Ana Sayfa Blog Sayfa 694

Adana’da 4.3 büyüklüğünde deprem

Adana’nın Saimbeyli ilçesinde 4.3 büyüklüğünde deprem meydana geldi

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, Adana’nın Saimbeyli ilçesinde 4,3 büyüklüğünde deprem oldu.

Saat 06.45’te olan deprem, yerin 7 kilometre derinliğinde gerçekleşti. Depremin Riha (Urfa), Dîlok (Antep) gibi çevre illerden hissedildiği öğrenildi.

Kandilli Rasathanesi ise sabah 06.45’te meydana gelen 4.2 büyüklüğündeki depreminin Maraş’ın Göksun ilçesinde meydana geldiğini belirtti. Depremin derinliğini ise 3.6 kilometre olarak açıkladı.

HABER MERKEZİ

 

#Adanada #büyüklüğünde #deprem

Xwebûn gazetesi ‘Özgürlük Kıvılcımı’ manşetiyle çıktı

Xwebûn gazetesinin 172’nci sayısında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yaş günü olan 4 Nisan’a dikkat çekerek ‘Özgürlük Kıvılcımı’ manşetiyle çıktı

Kürtçe haftalık yayın yapan Xwebûn gazetesinin 172’nci sayısı, “Çirûska Azadiyê (Özgürlük kıvılcımı)” manşetiyle çıktı. Gazetenin bu haftaki manşetinde, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yaş günü olan 4 Nisan’a dikkat çekildi. Bu haftaki sayıda, PDK ile YNK arasındaki gerginlik ile Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin Irak’ın yetkisi olmadan petrol satılamayacağına dair Türkiye aleyhine verdiği karara dair gazeteci Necmettin Salaz ile yapılan röportaj yer aldı. Yine yazar Adar Jiyan’ın anadil üzerine yazısı ile yazar Zinar Ronî’nin “HDP dizane bi kê re dimeşe (HDP kiminle yürüdüğünü biliyor)” başlığıyla kaleme aldığı yazıya yer verildi.

HABER MERKEZİ

#Xwebûn #gazetesi #Özgürlük #Kıvılcımı #manşetiyle #çıktı

Tecrit ve Savaşa karşı barış ve diyalog için Amara’ya yürüyelim

Tecrit ve savaş politikalarına karşı onurlu bir barış ve diyalog için 4 Nisan’ ın sahiplenmesi gerektiğini belirten HDP Riha Milletvekili Ömer  Öcalan herkesi Amara’ya davet etti

Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Özgür Kadın Hareketi (TJA), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu (MED TUHAD FED) öncülüğünde, 4 Nisan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın doğum günü vesilesiyle birçok kentte fidan dikilecek. 4 Nisan etkinliklerinin finali olarak da, “Özgürlük için Amara’ya” sloganıyla Amara Yürüyüşü düzenlenecek.

Her yıl engellemelere rağmen PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın doğduğu Xelfeti ilçesine bağlı Amara köyünü ziyaret eden Kürt halkı ve dostları, bu yıl da tecrit uygulamasına karşı Amara’ya yürüyecek. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Riha Milletvekili Ömer Öcalan Amara Yürüyüşü’nün Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü talebiyle gerçekleşeceğini belirterek, katılım çağrısında bulundu.

‘Newroz alanları Öcalanın özgürlüğü haykırdı’

Newroz alanlarında halkın PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü haykırdığını söyleyen Ömer Öcalan, Kürtlerin ilk gündeminin Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit olduğunu belirtti. 4 Nisan’ın Kürt halkı için özel bir gün olduğunu söyleyen Ömer Öcalan, “2004 yılından beri 4 Nisan’da Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü için düzenlenen yürüyüşlerin çok büyük etkisi oluyordu. Ancak son yıllarda halkın Amara’ya gelmesi engelleniyor, halkın büyük bir coşku ile Sayın Öcalan’ın doğum gününü kutlamasına izin verilmiyor. Ancak engellemelere rağmen, Kurdistan ve Türkiye’den binlerce kişi buraya geliyor ve 4 Nisan’ı Amara’da kutlamak istiyor. Biz de tüm halkımızı Amara’ya davet ediyoruz” dedi.

‘Tecritin kırılması 4 Nisan sahiplenmeli’

Kürtlerin özgürlüğünü, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünde gördüğünü ifade eden Öcalan, şöyle devam etti: Büyük bir sahiplenmenin olduğunu bu nedenle herkesin  Amara’ya gelmek istediğini ifade etti. Bu nedenle de gün sahiplenme günü olduğunu belirtti. Tecrit uygulamasının kaldırılması için büyük bir sahiplenme ve mücadeleye ihtiyaç olduğuna vurgu yapan Öcalan, “2 yıldır ne ailesi, ne de avukatları Sayın Öcalan’dan hiçbir haber alamıyor. En son 2 yıl önce telefonda 2-3 dakika kardeşiyle konuştu ve o günden sonra Sayın Öcalan’dan hiçbir haber alınmıyor. Bu nedenle 2023’ün 4 Nisan’ı büyük bir öneme sahip. Tecrittin kırılması için 4 Nisan’ı sahiplenmemiz gerekiyor” dedi. . Halk Sayın Öcalan’ın paradigmasını hayata geçirebilmek için, onun fikir ve düşüncelerini takip ediyor. Bu nedenle de devlet Sayın Öcalan’ı halka unutturmak istiyor” diye belirtti.

‘4 Nisan tecritin kırıldığı gün olsun’

Tecrit ve savaş politikalarına karşı 4 Nisan’da Amara Yürüyüşü’ne katılım çağrısı yapan Öcalan, konuşmasını şöyle sonlandırdı: “Bu politikalara karşı 4 Nisan bizler için çok önemli. 4 Nisan tecridin kırıldığı gün olsun. Bu nedenle tüm halkımızın Amara’ya gelmesini istiyoruz. Önderliğin doğduğu ev halkın evidir. Biz de Amara’dayız, halkımıza çağrım; tecrit ve savaş politikalarına karşı onurlu bir barış ve diyalog için halkımızın bu önemli sürece dahil olması.”

‘Özgür yarınların yolu Öcalan’ın özgür olmasından geçiyor!’

Anadolu Yakınlarını Kaybedenlerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (ANYAKAYDER) ve Marmara Tutuklu Aileleri ile Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (MATUHAY-DER) Eşbaşkanları, Abdullah Öcalan’ın 74’üncü yaş gününe ilişkin JINNEWS’e konuştu.

Sayın Abdullah Öcalan’ın doğum gününü kutlayarak söze başlayan ANYAKAYDER Eşbaşkanı Evin Genç, “Bir yandan doğum gününü kutlarken bir yandan da aramızda olmayışının burukluğu ve hüznü var” ifadelerini kullandı. Abdullah Öcalan’ın paradigmasının tüm halkalar tarafından sahiplenildiğini dile getiren Genç, “Çünkü tüm halklara kendisini kabul ettiren bir Önder’dir. Dolasıyla varlığı ve doğum gününün önemli olmasının nedeni budur. Kabul ettirmesi dayatmayla değil düşüncesiyle, ilkesiyle, duruşuyla olmuş, tüm halkların kalbinde yer edinmiştir” cümleleriyle Abdullah Öcalan’ın varlığının önemini anlattı.

‘Önderliğin fiziki özgürlüğü tüm halklara yansıyacak’

24 yıldır Abdullah Öcalan üzerinden başlayarak tüm cezaevlerine yönelik tecrit politikası uygulandığını paylaşan Genç, “Bunun yansıması öncelikle biz kadınlara ve tüm halklara oluyor. Hiçbir şekilde anayasal olan hakkını savunamıyorsun. 12 ay süren Adalet Nöbeti oldu ve annelerin tek talebi haksız ve hukuksuz yapılan uygulamaların son bulması, hasta olan tutukluların acilen tahliyesiydi. Ama sonuç neydi, anneler her hafta darp edilerek gözaltına alındı. Bundan dolayıdır ki Önderliğin fiziki özgürlüğünün tüm halklara yansıması olacaktır” dedi.

‘Varlığı Kürt halkının doğuşudur’

Kürt ve Ortadoğu halkları için sağlanacak olan barışta PKK Lideri’nin önemli bir role sahip olmasından dolayı 2 yıldır kendisinden hiçbir haber alınamadığını belirten MATUHAYDER Eşbaşkanı Dilek Demir,  tecridin asıl nedenini savaş siyasetinde olan ısrar olarak yorumladı. Demir, “Kürt halkı inkar ediliyordu. Sayın Abdullah Öcalan Kürt halkı var diyerek kendi yaşamını Kürt halkına adadı. Bu nedenle Sayın Abdullah Öcalan’ın varlığı, Kürt halkının doğuşudur. Kürt halkı için Sayın Abdullah Öcalan kırmızı çizgidir” değerlendirmesini yaptı.

 ‘Önderliğin özgürlüğü Kürt halkının özgürlüğüdür’

Uluslararası mekanizma ve güçleri “iki yüzlü” olarak tanımlayan belirten Demir, Abdullah Öcalan’a uygulanan tecritten dolayı Türkiye’ye yaptırımlar uygulanması gerekirken hiçbir müdahalede bulunulmadığının altını çizdi. Tecrit politikası karşısında kamuoyuna düşen görevin PKK Lideri’ne sahip çıkmak olduğunu paylaşan Demir, “Sözde değil özde ve pratikte sahip çıkmalıdır. Abdullah Öcalan ne kadar tecrit altında tutulursa, Kürt halkı o kadar yok olur düşüncesi var. Ama halk bu dayatmayı kabul etmiyor. Bundan dolayı da zaten tecrit diğer cezaevlerine de yansıyor. O yüzden Önderliğin özgürlüğü demek aynı zamanda Kürt halkının özgürlüğü, dünya halkları için barış, özgürlük ve birlikte yaşam demektir” şeklinde konuştu.

HABER MERKEZİ

#Tecrit #Savaşa #karşı #barış #diyalog #için #Amaraya #yürüyelim

Gazeteci Korkmaz’a gözaltı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir soruşturma kapsamında sabah saatlerinde evine yapılan baskınla Demokratik Modernite çalışanı gazeteci Sema Korkmaz gözaltına alındı

Gazetecilere yönelik baskılara her gün yenileri ekleniyor. Sabah saatlerinde Demokratik Modernite çalışanı gazeteci Sema Korkmaz, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir soruşturma kapsamında evine yapılan baskınla gözaltına alındı.

Ters kelepçe dayatması

Korkmaz, evde yapılan bir buçuk saatlik arama esnasında ters kelepçelenerek bekletilmek istenirken, itiraz üzerine polisler vazgeçmek zorunda kaldı. Yapılan arama sonunda bilgisayar, telefon ve çok sayıda kitap, telefona el konuldu.

24 saat kısıtlılık

Ardından Korkmaz, ters kelepçelenerek Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Korkmaz’ın avukatı Özcan Kılıç’a, hakkında 24 saat görüş kısıtlılığı kararı olduğu bildirildi. Korkmaz’ın gözaltı gerekçesine dair ise herhangi bir bilgi verilmedi.

İSTANBUL

 

#Gazeteci #Korkmaza #gözaltı

Parti değil barış ve demokrasi önemlidir

Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz ile KCK’nin eylemsizlik kararını ve seçimleri konuştuk: Bu seçimlerin kritik olduğunu söylüyorsak hiçbir muhalif partinin seçime girme işini başkalarının haklarına zarar getirecek riskleri olan bir yöntemle yapmaması lazım

Nezahat Doğan

Türkiye seçim sath-ı mailine çoktan girmiş bulunuyor. Karışık bir siyasi tabloyla karşı karşıyayız ve gündem her an değişecek sıcaklıkta devam ediyor. Sonuçta bu seçim, ya tekçi, despotik, dinin araçsallaştığı baskı rejiminin daha da derinleşeceği anti-demokratik sürecin devamı; ya da demokrasinin, barışın, çözümün tercih edileceği demokratik cumhuriyetin seçimi olarak geleceğe yön verecek. Tam da bu süreçte KCK’nin insani değerler ve vicdani sorumlulukla, depremin açtığı yaraları gözeterek aldığı eylemsizlik kararı ve seçim sonuna kadar bunu uzatması önemliydi. Üçüncü yol olarak ittifak oluşturan HDP, Yeşil Sol Parti kimliğiyle yola devam edeceğini açıklarken, demokrasi güçleriyle “birlikte değiştireceğiz,” diyerek tarihi bir sorumluluğu da üstlenmiş bulunuyor.

KCK’nin aldığı eylemsizlik kararını bir gün dahi olsa çok kıymetli olduğunu belirten Hakan Tahmaz’a göre Türkiye tarihi bir dönemeçte ve bu fırsatı herkesin barış için ve Türkiye’nin köklü sorunu olan Kürt meselesinin çözümü adına çok iyi değerlendirmesi gerekir diyor. Önümüzdeki süreç demokrasi ve barış açısından hem önemli fırsatları, hem de önemli riskleri barındırıyor.  Bu karışık siyasi tabloyu, olası gelişmeleri, demokrasi ve barış adına yapılması gerekenleri Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz ile konuştuk.

KCK yaptığı açıklamayla eylemsizlik kararını uzattığını açıkladı, bu barış için ne anlam ifade ediyor?

Barış Vakfı yıllardır barış için mücadele yürütüyor. Bizim için parmağın bir gün dahi olsa tetikten çekilmiş olması tarif edilemeyecek değerdedir. Tek taraflı ilan edilmiş ateşkesin ya da eylemsizlik kararının kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Kararla cenazelerin gelmesinin ve ölümlerin önüne geçilmiş oldu. Bütün seçimlerde eylemsizlik kararı alınıyor ve doğru yapılıyor. Biliyoruz ki sokak kışkırtılıyor; bunu devletin bazı kurumları ve milliyetçi çevreler yapıyor; bundan medet umanlar yapıyor. Bu tabi ki seçimlerin rahat ortamda gerçekleşmesinin ve seçmen iradesinin önüne de engel oluyor. Bunun için şu an eylemsizlik kararının çok kıymetli olduğu kanaatindeyim.

-Bugün bu eylemsizlik kararı konuşulmuyor ve neden yeterince gündemde değil?

Pek çok kesimin gündeminde değil… Ama bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan çıkmasını isteyenler; hukuksal, kurumsal devlet yapısının çalışmasını isteyenler bunu dikkatle izliyor. Türk milliyetçisi olmayan, savaştan siyaset istemeyen kesimler, kurumlar ve partiler bunu izliyor.

-İyi de niye konuşulamıyor?

Çünkü 2016’dan 2022 yılına kadar bu ülkede barış diyenlere, Kürt sorununun çözümünü isteyenlere “Ne çözümünden bahsediyorsunuz?” deniyordu. Kürt meselesini devlet gündemden çıkardığı gibi, sivil toplum ve muhalifler de gündemden çıkardı. “Ya şimdi bunun zamanı mı?”, “Türkiye çok daha kötüye gidiyor,” sözlerini çok duyduk. Aslında 2015 sonrasının güvenlikçi politikalarında, sadece savaş ve çatışma olarak ifade edilemeyecek uygulamalar da var. Mesela üniversitelere bakın, kapalı… Neden? Güvenlik tehdidinden dolayı, deprem duyarlılığından değil.

-Toplumsal dinamiklerin harekete geçmesinin önünü almak mı? Bir korkunun güvenlikçi politikalara sirayet etmesi mi?

Evet, çok keskin… Bu güvenlik politikalarının alt başlıkları var; sınır dışında askeri operasyonlar, bombalamalar gibi Kürt bölgelerinde Kürtlerin üzerinde estirilen her türlü devlet terörü diye tarif edebileceğimiz durumlar. 2017-2018 yıllarında Türkiye seçimleri 20 ilde OHAL varken yaptı. Bu hiç gündeme gelmedi. Türk siyaseti devletin beka tehdidini satın almıştı ve buna rıza gösterdi. Kürt sorunu ve Kürtler bağlamında gündeme gelen her türlü sorun, önemli sorun olmaktan çıktı.

-Bu ülkede geçtiğimiz dönemde bir barış süreci yaşandı. Bugün de Kemal Kılıçdaroğlu Kürt sorununun çözüm adresini meclis olarak gösterdi. Tekrar barış dönemleri yaşanır mı? Bu realitede ne kadar karşılık bulur?

Şimdi 2016 sonrasında ve halen sürdürülen dış ve iç politikaların; devlet aklının, Cumhur İttifakı aklının politikalarının sürdürülebilir olmadığı görüldü. Türkiye Batı’dan gittikçe yabancılaştı. Bunu toplum da fark etti. Suriye’deki ve bölgedeki gelişmelere baktığımızda, bölgesel güçler Suriye’deki savaşa son verecek bir formül arayışında. Türkiye’nin bugüne kadar ortaya sürdüğü politikalarda ise ne bölgede, ne de dünyada yanına alabildiği, birlikte hareket edebildiği ikinci bir ülke yok. Türkiye’nin kendi yurttaşlarıyla barış yapmaktan uzaklaşan devlet aklı, Amerika, Rusya, İran ve Esad ile bir yol bulmaya çalışıyor.

İktidarın esas politikası Kürt siyasal demokratik hareketini bastırmak… Yerel yöneticileri iki kez görevden aldı. Pek çok seçilmiş milletvekilini görevden aldı. Ama bir şeyi değiştiremiyor, Kürt seçmen sandıkta tercihini yaparken ona etki edemiyor. Kürtleri sokağa çıkartmıyor, yasaklıyor, tepkisine de izin vermiyor ama sandıkta ve parlamentoda istediğini elde edemiyor. Artık bu politikalarla bir yere gidilemeyeceğini devlet fark ediyor. Türkiye bir değişimin eşiğinde. Buna kendi iktidarı için direnç gösteren bir AK Parti var. Yanına milliyetçi ve buradan beslenen başka siyasal güçleri, Türk milliyetçisi güçleri ya da Hüda-Par ve Yeniden Refah Partisi gibi Türkiye’nin tarihsel olarak en gerici bloğunu alarak politikasını sürdürmek istiyor.  Türkiye ya buna onay verecek ya da değişimden yana irade ortaya koyacak.

-AKP-MHP’nin Taliban ve Hizbullah ortaklığı diyebileceğimiz kadar keskin bir ittifakla yol alması demokrasi ve barış açısından nasıl bir tehlike barındırıyor? İktidar neden böyle sürece yöneldi?

Ne yazık ki, Türk siyasetinin hiçbir kümesinde değerler tutarlılığı üzerinden bir siyaset oluşmaz. AK Parti’nin bu yüzü açığa çıktı. Recep Tayyip Erdoğan önce gömleğini değiştirerek başladı, AB ile bütünleşme sürecini yürüttü, Türkiye’yi demokratik açılımlara yönetti, sonra birden o gömleği yeniden giydi ve tek bir odağa geldi. “Ben iktidarımı sürdüreyim de, nerde nasıl bir yöntemle olursa olsun,” noktasında.

-AKP’nin kendi içinde gizli bir ajandası olduğu tartışmaları hep vardı. Şimdi şeriata uzanan ve dinin araçsallaştırıldığı yerde keskinleşen bu ajanda mı ortaya çıktı?

Ben böyle bir şeyden çok emin değilim ama şunu söyleyebilirim. İktidar olmayı ve iktidarda kalmayı temel ilke edilmiş vaziyette. Bakın Ergenekoncular ile anlaşarak iktidarda oturuyor. Eski Bakan’ın sözüyle ifade edeyim: “Eskiden bakanlık koridorlarında yazar-çizer, aydın, sivil toplum örgütü temsilcileri vardı. Şimdi Ergenekon davasından yargılananlar, Vatan Partisi yani Doğu Perinçek’in arkadaşları var orada” diyor. Bir yığın siyasal İslamcı da AK Parti’nin bugünkü pozisyonunu eleştiriyor. Şu bir gerçek ki AK Parti bir aile ve zümre iktidarı kurdu. Devleti yönettiğini sanıyor ve bunun devamını sağlayacak normal olmayan her yolu da deniyor. AK Parti, politik zemine denk düşmeyen işler yapabiliyor ve her yol mubah onun için… Şu anda Türkiye’yi yönetemeyen bir iktidar var; depremi yönetememiş. Bir hafta hiç uğramadığı yerler var. Deprem döneminde çadır satan bir devlet kurumu var. Bu kadar pespayelik ve rezalet olamaz. AK Parti’nin bütün hedefi bir oy farkla da olsa seçimi alabilmek.

Diğer taraftan, seçimden toplumun büyük beklentisi ve Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı etrafında büyük bir güç birikmesi var. Kılıçdaroğlu’nun seçimleri almasıyla bizim söylediğimiz gibi demokratik, özgürlükçü bir cumhuriyet mi olacak? Cumhuriyetin ikinci yüzyılı çok tartışılıyor ve Kılıçdaroğlu bunu demokrasiyle taçlandırmak istiyor. Ancak benim buraya ilişkin bazı çekincelerim var.

-Ne gibi çekinceler?

Kılıçdaroğlu bir sabah kalkıp, “Kürt sorunu var, Kürt sorununu Meclis’te çözeriz,” demedi. Adım adım bir yere geldi. Buraya gelirken de Türkiye’nin değişim ihtiyacını ve isteğini gördü. Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde ilk defa bir parti lideri bu değişim ihtiyacına talip olurken de partisine, tabanına, seçmenine çağrı yaptı; “değişmek gerekir ama biz de değişmeliyiz,” diyerek. Ve bunu net, açık yaptı. Bunu nereye kadar sürdürebilir, bunu bilemeyiz. Ama başka bir şeyin altını çizmek istiyorum. Biz hep değişimi, demokratikleşmeyi, barışı kendi dışımızdakilerden bekliyoruz. Bütün dünyada görülüyor ki, bu sadece siyasi aktörlerin karar vererek olabilecek bir şey değil.

-Burada toplum ne bekliyor, ne istiyor? Demokratik Türkiye isteyenler ne yapacak?

Barış Vakfı olarak çözüm sürecinden de çıkardığımız derslerle Kılıçdaroğlu’nun çıkışının, yaklaşımlarının ve bu arayışının kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bundan önceki dönemlerde “Kürt sorununu çözdük, Türkiye’de Kürt sorunu değil, terör sorunu var” denildiğini gördük. Toplum bunu satın almıştı. Kürtler dışında “Hayır, Kürt sorunu çözülmedi” diyen, Barış Vakfı, İHD gibi bir iki sivil toplum örgütü vardı. Toplum “Şimdi Kürt sorunu çözüm zamanı değil” noktasına gelmişti. Ana akım Türk siyasetinin aklı “Kürt sorunu Meclis’te çözülür” dediği zaman toplumda atmosfer değişti.

-Var olan Kürt sorununda bir kabul etme ve rahatlama mı oldu?

Türkiye’nin Kürt sorunu HDP sorununa indirgenmişti, öyle bir hal almıştı. HDP’liler ağızlarını açtıklarında Kandil konuşuyor diye bakılıyordu. Şimdi Türkiye başka bir döneme girdi.

-Kürt sorununa toplumsal bakış değişti mi diyorsunuz?

Hayır! Toplumsal bakışı değiştirecek bir çıkış yaşandı. Bunu kıymetli yapan şudur: Biz Barış Vakfı olarak geçen yıl mayıs ayında bir rapor yayınladık. Orada “Türkiye toplumunun Kürt sorununa, barış meselesine yaklaşımını belirleyen siyasi partilerin liderlerinin takındığı tutumdur,” diyoruz. Lider barıştan, görüşmeden, müzakereden yanaysa o partinin seçmeni oraya doğru evirilir, değilse karşısında olur. Çözüm sürecini düşündüğümüzde, çeşitli nedenlerle CHP bu işin içinde değildi, Parlamento dışındaydı. Toplumun 2016’dan sonra girdiği siyasal atmosferi gördüğümüzde ve şimdi gelinen noktada Kılıçdaroğlu gibi ana muhalefet partisinin liderinin bu sözü bir defaya mahsus değil, sistematik olarak etmesi, Diyarbakır’da da söylemesi önemlidir.

Bunu önemli kılan ikinci bir nokta, artık Türkiye’nin iç meselesi olmaktan çıkmış barış, Kürt meselesi gibi büyük bir sorunun çözümü fırsatlarını ve olanaklarını değerlendirmektir. Barışı savunanlar, çözüm isteyenler barış için açılma ihtimali olan kapının kolunu zorlamakla mükelleftirler. Biz “açılacak mı açılmayacak mı belli değil” diyemeyiz. O kapıyı açarız, açmaya çalışırız, direnç gösterenlerin karşısına da ayağımızı, vücudumuzu kapının arasında direnç haline getiririz. Aynı zamanda Kürt meselesinin de, Cumhuriyetin de, yeni oluşacak sistemin de nasıl bir hal alacağı, barıştan yana, emekten yana, özgürlükten yana siyasal güçlerin, sivil toplum örgütlerinin sorumluluğudur. Bütün siyasi aktörler siyasi adım atarken kendi hesabını yapar. Kılıçdaroğlu’nın kafasından hangi tilki geçiyor, siyasi hesap mı yapıyor? Bize, sivil toplum örgütlerine düşen onu o noktada cesaretlendirmek, yönlendirmek, itelemek. Bu kritik aşamada bir dönemin sona ereceğine yönelik umudum yüksek.

-Parlamento için üçüncü yol Yeşil Sol Parti bünyesinde seçimlere girecek. Bileşenleri arasında TİP, EMEP var. Nasıl bir parlamento görüyorsunuz?

Ben gelişmelerin umut vaat ettiği kanaatindeyim. Fakat hayale de kapılmamak gerekir. 15 Mayıs sabahı “hadi çözüm, hadi İmralı ile görüşelim, Kandil ne yapacak, silah bırakacak mı?” tartışmasıyla olmaz bu iş. Bir yola girildi. Millet İttifakı’nın içinde MHP’den ayrılmış, Türk milliyetçileri de, demokratik zihniyetten oldukça uzak olanlar da var. Zaten anlaştıkları ana mesele de güçlendirilmiş parlamenter sistem… Barışın gerçekleşmesi devlet kurumlarının kuralların ve hukukunun işletilmesiyle olur. Eğer değiştirecek hukuk bulamazsanız zaten barış olmaz. İşleyen bir kurum inşa edemezseniz barış sağlıklı gelişmez. Şimdi Kılıçdaroğlu diyor ki; “ben kurumları, kuralları, yasaları işleteceğim, parlamentoyu işleteceğim.” Çözüm sürecine dönecek olursak, parlamentoyu işletmek demek açık şeffaf yeni bir süreç olacak demektir. Bu elimizde bir veri… Bu yola girdiğimizde Emek ve Özgürlük İttifakı bu yolda ikinci güç olacak.

-Bunun yolu size nedir?

Üçüncü yol HDP’nin ana omurgasını Kürt temsiliyeti oluşturuyor. Türkiye’nin demokratik bir zeminde ilerleyebileceği yola girebilmesi için Kürtlerin parlamentodaki temsiliyeti 2015 seçimlerindeki kadar önemli. Altını çizerek söylüyorum daha nitelikli, daha donanımlı bir temsiliyete ihtiyaç var. Meclis’te altmış kişi olmak çok önemli ama kürsüyü kullanan, Türkiye’nin bütününe ve sorunlarına hitap eden ve çözüm üretebilen, yol gösterebilen bir düzeye gelinmesi de çok önemli.

Önümüzdeki birkaç gün içinde milletvekilliği listeleri verilecek. Bu seçimlerin kritik olduğunu söylüyorsak hiçbir muhalif partinin en doğal hakkı olan kendi bayrağı ve kendi kimliği ile seçime girme işini başkalarının haklarına zarar getirecek riskleri olan bir yöntemle yapmaması lazım.

-TİP’i mi eleştiriyorsunuz?

Eleştirmiyorum, ben öneriyorum. TİP ayrı girmek isteyebilir, ben bunda bir sorun görmüyorum.

-Ama bu dönem o dönem değil hesapların olmaması gerekir mi diyorsunuz?

Ayrı girebilir. Emek ve Özgürlük İttifakı’ndan ayrışabilir, ben ayrı gireceğim diyebilir. Ama bütün uzmanlar şunu söylüyor; ayrı listede farklı çatılarda girerse oylar büyük partiye yarıyor. Böyle bir risk üstlenmememiz gerekir diye düşünüyorum. Parlamentodaki demokrasi ve barış güçlerinin Türk milliyetçisi olmayan güçlerin sayının bir tane dahi fazla olması kritik bir öneme sahip. Bugün bu gerçekten çok önemli… Türkiye,  tarihinin görmediği oranda Türk milliyetçisiyle karşı karşıya; Hüda-Par, Yeniden Refah partisi, BBP ve bütün bunları düşündüğümüzde parlamento zemini yeni bir krizin, yeni bir çözümsüzlüğün zemini haline gelebilir.

-Bu dönemde herkes kendine neyi öncelik edinmeli ve sormalı?

Partiler ve bireyler olarak yaptığımız ve yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Ben sosyalist soldan gelen bir insanım. Yıllardır ömrümü buna adadım. Şu an kendimizi saydırmanın zamanı değil. Bu kadar açık söylüyorum: Herkesin kendini ve kendi örgütünü büyütme hali en doğal hakkıdır, bu tartışılamaz. Ama 14 Mayıs’ta bunu geri çekmeliyiz.

-Mesela EMEP bunu yaptı ve Yeşil Sol Parti’nin adında giriyor seçime…

Çok iyi bir iş yaptı, tebrik etmek gerekir. Hangi gerekçeyle yaptı beni hiç ilgilendirmiyor ama yaptığı işin için “Oh ya sevindim” dedim.

-Aynı sorumluluğu TİP’in de mi göstermesini bekler miydiniz?

Orada tanıdığım, değer verdiğim, birlikte mücadele eden insanlar var. Umarım bunu yaparlar, başarırlar. Yapmazlarsa şu kötü olur diye düşünüyorum. Sözü ediliyor; beş altı yerde kayba uğrayabilir deniliyor. Bugünkü Türkiye gerçekliğinde, bugünkü sol demokrasi güçleri denkleminde altından kalkılması ağır bir bedel olur diye düşünüyorum.

-Tarihi bir süreçte Yeşil Sol Parti toplumsal sorumlulukla bu yükü sırtlayarak önemli bir açılım mı sağladı?

Yeşil Sol Parti bugünkü siyasal atmosfer, bugünkü siyasal riskler açısından kıymetli ve önemli bir iş yaptı. Bunun altından da başarıyla çıkacaklarını umuyorum. Mesele bir, üç, beş milletvekili kazanma meselesinin ötesine geçmiş durumda, altını çizerek söylüyorum, Kürt siyasi temsilcilerinin de etkili, donanımlı bir temsiliyetinin zamanıdır diye düşünüyorum.

-Milletvekillerini de ona göre seçmeliler diyorsunuz?

Bu gerçekten önemlidir.  Meclis’teki konuşmalarda ne söylemek istediğini iyi anlatan, duruşuyla, donanımıyla vizyon sahibi temsilciler önemli. Kürt seçmen de bunu istiyor.

Hakan Tahmaz’ın derdi nedir?

Benin derdim barış ve çözüm. Önce rahat bir nefes alacağız. Bu iktidarın seçimleri almak için yapmayacağı hiçbir şey yok. Mutlaka birçok oyunu devreye sokacaktır. O nedenle bize hem cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, hem de parlamento seçimlerinde uyku yok. Türkiye için barışsız bir gelecek yok. Barış olmadan bir refah yok, demokratikleşme yok, yeni bir yüzyıla ulaşmak yok. Cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu cumhuriyeti ikinci yüzyılda demokrasi ile taçlandıracaksa kurucu felsefeye neşter atmak zorunda. Türkiye sadece Ankara’dan yönetilemez, çok kültürlü, çok inançlı, çok dilli bir toplumda, bunu kabul ederek tekçilik üzerinden ilerleyemez. 14 Mayıs’ın bu yola gireceğimiz bir eşik olacağını umut ediyorum. Biz ne kadar ter dökeceksek cumhuriyet ya da Türkiye başka bir Türkiye’ye doğru o kadar ilerleyecek.

#Parti #değil #barış #demokrasi #önemlidir

Pütürge’de 3.9 büyüklüğünde deprem

Pütürge merkezli 3.9 büyüklüğünde deprem meydana geldi

Resmi kayıtlara göre can kaybının 50 bini aştığı Mereş depremlerinin ardından bölgede sarsıntılar sürüyor. AFAD Deprem Dairesi’nin verilerine göre saat 22.04’te Meletî’nin Pütürge merkezli 3.9 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

HABER MERKEZİ

#Pütürgede #büyüklüğünde #deprem

3. Yol ve tarihsel sorumluluk

Emek ve Özgürlük İttifakı tarihi sorumluluğunun bilinci ile hareket etmeli, parlamento dahil bütün alanlarda ezilenlerin taleplerini güçlü bir şekilde hayata geçirmelidir

Cem Şahin

Önümüzdeki seçimlerin mucizevi bir etki yaratmasını beklemek şüphesiz ki yanıltıcı olacaktır. Kitlelerin bütün umudunu bu seçime endekslemiş olması anlaşılır bir şey olmanın dışında tartışılır bir merhaleyi de şart koşmaktadır. Ve yine hiç şüphesiz Türkiye halklarının AKP iktidarından kurtulmak için bu seçimi epeyce önemsediği aşikar. Bu değişim arzusunu dikkate değer bulan Emek ve Özgürlük İttifakı, Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayarak Türkiye halklarını AKP iktidarından kurtaracak tarihi fırsatı da oluşturmuş durumdadır.

Bu karar Türkiye’nin yakın geleceğini belirleyecek önemli bir karar lakin nihai kertede yeterli değil. Neden yeterli olmadığını yazının sonlarında belirteceğim. Türkiye’nin AKP yılgınlığı bu seçimlerin önemli diğer detaylarından biridir. AKP iktidarının oluşturduğu baskıcı atmosferin yorgunluğunu kaldırmayan geniş yığınlar, seçimi Erdoğan’dan kurtulmak için tarihi bir fırsat olarak görmektedir.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bu kararı AKP’den yılmış toplum kesimlerinin kötü ruh haline deva olacak bir tutum fakat görev ve sorumlulukları bununla sınırlı olmamalı. AKP’nin gitmesi tabi ki az şey değildir. Yıllardır ülke halklarına yapıp ettikleriyle ağır bedeller ödeten, işçilerin özlük halklarını gasp eden, ezilen kimlikleri kriminalize eden, halkların kardeşçe yaşamasına ket vuran ve dahasını da yapmış olan bir rejimin sonunu getirmek epey keyifli olacaktır. Bu karar sayesinde, muhtemeldir ki yıllardır halklarımıza faşizm kusan AKP defolacaktır.

Peki kazanması en muhtemelen aday olan Kemal Kılıçdaroğlu ve ittifakının AKP’nin gidişi ile birlikte yeni Türkiye tahayyülü ne olacak? Hepiniz hatırlarsınız ki Millet İttifakı bunu bir seçim deklaresi ile açıklamış bulunmaktaydı. Millet İttifakı “Güçlendirilmiş Parlamenter” sistemiyle eski rejimin normaline dönmeyi vaat etmektedir. Eski rejimin aşırılıklarını törpüleyerek AKP’nin kuruluş yıllarına geri dönmeyi amaçlamaktadır. Peki bu ittifak ülke halklarının temel sorunlarına cevap olacak bir gerçeklik yaratmaya haiz mi? Sanırım hayır.

Çünkü Millet İttifakı da Türkiye’nin temel sorunlarını politik bir çözüme kavuşturma iradesinden kaçmakta, ülkenin demokratikleşmesi için samimi bir tutum sergilememektedir. Ki dikkat edilirse ittifakın içinde eski AKP’lilerin olmuş olmasından kaynaklı olacak Millet İttifakı AKP’nin son dönem politikalarını sorunsallaştırmaktadır. Yani özet olarak AKP’nin neoliberal politikalarını eksiksiz uyguladıkları ilk dönemler Millet İttifakı’nın dönüş parolasını oluşturmaktadır. Bundan ötürü Millet İttifakı’nın Türkiye halklarına vereceği çok bir şey de bulunmamaktadır.

30 Ocak’ta açıkladıkları Mutabakat Metni olası bir iktidar değişikliğinde nasıl bir sabaha uyanacağımızı merak edenler için bir kez daha hatırlatılmalı öyleyse; Kürtler lehine genel geçer şeyler dışında hiçbir nüans bulunmamakta. Alevilerin hakları ve İstanbul Sözleşmesi hiç değinilmeden pas geçilmekte. Neoliberalizmle özlük halkları dair her şeyleri ellerinden alınan işçi sınıfının güvencesiz ve esnek çalışma baskısı sorun edilmek bir yana bunun olduğu haliyle devamı savunulmaktadır.

Türkiye’nin ezilen kesimlerine Millet İttifakı’nın verecekleri AKP’nin eski hallerinin devamı niteliğindedir. Bu yüzden Emek ve Özgürlük İttifakı sadece seçimle sınırlı olmayacak bir rol üstlenmek zorundadır. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bileşenleri ülkenin hakiki sorunları etrafında yan yana gelmiş ve bu sorunları gerçekçi sorunlara kavuşturmak üzere inşa olmuştur. Bu yüzden seçim taktiksel bir hamle olmakla beraber tek seçenek değildir. Ülke ezilenlerinin parlamento temsilinin güçlü olması önemli olmakla birlikte bu sorunlar kamusal alanın çeşitli kurumları ve platformlarında da çeşitli biçimlerde savunulmalı ve sorun edilmelidir.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın sorumluluğu güçlü bir temsilin ötesindeki rol ve sorumluluklarda da karşı karşıyadır. Kendi beyanları da sadece seçim için oluşturulmuş bir ittifak olmadıkları üzerineydi zira. Parlamento muhalif güçler için taktiksel bir mevzu olarak alınmalıdır. Emek ve Özgürlük İttifakı tarihi sorumluluğunun bilinci ile hareket etmeli, parlamento dahil bütün alanlarda ezilenlerin taleplerini güçlü bir şekilde hayata geçirmelidir.

Emek ve Özgürlük İttifakı milliyetçi ve muhafazakar cephelerin dışında 3. Yol seçeneğiyle eşitlik ve özgürlükten yana bir seçeneğin oluşması için elzem ve gerekli bir ittifaktır. Bu ittifakı bundan ötürü seçimle sınırlı olmayacak bir şekilde büyütmek gerekmektedir. Kadınların özgürlük mücadelesinden, işçi sınıfının sermaye karşısında edineceği güce, Kürt halkının eşit yaşam düşlerinden, Aleviler ve ezilen cinsel kimliklerin haklarına dek Emek ve Özgürlük İttifakı büyümeli ve yeni güçlerin katılımıyla ülkenin tüm alanlarına sirayet etmelidir.

 

#Yol #tarihsel #sorumluluk

Emeklilik haklarımızdan vazgeçmiyoruz!

Emekliler toplumun önemli bir kesimi, işçi sınıfının bir parçası, yaşamı var etmiş ve var etmeye devam edenlerdir. Bu gerçeği cesaret ve aklın gücüyle bizi görmeyenlere gösterelim!

Mahinur Şahbaz

Biz emekliler içinde bulunduğumuz ekonomik sosyal durumun farkındayız.

Bizlere yaşatılanların nedenini ve niçin yapıldığını da biliyoruz!

Her boyutuyla can yakıcı bir dönemdeyiz! Doğal bir afet olan depremin felakete dönüştürülmesi de canımızı çok yaktı. Bu dönemin geçeceğini, emeği hakkı hukuku tanıyan sahici yaklaşımlarla samimi dayanışmayla, yanlış bilinen doğruları düzelterek, sorunlara çözüm üreterek aşılabileceğine inanıyoruz.

Bugünlerde emekli aylıklarına yapılan düzenlemeler gündemimizde! EYT’liler için yapılan düzenleme, en düşük emekli aylığının 5500 TL’den 7500 TL’ye çekilmesi işi konuşuluyor her yerde. Emeklilik hukukunu, emeklilik için çalışılan süreyi ödenen primleri inkar ederek yapılan bu değişiklik reklamı yapıldığı gibi değil! Nefes aldırıyor gibi yaparken yeni hak kayıplarına neden olacak. Emeklileri güvencesiz hale getiren reformun bir uygulaması olduğu için EYT’ler konusunda yapılacak düzenlemede emeklilik sorunlarını çözmeyecek.

AKP iktidarı ve öncesinde alınan politik kararlarla sosyal güvenliğin ticarileştirilmesinin, özelleştirilmesinin, bireyselleştirilmesinin öbür adının Sosyal Güvenlik Reformu olduğunu biliyoruz. Ve bu süreçte kazanılmış ekonomik, sağlık, sosyal haklarımıza el konmasının sıkıntısını yaşıyoruz. Nerede olursa olsun, kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın bütün emekliler Sosyal Güvenlik Reformu’nun kendilerini güvencesiz hale getirdiğini, yoksullaştırdığını biliyor. Yirmi bir yıldır ülkeyi yönetenler de biliyor ve bunun için aylıklarda sözde iyileştirmeler yapıyorlar. Rıza üreten emekli örgütlerinin desteğiyle emeklilerin tepkisini yönetiyor, yönlendiriyor ve pasifize ediyorlar.

Hükümetlerin, sermayenin, uluslararası finans kuruluşları ile yaptığı kredi ve stant by anlaşma şartlarını yerine getirmeye özen göstererek: emeklilerin sorunlarını çözmeyen ama öteleyen, kendilerine göre acil durumlarda bir şeyler yapıyormuş gibi yapan günü bile kurtarmayan düzenlemeler yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor. Bugün yapılanlar da bunlardan birisi.

Kazandıkları emeklilik hakları teslim edilmeden EYT’lilerin emekli edilmesi yoksullaştırılan emeklilere yenilerinin katılması demektir. Emekli aylığı artışlarının on iki yıldır enflasyon oranına bağlanması, emeklilere milli gelirden ve ülkenin büyüme hızından pay verilmemesi. Emekli aylığının güncellenmemesi, sürekli azaltılmasıyla alım gücünün düşürülmesi. Aynı prim-gün çalışmış işçilerin emekli aylık ve ikramiye hesabının iki bin öncesi iki bin ve iki bin sekiz arası, iki bin sekiz sonrası diye ayrılarak dünyada benzeri olmayan bir yöntemle eşitsizliğin ayrımcılığın devam ettirilmesi. Adını intibak koydukları bu haksız hukuksuz uygulamanın düzeltilmemesi. Emeklilerin kazandığı haklarının hukuk geriye doğru işletilerek ellerinden alınması işine devam edilmesi. Bütün bunlara rağmen EYT’lilere haklarını teslim ettik, emekli yaptık demek doğru değildir. Bu EYT’lilere, emeklilere oynanan bir oyundur. SGK’nın bütün finansmanını emekliler ve çalışanlar üzerinden yürüten ve kamu emekliliği sigorta sistemini sonlandırmak isteyen sermaye çevrelerinin son düzenlemelerinden birisidir.

SGK’nın Haziran 2020’de yayınladığı bir genelgeyle en düşük emekli aylığı uygulaması açıklanmıştı. 2019 yılının başından itibaren en düşük emekli aylığının 1000 TL’na tamamlama işine 2020 nisan ayından itibaren de en düşük emekli aylığı 1500 TL’ye tamamlanarak devam edildi. Oysa emekli aylığı artışları enflasyon oranında altı ayda bir zam yapılmasına bağlanmıştı.

Genelgeyle emekli aylığı düşük olanları yükseltiyoruz diyerek emekli aylığına esas olan çalışma süresini ve yatırılan primleri yok sayarak emekli aylıklarının temeli kaydırıldı. Neye göre belirlendiği belirsiz duruma getirildi. Ayrıca altı ayda bir enflasyon oranında yapılan zam gerçek aylık üzerinden yapıldığı için artışlar hesaba katılmadı ve emekli aylığına görünenden daha düşük oranda zam yapıldı. Şimdiki 7 bin 500 TL’ye tamamlama işi de böyle olacak. Emekli aylıklarına da söylendiği gibi artış sağlamayacak, en düşük emekli aylığı 7 bin 500 TL. olmayacak. Reformla emeklilik haklarına el koyma emeklilik hukukunu yok etme sürecinin bugün getirildiği nokta budur. Hani reformla emekliler tek çatı altında toplanmıştı, norm ve standart sağlanacaktı. Eşitsizlikler giderilecekti. Bize verilen vaatleri bile takip etmeyince bugünleri yaşamaya mahkum olduğumuzu fark edelim artık!

Kadınların haklarının daha fazla tırpanlandığını da görelim. Dul ve yetimlerin aylık bağlama oranı düşürülmüştü, tercihle alanı daraltılmıştı, primlere el konulmuştu. Onlar için en düşük emekli aylığı 7 bin 500 TL olmayacak. Emekli hakkı sahipliğini yok etmek isteyen reform kadınları daha çok vurdu. Bugün kadınlar yoksullar, yaşlanınca da güvencesiz olmalarının zemini hazırlandı bu uygulamalarla.

Makul olan çevreler en düşük emekli aylığı asgari ücret tutarında olsun diyor! Sosyal Güvenlik Reformu yapılmasaydı bugün en düşük emekli aylığı 12 bin TL olacaktı. Bunu söyleme cesareti gösteremeyenleri hakikatleri görmeye, yoksulluk sınırının 30 bin TL’yi aştığı bir ekonomik ortamda rıza üretmekten vazgeçmeye davet ediyoruz!

Emekli aylıklarımızda kaç lira artış oldu, sana verdi, bana vermedi diye tartışmak ve birbirimizi suçlamak yerine Sosyal Güvenlik Reformu yapılmasaydı bugün en düşük emekli aylığı 12 bin TL olacaktı. Bu hakikati görerek düşünmemiz ve buna göre davranmamız gerekiyor. Aksi halde yıllarca çalışmamız verdiğimiz emek ve yatırdığımız primler inkar ediliyor, yok sayılacak, unutturulacak. Seçimden seçime önümüze koyup seçtirdikleri bize ne verirse emekli aylığımız da o olacak!

Birbirimizle değil haklarımızı yok sayan emekli primlerimizi borsaya yatırıp uluslararası şirketler ve yerli taşeronlarının kullanımına sunan ve haklarımızı koruduğunu söyleyerek bunlara taraf olan, rıza üretenlere karşı yönümüzü dönelim ve yaptıkları haksızlıkların hesabını sormak için gücümüzü toplayalım!

Emekliler seçimden seçime varlığı görülecek sadece oy veren nesneler değildir.

Emekliler toplumun önemli bir kesimi, işçi sınıfının bir parçası, yaşamı var etmiş ve var etmeye devam edenlerdir. Bu gerçeği cesaret ve aklın gücüyle bizi görmeyenlere gösterelim!

Emeklilik haklarımızdan ve kamu emekliliği hukukundan vazgeçmeyelim! Sorunlarımıza çözüm isteyelim! Sosyal Güvenlik Reformu yapılmasaydı bugün en düşük emekli aylığı 12 bin lira olacaktı; bunu unutmayalım! Hakikatler üzerinden yürüyerek bizim üzerimizden sermaye biriktirenler ve onlara aracılık yapanların oyunlarını bozalım!

* En düşük emekli aylığı 12 bin TL olmalı!

* Bayram ikramiyeleri emekli aylığı tutarında olmalı ve bütün emeklilere verilmeli!

* Emekli aylığı artışı prim gün hesabı üzerinden yapılmalı! Emeklilere Milli Gelir’den, ülkenin büyüme hızından pay verilmeli, aylıklar güncellenmeli, alım gücü yükseltilmeli!

* Geçmiş dönemlerin ekonomik kaybını bir miktar da olsa telafi etmek için Ekim ve Mart aylarında olmak üzere bütün emeklilere bir aylık tutarında emekli ikramiyesi verilmeli!

* Promosyon uygulamalarında ayrımcılık yapılmamalı, limiti yükseltilmeli, altı ayda bir güncellenmeli!

 

Bu ekonomik taleplerimizle ülkeyi yönetenlere, Anayasa’da var olan “Sosyal Devlet” olma ilkesini bugüne kadar askıya aldınız, bundan vazgeçin ve emeklilerin haklarını teslim edin demek istiyoruz.

Taleplerimizin takipçisiyiz!

 

*Emekliler Dayanışma Sendikası üyesi

#Emeklilik #haklarımızdan #vazgeçmiyoruz

Bir sosyalist olarak…

 

Televizyonda TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ı izleyince, yazma ihtiyacı ortaya çıktı. Öyle görülüyor ki, Emek ve Özgürlük İttifakı bir seçim ittifakı niteliğinde değil. Ortak cumhurbaşkanı adayı yok. Ortak seçim listesi de olmayacaksa, bu ittifak artık bir seçim ittifakı değildir

Gültan Kışanak

Bahar yenilenmek, yeni başlangıçlar yapmaktır. Baharla birlikte tohumlar filizlenir, çiçekler açar, yuvalar yavru kuş sesleriyle şenlenir. Yenilenmek, sonsuzluk demektir. İnsanların bin yıllardan beri aradığı, “ölümsüzlüğün sırrı” burada gizlidir. Ölümle yaşamın, karanlıkla aydınlığın mücadelesi, sonsuzluğun garantisidir. Doğanın bir parçası olan toplumlar da Newroz’la birlikte yenilenir, yeni başlangıçlar yapar. Ve kötülüğe karşı yürüttükleri mücadele ile iyiliği ve yaşamı sürekli kılarlar. Bu seneki Newroz da halklarımız açısından kötülüğe karşı yürütülen mücadeleyi kazanmanın ve yenilenmenin iddiasını taşıyor. Bir kez daha Newroz pîroz be diyor, başarılar diliyorum.

Resmi olarak seçim takvimi başladı. Biliyorsunuz halk arasında “sayılı gün tez geçer” diye bir söz var. O nedenle zamanı doğru değerlendirmek, hızlı ve planlı olmak zorundayız. Elde olan/olmayan çeşitli nedenlerle geciken ne varsa, bir an önce toparlayıp yola koyulmak gerekiyor. Ve en önemlisi bugünlerde söylediğimiz her sözün, aldığımız her kararın, yaptığımız ya da yapmadığımız her şeyin, 14 Mayıs akşamı ortaya çıkacak olan sonuçta etkisi olacağını bilerek hareket etmek gerekiyor. Emek ve Özgürlük İttifakı’nda yer alan herkesin de bu bilinç ve sorumlulukla hareket ettiğine inanıyorum. Zaman asla geri alınamıyor, sonradan söylenen “keşkeler” maalesef sonucu değiştirmiyor. Bu nedenle azami dikkat, emek ve mücadele ile ilmek ilmek başarıyı örmeliyiz.

Emek ve Özgürlük İttifakı, umudun adıdır; demokratik değişimin güvencesidir. Bir tek oyu bile riske atma lüksümüz yok. Her ilin, her bölgenin özgünlükleri/öncelikleri ve taşıdığı siyasi misyon farklı olsa da her biri ayrı ayrı değerlidir. Tüm özgünlükler göz önünde bulundurularak ama toplamında ortak gelecek umudunu büyütecek ve halkın çözüm iradesini açığa çıkaracak bir listeyle seçime gidileceğini umuyorum.

Emek ve Özgürlük İttifakı, demokrasi, barış ve özgürlükler adına bedel ödeyen tüm ötekilerin, ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, halkların ittifakıdır. İktidar meselesini, demokratik halk yönetimi perspektifinden ele alır. İktidarın gerçek sahibi halktır. Emek ve Özgürlük İttifakı, halkın yönetime katılma hakkı önündeki engelleri kaldırmak için siyaset yapanların ittifakıdır.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın, Millet İttifakı ile başkanlık vb. pazarlığına girmemesi meselesi bu nedenle doğru anlaşılması ve anlatılması gereken bir konudur. Emek ve Özgürlük İttifakı izlediği yöntemle, iktidara değil; çözüme ortak olmak istediğini göstermiştir. Toplumun birikmiş, acil çözüm bekleyen devasa sorunları var. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın Meclis’e taşıyacağı halk iradesi, sorunların çözümünde anahtar rolü oynayacaktır. Bu tartışmasız bir gerçektir. Kadınların açık iradesine, mücadelesine ve net talebine rağmen; İstanbul Sözleşmesi bile Millet İttifakı’nın ortak politikalar metninde yer almadı/alamadı. Tek başına bu örnek bile Emek ve Özgürlük İttifakı’nın Meclis’teki önemini kavramak için yeterlidir. Bize koltuk değil, çözüm lazım. Tarih, çözüm gücü ol(a)mayanların, yönetim gücü de olamayacağını gösteriyor. Emek ve Özgürlük İttifakı, çözüm gücünü açığa çıkartarak, halkın yönetime tam katılımının önünü açma sorumluluğunu taşıyor.

“Eh, bunları biz de biliyoruz, konuya gel” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ezcümle, ittifak bileşeni tüm siyasi yapılar, topluma karşı sorumludur. İttifak olarak tek liste ile seçime girmenin getireceği avantajlar biliniyor. Bunları yeniden saymaya gerek yok. Halklarımız, ittifak bileşeni tüm yapılardan, gerçekçi, adil ve toplam faydayı düşünerek hareket etmelerini; seçime ortak tek liste ile girmelerini bekliyor. Seçim sonuçları açıklandığında “keşke” dememek için, şimdi geçmişteki tüm “keşkelerin” muhasebesini yaparak doğru kararı verme zamanı.

Maalesef tarih keşkelerle yazılmıyor. Halklarımız bizden tarih yazacak bir başarı bekliyor. Yolumuz açık olsun.

Bu yazıyı dışarıdaki gelişmeleri bilmeden kaleme almıştım. Televizyonda TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ı izleyince, birkaç cümle ek yapma ihtiyacı ortaya çıktı. Öyle görülüyor ki, Emek ve Özgürlük İttifakı bir seçim ittifakı niteliğinde değil. Ortak cumhurbaşkanı adayı yok. Ortak seçim listesi de olmayacaksa, bu ittifak artık bir seçim ittifakı niteliğinde değildir. Sayın Erkan Baş, artık baraj kaygısı olmadığı için çok oy alacaklarını söylüyor. Evet, ittifakta olmak TİP için %7 barajını ortadan kaldırıyor ancak, barajı Kürtler yıllarca büyük emekler vererek, bedel ödeyerek anlamsız hale getirdi. HDP 7 Haziran’da barajı yıktı.

12 Eylül faşist darbesinin zulmüne karşı direnmiş, son 7 yıldan beri de cezaevinde hala bedel ödeyerek direnen sosyalist bir Kürt kadın olarak, HDP’nin ve bu seçime girecek olan Yeşil Sol Parti’nin de Kürt sosyalistler, yurtseverler ve Türkiye sosyalist hareketinin ortak partisi olduğunu da hatırlatmak isterim. Yani Meclis’te tek sosyalist parti TİP değil. Bu hakikatleri dikkate alarak, bir tek oyu bile heba etmeye kimsenin hakkı olmadığının da altını çiziyorum. Halklarımıza başarılar diliyorum.

*Kocale F Tipi Cezaevi

#Bir #sosyalist #olarak

Petersburg’da patlama: Bir gazeteci hayatını kaybetti

Rusya’nın St. Petersburg kentinde, bir kafede patlama meydana geldi. Putini destekleyen gazeteci Maksim Fomin hayatını kaybetti, 16 kişi yaralandı

Rusya’nın St. Petersburg kentinde, bir kafede patlama meydana geldi.

Rusya İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, patlamada 1 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi de yaralandı.

Olay yerinde inceleme yapan polis yetkilileri, patlamanın “patlayıcı cihazla” gerçekleştirildiğini ifade etti.

Saldırıda hayatını kaybeden kişinin “Vladlen Tatarskiy” takma adıyla bilinen Putin taraftarı blog yazarı Maksim Fomin olduğu açıklandı.

Fomin, Rusya ordusunun Ukrayna’daki eylemlerini destekleyen görüntüler üretmesi ile tanınıyor.

HABER MERKEZİ

#Petersburgda #patlama #Bir #gazeteci #hayatını #kaybetti