binlerce insan beklediklerini belirtti. Bülbül, “Mitinge, iki federasyona bağlı şubeler dışında 300-400 arası kurum katılacak. Yöre dernekleri mitinge destek verecek. Herhangi bir federasyona bağlı olmayan yerel dernekler de katılım gösterecek. Sol demokratik, toplumsal barıştan yana, temel özgürlüklerden yana bütün siyasi partiler mitinge destek verecek. Ayrıca DİSK ve KESK gibi emek örgütleri kitlesel olarak destek verecek” dedi.

Bülbül, Meclis’ten geçen tezkerenin siyaset hukuku ve ahlakı ile örtüşmediğini söyleyerek, “Bu anlamda biz tezkereye karşı da bir tepki oluşturmak amacıyla mitingimizi gerçekleştirmek istiyoruz. Mitingimiz bu anlamıyla sadece Alevileri ilgilendiren sorunları değil, Türkiye’deki şiddet ortamını, açlığı, yoksulluğu da gündeme getirecektir” dedi.

‘Maraş’ta MİT’in olumsuz rolünü göreceksiniz’

1979′da İçişleri Bakanlığı yapan Hasan Fehmi Güneş, 12 Eylül darbesi için, ”Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, CIA’nın da içinde olduğu, ABD’nin desteklediği bir projeydi” dedi. 

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun 12 Eylül alt komisyonu, Güneş’in bilgisine başvurdu.

12 Eylül’ü, ”önceden planlanmış, tasarlanmış bir darbe” olarak değerlendiren Güneş, toplumun buna hazırlandığını, hazırlanması için bir sürecin işletildiğini söyledi. Güneş, askeri bir idareyle ülkenin yönetilmesi, daha sonraki dönemin bu şekilde dizaynının amaçlandığını ifade etti.

Güneş, 12 Eylül’ün kararlaştırılmış bir olay olduğunu, ülkenin buraya doğru götürüldüğünü anlatarak, sıkıyönetim, askeri yönetim, cinayetler, Maraş ve Çorum gibi katliamlarla, ara kademelerde yapılması gerekenlerin gerçekleştirildiğini söyledi.

Maraş katliamının temel nedenini, ”askeri yönetime geçiş için bir aşama katetmek” olarak gösteren Güneş, bundan önceki dönemde bazı siyasi liderlerin, basının önünde Ecevit Hükümeti’ne ”Bırakın, beceremiyorsanız askere teslim edin” çağrıları yaptığını belirtti. Güneş, Demirel ve Türkeş’in, bu açıklıkta söylediğini kaydederek, askere teslim etmenin, sivillerin, ”Ben bunu beceremedim, başaramadım, aciz kaldım” ifadesiyle eşanlamlı olduğunu vurguladı.

12 Eylül’ün, sadece yerli bir proje, yerli bir senaryo olmadığını belirten Güneş, ”Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, bana sorarsanız CIA’nın da içinde olduğu, ABD’nin desteklediği bir projeydi” görüşünü dile getirdi.

“MİT, Maraş’ta gerekli istihbaratı vermemişti”

Güneş, Maraş katliamının, Alevi-Sünni çatışması olduğu görüşüne katılmadığını söyleyerek, ”Sadece Alevilere değil, oradaki sol yapılara saldırılar olmuştu. Kahramanmaraş olayları, ayrıca hazırlanmış bir olaydı. Bunun içinde kamu erkini kullanan resmi yapılar da vardı. MİT, o konuda gerekli istihbaratı vermemişti. Benim kuşkum, olayı kolaylaştırmıştı” diye konuştu.

Maraş olayları sonrasında mahkemenin cezaları, bireysel suç kabul ederek hüküm oluşturduğuna, örgütlü eylemden söz etmediğine işaret eden Güneş, bunun eksiklik olduğunu belirtti. Güneş, ”Kahramanmaraş davasının sonunda kurulan hükümden vicdanen çok rahat değilim” dedi.

Güneş, Anadolu’da hiçbir cenazeye karşı, halkın tepki göstermeyeceğini dile getirerek, ”İnanç açısından kendisinden uzak görse bile cenaze namazını kılmamak ancak bir tertip, hazırlıkla olabilir. Kahramanmaraş olayları tertiplenmiştir ve başarıya ulaşmıştır; sıkıyönetim ilanını sağlamıştır” görüşünü savundu.

Tüm ülkede sıkıyönetimin ilanı isteniyordu

Sıkıyönetimin 12 ilde ilan edildiğini ancak askerlerin, tüm ülkede ilanını istediğini ifade eden Güneş, göreve geldikten bir süre sonra sıkıyönetim uygulanan 12 ilden 2′sinde sıkıyönetimi gerektirecek suç işlenmediğini, normal yönetime dönülebilineceği izlenimi verilmesi için 2 ilden kaldırılmasına yönelik hazırlık yapmak istediğini anlattı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na da konuyu açtığını, MGK toplantısında gündeme getirdiğini anımsatan Güneş, MGK toplantısında yaşananları şöyle aktardı:
”Askeri kanattan yanlış hatırlamıyorsam, Kara Kuvvetli Komutanı söz aldı, konuşmuyor, defterden yazılı notları okuyordu. ‘Türkiye’nin bazı illerinde sıkıyönetim olmaması yanlıştır, sıkıyönetim bölgelerinde suç işleyenler o bölgelere kaçıyorlar ve biz takip edemiyoruz’ denildi. Sayın Cumhurbaşkanı, ‘Ne yapalım, İçişleri Bakanı azaltılsın, askeri kanat tüm ülkede ilan edilsin diyor’ dedi. Ben oylanmasını söyledim. Başbakan, oylanmamasını istedi, daha sert durum olacağını düşünüyordu herhalde. ‘Cumhurbaşkanı olarak, siz karar verin’ dedi. Cumhurbaşkanı da ‘Öyleyse ne artıralım ne eksiltelim’ dedi. Bu olay, askeri yönetimin getirilmek istendiğinin bir işaretiydi. Abdi İpekçi olayı, Ankara’daki Piyangotepe, Bahçelievler’de TİP’lilerin öldürülmesi olayları…Toplam olarak baktığımızda tüm ülkede askeri yönetimin ilan edilmesinin gerekçelendirilmesi için yapılıyordu. Sıkıyönetimi bir hastalık olarak gördüm, ben komutanları onlar da beni sevmedi. Sıkıyönetim, şiddeti bir yönetim aracı olarak kullandı, terörü önlemek için daha yüksek bir devlet terörü uyguladı. Sıkıyönetim başarılı olmadı ancak terörü tırmandırdı.”

İpekçi suikasti: Büyük başın öldürülmesi lazım
Abdi İpekçi suikasti sanığını yargıya çıkmadan önce dinlediğini, sorgunun bir kez de kendi önünde yapıldığını ifade eden Güneş, İpekçi’yi tanımadığını söylediğini, ”Büyük başın öldürülmesi lazım” deyip, kendisine silah verildiğini anlattığını belirtti.

Askeri yönetimin genelleşmesi için gerekçe hazırlandığını kaydeden Güneş, büyük proje olduğunu düşündüğünü dile getirdi.

Amasya’da Kıbrıs’a akredite bir CIA ajanı
Güneş, dönemin Amasya Belediye Başkanı’nın, bakanlığı döneminde kendisini aradığını, bir ABD’linin şehirde gezdiğini ve randevu talebinde bulunduğunu söylediğini aktardı. Güneş, ABD’lin, ”Bölgede bir çatışma çıksa sağ sol, Alevi-Sünni, işçi işveren çatışması mı çıkar- Aleviler’in gücü, sol örgütlenmeler nedir, sendikalar güçlü mü-” yönünde sorular yönelttiğini anlattı.

Bir gazetecinin, ”Bir ABD’li geziyor, haberiniz var mı-” diye sorduğunu, ”Haberimiz var, izliyoruz” dediğini ifade eden Güneş, bu haberin gazetede çıkmasından sonra ABD Büyükelçiliği’nin ayağa kalktığını, ”Türk diplomatları, ABD’de istediği yerde geziyor, bu bize saldırı” diye tepki gösterildiğini aktardı. Güneş, bu kişinin Türkiye’ye değil, Kıbrıs’a akredite olan, bir CIA ajanı olduğunu tespit edildiğini bunu üzerine ABD’nin tepkisinden vazgeçtiğini vurguladı.

“Maraş’ta MİT’in olumsuz rolünü göreceksiniz”
Güneş, Manisa’da bir siyasetçinin öldürüldüğüne, yarım saat sonra ise karşı taraftan bir kişinin vurulduğuna işaret ederek, sözlerini, ”Bir cinayet işlendiğinde bunun öcünü almak, karar vermek, yarım saatlik bir olay değildir. Yarım saat sonra oluyorsa, bu ikisi birlikte planlandı demektir. Her iki tarafın kullandığı silahlar elimizdeydi, sağcılar, solcular aynı silahı kullanmış olabiliyorlardı. Başbakan’a, ‘Öğrenci, sendika üyeleri gibi amatörlerin yapacağı iş değil, daha büyük bir güçle muhatabız, ona ulaşmamız lazım’ dedim. MİT’e ‘İstihbarat verin’ dedim, MİT Başkanı’na gittim, ‘Bana istihbarat vermiyorsunuz’ dedim. Kahramanmaraş olaylarında, MİT’in olumsuz rolünü göreceksiniz. O gün MİT, askeri bir yapı. Başbakan’a bağlı olması şeklen, o gün aslında Genelkurmay’a bağlıdır” diye sürdürdü.

Komisyon Üyesi Selçuk Özdağ’ın, bir kanun değişikliğiyle bu yapıyı düzeltmeyi düşünüp düşünmediğini sormasına Güneş, ”Yapamadım, Başbakan da yapamadı. Korktuk, karşımızdaki güçten” karşılığını verdi.

“Bu benim aptallığım”

Özdağ’ın, neden siyasi hayatına bir süre ara verdiği sorusuna ise Hasan Fehmi Güneş, ”Bu benim aptallığım. İddialı insanlar, dikkatli olmak durumunda, salaklık, aptallık yapmamalılar. Bunu becerememişim” karşılığını verdi.

“Ağca’nın kaçışını ‘normal’ bir firar olarak görmedim”

Mehmet Ali Ağca konusuna da değinen Güneş, Ağca’nın askeri garnizondan kaçırıldığını söyledi. Güneş, ”Bir ziyaret için gitseniz, kendi başınıza çıkamazsınız. Normal bir firar, soruşturma aşaması olarak görmedim” dedi.

“Özel Harp Dairesi’ni inceleyin”
Komisyon üyelerinden Özel Harp Dairesi’ni incelemelerini isteyen Güneş, ”Özel Harp Dairesi konusu, birinci derece sizin ilgilendiğiniz alanı aydınlatmada ulaşılması gereken bir konu. Bugün nerededir, ulaşmak, eylemlerini ortaya çıkarmak lazım. Devlet o yüzden halkından özür dilemeli. Kenan Evren zamanında, Köşkün içinde özel grup, bir istihbarat grubu faaliyet gösterdi mi, Evren’in damadı bu grubun neresindeydi, bu grup hangi olaylarla görevlendirildi, hangi cinayetlerde parmağı olabilir- Bunun cevabını bilmiyoruz” diye konuştu.

Güneş, 1 Mayıs ile ilgili İngiltere’den Scotland Yard’tan yardım istediğini, kendisinin ve Başbakan’ın bizzat ilgilendiğini, ancak net bilgilere ulaşamadıklarını söyledi.  5 Ekim 2012

Cadı avı…

İsmail Cem ÖZKAN

Tarihin karanlık noktaları vardır, bu noktalar hakkında kimse konuşmaz ama o döneme ait betimlemeler dilden dile, kültürden kültüre taşınır. Her hangi bir durumda o karanlık dönemin değimi, deyişi dile gelir canlanır.

Her geçiş dönemi karanlık noktalarını yaratır ve bu noktalarda kan toprağı sular. Kanın toprağı suladığı yerde ise sermaye bikrimi ve yeni gelişmekte olan siyasi/ ekonomik tercihinin nüvelerini de içinde barındırır. Çökmekte olan bir sistemin içinde gelecek olanın tohumu uzun bir süreyi içinde alacak şekilde gelişimi için ortam hazırlar ve bu hazırlanan ortam içinde var olan ekonomik, siyasi terhin sonunu hazırlar. İmparatorluklar / krallıklar döneminin monarşi sisteminin içinde kapitalist sistemin ayak izleri küçük küçük duyulmaya başlaması ile birlikte var olan toplumsal ilişkiler ve ekonomik seyirde değişimler meydana gelmeye başlamıştır. O güne kadar hiç değişmeyecekmiş gibi giden ilişkiler biçiminde ani değişimler yerine alışa alışa değişimler yaşanırken, bir anda ne oldu da var olan alışkanlığın tam tersi bir yaşam hakim olduğunu kimse anlayamaz, yaşarken de sorgulayamaz bile. Değişim kaçınılmazdır, kimse değişimin karşısında direnememiştir.

Monarşi dönemin ekonomik / siyasi tercihlerinin yaratmış olduğu kültür içinde serfler ve sörfler vardır batı dünyası içinde. Köylüler ortaklaşa toprağı ekip biçer, ortak yaşardı. Vergilerini verir, zenginlerin yaşamlarını taklit ederek çalışmadıkları kış ayı boyunca eğlenirlerdi. Bugün dahi bu eğlencenin farklılaştırılmış halini karnaval eğlencelerinde görmeye devam ederiz. Avrupa kıtası ve onun etkisini taşıyan Amerika kıtasında ortak yaşayanların yaşamında bir değişim yaşanmaya ilk sanayi deneyimlerinin başlaması ile başlamıştır. İnsanlar topraklarından kopmaya ve fabrika gibi ortak üretim yapan çatıların altında yaşamaya başlaması bir süreç sonucunda oluşur. İlk fabrikalar var olan alışkanlıkların da değişiminin habercisidir. O güne kadar köylü kadın erkek ayrımını yaşamamıştır, ortak tarlaya gider, ortak üretir, ortak tüketirdi. Ezilen, kadın erkek ayrımına uğramazdı. Yeni ilişki içinde kadın ve erkek ayrımı gerekliydi, çünkü kadın emeği profesyonel çalışanın içinde ayrıştırılarak ücretsiz hale getirtilmesi, işveren için verimin artırılması anlamına gelmekteydi.

Kapitalizm nüvelerini henüz oluştururken devlet kavramı ortaya çıkıyordu. Devlet sosyal yardım kasalarının olması ile oluşuyordu, çünkü o ilişkileri organize edecek ve sürekliliğini sağlayacak bir yapıya ihtiyaç duyuluyordu. Emek gücü hareketliydi, ustalaşan biri başka bir atölyeye gidip çalışabilmekte, işvereni ile soru yaşadığı an terk edebiliyordu. Bunu engelleyebilmek için devlet mekanizması sosyal yardım kasalarının oluşumu ile geliştirildi. İşçi bir sınır içinde hareket etmesine olanak tanınıyordu, emek hareketliliği verimi düşürüyor ve devamlılığı getirmekte sorunlar oluşturuyordu.

Sınırlar oluşması işte bu süreç ile ihtiyaçtan ortaya çıkmıştı. Köylüler arasında rekabeti artırmak için tarlalar arasında çitler oluşturulmuş, ortak yaşam ve birlikte üretim kavramı ağır ağır tarihin karanlık sayfalarına doğru unutulmaya bırakılıyordu. Çitlere karşı elbette direniş olacaktı, eski alışkanlığını bırakmak istemeyenler, anıları henüz taze olanlar bu değişime karşı direnmiş ve oluşturulan devlet kavramı içinde insanlar Roma hukuku içinde cezalandırılmış, yeni yasalar ve buyruklar çıkarılmıştır.

Toplum değişmeye başlamıştır. İktidar ve iktidarı elinde tutan güçler iktidarından duydukları güvenden henüz yoksundular ve iktidarı kaybetme korkusu yüzünden halka yeni döneme uygun davranış geliştirmesi için zor kullanmaktan çekinmeyecektir. İktidar için halkın parçalanması kaçınılmazdır. Bu yeni dönemde toplum parçalarına ayrılmakta kadın ile erkek arasında bir kalın çizginin oluşması kaçınılmazdı, çünkü ucuz işçilik, bireyler arasında ki ayrım ile hayata geçirilecektir. Kadın çalışma dünyasına dolaylı olarak katılacak, esas işi nüfusun artırılması için bebek üreticisi olması gerekliydi.

Ucuz işçilik ve tüketici toplum için doğum oranında artış hızlandırması gerekliydi ve doğum karşısında o güne kadar var olan tüm alışkanlıklar terk edilecekti, çünkü oluşan devletin nüfusa ihtiyacı vardı.

Kadın evinde kocasına yardım edecek, onun için çocuk yapacak, eve getirilen işte kocasına yardım edecekti. Evler fabrika için yedek parça üretilen bir atölye işlevini görecekti, üretilen parça başına erkeğe parası ödenecekti. Bu işveren için büyük bir avantaj ve diğer rekabet içinde olduğu firmalar karşısında ekonomik avantaj sağlıyordu.

Kadın bedenine devlet mekanizması müdahale etmiş, tarladan koparmış, onu evin içine hapsetmiş ve erkeğine yardımcı bir gönüllü işçi = köle konumuna getirmişti.

Devlet oluşturduğu sosyal kasalar sayesinde işçinin bir yerden bir yere seyahat etme özgürlüğünü ortadan kaldırmış, işçiyi bir fabrikaya sabitlemiştir, çünkü kaybedeceği bir birikimi vardır artık, o birikim (sosyal kasa = emekli sandığı) hasta olduğunda, zor günlerinde, yaşlılığında onun giderlerini karşılayacaktı. Düzenli olarak birikimini geri ona verecek olan devletti ve buna uygun şekilde örgütleniyordu.

O güne kadar böyle bir şey yoktu, ortak yaşam içinde yaşlılar toplumun bilgesi olarak görülmekte ve itibar edilmekteydi, yeni düzende ise yaşlılar toplum ve aile için yük kabul ediliyordu. Geliri olmayan, birikimi olmayan yaşlılar sosyal yardımlara bağımlı hale gelecek, az miktarda verilen yardımlar onlara yetmeyecekti. Yaşlılar toplum içinde dilenci konumuna getirilmiş, geçmişte toplum için işlevi bu yeni düzende yeri yoktu. Cadı kavramı ve bugün dahi cadıları canlandıran oyunlarda, filmlerde işte bu sürecin izini görmeye devam ederiz. Cadılar çirkin, toplum için zararlı ve var olan aile yaşamını parçalayan olarak gösterilir. Elinde süpürgesi, sürekli harekat halindedir, kapı kapı dolaşır, kapıdan girmediği yere pencereden giren şeytanın kandırdığı yaşlı kadınlardır… Bu bugün kullanılan tasvirdir, ama geçiş sürecinde henüz cadı avı başlamadan yaşanan tasvir?

Yaşlılık verimsiz ve toplum için kalbur olarak görülür, eski rolü yoktur, fakat bir süre daha yaşlı kadınlar atalarından öğrendiği şifalı bilgiler ile hastalarını iyileştirmeye devam etmiştir. Onların bu gönülden yaptıkları işi gelire dönüştürmüşler ama sağlık alanında teknolojik gelişim ve modern sermaye dayalı tıbbın gelişimi ile birlikte yok edilmesi gereken sokak hayvanı olarak görülecekti ve cadı avı içinde işte bu kadınlar cadı diye ateşe atılacak ve yanarken güzel koksun diye üzerlerine parfümler sıkılacaktı.

Cadı avı için tarihin bu değişim döneminde ortam hazırlanacak ve kadın (çocuk yapamayan, çocuk istemeyen) cadı olarak gösterilecek ve hukuk içinde cezaları verilecekti. Cadılar tüm Avrupa kıtası içinde, Amerika’da farklılıklar göstermiş olsa da avlanacak ve cezalandırılacaktı. Cadı avı devletin kadın vücuduna direkt müdahalesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bugün dahi kadına çocuk yap, şu kadar çocuk doğurmak zorundasın anlayışı o günlerin cadı avı mantığına ve birikimine sahiptir. Batı kültürü eğitiminden gelen ve batı politikaları savunanlar yeni evlenen çiftlere üç çocuk yap derken kadın vücuduna erkek egemenliğini vurgulamaktadır. Kadının adı yoktur, o çocuk yapmaya yarayan bir makinedir ve görevini yerine getirmeyenler cadı avında olduğu gibi her türden cezayı hukuk kuralları içinde kabul ettiği kabul edilir. Devletin ilk oluşumu ile kadın bedeni arasında bir ilişki vardır, devletin olduğu yerde kadının bedeni nüfus planlaması için makine işlevi görmeye devam edecektir, çünkü nüfusun fazlalığı o ülkede ucuz işçiliğin ve ulusal sermeye birikimi için gereklidir. Dünya bu nüfusu kaldırıp kaldırmayacağı önemli değildir, önemli olan kendi sermeyen uluslar arası sermeye karşısında rekabet gücünün olmasıdır.

17. yüzyılın sonunda cadı avı sonlanmış, bu sonlamanın en temel gerekçesi dönemin hakim sınıflarının iktidarlarından duydukları güvenin artmış olmasındadır. Toplum parçalanmış, geniş aile artık sorun olmaktan çıkmış, emek gücü hareket alanı daralmış, ulusal sermeye birikimi için her türden ortam hazırlanmıştır. Fransız devrimi bu sürecin resmi tarihi olacaktır, kapitalizm artık dünyaya hakim olacak, yeni ilişkisi bugün dahi devam eden yapıya kavuşacaktır. Ne zaman sermeye sahipleri ve devleti yönetenler güvenleri azalsa toplumu daha küçük parçalara ayırmak için yöntemler geliştirmeye devam ediyorlar ve her değişim döneminde kan toprağı sulamaya devam etmektedir. Devlet kan ile beslenmekte ve sorunların üstesinde savaşlar, çatışmalar ve toplumun en küçük biriminin daha da parçalanması ile sonuçlanmaktadır. Bugün yaşanan savaşların arkasında mutlaka bir cadı avı vardır.

Amerika’da yaşanan ve yakın tarihimize damgasını vuran cadı avı, komünist aydınlara yönelik soruşturmalardır. Bugün ise teröre karşı yapılan mücadele bir cadı avıdır.  Bu mücadeleler bildiğimiz gibi evrensel olarak yapılmakta ve devletin ihtiyaçlarına karşılık gelmektedir. İktidar ne zaman kendisini güvende hissederse bu avı sonlandırmaktadır.

Bugün global olarak cadı avı yapılmaktadır, terörist olarak görülenlerin hepsi hakim sınıfın gözünde cadıdır ve şeytan ile işbirliği içinde olan olarak görülmekte ve tüm dünya halklarına öyle görmeleri için baskı uygulanmaktadır.

Devlet var olduğu sürece, geçiş dönemleri karanlık noktaları olduğu dönemlerde cadı avı hep var olmuştur, biçim değiştirse de hedef değişik olsa da yöntem hep aynıdır. Hukuk kuralları içinde karanlık noktalarda hakim sınıfın hakimler kalemlerini kırmadan geri durmayacaklardır.

 

Yılanın yavrusu zehirsiz olmaz

Can KASAPOGLU

Alevilerin Ankara buluşması, Mazlumlar cephesine geçiş olsun’

Yılanın yavrusu zehirsiz olmaz

Bu söz Kürdistan’da sık sık söylenir..

Başbakan Erdoğan başta olmak üzere faşist, ırkçı, gerici Türk-İslam sentezli sistemin üç düzen partisi nedense son dönemlerde birbirlerine şiirlerle, deyişlerle vb saldırmaya başladılar..

Görende sanarki aşıklar atışıyor. Kongrelerinde, meclis oturumlarında vb toplantılarıda birbirlerini söylediklerine bakarsanız hepsi şair edasıyla manevi anlamı değerli olan sözlerle vurmaya çalışıyorlar.

Çok yakın döneme kadar mecliste veya dışında, başbakan, bakan yada milletvekillerinin birbirlerine küfürler savurduğu, hakaret ettiği veya çok küçük düşürdüğü biliniyor.

Ancak şimdilerde Nazım Hikmet başta olmak üzere Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan, Karacaoğlan, Aşık Veysel vb gelmiş-geçmişlerin ünlü-anlamlı sözleri ile Türk siyasetçilerin birbirlerini eleştirmesi ise yeni bir moda olsa gerek.

Başbakan ve AKP’nin Gürcü asıllı lideri Erdoğan: ‘Bizim yolumuz Sultan Alparslan’ın, Melik Şah’ın, Kılıçarslan’ın yoludur. Bizim yolumuz Osmangazi’nin, Fatih Sultan Mehmet’in, Sultan Süleyman’ın, Yavuz Sultan Selim’in ve merhum Necmettin Erbakan’ın yoludur.’ dedi. Peki bütün bu isimler, başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere neyi çağrıştırıyor, neyi anlam ifade ediyor?

Bu isimlerin Alevilere ve Kürtlere yaşattığı, soykırım, katliam, sürgün, asimilasyon, inkar, imha politikasından başka hiç bir şeyi olmamıştır..

Dolayısıyla Erdoğan, yukarıda saydığı isimlerin torunu, takipçisi ve izinde olduğunu sık sık vurguluyor.

Yılanlar kusura bakmasınlar ama bu isimler Kürtler ve Aleviler için ‘birer yılan’dırlar..

O halde Erdoğan’da bir yılandır ve ‘Yılanın yavrusu da zehirlidir’ bu böyle biline..

Aynı şekilde örneğin CHP ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da sık sık; ‘Bizim yolumuz Gazi Mustafa Kemal’in, merhum Adnan Menderes’in, merhum Turgut Özal’ın vb’ diyerek sözde AKP’den farklı olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Ancak gerek Kürtler ve gerekse Aleviler konusunda CHP’nin ve onun politikalarının AKP’den hiçte farklı olmadığı görülmüştür. CHP’nin başta Ağrı-Zlan ve Koçgiri olmak üzere, Dersim Soykırımı, Maraş Katliamı, Çorum, Sivas-Madımak ve Gazi Katliamlarından tutalımda en son günümüzde çokça tartışılan ‘Oslo görüşmeleri vb konularda’ diğer soykırımcı, katliamcı ve asimilasyoncu partilerden ve onların yaklaşımından, siyasetinden ne farkı vardır?

CHP’nin ‘İzinde’ olduğunu veya hayran olduğu siyasetçilerin, başta Dersimliler ve Aleviler olmak üzere Kürtlere ve diğer halklara verdiği, yaşattığı farklı bir şey varmıdır?

Yoktur ve ‘İzinde’ olduğu, adını verdiği kişiler de birer ‘Yılan’dır.

O halde değişmeyen, dönüşmeyen ve kendini yenilemeyen ve şu an Türk ve Kürt halklarının yaşadığı genel sorunların kaynağı da olan ultra nasyonalist ve Kemalis CHP’de bu anlamıyla yılanın yavrusudur ve aynı söz (Yılanın yavrusu da zehirlidir) CHP siyaseti içinde geçerlidir.

Türk siyasetçilerin yukarıda örneklediğimiz, ünlülerin birbirlerine karşı sarfetmiş olduğu sözleri belki birgün birileri tarafından kitaplaştırır ve bazı kütüphanelerin ‘Mizah’ raflarında yerini alır..
Esas olarak bu yazının konusu ‘Aleviler ve güncel talepleri’ idi.

Fakat gerek Kürdistan’da ve gerekse Türkiye’de yaşananlar karşısında Alevilerin duruşu çok pasif kalmaya maalesef devam ediyor.

Sonuç almayan yöntemlere başvurarak ya süreci geçiştirmeye yada mevcut gidişattan menun olunmaya çalışılıyor gibi bir hava estiriliyor..

Oysa Kürdistanda yaşanan savaş, artarak süren askeri operasyonlar ve can kayıpları konusunda genel olarak Alevilerin sesi-soluğu çıkmıyor yine nedense.

Kürt halkı feryad etmeye, bu savaşın durdurulması için her türlü çabayı göstermeye devam ediyor.

Hatta yandaş ve apoletli basın, görsel veya yazılı anlamda her gün farklı ve kendilerince bu yaşanan savaşa karşın şu veya bu şekilde yayınlar, sözde tartışma programları yapıyor.

Örneğin ‘Tüm canlarımızı 7 Ekim’de Ankara’ya sel olup akmaya, can cana, cemal cemale olmaya bekliyoruz’ diyerek Aleviler Ankara’da buluşacaklar.

Elbette bu buluşmalar çok önemlididir.

Ankara, çıyanların, zehirli yılanların ve yavrularının yuvasıdır.

Alevilerin cellatlarının merkezidir Ankara..

Buradan Anadolu ve Kürdistan’a zehirli yavru yılanlarını salmaktadır Ankara..

Fakat yılanın zehirli yavrusu AKP-Cemaat eksenli ve Türk-İslam Faşizm ile yürütülen devlet sistemininTürkiye ve Kürdistan’da halklara ve inançlarına yaşattığı günlük şiddete karşı Alevilerin istemleri, talepleri ve bu taleplerini dillendirmeleri önemlidir.

Ancak bunun dili ve yöntemi daha farklı ve sonuç alıcı, güncel, aktüel olabilmelidir.

Örneğin, ‘Eşit yurttaşlık ve eşit haklar istiyoruz’ der iken önce bunun için ‘var olma’ mücadelesi vermelisin.

Görüldüğü kadarıyla Türk devlet sistemi sanki hala Alevileri ve Aleviliği yok sayıyor veya çok zorlandığında ‘hepimiz aynıyız’ diyerek geçiştiriyor.

Aleviler her şeyden evvel CHP’nin Alevilere şirin görünmek için ortaya attığı şu meşhur ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ gibi, içi boş slogandan bir an evvel kurtulmalıdırlar.

Aleviler Ankara’da Anadolu ve Kürdistan halkları ve inançlarının özgürlüğü için, akan kanın durması ve coğrafyamıza barışın, kardeşliğin, özgürlüğün gelmesi içi buluşmalı ve bu sloganlar etrafında kenetlenmelidirler.

Çünkü hem tarihsel olarak ve hemde güncel olarak zehirli yılanın Alevilere ve Kürtlere karşı zehiri akmaya devam etmektedir.

Ne Erdoğan’ın AKP’si Yazuz’dan ve siyasetinden farklıdır ve nede Kılıçdaroğlu’nun Dersim Soykırımı’nı sanığı, diyaneti kuran ve iktidarları döneminde yapılan Alevi katliamların partisi CHP’si farklıdır.

Hepside Aleviler için zehirlidir. Aleviler sanmasın ve kanmasınki bu soykırımcı yavrular(ı) farklıdır.

Devleti ve üzerinde yaşayan tüm halkları inançları ile birlikte teslim alan AKP faşizmi ve Cemaat güçlerini artık CHP’de geriletemeyektir.

Bu canavar sistemi yerle bir edecek mücadele ancak mazlum halkların ve inançların ortak bir cephede, ortak bir mücadelesiyle başarıya ulaşacaktır.
Bu cephe ve mücadele vardır.

Söz konusu olan, başta Aleviler olmak üzere mazlumların cephesinde zalime karşı verilen mücadelede bir an önce yerini almasıdır.

Ankara buluşması bunun bir başlangıcı olabilirmi, bunu hep birlikte göreceğiz..

Çünkü; ‘Yılanın yavrusu zehirsiz olmaz’

Sanatçılardan, aydınlardan, yazarlardan çağrı

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Dernekleri Federasyonu’nun 7 Ekim 2012 tarihinde Ankara’da düzenleyecekleri “Eşit Yurttaşlık Hakkı” mitingi için sanatçıların, yazarların, aydınların başlattığı imza kampanyası devam ediyor. Çağrı metni ve imzalayanlar şöyle:

Biz aşağıda imzası olanlar, 7 Ekim’de Ankara’da yapılacak olan “Eşit Yurttaşlık Hakkı” mitingini destekliyoruz:

– Coğunluğun azınlığı ezme düşüncesine dayalı demokrasi anlayışının olmadığı bir Türkiye için, – Hiçbir inancın sorgulanmadığı herkesin özgürce inançlarını yerine getirebildiği bir Türkiye için, – İktidarların işgal ettikleri koltukları intikam aracı olarak görmedikleri bir Türkiye için, – Onlarca kültürün içiçe geçtiği bir ülkedeki en önemli değerin önce insan sonra sanat olduğu gerçeğinin algılandığı ve tüm bu farklılıklar arasındaki empatinin bu şekilde kurulabileceği düşüncesinin hakim olduğu bir Türkiye için, – Siyasetçiler tarafından Solingen’e karşı gösterilen hassasiyetinSivas, Çorum ve Maraş’a da gösterilebildiği bir Türkiye için, – Sünni Türklerin de içinde bulunduğu onlarca inanç ve milliyetin olduğu gerçeğinin algılandığı ve buna göre siyasetin şekillendiği bir Türkiye için, – Sanatın sadece eğlence aracı olarak algılanmadığı dolayısıyla yaskabuledilen günlerde bu kapsamdaki etkinliklerin iptal edilmediği bir Türkiye için, – Hazreti Muhammed’e yapılan hakareti şiddetle kınayanların Karacaahmet’e karşı yapılmasına aynı hassasiyati gösterebildiği bir Türkiye için, – “Toplumun çoğunluğun eşcinsellerle aynı havayı solumak istememesi, onların tercihlerinin elinden alınmasına sebep olmamalı” fikrinin güçlü olabildiği bir Türkiye için, – Müziğin sadece fon amaçlı kullanılmadığı bir Türkiye için, – Sanatın ve sanatçının özgürleşebileceği bir Türkiye için, – Gençlerimizin eğitimi ve geleceği üzerinde oynanan oyunların bozulabileceği, kara bulutların dağıtılabileceği, 4+4+4’e karşı milyonların ayağa kalkabileceği bir Türkiye için, – Kendi siyasi kaderini kendi tayin edebilecek, zincirlerini kırıp sömürge olmaya karşı duracak ve tarihsel jeopolitik önemini hatırlayacak bir Türkiye için, – Bizi biz yapan toplumsal değerlerimize kavuştuğumuz, kardeşlik ve dostluk duygularının toplumun her alanında yeşerebildiği bir Türkiye için, – Kadının başörtüsü, doğurganlığı, hamileliği üzerinden siyasetin yapılmadığı bir Türkiye için, – Diyanet işleri başkanlığının gereksiz olabileceği bir Türkiye için, – Nefret dilinin suç sayılacağı bir Türkiye için, – Hergün gencecik fidanların toprağa düşmediği bir Türkiye için, – Komşularımızla savaşın eşiğine gelmediğimiz, komşularımızla sıfır sorunlu bir Türkiye için,

– Doğasının hırslara kurban verilmediği bir Türkiye için, – Yolsuzluğun, yoksulluğun, arsızlığın, hırsızlığın normal görülmediği bir Türkiye için, – İnancın seçim ve geçim aracı olarak kullanılmadığı bir Türkiye için, – Dersim, Maraş,Sivas, Başbağlar, Uludere gibi katliamların araştırldığı, sorgulandığı bir Türkiye için, – Adaletin herkese bir gün mutlaka lazım olabileceğinin algılandığı, adeletin özgür kaldığı bir Türkiye için, – Şiddetin yerine sevginin, düşmanlığın yerine kardeşliğin konuşulduğu tüm sorunların bu kardeşlik dili ile dillendirilen bir Türkiye için, – Temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan bir anayasası olabilecek bir Türkiye için, – Kürd’e yapılan haksızlığa Türk’ün, Türk’e yapılan haksızlığa Kürd’ün, Aleviye yapılan haksızlığa Sünni’nin, Sünni’ye yapılan haksızlığa Alevinin karşı çıkabileceği bir Türkiye için,

SİZ DE BU DAVETİ ÖNEMSEYİN, BU MİTİNGİ DESTEKLEYİN…

Bu vesile ile de sanatçı, aydın, yazar olarak yeni bir başlangıca adım atalım ve bundan sonra hep beraber olalım.

Ülkemiz ve ülkemiz insanın en küçük bir sorunu bile bundan sonra bizim ortak duyarlılık alanımız olsun…

Ancak sanatın ve düşüncenin gücü bizi hedeflediğimiz yarına götürebilir ve bu yüzden bu beraberliğe en çok bugünlerde ihtiyacımız var…

Sanatsal duyarlılığımız sevgimiz ve saygımızla…

Arif Sağ, Ali Haydar Avcı, Ali Çağan, Abdullah Nefes, Ahmet Nesin, Ali Murat İrat, Ali Erkazan, Bayram Atakul, Cahit Berkay, Cengiz Özkan, Cem Çelebi, Erdal Erzincan, Emre Saltuk, Erdoğan Aydın, Ercan İpekçi, Eşber Yağmurdereli, Ender Balkır, Esrari, Erol Kızılelma, Faik Bulut, Ferhat Tunç, Feryal Öney, Fikret Başkaya, Fikri Sağlar, Filiz Kılıç, Gani Pekşen, Gülcihan Koç, Gülay, Gül Atmaca, Halil Ergün, Hasan Harmancı, Hüseyin Turan, İlkay Akkaya, İhsan Güvercin, İhsan Öztürk, İsmail İlknur, İbrahim Bahadır, Kazım Gündoğan, Kutsal Evcimen, Mazlum Çimen, Mercan Erzincan, Metin Karataş, Menderes Samancılar, Mehmet Ekici, Muharrem Temiz, Mustafa Özarslan, Mesut Gülşen, Nebil Özgentürk, Necdet Saraç, Nilüfer Akbal, Nurettin Rençber, Nurettin Güleç, Nilüfer Sarıtaş, Özlem Taner, Ozan Şiar, Ozan Şahturna, Pınar Sağ, Recai Aksu, Selda Bağcan, Sema, Sadık Öztürk, Suavi, Sümer Ezgü, Tarık Akan, Tolga Sağ, Tuncel Kurtiz, Taner Akyol, Prof.Dr. Tahir Özgü, Taner Özdemir, Tayyar Erdem, Yaşar Kemal, Yashar Behnoud, Yaşar Seyman, Yavuz Bingöl, Yılmaz Çelik, Yolcu, Yücel Feyzioğlu, Yüksel Işık

AABF: “Kürt kimliği tanınsın!

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), YEK-KOM öncülüğünde başlatılan ve 15 Ekim’de Almanya Federal Meclis’te görüşülecek olan “Kürt Kimliği Tanınsın” kampanyasına destek verdiğini açıkladı. AABF, Kürtlerin taleplerinin tanınmasının Almanya’nın çoğulcu yapısı için önemli bir adım olacağına dikkat çekti.

Almanya’da 1-15 Eylül 2011 tarihleri arasında “Kürt kimliği tanınsın” kampanyasında toplanan 50 binden fazla imza Federal Meclis’in Dilekçe Komisyonu’na kabul edilmişti. Komisyon ise kampanyada Kürtlerin dile getirdiği talepler için 15 Ekim’de özel oturum yapılmasına karar vermişti. Kampanyaya öncülük eden Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (YEK-KOM)’un oturum için çalışmaları sürerken, Kürtlerin taleplerine destek veren kuruluşların sayısı da artıyor.

İlk başta 40 kuruluşun başlattığı kampanyaya destek veren farklı görüşlerden ve değişik sivil toplum kuruluşun sayısı 106′ya ulaşırken, son olarak Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) kampanyada Kürtlerin dile getirdiği taleplere destek verdiğini bildirdi. Almanya’da önde gelen Alevi kuruluşlarından AABF, YEK-KOM’a gönderdiği destek mektubunda kampanyanın önemine dikkat çekti.

AABF Genel Sekreteri Ali Doğan adına gönderilen mektupta “Almanya’da Kürt kimliği tanınsın’ adı altında başlattığınız kampanya Almanya’nın çoğulcu yapısı için de önemli bir adım ve size çalışmalarınızda başarılar diliyor, taleplerinize destek verdiğimizi belirtiyoruz” denildi.

15 Ekim’de mecliste yapılacak oturuma ise hükümet partileri CDU/CSU ve FDP’nin yanı sıra mecliste grubu bulunan SPD, Yeşiller ve Sol Partili milletvekillerin katılması bekleniyor. Meclisin televizyon kanalında canlı olarak yayınlanacak oturum, YEK-KOM temsilcisinin yapacağı açılış konuşmasıyla başlayacak. Oturumda Merkel’in başbakanlığındaki kabineden de 4 bakanın hazır olması bekleniyor.

Neşet Ertaş’ın Aleviliği

Ali KENANOĞLU 

Büyük Ozan Abdal geleneğinin gelmiş geçmiş en önemli temsilcisi Neşet Ertaş hakka yürüdü. Bedeni toprağa, canı devre (reenkarnasyon) yolcu edildi. Birçok kimse Neşet Ertaş’ın Aleviliğinden haberdar değildi, Ozanın naaşının nereden kaldırılacağı konuşulduğu ortamda bulunan  Kültür Dernekleri Başkanı Engin Güdük’ün. “…..74 yıl Alevi olarak yaşadı, Alevi olarak yolcu edilmelidir” çıkışı olmasaydı belki de bu tartışma hiç olmayacak ve birçok kimse büyük üstadın Alevi olduğunu bilmeyecekti.

Konu haber olup tartışılmaya başlanınca birçok kişi şaşkınlığını gizlemedi hatta “Hayır, olmaz, Alevi değildi” diyenler oldu. Büyük üstada “Aleviliği yakıştırmadılar” oysa bilmedikleri çok şey vardı. Bu çok şeylerin başında da Neşet Ertaş üstad ve onun gibi nice büyük ozanların beslendiği bir kaynak vardı, onları sanata, edebiyata, saza, söze yönelten Aleviliğin ta kendisiydi. Neşet Ertaş da babası Muharrem Ertaş gibi Alevi’ydi. Aleviliğe mensup “Abdallar” diye tanımlanan bir topluluğa aitti.

Neşet Baba, Aleviliğini öne çıkartan ve bu davayı güden birisi değildi. Çünkü o zaten “garip”di ve sırtında zaten taşımakta zorlandığı fazla sayıda yük vardı. Neşet Baba’nın bir de Alevilik gibi hayli sıkıntılı ve sorun yaratan bir yükü taşıması mümkün değildi. Bu nedenle de Neşet Baba Aleviliğini pek gündeme getirmezdi, ancak Aleviliğini inkar eden birisi de değildi. Neşet Baba’nın bu tavrını anlamak için Aleviliğin yükünü bilmek gerekir.

“Neşet Ertaş Alevidir ve cemevinden yolcu edilmelidir” dediğimizde çok tuhaf tepkilerle karşılaştık. Bize “Neşet Ertaş Alevi  değildir, ailesi karar verir, vasiyeti var mı, kendisi Alevilikten bahsetmezdi ki,  Alevi kurumları yaşarken sahip çıktılar mı, cemevinden yolcu edilsin diyerek ayrımcılık yapıyorsunuz, Neşet Ertaş’ın cenazesi üzerinden siyaset yapıyorsunuz” gibi akla ziyan tepkiler geldi.

Eyy akla ziyanlar ben de sizlere soruyorum;

1- Neşet Ertaş Alevi’dir ve yaşamı boyunca camide ibadet etmemiştir. Şimdi onu camiden yolcu ederek sevap mı işlediniz, kendi imanınızı mı kurtardınız yoksa Neşet Baba’yı imana(!) mı getirdiniz?

2- Kişilerin özel vasiyetleri yoksa yaşamları onların nasıl yolcu edileceğine işaret eder, aileler genel olarak baskı ve kaygılarla doğru karar veremiyorlar. Kişi Sünni çocukları ise Hristiyan ya da Alevi olmuşsa o zaman o kişiyi ailenin inisiyatifine mi bırakmak gerekir? Hele de halka mal olmuş kişileri.

3- Neşet Baba’dan cemevi için vasiyet var mı diyenler, Sünni bir kişi öldüğünce camiye götürmek için vasiyetini soruyor musunuz?

4- Neşet Baba Aleviliği ile bilinmezdi diyenler, her Alevi’nin illa  kimliğini her ortamda haykırması mı gerekir? Sürekli “Ben Alevi’yim” demesi mi gerekir? Sünniler böyle mi yapıyor?

5-  Alevi kurumları – Aleviler, Neşet Baba’ya sahip çıkmıştır – çıkmamıştır. Kaldı ki bu doğru da değildir. Sizin sahip çıkmaktan anladığınıza bağlı bir durumdur. Bu ayrı bir tartışmadır. Ne yani Aleviler sahip çıkmıyor diye camiye mi götürmek gerekir? Sünniler için de bunu yapıyor musunuz?

6- Neşet Baba cemevinden yolcu edilmelidir dediğimizde bize ayrımcılık yaptığımızı söyleyenler, vicdanlı olun! Alevi birisini camiye götürenler değil de biz mi ayrımcı oluyoruz? Biz hangi Sünniyi camiden alıp cemevine getirdik?

7- Siyaset yaptığımızı söyleyenler, cenaze törenini izlediyseniz siyasetin kimin yaptığını görmüşsünüzdür; reklam panosuna dönüştürülmüş tabutla ve siyasi konuşmalarla uğurlanmayı…

8- Aleviler de Müslüman’dır, o nedenle de ibadethaneleri camidir, cemevi diye bir ibadethane yoktur diyenlerin ise en yakın rehabilitasyon merkezine uğrayıp tedavi olmalarını tavsiye ederim.