Ana Sayfa Blog Sayfa 6468

‘Dedelik kurumu, Osmanlı’nın misyonerliğidir’

Meral ÇİÇEK

1990’lı yıllarda gerek Alevilik gerekse de Kürdistan tarihinden söz edildiğinde Etem Xemgîn kitapları temel bir referans kaynağı idi. Alevilik inkarının artık sürdürülemediği dönemde devreye konulan ‘Alevilik İslamiyetten geliyor’ tezine karşı Etem Xemgîn, Kızılbaş Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük ve Mazdaizm olduğunu savundu.
Aleviliğe ve Alevilerin bugünkü durumunu konuşmak için Etem Xemgîn’i evinde ziyaret ettim. Söyleşide, özellikle dedelik kurumunun kökenine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Ve ne ilginç ki, tam da bu söyleşiden sonra AKP hükümeti-devletinin mele projesi açıklandı. Derim ki, Xemgîn’in dedelikle ilgili değerlendirmelerini bir de o ışıktan okuyun.

Varlıkları on yıllarca inkar edilirken, son dönemde Türkiye’de Alevilerden daha sık söz edilmeye başladı. Sizce Kızılbaş kimliği özgürleşme sürecinde mi, yoksa daha ince bir asimilasyon ile mi karşı karşıya?
Dikkat edilirse son dönemde AKP, Alevi açılımını biraz daha genişletmeye başladı. Paralel olarak kimi konuşmalarda Zerdüştilik olumsuz bir kimlik olarak gündeme sokuldu. Alevi açılımı aslında bir nevi zorlamaydı. Buradaki amaç, Alevilerin Zerdüştiliğe kaymasından ziyade Müslümanlığa kayması. Erdoğan burada tabii ki kendine göre bir Alevilik yaratmayı amaçlıyor. Ve bunda da öncelikle Bektaşiliği ön plana çıkarıyorlar. Hedef Alevilerin mücadeleden koparılmasıdır. Yine Aleviliğin Zerdüşti düşüncesinden veyahut ilkelerinden koparılıp İslamiyet içerisinde bir kavrama dönüştürülmesidir.
Günümüzde ‘yumuşak’ ya da ‘ılımlı’ Müslümanlık denen bir aşamaya geliniyor. Alevi açılımını, onu bunun içerisinde eritme politikası olarak da değerlendirmek gerekiyor. Ve burada özellikle Batı Aleviliği, yani eskiden Bektaşi olan kesim bu aşamaya sempatiyle bakıyor. Dêrsim Alevilerin de büyük çoğunluğu buna belki olumlu bakabilir ilk etapta. Fakat buradaki amaç farklı. Çok dikkatli olmaları lazım. İslamiyeti kabule zorlama demeyelim de, kabule yöneltme eğilimi var. Aleviler de buna meyilli kılınıyor. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Dêrsim açıklamaları da bu bağlamda bir özür olamaz.
Ön plana çıkarılan insanlar var. İzettin Doğan’dır, diğer gruplardır, dedelerdir. Bunlarla Alevilik bir yanda İslamiyet içi bir mezhep haline getirilmek isteniyor. Mesela Hacıbektaş’ta cemevi ile cami yan yanadır. İşte ‘efendim, Hacı Bektaş burada semah dönerdi, burada da namaz kılardı’ hikayesi var. Bu şekildeki yaklaşımlarla Alevilik, İslamiyet içi bir mezhebe dönüştürülmek isteniyor. Aleviler de buna çok yatkın.

O yatkınlık kaynağını nereden alıyor?
Bugüne kadar hep ‘işte efendim, biz de müslümanız’, hatta ‘biz hakiki İslamız, kuran sonradan yazıldı’ gibi şeyler söylendi. Camiden uzak durmalarına da gerekçe uyduruldu. Denildi ki, ‘Camilerde Ali’ye hakaret ediliyor, bunun için camiye gitmiyoruz’. Aynı zamanda üçlü birlik dedikleri ‘Ali-Muhammed-Kuran’ veyahut ‘Ali-Muhammed-Allah’ şeklindeki deyimler de, bu tür şeylere yatkın olduklarını gösteriyor. Ya da en azından meyilliler.
Mesela 12 İmamcılığı devam ettirmeleri, 12 İmam orucunu tutmaları, Muharrem sonrasında aşure yapmaları, bir nevi o kültürü benimsemeye yatkın olduklarını gösteriyor. Esas olarak 12 İmam’ı takip edenler, Şia dediğimiz kesimdir. Onlar gerçekten de 12 İmam’ı takip ediyor. 12 İmam’ın 12’si de Müslüman. Gerçi son imama Mehdi deniliyor. Fakat 11’inin tamamı Müslüman. İslamiyetin şartlarını dört dörtlük yerine getiren bir kesimdir. Bizim Kızılbaş Aleviliği içinde İslamiyetin şartlarını yerine getiren bir kesim olmadığı gibi, Aleviliğin ilkelerini İslamiyetin şartları ile yan yana getirdiğinizde, birbirlerine tamamen zıt oldukları görülür. Dolayısıyla bu yaklaşım Kızılbaş Aleviliğin tamamen aleyhinedir.

Alevilerde doğal bir muhaliflik durumundan söz edilir. Türkiye ve Kürdistan’da da özellikle 70’li yıllarla birlikte sol sosyalist mücadeleler içinde güçlü bir şekilde yer alırken, bugün radikal mücadelelerden kaçınan bir yaklaşım hakim. Bu neyin sonucudur?
Alevilik, başlangıçtan itibaren biraz farklı bir olgu. Aleviliğin felsefesi de, kültürü de iktidarı sevmez. Ne kendisi hükmetmek ister ne de üstünde bir hükümranlık hissetmek ister. Mesela Zerdüştlükte üçlü birlik kuralı var: İyi düşün, iyi söyle, iyi yap. Bu sonradan Mani döneminde üç kilide dönüşüyor: Eline kilit, diline kilit, beline kilit. Aleviler arasında da ‘Eline, diline, beline’ denilir. Öz itibariyle haksızlıklara kapalı bir topluluk. Ne haksızlık yapmak ister ne de haksızlığın kendisine yapılmasını ister. Dolayısıyla hükümranlık statüsüne karşı olan bir topluluk. Osmanlı döneminde veya genel olarak geçmiş süreçte bir yere kadar sosyal yaşamını kendi kültürüyle devam ettirmiş. Fakat sonradan hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet döneminde yaşadıkları baskılar, katliamlar önemli etkide bulundu. Sonrasında şehirleşme yaşandı.
1968’ler sonrasındaki olaylarda da siyasi gelişmelerde devrimci kesimlere destek olmaları veyahut devrimci düşüncelerin orada yaygın bir şekilde destek bulmasıın en önemli sebeplerinden birisi, haksızlığa tahammülsüzlüktür.
Şehirlere göçün yoğunlaştığı dönemde hem şehirdeki yaşama adapte olma, hem de kendilerine yer edinme sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Alevilik zaten yasaktı. Kimse ‘Aleviyim’ diyemiyordu. Aleviliği bir kenara bırak, Kızılbaş denildiğinde çok ciddi hakaretler ediliyordu. Zaten geçmişte de Anti-Alevi propagandalarla son derece kötü gösterilen bir topluluk. Şehirleşme sürecinde bu pozisyondan da kendilerini kurtarabilmek için egemen topluma adapte olmaya başladılar. Entegrasyon ile birlikte asimilasyon da yaşandı. Sonra 12 Eylül’e gelindiğinde giderek bir geri çekilme yaşandı. Mücadeleden biraz soğumaya başladılar.
Bu süreçte rol oynayan çok değişik katmanlar var. Sosyal yaşamları bu süreçten çok etkilendi. Ayrıca diğer örgütler de Alevileri etkiledi. Mesela dedeler kurumu ya da dedelik. Gittikleri yerlerde bağlantıları koptu. Dedeliği destekleyen devlet yapısı, dedeler aracılığıyla da onları entegre etmeye çalıştı. Dolayısıyla da giderek mücadeleden, eski sosyal düşüncelerinden uzaklaşmaya başladılar. Bu süreç de hala devam ediyor. Bugün yapılan siyasi propagandalar da öyle. Mesela son seçimlerde Dêrsim’de CHP’ye bu kadar çok oy verilmesi son derece düşündürücü bir olay. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Aleviler üzerinde uygulanan baskılar, katliamlar var. Dêrsim’i yaşanılmaz kıldılar. İnsanları asimile ettiler, Kemalist düşünce geliştirildi, entegre edildi. Yani sadece genel olarak Kürtler açısından değil, Aleviler açısından çok daha baskıcı bir rejimin uzantılarının Aleviler tarafından bu kadar desteklenmesi düşündürücü.

Söyleşinin başında söz ettğiniz anti-propaganda bugün de devam ediyor. Kızılbaşlık hangi dönemde bir negatif kimlik olarak inşa edildi?
İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede var olan, esasında Zerdüştlük ya da Mazdaizm inancı bir bütün olarak karalandı. Gewr kelimesinden gavuru ürettikleri gibi. Hatta bazı söylemlere göre şeytan kelimesi şahîdan’dan, yani ‘sevinç veren’den geliyor. Kızılbaşlık da aynı şekilde birçok değeri ile birlikte karalanmıştır. ‘Ateşe tapanlar’, ‘tanrısızlar’ denilmeye başladı. Hala da bölgede dört kitaptan bahsedilirken, Avesta’nın adı bile anılmaz. İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede rakibi olan Zerdüşt ya da Mazdaizme ya da Aleviliğe karşı karalama kampanyası başlamıştır. İslamiyetin bölgede hakimiyetini sağlamasıyla birlikte karalama kampanyası devam etti, giderek de İslamiyeti benimseyenlerle birlikte süreklileşti. Bu da kendini gizleme eğilimini beraberinde getirdi.
Alevilik konusunda devlet katındaki bazı ‘gayretler’ aslında Turgut Özal ile başladı. Ama oradaki amaç da farklıdır. Alevi kesimini gelişen Kürt mücadelesinden koparmak için Alevileri Kürtlerden ayırmaya çalıştılar. İşte Gölbaşı toplantısı yapıldı, Alevi açılımları başladı. O güne kadar doğrudürüst Alevilerle ilgili basılmış bir kitap bile yoktu. Ama ondan sonra yayınlar hızla yaygınlaşmaya başladı. Burada da farklı tezler işlendi. Mesela Aleviliğin Müslümanlıktan geldiğini ilk savunanlardan biri olan Halil Öztoprak, o dönemde ‘Kuranda Hikmet, Tarihte Hakikat’ diye bir kitap yazdı. Alevliğin Müslümanlık olduğunu savunduğu halde bu kitabından dolayı yargılandı. Sonra Aleviliğin Türklük olduğunu savunan, Cemal Gürsel’in önsözüyle yayınlanan Varto Tarihi var. Bu iki kitabın dışında 1980’lere kadar kitap yoktu, elde yazılı belge yoktu. Sonrasında bir yayın furyası başlatıldı. Yine iki akım işlendi bu yayınlardı. Mesela ‘Ali, Muhammed, Kuran’ deyiminden söz ettik demin. Necmettin Erbakan da bir zamanlar ‘Ali’yi sevmekle Alevi olunuyorsa en büyük Alevi benim, çünkü Ali’yi herkesten daha fazla severim’ demiştim. Nitekim geçenlerde Tayyip Erdoğan da aynı şeyi söyledi.
Yine sıkça söylenen bir şey, Aleviliğin İslamiyetle bağdaşmayan kesimlerin Şamanizm kültüründen geldiği yönde. Herkes bilir ki Şamanizm büyü ve sihir inancıdır. Bu inancın Alevilikle hiçbir alakası yoktur, çünkü Aleviliğin büyü ve sihirle hiçbir ilgisi yoktur. Alevilik bir bütün olaran tabiat inancıdır. Tabiatın bilimsel inancıdır, evrenin inancıdır. İslamiyetle şu veya bu şekilde hiçbir ilişkisi yoktur. Ama bu şekilde işlenmeye devam ediyor.

Şehirleşmeyle birlikte yaşanan sorunlardan söz ettiniz. Bu bağlamda Aleviliğin ‘modernleşme’ kıskacında olduğunda söyleyebilir miyiz?
Şehirleşmeyle ya da merkezi alanların dışına dağılmayla beraber Aleviliğin öz kültürü korunamıyor, asimile oluyor. Fakat öz kültürünü kaybetme eğer modernleşme ya da çağdaşlaşma olarak anlaşılıyorsa, bana göre son derece yanlış bir deyim. Her şey, her varlık kendisini öz yetenekleriyle geliştirebilir. Bir başkasına benzemek modernleşme değildir. Bu açıdan baktığımızda Alevilik dağılmayla beraber bunu yaşayacaktır. Alevilik içi çatışma yaşayacaktır. Bir kısmı doğrudan asimile olup dağılacaktır ama Aleviliğin içinden bir kesim bazı değerlerini sürdürecektir ve onun mantığına ters giden şeyleri reddedecektir. Aleviliğin çekirdek halinde olsa bile yeniden yeşerme ihtimali var.
Fakat Aleviliğin dejenere olmasını sadece günümüz açısından değerlendirmek yanlıştır. Osmanlı döneminden itibaren ele alınması gereken bir husus. Ve bunun da en temel örneğini dedelik kurumu oluşturuyor. Alevilikte dedelik kurumu yoktur, pirlik kurumu vardır. Pir ocakta, yani bir eğitim kurumunda yetişir. Dört kapı kırk makam denilen olgu da burada öğretilir. Pirin olgunlaştığına kanaat getirildiği zaman, ocak tarafından görevlendirilir. Alevilik erkanına göre pir, topluma hizmet verir. Pir ocaktan sorumluydu, ocak da pirden. Pir görevine layık olmak zorundaydı. Şimdi ise bu böyle değil.

Peki pirlikten dedeliğe geçiş nasıl yaşandı?
Osmanlılar döneminde padişahlar tarafından verilen dedelik soy secereleri var. Osmanlılar Alevileri ne kadar seviyordu ki, devlet onlara soy secereleri verdi? Orada soy Ali’ye kadar dayanıyor. Başlangıçta bu soy secereleri almaya gidenler direkt padişaha gidiyor, başvuruda bulunuyor. Osmanlı padişahı halifedir. İslam halifesine başvurarak İslama aykırı hiçbir şey yapmayacaklarına söz vererek secereleri alıyorlar. Ve söz verdikten sonra Kızılbaş Alevileri arasında dedelik yaparak, Alevileri entegre demeyelim de dönüştürme yoluna gidiyorlar. Aleviler, Osmanlı döneminde kendi yapılarında kendilerine özgü kültürleriyle özgün olarak yaşıyorlardı. Hükümranlığı kabul etmediler. Ve Osmanlı devletine vergi de, asker de vermiyorlardı. Osmanlı devletinin vergi alabilmesi için bölgeden, bu dedeler aracılığıyla buğday zamanı buğdaydan, kuzu-koyun zamanı koyundan ya da yağ zamanı yağdan vergi alabilmek için ‘allahın hakkı’ diye bir deyim uydurdular ve bu şekilde vergi aldılar. Dedeler, topladıkları bu verginin yarısını Osmanlı devletine verirken, yarısını kendilerine alıyorlardı. Dedelik kurumu böyle başladı. Sonrasında dedelik, babadan oğula geçer hale geldi. Ocak kurumu, o kurumdaki eğitim bu şekilde bitirildi. Bu ise esas olarak Aleviliğin temel ilkesinin imhası anlamına geliyor.
Dedeler bir nevi Osmanlı devletinin misyonerliğini üstlendiler. Ocak, eğitim kurumuydu. Dede ocaktan yetişip olgunlaşmadığı müddetçe atanamaz. Alevilik eğer kendi gerçekliğini bulmak istiyorsa, tekrar ocak erkanına dönmek zorunda. Dedeler, aptal olsalar da dede. Alevilerin bu şekildeki bir yaklaşımı kabul etmeleri mümkün değil. Pirlik bir hizmet makamıdır, bir amir makamı değil. Yani dede bir kere posta çıkacağı zaman, o posta layık olup olmadığına dair önce cemiyetten izin alması lazım. Üç sefer sorması lazım. Post anası dediğimiz bir kadın da onu kontrol eder. O ana, elinde postu saklayan kişidir, ona bakan kişidir. Cemde pirin yanına kadın oturur. Kadın denetler. Şimdiki bazı cemlerde dedeliği görüyoruz; sanki babasının malıymış gibi gelip oraya oturuyor ve istediği şekilde davranıyor. Alevilik erkanında cemler tek can, tek nefes prensibi üzerinde yürür. Bunun anlamı şudur: Cemiyette herkes eşittir, herkes eşit değerdedir. Dede üstte değil. Onun için de pir emir veremez. Şunu yap, bunu yap diyemez. Herkes kendi değerini bilir. Cezalar verilirken bile pir sadece öneride bulunur cemiyete.

* * * * *

Aşure zamanını geride bıraktık. Bu geleneğe ilişkin de farklı farklı anlatımlar var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bildiğim kadarıyla aşure, tanrıya şükrandır. Bana göre bu Nuh tufanı ile ilgilidir. Anlatımlar, rivayetler de öyle. Tufandan kurtulanlar, karaya çıktıktan sonra var olan yiyeceklerini karıştırıp yemek yaparlar ve bu şekilde tanrıya şükrederler. Bir şükran olayıdır. Ama bunun bir yas olayına denk geldiğini hiç düşünemiyorum. Çünkü yapılan 12 İmam mateminden sonra sanki kutlama gibi bir havaya girmek doğru bir yaklaşım tarzı değil. Benim düşüncem böyle. İkincisi, aşurede kaç maddenin karıştırıldığına dair kesin bir şey diyemem. Alevilikte kutsal sayılar var. Mesela 7 sayısı, 12 sayısı. Örneğin kurban yedi eve dağıtılır. 12 de olma ihtimali var. Başka şekilde yapanlar da var. Ben ona bir şey diyemem.
Bir kere her şeyden önce Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük vardır. Alevilik, Kürt ve Fars halkına dayanan bir yapıdır, bir kültürdür, bir inanç kültürüdür. Burada Aleviliği götürüp Arap kültürüne dayandırtmak bana çok saçma geliyor. Hatta Aleviliği Yas-ı Matem dedikleri, 12 İmam’la bağdaştırmak son derece saçma geliyor. Ben şuna kesinlikle inanıyorum: İslamiyetten önce de aşure yapılıyordu. İslamiyet döneminde de aşure yapılıyordu. Birinci İmam’da da yapılıyordu, ikinci İmam’da da yapılıyordu, üçüncü İmam’da da yapılıyordu. İmamların sayısı arttıkça mı içine karıştırılan maddelerin sayısı arttı? Kaldı ki 12 İmam diyoruz ama İran’da Humeyni’ye de İmam deniliyor. Şimdi 13. İmam mı var? Sayı artarsa her seferinde bunu değiştirecek miyiz?
Bir kere şunu kesinkes açıkça söylemek lazım: İslamiyetin o aşamasında, mesela hilafet aşamasında bir bakıyoruz, Ali taraftarı olanlara Şia deniliyor. Bugünkü Şiiler onun takipçisi. Ebubekirler, Ömer, Osman, aynı şekilde Muhammed, Ali; bunlar aynı kabile içinde, dedeleri ikiz kardeştir bunların. Yani yakın akrabalar. Bunlar bir nevi iktidar çatışmalarıdır. İki Arap kabilesi arasındaki iktidar savaşında biz Kızılbaş Alevilerin ne işi var? Niye taraf tutuyoruz? Bizi ne kadar ilgilendiriyor? Bizi hiç ilgilendirmediği halde bunu öne çıkarmak. Yavuz Sultan Selim’in yaptığı katliamlar? Kimse onlardan bahsetmiyor. Daha düne kadar Dêrsim olayından kimse bahsetmiyordu. Maraş olayı, Sivas, Çorum olayı. Kimse bunlardan söz etmiyor. İlla da Hasan Hüseyin deyip duruluyor. Peki o masum insanlardan bahsedilirken, kaldı ki masum değiller, iktidar savaşı veriliyor, Dêrsim’deki Kürdün ne günahı var? Onlardan neden bahsedilmiyor? Üzeri örtülmek isteniyor. Bu Aleviliğe tamamen aykırı bir şey.

Hazal sordu, ben yanıtladım…

MEHMET ALTAN

Aşağıda T24 sitesinde benimle yapılan bir röportaj bulacaksınız…

Hazal Özvarış gündeme ait tüm soruları sordu ben de yayıtladım…

Haber/Analiz’e denk geldiği için aşağıda olduğu gibi yayınlıyorum, yorumlarımı sizinle de paylaşmak istedim:

Her medya kuruluşunun kendi dokunulmazları mı var? AKP, biatı kaldırmak isterse medya patronlarının kamu ihalelerine girişlerini sınırlandırabilir mi? Darbe ihtimali 2012’de hâlâ geçerli mi?

T24, Mehmet Altan,

Star gazetesindeki yazılarına son verildikten sonra T24’e verdiği söyleşiye şu sözlerle başlamıştı: “Medya ve hükümet ilişkisindeki kırmızı çizgilerin başında eleştiri yapmamak geliyor. Dostane eleştiri dahi kabul edilemez hale geldi.”

Geçtiğimiz hafta gazeteci Ali Akel de, hükümeti Uludere konusunda eleştirdiği “Özür açıklanmaz, özür dilenir!” başlıklı yazısı üzerine 16 senedir çalıştığı Yeni Şafak’tan uzaklaştırıldı. Olayın ardından hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, hem de Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağparti ve hükümetin bu konuyla bir alakası olmadığının altını çizdi. Elbette, bu açıklamaları “artık gazetelerdeki köşeleri kapatmak, ekranlardaki programları kaldırmak için hükümete yakın olmak veya doğrudan talimat da gerekmiyor, iktidar korkusu bütün işi hallediyor” yorumları da izledi.

Bu arada Yeni Şafak yazarları Ali Bayramoğlu, Özlem Albayrak ve Hilal Kaplan gazete yönetiminin tavrını eleştirirken, Hakan Albayrakanonslarla ilan edilen Yeni Şafak’a dönüşünü “Akel meselesi tatlıya bağlanıncaya kadar” erteledi.

Ruşen Çakır’a “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecekten korkuyorum” diyen Mehmet Altan’a medyadaki gelişmeleri ve muhtemel Türkiye izdüşümlerini sorduk:

Ali Akel’in Yeni Şafak’tan uzaklaştırılması sürpriz oldu mu? Her medya kuruluşunun kendi dokunulmazları mı var? Medya patronlarının kamu ihalelerine girmelerinin yasaklanması, iktidara itaati zayıflatır mı? “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecek” derken ne kast ediyor? Ona göre Türkiye’de darbe ihtimali 2012’de hâlâ geçerli mi? Halk, anketlerde öne sürüldüğü gibi yeni müdahalelere direnir mi?

“İsimleri değil, fikirleri konuşalım” diyen Mehmet Altan’ın T24’ün sorularına verdiği cevaplar şöyle:

Kaldığımız yerden başlayalım; aradan geçen zamanda “Medyadan yazmanız için teklif geldi mi?” diye sorumuza “Siyasetin bu kadar ağırlıklı olduğu, benim konumumu Türkiye’nin durumu gösterecek” diyerek yanıtlamıştınız. Geçen beş ayda herhangi bir teklif aldınız mı? Hayır, almadım. Sanırım Türkiye’de medyadan herhangi bir teklif gelmesi için siyasi iktidarın medya üstündeki ağır markajı ile medya dünyasının siyasetten para kazanma refleksinin değişmesi lazım. Bu da olmadığı için hemen bir değişiklik beklemek çok mantıklı ve makul değil. Medyadaki düzenin ne kadar vahimleşerek devam ettiğini her gün biraz daha fazla ve somut bir şekilde görüyoruz.

Son olarak Ali Akel’in Yeni Şafak’tan çıkarılması sizin için sürpriz oldu mu? Son zamanlarda yaşananlar ve benim deneyimlerim ışığında olayın kendisi sürpriz değil, ama bu kadar kaba ve göstere göstere olması epeyce şaşırtıcı, çok da düşündürücü. Medya çalışanlarına neyi yazıp neyi yazamayacaklarına dair sınır çizip tehdit eden kabalık, artan baskı düzeyini ve ivmenin derinleşerek hızlandığını gösteriyor. Bu olay sadece AKP medyasında değil, tüm medyada kalmayı zorlaştıran bir hale getiriyor. Sonuç olarak, kimi ahlak ve vicdan yoksunu iktidar dalkavukları kendilerini imha ederek bunu inkâr için çırpınsalar da, onur sahipleri için medyada kalmak gittikçe daha da zorlaşacak; ya da bu yapı kırılacak. Çok ciddi bir yol ayrımına doğru gidiyoruz. Çünkü “Ali Akel’in yazdığı gibi yazı yazılamayacak” demek, “Senin bundan sonra benim kararlaştırdığım kadar yazma hakkın var” demek. Söylenen şu: “Yazı yazma özgürlüğünü elinden alıyorum ve senin yazarlığını bitiriyorum.”

“İşi tehlikede olan yazarlar” listeniz var mı? Ali Akel’e sahip çıkmak yerine sahip çıkanların paçaları arasında dolaşan onursuz iktidar dalkavuklarını beraberce izliyoruz. Buna karşın yazı ve yazar onurunu feda etmeyecek herkesin tehlikede olduğunu düşünüyorum. Çünkü Başbakan’ı eleştirdiği için birisi kovulmuşsa özgürlük çıtası yerlerde sürünmeye başlamış demektir… Bir yazar, vicdanını dinleyerek özgürce yazı yazdığı için işinden ayrılmaya mecbur edilmiş ise yazı yazma özgürlüğü ciddi bir tehditle karşı karşıya demektir… Ali Akel gitti ve çıta daha da düştü. Bir yazar Başbakan’ı eleştirdiği için atıldığı vakit, diğerlerinin de özgürlüğü sıfırlanmış oluyor. Şurası açık, vicdanın sesini dile getiren yazarın gitmesine sebep olan eleştiriyi artık sen tekrarlayamazsın. Tekrarlarsan sen de gidersin… O halde özgürlüğün oksijeninin çekildiği yerde nasıl düşünce ifade edilecek, vicdanın sesi nasıl dillendirilecek?

Sizce, Yeni Şafak’ta veya diğer gazetelerde atılan meslektaşları ardından yazmaya devam edenler istifa mı etmeli? Benim görüşüm şu: Tüm basın Ali Akel’in yazısını topluca yayımlamadıkça kaybedilen özgürlük alanı geri alınamaz.

Taraf gazetesinin yaptığı gibi? Bunu herkesin yapması lazımdı. Yazı elektrik gibidir, gereğini yapmazsan adamı çarpar. Türkiye’de AKP’nin demokrasiye endeksli adımlar atmaktan vazgeçip otoriter ve din üstünden siyaseti derinleştirmesi, var olan yapının daha hızlı anlaşılmasını olanaklı kılacaktır. Kemalizmden demokrasiye geçmeyi umut ederken “dindar Kemalizm”e doğru ürkütücü bir hızla yol alıyoruz… Dün Kemalizm devlet eliyle topluma şekil vermeye çalışıyordu, şimdi mevcut iktidar aynı metotları kullanarak bunu din üzerinden yapmaya yeltenmekte… Bu süreçte Başbakan’ı eleştiremeyen, hatta Başbakan’ı eleştirenlere çemkiren medya mensuplarının da sabah akşam Başbakan’a övgü düzmesinin tam bir dalkavukluk olduğu daha geniş kitleler tarafından çok daha net görülecektir. Ancak, özellikle Uludere konusunda iktidara yakın medya kuruluşlarında, daha önce duymadığımız kadar ayrıksı ses de yükseliyor. Bir tezat yok mu? Ali Akel’in yazısı nedeniyle işten atılması yeni özgürlük kriterinin Başbakan’ın eleştirilmesi noktasında somutlaştığını gösterdi… Başbakan’ı eleştirmekten ürken bir yazarın, daha doğrusu bunu dalkavukluk haline dönüştüren birinin de neyi söyleyip neyi söylemediği pek de önemli değil. Ama vicdan sahibi onurlu sesler de tabii ki daha fazla haykıracaklardır, dediğiniz gibi bu döneme girildiğini de gözlemliyoruz… Türkiye’de çok sayıda onurlu, vicdanlı, dürüst yazar var, elbette onlar da seslerini yükselteceklerdir. Bu baskı, kendi antitezini de yaratacaktır kaçınılmaz olarak. Dürüst yazarların muhalif sesi de daha keskinleşecektir. Bazıları bugün için geleceğini satacak, bazıları gelecek için bugününden vazgeçecek. Önemli olan, yazılarını demokrasinin evrensel kriterlerinden hareketle mi yoksa denge gözetilerek mi yazıldığı… Eğer gerekiyorsa, Ali Akel sonrasında örneğin beş gün arka arkaya eleştiri yazabilir misin? Mesele burada. Yazdığında ne olur? Medyayı çok sıkıştırıyorlar ama sonunda toplum ve medya bu sıkışıklığı patlatır. Ben, mizah dozunun artacağını düşünüyorum. Böyle baskı dönemlerinde mizah dozu da yükselir.

Başka bir gazeteci Fethullah Gülen’e hakaret ettiği gerekçesiyle Today’s Zaman’dan Twitter üzerinden uzaklaştırıldı. Hakaret kabul edilemez, ancak şu soru akla takılıyor; her gazetenin kendi dokunulmazları mı var? Hakareti ve şiddeti övmek söz konusu olmamalı… Ama herhangi biri ya da kurum için “eleştirilemez” yasağı getirdiğiniz vakit orada özgürlüğe fren yapmış sayılırsınız…

Medya patronlarının kamu ihaleleri ve siyasetle ilişkisi her zaman konu başlığı oldu. Ancak şurası açık kaldı, bu ilişkilerde AKP iktidarını farklı kılan ne? AKP de medya sistemini değiştirmek yerine kullanmayı yeğledi. Yazılacakları siyaset belirliyor. Bu dehşet verici. Ben 28 Şubat’ta bile bu kadar biat görmedim. AKP, medya düzenini, askere ya da siyasetçiye biat etmeyi ve nüfuz ticaretinden para kazanmayı berhava etmedi, hâlbuki bunu çok önceden yapmalıydı. Ama bu siyasetin de, patronların da işine gelmiyor. Bu yüzden de yapı değişmiyor. Kendi izimize düşerek zaman ve ömür tüketiyoruz… Bir vesayet biter gibi gözükürken, bir diğeri başlıyor…

2002’de RTÜK Yasası’ndaki yasak kaldırılarak medya patronlarının kamu ihalelerine girmesine olanak sağlanmıştı. Bugün, AKP medya biatını ve nüfuz ticaretini engellemeyi isterse, Basın Yasası’nda çıkarılacak benzer bir sınırlama çözüm olabilir mi? AB normları sorunu çözer; nüfuz ticaretini, medya ile egemenler arasındaki köhnemiş olan “al gülüm-ver gülüm” sistemini sona erdirir, medya parasını halktan kazanmak zorunda kalır, o zamanda meslek ilkelerine ihanet edemez.

RTÜK Yasası’ndaki değişikliğin medya patronları cephesinde memnuniyetle karşılandığı düşünüldüğünde, bahsettiğiniz ne kadar gerçekçi bir olasılık? “Bunu Türkiye mezralaşacak mı, dünyalaşacak mı?” diye sormak gerek… Karar Türkiye’nin…

Emre Uslu, “Yandaş diye adlandırılan bazı gazete patronların işten çıkarmalara direndiğini” söyledi. Sizce, direnen…Eğer direnen gerçekten var ise ben de bilmek isterim, bu hepimizi mutlu eder.

Örneğin, Bugün gazetesi Yeni Şafak’tan uzaklaştırılan ilk yazar Ahmet Taşgetiren’i işe alabildi. Bugün gazetesi bir ihtimal mi? Tabii ki kendi ilkesi, kendi çizgisi üzerinde duran yazarlar da var ama görevleri siyasal iktidara eleştiri getirenlerle uğraşmak olan saray dalkavukları da parmak ısırtıyor doğrusu… Bugün gazetesi o çizgiyi sürdürürse bir ihtimal elbette. Aslında her gazete bir ihtimal. Neticede her şey gibi gazeteler de değişir. Burada da ilânihaye böyle kalacak değiller.

Tam burada araya girelim; geçtiğimiz günlerde Kürt meselesi üzerine kalem oynatan önemli bir köşe yazarının tutuklanma ihtimali yazıldı. Ayar verme, işten çıkarma yöntemlerinin yanına yargı kanalı da eklenince yazarlara “tam saha press” değerlendirmesi ne kadar abartılı? Hiç abartılı değil… Çok ürkütücü. Bugünkü yasalarla özellikle Kürt meselesinde her eleştiriyi suç sayabilirler. Bu yasaların değişmesi gerekir. Yazıyı, fikir söylemeyi suç olmaktan çıkartmamız gerekir. Temel soru şu: Türkiye devleti demokratikleşecek mi demokratikleşmeyecek mi? Demokratikleşecekse bu yasaları değiştirecek. Değiştirmezse keyfiliğe büyük bir yol açar, zaten de bugün o yoldan ilerliyorlar.

Medyadaki tartışmaların siyasal iktidar cephesinden nasıl algılandığına dair ipucu geçtiğimiz hafta bir köşe yazısından geldi: “Uludere tartışmaları ardından yapılan anketlerde AKP’nin 51,7 oyla birinci oldu.(…) Anlaşılan medya gündemindeki sert polemikler halkın gerçek gündemini yansıtmıyor ve hükümetin algısını değiştirmiyor.” Yazılan, çizilen doğru ve haklı ise muhakkak ve muhakkak sonuç alır. Halk daima gerçeği görür. Doğruyu ve gerçeği söylemeyi kendine dert edinen de zaten oy oranları değişmedi diye vazgeçmez. O kendi doğrusunu söyler. Söylediği doğru gerçekle üst üste düşüyorsa sonunda halk da o noktaya gelir.

Anketlerdeki yüzde 50’yi aşan oy oranı aydın kesim ve gazeteciler ile halk arasındaki makas farkını göstermiyor mu? Yakında kapanır… Şikeyi, Uludere’yi, Deniz Feneri’ni, gece yarısı kimseye çaktırmadan maaş geçirmeyi, Başbakanı eleştirdi diye Ali Akel’in atılmasını birkaç dalkavuk dışında kim uzunca bir süre savunabilir? AKP’yi on yıl boyunca desteklemiş dürüst dindarlara bir kulak verin. Yaklaşan uğultuyu duyarsınız.

Sizce kaybeden AKP mi olacak? Hata yapan, demokrasi yerine halka devlet eliyle şekil vermeye kalkan, bizler demokrasi bekler iken “dindar Kemalizme” yelken açanlar mutlaka kaybedecek… Zorbalık, dayatmacılık mutlaka sonunda kaybeder. Bu bir zaman meselesidir. Kaybetmeye başladılar zaten. Siyasetçi önce prestijini, sonra da oyunu kaybeder. Uludere’den sonra bu iktidarın prestiji ne durumda sizce?

AKP, süreçte hangi kesimleri kaybetti? AKP henüz yığınsal bir kayba uğramamış olabilir ama bu ürpertici gidiş devam eder ise bu kaçınılmaz olacak, ancak nitelikte ciddi bir düşme var. Biat etmeyenlere ve eleştirilere kulak verdiğin vakit doğruyu bulursun. Biat edenlerle zaten ahbaplık olmaz… O zaten senin mahiyetin sayılır.

Liberaller dışında AKP tarafında kimler küme düştü? AKP önce “liberal-demokratlarla” ayrışmaya başladı, özelikle Uludere ve Ali Akel sonrasında ise vicdan sahibi dindar ve muhafazakârlarla da hızlanan ciddi bir huzursuzluk baş göstermiş bulunuyor…

Ali Bulaç’ın “Biz AK Parti’yi eleştiririz, ama ona zarar gelse yine biz savunuruz, bunu görev telakki ederiz…” sözlerinden yola çıkarak soralım, bu huzursuzluğun sınırı AKP’nin iktidarda kalması mı? Hayır, demokratikleşme sürecine son vererek, “dindar Kemalizm”e meyletmesi…

“AKP’ye alternatif bir parti…” Bu cümleyi nasıl tamamlarsınız? Bugünkü şartlara baktığınızda kendi içinden çıkar. Bugünkü tutumuyla AKP, Uludere’yi aşamaz. Bir taraftan AKP Genel Başkan Yardımcısı, “Bu insani değildir” diyecek, yerinde duracak; diğer taraftan “Bunlar figürandır” diyen İçişleri Bakanı yerinde kalacak… Bu böyle ne kadar gidebilir?

Bir projeksiyon, 2014 yerel seçimleri: AKP, Güneydoğu’da oy kaybeder mi? Uludere üslubu Güneydoğu’yu ne kadar AKP ile barışık, AKP’yi içselleştiren bir davranış içinde tutar. Oy kaybetmeyi bırakın, Uludere yüzünden Kürtler, Türkiye’den kopuyor. Uludere sadece devletin 34 insanı katletmesi demek değil, Kürtlerden yolunu ayırması demek? Bu yüzden çok tehlikeli…

İkinci projeksiyon, 2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri: Erdoğan Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül Başbakan mı? Zamanın ruhunu, tarihin temposunu doğru okuyorsam bu gidişin sonu yok. Parti olarak bakmayalım. Wall Street Journal üç satır yazdı, Türkiye çalkalandı. Gerçek sorunlarını konuşmadığı, yapısal değişikliğe gitmediği için Türkiye’nin istikrarını çok çabuk kaybedebilen bir zemini var. Kişisel ikbal arayışı içinde “Ben her şeye hâkim oldum” sananların Uludere’de ne hale geldiklerini gördük. Süreç, hem Türkiye, hem siyasi iktidar için öngörülmeyen bir tatsızlıkla sonuçlanabilir. Din üzerinden otoriterleşme sınırları zorlanmamalı. Zaten onun için avaz avaza bağırılmaktayız…

Ruşen Çakır’a verdiğiniz söyleşide “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecekten korkuyorum” dediniz. Öngörülmeyen bu mu? AKP’nin en büyük önemi ve başarısı Türk halkının beklentileriyle dünyanın gidişatı arasında uyum sağlamasıydı. Ama şimdi AKP, bu uyumu koparıyor.

Peki, bu ihtimaldeki ‘‘kan’’ ne demek? Amerika’nın başına Cumhuriyetçi bir adam gelir, askerlerle işbirliği yapmaya kalkar. Allah korusun bir anda tersine döner işler. Çünkü bütün yapı olduğu gibi duruyor. Avrupa Birliği’ne girilmedi, reformlar yapılmadı, 12 Eylül mevzuatı değişmedi… Hepimizi mutlu eden ve sevindiren birçok olumlu değişime rağmen demokrasi kurumsallaşmadı…

Söylediklerinizden şu mu çıkıyor: “Bir sabah darbeye uyanabiliriz.” Türkiye tehlikeli bir yer… Demokrasiyi kurumsallaştırmadığın sürece tehlike devam eder. Turgut Bey zamanından 28 Şubat’a nasıl geldik? Oluncaya kadar olmazmış gibi durur ama biz bunları yaşadık. Dünyayı algılamadığın vakit büyük sorun çıkıyor. Hayat sürekli uyarıyor: “Bunu yapma hastalanırsın, bunu yapma hastalanırsın…”, ama bu alarmlar yerine sürekli “Bir şey olmaz!” deniliyor. Beşar Esed, Hüsnü Mübarek de, keza padişahlar da “Bir şey olmaz” sandılar… Yaşam hatayı ödetir. Ama hatayı yapan ülke yöneticisiyse o hatanın bedelini ülke de öder. Ne AKP tabanının ne de Türkiye’nin bugün yaşananları hak ettiğine inanmıyorum.

Radikal’de yayımlanan ankette halkın yüzde 66’sının darbe olursa sokağa çıkıp direneceği belirtildi. Halk, darbe ihtimaline karşı durabilir mi? Şimdiye kadar durmadı… Keşke dursa… Bunu son günlerde yaşanan dindar Kemalizme de karşı gösterilecek olan “kırmızı kart” belirler… Her türlü dayatmaya karşı durma, darbelere de karşı durma cesaretini artırır…

Murat Belge’nin şu benzetmesi akıllarda: “Bir darbe daha olursa Türkiye Jurassic Park’a döner.” Türkiye bir darbeyi daha kaldırabilir mi? Darbeyi değil de yerinde sayan demokratikleşme sürecini konuşmalıyız… Bizim gibi kaygan bir zeminde yaşayan ülkelerde demokrasi hiçbir zaman durduğu yerde durmuyor, eğer ileriye doğru gidemezse mutlaka geriye doğru gidiyor. Geriye doğru hareketlendiğinde ise nerede duracağını hiçbirimiz bilemeyiz. Onun için ileriye doğru gitmek için mücadele etmeli ve iktidarı sürekli uyarmalıyız.

Bir üçleme; siz “kışla yerine camiyi koyup ayar vermenin tehlikesi” üzerine kafa yorarken, Halil Berktay kürtaj konusunda “askeri tasfiye eden Erdoğan’ın proto-faşizm hapishanesine düştüğünü” söylüyor. Bir yandan Ahmet Altan, “Ali Akel’in Yeni Şafak’tan ayrılmasıyla yazılı olmayan Takrir-i Sükûn’un açıkça ortaya çıktığını” savunuyor. Bugünkü hükümeti Türkiye için abartılı görünen faşizm çizgisinden ayıran noktalar nedir? Devlet eliyle topluma ve insanlara şekil verme konusunda dönüşü olmayan bir yola henüz tamamiyle girmemiş olması.

2008’de hazırlanan Başbakanlık raporunda “çözüm kürtaja yasak değil, gebeliği önleyici yöntemlerdir” ifadesi yer alırken 2012’de “Tecavüz edilen annenin çocuğuna devlet bakar” diyen Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a varılan dört senelik süreçte temel değişken ne? Kürtaj, gündem değiştirmeye ve Uludere’nin üzerine örtmeye yönelik suni bir tartışma. Ama bu konu da çok ciddi bir ayrışma getirecek, kadınları yok sayan bu özensiz yaklaşım da hükümet açısından büyük bir siyasal hataya dönüşmekte… AKP’nin seçim bildirgesinde kürtajı yasaklamak gibi bir madde yokken, “Uludere gündeminde dindarları daha fazla arkama alırım” diyerek gündem yaratmak ne kadar anlamlı? Türkiye’de iki temel unsur var: Milliyetçilik ve din. Siyasetçi de bunun dışında bir şeyin geçerli olmadığına inanıyor. O yüzden Türkiye bölünüyor ve ileriye gidemiyor. Siz neden vazgeçemiyorsanız, onun esiri olursunuz. Siyasetçinin amacı da oyunu maksimize etmek ve namütenahi iktidarda kalabilme şansını denemektir. Bunları vazgeçilmez olarak koyduğunuz vakit o ülkenin ihtiyacı olandan da vazgeçmeye başlarsınız.

Nedir vazgeçilen ihtiyaç? Buranın ihtiyacı Kemalist bir Cumhuriyet’ten, demokratik bir Cumhuriyet’e geçmektir; dindar Cumhuriyet’e geçmek değil. Demokrasi yerine “Dindarlıkla daha fazla oy maksimizasyonu sağlarım” dediğiniz vakit zaten sonun başlangıcına doğru adım atıyorsunuz. Çünkü Türkiye’nin dindarları da refah, özgürlük istiyor ve özgürlükler bir bütündür. Mesela geçen gün İzmir’de üç dönem AKP’ye oy verdiğini söyleyen başörtülü zarif bir hanımefendi, 4+4+4’ün çıkarılması esnasında alt komisyondaki AKP’lilerin CHP’lileri dayak atarak bu işi halletmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyordu. Gerçek dindarlar özgürlük istiyor, görebildiğim kadarıyla devlet eliyle kendilerine Kemalist yöntemlerle baskı yapılmasından rahatsızlar…

Önce 3 çocuk ve şimdi kürtaj ile kadın bedeni üzerinden yürütülen politikalarını Wall Street Journal’ın “Erdoğan yatak odasına ilk defa girmiyor” tabirinden yola çıkarak soralım; AKP yatak odasında ne arıyor? Benzeşme arzusu, otoriter ve totaliter bir anlayış sonucudur. Sanayi toplumu aynılığı sağlamak için benzeştirme eğilimi içindeydi ama çağın ihtiyacı olan benzeşmemektir. Sanayi sonrası toplumların ayırt ediciliği, farklılaşma üzerinden kazanç sağlamaktır. Steve Jobs diğerlerine benzese bugün Iphone olmayacaktı. Demokrasinin özü çağ değişimi ve benzeşmeme üzerine iken birisi kalkıyor, bütün toplumu kendine benzeterek iktidarını ömür boyu muhafaza etmek istiyor. “Hepsi bana benzerse, ben de ömür boyu bunların temsilcisi olurum” diyor.

Kürtaj yasağını savunanların ana argümanı nüfus azalması. Bir iktisat profesörü olarak, sizce nüfustaki düşüş kürtaj yasağı için bir gerekçe mi? Bunu maliye politikaları ile de yapabilirisin. Halkın refahını arttırabilirsin. Yoksa yüzde 12 tasarrufla, yükselen cari açıkla, düşen büyüme oranı, artan faiz ve enflasyonla, toplum ihtiyacı olan parayı kazanamazken, 3 çocuğu kim, nasıl yapacak? Türkiye ekonomisi bugün çok başarılı performanslarla, çok riskli yapısal sakatlıkların bir arada bulunduğu bir zeminde yürüyor. Bu, sürprizlere açık bir tablo. Ekonomide sürpriz ihtimalleri arttığında insanlar çocuklarına nasıl bakacaklarını daha ince eleyip sık dokuyarak düşünür.

Uç bir soru: Kürtaj tartışmaları, İslamcı basında sıklıkla zikredilen zinayı cezalandırma ile sonuçlanabilir mi? Zinayı yasaklarsam oyum artacak, diye bir mantık yürütülürse bu da mümkün. Ama AKP’nin nereden nereye savrulduğunu göstermesi açısından da çok ilginç olur. Dünya Türkiye’yi biraz daha dışlar.

Söyleşiyi sonlandırmadan soralım; Star’dan ayrılmanızın ardından çok daha sert bir AKP portresi ve eleştiriye tahammülsüzlüğün altını çiziyorsunuz. Bugünden geriye baktığınızda, benzer bir tahammülsüzlüğe uğradıklarını söyleyen bazı Ergenekon sanıklarına daha farklı bakıyor musunuz? Aklınızın köşesinde bir “acaba” takılı mı? Aynı endişeleri 2008’den beri farklı dozlarda söyleyegeldim… Ürkütücü yanlışlar hızlanarak çoğaldıkça, epey öncelerde başlamış olan eleştiri dozu da doğal olarak artıyor… Ergenekon için “acaba” türü bir kuşkum yok, o dönemi fiilen yaşadık çünkü… Dünya soğuk savaşın bitiminde Ergenekon’u temizlerken biz koruduk ve bu iç barışı sakatladı. Hrant Dink’in gözümüzün önünde öldürüldüğünü gördükten sonra Ergenekon’un varlığından şüphe edilebilir mi? Eden herkese Hrant’ın yargılanma sürecindeki ipini koparmış azgın zorbalığı hatırlamasını öneririm.

Ergenekon’dan değil, “bazı Ergenekon sanıkları”nın “bu süreç muhalifleri sindirmenin aracı olarak da kullanılıyor” yakınmalarından söz etmiştik. Örnek vererek soralım; sizce Ahmet Şık veya Nedim Şener “terör örgütü üyesi” mi? Yayımlanmamış bir kitabın yasaklanması girişimi Ergenekon sürecinin zorunlu bir gereği mi? Türkiye’de siyasetin çıkarı ve devlet içi kavgaların hukukun ilkeleri ile irtibatı çok kolayca kopabilir hale geldi… Kitabı suç sayan bir anlayış asla kabul edilemez…

Hazal Özvarış
hazalozvaris@gmail.com

5 Haziran 2012, Salı

Alevi Vatandaşlardan Dur Dağları İçin Dilekçe

Antalya’nın Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyünde, Abdal Musa Dergahı’nın arkasında yeralanDur Dağları’ndaki mermer ocağının faaliyetinin durdurulması ve bölgenin “kültürelvarlık” olarak kabul edilmesini içeren, bin 341 imzalı dilekçe,AntalyaValiliği’ne sunuldu.

Kendilerine Abdal Musa Gönüllüleri adınıverengrup, hazırladıkları dilekçeyiAntalyaValisi AhmetAltıparmak’a sunmak üzere valiliğe geldi. Bir süre ValiAltıparmak’ı bekleyen grup üyeleri, daha sonra dilekçeyi ValiYardımcısıRecep Yüksel’e teslim etti.

Grup Sözcüsü Cemal Kaya, dilekçeyi teslim ettikten sonra AA muhabirine yaptığı açıklamada, Dur Dağları’ndaki mermer ocağının faaliyetlerinin durdurulması için bin 341 imza topladıklarını anlattı. DilekçeyiAntalyaValiliği’ne teslim ettiklerini belirten Kaya, dilekçenin AnıtlarYüksekKurulu’na gönderileceğiniöğrendiklerinisöyledi.

AntalyaValiliği’neverilendilekçede, Dur Dağları’ndaki mermer ocağının Hint bir aileye ait şirket tarafından işletildiği kaydedildi. Dilekçede,Hindistan’da insanların gelenek ve göreneklerine bağlı yaşadıkları hatırlatılarak, bugün Türkiye’de bu faaliyetleri yürütenlerin, gelecekte başka ülkelerde de inanç ve geleneklere zararverecekfaaliyetlerde bulunabileceği öne sürüldü.

Firmanınuygulamalarınındurdurulması istenilen dilekçede ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul ettiği de hatırlatıldı. Sözleşme gereği, Türkiye Cumhuriyeti’nin, vatandaşlarının inanç vekültüreldeğerlerinikoruyacağınıtaahhüt ettiğinin vurgulandığı dilekçede, Abdal Musa Dergahı ve Dur Dağları’nda mermer ocağı işletilmesine izinverilerek, inanç özgürlüğünün ihlal edildiği iddia edildi.

Dilekçede, “Bu yüzden Abdal Musa Dergahı ve onu bütünleyen Dur Dağları’nınkültürelvarlık olması içinbaşvuruyuyapıyoruz” denildi.

Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyünde bulunan veAlevilercekutsal sayıldığı öne sürülen Dur Dağları’nda Hint bir firma tarafından Mayıs 2010’da mermer çıkartmak üzere başlatılan faaliyetler, yöre halkının açtığı dava sonucu 07.07.2011 tarihindeAntalya3. Bölge İdare Mahkemesi tarafından geçici olarak durdurulmuştu. Ancak daha sonra dava bazı mahkeme üyelerinin görev yerlerinin değiştirilmesinin ardındanyenidenele alınmış, 17.02.2012 tarihinde mahkeme yürütmenin durdurulması talebini reddedilmişti. Karar üzerine mermer ocağında faaliyetlere yeniden başlanmıştı.

Ali Kaypakkaya’yı kaybettik

İbrahim Kaypakkaya’nın babası Ali Kaypakkaya’yı kaybettik. Yıllardır, İbrahim’in anısına sıkıca sarılan Ali amcamız yarın Çorum’da son yolculuğuna uğurlanacak.

ALİ KAYPAKKAYA İBRAHİM’İ ŞÖYLE ANLATMIŞTI
İbrahim nasıl bir çocuktu, biraz anlatabilir misiniz?
İbrahim 1949’da Alaca’nın Karakaya köyünde doğdu. Birbuçuk yaşındayken annesiyle ayrıldım bu yüzden yetim kaldı. Köyden başka bir kadınla evlendim. 1954’te ikinci eşim kalp krizinden ölünce 1955’te Üçüncü eşimle evlendim. İbrahim bu sefer de ikinci analığının yanında kaldı. Elimden geldiğince ezdirmemeye çalıştım. İbrahim çok zekiydi. Köyümüzde ilkokul yoktu. İlkokulu üç ayrı köyde okuyarak bitirdi. Sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nu kazandı. Dersleri bayağı iyi gitti Hasanoğlan’da. Orada bazı öğretmenlerle siyasi tartışmaları oldu. Orayı bitirince Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nu kazandı. Öğretmen okulundan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik Bölümü’ne geçiş yaptı. O okulda 120 kredi üzerinden mezun oluyorlardı. 20 kredisi kalmıştı mezun olmak için ama okuldan uzaklaştırdılar. Biz Danıştay’a dava açtık. Yürütmeyi durdurma kararı aldı ancak Danıştay’ın kararına uymadılar.

»Diyarbakır’daki günlerinde neler yaşandı?
İbrahim en son Diyarbakır’da ölmeden 8 ay önce eve gelmişti. Üç gün evde kaldı, bazı kitaplarını yaktı, bazılarını bir derenin kenarına gömdü. Ayrılacağı zaman ben ‘oğlum bi daha nasıl görüşürüz, nerde görürüm seni’ deyince bana radyoyu gösterdi, ‘Kara kutu sana haberi verir’ dedi. Üzüldüğümü görünce, ‘Baba bak sağım hâlâ, başındayım. Ama birçok arkadaşlarımız öldü, onların da babası vardı senin gibi. Alıştır kendini” dedi, öylece ayrıldık. 8 ay sonra bir gün işten eve geldiğimde komşuların evde olduğunu gördüm. Ali Haydar’ın öldüğünü İbrahim’in de yaralandığını radyodan duymuşlar. Radyoyu açtım akşam yedi haberlerinde olayı anlatıyorlardı.

ŞİMDİ ON KEZ ÖLECEK İBRAHİM
Haberleri dinledikten sonra, ben ‘keşke İbrahim de ölmüş olsaydı’ deyince evdelciler neden öyle diyorsun diye kızdılar bana. Ben de ‘orda ölse bir defa ölürdü, şimdi on kez ölecek İbrahim’ dedim. Çünkü ona ne işkenceler yapacaklarını biliyordum. Sonra radyo İbrahim’in Tunceli Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü söyledi. Hemen Tunceli’ye telefon ettim, telefona çıkan er, İbrahim’in Diyarbakır’a götürüldüğünü söyledi. O erden aldığım bilgiye göre İbrahim’in ayak parmaklarının donmuştu, boynundan ve başından yaralıydı, çok kan kaybetmişti.

Hemen Diyarbakır’a gittim. İbrahim’i görmeye çalıştım fakat bir türlü görüşemedim. İkinci gidişimde onu yine göremedim, fakat yazdığım mektubu ona götürdüler. Yanındaki er gelip bana ne durumda olduğunu anlattı, ‘ayak parmakları kesilmiş, yaraları iyileşiyor, spor yapmaya çalışıyor’ dedi.

Üçüncü gidişimden on gün önce bir mektubu gelmişti. Mektupta ‘Soruşturmam bitti, görüşmememiz için hiç bir neden kalmadı, İstanbul’daki bir olayla ilgili savunmamı istiyorlar. Zaman uzadığı için olayı hatırlamıyorum. İstanbul’a git, Avukat İbrahim Türk’ü bul. Bilinçli gel. Savunmamı bilinçli yapayım’ diyordu. Avukatla görüştüm. Diyarbakır’a gittim.

20 Mayıs 1973 Diyarbakır’a vardım. Görüşmek için gittiğimde ‘görüşemeyeceksin’ dediler. İbrahim’in mektubunu göstererek soruşturmam bitti dediğini söyledim. Neden görüşemeyeceğim dedim. ‘Suçu ağır da onun için’ dediler. Orada kimlik tespiti yapan çavuşlar vardı. Bağırış çağırış olunca Ahmet Yarbay ‘ne oluyor’ diye geldi. Askerler ‘İlle de görüşeceğim diyor’ dediler. İbrahim Kaypak-kaya’yla görüşmek istediğimi öğrenince ‘geç kulübeye’ dedi. Beni bir arabaya bindirip Sıkıyönetim Komutanlığına götürdüler. Yarbay beni orada bir odaya aldı, geliyorum dedi, gitti. Sonra yanında bir albay bir de tuğgeneralle kapıdan girdiler.

Tuğgeneral beni aşağıdan yukarı süzdü. “İbrahim’in babası mısın?” dedi. Babasıyım dedim. -‘Doğrudan doğruya söylemek olmaz ya ben söyleyeceğim, İbrahim öldü’ dedi. Ben duyunca öldürdünüz diye bağırıp çağırmaya başladım. Ben bağırdıkça o ‘Tepelerim’ diyordu. Ben de ‘zaten tepelemişsin, İbrahim’i tepele-mişsiniz beni de depeleyin’ dedim. Bayağı tartıştıktan sonra, Yarbaya döndü, ‘götürün, muamelesini yapsın, cenazesini alsın’ dedi.

Muamelesini yaptım. Belediyeden memur getirdim, 300 kuruşa tabut yaptırdım, 60 kuruşa kefen aldım. Havaalanına gelmeden önce araba aradım. Arabalar 1700 kuruş istiyorlardı. Zaten 1200 kuruşla gitmiştim. Taksicinin biri havaalanına git dedi. Uçak tek yönlü olduğu için belki ucuz götürür dedi. Akşam 6:3o’a biletimi aldım. Askerler tabutu arabaya koydular. Ahmet Yarbay da Mevlüt Karaas-lan da oradaydılar. Bir çanta koydular, İbrahim’in çantası diye tabutun yanına. Havaalanında polise teslim ettiler. Polis aradı beni. İbrahim’in savunmasını yapmak için İstanbul’dan götürdüğüm bildiri çıkınca ‘üzerinde yasak yayın taşıyor’ dediler. Ben de oğlumun isteği üzerine getirmiştim, savunmamı bilinçli yapayım diyordu dedim. “Oğlunun ölümünü duydun bunu yırtacaktın” dediler.

Değil ki bu bildiri dedim. Oğlumun ölümünü duydum. Bu sabah geldim, Diyarbakır’a indim. Akşam 6:30 oldu, bir lokma ekmek bile hatırıma gelmedi cenazeyle karşılaşınca. Bildiriyi nerede düşünecektim dedim. Öyle deyince öbür polis küfretti ona. Elinden bildiriyi aidi yırttı attı. Daha sonra 6:3o’da uçağa bindik. Sekize çeyrek kala Esenboğa Havaalanında indik. Beni arıyordu askerler. Ali Kay-pakkaya kim dediler. Benim dedim. Arkadaşların nerede diye sordular. Arkadaşlarım yok dedim. Ben yalnızım. Baktılar arkadaş yok, inanmak zorunda kaldılar. Araba aradım orada da. Cebimde para yoktu. Onlar bir araba tuttular. Polis arabasıymış. Ben arabanın içinde ağlayıp küfredip geliyordum. Evin önüne geldiğimde onlar gittiler. Sabah da bir minibüs tutup cenazeyi köye götürdüm. Giderken annesini de evli olduğu köyden alıp birlikte köye gittik. Cenazeyi defnettik, geldik.

»İbrahim öldükten sonra ailenize yönelik baskılar oldu mu?
İbrahim’in ölümünü herkes duydu, başında, her yerde, kitaplarda ismimiz çıktı. Bu sefer saldırılar aileye yöneldi. Kızım 7 ay hapis yattı, günlerce işkence gördü. Oğulumun biri üç defa üçer ay hapiste yattı, her defasında işkencelerden geçti. Onun dışında zaman zaman evimize baskınlar yapıldı, geceyarıları kapıya dayanıp kadına kıza hakaret ettiler.

1978’de Çankırılı Hasan Açıkalın diye birini öldürdüler. Benim evin önüne koydular. Sonradan öğrendik adamı ülkücüler öldürüp arabasıyla birlikte kapının önüne çekmişler. Bu baskılardan sonra eşim dayanamadı. 1978’de kalp krizi geçirdi. Acile koştuk ama adımız Kaypakkaya olduğu için bakmadılar. Toplayıp bizi çoluk çocuk nezarete koydular.

KAYPAKKAYA, ‘KARAKAYA’ OLDU
Son eşimden bir oğlum oldu, adını İbrahim koyduk. İbrahim ilkokulu Ankara’da NATO Yolu’nda okudu. Sonra ortaokula gelince İncirli’ye taşındık. Orada ortaokula kayıt ettirmek için gittiğmizde okulun müdürü daha Kaypakkaya soyadını görür görmez bize rest çekti, ‘ben bu çocuğu okula kaydetmem’ dedi. Ben kaydetmek zorundasın diye diretince mecburen kaydetti. Sonra bana ‘sen İbrahim Kaypakkaya’nın nesi oluyorsun’ diye sordu. Ben babasıyım deyince, ‘bunun değil öteki İbrahim Kaypakkaya’ diye bağırdı. ‘Onun da babasıyım’ dedim.

Okulda çocuğa baskılar devam edince bir öğretmenin tavsiyesiyle çocuğun soyadını değiştirmeye karar verdik. 18 yaşından küçük olduğu için benim de soyadımı değiştirmek zorunda kaldık. Kaypakkaya’yı Karakaya olarak değiştirdik. İbrahim ODTÜ’de Petrol Mühendisliği’ni kazandı, mühendis oldu. Bir yerde ismi hiç bilinmeyen biri bir eylem yapsa hiç dikkat çekmiyor. Ama bizim ele geçtiğimiz her yerde ismimiz bomba gibi patlıyor. Kaypakkaya diye…

(2006 BirGün)

2 Temmuz’da Madımak Oteli önündeyiz…

Katliamının 19. Yıldönümü öncesi çeşitli demokratik kitle örgütü temsilcilierinin katılımıyla Ankara Mülkiyeliler Birliği salonunda bir basın toplantısı düzenleyerek 2 Temmuz’da Madımak otelinin önünde olma çağrısı yaptı.

Sivas Katliamının yıldönümü yaklaşırken Alevi Kurumlarının çalışmaları da hız kazandı.

Pir Sultan Abdal Kültür Deneği , Sivas katliamının 19. yılında katledilenleri anmak ve “Madımak Utanç Müzesi olsun” demek için yapacakları çalışmalara ilişkin Mülkiyeliler Birliği’nde bir  basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür  Vakfı Genel Sekreteri Sadık Özsoy ,BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, Dersim eski Milletvekili Şerafettin Halis, ,Türkiye İnsan Hakları Vakfı  Genel Başkanı Metin Bakkalcı, Demokratik Anayasa Hareketi Sözcülerinden Ayhan Bilgen ve Sivas Katliamı Davasının müdahil Avukatlarından Şenal Sarıhan’ın yanısıra  çeşitli siyası parti ve sivil toplum kuruluşlarından temsilciler de katıldı.

“MADIMAK DAVASI AYNI ZAMANDA YÜZYILLARCA BİZANS, SELÇUKLU, OSMANLI DÖNEMİNDE YÜRÜTÜLEN ALEVİ KATLİAMLARININ DAVASIDIR” Basın toplantısında konuşan PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül, 1993 yılında Madımak’taki katliamın “devlet destekli” olduğuna dikkat çekerek, katliamdan sonra yapılan davanın ise zamana yayılarak önemsizleştirilip “katillerin” aklandığını vurguladı.

Dava sürecini eleştiren Bülbül, “Hep birlikte uyduruk yöntemler ile yürütülen ‘hukuki’ süreç izledik” dedi. Madımak katliamının 19. yılında Madımak Oteli’nin “Utanç müzesi” olması için otelin önünde olacaklarını belirten Bülbül, “Madımak davası sıradan bir dava değildir. Madımak davası aynı zamanda yüzyıllarca Bizans, Selçuklu, Osmanlı döneminde yürütülen Alevi katliamlarının davasıdır” dedi. Bülbül, Madımak katliamının 19. yılında yine Madımak otelinde olacaklarını kaydederek, “Tüm dost ve müsahip kurumları, aydın, yazar ve sanatçı dostlarımızı yürüyüşümüze ve 2 Temmuz 2012 tarihinde Madımak’taki buluşmaya davet ediyoruz” dedi.

MAHKEME İNSANLIK SUÇU KARARINI GERİ ALDI! Kemal Bülbül’ün ardından konuşan Madımak katliamı davasının müdahil Avukatlarından Şenal Sarıhan ise, mahkemenin Madımak katliamına ilişkin kamu görevlilerine ilişkin insanlık suçunda zaman aşımının olmayacağı kararını aldığını belirterek, “Ancak gerekçeli kararda ise bunu geri aldı. Böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Gerekçeli karar ile kısa karar arasında fark olamaz. Mahkeme çelişkili karar almıştır” dedi.

Firik Dede öyküsü

Hüseyin AYRILMAZ
Kendi deyimiyle bu meşakkatli yolun ilk desturunu çok sevdiği bab…asından almıştı. O, Kırmanc cemaatleri içinde pişti ve “ocak” kültürünün deryalarından beslendi, o yaşta İnsan-ı Kamil sırrına erdi. Baba oğul bir gün olsun Qeredereşi’de durmadılar. Çünkü Dersim’in başında dolanan kara bulutları görmüşlerdi, yavaş yavaş Dersim’in birliği bozuluyordu. Öyle ki ikrar bile ikrarını tanımıyordu. Bu durumun farkında olan baba oğul Dersim’in başında dolanan büyük felakete karşı aşiretlerin birliği için dört bir yana fikir taşıdılar…
Baba oğulun özellikle Hozat ve Ovacık aşiretleri arasında saygınlıkları tartışılmazdı.
Öyle ki toplumsal adaletin terazisinde onlar, toplumun ortak vicdanı olmuşlardı. En amansız aşiret kavgalarında onlar hep hakkaniyeti söylediler ve doğrudan yana oldular. İşte bu sebepledir ki baba oğul, bu toplum nezdinde tartışmasız olarak haklı bir saygınlık kazanmışlardı…
Evet, isterseniz, Pulur’un bu İnsan-ı Kamil’i hakkında birkaç olay paylaşalım.
Fırik Dede, 1926 yılında babasıyla birlikte Erzincan’da taliplerine gider ve Beyler Köyü’nde cem tutarlar. Bir ihbar sonucu güvenlik kuvvetlerince bulundukları ev basılır. Baba oğul gözaltına alınır. Bu duruma talipleri çok üzülür “biz çağırdık ve elimizle teslim ettik “ diye çalmadık kapı bırakmazlar. Derken Sağır oğlu Mustafa Bey’den yardım isterler.
Onun kefil olması sonucunda bir daha cem ayini tutmamak kaydıyla bir ay süren tutukluluğun ardından ikisi de serbest bırakılır. Baba oğul Dersim’e geri gelir. Fakat konulan yasağı çok da ciddiye almazlar ve gizli gizli cem tutmaya devam ederler.
1933 yılında Ovacık’ın Çexperi köyünde “Xızır Cemi” tutarlar. Ama cem yeri yine ihbar edilir. İkisi yakalanır Sırrı Yüzbaşı’ya teslim edilirler. Pirlerinin bu durumuna oldukça üzülen Kurno, İbrahim Sırrı Yüzbaşı’ya gider, sıkı bir pazarlığa oturur. Bu pazarlığın sonucunda on beş kilo bal, bir teneke yağ, bir kısır keçi ve yirmi kilo peyniri yüzbaşıya vererek pirlerini geri alır, ama olaylar peşini bırakmaz. Sonunda Firik Dede her yerde aranır duruma düşer.
1937’de Hozat Zankirek muhtarı olan amcası Çıla’dan Firik Dede’yi teslim etmesi istenir. Çıla bu ihaneti kabul etmeyince eşi ve çocuklarıyla birlikte kurşuna dizilir. Çıla’nın başına gelenleri duyan Firik Dede Zankirek’e koşar, belki aileden birini bulurum diye, ama nafile, sadece Çıla’nın kaynını bulur. Amcasından geriye kimsenin kalmamasına çok üzülür, ağıtlar yakar, boş konakta dövünür durur ve sonra da bir köşeye yığılır kalır.
Firik Dede bu haldeyken aynı gece “Palancı Qumas” (milis) Peyik karakoluna haber vererek Firik Dede’yi yakalatır. Yapılan üst aramasında Firik Dede’nin cebinden Seyit Rıza’ya ait bir mektup çıkar.
Seyid Rıza ceza evindedir.) Bu mektupta yazılı olan bazı deyimleri çözemezler ve ne anlama geldiğini söylemesi için de Firik Dede’ye günlerce işkence yaparlar. En çok da kime yazıldığını merak ederler, ama o inkar eder ve kendisinin de bilmediğini söyler.
Firik Dede’nin gözaltı haberi Ovacık’a ulaşır.
Bunun üzerine babası, Hozat’a gelir ve oğlunu kurtarmak ister. Derken, Baba Firik askeriyeyle ilişkileri iyi olan bazı insanları devreye koyar. Bu arada bir gelişme olur. Hozat’ta zalimliğiyle nam salmış Tacim Yüzbaşı gitmiş, yerine daha ılımlı olduğu söylenen “Şevki Yüzbaşı” gelmiştir. Şevki Yüzbaşı da bu hatırlı dostlarını kırmaz, bir süre sonra Fırik Dede’yi sürgün kafilesine dahil edilmek üzere serbest bırakır.
Herkes onları Balıkesir Dursunbey’de zannederken, baba oğul kaçarak Ovacık’a dönerler ve ölüme meydan okuyarak dervişane dolaşmaya devam ederler.
Mahmut Ağa bakar ki bunlar durmuyor, hem sürgünde görünmek hem burada olmak zaten ölüm kararı anlamına geliyor, bu iki bilgenin ölümüne gönlü razı olmaz. Sonra eski Pulur Köprüsü’ne epey bir uzaklıkta Munzur suyunun kenarında bunlara yer altında gizli bir mahzen yapar ve ikisini de oraya gizler. Bu mahzenin yerini de ailesi dahil kimseye söylemez .
Otuz sekiz biter, ama onlar 1941 yılına kadar gizli yaşamaya devam ederler.
İhanetin kol gezdiği bir ortamda kimseye görünmezler.
Sonra kaçak yaşayanlarla ilgili bir emir gelir; Bu durumda olanların haklarında her hangi bir yasal işlem yapılmayacaktır diye.
Onlar da bu vesile ile meydana çıkmış olurlar…
“ Başımıza geleni sorma oğul , bir karanlık dönemdi. Harami sofralarında yer kapma yarışına girdiğimiz gün zaten kaybetmiştik her şeyi. Cellada kılavuz olma halimizi evliyalarımız da kabul etmemişti. Kabul etmediği içindir ki bize “gidin ne haliniz varsa görün” demişlerdi…
Bil ki oğul, bütün karanlıklar kötüdür, ömrüm boyunca şafağa secde etmem bu sebepledir. Çünkü, seherin vakti ilk ışığın habercisidir ve bil ki ışıkta leke yoktur. Bilir misin oğul, toprak evlerimizin kapısı neden hep güneşe açılır?
Sence bu bir tesadüf müdür?
Unutma ki Dersim’in bütün ulu ağaçları gövdelerinde bize yer açmıştı, dağlarımızsa mazlumun sığınma eviydi. Onların kerametinden bir gün olsun şüpheye düşmedim. Ama gel gör ki her sabah kapımızın eşiğini ısıtan o yüce varlığa önce biz sırtımızı döndük, sonra da yol ve erkanı kaybettik. Unutma ki harami sofralarındaki kan lokmasını biz hazmettik, ama onlar asla hazım etmedi.
Kendi gerçeğine hep sadık kaldılar kısacası. Dersim’in tılsımını biz bozduk oğul ve bedelini de ağır ödedik, şimdi anlıyor musun neden küstüğümü?” Fırik Dede son yarım asırda ne cem tuttu ne de taliplerini gezdi.
Sanki dili lal olmuştu.
Kolay değildi, onun yaşadıklarını yaşamak; çünkü otuz sekiz, yaralarına yeni yaralar eklenmişti ve bu son hesaplaşmaya da o, bir oğul ve bir de torun vermişti.
Bundandır ki bir asırlık ömrünün son yıllarından hakka yürüdüğü güne kadar kimse onun güldüğüne tanık olmamıştı.

Savaşa hayır…

Rıza AYDIN

Emperyalistlerin bir zamanlar, Osmanlı Devletini yöneten -İttihat ve Terakki Hükümetinin önderi-Enver Paşanın egosunu şişirip Osmanlı Devletini Birinci Dünya Savaşına soktuğu gibi, Irak’ın diktatörü Saddam Hüseyin’in egosunu şişirtip Kuveyt’e saldırttığıgibi, günümüzde de emperyalistler AKP Hükümetinin önderi Recep Tayip Erdoğan’ın egosunu şişirip Türkiye’yi Suriye ile savaşa sokmak istiyorlar.

Tarih göstermiştir ki savaşın kazananı olmuyor; hem Enver Paşa, hem Saddam Hüseyin, hem Musolini, hem de Hitler açtıkları savaşın kanlı çığlıkları arasında yok olup gittiler. Savaş çocukların ölmesi, anaların ağlaması, yuvaların sönmesi, kadınlarınırzına geçilmesi, kısaca kan, zulüm ve gözyaşı demektir.

Bizler, hiçbir askerin savaşlarda ölmesini istemiyoruz, hiçbir asker anasının tabutta gelen yavrusunun başucunda ağlamasını istemiyoruz; hiçbir şey anaların gönlündeki evlat acısını dindiremez. Bu yüzden analara kıymayın efendiler çocuklarıöldürülmesin diyoruz. Bunun için bizler, Türkiye’nin ne Suriye’ye ne İran’a nede herhangi bir ülkeye saldırıp onlarla savaşmasını istemiyoruz. Bizler biliyoruz ki, savaş bir değil, bin bir cinayettir.

Bizler çocuklarımızın komşu halkların çocuklarıyla savaştırılıp, birbirlerini öldürmesini istemiyoruz, biz çocuklarımızı Tayip Erdoğan’ın saçma emelleri uğruna ölsünler diye dünyaya getirmedik, bu yüzden bizler hem Suriye ile hem de herhangi bir ülkeyle savaş edilmesine hayır diyoruz. Biz dünyanın neresinde olursa olsun, savaşlara, emperyalist müdahalelere karşıolduğumuz gibi, halkların kendi eseri olan, halkın kendi iradesine dayanan demokrasi mücadelesinin de yanında olduğumuzu haykıracağız.

Sevgili vatandaşlar, şimdi gelin, sizde bu sesimize bir ses verin, hep bir olup Alevi Bektaşi Federasyonunun yaptığı SAVAŞA HAYIR mitingine katılalım, savaşa hayır diyen bu çığlığımız daha da gür çıksın. Sesinizi sesimize katın ki, bu saçma savaşı engelleyelim. Unutmayalım ki yarın çok geç olabilir, gün bugündür, bugün bu pis savaşı durdurma günüdür.

Kahrolsun savaşbaronları, Suriye ile savaşa hayır. Yurtta barış cihanda barış.

Barış hemenşimdi

 

”Bir komünistin cenazesi enternasyonelle gönderilmeli”

Alevi Dedesi Mehmet Turan, bir komunistin cenazesinin komunist enternasyonel marşıyla gönderilmesi gerektiğini söyledi.

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi (İAKM- Cemevi), “II. İngiltere Alevi Kültür Festivali” kapsamında geçen cumartesi günü İAKM-Cemevi binasında dedelerin katıldığı “Alevi Bektaşi Erkanları” başlıklı bir panel düzenlendi. Yazar Ahmet Koçak’ın yönettiği paneli 300′e yakın katılımcı izledi. Panelde konuşan Alevi inanç önderleri, Alevilere uygulanan asimilasyonları ve inançlarını korumak için yapılan çalışmaları anlattılar. Yazar Koçak’ın sorusunu yanıtlayan Alevi Dedesi Turan, bir komunistin cenazesinin komunist enternasyonel marşıyla gönderilmesi gerektiğini belirterek, “Anlaşılmayan dilde yapılan ibadet dogmadır. Böyle uğurlanan cenazeler de ne yazık ki mumdardır” dedi.

Dede Nuri Dereli de tarih boyunca Alevilerin büyük haksızlıklara ve asimilasyona uğradığını öne sürerek, “12 Eylül faşist generalleri Alevilere de darbe vurmuştur. Dedeler aleyhine propaganda Aleviliğe zarar vermiştir” diye konuştu.

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) İnanç Kurulu Başkanı Cafer Kaplan da Alevilikte “erkan” tanımını yaparak Almanya’da yapılan çalışmaları anlattı. Kaplan, Türkiye’den Diyanet ve Cemevi Vakfı işbirliği ile Avrupa’ya dede gönderilmesini asimilasyonun bir parçası olarak niteleyerek eleştirdi.

Dede Dertli Divani de Alevilikte “Cem” rütüellerinin nasıl yapılması ve kimlerin katılması gerektiğini anlattı. Dede Dertli Divani, Türkiye’de eğitim sistemindeki 4+4+4 değişikliğini de Alevilere karşı asimilasyonun bir parçası olarak niteledi…

Alevilerde Bava Dûzgin Ziyareti

Kızılca YÜRÜR

Dêrsim’in Nazımiye ilçesinde bulunan Bava Dûzgin/Düzgün Baba Ziyareti,
1) cem merasimi,
2) adak adanan kurbanların kesimi,
3) ziyaret binasının arkasında yükselen dağda çeşitli kutsal sayılan noktalarda, belirli sırayla yerine getirilen haç görevleri,
4) ziyaretin yer aldığı köyden gelen ailelere ve misafirlere lokma dağıtılması ve
5) çeşitli niyetlerle rüyaya yatılarak, sorunlara çözüm aranması
gibi bir dizi ritüelin yerine getirildiği bir merkezdir. Ayrıca, cemevinin birinci ve ikinci katında bulunan odalarda, cem tutulan meydanda ve Bava Dûzgin’ın mekanı olarak bilinen mağarada, ziyaretçiler geceleyebilir.
Hastalıktan iyileşme, çocuk sahibi olma, bir eş bulma gibi dileklerle ziyarette uyuyan kişilerin, rüyada, Bava Dûzgin, onun gönderdiği bir vekil, Bava Dûzgin’nın suretine büründüğü bir insan ya da hayvan (örn. yılan) veya Xizir ile karşılaştıkları düşünülür. Rüyanın oluşturduğu özel ara alanda Bava Dûzgin’ın, kendi var olduğu zaman ötesi boyuttan, ölümlülerin var olduğu zaman-mekan boyutuna müdahale edebildiğine inanılır. Bava Dûzgin, niyeti iyi olan, sorununa çözüm arayarak ziyarete doğru yaklaşan ve hem düşünce, hem eylemde kötülüğü bulunmayan insanlara olumlu ve destekleyici müdahalelerde bulunabilirken, toplumsal dayanışmaya aykırı davranan, ziyarete ya da çevresine zarar veren, ona verdiği sözü tutmayan kişilere olumsuz ve yıkıcı müdahalelerde de bulunabildiği anlatılır.
Ziyarete yapılan hatayı telafi etmek bazı durumlarda mümkündür, bu durumlarda da, Bava Dûzgin, genellikle rüya yoluyla, yerine getirilmesi gereken görevleri bildirir. Demek ki, manevi alanla teması sağlayan bu rüyaları görmek için, hem insanlar çağrıda bulunabilir, hem de Bava Dûzgin kişiyi ziyaretine çağırmak, pişmanlık karşısında bir cezayı kaldırmak veya uyarıda bulunmak için rüyaları kullanabilir.
Bu yazıda, ziyaretin bir işleyiş alanı olan “rüyaya yatarak iyileştirme” fonksiyonuna odaklanılacak. İşlevci bir yaklaşımla, ziyarete yüklenen anlamların ve ritüel uygulamalarının, toplumsal dayanışma ağlarının işleyişinde ne gibi görevler üstlendiğine bakılacak.
Tıp uzmanları ve tıp tarihçileri arasında, “folklorik tıp uygulamaları”, “geleneksel şifa yöntemleri” gibi tanımlarla kategorize edilen, bir grubun genellikle sözel ve deneyim yaşamaya dayalı aktarımlarla kuşaktan kuşağa geçirdiği iyileştirme yöntemlerinin, tam da geleneksel olduğu, değişmez ve zamansız olduğu var sayılır. Antropolojik bir bakışla, şüphesiz bu önyargı kabul edilemez. Üstelik, pratik değeri olan ve zaman içinde aktarılmaya değer görülen toplumsal bilginin geçirdiği değişimler, grubun yaşadığı ve tepki verdiği siyasi, ekonomik değişimlerin iyi bir göstergesi kabul edilebilir.

Toplumsal dayanışma

Mezopotamya ve Anadolu’da çok sayıda rüyaya yatarak iyileşme ziyareti vardır ve çoğunlukla Alevi baba ve dedelerinin kerametiyle bağlantılı görülen bu mekanlar, toplum üyelerinden, hatta toplum dışından gereksinim duyan herkese açıktır. Bu işlevleriyle, hastalık gibi bireylere ağır acı ve yük veren, hem de toplumsal görevlerini yerine getirmelerine engel olan bir sorun karşısında, grubun bireyin sorumluluk ve çare arayışına katıldığı bir yöntem olarak, şüphesiz tüm rüyaya yatma mekanları birer dayanışma alanı şeklinde tanımlanabilir. Ancak, bunların hemen hepsinin, kendine özgü rüya dokuları, işleyiş biçimlerinde ufak farklar, evliyanın karakterinde toplumun ve içinde yaşadığı dünyanın, doğa koşullarının getirdiği belirgin ayırt edici hatlar olduğu gözlemlenebilir.
Geçtiğimiz yıllarda, Antakya’daki Şeyh Yusuf Hekim ve Tokat’ın Zile ilçesine bağlı Çeltek Köyü’nde bulunan Çeltek Baba Ziyaretleri’nde de kısa alan çalışmaları yapılmış ve rüya anlatıları derlenmişti. Ancak, Bava Dûzgin’ın, bu iki ziyarette rüyaya giren, iyileştirici evliyalardan farklı olarak, rüyalarla düzene soktuğu bir diğer alan vardır: Toplumsal dayanışma ilişkileri.
Bu alanda Bava Dûzgin sadece iyileştiren değil, aynı zamanda dayanışmaya aykırı davranan kişileri hastalıkla cezalandıran bir kuvvettir. Derlenen örneklerden birinde, Bava Dûzgin Dağı’na giderken, yola düşmüş bir kütüğü kaldırıp kenara koymayı aklından geçirmesine rağmen ihmal eden bir kişinin rüyasına kızıl bir yılan görünümünde giren Bava Dûzgin, kütüğün kaldırılmamasından dolayı hava karardıktan sonra bir kaza yaşandığını belirtmiş, kişinin boğazına çöreklenerek yüzünün bir kısmını sokmuştu. Ayrıca “istesem seni öldürebilirdim. Git, o yolu yaptır” diyerek, rüyada kişiye, uyandıktan sonra fark ettiği yüz felcinden kurtulmanın da çaresini söylemişti. Kişi, bu yolu yaptırdıktan sonra yüz felci geçmiş, böylece topluma karşı yerine getirmesi gereken dayanışma hizmetini bilinçli olarak ihmal ettiği ve zarara yol açtığı için ağır bir ders almış, bu öyküyle de başka toplum üyelerini dayanışma konusunda uyaran bir örnek olmuştu.
Bir diğer örnekte de Dêrsimli bir köylü, arabasıyla ziyarete giderken, aynı köyden, ama iyi anlaşamadığı bir kişi, yolda ona işaret ederek, onu da yanında götürmesini ister. Ancak ziyarete giden köylü arabasını durdurmaz, geçip gider ve hatta geride bıraktığı kişinin haline güler. Öyküde, kısa süre sonra araba bir kaza geçirmektedir. Köylünün hastanede gördüğü bir rüyada, aynı köyden bir dedenin suretinde görünen Bava Dûzgin, arabaya almadığı köylüsünden özür dilemesi ve ziyarette kurban kesmesi koşuluyla, onu iyileştireceğini söyler. Yani kaza, yoldaki ziyaretçiyi almadığı için gerçekleşmiştir. Aynı rüyayı, sureti rüyada beliren dede de görmüştür; ertesi gün iki kişi birbirinden habersiz aynı rüyayı çevrelerine anlatırlar. Hemen hastaneye çağrılan hasım kişiden özür dilenir, kurban kesilir ve hasta sağ salim hastaneden çıkar.
‘İyileştirme ziyaretleri’ çerçevesinde, hastalık, kaza gibi bedene etki eden ve büyük oranda rastlantısal kabul ettiğimiz felaketler ile, eşlerin çocuğunun olmaması gibi fizyolojik işlev bozukluğu kabul ettiğimiz sorunların daha geniş bir kozmik etki-tepki ağına dahil edildiğini, hem teşhis hem tedavi aşamasında bu sorunların, toplumsal hizmetler ve topluma etki eden algı ötesi kuvvetler bağlamında ele alındığını görüyoruz. İşte tam da bu hizmetlerin ve topluma etki eden algı ötesi kuvvetlerin toplumdan beklentilerinin çeşitli ziyaret örneklerinde farklılık gösterdiğini söyleyebiliriz. Bava Dûzgin ve ait olduğu toplum, iyileştirme rüyası anlatılarına bakılırsa, toplumsal dayanışmaya büyük önem vermekte, birey bu dayanışma içinde üstüne düşen hizmeti yerine getirmez, bu nedenle diğer toplum üyelerine zarar verirse, hastalık ve felaketi hak etmektedir. Bava Dûzgin de, doğaüstü kuvvetleriyle, bu uyarı-ceza-bedel ödenmesi ve affetme mekanizmasını işletmektedir.

Anlatılar ve işleyiş

Bava Dûzgin Ziyareti’nin evliyasının rüyalarda ak sakallı bir dede olarak göründüğü söylense de, aslında Bava Dûzgin’nın henüz genç yaşta, evlenmeden ve çocuk sahibi olmadan sır olduğu anlatılmaktadır. Bu nedenle, “muradına eremediği için, başkalarının muradını yerine getiriyor” denmektedir. Çeşitli hastalıklardan muzdarip kişiler ziyarete başvursa da, ziyaretin en yaygın kullanımı, çocuk sahibi olmak isteyen kişilere bereket sağlamaktır. Soyun sürmesine katkıda bulunan bu işleviyle, ziyaret üreme ve doğum konularında, bireylerin üstünde kurulan yoğun baskıyı hafifletmekte, bunu dünyevi olanın ötesinde bir alana taşıyarak, toplumun ortak yükümlülüğüne de sokmuş olmaktadır. Zira, bir iyileştirme ziyareti aynı zamanda bireyin ya da bir ailenin kendi kaynaklarıyla çözemediği bir soruna, toplumun biriktirilmiş hafızasında, kültürel sorun çözme yöntemlerinde çözüm aramasının bir alanıdır.
Başarılı bir iyileşme anlatısıyla, birey toplumun bilgisine sadakatini ve bu bilgiye vakıf olduğunu kanıtlayarak, topluma aidiyetini teyit etmiş olmaktadır. İyileşme anlatılarında vurgulanan “tek bir dokunuş, darbe ya da hamleyle, hasta kişinin iyileştirilmesi” gücü, toplumun geliştirdiği bu çare arama yöntemine güvenmenin bu sadakati haklı çıkardığını göstermektedir. Birey, hastalık durumuyla tek başına başa çıkmak zorunda değildir, ziyarette rüyaya yatarak iyileşen kişi, toplumsal dayanışma ağlarının, onun kavrayışı ötesindeki alanlarda bile iş gördüğünü yaşamaktadır. O da, iyileşme anlatılarıyla, bu ağların süregitmesini destekler ve çare arama yönteminin yaygınlaşmasını sağlar, bilgi aktarımının hem üreticisi hem aracısı konumuna gelir.
(Yazarın, yaptığı araştırma kapsamında görüştüğü – e.n.) bir görüşmeci, ziyaretlerin ancak son 5-6 yıldır yeniden kullanıma açıldığını, ama bundan sonra yoğun bir ilgi geliştiğini açıklamıştır. İstanbul’da yaşayan bu görüşmeciye göre, özellikle kentlerde yaşayan Dêrsimli genç nüfus, ziyaretleri “öğrenilmiş bir ibadet sürecinin, bilinmez zamanlarda gidişatı belirlenmiş ritüellerin takip edildiği dini mekanlar”dan ziyade, “kimliklerine ilişkin duygusal bir deneyim geçirdikleri ve Alevi kültürünü sürdürdükleri yerler” olarak yaşıyordu. Bir diğer görüşmeci de, ziyaretlerin manevi gücün yoğunlaştığı yerler olduğunu, burada her bireyin, manevi olanla kendine göre temasa geçtiğini, bunun için belli ritüeller ya da aracılar gerekmediğini belirtmiştir. Ancak 3 farklı görüşmecinin belirttiği bir nokta, ailelerinin onları çocukluklarından beri her sene bir kez Bava Dûzgin’e getirdiği, hatta orada beraber gecelendiği yönündedir. Demek ki, burada ailelerin çocuklarına vermek istediği, sözel olarak değil, yaşanılarak aktarılan bilgiler vardır. Çocukların, ebeveynlerine kıyasla, bu bilgiye nerelerde ve ne derece manevi önem atfettiği, bu maneviliğin yaşanmasında ortak ve toplumsal deneyimi nereye yerleştirdiği, araştırılması gereken bir konudur. Ancak büyük olasılıkla, kentlerden ziyarete gelen gençler ile yörede yaşayan, yetişen genç kuşaklar arasında ziyarete ve ritüel akışına yaklaşım açısından farklar vardır. Yine de ortak bir eğitim sistemi içinde yer almaları ve ülkemizde popüler medyanın, özellikle televizyonun etkisi, bu farkların çok da büyük olmamasına yol açıyor olabilir.
Dêrsim bölgesinde, kamu sağlık ocakları ve devlet hastanelerinin yanı sıra, özel sağlık kurumları da bulunmaktadır. Modern sağlık kurumlarının işleyişi, verimliliği ve halk arasında bunlar hakkında paylaşılan bilgi, aynı zamanda fabrika üretimi ilaçların ulaşılabilirliği, iyileşme amacıyla ziyaretlere başvurulmasını nasıl ve ne derece etkilemektedir? Anlatılar, modern tıp yöntemleri ve iyileştirme ziyaretlerinin birlikte kullanıldığını teyit etmektedir. Ancak ilaç endüstrisi ve sağlık kurumları, belli hastalıkları ziyaretlerin alanından çıkarmış olabilir. Örneğin, bir görüşmeci, enfeksiyon hastalıklarında, cerrahi müdahale gerektiren durumlarda ve organ bozukluklarında, ziyarete başvurulmadığını belirtmiştir. Oysa, 56 yaşındaki bir görüşmeci, ailesindeki bir anlatıya göre, kurşun yarası almış ve kurşun çıkarıldığı halde ateşli ve bilincini kaybetmiş halde yatan dedesinin ziyarete götürüldüğünü ve rüyada Bava Dûzgin ile karşılaştıktan sonra iyileştiğini belirtmiştir. Ziyarette geçmişte ve günümüzde hangi sağlık sorunlarına çözüm bulmak için rüyaya yatıldığına dair farklı kuşaklardan Dêrsimlilerle görüşmek gerekir.

Ziyaretlerin yarı-geçirgen yapısı

Görüşmelerin tümünde sorduğumuz bir soru, Bava Dûzgin’ın kendi toplumundan insanların sorunlarına daha fazla çözüm getirip, getirmediğiydi. Bu soru, toplumun ziyaret yoluyla işletilen dayanışma ağlarının sınırlarını nasıl çizdiğini anlamak için önemliydi. Tüm görüşmeciler, ziyarete başvuran kişinin toplumsal aidiyetinin, yardım almak açısından bir önem taşımadığını söyledi. Buna göre, Anadolu’nun farklı kentlerinden, Alevi ya da Sünni, çok sayıda insan buraya geliyordu ve İstanbul’da Bava Dûzgin’ın methini duyup, Dêrsim’e gelen ve hastalığına şifa bulan Sivaslı bir Sünni vatandaşın öyküsü de, anlatıldı. Uygulamayla öğrenilen ritüel adımlarına hakim olması mümkün olmayan, dışarıdan gelen bir kişi şüphesiz grup üyelerince hemen ayırt edilmekte ve ziyaret bu kişilerin kullanımına açık olsa da, grup kendinden olmayanı, ortak uygulama bilgisine sahip olmaması yoluyla, belli bir sınırda tutabilmektedir. Bu nedenle, burada tamamen kimlik sınırlarının kalkmasından ziyade, mekana bağlı, yarı-geçirgen bir geçici ritüel cemaati oluşumundan bahsedebiliriz.
Buradaki sorumuz: Alevi ve Dêrsim aşiretlerinden olmayan kişilerce ziyaretin kullanımı, her zaman bu şekilde mi düzenlenmekteydi? Yoksa, bu yarı-geçirgen yapı zaman içinde daha kapalı veya, daha açık bir hal mi aldı? Bu değişim, toplumun kendinden farklı gruplarla iletişim ve ittifaklara açıklığı açısından, bize ne söylemektedir? Üstelik, pratikte gerçekten ziyarete Dêrsim ve Alevi cemaati dışından insanlar gelmekte midir? Bu durum kuvvetle olasıdır, zira Diyanet İşleri Başkanlığı Sünni vatandaşlara ziyaret ve türbe uygulamalarını yasaklamıştır ve bu ritüeller, resmen caiz değildir. Sünni türbelerinin çoğu kilitlidir ve ritüel uygulama alanları kapatılmıştır. Bu durum, Sünni inananları, Alevi ziyaretlerinden faydalanmaya yönlendirmektedir ve Bava Dûzgin, tüm Türkiye’de bilinen bir iyileştirme – bereket arama merkezidir. Ancak, böylesi bir ortak kullanım varsa, bunun ne zaman, nasıl yoğunlaştığı, zamanımızda bunun getirdiği karşılaşma ve sınırları yeniden çizme deneyimleri, geçmiş kuşakların anlatılarıyla kıyaslanmalıdır.
Bava Dûzgin Ziyareti’nde görüştüğümüz bir dede, geçmişte insanların ziyaretle ilişkisini, daha fazla kendilerini zorlayarak ve eğiterek kurduğunu belirtti. Dedeye göre, günümüzde ziyaretle ilişki, bir para temelli alış verişe dönmüştü: İnsanlar ziyarete para bağışında bulunarak, ciddi ücretlerle kurban alıp keserek, görevlerini yerine getirdiklerini ve gereken fedakarlıkta bulunduklarını düşünüyorlardı. Para ekonomisinin ziyaretlerde kurulan toplum ilişkisini ve ritüel uygulamasını belirlemesi ve dönüştürmesi, ne zaman ve hangi dinamiklerle hız kazanmıştı?
Muhtemelen, nüfusun önemli bir kısmının kentlere göç etmesi burada bir rol oynamıştır. Emeğini satan ücretli çalışanlar olarak, geçimlik üretim yapan köylülerin aksine, girdikleri işlerine ve emeklerine yabancılaşma süreci, bölgelerine ve ziyaretlerine görev ve sadakat anlayışlarını da değiştiriyor, burada da, paranın aracılığıyla sunulan bir emek ve çaba, daha doğrudan; çile ve zorluk çekerek kurulan ilişkinin yerini alıyordu. “Eskiden bu dağa yalın ayak çıkılırdı” sözünde vurgulanan da, bu değişim olabilir.
Dedenin ifade ettiği rahatsızlık, para ekonomisiyle, aşiret yapısının geçimlik üretime dayalı ekonomisi arasındaki çatışmaya; birbiriyle uyuşamaz ama, ziyaret yapısında birlikte var olmak zorunda kalan iki farklı üretim ve kaynak kullanımı sistemine işaret etmektedir. Üretim ilişkilerindeki değişimin, kültürel ve dini yapıların dönüşümüne etkisini incelemek için, bu değişim sürecinin takibi verimli veriler sunabilir.

 

Gole Çetu

Burhan GÜNDOĞAN

Gözlerimi daldırdığım oluyor bazen. İçimi saran zamanlara kayıyorum. Dün ile bugün arasında gidip geliyorum. Düşler ülkesine koşar adımlarla gitmek, sevgiden sevdalara çoğalmak….

Küçük bir kasabaydı geldiğimde şehir bana. Kerpiç evler ve kagir evlerle kaplıydı her yan. Devlet dairelerinin dışında oraya buraya serpilen bazen tek katlı, bazen de iki katlı betonarme binalara rastlardım. İnsanın içini acıtan bir masumiyeti vardı şehrin. Gözlerinde her dem yaşlar boşalan bir çocuk gibi düşünürdüm bakarken ona. Daha koca koca binalarla örülmemiş, evlerin önündeki küçük bahçelerde her bahar çiçeklerle bezeli ağaçları görmek mümkündü. Gecelerine karışan silah sesleri, aydınlatma fişekleri, dağları titreten bomba sesleri… Acı, keder ve sevinç omuz omuza giderdi hep. Dünya bizim için sınırlıydı. Denetlenen sokaklar, her tutulan yolda sorgu sual… Yaşamak bir o kadar cehennemi, yaşamak bir o kadar sitemliydi.

Her yeni yapılan yapıyla birlikte insan döküntülerin toplandığını sanıyordu önceleri. İki katlı ya da tek katlı evlerle birlikte bahçelerin gittiğini, yeşilin şehrin kalbinden söküldüğünü gören gözler, bir iç çekişe bırakıyordu bakışlarını.

İçten bir saygıyla anlatırdı Gole Xizir’ı bana abim: “Babam, beni de yanına almış, atıyla Kert’ten inip Gole Çetu’nun önüne gelmiştik. O zamanlar, şehri Batman köyüne bağlayan bu köprü de yoktu. Tek seçenek, atı sulara vurup karşıya, Gole Çetu’nun önüne, çıkmaktı. Yanlış yerden suya girmiştik. Babamın ilk kez içten ‘ya Xizir’ dediğini duyuyordum. Bana ‘belime iyice sarıl’ dedi. Atın derin soluk alış verişini duyuyor, müthiş bir korkuya kapılıyordum. Babamsa ‘korkma yavrum, bu at bizi kurtaracak Xizir’ın izniyle’ diyordu. Atların suda yüzdüğünü ilk o zaman görmüştüm. Ayağını sendeleyerek toprağa değdiren at bizi kurtarmıştı. Babam, önce atın dizginlerini bıraktı; sonra sırtından atlayıp beni aldı eyerin üstünden. Bir huşu içinde gidip kayalara kılesini* kesti. ‘Ayan beyandır buranın Xizir’ı’ dedi içi bir hüzünden ayrılırken.

Gole Çetu’ya Gole Xizir derlerdi. İki su burada birleşir. İnanışa göre, Xizir burada müsahiplik vermiştir Munzur’a. İki suyun birleşmesi Dêrsim Kızılbaş Aleviliği’nde ikrarlığa bir kanıttır ve kutsaldır. Dargınlar, küskünler barışırlarken gelip iki suyun birleştiği Gole Çetu’da durur birbirlerine ikrar verir ve ikrar alırlar.

Bahar yeni bir başlangıçtır, umutların direngen zamanlara taşındığı, sevdaların kalplerde uç verdiği zamandır. Uzun bir kışın ardından dallardaki hareketliliğini özlemiştir ağaçlar. Toprak yavaş yavaş ılır, bir hareketlilik başlar bağrında. Mart ayının ilk haftası; ki bu yeni hesaba göre ikinci haftaya denk düşüyor. Bir başka deyişle Newroz’dan bir hafta önceki ilk çarşamba gününe denk geliyor. İnançta buna “Kara Çarşamba” derler. O gün evlerinde yaptıkları yağlı ekmeklerini, gömeleri, tava ekmekleri ve gözlemelerini alarak, sakız gibi temiz giysilerini giyerek Gole Çetu’ya gelirler. Gole Çetu’da iki suyun buluştuğu bu yerde birbirlerinin omuzlarından öperek gulbang alırlar. Gulbang sırasında içten bir yakarış içine girerek, dudaklarında Hakk’a dualarla seslenirler. Oli’yi anar, 12 İmam’dan, Hz. Hüseyin’den ve Xizir aşkından söz ederler. Dillerde yalnızca yakarış vardır ve kötülüklerden sıyrılma zamanıdır artık her davranış. Diller yakarışla birlikte bir arınmaya doğru kayar. Burası söyleşme ve bir iç boşalım mekanıdır. İnsanlar kime neyi söyleyecekse, Hakk’tan
ne niyaz edecek, kimi şikayet edecekse burada söylerler. Çünkü bu mekana yüzünü süren, burada davasını Hakk’a havale eden kişiye bundan sonra susmak düşmektedir. Kin ve gareze yer yoktur. Çıralarını yakar, dileklerini seslendirerek gönül esenliği içinde evlerinin yolunu tutarlar.

Her bahar başlangıcında ve ilk çarşambaya denk gelen bu Gole Çetu ziyareti zamanla birlikte haftanın her çarşambasına dönüşmüş ve insanlar, baharın ilk çarşambasında yaptıkları bu ziyareti, her çarşamba günü yapar olmuşlardır… Böylece geleneksellik yeni bir anlayışla içselleşmiş, genç kuşaklar bunu çarşambanın her günü olarak algılamışlardır. Her ne kadar düşünce ve ibadet çarşambaları kutsanmışsa da, aranılan baharın ilk çarşambası olarak bilinmektedir. Burası her inanıştan, her dilden insanın buluşmasına da bir şekilde vesile olmaya başlamıştır son yıllarda. Yalnız hesapta olmayan baraj sularına gömülen ziyaret yeri, buraya gelen başını taşa değdirerek “kılesini” alan insanları incitmiş, onların ahlarını almalarına yol açmıştır. Önceleri baraj sularının halkın inanç yerlerine kadar gelebileceği hesabı yapılmamış ya da bir inanç yeri olarak o zamanın yöneticileri tarafından pek de kale alınmamıştır. Ancak baraj sularının yükselerek inanç yerine kadar gelmesi insanların tepkisine neden olmuştur. İnsanlarımızın gelip gulbang aldıkları, birbirlerine musahiplik ya da kirvelik verdikleri bu mekanlar tehlike altına girmiştir. İnanç, yönetenlerin inançları biçiminde algılanmış, bunun dışındaki ibadet biçimleri görülmezden gelinmiştir. Öyle olmasaydı Gole Çetu’nun Dêrsim Kızılbaş Alevi inancındaki yeri önemsenir ve ona göre tedbirler alınırdı. Bu mekan, Dêrsim Alevi Kültür Akademisi Derneği (DAKAD) tarafından düzenlenerek Gole Çetu’yu baraj sularına gömen ilgili firmanın yardımı geri çevrilmiştir. Böylece bir yönüyle Gole Çetu’ya yapılan yanlışlığa tepkisel bir tavır da konmuştur. Bilindiği gibi Dêrsim Kızılbaş Aleviliği’nde akarsular, suların kaynakları hep kutsanmıştır. İnsana hayat veren, yaşamın kaynağı olan suyun önemsenmesi Dêrsim’in birçok yerinde aynı ilgiye sahiptir. Burada insanlar kirvelik ya da musahiplik tutarlarken suyun başında birbirlerine on iki kuruş verirler. On iki kuruş bir akittir. Gole Çetu’da iki suyun birleştiği bu mekanda bu akitlere inançça başvurulması bir gelenektir.

Bildiğim Peri suyu üzerinde yapılan barajla tamamen sular altında kalan Ferec köyü ile Çelekas arasında da bir Gole Xizir var. Bir vakitler Çelekas Köprüsü vardı. İnsanlar, oradan her geçişlerinde yine Xizir’ı anar ve Bava Dûzgin dağı görüldüğü zaman, işaret parmağını alınlarına değdirerek oraya duydukları saygı belirtilmiş olurdu. Dêrsim coğrafyasının birçok yerinde ocaklar ve ziyaretler vardır. Dêrsim’in çekiciliği de işte bu ocak ve ziyaretlerden gelmektedir. İnsan, Dêrsim toprağına ayak basarken, sanki onu kendine çeken bir kuvvetin, bir sevginin varlığını hisseder. Dağlara yalnızca dağ olarak bakmak, taşları yalnız taş olarak görmek, kişinin yanılgıya düşmesine neden olur. Kırklar dağı (Qelxero) inanç bakımından Dêrsim Alevilerinin kutsal mekanlarının başında gelmektedir. Burada yakın zamana kadar cemler yapılırdı. İnsanlar, dünle bugün arasında mukayeseler yaparlardı. İnançlarını gözleriyle görür, ritüellerini bilirlerdi. Ne yazık ki Dêrsim Aleviliği bugün büyük bir tehlike ve kuşatma altındadır. Kutsal mekanlara gidemeyen, oraları göremeyen insanlar, süreçle birlikte inançlarını yaşayamaz olmuşlardır. Yine herkesçe bilinen bir gerçek vardır ki, Dersim Aleviliği daha çok söze dayanmış, dilden dile anlatılarak günümüze geldiği için kayıt altına almakta büyük sorunlar yaşamıştır. Dedeler, büyüklerinden gördüklerini topluma anlatamaz, yaşayamaz ve yaşatamaz duruma düşünce de, insanlar inançlarının nasıl yaşandığını son tanıklara sormaya başlamışlardır. Bu, Dêrsim insanı için ne kadar acı verici bir durumdur…
Gözlerim dizi dizi yola düşen kadın ve kızlara takılıyor. Onlar ellerinde tepsiler ve poşetlerle Gole Çetu’ya doğru gidiyorlar. Yaşlı kadınlar orada her daim hazır dururlar, biliyorum. İnce bir sızı gibidir yakarışları şimdi. Dersim’in yüzlerce yılın acısıdır çizgili yüzlerinde sakladıkları. Düşle gerçek arasından bakarlar gelenlere. Gözlerindeki yaşlar akmaya hazırdır. ‘Viy Xizir’ diye başlarlar duaya. Bir genç kız, çıralığını uzatırken ona, belki de sevdiği için ondan dua beklemektedir. Öyledir Gole Çetu’ya gelmenin bir yönü de. Yaşamı mutlu kılmak baht ve şans sahibi olma değil midir buraya gelişlerin bir nedeni de? Her yaşlının dudaklarında önce komşusuna, sonra zorda ve darda olana ve en son da kendisi ve çocukları için dualar çıkmaz mı? Dersim Kızılbaş Aleviliği bu yönüyle komünal bir yaşamı çağrıştırmaz mı? O halde ziyaretlerimiz, ocaklarımız bizim için çok önemlidir. Elbette bu inanç yerleri, bu değerleri bilmeyenler için pek bir şey ifade etmeyebilir ama bilinmelidir ki, bu inanç bin yılların içinden süzülerek gelmiştir. İnanç ve ibadet yerleri korunmalı ve suların altına gömülmemelidir.