Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi (DAKME), Maraş Katliamı, 19 Aralık Cezaevleri Katliamı ve Roboski Katliamları için anma etkinliği düzenledi. Etkinlik, Zeynep Ovayolu’nun moderatörlüğünde gerçekleşti ve panelde Şükrü Yıldız ile Hüseyin Bulut konuşmacı olarak yer aldı. Anma, DAKME Müzik Topluluğu’nun yaktığı ağıtlarla sona erdi.
Aralık ayı, tarihimizde katliamlarla anılan bir dönem olarak kaydedilmiştir. 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta yaşanan olaylar, Alevi ve sol düşüncelere sahip birçok insanın katledilmesine neden olmuştur. Bu süreçte Alevilerin evleri ve işyerleri yakılmış, birçok insan yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakılmıştır.
19 Aralık 2000 tarihinde devletin ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı altında yirmi cezaevinde gerçekleştirdiği katliam da unutulmamalıdır. Bu olay, cezaevlerinde büyük bir trajediye yol açmış ve pek çok insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur.
Son olarak, 28 Aralık 2011 tarihinde Roboski’de yaşanan katliamda, çoğu çocuk olan 34 kişi hayatını kaybetmiştir. DAKME, bu acı olayları unutmamak ve hatırlatmak amacıyla anma etkinliği düzenleyerek toplumu bilgilendirmeyi ve yaşanan travmayı paylaşmayı hedeflemiştir.
Etkinlik, sinevizyon gösterimi ile başladı ve ardından katılımcıların konuşmalarıyla devam etti. Anma, lokmaların dağıtılmasıyla son buldu.
Yahudi inancının önemli bayramlarından Chanuka’nın ilk günü, Avustralya’nın Sydney kentinde yaşanan saldırıyla gölgelenmiştir. Bondi Plajı’nda meydana gelen bu olay, inançlara ve kimliklere yönelik şiddetin kabul edilemez olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Saldırı, dünya genelinde derin bir üzüntü yaratırken, toplumsal barış ve birlikte yaşam değerlerinin önemini hatırlatmaktadır.
Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), yaşanan saldırıya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dilerken, yaralananların da bir an önce sağlıklarına kavuşmalarını temenni etmiştir. Alevi inancının tarihsel olarak mazlumdan, barıştan ve yaşamdan yana duruşunu vurgulayan federasyon, bu tür olayların sona ermesi gerektiğinin altını çizmektedir.
Federasyonun açıklaması, tüm inanç gruplarının eşit yurttaşlık haklarına sahip olduğunu ve inanç özgürlüğünün korunması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Saldırı, sadece Yahudi toplumu için değil, tüm insanlık için derin bir yaradır ve bu tür olaylara karşı ortak bir duruş sergilemek gereklidir.
Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi tarafından düzenlenen “100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Aleviler” konferansı, Alevi-Bektaşi hafızasının önemli kırılma noktalarını ele aldı. Konferansın moderatörlüğünü üstlenen Hatice Uzun, ilk sunumu gerçekleştiren Dr. Gözde Orhan’ın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Alevi-Bektaşi inancının devlet politikalarıyla ilişkisini tarihsel bir çerçevede değerlendirdiğini aktardı.
Dr. Orhan, 1826 yılında kaldırılan Yeniçeri Ocağı ile Bektaşi Tarikatı arasındaki ilişkiye vurgu yaparak, bu durumun devletin Bektaşi inancına yönelik tutumunu nasıl şekillendirdiğini açıkladı. 16. yüzyılda Kızılbaşlara yönelik şiddet sarmalının, 19. yüzyılda devlet şiddetine dönüşmesiyle Alevi-Bektaşi topluluklarının maruz kaldığı baskıları anlattı. Bu süreç, Alevi-Bektaşi topluluklarının devlet tarafından sistematik bir dışlama ve şiddet politikası ile karşılaştığını gözler önüne serdi.
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Mustafa Kemal Atatürk’ün Alevi ve Bektaşi ileri gelenleriyle kurduğu temasları da aktaran Orhan, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kabulü sürecinde mecliste ciddi bir muhalefet yaşanmadığını belirtti. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte Hacıbektaş Dergâhı’nın son postnişini Salih Niyazi Dedebaba’nın yaşadığı zorluklar, inanç özgürlüğü açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir.
12 Eylül askeri darbesi sonrası devletin din politikalarının Türk-İslam sentezi ekseninde yeniden şekillendiğini ifade eden Orhan, bu süreçte Alevi-Bektaşi topluluklarının maruz kaldığı ayrımcılığın daha da derinleştiğini vurguladı. 28 Şubat sürecinde Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun yeniden devreye sokulması, Alevi açılım süreçlerinde ve eşit yurttaşlık taleplerinde büyük bir engel teşkil etti.
Yazar Mahsuni Gül ise “Tekke ve Zaviyeler Kanununun Hacı Bektaş Dergahına yansımaları” başlığında dergahın yağmalanan demirbaşları hakkında önemli bilgiler paylaştı. 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte unvanların yasaklanması ve dergahların eşyalarının satılması, Alevi inancına yönelik sistematik bir saldırının parçası olarak değerlendirilmektedir. Gül’ün aktardıkları, bu durumun planlı bir biçimde gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.
Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi, “100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Aleviler” başlıklı bir konferans düzenledi. GADEV Başkanı Celal Fırat, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Alevi toplumu üzerindeki tarihsel etkilerini değerlendirirken, bu yasaların yalnızca dini mekânların kapatılmasını değil, Alevi toplumu içerisindeki kuşaklar arası bağların koparılmasını hedef aldığını vurguladı.
Fırat, “Bugün burada yüz yılı aşkın bir süredir bastırılan ve yok sayılan bir hafızayı konuşmak için bir araya geldik” dedi. Konferansta, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Takrir-i Sükûn sürecinin Alevi inancı üzerindeki etkileri masaya yatırıldı. Fırat, bu süreçlerin Alevi-Bektaşi toplumunun tarihsel kurumlarını hedef alan uzun vadeli bir devlet politikası olduğuna dikkat çekti.
Fırat, 1925 sonrası uygulamaların açık bir amacının olduğunu belirterek, Alevi inancının kamusal alandan dışlandığını ifade etti. Dergâhların yalnızca fiziksel mekânlar olmadığını, aynı zamanda inancın aktarıldığı ve toplumsal hafızanın kuşaktan kuşağa taşındığı yaşam alanları olduğunu vurguladı. “Bir dergâhı kapatmak, aslında bir toplumu kendi köklerinden koparmaktır” dedi.
Günümüzde devletin din politikalarında çifte standartların uygulandığını dile getiren Fırat, Alevi inancının hâlâ tanınmadığını ve Alevi dergâhlarının kurumsal olarak korunmasız bırakıldığını ifade etti. Konferans, Alevi toplumunun inanç özgürlüğü mücadelesini bilimsel ve toplumsal boyutlarıyla ele almayı amaçlıyor.
1938 Dersim Katliamı’nda tüm yakınlarını kaybeden Sılo Qız, Hakk’a yürüyüşünün altıncı yıl dönümünde anılıyor. Dersim’deki Alevi inancının ritüellerini yaşatan ve katliamın acılarını müziğe döken Sılo Qız, 104 yaşında hayata veda etmişti. Keman çaldığı için “Bizi eğlendirir, bunu öldürmeyelim” diyerek hayatta kalan Sılo Qız, zorlu yıllarını sanatla taçlandırdı.
Sılo Qız, halkın yaşadığı acıları ve sevinçleri, doğaçlama müziğiyle bölgeye taşıyan önemli bir figürdü. Küçük yaşlarda başladığı müzik yolculuğu, özellikle köy düğünleri ve taziyelerde halkla buluşarak geniş bir kitleye ulaştı. 1938 Dersim isyanının tanığı olarak, o dönemde yaşananları destansı ağıtlarla dile getirdi.
Dersim Milli Köyü’nde son yıllarını yalnız geçiren Sılo Qız’ın evi şu anda yıkılmış durumda. Ancak onun müziği ve anlattıkları, Dersim’in belleğinde yaşamaya devam ediyor. Sılo Qız, 2019 yılında Milli Köyü’nde toprağa verilmişti ve onun anısı, halkın hafızasında silinmeyecek bir yer edinmiştir.
Yahudi inancının önemli bayramlarından Chanuka’nın ilk gününde, Avustralya’nın Sydney kentindeki Bondi Plajı’nda meydana gelen saldırı, dünya genelinde derin bir üzüntü yarattı. Bu tür saldırılar, inançlara, kimliklere ve sivillere yönelik şiddetin kabul edilemez olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Toplumsal barış ve birlikte yaşama değerlerinin önemini vurgulayan bu olay, insanlık adına ortak bir sorumluluğun altını çizmektedir.
Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), yaşanan saldırıya dair bir açıklama yaparak, hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diledi ve yaralananlara acil şifalar temennisinde bulundu. AFA, Alevi inancının tarihsel olarak mazlumdan yana duruşunu hatırlatarak, bu tür olayların karşısında durmanın önemini vurguladı.
AFA’nın açıklamasında, “Yahudi inancının kutladığı Chanuka bayramının ilk gününde yaşanan bu saldırı hepimizi derinden üzmüştür. Sevdiklerini kaybeden ailelere en içten başsağlığı dileklerimizi iletiyor, yaralıların bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyoruz,” ifadeleri yer aldı.
Bu olay, farklı inanç ve kimliklere sahip toplumların bir arada yaşama iradesini zayıflatmamalıdır. Herkesin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık hakları, toplumsal barışın teminatıdır.
Grup yorum “zafer halayi” adlı yeni albümü yayınlandı
Grup yorum 1985’ten beri ezilenlerin sesi Grup Ekin gibi evveli de var tabii ki; “Vurulup düşmüşsün” den bugüne miras aktarılmaya devam ediyor..Dünya devrim resitallerinden enternasyonal marşlara, 1 Mayıs marşından 500 bin emekçi vardı! sabahın bir sahibi var`a Şişli meydanına,Derviş oldumdan Madenciye, Ayşegülene ağıttan, Mısri kızına, Boran fırtınasından Dağlara Doğru`ya, Yıldızları kuşandık´dan Haziranda ölmek zor´a, çiya Ez Im, Her ne peş ,Avlaskani Cuneli, Birayé me, Neşid El Tahrir´è, Ya Arise’l Cenubi,
Gün tutuşur canım türkü tutuşur,Sivas ellerinde sazım tutuşurdan,yalanlara artık sabrım yok dost ´a...
Biz hiç teslim olmadıktan, Sevda kadınına, yılanlara çiyanlara rağmen yürüdük..
Tam Bağımsız Türkiye konserlerinden, Grup Yorum 25. yıl konseri Halkın senfonisine.. ve
Grev alayından Zafer Halayına..
Albümümde yer alan eserler “zafer halayı”,”Diren yoldaş ” “Seninle Her şeye varım”, ” Burası İstanbul Maltepe” “Her Hücre Kızıldere” “Roboski” ” Kürdistan’ım” “Köroğlu” “Hatır Be to” “Yürü Yiğidim” “Haziran” “Her Yer Direniş” “veda” ayrıca daha önce single çalışması olarak yayınlanan “Sıla” adlı Grup Yorum eseri uyuşturucu madde kullanımı ve çeteleşmeye karşı dikkat çeken bir kliple yeniden yayınlandı!
Grup Yorum şu açıklamalara yer verdi;
“Sekiz yıl sonra grup yorum olarak yeni albümünüzle zafer halı ile karşınızdayız sekiz yıl iki şehit onlarca baskın gözaltı dava işkence tutuklama sekiz yıl Üç kıta da konser onlarca direniş zafer beste üretim sekiz yıl bir yanımız baskı bir yanımız diriliş eğer sahnede değilse ya tutukluyuz dur ya da mahkeme salonlarında bu yaşananların hiçbirisi bizi Susturamadı ne sazlarımız ne ezgilerimiz ne de biz asla teslim olmadık içeride dışarıda hepimiz katıldık albüm çalışmalarına kolektifizmdeki ısrarlarımızı sürdürdük”
“Yeni albümümüz zafer Halayı 14 Aralık’ta yayında helin ve İbrahim’e albüm sözümüz vardı Zafer Halayı tutulan sözümüz halkımız sözümüzü tuttuk baskılara yasaklamalara tutuklamalara teslim olmadık küllerimizden Doğduk tüm zorluklar karşısında biz bir kez daha güçlendik birbirimize değerlerimize tarihimizi daha da kenetlendik çünkü biz Ayça İdillerin biz helin ve İbrahim’in biz direnenlerindirerek üretenlerin öğrencileriyiz”
Hiç yüze gelmemiş birbirlerini hiç fiziken görmemiş emekçilerimiz var ama bizi birleştiren ortak ideallerimiz bu inanç sanki hep birlikteymişiz gibi tek yumruk olma yeteneğini kazandırdı bize bu anlamıyla bir elimizle ölümü bir elimizle de hapishane duvarlarını baskılar ve yasaklamaları ite ite geliyoruz yedi notanın komutanları helin böcek ve İbrahim Gökçek’in Gökçek’ten devraldığımız bayrağı zafere taşıyacağız konser sözümüzü de tutacağız hiçbir engel halkın sanatının önüne geçemeyecek
Neşet Ertaş’ın da dediği gibi Halkın türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür!
Grup yorumunun şarkılarının dijital platformlardan kaldırılmasına dair daha önceki yapılan açıklamalar i̇sa şöyle;
Uyuşturucu madde satmak, çete kurmak, madde kullanımını yaymak emperyalizmin beyni uyutma oyunudur! Tek adam rejimlerinin oyalatma sirkidir!
Her gün yeni bir baskı ve yasakla uyandığımız memleketimizde şimdi de Grup Yorum’un, YouTube ve Spotify’daki albümleri ve şarkıları milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması gerekçesiyle erişime engellendi,Türkiye’de görünmez kılındı. Ancak çocuklara taciz ve istismar mecliste bile kadınlara taciz, kadın cinayetleri, katledilen çocuk işçiler, Türkiye’nin her yerinde çeteleleşen, madde kullanan, fuhuş bataklığına düşürülmek istenen gençlik ve geleceksizleştirme çöken etik ve ahlak kamu düzenini bozmuyor! hukuksuzluk, adaletsizlik, adamın varsa cezasızlık politikası kamu düzenini bozmuyor! Geçinememek, ekonomik kriz kamu düzenini bozmuyor! Neyin gösterildiğinden ziyade neyin gösterilmeye değer bulunmadığı bize kültürel hegemonya adına önemli ipuçları veriyor. Düşünsenize, dilediğiniz şeyi izleyebilmek ve dinleyebilmek için cebinizden para ödediğiniz bir platform size “bunu dinleyemezsin” diyor. Neoliberal rejimin gölgesiyle el ele işleyen piyasa, talimatla içerik siliyor.
sabahtan akşama kadar kadınlara hakaret eden ve bununla övünenlerin “Toronto’da bi’ kadına tutuldum 30’unda taş gibi bi’ duldu / L.A.’de en büyük tutkumdu. Ve soyundu, nutkum tutuldu” sözlerini herkes dinleyebilirken, “Belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat” sözleri milli güvenliği ve kamu düzenini bozabiliyor. O zaman şu çok açık; problem olarak gördükleri şey halkın sesinde, isyanın ritminde, direnen hafızada gizli. Çünkü Grup Yorum yalnızca müzik yapmıyor; bir mitingde, üniversite direnişinde, direnen emekçilerin grevinde yeşeriyor. Bu yüzden susturulma girişimi olarak bu kez devletin copu değil algoritmanın filtresi konuşuyor. Demek ki dağıtım ağlarının tekelleşmesi bizim kültür ürünlerine erişimimizden ziyade içeriğin denetimini kolaylaştırıyor. YouTube da, Spotify da, internet de bilgiye erişimi demokratikleştirmiyor.
“Bu çürümüş düzenin en sinsi yanlarından biri sansürün artık birçok insana sansür gibi görünmemesi.” …
Burada mesele yalnızca iktidarın sansürü değil aynı zamanda piyasanın rızayı örgütleyiş biçimi. Biri yasaklıyor, diğeri bu yasakla uyumlu içerik politikalarını üretip bunu normalleştiriyor, hatta görünmez kılıyor. Zorla susturmanın yerini yavaş yavaş, sessizce unutturmak alıyor. YouTube ve Spotify gibi platformlar, bireyi merkeze alıyormuş gibi görünse de aslında merkezlerinde reklam verenler, egemenler ve algoritmik güvenlik yer alıyor. Yani “bağımsız” taklidi yapan bu platformların nasıl neoliberal otoriterliğin birer uzantısına dönüştüğünü görüyoruz. Sansür artık sadece bildirilerle, yasaklarla değil tıklanmayan, gösterilmeyen, tavsiye edilmeyen içerikler üzerinden de işliyor. Grup Yorum’un şarkılarını arayanlar bulamayacak, bulamayanlar merak etmeyecek, merak etmeyenler unutacak. Böylece bu düzen kendine yönelik rızayı görünmesine engel oldukları ve görünmesine alan açtıkları üzerinden yeniden üretmiş olacak.
Bu çürümüş düzenin en sinsi yanlarından biri sansürün artık birçok insana sansür gibi görünmemesi. Şimdilerde içerikler algoritmik havuzdan çıkarılıyor ve görünmez oluyor. Piyasa çarkını böyle çeviriyor: Yasaklama değil sıralamaya almama, susturma değil duyulmuyormuş gibi yapma. Rıza da bu “duyulmayanı duymamaya devam etme” halinde örgütleniyor. Yani piyasa sadece sattığı ürünü değil satılabilir olanın sınırlarını da belirliyor. Bu daha sessiz, daha görünmez ama bir o kadar da sistematik bir baskı türü.
“Bu sansür sadece “politik müzik yaptıkları” için değil aynı zamanda yaptıkları müziği politik bir örgütlenme biçimi haline getirdikleri için yapılıyor.”
Grup Yorum, Türkiye yakın tarihinin en uzun soluklu ve en çok baskıya uğrayan müzik kolektiflerinden biri. Bu sansür sadece “politik müzik yaptıkları” için değil aynı zamanda yaptıkları müziği politik bir örgütlenme biçimi haline getirdikleri için yapılıyor. Onlar için bir albüm sadece şarkılar dizisi değil dönemin ruhuna, halkın taleplerine, sokaktaki mücadeleye dair birer belge, müşterek bir toplumsal hafızanın temsili. 90’larda faili meçhuller, 2000’lerde OHAL, 2010’larda Gezi ve sonrasında yükselen baskı rejimi… Her dönemin politik atmosferi, onların ezgilerinde yerini buldu. Bu yüzden yalnızca fikirleriyle değil bedenleriyle de hedef alındılar. 1980’lerin sonundan itibaren üyeleri hakkında açılan yüzlerce dava, konser yasakları, toplatma kararları, gözaltılar eksik olmadı. 2000’lerin ortasından itibaren bu baskılar daha da sistematikleşti, 2016 sonrası bir “devlet politikası” haline geldi.
Mesela İdil Kültür Merkezi’ne yapılan polis baskınları sıradanlaştı. Grup Yorum’un prova yaptığı, enstrümanlarını sakladığı, albüm kayıtlarını gerçekleştirdiği bu mekan onlarca kez basıldı. Müzik aletlerine el kondu, notalar parçalandı, kayıt cihazları kırıldı. Aynı yıl, grubun solisti Helin Bölek ve İbrahim Gökçek dahil olmak üzere birçok üye “terör propagandası” suçlamasıyla tutuklandı. Grup üyeleri, konser yasaklarının kaldırılması, gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması ve İdil Kültür Merkezi’ne yönelik baskıların durdurulması için ölüm orucuna başladı. Helin Bölek ve İbrahim Gökçek hayatını kaybetti.
“Onlar tekil sanatçı kimliğiyle değil bir halkın sesi olarak var oldular.”1985’ten bu yana yasaklarla büyüyen, her albümle biraz daha kalabalıklaşan bir kolektiflikten söz ediyoruz. Onlar tekil sanatçı kimliğiyle değil bir halkın sesi olarak var oldular. Bugün bu sesi Spotify gibi platformlarda bulamıyorsak, bu halkın sesine, belleğine, öfkesine filtre koyma ihtiyacından doğuyor. Ama nafile ve acınası bir çaba olarak tarihte yerini alıyor. Sahne bulamayınca sokaklardan, evlerin balkonlarından, grevlerde işçilerin dillerinden, Cumartesi Anneleri’nin yüreklerinden yükselen bir ses Grup Yorum.Susmadılar, susmayacaklar, susmazlar çünkü onlar bu coğrafyanın direnme biçimlerinden biri. Dijital mecralardan kaldırıldığında arşiv bağlantılarından, kasetlerden, onlar toplatıldığında sokaklardan yükselecek ezgileri, doğacak güneş gibi karanlığın ortasına sesleri.
TBMM’de ortaya çıkan taciz skandalı, Türkiye’nin uzun süredir inkâr edilen bir gerçeğini yeniden ve sert biçimde hatırlattı: Bu ülkede sorun artık tekil vakalar değil, sistemin kendisidir. Olayın adresi sıradan bir kurum değil; halkın iradesini temsil ettiği söylenen Meclis’tir. Bu nedenle yaşananlar sadece adli değil, doğrudan siyasal bir meseledir.
Taciz iddialarının uzun süre fark edilmemesi ya da görmezden gelinmesi, denetim mekanizmalarının ne kadar işlevsiz hale geldiğini açıkça göstermektedir. Üstelik mağdurların genç stajyerler olması, meseleye ayrı bir ağırlık kazandırmaktadır. Devletin koruması altında olması gereken çocukların, devletin kalbinde böyle bir riskle karşı karşıya kalması, üzerinde durulması gereken asıl utançtır.
Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Bu olay neden daha önce engellenmedi?
Kimler biliyordu, kimler sessiz kaldı?
Bu sorular cevapsız kaldıkça, yapılan her açıklama eksik kalacaktır.
İktidar cephesinin her kriz anında başvurduğu “münferit olay” söylemi bu vakada da devreye sokulmuştur. Ancak Meclis gibi yüksek güvenlikli ve hiyerarşik bir yapıda yaşananların münferit olarak nitelendirilmesi, kamuoyunu ikna etmekten uzaktır. Sorun birkaç kişinin suçu değil; hesap vermeyen bir siyasal kültürdür.
Ahlak, aile ve değerler üzerinden toplumun her alanına müdahale eden bir siyasal anlayışın, kendi yönettiği kurumlarda yaşanan bu tablo karşısındaki sessizliği dikkat çekicidir. Bu sessizlik, aslında bir iletişim tercihi değil; aynı zamanda bir sorumluluk reddidir.
Bu noktada şunu söylemek gerekir: Benzer olayların geçmişte de gündeme gelmiş olması, gerekli önlemlerin zamanında alınmadığını göstermektedir. Eğer bu ülkede gerçek bir denetim ve şeffaflık mekanizması işletilseydi, bugün bu yazı yazılmak zorunda kalmayabilirdi.
Benim için asıl mesele, bu olayın nasıl ele alınacağıdır. Soruşturmanın birkaç kişiyle sınırlı tutulması, idari ve siyasi sorumluluğun tartışma dışı bırakılması, toplumda zaten zayıflamış olan adalet duygusunu daha da aşındıracaktır.
TBMM’de yaşanan taciz skandalı, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve siyasal çürümenin simgesidir. Bu tabloyla yüzleşilmediği sürece, “değerler” üzerine kurulan her söylem havada kalacaktır. Çünkü güven, sözle değil; hesap verebilirlikle inşa edilirken toplumun her alanında sosyal çürüme rekor hızıyla yükseliş göstermektedir.
⌈Haber Merkezi⌉ Alevi kurumları, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Tokat’ın Almus ilçesinde bulunan Hubyar Sultan Tekkesi’ne el koyma girişimine karşı ortak bir açıklama yaparak karara sert tepki gösterdi. Açıklamada, söz konusu müdahalenin Alevi toplumunun tarihine, inancına ve kutsal mekânlarına yönelik açık bir saldırı olduğu vurgulandı.
“İnanç Merkezleri Turizm Nesnesi Değildir”
Açıklamada, Hubyar Sultan Tekkesi’nin Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bünyesine alınabilecek bir tarihî mekân olmadığı belirtilerek, bu yaklaşımın Alevileri yok sayan ve inanç merkezlerini birer turizm nesnesi olarak gören anlayışın ürünü olduğu ifade edildi. Tekkelerin yüzyıllardır Alevi inancının ocak merkezleri olduğu, yol erkânının bu mekânlarda sürdürüldüğü vurgulandı.
Hubyar Sultan Tekkesi’nin tapu kayıtları, masa başı kararlar ya da bürokratik tasarruflarla tanımlanamayacağı belirtilen açıklamada, bu mekânın Alevi halkının rızasıyla yaşattığı ve kuşaktan kuşağa aktardığı bir inanç merkezi olduğu kaydedildi.
“Rıza Alınmadan Yapılan Müdahale İnanç Gaspıdır”
Alevi kurumları, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Alevi toplumunun iradesini yok sayarak, hiçbir istişare yapmadan ve rıza almadan Hubyar Sultan Tekkesi’ne el koyma girişimini açık bir inkâr ve inanç gaspı olarak değerlendirdi. Bu yaklaşımın, Alevilerin kendi kutsal mekânlarını yönetemeyeceği varsayımına dayanan vesayetçi ve asimilasyoncu bir anlayışın devamı olduğu ifade edildi.
Devletin görevinin inanç topluluklarının kutsal mekânlarını denetim altına almak değil, inanç özgürlüğünü güvence altına almak olduğu vurgulanan açıklamada, gelinen noktada Alevilere reva görülen muamelenin koruma değil el koyma, eşitlik değil asimilasyon, diyalog değil dayatma olduğu belirtildi.
“Gerçek Sahip Alevi Toplumudur”
Ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi: Hubyar Sultan Tekkesi’nin gerçek sahibi Vakıflar Genel Müdürlüğü değil, Hubyar Ocağı’dır, Alevi toplumudur. Bu mekânın her karış toprağı yüzyıllardır olduğu gibi Alevilerin inançsal kuralları doğrultusunda, Hubyar Ocağı’na bağlı yol önderleri ve analar ile dedeler tarafından yürütülmelidir.
Devletin bu sürece müdahalesinin inanç özgürlüğüne açık bir saldırı olduğu vurgulanan açıklamada, Alevi inancını tanımayan, cemevlerini hâlâ ibadethane olarak kabul etmeyen bir anlayışın başta Hacı Bektaş Veli Dergâhı olmak üzere tüm dergâhlar ve tekkeler üzerinde tasarruf iddia etmesinin kabul edilemez olduğu belirtildi.
“Karar Derhal Geri Çekilmelidir”
Alevi kurumları, bu uygulamanın Alevilerin kamusal alanda görünmez kılınmasının ve inançlarının kontrol altına alınmak istenmesinin somut bir örneği olduğunu vurgulayarak, söz konusu hukuksuz kararın derhal geri çekilmesi çağrısında bulundu.
Aksi halde Alevi toplumunun bu dayatmayı kabul etmeyeceği belirtilen açıklamada, mücadelenin demokratik, hukuki ve meşru tüm yollarla kararlılıkla sürdürüleceği ifade edildi.
“Dergâhlarımız Bizimdir”
Açıklama, “Dergâhlarımız bizimdir. Dergâhlarımızdan ve inancımızdan elinizi derhal çekin” ifadeleriyle sona erdi.
Ortak açıklamaya Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Türkiye Alevi Federasyonu, Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği imza attı.
Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği (AHAD-DER) Başkanı Hamit Karaoğullarından, Suriye’deki Alevilere yönelik artan saldırılara dikkat çekerek uluslararası bir araştırma komisyonu kurulmasını talep etti. Karaoğullarından, “Soykırımı durdurun” çağrısıyla dünya kamuoyuna seslendi.
Karaoğullarından, Suriye’deki Alevi katliamlarının boyutlarının giderek büyüdüğünü belirterek, 8 Aralık’tan sonra saldırıların daha da şiddetli hale geldiğini ifade etti. Alevi halkının, Esad rejiminin Alevi olması nedeniyle sistematik bir yok ediliş planıyla karşı karşıya olduğunu vurguladı. “Katliamlar boyut değiştirmiş ve soykırım noktasına gelmiştir” diyen Karaoğullarından, Alevi kadınlarının kaçırılması, tecavüze uğraması ve çocukların kaçırılması gibi insanlık dışı uygulamaların yaşandığını dile getirdi.
Karaoğullarından, bu durumu sadece Alevilere özgü bir sorun olarak görmediğini, tüm ezilen halklar için insani yardım koridoru açılmasını talep etti. “Bizler, Aleviler için değil, tüm halklar için yardım talep ediyoruz” diyerek, Dürziler, Ezidiler ve Hristiyanlar gibi diğer grupların da desteklenmesi gerektiğini ifade etti.
Son olarak, uluslararası topluma çağrıda bulunan Karaoğullarından, “Aleviler asla diz çökmez. Yaşasın direnen ve örgütlenen halklar” diyerek, Alevi kurumları olarak hak ihlallerinin incelenmesi için bir komisyon kurulmasını ve Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir heyet oluşturulup bölgeye gidilmesini önerdi.