Ana Sayfa Blog Sayfa 6468

Dersim katliamı övgüsüne takipsizlik!

Başbakan Erdoğan’ın devlet adına özür dileyip ‘Dersim katliamı’ olarak nitelediği olayları öven Ulusal Parti Genel Başkanı Çulhaoğlu ve Türk Solu dergisi Yazı İşleri Müdürü Erdem için savcılıktan takipsizlik kararı çıktı. Gerekçe: İsyanı bastıran devlet kuvvetlerinin hareketine övgü suç sayılmaz İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat Çulhaoğlu ile Türk Solu dergisinin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Fehmi Özgür Erdem hakkında, “Dersimliler devletten özür dilesin” başlıklı yazı nedeniyle yürütülen soruşturmada, “suçu ve suçluyu övmek ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından takipsizlik kararı verdi. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Muzaffer Yalçın’ın verdiği kararda, “Dersim isyanı sırasındaki isyancıların hareketlerini engellemeye çalışan ve isyanı bastıran devlet kuvvetlerinin hareketlerini övme suç sayılmaz” ifadesi yer aldı.

Ankara Barosu avukatlarından Bendal Celil Ezman, Gökçe Fırat Çulhaoğlu hakkında, Türk Solu dergisinde çıkan “Dersimliler Devletten Özür Dilesin” başlıklı yazı nedeniyle suç duyurusunda bulundu. Ezman, Çulhaoğlu ile yazının yayımlandığı Türk Solu dergisinin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Erdem’in, yazıyla “halkı kanunlara uymamaya tahrik”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “suçu ve suçluyu övmek”, “suç işlemeye alenen tahrik”, “soykırım yapmak” gibi suçların işlediğini öne sürdü.

Suç duyurusu üzerine soruşturmayı, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Muzaffer Yalçın yürüttü. Savcı Yalçın, şikayetle ilgili “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi. Kararda, aynı yazı dolayısıyla Dersim Sözlü Tarih Derneği adına Tuncelili Avukat Cihan Söylemez’in suç duyurusu üzerine, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde derginin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Erdem hakkında “halkın bir kesimini ırk, mezhep ve bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama” suçundan daha önce dava açıldığına dikkat çekildi.

Kararda, Ezman’ın yazıyla işlendiğini öne sürdüğü diğer suçlamalar yönünden ise şu değerlendirmeler yer aldı: “Şikayetçi, dilekçesinde, 1938’de çıkan Dersim isyanının devletçe bastırılması ve bu bastırma harekatı sonucunda ölenlere soykırım yapıldığını ve TCK’daki soykırım suçunun işlendiğini ileri sürmüştür. 765 sayılı TCK’da soykırım suçu bulunmamaktadır. Halkı kanunlara uymamaya tahrik, suçu ve suçluyu övmek, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun unsurları bulunmamaktadır. Dersim isyanı sırasındaki isyancıların hareketlerini engellemeye çalışan ve isyanı bastıran devlet kuvvetlerinin hareketlerini övme suç sayılmaz. Hiçbir devlet, kendisine karşı isyan edenleri hoş görmez. Bu nedenle, bu eylemler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir.”

Kararda, Ezman’ın şikayet dilekçesi ve eklerinin, derginin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Erdem hakkında İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderileceği de yer aldı. (Radikal)

Seyyid Cemal Sultan”ı Anma Etkinliği

Afyonkarahisar’ın İhsaniye ilçesinde Seyyid Cemal Sultan’ı anma etkinliğine katılan AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Halil Ürün, burada yaptığı konuşmada, “Eğer cemevleri bir dergah olarak açılacaksa başımızın üstünde yeri vardır ve elbette ki ibadethanedir” dedi.

İhsaniye’nin Döğer beldesinde Seyyid Cemal Sultan’ı anma etkinliği düzenlendi. Seyyid Cemal Sultan’ı anma etkinliğine katılan AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Halil Ürün, 20. yüzyılın hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar için kötü bir asır olduğunu ve bunların Türkiye’ye de yansıdığını söyledi.

Türkiye’de insanların kendilerini yeni yeni ifade etmeye başladığını belirten Milletvekili Ürün, “Bunun nedeni ise bu aziz millete uygulanan özel bir psikolojik harp sonucu birbirlerini ötekileştirmiş olmalarıdır. Baktığımız zaman 20. yüzyılın gerek İslamiyet gerekse Hıristiyanlık için kötü bir yüzyıl olmuştur. 20. yüzyılda her neye inanırsa inansın inanan insanların alın terini ve emeklerini sömürmek için özel gayretlerle kurulan sistemlerin çatışmaları milyonlarca insanın ölümü ile bitmiştir. Burada hem birinci hem de ikinci dünya savaşını kastediyorum. Ateizm bu çağda yüz bulmuş, bu çağda devlet sistemi olma iddiasına gelmiş, Rusya’da hükümet olmuştur. Rusya gibi pek çok topluluğun pek çok inanca sahip insanların yaşadığı bir yerde komünizm, ateizm adına maalesef hem Müslümanlara hem Ortodokslara hem de Katoliklere zulüm etmiştir. Binlerce, milyonlarca insanını sürmüştür. Tüm bunların yansımaları bu ülkeye de olmuştur” dedi.

Bu yüzyılın başından itibaren Türkiye’de de çok ciddi tartışmaların çıktığını aktartan Ürün, “Bugün ne kadar şükretsek azdır. Bu ülkede ezan-ı muhammediyeyi yasaklamışlardır. Daha 1950’lerde Allahü Ekber denmeye başlamıştır. Pek çok yasağı yeni yeni kaldırıyoruz. Daha dün 28 Şubat sürecinde insanlar ötekileştirilerek zulme uğramıştır” dedi.

MİLLET SORUNLARINI KONUŞARAK ÇÖZECEK

Türkiye’de yaşayan insanların sorunlarını her zaman diyalogla çözebileceğine inandığını dile getiren Halil Ürün, şu ifadelere yer verdi: “Bu milletin asli unsuru olan vatandaşlarımız, kendinizi asla ikinci sınıf veya ötekileştirmiş olarak görmeyin. Zaman gelmiş bu millet sabırla, isyan etmeden, konuşarak, siyasetle, sevgiyle hiçbir şekilde kırmadan dökmeden sorunlarını çözmeyi becermiştir. Ne zaman ki bu millet kavga ediyorsa bilin ki bu millet dışında birileri ortalığı karıştırıyordur. Hangi inançtan olursa olsun bu millet sorunlarını kavga etmeden, konuşarak çözebilecektir. Türkiye’de herkes inancını samimi olarak hem ifade edebilmeli hem de yaşayabilmelidir. Bizim birbirimizden farkımız yoktur. Birbirimizi ötekileştirerek bir yere varamayız.”

Hacı Bektaşi Veli’nin bu memlekette yaşayan insanların büyük çoğunluğun piri olduğunu ileten Ürün, “Hacı Bayram Veli, bizim pirimizdir, Yunus Emre bizimdir, Celalleddin Rumi Mevlana Hazretleri bizim pirimizdir, bizim değerimizdir, bizim bilgemiz, bizim filozofumuzdur. Ama biz bunları bilmiyoruz. Celalleddin Rumi Mevlana Hazretleri nedir bilmiyoruz, Hacı Bektaşi Veli Hünkar Hazretleri ne diyor bilmiyoruz, Seyyid Cemal Sultan bize ne öğütlüyor maalesef yeteri kadar bilmiyoruz. Tarih övünmek veya dövünmek için değil, ders almak için vardır. Tarihimizi ve tarihimizdeki önemli şahsiyetleri anlamak ve öğrenmek için gayret göstermek ve eğitim faaliyetleri düzenlemek boynumuzun borcudur” diye konuştu.

“CEMEVLERİ BİR DERGAH OLARAK AÇILACAKSA BAŞIMIZIN ÜSTÜNDE YERİ VARDIR”

“Eğer cemevleri bir dergah olarak açılacaksa başımızın üstünde yeri vardır ve elbette ki ibadethanedir” diyen Ürün, bu memlekette kapatılan dergahın sadece cemevleri, alevi, Bektaşi dergahları olmadığını kaydetti. Bu memlekette Nakşibendi dergahlarının da kapatıldığına dikkat çeken Ürün, “Onların dedeleri de büyük zulümler görmüştür. Bu memlekette Mevlevi dergahları da kapatılmış ve onlar da çok ciddi zulümler görmüşlerdir. Sonuç ise ortadadır. Mutsuz insanlar, paramparça kültürler ve birbiri ile didişen bir ülke. Buna asla fırsat vermemeliyiz. Biz iyi bilgilendiğimiz ve gayret edip çalıştığımız ve ataletten kurtulduğumuz zaman birbirimize olan saygımız ve sevgimiz artacaktır. Çünkü bilgi güçtür. Eğer biz Allah’ı bilmezsek sevemeyiz, peygamberi bilmezsek sevemeyiz, Hz Ali efendimizi bilmezsek sevemeyiz. Sevmek için bilmek durumundayız. Bildikten sonra sever, sevdikten sonra da bu bölgede huzur ile yaşar gideriz. Unutmayalım ki sevgi ve mutluluk paylaşılırsa çoğalır, üzüntüler paylaşılırsa azalır.”

“CEMEVLERİNİN İBADETHANE SAYILMASI İÇİN GAYRET GÖSTERİLMESİ GEREKİR”

Kartal Cemevi Vakfı Başkanı İsmail Saçlı ise Alevilerin özellikle cemevlerinin ibadethane sayılması noktasında mutlaka gayret gösterilmesi gerektiğini söyledi. İhsaniye Kaymakamı Ömer Faruk İlhan da alevi vatandaşların Seyyid Cemal Sultan’ı anma etkinliklerinde devletin her türlü olanağı ile destek verdiğini kaydetti.

Konuşmaların ardından halk müziği sanatçılarının türküler söyledi. Türkiye’nin pek çok ilinden alevi vatandaşların katıldığı anma etkinlikleri lokma dağıtımı ve semah dönülmesi ile sona erdi.

Etkinliğe AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Halil Ürün’ün yanı sıra İhsaniye Kaymakamı Ömer Faruk İlhan, Döğer Belediye Başkanı Ömer Güngör, Yaylabağı Belediye Başkanı Ahmet Keskin, Gazlıgöl Belediye Başkanı Selahattin Keskin, AK Parti İl Yönetim Kurulu Üyeleri Semai Kaya, Ahmet Keser, AK Parti İhsaniye İlçe Başkanı Lokman Ekici, İl Genel Meclisi Üyesi Hilmi Tiril ile çok sayıda alevi derneği başkanı, üyesi ve çok sayıda vatandaş katıldı.

AKD Şanlıurfa Şubesi, 1.Geleneksel Bahar Şenliği düzenledi

Alevi Kültür Dernekleri Şanlıurfa Şubesi, 1. Geleneksel Bahar Şenliği düzenledi. Belediye Nikah ve Konferans Salonu’nda düzenlenen etkinliğe yüzlerce kişi katıldı.

Program Alevi Kültür Dernekleri Şanlıurfa Şubesi Başkanı Kemal Atalar’ın konuşması ile başladı. Tüm dünyaya aynı evren içerisinde bakmak gerektiğini belirten Atalar, “Aynı evren içerisinde bakarsak savaşlar olmaz, insanlar ölmez, katliamlar olmaz, Sivaslar yaşanmaz, Çorumlar yaşanmaz, Tokatlar yaşanmaz, Maraşlar yaşanmaz, Uludereler asla yaşanmaz. Önemli olan burada insanları figüran gözünde görmek değildir, figüran olarak nitelendirmek değildir, önemli olan; insanları insan gibi görmektir, insan gözüyle bakmaktır.” dedi. Atalar, programı hazırlayan Alevi Kültür Dernekleri Gençlik Kolları’na ve emeği geçen herkese teşekkür etti.

Program daha sonra derneğin etkinliklerini anlatan bir slayt sunumu ile devam etti. Tiyatral şiir dinletisi, diriliş (Sazımız sözümüz), Pir Sultan Abdal tiyatro oyunu ve hasbıhalin yer aldığı etkinlikler, izleyenler tarafından büyük alkış aldı. Vatandaşların yoğun ilgi gösterdiği etkinlikler, halk müziği sanatçısı Muharrem Temiz’in konseri ile son buldu. Bu arada etkinlik öncesinde dernek yararına bir kermes düzenlendi.

Ayvalık PSAKD, yıldönümünü birlik cemi ile kutlayacak

Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde, 3 yıl önce kurulan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Şubesi, alevi inancı ve kültürünün vazgeçilmezi olarak nitelendirilen Birlik Cem’lerinden ikincisini organize etmeye hazırlanıyor.

Aynı günün dernek şubesinin 3. kuruluş yıldönümü olması nedeniyle, düzenlenecek Cem töreninin öneminin bir başka anlam kazandığı belirtiliyor. Ayvalık Belediyesi’ne ait İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde 31 Mayıs 2011 Perşembe günü saat 19.00’da yapılacak organizasyon ile ilgili açıklamalarda bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ayvalık Şube Başkanı Vedat Tekten, derneğin kurulduğu 2009 yılından bu yana Ayvalık ve civarında aktif üye potansiyeli ve etkin faaliyetleri ile demokratik, ilerici, aydınlık ve çevreye duyarlılığı öne çıkaran tutarlı tavrı ile önemli görevler üstlenmesinden duyduğu memnuniyeti ifade etti. Tekten yaptığı açıklamada, “Derneğimiz toplumumuzun bizlere duyduğu güveni hak edecek şekilde diğer kitle örgütleri ve sivil inisiyatiflerle müşterek pek çok etkinliğe de katkı sunmuş, desteklemiştir. Ayvalık ve civarında yaşayan yaklaşık 4 bin Alevi vatandaşımıza ki, bu sayı yaz mevsiminde 20 bini bulmaktadır. Gerek toplumsal yaşam alanında gerekse inanç düzleminde önderlik etmeyi görev bilen derneğimiz, 7 kişilik yönetim kurulunda 5 kadına görev vererek bir ilki gerçekleştirmiş ve onların yoğun çalışmalarıyla gücünü arttırarak, kuruluşundan bu yana geçen 3 yıllık süreci başarılarla süslemesini bilmiştir” dedi.

CEM TÖRENİNDE LOKMA DAĞITILACAK
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ayvalık Şube Başkanı Vedat Tekten yaptığı açıklamada, 31 Mayıs’ta dernek şubesinin yeni hizmet yılını da kutlayacaklarını vurgulayarak, “Bu amaçla geçtiğimiz yıl ilkini gerçekleştirdiğimiz Birlik Cem’inin, bu yıl ikincisini organize ediyoruz. Cem erkanını yürütme görevi bu yıl camiamızın saygın inanç önderi Hüseyin Gazi Metin Dede’ye verildi. Alevi Kültürü’nün en önemli ritüeli olan Cem, bizler için arz ettiği öneminin yanı sıra toplumumuzun aydınlık insanlarına da esin kaynağı olabilecek pek çok unsur barındırmaktadır. Bu nedenle Birlik Cem’imiz adından da anlaşılacağı gibi, ‘Birlikten Kuvvet Doğar’ diyen herkese inancına bakılmaksızın açık olacaktır. Bunu vesile kılarak, ışıklarla bir araya gelip, lokmamızı pay edeceğiz. Bu önemli günümüzde dostlarımızda görmekten büyük onur duyacağımızı bir kez daha ifade etmek istiyoruz” diye konuştu.

ABF Genel Kurulu yapıldı

Alevi Bektaşi Federasyonu 6. Genel Kurul’u dün Ankara’da Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı salonunda yapıldı.  Selahattin Özel’in başkanlığında tek liste halinde gerçekleşen Genel Kurul’da 21 kişilik Genel Yönetim Kurulu ile 9’ar kişiden oluşan Disiplin ve Denetleme Kurulu üyelikleri belirlendi.

Genel Yönetim Kurulu: Selahattin Özel, Engin Gündük, Kemal Bülbül, Hüseyin Yıldırım, Servet Demir, Muhterem Aktaş, Ersin Gedik, Mustafa Aslan, Hüseyin Kaya,  Miktat Öztürk, Oktay Kandemir, Muharrem Erkan, Murtaza Demir, Mehmet  Yenisoy, Hıdır Temel, Adnan Özdemir, Hüseyin Olgun, Kelime Ata, Sinan Işık, Hüseyin Elmas

Disiplin Kurulu: Fevzi Gümüş, Ali Yıldırım, Necati Şahin, Necdet Saraç,  Hıdır Çam, Orhan Gazi Türkyılmaz, Eyüp Tek,  Serdar Karaduman, Hüseyin Yılmaz

Denetleme Kurulu: Ali Rıza Yıldırım, Şükrü Göktepe, Şahin Kurt, Halil Aksu, Remzi Çelik, Ayhan Yerli, Emel sungur, Mustafa Aslan, İmam Hüseyin Mor

Alevi Tv’ler ve Reklam Pastasındaki Yerleri

Özgüç KOZAN’ın haberi

Kürt vatandaşlara yönelik pazarlama çalışmalarıyla gündeme gelen “Etnik Pazarlama” yaklaşımına bir de “Alevi vatandaşlar” kulvarı eklendi. Alevi medyası sermayeden yeme dönemini geride bırakıyor. Servetlerini yıllardan beri inanç ve kültürleri için tüketen iyi niyetli Alevi işadamları bir yandan kendi medyalarını yaratırken diğer yandan pazarlama ve pazarlama iletişimi ile tanışıyor. Alevi hassasiyeti olan kanallar ise kebapçı ve türkü barların reklamlarıyla geçinemeyeceklerini anlayıp, reklam departmanları kuruyor, pazarlama müdürleri tayin ediyor?

Süre giden bir dizi açılım yaklaşımıyla birlikte Alevi medyasının da makûs talihi değişiyor. Günümüzde bir televizyon kanalı kurmanın giderek “ucuz”lamasıyla, Alevi medyası da aldı başını gidiyor. Yıllardır kendilerini bölgesel radyolar ve aylık dergiler dışında ifade edemeyen Aleviler, “birkaç yüz bin doların lafı mı olur” deyip ardı ardına televizyon kanalları kurmaya ve satın almaya başladı. Artık bu kanallar Malatya’nın bir köyündeki bir Alevi dedesine, yıllardır ”tutmadığı”, izleyemediği “Cemleri” izleme olanağını verirken, yapılan canlı yayınlarda yöre festivallerine katılan binlerce Alevi’nin, akrabalarına bu kanallar aracılıyla ekrandan el sallıyor, cep telefonlarına Zülfikar fotoğrafları, “Ya Ali” deyişleri indiriyor, Alevi medyasının Beyoğlu’nun deyiş söyleyen “türkü bar” sanatçıları bu yeni kanallarda meşhur olmaya çalışıyor. Öte yandan bu özel içerikli kanallar Alevilerin kumandasında ilk 10’da yerini aldı. Hatta bazı izleyiciler kendilerini o kadar “bir” hissettiler ki, Alevi hassasiyeti olan kanalları sabah evden çıkarken sesini kısarak açık bıraktılar. Amaç, reytinglerde gözükmek ve biz de varız demekti.

Ulusal kanallar bu hedef kitlenin farkında
Alevilere yönelik yapılan bu yayınların izleyici bulması ulusal kanalları da harekete geçirmişe benziyor. Zira paranın ucunu görmedikçe “Kerbela’da kalsanız bile bir yudum su vermeyen” merkez medya, Muharrem Ayı’nda Alevilere özel yayınlar yapmaya başladı. Ancak ilk başta reklam departmanı kurmayı dahi “unutan” bu kanalları finanse eden ve sadece “zarar etmeyelim de” demekten başka dileği olmayan Alevi yatırımcılar, “reklamsız devrim”in olmayacağını da acı deneyimlerle anladılar.

Destek önce “Canlardan” geldi
İlk yıllarda Alevi TV’lere reklam verenlerin çoğunu “mahalle esnafı” oluştururken Baktat, Keyveni Catering, Sevenhill ve Munzur Su gibi Alevi iş adamlarının sahip oldukları markalar da “destek” amacıyla reklam vermeye başladı. Ve nihayet türkü bar, emlakçı, konser, butik otel ve yeni çıkan kaset reklamları da TV bütçelerini döndüremeyince kavgalar, bölünmeler ve elden çıkarmalar başladı. Birçok Alevi TV’si el değiştirdi. Ancak 5 yıldır yayın yapan Alevi TV’ler, hiç de küçümsenemeyecek bir reklam mecrası yarattıklarının farkına varmaları da çok zaman almadı. Bu fark ediş sonrasında kurumsallaşma da başlamış oldu.

Ücretsiz reklam yayınlıyorlardı
Beş yıl önce “Kanatçı Babo”dan reklam almakta zorlanan, hatta reklam alabilmek için tanınmış markaların reklamlarını ücretsiz yayınlamayı bile göze alan Alevi TV’leri, şimdilerde, Next&Next Star, Evkur, Türk Telekom, Denizbank, Vodafone ve THY gibi birçok kurumsal şirketten reklam almaya başladı. Reklam ajanslarıyla da çalışmaya başlayan Alevi TV’leri Türkiye medyasında yeni bir tematik reklam mecrası yarattılar. Siyasi korkularla markaların yıllardır korkarak yaklaştığı “Etnik Pazarlama” disiplini, artık Alevilere yönelik çalışmalarla her geçen gün kendini daha da güçlü hissettiriyor. Öyle görünüyor ki etnik problemler konusundaki yeni “demokratik siyasi açılımlar” pazarlama alanında da “etnik pazarlamaya” yönelişi artıracak.

Alevi iş adamı reklam olmak istemiyor, ama destek veriyor
Şu anda yayına devam eden ve kendisini Alevi veya Alevi hassasiyetli televizyon olarak tanımlayan altı TV bulunuyor: Cem TV, Dem TV, Ekin TV, Kanal 12, Su TV, Yol TV.
İlk kurulan iki Alevi kanalı olan, TV Avrupa’nın ve Düzgün TV’nin ise yayın hayatı geçtiğimiz yıllarda durdurulmuş. Kapak konumuzu hazırlarken, “Alevilere yönelik medya” konusunda yetkin bir isme ihtiyaç duyduk ve bu konuda bize verilen isim bugüne kadar yedi alevi kanalının beşinin kuruculuğunda yer almış olan ve hala Dem TV, Su TV ve Kanal 12’de hisseleri bulunan gazeteci-yazar Şükrü Yıldız oldu. Maddi kazanç beklemeden idealistçe bu TV girişimlerini yaptığını söyleyen Yıldız, her seferinde istediği kıvamı tutturamamış ve yenisini denemiş. Yıldız, şu an ismini “12 İmam”dan alan Kanal 12’nin başında bulunuyor.

İlk adım ilk kanal
Türkiye’de ilk kurulan Alevi TV’si olan TV Avrupa’nın macerasını Yıldız’dan dinliyoruz: “Alevilerin yazılı basını sınırlı, radyolar bir yere kadar etkili. TV ciddi bir mecra ama oldukça maliyetli. Biz de kiralama yöntemine gittik, Erol Aksoy’dan Gala TV’yi kiraladık ve ‘TV Avrupa’ adıyla yayın yapmaya başladık. Büyük imkânsızlıklarla başladık. Kamera yok, mikrofon yok… Kiralık araçlarla program çekip gönderiyorduk. Kadının Türküsü adlı bir programımızın canlı yayını Alevi’leri çok etkilemişti. Sonrasında TMSF kanala el koydu. Biz de yeni arayışlara girdik. Başta Aleviler olmak üzere kimse bizim bir kanal kurabileceğimize inanmadı. Hatta Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Genel Başkanı Turgut Öker bile bize, ‘Siz 3 ay dayanın ben kendime küfür edeceğim’ demişti. Hesap kitap yaptık aylık 30–40 bin euro giderimiz olacaktı. 200 bin euro’ya yakın bir yatırımla 2 Temmuz 2004’te Düzgün TV’yi kurduk. Birçok arkadaşımız aylarca gönüllü çalıştı.”
Bu süreçte ne TV işine giren işadamları olarak kendilerinin, ne reklam verenlerin ne de siyasal kesimin böyle ciddi bir medyaya hazır olmadıklarını fark ettiğini söyleyen Yıldız, reklamverenlerin yüzde 80’inin hatır gönül ilişkisi ile kendilerine reklam verdiğini belirtiyor. Yıldız şöyle devam ediyor: “İş dünyasında adı olan Alevi iş adamlarına gittiğimizde bize maddi yardım yapacaklarını ancak markalarının TV’de reklam olmamasını istiyorlardı. Kimisi ‘ben size reklam vereceğim ama Kürtçe klipleri kaldırın’, kimisiyse ‘çok solculuk yapmayın’ dedi, biz de ister istemez uymak zorunda kalıyorduk. Yatırımcı iş adamı ise bu dönemde sürekli cepten yiyordu. Avrupa’daki dönerci Alevi iş adamı yayıncılık işine idealistçe girmiş olsa da bu işe, 8–10 ay sonra 1 milyon euro’yu tüketince daha fazla dayanamıyor. Soldan destek gelir dedik ama gelmedi. Bazı solcular bir gazetede bir satır yer almak için konsolosluk işgal ediyor, ama bizim kanalımızda on binlerce insana ulaşacak programlar için 3 kuruş vermek istemediler. Bir etkinlikle 3–4 sanatçıya 10 bin lira vererek birkaç bin kişiye ulaşan kurumlar, Türkiye ve Avrupa’dan on binlerce insanın izleyeceği bir programa para vermediler.”

Bekle bizi merkez reklam pastası!..
Alevi TV’lerinden en kurumsal görüneni Cem Vakfı’nın öncülüğünde kurulan Cem TV. Cem Medya bünyesinde uzun yıllardır en çok dinlenen radyo kanalları arasında bulunan Cem Radyo var. Cemhaber.com ve Cem Dergisi de grubun yayınları arasında bulunuyor. Grubun amiral gemisi kuşkusuz Cem TV. Cem TV’yi diğer Alevi TV’lerinden ayıran en önemli özelliği karasal yayın yapması. Diğer Alevi TV’leri gibi uydudan yayın yapamayan Cem TV, uydusu olmayan Alevilerin evlerine de girebiliyor. Şimdilerde Digitürk’ten de yayınlanan Cem TV’nin bu başarısında, 5 yıllık deneyiminin yanı sıra deneyimli gazeteci Enver Aysever’in bir süredir Cem TV’nin başına getirilmesi de etkili olmuş. Cem TV, karasal yayının da avantajıyla çoğu izleyicinin aklına ilk gelen Alevi TV’si konumuna yükselirken, Habercem.com’un günlük tık sayısı 400–500 bin civarlarına ulaşmış. Aysever, bir yandan SkyTURK’teki programlarına devam ederken, diğer yandan Cem TV’de Yetkili ve Sorumlu Yayın Danışmanı görevini yürütüyor. Aysever, Cem TV’yi bir Alevi TV’si değil “Alevi hassasiyeti” olan bir TV olarak tanımlıyor. Türkiye’deki Alevilerin en az yarısının her gün bu TV’lere en azından göz attığını söyleyen Aysever, “Kanal D’de dizi izleyen Alevi hanımlar dizi bitince Cem TV’yi açıyor. Bu, Sabah ve Hürriyet alan bir okuyucunun ek olarak Cumhuriyet de alması gibi bir durum. Aleviler bir yana, toplumda sesini duyuramayan sol, sosyalist, halkçı, emekçi kesimler de bu TV’lerde kendilerini buluyor. Hatta kendisini dışlanmış hisseden bazı Sünni İslami gruplar da bizim ekranlarımızda kendilerini ifade etme imkânı buluyor” diyor.
Göreve geldiği günden beri Cem Medya ekibi olarak ekran kalitesini artırmak için canhıraş çalıştıklarını anlatan Aysever, ekrandaki kalitenin reklamlara yansıdığını, kurumsal müşterilerden reklam almaya başladıklarını ifade ediyor. Kanalın şimdilik Cem Vakfı’ndan destek almadan yoluna devam eder hale geldiğini ve birkaç yıla kadar merkez reklam pastasından önemli ölçüde pay alacağını söyleyen Aysever şöyle devam ediyor: “Alevilerin çoğu asimile olmuş, “Cem tutmayı” dahi unutma durumuna gelmişler. Kendi şenliklerini, reklamlarını burada görüyorlar, bu TV’ler kültürü de yeniden inşa ediyor. Sadık bir izleyici kitlesine sahip olan Cem TV’nin önceleri bu özellikleri ön plana çıkarken artık bunların dışında daha kurumsal ve medyada bir yer edinen kanal olmaya başladık. Reklam alanında da ilerledik. Kurumsal reklamverenlerle ısrarla görüşüyoruz, onlara bizim de önemli bir mecra olduğumuzu anlatıyoruz. Alevi Medyası’nın artık bilinir olması ve Cem TV ekranının kalitesi onları ikna etmemizi kolaylaştırıyor. Merkez medyanın reklam aldığı pastadan bizim de pay almamız uzun sürmeyecek. Yine de bize en çok reklam veren şirketlerin KOBİ’ler olacağını öngörüyorum.”

TV’nin kitlesi reklamverene de vefa gösteriyor
Etkili Alevi TV’lerinden birisi de Yol TV. Yol TV, Almanya Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABF) öncülüğünde Türkiye’den de birçok Alevi kurumunun desteğiyle 700 ortak tarafından 1 milyon euro’luk bir yatırımla kurulmuş. Yol TV ve arkasındaki güç olan AABF, Aleviliği sadece bir inanç değil aynı zamanda bir kültür ve siyaset anlayışı olarak da görüyor. Yol TV Genel Müdürü Vedat Kara, Alevi TV’lerinin medyayı demokratlaştırdığını ve “demokrasinin sigortası” olmayı başardıklarını söylüyor. Kara, Türkiye’de yaşayan 6–7 milyon Alevi ailenin evinde bu TV’lerin en çok izlenen TV’ler olduğunu ve Irak, İran ve Azerbaycan’da da Yol TV’yi izleyen bir kitle olduğunu belirtiyor. “Her gün sadece bu 6–7 milyon evden bir kişinin bile bizi izlediğini düşünseniz, hitap ettiğimiz kitle üzerindeki etki gücümüzü görebilirsiniz. TV’yi açan her Alevi kesinlikle 3 saniye de olsa bize bakmadan geçmiyor. Kitlemiz bize olan bağlılığını reklamverene de gösteriyor” diyen Kara, şöyle devam ediyor: “Amacımız medya patronu olmak değil. Majör kanallarla yarışmıyoruz. Şimdiye kadar kitlemizin destek olarak verdiği reklamlarla idare ettik. Programlarımıza da Alevi dernekleri sponsor oldu ama artık televizyonculuğu öğrendik, reklamı öğrendik, yapmak istediğimiz şeyi nasıl yapacağımızı öğrendik. En geç 1 Ekim’de Türkiye stüdyolarımızdan canlı yayına başlayacağız ve o zamana kadar bir reklam ajansıyla da anlaşmış olacağız. Biz de kanal olarak kendi reklamımızı yapacağız. Kurumsallaşma hedefiyle ilerleyeceğiz.”

Önce ulusal sonra Alevi TV’lerine reklam veriyorlar Kapak konumuzu hazırlarken Alevi iş adamlarının sahip oldukları şirketlerle de -ki bu kanallara reklam veriyorlar- iletişim kurduk. Ancak hemen hemen hepsi konuyla ilgili konuşmak bir yana haberin konusunu duyar duymaz soğuk davrandılar. Anlaşılan açılımlar Alevi iş adamlarını “açmamış”. Onları çok fazla eleştirme hakkımızın olduğunu düşünmüyoruz, zira Alevi olmalarının ticari yaşamlarına olumsuz etki yaratma ihtimali düşünüldüğünde bu duruğumu olan karşılıyoruz.

Kimler reklam veriyor
Kanallara reklam veren şirketlerden birisi Tunceli’de üretim yapan Munzur Su. Çoğu Avrupa’da yaşamış Tunceli kökenli 200 yatırımcının eşit hisselerle kurduğu Munzur Su, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun birçok ilinde pazar lideri olmasının yanı sıra Ankara, İstanbul ve İzmir’de de pazarda kendine yer açmaya başlamış. Munzur Su Genel Müdürü Haydar Kaya, bazı rakiplerinin Alevi olmalarını kullanarak kendilerini karalamaya çalıştıklarını söylüyor. Bazı bölgelerde bu propagandanın etkili olduğunu anlatan Kaya, “Kimisi terör suyu diyor, kimisi Alevi’nin suyu içilir mi diyor. Yine de son hızla ilerliyoruz. Önümüzdeki aylarda damacana ve bardak suyumuzu da çıkaracağız” diye konuşuyor. Kendilerinin de zaman zaman Alevi TV’lerine reklam verdiklerini anlatan Kaya şöyle devam ediyor: “Bu kanallar Aleviler tarafından ciddi olarak takip ediliyor. Aleviler kalabalık bir toplum. Bu mecraya reklam vermek tabii ki önemli. Ama ulusal kanallar daha etkili durumda her zaman. Biz de yeni yılda bir reklam kampanyası yapacak ve önce ulusal kanallara sonra Alevi TV’lerine yeniden reklam vereceğiz.”

Ulusallar Alevilere yeterince yer verse Alevi TV’leri kapanır
Alevi TV’lerinin geleceği hakkında konuşan Şükrü Yıldız, 3–4 yıla kadar bir veya iki Alevi TV’sinin öne çıkarak yerini sağlamlaştıracağını, diğerlerinin ise kapanacağını öngörüyor. Bir Alevi kanalı kurma girişimlerinin daha başında bile bir gün Alevi TV’lerine ihtiyaç kalmayacağını tahmin ederek yola koyulduklarını anlatan Yıldız şöyle devam ediyor: “Alevilerin TV’lerde yer alması bir ihtiyaç, Alevi TV’si bir ihtiyaç. Ulusal medyada Aleviler de her kesim gibi yer almaya başlayınca Alevilere özel bir TV’ye gerek kalmayacak. Büyük kanallar bu işi yapsalar ben niye böyle bir kanal kurayım ki? Kanal D, ATV, TRT bunu yapmadığından biz var olduk. Bu kanallar Alevileri kapsadığında biz biteceğiz. Geçen sene tüm kanallarda Muharrem Sohbetleri vardı. Bu bizim sayemizde oldu. Alevi TV’leri bu yayınları yapmasalardı, ulusal kanallar da buna ihtiyaç duymayacaktı. Biz bir ihtiyacı gösterdik, toplum da bunu onlardan bekledi.”

Reklamcılar bu TV’leri araştırmalı
Sektör yetkililerinin verdiği bilgilere göre markaların kanallara reklam verirken, “Türk, Kürt, Laz, Alevi” ayrımı yapmadan bir politika izlemesi gerekiyor. Yetkiler yayın planlaması için sorulacak temel soruları işe şöyle özetliyor: “Bu kanal benim ticari hedefime hizmet eder mi? Burada reklam yapmak markama bilinirlik, sadakat ve satış getirir mi? Buraya harcayacağım para karşılığında alacağım değer yüksek midir?”
Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız marka danışmanı Yrd. Doç. Dr. Fatoş Karahasan. Alevi toplumuna yönelik yayın yapan kanalların sayısının artmasının, bu alanda belirli bir talep olduğu şeklinde yorumlanabileceğini ancak bu mecranın reklamcılar için kullanılacak alan olup olmadığını anlamak için, her şeyden önce bir takım ölçümler veya araştırmalar yapılması gerektiğini söylüyor. “Bir mecra, izleyicisi olduğu sürece vardır” diyen Karahasan, reklama harcanan bütçenin, şirketin büyümesine ve ayakta kalmasına yardımcı olması, markalarının gücünün artırması gerektiğini ve bu yüzden Alevi toplumuna yönelik yayın yapan kanallara da, verimlilik ve reklam yatırımının geri dönüşü ölçeğiyle yaklaşmak gerektiğini anlatıyor. Karahasan bu kanallara reklam verecek şirketlerin, “Ben o kanalı sevdim, ben bu kanala karşıyım, ben Alevi’leri veya Sünni’leri veya Kürtleri veya o kanalın patronunu sevmem” gibi yaklaşımlarda bulunurlarsa yatırımların geri dönüşünün düşük olacağını ifade ediyor. Karahasan şöyle konuşuyor: “Ticaretin kendi kuralları ve matematiği vardır. Bölünmeler, dışlamalar, ideolojik çatışmalar bir süre sonra yapay ve soyut kalır. Bir şirketin kendi değer sistemine sahip çıkması önemlidir, ancak bu etnik veya dini inanç bazında kutuplaşmaya dönüşürse, sonuçta sistem sağlıklı rekabet ortamından uzaklaşır. Her şeyden önce, bu girişimler Alevilerin kendi öncelikleri ve mezheplerinin getirdiği inanç sistemini bulabildikleri yayın kanalları olarak görülmeli.”

“Nokta atışı” reklamdan Alevi Medyası da pay alır
Televizyon kanallarının ana gelir kaynağı reklamdır. Dolayısıyla her ticaret kuruluşu gibi Alevi medyasının da reklam pastasından pay alacağını düşünerek yayınlarını gerçekleştirdiğini düşünüyoruz. Bildiğiniz gibi reklam veren, ürünüyle hedef kitlesini en ekonomik ve en direkt yoldan buluşturmayı hedeflemektedir. Özellikle günümüz şartlarında toplu ve genel iletişiminden daha çok nokta atışı yaparak hedef kitleye ulaşmaya çalışıyoruz. Bu nedenle tematik kanalların önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat bu Alevi, Kürt temalı kanalların medya planlarında yer alması her üye markalarımızın kendi tasarruflarında olan bir konudur.
Hakan Gören / Reklamverenler Derneği Başkanı

Ramazanda Sünnilere program yaptık
“Bizim kanallarımızı kuru Alevilik yapan kanallar olarak görmemek lazım. Ben her kurduğum kanalda Alevi, Kürt ve sol değerlerine sahip çıkmaya çalıştım. Biz “Alevicilik” yapan değil Alevinin penceresinden dünyaya bakan, o felsefe ile kültür ve siyaset yapan TV’ler kurmaya çalıştık. Belki en başta duyulmak için “Alevicilikle” başladık ama artık yayın anlayışımız öyle değil. Mesela, niye diğer TV’ler Aleviler hakkında program yapmıyor diyorduk, sonra biz neden Ramazan’da Sünniler için program yapmıyoruz dedik ve geçen sene Kanal 12’de Konya’dan canlı yayında Ramazan programı yaptık. Ancak Alevilerden çok eleştiri aldık. Bu kanalların kendi oto sansür mekanizmaları da var. Cem TV’de İzzettin Doğan’ın düşüncelerini, Yol TV’de Turgut Öker’in düşüncelerini eleştiremeyeceğiniz gibi.”
Şükrü Yıldız / Kanal 12 Genel Müdürü

Varlıklı Aleviler kendi kimliğinden çekiniyor
“Alevi toplumu TV’lerde kendi sesini duydu. Bizim gibi Alevi örgütleri de sesini topluma direk ulaştırdı. Bu TV’ler ilk kurulduğunda toplumda heyecanın dışında panik de yarattı. Toplum yaşadığı sorunların doğrudan ifade edilmesinden ürktü ama sonradan bu TV’ler güce dönüştü. Sivas, Maraş, Gazi anmaları, yüz bin kişilik 9 Kasım mitingimiz gibi etkinliklerde TV’lerimizin desteğiyle büyük kalabalıklar topladık. Adını bilmediğimiz köylerden derneğimize katılımlar oluyor, yeni şubelerimiz açılıyor. Biz de TV’lerimiz için tanıtım toplantıları düzenledik, Alevi iş adamlarını reklam vermeye teşvik ediyoruz, faaliyetlerimizi bu TV’lerde bedel karşılığı yayınlatıp destek oluyoruz. Ancak varlıklı Alevi kesimi kimliğini göstermekten hala çekiniyor. Bazı durumlarda pek haksız da sayılmazlar, kimlikleri ifşa olunca devletten aldığı ihale iptal edilebiliyor, markası zan altında kalabiliyor. Ne yazık ki hala TV’lerimiz yazın butik otel, devre mülk reklamları, kışın da türkü bar ve konser reklamlarıyla geçiniyor. Bu TV’lerin kendi reklam departmanını kurarak kurumsallaşması zor görünüyor.
Fevzi Gümüş / Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

Sünni kesim de reklam veriyor
“Kanalın yayın kalitesinin artmasına bağlı olarak son birkaç ayda kurumsal reklam verenlerimiz oldu. Önceleri reklam ajansları ve kurumsal şirketlerle ilişkimiz yoktu. Genelde Alevi hassasiyeti olan KOBİ’lerden reklam alabiliyorduk. Birkaç aydır Denizbank, Vodafone, Palmolive ve THY’nin de içinde bulunduğu birçok kurumsal şirketten reklam alıyoruz. Biz de kurumsallaşmaya başladık. Tematik kanal olmanın ve Alevi olarak görülmenin kurumsal müşterilerde çekingenlik yarattığı oluyor ancak biz kendimizi anlattıkça bunlar aşılıyor. Reklam grubu olarak reklam almak istediğimiz şirketin ajansına gitmeden önce, şirkete doğrudan kendimizi anlatıyoruz. Onlara bizim bir kitle kanalı olduğumuzu, dinamik bir kitleye ulaşabildiğimizi, örneğin Kanal 7’ye, Habertürk’e reklam veren bir şirketin bize de verebileceğini anlatıyoruz. Sonrasında bu markalar bizi ajanslarına yönlendiriyor. Sünni kesim de artık ‘Bu Alevi kanalı, reklam vermem’ demiyor.”
Ebru Alper/Cem TV Reklam Koordinatörü
(Marketing Türkiye)

Mühürlü mermer ocağı yeniden faaliyete geçti

Abdal Musa Dergahı’nın da bulunduğu Alevilerin inanç merkezi ve kutsal saydığı Dur dağındaki mermer ocağına ‘dergahlara ve doğaya zarar verdiği gerekçesiyle oy birliğiyle yürütmeyi durdurma kararı veren Antalya 3. İdare Mahkemesi, üç üyesinden ikisi değişince bu kararını değiştirdi.Abdal Musa Ocağı taş ocağı olmasın diyen köylüler ise karar üzerine maddiyatın gücünü bir kez daha gördüklerini, ancak hukuki mücadeleden vazgeçmeyeceklerini duyurarak toplamış oldukları 2012 imzalı dilekçeyi Antalya Valiliğine ilettiler.

Köylülerin Temmuz 2011’de açtığı dava sonucu, Antalya’nın Elmalı İlçesi’ne bağlı Tekke Köyü’nde Abdal Musa Dergahı’nın da bulunduğu Dur dağındaki mermer ocağına, ‘dergahlara ve doğaya zarar verdiği’ gerekçesiyle Antalya 3′üncü İdare Mahkemesi oybirliğiyle geçici yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Mahkeme Başkanvekili Metin Çetinkaya ve üyeler Mustafa Bilici ile Ayşegül Altuntaş’ın oybirliğiyle verdiği karar üzerine mermer ocağı, Eylül ayında mühürlenmişti.

Ancak, mahkemenin üç üyesinden ikisinin görev yerleri, bu karardan sonra Ağustos ayında değişti. Metin Çetinkaya’nın yerine mahkeme başkanı olarak Kamil Ergün, üye Ayşegül Altuntaş’ın yerine Yüksel Savaş atandı. Geçici alınan yürütmeyi durdurma kararı da geçtiğimiz Şubat ayında yeni mahkeme üyeleriyle yeniden ele alındı. Mahkemenin yeni başkanı ve üyesi davanın reddine yönelik oy kullanırken, mahkemenin değişmeyen tek üyesi Mustafa Bilici ise önceki karar doğrultusunda oy kullandı. Mahkeme 1′e karşı 2 oyla yürütmenin durdurulması talebini reddetti. Karar üzerine mühürlü mermer ocağı yeniden faaliyetine başladı.

‘YEREL MAHKEMENİN KARARI HUKUKA AYKIRI’

Köylüler adına davaya müdahil olan avukat Nusret Gürgöz, Antalya 3′üncü İdare Mahkemesi’nin, mermer ocağının faaliyetlerinin doğaya ve inanç değerlerine zarar vereceğine yönelik 66 sayfalık bilirkişi raporu doğrultusunda oybirliğiyle yürütmeyi durdurma kararı vermişken, şimdi oy çokluğuyla davanın reddine karar vermesinin şaşırtıcı olduğunu vurguladı. Yerel mahkemenin kararının hukuka aykırı olduğunu düşündüklerini belirten avukat Nusret Gürgöz, Danıştay’a temyiz için başvurulduğunu belirtti.

“İNANCA BÜYÜK SAYGISIZLIK”

Toplumun büyük kesimi tarafından kutsal sayılan bu yörenin taş ocağı faaliyeti adı altında tahrip edildiğini belirten davanın ilk avukatlarından CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar, “Bu karar, Türkiye’de milyonlarca insanın kutsal bildiği bir yörenin tahribi demektir. Milyonlarca inanç sahibine büyük saygısızlıktır. Bu tip olaylar uzun vadede çok ciddi toplumsal sorunlara yol açar” dedi.

“HUKUKİ MÜCADELEMİZ DEVAM EDECEK”

Davanın reddi üzerine mermer ocağının faaliyetlerine yeniden başladığını belirten köylüler, maddiyatın gücünü bir kez daha gördüklerini, ancak hukuki mücadeleden vazgeçmeyeceklerini duyurarak toplamış oldukları 2012 imzalı dilekçeyi Antalya Valiliğine ilettiler.

 

ABF: “Biz Aleviler, savaş ve gözyaşı istemiyoruz”

SAVAŞA HAYIR!
SURİYE’DEN ELİNİ ÇEK! ÜLKENE BAK!
İNANÇLARA EŞİTLİK, HALKLARA ÖZGÜRLÜK!

Zulmün efendileri; 20.yüzyılda “1. ve 2.Dünya Savaşı” ile dünyayı paylaştılar. Şimdi yeniden paylaşmak istiyorlar.
Zulmün efendileri; “Komünizm tehlikesine karşı Yeşil kuşak projesi” ile Ortadoğu’ya egemen oldular.
Zulmün efendileri; daha düne kadar Arap ülkeleri ve Ortadoğu’daki iktidarla can ciğerdiler.
Zulmün efendileri; bugün “Ortadoğu’ya demokrasi getirmek” iddiasıyla Ortadoğu’ya girip kan dökmeye, can almaya devam ediyorlar.
Zulmün efendileri; “Eskimiş Firavunları, Muaviyeleri ve Nemrutları yenilemek istiyorlar. Ezilen, yoksul halkların demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet özlemlerini ve yerel iktidarlara karşı birikmiş tepkilerini kullanarak sömürülerini sürdürmek istiyorlar.
Zulmün efendileri; zulmettikçe yoksulluk, acı, gözyaşı dinmek bilmiyor! Ezilen yoksul halklar büyük bedeller öderken efendiler insan kanı üzerinden tatlı bir hayat yaşıyorlar.
Zulmün efendileri; AKP’yi ve onun “ileri demokrasisini” örnek olarak gösteriyorlar. Türkiye’yi sorunun odak noktasına yerleştiriyorlar. “İyi ve dindar çocuklar” onların egemenlik alanı oldu.
Zulmün efendileri ve ortağı AKP; Siyasal İslam, Siyasal Hıristiyanlık, Siyasal Yahudilik ile 21.Yüzyılı planlıyor. AKP gibi Aleviliği ve Alevilerin varlığını kabul etmiyorlar.
AKP; “İleri Demokrasi” diyerek binlerce siyasetçi, belediye başkanı, meclis üyesi, kadın, genç, bilim insanı, gazeteci, hukukçu demeden sürek avı ile toplayarak hepsini hapishanelere doldurdu.
Zulmün efendileri ve ortağı AKP; “Bir gece ansızın” Uludere’de 34 masum ve sivil insanı katlettiler. AKP’nin eliyle; hala Kürt ve Türk gençleri ölmeye, kan ve gözyaşı akmaya devam ediyor. İçte ve dışta siyasal İslam’ı kullanarak “Teklik” peşinde koşan AKP, Suriye’de hangi oyunları kurguluyor? Ortadoğu ve Afrika’da Yeni Osmanlıcılık hülyası ile ABD taşeronluğu yapan Başbakan bilmelidir ki Suriye’ye demokrasi getirecek olan Suriye halklarıdır. Türkiye’de en ufak bir muhalefete ve hak talebine biber gazı, toplu gözaltı ve tutuklama ile cevap veren AKP hükümetinin niyeti Suriye halklarını kurtarmak değildir. Bugün; Arap halkları, köhnemiş iktidarlara karşı onurluca direniyor. Zulmün efendileri ve ortağı AKP ise bu direnişi “Yeni işbirlikçi iktidarlar yaratmanın” aracı haline getirme çabasında. ABD ve AKP bölgede mezhepleri ve halkları karşı karşıya getirmek istiyor.
Başbakan hemen her gün kürsülerden tehditler savuruyor, savaş tamtamcılığı yapıyor.
Biz Aleviler, ülkemizde, bölgemizde ve dünyada savaş, şiddet, çatışma, kan ve gözyaşı istemiyoruz.

Bu nedenle 3 Haziran günü saat 16.00′da Adana Uğur Mumcu Meydanı’nda İnançlara eşitlik, halklara özgürlük şiarıyla HEP BİRLİKTE SAVAŞA HAYIR diyelim!

3 Haziran günü saat 16.00′da Adana Uğur Mumcu Meydanı

Alevi Bektaşi Federasyonu

 

5. Dersim 35-38 Konferansı 7 Haziran’da yapılacak

5. Dersim 35-38 Konferansı’nın Avrupa Parlamentosu Sol Grup ve Yeşiller Grubu’nun ev sahipliğinde 7 Haziran günü Avrupa Parlamentosu Brüksel Binası’nda yapılacağı duyuruldu. Alevi kurumları ile birlikte Ermeni, Yahudi, Süryani kurumlarının da destek verdiği konferansa; tarihçi, siyaset bilimci, hukukçu, gazeteci, yazar, TBMM ve AP üyesi parlamenterlerle birlikte dönemin tanıkları ve mağdurları da katılacak.

5. Dersim 35-38 Konferansı, Avrupa Parlamentosu Sol Grup ve Yeşiller Grubu’nun ev sahipliğinde yapılıyor. Dersim 35-38 Konferans Hazırlık Komisyonu, Ermeni, Yahudi, Süryani kurumlarını ile birlikte; konferansa Dersim Genosit KarşıtıDerneği, Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti, Kurmeşliler Derneği ve Demokratik Aleviler Federasyonu’nun da destek verdiğini kaydetti. 7 Haziran günü Avrupa Parlamentosu Brüksel Binası’nda saat 09.00’da başlayacak olan konferansın 18.30’da sona ereceği kaydedildi. Konuya ilişkin yazılı bir açıklama yapan Hazırlık Komisyonu, Türkiye’nin 1935-38 yılları ve sonrasında Dersim’e yönelik uyguladığı “Tunceli Kanunu”, “Tedip”, “Tenkil”, “Tehcir” politikalarının sonuçlarının ağır olduğunu kaydederek, 1937-39 yılları arasında Dersim’de sistematik olarak uygulanan soykırım politikalarının, resmi rakamlara göre 13 bin 806 kişinin yaşamını yitirmesine yol açtığını kaydetti.

‘Özür yeterli değil’

Soykırım sonucu 12 bin kişinin Türkiye’nin batı kentlerine sürgün edildiğini vurgulayan Komisyon, “Gayri resmi rakamlara göre de Dersim soykırımında 70 ila 90 bin arasında insan öldürüldü, on binlerce kişi sürgüne yollandı. Yine binlerce Dersimli çocuk da ganimet olarak alıkonuldu ve subaylara hizmetçi olarak sunuldu. Dersim toplumunun önde gelen liderlerinden Seyit Rıza ve bir oğlunun da aralarında bulunduğu yedi kişi, idam edildi. Soykırımdan 74 yıl sonra ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan; 1937-39 yılları arasında Dersim’de yaşananların ‘katliam’ olduğunu, katliamda 50 bin kişinin infaz edildiğini kabul etti ve dolaylı da olsa ‘özür’ diledi. Dersim 38 soykırımı kurbanlarının torunları olarak; Dersim halkından dilenen özrün önemli bulmakla birlikte, yeterli olmadığı fikrindeyiz” diye kaydetti.

‘İnkar, imha ve asimilasyona son verin’

Türkiye’ye inkar, imha ve asimilasyon politikalarına son vermesi çağrısında da bulunan Komisyon şunları kaydetti: “Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Willy Brandt’ın ülkesine saygınlık kazandıran davranışı göstermeye, çağdaş dünyanın yaptığı gibi soykırımla yüzleşmeye, soykırımdan kaynaklanan maddi ve manevi kayıpları gidermeye, halen yürürlükte olan inkar, imha, asimilasyon politikalarına derhal son vermeye çağırıyoruz. Dersim soykırımında sorumluluğu bulunan devletleri de tarih ve insanlıkla yüzleşmeye davet ediyoruz. Bu amaç etrafında, 7 Haziran 2012 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda 5. Dersim `35-`38 Konferansı düzenliyoruz.”

Konferans 4 ana başlık altında toplanacak

“Dersim: 1935-38’den Günümüze – Türkiye Cumhuriyeti’nin ve UluslararasıHukukun Rolü” başlığı altında düzenlenecek konferansa tarihçi, siyaset bilimci, hukukçu, gazeteci, yazar, TBMM ve AP Üyesi parlamenterlerle birlikte dönemin tanıkları ve mağdurlarının katılacağı duyurularak, konferansın şu 4 ana başlık altında toplanacağı kaydedildi. ‘1935-38 Dersim Katliamı: Tarihsel Perspektif ve Yaklaşım, Hukuksal Sorumlulukların Belirlenmesi ve İzlenmesi Gereken Yol, Gerçeklerin Ortaya Çıkması ve Uzlaşma-Barış Ortamı Dersim Dramı Ve Türkiye’deki Değişik Siyasi Partilerin Tutumu, Türkiye’de Çoğulculuk, Azınlık Hakları ve Ayrımcılık: Alevi ve Kürt Sorunu.”

 

Eğitimde Dindarlaşma

Turan ESER

Yükselen gericilik karşısında toplumsal mücadelenin ve muhalefetin örgütlenmesi gerekiyor. Sol ve Alevi hareketi açısından önümüzdeki süreçte eğitimde dindarlaştırma karşısında yaygın ve sürekliliği olacak mücadele zemini yaratılmak zorundadır.

Başbakanın “dindar bir nesil yetiştireceğiz” sözünün ardından 4+4+4 denilen sözde “kesintisiz eğitim” ilköğretim sisteminin kökten sarsacak tuzak yasallaştı. Dolaysıyla AKP tarafından bir öç alma yasası olarak kabul edilen yasa, eğitimin dindarlaşmasıyla birlikte, kız ve erkek çocukların hayatını karartacaktır. Çünkü bu kanun sadece eğitim sisteminde bir değişim sağlamıyor, aynı zamanda müfredatın tümüyle dinselleştirilmesini ve okul hayatının dini referanslar üzerinden şekillendirilmesinin de önünü açmaktadır.

4+4+4 sistemini tartışmaya başlamadan önce, AKP hükümetinin eğitim sistemi değişimini ele alırken, TBMM Genel Kurulunda MHP desteğiyle eğitimde müfredatın dinsel kısmını daha da artıran ve tümüyle bir dinsel eğitim kapı açan, “Seçmeli Kuranı Kerim” ve “Seçmeli Hz. Muhammed’in Hayatı” dersleri ile gerçekleşecektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ve AB ilerleme raporlarında Kopenhag Siyasi Kriterlerine uygunsuzluğu defalarca belirtilen, Zorunlu Din Dersi kararına rağmen bu derslere gerek duyulmasının bir ideolojik arka planı olmalıdır. Çünkü bugün itibariyle Türkiye’de resmi olarak 10 bin üzerinde Kuran Kursu ve binlerce kayıt dışı cemaat kuran kursları var. Zorunlu din dersi var. Devlet yılda 300 bini aşkın fetva/hutbe yayınlıyor, yüzbinlerce insan için ve öğrenciler için hac organizasyonu düzenliyor. İmam Hatip Okullarına özel bir ayrıcalık sağlanarak, düz liselerden daha fazla kaynak aktarılıyor. İlahiyat Fakültelerinin ve cemaatlere ait vakıf üniversitelerin mantar gibi açılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı 2003 yılından itibaren 68 ilde “Aile İrşat ve Rehberlik Bürosu”ı açarak, toplumsal hayatı ve aileleri dinsellik eksenin örgütlüyor. Molla-Mele açılımı ile siyasal İslamcı kadrolaşma artılıyor. 90 bin cami ve 134 bin imam ile toplumun dindarlaşması için seferber olmuş bir iktidar şimdi, İlköğretimde “Seçmeli Kuranı Kerim” ve “Seçmeli Hz. Muhammed’in Hayatı” dersi ile çocukların vicdanlarını devlet müfredatıyla ele geçirmeye çalışıyor.

SEKÜLER ALAN YOK EDİLİYOR, OKUL BASKISI ARTIYOR
Toplumun ve kamusal alanın tümüyle dindarlaştırılması ve seküler yaşam alanların yok edilmesine yönelik, pervasızca saldırının yaşandığı bu gericilik sürecinin siyasal ve ideolojik temsilcisi AKP hükümeti, “demokrasi” ve “din ve vicdan özgürlüğü sorunlarını çözmek” hedefinden uzak ve samimiyetten yoksun bir ayrımcılık ve asimilasyon projesini adım adım uygulamaktadırlar.

AKP hükümeti Türk İslam Sentezinin dini harcının artırılmış ve bu eksende siyasal İslamcı hegemonyanın kurulması için devletin hem ideolojik, hem de şiddet aygıtlarını kullanmaktadır. “4+4+4 Eğitim Sistemi”, “Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” eğitimi demokrasiden, çağdaşlıktan, bilimsellikten, katılımcılıktan ve laiklikten tümüyle uzaklaştıran ve medrese eğitimine yaklaştıran bir girişim olmuştur. Bu projenin kindar-dindar toplum özlemi mahalle baskısının yanına şimdi okul baskısını koymaktadır. Yani 4+4+4 uygulaması bir tür gerici, ırkçı ve dindar yetiştirme eğitim sistemidir ve ürünlerini şimdiden görmeye başladık. Ankara’da okullara dağıtılan formlarda seçmeli“Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” için velilere ve öğrencilere soruluyor:

– “Kuranı Kerim Dersi” mi ?
-“Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” mi?
– Yoksa “Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” ikisi birden mi?
Tercihini yap seçeneği ise zorlayıcı!
A) İstiyorum
B) Kararsızım

Bunun bir seçmeli ders olmadığı uygulamada açığa çıkmıştır.

AYRIMCILIK VE FİŞLEME ÜRETİLİYOR
Keyfi, ayrımcı ve baskıcı uygulamalarda “Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” zorla verilecek gibi görünüyor. Her iki dersi zorla aldırmak amacı güden tercih formundaki hinlik bu hedefi kendisini ele vermiştir. AİHM’in Zorunlu Din Dersi hakkında verdiği kararı uygulamaktan aciz bir iktidar, şimdi AİHM kararına karşı Ulemanın kararını uygulamaya koymaya çalışıyor. Bu ayrımcı, baskıcı ve fişleyici uygulama ile okulda dindarlaştırma ve kapitalist sömürü ve baskılar sonucu doğan haksızlıklar karşısında refleksiz ve biat eden bir toplum yaratılmak isteniyor. Seçmeli adı altında, çocuklara ZORUNLU KURAN DERSİ dayatılıyor. Çünkü öğrencilere ve velilere İSTEMİYORUM seçeneği sunulmuyor. Formlarda “istiyorum” şu an “kararsızım” ama baskıya dayanmadığım dan “istiyorum” seçeneği dayatılıyor.

Bu ayrımcılık ve fişleme içeren uygulamaya ve zorlayıcı seçenek dayatmasına karşı TBMM içi ve dışı partiler susmamalıdır. Milletvekilleri bu okul baskısına ve ayrımcılık içeren fişlemeye son verilmesi için görevlerini ve sorumluluklarının farkında olmalı ve Milli Eğitim Bakanı uyarılmalıdır. Veli ve öğrencilerin isimleri istenerek “istiyorum” ve “kararsızım” seçeneği var ama “istemiyorum” seçeneği yok. Bu bir ayrımcılık, fişleme ve bölücülük projesidir. MEB bakanlığı “Kuranı Kerim” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı” derslerini zorla okutma yöntemleri üreterek yarattığı baskı ile “seçmeli” gibi şıkkı şark usulü kurnazlıkla geçersiz kılmaya çalışıyor. Eğitimde yaşanan bu dindarlaştırma hedefinde hukukun evrensel ilkeleri tümüyle ihlal edilmektedir.

AKP’NİN EĞİTİM POLİTİKASI SÖZ ÜRETEN DEĞİL, SÖZ DİNLEYEN ÜRETECEK
Eğitimde fırsat eşitliğini ve çoğulculuğu sağlamayacaktır. Bunun sonuçlarını uygulama süreçlerinde daha net olarak göreceğiz. Önce yeni değişiklikle birlikte “222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nun 12 yıllık kesintisiz eğitim olmadığını belirtelim. 4+4+4 demek öğretimi ilköğretimde ikiye bölmektir. Özellikle ilköğretim ikinci 4 yılındaki kademe için açıköğretim, meslek eğitimi ve çıraklık eğitiminin önünü açacaklar. 4+4+4 sistemi ile kesintili ve kademeli hale gelecek olan yeni eğitim sistemi, çocukların eğitimi büyük riskler altına girecektir. Çocuklar bir eğitim için gerekli temel becerileri kazanmadan eğitim hayatını bitirmiş olacaktır. Eğitim kalitesinde düşüklük sorunu çözülmeden yeni bir sorunla karşılaşacağız. Örneğin
Türkiye’de basit problemleri dahi çözemeyen öğrencilerin %60’ı 15 yaş altındadır. Kesintili eğitim özellikle kız çocukların üzerindeki baskıyı artıracak ve onların eğitimden koparılmasına neden olacaktır. AKP gibi siyasal İslamcı tüm yapıların ve cemaatlerin özlemi olan bu durum, kadınlara yönelik ayrımcı tutumunu çocuk yaşta sürdürmektedir. O nedenle kız çocuklarını eğitimden alıkoymak ve kızları eve, mutfağa kapatmak siyasal İslamcı bir tercih olarak, toplumsal gelişmemizi dinamitleyen ve çocukları dindarlaştırmaya çalışan bir eğitime kapı açmaktadır.

Kesintisiz eğitim yalanı eğitimi risk altına olacaktır. Öğrencilerden bir çoğunu ilk dört yıldan sonra “açık öğretime” sürükleyecektir. İlk 4 yıl sonrası kademede farklı okullara geçiş imkânı doğacağından, sınav mecburi olacak ve böylece çocuklara 8 yaşından itibaren dershanelere gitmek zorunda kalacak. Seviye belirleme sınavları da 8 yaşa inebilir.

4+4+4 İLE ÇOCUK SÖMÜRÜSÜ ARTACAK
4+4+4 kesintili eğitim sistemi ile 10 yaşından itibaren çıraklık eğitimi imkânı doğurduğundan, eğitimden erken kaçışı kolaylaştıracaktır. Bu ise artık çocuk işçiliğinin artmasına sebep olacaktır. 10 yaşında çocuklara çıraklık dayatan bu sömürücü eğitim sistemi ile 10 yaşındaki çocukların bilinçsizce seçeceği çıraklık yerlerinde kalıp, hayatları boyunca sömürü sistemine mahkûm kalacaktır.

4+4+4 sistemi, 8 yıllık kesintisiz eğitimin tüm kazanımlarını bitirmek içindir. Çünkü 8 yıllık eğitim ile birlikte 5. Sınıftan sonra eğitimde bağı kopacak olan 3.5 milyon öğrencinin eğitim almasını sağladı. AKP’nin yeni yasa teklifi ile başta genç kızlar olmak üzere milyonlarca eğitimde koparılacaktır. 8 yıllık eğitim ile 14 yaşındakilerin sadece % 43 1993 yılında eğitime dahil olurken, aynı yaş grubu 2008 yılında % 78’e yükseldi. 8 yıllık eğitim sayesinde 2000 yılında 15 ile 19 yaş grubunda bulunan kadınların ortalama eğitimi 4,4 seneyken, 2010 yılında bu rakam 5.2 yıla çıkmıştır.

4+4+4 İLE ÇOCUK GELİNLER ARTACAK
8 yıllık eğitim sayesinde Türkiye’nin diğer bir acısı olarak bilinen “çocuk gelinler” azaldı. Bu reform (8 yıllık eğitim) sonucu kız çocuklarının 16 yaşında evlenme olasılığı % 44 azaldı. 17 yaşında ise doğum yapma oranı % 36 azalmıştır. 4+4+4 kesintili sistem ile bu durum tersine dönecektir. Çocuk gelinler, çocuk anneler dönemi yine başlayacaktır.

8 yıllık eğitimin diğer bir kazanımı ise, çocuk emeğinin sömürüsünde azalmaya sebep olmasıdır. AKP çocuk emek sömürüsünü yeniden yaygınlaştırmak için kolları sıvamıştır. Çocuk gelinlerin ve çocuk annelerin sayısını artırmak isteyen hükümet nedense, 5 yaş grubu için bir yıllık okul öncesi eğitimin yasa ile zorunlu hale getirilmesine sıcak bakmadı.

EĞİTİMDE KATILIMCILIK VE ÇOĞULCULUK YOK
Eğitimi tamamen dindarlaştırmayı hedefleyen AKP, toplumun katılımcı, çoğulcu, demokratik, laik ve çağdaş eğitim talebine karşı savaş açmıştır. Hükümet kendi güdümünde “Milli Eğitim Şurası” hazırlayarak, katılımcılığı ve eğitim dünyasının görüşlerine fırsat vermemektedir. AKP hükümetinin “Eğitim Şurası” meşru değildir. 6 ile 13 yaşındaki öğrencilerin aynı okulda okumasının yarattığı sorunları, zorunlu eğitimi kısaltarak, bölerek değil, 4+4+4 sistemi hiç değildir. Eğitimde iyileştirme yapılmadan çözüm mümkün değildir.

AKP’nin Eğitimde yıkım teklifi yasallaşırsa durum vahim olacaktır.
12 yıllık zorunlu eğitimin ne zaman başlayacağı belli değil.
İlk dört yıldan sonra açıköğretimin önü açılacak
Kız çocukların ve engeli bulunan çocukların eğitimi risk altında olacak.
İlköğretim ikinci kademede farklı okul türleri olduğunda çok erken yaşta sınav kaçınılmaz olacak.
Temel eğitimde okullar be bölümlerde bölünme yaşanacak ve eğitimde toplumsal eşitsizlikleri derinleştirecek.
Çocuk emeği sömürüsüne zemin yaratılacak ve 11 yaşına gelen çırak olacak, çocuk işçiliği yaygınlaşacak

4+4+4 DİN DEVLETİNE DİNDAR NESİL YETİŞTİRMEKTİR
AKP ile birlikte din ve devlet ilişkisinde yeni bir aşamaya geçilmiş olduğunu en üst düzeyde resmi teyidi niteliğinde gelişmeler var. “Dindar nesil yaratmak” ve “4+4+4 Eğitim Sistemi” bunların göstergesidir. 1924 yılından sonraki dönem dini kontrol altında tutmakla ve resmi din yaratmakla sınırlı laiklik uygulamasına tanıklık etmiştir. 1947 sonrası dönem ise, din ve devlet ilişkisinde, laikliğin dinle flört ettiği ve dinin siyasal alanda istismarına dayalı ve cemaatlere kısmı tavizlerin verildiği sürecin adıdır. Türkiye’de ‘laiklik-şeriatçılık’ tartışmasının işaret ettiği kamplaşmanın ötesinde, cemaatler eliyle topluma sirayet eden, içerden bir ele geçirme süreci tamamlanmış, bugün ise dine dayalı toplumsal yaşam devlet eliyle yukarıdan aşağıya geliştirilmektedir.

DİNDARLAŞTIRMAK İÇİN STRATEJİK PLAN DEVREDE
Bugün yaşananlar aslında 1947 yılından beri süregelen resmi din-devlet ilişkinin geldiği sonucu göstermektedir. “Diyanet İşleri Başkanlığının 2012-2016 stratejik planı” ise, devletten camiye dindarlaştırma projesini okulda ve sokakta görünür kılmaktır. AKP ile siyasal alanda kurulan İslamcı hegemonyanın, cemaatlere sunduğu hukuksal ve kamusal imkân ve olanakla, onların toplumsal alanı da dini referanslarla örgütlemesine zemin hazırlamaktadır. Gereke yasal değişiklik, gerekse KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile siyasal İslamcılığın eğitim dahil, tüm toplumsal yaşama adım adım hükmetmesini hedefliyor.

Türkiye eski Türkiye, devlette eski devlet değil. Siyasal alanın aktörleri ile sivil toplumun aktörlerinin devletle kurduğu karşılıklı ilişkide önemli değişimler yaşanıyor. Bu değişimin en önemli dinamiğini AKP ile cemaat oluşturuyor. Siyasal İslamcı geleneğin siyasal ve sivil alanında örgütlü olan AKP ve Cemaatlerin işbirliği, değişimin yönünü belirliyor. Toplumsal kesimlerin talepleri ve düşünceleri ile demokratik katılımına imkan sunan bir zemin yok. Çünkü siyasal İslamcı gericilik bu sürecin kendisini bir rövanş duygusuyla sürdürmektedir. AKP ve cemaatler gerçeğini tanımak ve sürecin kendisini kavramak açısından bu tartışmayı Alevi hareketinin başlatması gerekmektedir.

DİNCİ HEGEMONYANIN KURULMASI GÜÇLENDİ
AKP ve cemaatler ellerindeki iktidar gücünü kullanarak, dinci ve ırkçı gericiliği beslemekte, yaygınlaştırmaktadır. Yeni kindar ve dindar neslin yetiştirilmesi bu açıdan önemlidir. Siyasal İslamcı gericiliğin kurduğu hegemonya ancak bu nesil tarafından geleceğe taşınmak isteniyor.
Gerek kamusal, gerekse toplumsal yaşam AKP ve cemaatler eliyle din ekseninde düzenleniyor. Devlet eliyle geliştirilen dindarlık, şimdi cemaat desteği ile toplumu hem tepeden, hem de aşağıdan biçimlendiriyor.

AKP sevdalısı liberaller ve siyasal İslamcı kesimler devlet eliyle toplumun özeline ve vicdanına hükmetmeyi “özgürlük” olarak tanımlayarak, öğrencilerin umreye gönderilmesi bile desteklemektedirler. AKP hükümeti ile cemaatlerin kindar ve dindar nesil yetiştirmesine destek vermektedirler. Çok açık ve net şekilde ifade etmek gerekirse; AKP hükümetinin ve cemaatlerin eğitim ve diyanet aracılığı ile toplumu ve eğitime başlayan yeni nesilleri İslamcılık, yani din ekseninde şekillendirmesi hedefi, bir tür faşist rejim uygulamasıdır.

AKP hükümeti “Türkiye’nin %99’nu Müslüman” gibi saçma ve mesnetsiz argümanı ileri sürerek toplumu tektipleştirme ve cemaatin üniformasını giydirmeye çalışmaktadır. Yani hukukun evrensel ilke ve değerleri ekseninde bir yurttaşlık bilinci ve hakkı yerine, dini referanslarla toplumsal yaşama müdahale edilmekte, itaatkâr ve biat nesli yaratılıyor. Bu açıdan bakıldığında AKP hükümeti ile Diyanet’in “Dindar Toplum Strateji Planı” üst üste gelmektedir. 21 yüzyıl Türkiye’si “çocukları umreye götürmek” “Kuranı Kerim” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı” dersleri, “aile imamlığı” , “çocuklara dini kitaplar, dini CD’ler”, “‘aile irşat ve rehberlik büroları”, “imamlardan kanaat önderi” gibi toplumsal mühendislik projeleriyle toplum İslamcılık lehine teslim alınmak isteniyor.

Sonuç olarak; Yükselen gericilik karşısında toplumsal mücadelenin ve muhalefetin örgütlenmesi gerekiyor. Sol ve Alevi hareketi açısından önümüzdeki süreçte eğitimde dindarlaştırma, tektipleştirme, ayrımcılık, fişleme ve okul baskısı karşısında görünür, kalıcı, yaygın, sürekliliği olacak mücadele zemini yaratılmak zorundadır.