Ana Sayfa Blog Sayfa 73

Erdoğan ve tekrar seçilme hesabı AZİZ TUNÇ

0

Barış ve demokratik toplum süreciyle birlikte Erdoğan’ın tekrar seçilip seçilmeyeceği konusu en çok tartışılan konulardan oldu. Erdoğan’ın iktidarı bırakmak istemediği, iktidarı kaybetmemek için her yola başvuracağı açıktır.

Bunun için “sözde” demokrasi ve hukukla yönetilen bir devlette hükümete hâkim olan egemen kliklerinin belirlenmesini sağlayan seçimleri kazanmak gerekmektedir. Dolayısıyla seçimler, önem kazanmaktadır. Tabii sadece egemenler için değil, ezilenler açısından da seçimler, demokratik kazanımların ve duyarlılığın gelişebildiği toplumsal- siyasal pratikler olarak ciddiye alınmaktadır.

Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesiyle ilgili olarak çeşitli çevreler tarafından gündeme getirilen bir iddia tartışılmaktadır. İddiaya göre, Erdoğan, Kürtlerle, demokrasi karşıtı bir zeminde anlaşmış! Kürtlere bazı haklar verilecek, karşılığında Kürtlerin oylarıyla Erdoğan, bir kez daha cumhurbaşkanı olacaktır. Erdoğan’ın Bahçeli üzerinde barış ve demokratik toplum projesini bu amaçla gündeme getirdiği iddia edilmektedir.

Öncelikle belirtilmelidir ki bu iddia apolitik bir iddiadır. Çünkü Kürtler, elbette barış ve demokratik toplum süreci kapsamında devletle ve devleti yöneten klikle bir anlaşma yapmak istiyorlar. Bunun saklı gizli bir tarafı yok. Ancak Kürtlerin bunca yıldır uğruna mücadele ettikleri ulusal- demokratik hak ve talepleri vardır ve bunlar gerçekleşmeden veya bu yönde ciddi adımlar atılmadan, Kürtler herhangi bir anlaşma yapmazlar, yapamazlar.

Yani iddia edildiği gibi Kürtler, anti- demokratik bir zeminde bir anlaşma yapmış değiller, demokratik bir barış için mücadele etmektedirler.

İkincisi Kürtler çok değiştiler. Dünün örgütsüz, dağınık ve apolitik halkı yok. Politik düzeyi gelişmiş, örgütlü, sayıları 40- 60 milyonlarla ifade edilen bir hak söz konusudur. O nedenle bu iddianın sahipleri ya Kürtlerin yaşadığı bu değişimi anlamıyorlar veya bu değişimin görünmesini istemiyorlar.

Üçüncüsü ve esas üzerinde durulması gereken, Erdoğan’ın seçilmek için DEM Parti ve Kürtlerle anlaştığı iddiasıdır.

Nede olsa Türk devlet yapısında hükûmetler sözde seçimlerle belirlenmektedir, Erdoğan da seçimle gelmiş ve geldiği günden beri de seçimler yapılmıştır. Dolayısıyla Erdoğan’ın bir kez daha cumhurbaşkanı olabilmesi için seçimleri kazanması gerekmektedir.

Fakat mevcut siyasal atmosferde Erdoğan gerekli oyu alamayacak ve seçilmeyecektir.

Tam bu noktada Kürtlerin oyları gündeme girmekte ve belirtilen iddialar ortalığı kaplamaktadır.

Yüzeysel bakıldığında gerçeğin böyle olduğunu kabul etmek gerekecektir. Fakat “kazın ayağı öyle değil.”

Evet, Erdoğan’ın DEM Parti’nin ve Kürtlerin oylarına ihtiyacı olabilir. Ama Erdoğan’ın seçilmek için tek, hatta yegâne seçeneği DEM Parti’nin ve Kürtlerin desteği değildir. Ya da Erdoğan’ın bütün geleceğini, kontrol edilmesi bile mümkün olmayan DEM Parti’nin ve Kürtlerin muhtemel desteğine bağladığını, iktidara giden yolda Kürtleri asli güç olarak hesapladığını, düşünmek fazla safiyane olur.

Bugün Erdoğan’ın “tek ve mutlak muktedir” olmasını sağlayan devletin hali hazırdaki sistemsel yapılanmasıdır. Erdoğan’ın mucidi olduğu ve “cumhurbaşkanlığı sistemi” olarak adlandırdığı sistem, Erdoğan’ın sağ kaldığı ve istediği sürece, her “sözde” seçimi kazanarak iktidarda kalacağı şekilde oluşturulmuştur. Devletin ordu, polis, MGK, parlamento, hükümet,

medya, yargı ve bilumum güç odaklarının Erdoğan’ın kontrolünde olduğu bir devlet yapılanmasında devleti elinde tutan gücün bu gücü kaybetmesi mümkün değildir.

Bu gerçeğe rağmen Erdoğan’ın tek adam iktidarını Kürtler üzerinde izah etmeye çalışmak ya politikayı bilmemektir veya kendi yetmezliğine ortak aramaktır.

Devletin bu şekilde yapılandırılmasının tek nedeni, Erdoğan’ın iktidarda kalmasının sağlanmasıdır. Üstelik bu tek adam rejimini engelleyecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır. O nedenle Erdoğan, elindeki bu imkânlarla hile yaparak, hırsızlayarak, kuralları ve yasaları istediği gibi değiştirerek veya istediği gibi kullanarak, bazen de yasaları devre dışı bırakarak, ama her koşulda iktidarını koruyacaktır.

Erdoğan, bunun için devlet mekanizmasını ve imkânlarını kullanarak rakiplerini etkisizleştirebilecektir. Rakip seçmenlerin oy kullanmasını zorlaştıracak veya imkansızlaştıracaktır. Oy sayımında her türlü hileyi yapacaktır. Bütün bunlarla birlikte fiziki baskı araçlarını devreye koyacaktır. Devletin polisi ve askeri dışında elinin altındaki paramiliter SADAT katilleriyle hem devleti elinde tutacak hem de oluşabilecek tehlikeleri bertaraf edecektir.

Bütün bu uygulamalar ve politikalar Erdoğan’ın dünya görüşünde ve geleceğe bakışında kaynaklanmaktadır. Öyle olduğu içindir ki Erdoğan, henüz devleti bu düzeyde ele geçiremediği ve istediği şekilde yapılandıramadığı dönemlerde bile bin bir türlü hileyle seçimleri gasp etmiştir.

Esasında Erdoğan 2015’ten beri girdiği bütün seçimleri kaybetmiş, hilelerle halkların iradesine el koymuş, seçimleri gasp etmiştir.

Bu gerçekler ortadayken Erdoğan, bugün neden kaybedeceği bir seçimi yapsın? Veya Kürtlere muhtaç olacağı, dahası Kürtlerin yüz yıldan beri kabul edilmeyen haklarını vermek zorunda kalacağı bir seçimi yapsın?

Dolayısıyla mevcut koşullarda Erdoğan, ya her türlü hileyi yaparak seçimleri gasp edecek veya herhangi bir gerekçe oluşturarak seçimleri erteleyecektir. Daha sonrası da duruma göre, ama her hâlükârda Erdoğan’ın iktidarının sürmesine uygun olarak şekillendirilecektir.

Erdoğan’ın seçim ve iktidar hesabı böyledir.

Buna göre Erdoğan’ın iktidarını sürdürmek için temel aldığı siyasal çizgi, Kürtlerin desteği değil, devletin olanaklarını kullanarak, potansiyel rakiplerini devre dışı bırakmaktır. Bugün CHP’ye yönelik saldırılarının bu amaçla yapıldığı bilinmektedir.

O nedenle Erdoğan gelecekteki seçimleri gasp edebilmek için CHP’ye yapılan saldırıları yaygınlaştıracak, derinleştirecek, CHP’yi kapatmak, Genel Başkanı ve Genel Merkez yöneticilerini içeri atmak dahil her yola başvuracaktır.

Aynı şekilde diğer demokrasi güçlerine yönelik saldırılar da hız kesmeden sürdürülecektir. Daha önemlisi bu saldırılar DEM Parti’ye de yönelecektir. Çünkü DEM Parti, demokrasi güçleri ve CHP arasında oluşacak bir birlik, Erdoğan’ın kaybetmesini sağlayabilecek yegâne toplumsal- siyasal güç olacaktır.

Erdoğan, böyle bir birliği engellemek için de devletin bütün gücünü ve imkânlarını kullanacaktır. DEM Parti’nin ve Kürtlerin Erdoğan’la anlaştığına dair yapılan kara propaganda da bu kapsamda dolaşıma sokulmuştur.

Öte yanda CHP, yapılan saldırılara karşı önemli bir tutum almıştır. Lakin CHP, sorunu “itirazcı” yöntemlerle çözebileceğini düşünmektedir. Gerçeklere gözünü kapatan bu yaklaşım, Erdoğan’ın devlet gücüne dayanan iktidarının sonunu yakınlaştırmamaktadır.

Bütün bu anlatılanlar, umutsuzluk ve karamsarlık gerekçesi olarak okunmamalıdır. Tam tersine bu düşünceler, daha güçlü, daha örgülü ve daha kararlı bir mücadelenin gerekçesi olarak okunmalıdır. Çünkü her şeye rağmen bugün kazanmaya daha çok yakınız.

Erdoğan’ın zorba iktidarını değiştirmek için iki görevin yerine getirilmesi şarttır. Birincisi, CHP, barış ve demokratik toplum sürecini daha çok sahiplenerek Kürt halkı, Alevi toplumu ve bütün ezilenlerle demokratik zeminde ciddi, kalıcı ve köklü bir birliktelik oluşturmalıdır.

Kürt halkının ve Alevi toplumunun bütün talepleri, demokratik taleplerdir ve demokrasiden yana olan herkesin tereddütsüz sahiplenmesi gereken hak ve taleplerdir. Umut hakkı, tecritin kaldırılması, yerel yönetimlere özerklik, kayyum uygulamasının iptal edilmesi, anadilde eğitim, politik tutsakların serbest bırakılması, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık hakkı gibi hakların CHP tarafında her ortamda ve kararlılıkla savunulması gerekiyor.

İkincisi CHP, zaman zaman sözünü ettiği “sivil itikatsızlık” eylemlerine yönelmelidir. Erdoğan’ın iktidarına son verecek olan yegâne demokratik ve meşru mücadele yöntemi “sivil itaatsizlik” eylemleridir.

CHP, DEM Parti ile, sosyalist devrimci demokrat kurumlarla, işçi sendikalarıyla, kadın ve gençlik kurumlarıyla barış ve demokratik toplum programı üzerinde ortak mücadele geliştirmelidir.

Böyle bir eylem çizgisi ve böyle bir perspektif; bütün muhalefeti birleştirecek, topluma güven verecek, örgütlü bir ittifakın oluşturulmasını sağlayacaktır.

Erdoğan’ın tek adam rejimi, bu ittifakla, uzun soluklu “sivil itaatsizlik” eylemleriyle, barış ve demokratik toplum programıyla yıkılacaktır.

Dolayısıyla barış ve demokratik toplum programı etrafında hızlı ve kararlı bir çalışmanın ve kitlesel “sivil itikatsızlık” eylemlerinin başlatılarak yaygınlaştırılması acil görevdir. Tek çare budur ve bu yol bugün her zamankinden daha fazla mümkündür.

Türkiye Siyasetinde Liderlik Anlayışı ve Arayışı ERGİN DOĞRU

0

Türkiye siyaseti, daha çok liderler üzerinden şekillendiği için siyasal demokratik kolektif çözüm gücü olamamıştır. Lider etrafında şekillenen siyaset, kendisi sorumlu hale gelmiştir. Yaşadığımız coğrafyanın olduğu kadar ülkenin karakteri de lider olgusunu güçlü kılmış ve kılmaya devam etmektedir. Osmanlılarda tek adama dayalı yönetim vardı; Cumhuriyet dönemine gelindiğinde de tek lider sultası siyasetin karakterini belirlemeye devam etti. Atatürk, İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş, Erdoğan ve benzeri liderler hep bu çizginin ve anlayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Lider etrafında şekillenme, onun iki dudağından çıkacak sözle yürümek Türkiye’de siyaset yapma ve siyaseti algılama ile doğrudan ilgilidir. Toplum içinde var olan kodlarla siyaset şekilleniyor, böyle yürütülüyor. Türkiye’de siyaset; yönetme, sorun çözme ve demokratik, eşit, özgür, bilimsel bir toplum yaratma amacıyla yürütülmemektedir. Türkiye’de siyasette güç olmazsa siyaset yapma savaş olarak algılandığından, zihinler bunu sağlayacak argümanlara yönelmektedir. Güçlü Osmanlı sultanlarından güçlü komutan Atatürk algısına kadar, toplumdaki ve siyasetteki algı güçlü komutan-lider anlayışıyla şekillenmektedir. Liderlik böyle algılanınca, toplumu rahat yönetecek argümanlar da militarist ve güvenlikçi politikalar yerine milliyetçilik ve faşizm olmaktadır.

Güçlü komutan lider siyaseti, demokratikleşme ve toplumsal ulaşımdan çok, aşırı merkeziyetçi, katı hiyerarşik liderlere itaat ve sadakat ile tekçiliği şekillendirmiştir. Bu nedenle siyasetin kendisi sorun haline gelmektedir. Siyaset, kendini çözüm yerine çözümsüzlükte var etmektedir. İlginç olan bir diğer nokta ise, bu sorunun sadece burjuva düzen siyasetine değil, demokratik ve ilerici güçlere de sirayet etmiş olmasıdır. Tüm ilerici söylemlerine rağmen bu güçler de burjuva siyaset tarzından etkilenmektedir.

Siyasetin yaşadığı bu kriz nedeniyle, demokratik Kürt hareketinin 2000’li yıllarda ortaya koyduğu yeni siyaset tarzı ve demokratik siyaset anlayışı daha da önem kazanmaktadır. Siyasetin katı merkeziyetçilikten çıkarılıp, en alttan en üste yatay ve kolektif bir zihin faaliyeti haline getirilerek pratiğe dökülmesi, halkla buluşması ve siyasetin toplumsallaştırılması önemlidir. Siyaset toplumsallaştıkça, sorun olmak yerine çözüm aracı haline gelmesi mümkün olacaktır.

Siyaset toplumsallaşıp kolektif demokratik esaslara dayandıkça, yeni bir siyaset tarzı açığa çıkacaktır. Komutan-lider siyasetinin iktidarını korumak için istismar ettiği din, milliyetçilik ve faşizm yerine; eşitlik, demokrasi, barış, özgürlük, emek, çevre gibi evrensel değerler hayat bulma şansına sahip olacaktır.

Yeni siyaset tarzının açığa çıkması haliyle yeni lider tipini de beraberinde getirecektir. Eski siyaset tarzının yarattığı lider tipiyle yeni siyaset yürütmenin mümkün olmadığı açıktır. Yeni siyaset ve onunla bağlantılı olarak yeni lider tipinden halkın beklentisi; mütevazilik, sadelik, kişiselleşmeme, gücün azınlığa hizmet etmemesi, toplumsal ayrımı kırması ve kutuplaştırmaya son vermesi, evrensel değerleri ilke edinmesi, güler yüzlü, halkın içinde olan ve kendini ileriye taşıyacak barışçıl, özgürlükçü, demokratik bir karakterde olmasıdır.

Türkiye siyaset tarihine bakıldığında, komutan-lider isteyen ve destekleyen halka bugün güler yüzlü, kendine yakın, kendini görebileceği lider beklentisine ulaşması paradoks gibi görünse de; bu durum, toplumun eski siyaset tarzı ve eski lider zihniyetinden kaynaklanan bıkkınlık, hayal kırıklıkları ve tükenen umutlarla açıklanabilir.

Toplum artık kendinden uzak, kutuplaştıran güç üzerinden siyaset yapan, azınlık çıkarlarına hizmet eden despotik, baskıcı burjuva siyaseti ve burjuvaziden yorulmuş durumdadır. En azından toplumun büyük çoğunluğu böyle düşündüğü ve bu düşüncenin hızla arttığı birçok sonuçla anlaşılmaktadır.

Toplumda var olan liderlik anlayışının değişim işaretleri vermesi, burjuva siyasetinde yeni arayışları artırmış görünmektedir. Merkez siyasetin giderek sağa kaydığı, gerici bir hal aldığı ortamda, geri partilerde dominant liderlere karşı yeni arayışlar tartışılmaktadır. CHP içerisinde ise tükenmeyen liderlik arayışı hep var olmuştur; bu süreç henüz tamamlanmamıştır. Burjuva düzen partileri dışında bulunan ilerici, demokratik ve sol yapılar da uzun süredir benzer sıkıntılar yaşamaktadır. Demirtaş ile başlayan süreç şimdilik rölanti durumundadır.

Türkiye siyasetinin tarzı ve liderlik anlayışından kaynaklanan durum, özlenen lider arayışının devam edeceğini göstermektedir. Burada sorulması gereken soru, Türkiye’de mevcut burjuva siyaset zihniyeti devam ettiği sürece toplumun talep ettiği yeni lider tipinin oluşup oluşmayacağıdır. Bu soruya olumsuz cevap vermek çok yanlış olmaz. Zira Türkiye siyaseti ve siyasi partileri değişmedikçe; toplum demokratik denetim ve katılımcılığı siyasi erk üzerinden sağlamadığı sürece, yeni diye sunulan lider kim olursa olsun, siyasetin yöneticileri istediklerini elde ettikten sonra değişime yanaşmayacaktır. Çünkü var olan sistem bunu dayatmaktadır. Liderlik adına ortaya çıkan liderler, iktidarını korumak ve sürdürmek için var olan düzeni değiştirmeye yanaşmamaktadır.

Özcesi; toplum, görmek istediği lideri yaratmak için değişimi kendisinden başlatmalı, kendine sunulanı değil istediğini oluşturmak için mücadele etmelidir. Demokratik, ilerici duruşların toplumun değişimine öncülük ederken kendi zihniyetini de değiştirmesi ve demokratik siyaseti oluşturması gerekmektedir. Aksi takdirde, iktidarın zihniyetini sahiplenen liderler, kendi geleceklerini ve temsil ettikleri çevrenin sınıf çıkarlarını koruyacak, var olan sistemi ayakta tutmaya devam edecektir. Bizler; ezilenler, yok sayılanlar, ötekileştirilenler, yoksullar, emeği sömürülenler, kısaca halk olarak sadece hayal etmeye devam edeceğiz.

 

Dersim Tertelesi Mainz’de Anılıyor: Hakikat İçin Mücadele Devam Ediyor

15 Kasım 1937’de Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyid Rıza ve altı yoldaşı, Mainz’de düzenlenecek etkinliklerle anılacak. Rhein Main Dernekler Birliği’nin öncülüğünde, çeşitli Alevi ve Kürt derneklerinin katılımıyla iki gün sürecek anma etkinlikleri planlanıyor.

15 Kasım 2025 Cumartesi günü saat 14.00’te Mainz Römerpassage önünde gerçekleştirilecek olan sessiz anma programında, sanatçıların klamları eşliğinde çerağlar uyandırılacak ve dedelerin dualarıyla anma gerçekleştirilecek. Etkinliğe ilişkin yapılan çağrıda, halkın belleğini diri tutmak için bir araya gelme vurgusu yapıldı.

16 Kasım 2025 Pazar günü ise saat 17.00’de Gustavsburg Cemevi’nde “15 Kasım 1937 Kara Gün” başlıklı bir panel düzenlenecek. Panele, Dersim İnşa Kongresi, halk ozanları ve yazarların katılımıyla önemli konuşmalar yapılacak.

Kreis Groß-Gerau (Gustavsburg) Cemevi Yönetim Kurulu, Seyid Rıza şahsında yitirilen tüm canları anarak, hakikatin çerağının asla sönmeyeceğini ve dayanışma ile yürüneceğini ifade etti.

Aysel Kılavuz: Alevilikte barış, yaşamın özüdür, siyasal bir talep değil

Mersin Cemevi Kadın Komisyonu Üyesi Aysel Kılavuz, Alevilikte barışın yalnızca siyasal bir talep değil, inancın özünde yatan insani bir değer olduğunu vurguladı. Kılavuz, barış sürecinin Aleviler açısından toplumsal eşitlik ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti. “Alevilik doğadan, sevgiden ve insandan yana bir inançtır. Bizim yolumuzda savaş yoktur. Barış belki zor görünür ama aslında en doğru olandır” dedi.

Kılavuz, Türkiye’deki çatışmalı sürecin halklara büyük acılar yaşattığını belirterek, barış çağrısının önemine dikkat çekti. Hangi siyasi görüşten olursa olsun, barış sürecini destekleyen herkesin değerli olduğunu dile getiren Kılavuz, “Bu ülkede Kürt’ü, Laz’ı, Çerkesi, Alevisi, Sünnisi, Ermenisi hep birlikte ulusal kurtuluş mücadelesi verdi. Cumhuriyet’in temelleri tam olarak yerine oturmadı” dedi.

1938 Dersim Katliamı’na da değinen Kılavuz, bu tür tarihsel olayların yüzleşmeden kapanamayacağını belirtti. Alevilere ve Kürtlere yönelik büyük zulümlerin yaşandığını ifade eden Kılavuz, “Demokrasinin temelleri sağlam atılmadığı için en büyük haksızlık Alevilere yapıldı. Alevilik, barıştan yana bir inançtır; biz doğayı, sevgiyi ve insanı kutsarız” şeklinde konuştu.

Kadınların barış sürecindeki rolüne de dikkat çeken Kılavuz, barışın sağlanması için tüm farklı katmanların birbirini kabul etmesi gerektiğini vurguladı. “Biz anneler, hangi dinden olursak olalım, çocukların ölmesini istemiyoruz. Barış anneleri ve barış için elini uzatan herkesi yürekten destekliyorum” dedi.

Yazılıtaş Alevi köyünün 100 yıllık yol sorunu nihayet çözüldü!

Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı Yazılıtaş köyünün 100 yıllık yol sorunu nihayet çözüme kavuştu. Uzun yıllar boyunca hizmet alamayan köy sakinleri, yapılan asfaltlama çalışmalarıyla birlikte önemli bir rahatlama yaşadı. Yazılıtaş, Akdağmadeni ilçe merkezine 28 kilometre uzaklıkta ve 100 haneli bir orman köyü olarak biliniyor.

Köy sakinleri, daha önce yaşadıkları ayrımcılığı dile getirerek sosyal medyada sorunlarına dikkat çekmişti. Bu süreçte, köy yolunun 500 metrelik kısmına mıcır dökülmesi sağlanmıştı. Ancak, köylüler bu hizmetin sınırlı kalmasını eleştirerek, kamuoyuna duyarlılık çağrısı yapmıştı.

Tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan Yazılıtaşlılar, yağmur sonrası yollarının çamur deryasına dönüştüğünü ifade etmişti. Ovada birçok köyün yollarının asfaltlanmasına rağmen, Yazılıtaş’a yeterli hizmetin gelmemesi köy halkının tepkisini çekmişti.

Sonuç olarak, gerekli girişimlerin ardından köy yolunun asfaltlanması, 100 yıllık bir sorunun çözülmesi anlamına geliyor. Yazılıtaş köyü sakinleri, bu gelişmenin kendileri için büyük bir adım olduğunu belirterek, gelecekte benzer sorunların yaşanmaması temennisinde bulundu.

ELİF ANA SEVAL TUNCER

Elif Ana, gerçek adıyla Elif Sugan, 20. yüzyıl Anadolu’sunda toplumsal hafızada ermişliği, bilge kimliği ve insan sevgisiyle öne çıkmış bir kadın kanaat önderidir. 1903 (bazı kaynaklarda 1908) yılında Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı, eski adıyla Pulyanlı, bugünkü adıyla Akdemir köyünde dünyaya gelmiştir.

Çocukluğu Anadolu’nun kıtlık, yokluk ve yoksunluk yıllarına denk gelir. Henüz küçük yaşlarda annesini kaybettikten sonra babasının eşi tarafından büyütülmüş; toplumsal dayanışmanın, zorluğun ve kaderin yükünü çocukluğunda taşımaya başlamıştır. Köken ailesi, Alevi-Bektaşi geleneğinde köklü bir soydan gelir; annesinin ise Sarız Tavlaköy’den Sinemilî dedelerinin torunu olduğu anlatılır.

Gençliğinde Ali Baba lakaplı amcaoğluyla evlenmiş, evlilikten sonra Akdemir köyünde hayatını sürdürmüştür. Yoksul ama üretken bir köy kadını olarak yaşamını sürdürmüş; tarlada çalışan, evini idare eden, çocuklarını büyüten bir Anadolu kadınıdır. Ancak onu özel kılan şey, köyün ve çevre illerin manevi rehberi, hem kadınların hem erkeklerin derdini dinleyen, çözüm arayan bir halk anası, “eren” ve “veli” kimliğiyle anılır oluşudur.

Elif Ana’nın hayatının temel ilkesi, insan sevgisi ve yardımseverliktir. Kim yolda kalsa, kim aç, kim hasta olsa ona koşmuş; kapısını çalan herkese gönül sofrasını açmıştır. Sadece insanlara değil, doğaya, tüm canlılara da şefkat göstermiştir. İyilik, adalet, tevazu ve hoşgörü onun hayatında en önde gelen değerlerdir. Zamanla, çevre köylerin, mezraların, kasabaların da ilgi ve hürmetini kazanmış; Pazarcık, Elbistan, Gaziantep, Adıyaman ve Kayseri sınırındaki Sarız ilçelerine dek ünü yayılmıştır.

Anadolu Aleviliğinde “Ana” unvanı, topluluğun ana figürüne, bilge kadınlarına verilen en yüce sıfatlardan biridir. Elif Ana, hem dini hem toplumsal rehber, hem dertlerin şifacısı hem de sosyal birleştirici olarak değerlendirilmiştir. Haksızlığa karşı daima mazlumdan yana olmuş, kamusal meselelerde arabulucu rolü üstlenmiştir. Dedikodudan uzak durmuş, adil ve eşit davranmayı ilke edinmiştir.

Köyünde ikamet ettiği mütevazı ev, zamanla bir ziyaretgâh, bir manevi danışma merkezi haline gelmiş; insanlar dualarını, dileklerini, sıkıntılarını onun sohbetlerinde paylaşmış, kimi zaman mistik sayılan hikâyelerle, keramete atfedilen vakalarla hafızalarda yer etmiştir. Kısıtlı imkânlarına rağmen herkesin yardımına koşması ve kimseyi geri çevirmemesiyle dilden dile anlatılmış bir örnek olmuştur.

Elif Ana’nın vefatı 30 Ekim 1991’de olmuştur. Mezarı, doğduğu ve ömrünü geçirdiği Akdemir köyünde türbe halindedir ve her yıl binlerce insan, adaklar ve dualarla ziyaretini sürdürmektedir. Bugün yalnızca bir türbe değil; Anadolu’nun kadim toplumsal barışının, kadın eren figürünün, maneviyatın ve iyiliğin sembolü olarak yaşamaktadır. Akdemir köyünde kurulan Elif Ana Ocağı, onun adına, inanç ve kültür merkezi olarak hizmet vermekte; yardımlaşma, toplumsal dayanışma ve hak-adalet gibi değerler daha geniş coğrafyalara yayılmaya devam etmektedir.

Elif Ana’nın hayatı, Anadolu’da halk inançlarının, toplumsal dayanışmanın ve kadın bilgelik mirasının en güzel örneklerinden biri olarak yeni kuşaklara ilham olmaktadır. Onun yardıma adanmış yaşamı, kadın-erkek eşitliğinden, kardeşliğe, adalet ve tevazudan insan onuruna kadar pek çok evrensel değerin taşıyıcısıdır. Bu yönüyle Elif Ana, “Anadolu’nun Ana Yüreği” olarak bugün de yaşamakta, halkın duası ve saygısıyla anılmaktadır.

Yüzyılın Aynasında: Mustafa Kemal ve Colani HÜSEYİN STERK

Dersim’den Şam’a uzanan aynı zihniyetin izleri

Tarih bazen coğrafya değiştirir, ama senaryosu hep benzer kalır. Bugün Suriye’de yaşananlara yakından baktığımızda, 1920’lerin Türkiye’sini, o dönemin “kurtuluş” hikâyesini de daha iyi anlayabiliriz. Çünkü iki süreçte de sahnede farklı isimler olsa da perde arkasında aynı güçler, aynı niyetler vardı.

Suriye’de, daha düne kadar ABD ve Avrupa’nın “terörist” listesinde yer alan Colani, birden “ülkesini kurtaran lider” ilan edildi. Batı, çıkarına uygun gördüğü bu figüre yol açtı; İngilizler ve müttefikleri, Şam’a kadar uzanan bir hattı Colani’ye teslim etti. Halkın sesi değil, emperyal çıkarların planı belirleyici oldu.

Bu tablo bize tanıdık geliyor. Yüzyıl önce Anadolu’da da benzer bir sahne yaşandı. Mustafa Kemal, İngiliz vizesiyle Samsun’a çıktı. O dönemde İngiltere ve diğer Avrupa güçleri, Rusya’daki devrimin Anadolu’ya yayılmasından endişe ediyordu. Batı’nın hedefi, bölgede Sovyet etkisine karşı “kendi denetiminde” bir devletin kurulmasıydı.

Tarihi belgeler, Fransızların Adana’dan çekilirken silahlarını ve askeri malzemelerini Ankara hükümetine bıraktığını yazar. İngilizlerin, Anadolu’da kendi çıkarlarına uygun bir düzenin oluşması için zemin hazırladığı da artık sır değil. Bu koşullarda şekillenen yeni iktidar, kısa sürede halkın gerçek taleplerinden uzaklaştı; farklı inanç ve kimlikleri tehdit olarak gördü.

Tıpkı Colani’nin Suriye’de yaptığı gibi… İngiliz vizesi ile yola çıkan Colani de, “ülkesini kurtaran komutan” söylemiyle sahneye çıktı; ardından Alevilere saldırdı, Dürzilere saldırdı, kadınları ganimet olarak gördü, halkı kimliği üzerinden bölmeye girişti. Yüzyıl önce Dersim’de yaşanan da buydu. Kadınlar askerler arasında paylaştırıldı, çocuklar sürgün edildi, Alevi köyleri yakıldı.

Koçgiri’de, Zilan’da, Dersim’de halkın üzerine yürüyen zihniyetle bugün Suriye’de Alevi mahallelerini kuşatan zihniyet aynıydı: İnancı hedef alan, farklılığı suç sayan, iktidar için insanı hiçe sayan bir anlayış.

Aradan yüz yıl geçti ama yöntem değişmedi. Bir dönem “terörist” denilenler, kısa süre sonra “müttefik” ilan edildi. Bir zamanlar “bağımsızlık” denilen mücadeleler, büyük güçlerin gözetiminde şekillendi. Olan yine halklara, özellikle de inancı nedeniyle ezilen topluluklara oldu.

Bugün Suriye’nin yıkılmış şehirlerine, yakılmış Alevi köylerine bakınca; yüz yıl önceki Türkiye manzarası gözümüzün önüne geliyor. O zaman da dış destekli liderler vardı, bugün de. O zaman da “vatan kurtarılıyor” deniyordu, bugün de aynı sözlerle meşrulaştırılıyor her şey.

Ama değişmeyen bir gerçek var: Alevileri Kürtler her dönemde zulmün hedefi oldu. Kadınları, çocukları, inancı, kültürü, dili… Hepsi aynı zihniyetin nefretine maruz kaldı. Yüzyıl önce Dersim’de yaşananla, bugün Suriye’de Alevi kadınlarının yaşadığı aynı acı, aynı utançtır.

Bu benzerlikler bize sadece geçmişi değil, bugünü de anlatıyor. Tarihin akışı içinde, halkların belleği hiçbir zaman tamamen susturulamadı. Dersim’in çığlığı, Şam’ın enkazından hâlâ duyuluyor. Çünkü acılar birbirine karışıyor; adalet arayışı sınır tanımıyor.

Tarih, yüz yıl önceki gibi yeniden şekilleniyor. Fakat artık daha fazla halk bu oyunu tanıyor. Kimliklerin, inançların, kadınların, ezilenlerin hikâyesi yok sayılsa da, hakikat sessiz kalmıyor.

Bugün geçmişi hatırlamak; kimseye ders vermek için değil, unutulmaması gerekenleri diri tutmak içindir. Çünkü unutan halklar, aynı acıyı yeniden yaşar.

Oğullarıyla Birlikte Asılan Babalar ERDOĞAN YALGIN

Tarihin tozlu sayfaları acı hatıralarla doludur. Acı hatıraları yaşayanlar ve yaşatanlar ise iki zıt kutupta yer almaktadır. İnsanların bu hatıraları bilmesi, bilince çıkarıp ve buralardan türlü dersler çıkararak ilerlemesi, asıl mühim olanıdır. Zira tarih, sadece yaşanmış ve geçmiş olaylar dizini değildir. Aynı zamanda yaşanılan an ve gelecektir.

Tarihin tozlu sayfalarında yer alan ve oğullarıyla birlikte asılan iki önemli Kürt şahsiyetten söz etmek istiyorum. Bunlardan birisi Nakşibendi şeyhlerinden Seyyid Abdülkadir, diğeri Réya Heqi inancından Séy Rıza. Bunu yaparken, elbette ortak yönlerin, karşılaştırmalı verilerine de ayrıca temas edeceğim. Tarihsel kronolojik açıdan ilk önce Seyyid Abdülkadir’den başlamak istiyorum.

Seyyid Abdülkadir ve Oğlu Seyyid Muhammed (Mehmed)

Seyyid Abdülkadir 1851 yılında Nakşibendi Şeyhi olan Şeyh Ubeydullah Nehri’nin oğlu olarak Hakkari-Şemdinan’da dünyaya geldi. Müslüman olup, Şafi mezhebindendi. Babası, 1879 da, Osmanlıya karşı 1880-1882 yılları arasında, Osmanlı-İran sınırında ayaklanmıştı. Bu ayaklanma, kendi adıyla anılan Şeyh Ubeydullah Nahri ayaklanmasıydı. Ayaklanma bastırılınca, Şeyh Ubeydullah Efendi; ailesiyle birlikte Mekke’ye sürgüne gönderilmişti.

Meşrutiyetin (1908) ilanı ile birlikte, bir çok Kürt parti ve gazetelerinin yayınlanmasında öncülük eden Seyyid Abdülkadir; Osmanlının Âyan meclisinde (Senato, üst kamara) görev aldı. 1919’da, Damat Ferit Paşanın hükümetinde Şuray-ı Devlet Reisliği (bugünkü Danıştay başkanı) yaptı. Osmanlı yıkıldı ve yerine Cumhuriyet kuruldu. Seyyid Abdülkadir; 1924’ten, 1925 Mart ayına kadar Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanlığını yaptı. Seyit Abdülkadir ve  oğlu Seyyid Mehmed; Şeyh Said ayaklanmasına destek verdiği gerekçesiyle, tutuklanarak yargılandı. Şark İstiklal Mahkemesi tarafından, 27 Mayıs 1925 te Diyarbakır, Ulu Camii meydanında baba-oğul ve diğer üç arkadaşıyla birlikte 5 kişi idam edildi.

Seyyid Abdülkadir’in son bir isteği vardı. Yetkililere; “beni önce asın ki; evladımın ölümünü görmeyeyim” demişti. Ancak mahkeme heyeti bu isteği ret etti. Tam aksine önce evladı Seyyid Muhammed’i (Mehmet), hem de babası Seyyid Abdülkadir’in gözleri önünde astılar. Acılı baba haykırarak; “Yakıp yıkmakta büyük bir şöhretiniz vardır. Burasını da Kerbelâ’ya çevirdiniz” dedi. Seyyid Abdülkadir, asıldığı zaman tam 74 yaşındaydı. Biricik oğlundan sonra, hemen yanındaki darağacına çekilmişti.

Seyyid Rıza Ve Oğlu Reşik Hüseyin

Séy Rıza, 1863 yılında Dersim’in, Lirtik köyünde, Seyyid İbrahim’in oğlu olarak dünyaya geldi. Şeyh Hasanan aşiretine mensup, Dersimin ileri gelenlerinden, saygın konumuyla Séy Rıza; Dersim 37/38 süreçlerinde, isyanın başı olarak görülüyordu. Oğlu ve arkadaşlarıyla birlikte yargılandığı Elazığ’da, Askeri mahkeme tarafından idama mahkum edildi. Oysa kanun koyucular, 75 yaşında ve 18’den gün almamış bir insanın, idam edilemeyeceğini, yasada belirtmişlerdi.

Ve fakat Séy Rıza’nın yaşı, yalancı şahitlerle rakamların yeri değiştirilmişti. Yani Séy Rıza’nın yaşı, 75’den,  57’ye indirilmişti. Bombalama sırasında bir eli yaralanan ve sonrasında kesilen yaralı oğlu Reşik Hüseyin’in yaşı ise 17’den, 21’e çıkarılmıştı. Sonuç: 14-15 Kasım 1938 gecesinde, Séy Rıza, oğluyla birlikte 5 arkadaşı, Elazığ buğday meydanında idam edildiler.

Séy Rıza, oğlunun asılacağından habersizdi. Mahkeme heyeti, kendisine son isteğini sorduğunda; “kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz!” demişti. Oysa o sırada oğlu Reşik Hüseyin, dar ağacına çekiliyor ve idamı gerçekleştiriliyordu.

17’lik Reşik Hüseyin asılırken ipi, iki defa kopmuştu. Muhtemeldir ki baba Séy Rıza; oğlu Hüseyin’in asıldığına o sırada tanık oldu. O anı, gördü ve bundandır ki; “Evladı Kerbelayık, bi hatayık, ayıptır, zulümdür, cinayettir” cümlesini, en yüksek sesle ve heyecanla kendi ana diliyle haykırdı. Kendisi için kurulan idam sehpasının önüne yürüdü. Çingeneyi eliyle itti. Ve…

Bu iki Kürt şahsiyetin; biricik oğullarıyla birlikte idam edilmişleri, tarihin tozlu sayfalarına aynen böyle not edildi.

Son söz yerine kısa bir karşılaştırma:

Seyyid Abdulkadir ve Séy Rıza: Her ikisi de Kürt’tü.

Seyyid Abdülkadir. Müslüman  olup  Şafii mezhebindeydi.

Séy Rıza: Réya/Raa Heqi inancında olup,  şimdiki tanımıyla Aleviydi.

Her ikisi de “Seyyid” olarak anılmaktaydı. Arapça bir sözcük olan Seyyid: aslında toplumda “efendi, şerefli, saygın, ileri gelen” anlamlarına geliyordu.

Her ikisi de, Kerbela’ya ironi bir gönderme yaparak, yaşadıkları kendi durumlarını İmam Hüseyin’e, acılar çektikleri topraklarını da Kerbelaya benzetiyorlardı

Yaşadıkları dönemin devlet aklıyla her ikisi de  “Kürt isyanlarına katılmış” ortadan kaldırılması gereken birer suçluydular.

Her iki baba da  yaşlıydı. Evlatları ise gencecik birer fidandı.

Séy Rıza, evladıyla birlikte asılan Seyyid Abdülkadir’den tam 13 yıl sonra aynı suçla, aynı coğrafyada ve aynı akıbeti yaşamıştı.

Ama asıl önemli olan; her ikisi de evlatlarıyla birlikte idam edilmiş yaşlı Babalardı.

Her ikisi de dinlerinden, inançlarından dolayı değil, Kürtlüklerinden dolayı idam edilmişlerdi.

Müslüman Seyyid Abdülkadir, Oğlu ve arkadaşlarıyla birlikte Diyarbakır’da Ulu camii meydanında asılırken; Réya/Raa Heqi mensubu çiftçi çocuğu Rençber Séy Rıza, Elazığ Buğday meydanında dara çekilmişti.

Seyyid Abdülkadir; kendisinin, oğlundan önce asılmasını isterken, Séy Rıza, 17’lik oğlunun asılacağından bihaberdi.

Birisinin oğlu Muhammed diğerinin ise Hüseyindi.

Hak ile kalın!

Dersim Katliamı tanığı Beser Uluşan: Devlet arşivlerini açmalı!

Dersim’de 1937-38 yıllarında gerçekleştirilen askerî harekât, binlerce insanın hayatını kaybetmesine ve on binlerce kişinin zorla sürgün edilmesine yol açtı. Bu sürecin tanıklarından biri olan Beser Uluşan, babası Bego Polat’ın yaşadığı acıların ve kayıpların, devletin arşivlerinin açılmasıyla aydınlatılması gerektiğini vurguladı. Uluşan, devletin, geçmişte yaşananların ve kayıpların izlerini ortaya çıkarması gerektiğini belirtti.

Uluşan, babasının çocuk yaşta katliama tanık olduğunu, ailesini kaybettiğini ve hayatta kalmak için büyük bir mücadele verdiğini anlattı. Babasının, katliam sırasında ağır makineli silahlarla taranarak öldürülen yakınlarıyla birlikte kalabalık bir ceset yığınının altında kalarak hayatta kaldığını ifade etti. Uluşan, babasının yaşadığı travmanın ve aile kaybının, tüm hayatı boyunca onunla beraber olduğunu dile getirdi.

Uluşan, askerlerin uyguladığı vahşeti aktarırken, yaralıların kontrol edilmesi amacıyla ölülerin süngülendiğini ve bazı kurbanların ırmağa atıldığını aktardı. Bu korkunç olayların, Dersim Katliamı’nın derin izler bıraktığını ve insanların hafızasında silinmez yaralar açtığını belirtti. Babası ve ailesinin yaşadığı kayıplar, Uluşan’a göre, sadece bireyleri değil, tüm toplumu etkileyen bir travmanın parçasıdır.

Devletin arşivlerinin açılması gerektiğini yineleyen Uluşan, “Kim nerede ölmüş, kim nerede gömülmüş bilmek hakkımızdır,” diyerek, geçmişle yüzleşmenin önemine vurgu yaptı. Uluşan, intikam peşinde olmadıklarını, ancak yaşadıkları acıların tanınmasını ve adaletin sağlanmasını talep ettiklerini sözlerine ekledi. Bu talepler, Dersim olaylarının unutulmaması ve adaletin sağlanması adına önemli bir çağrı niteliğindedir.

Seyit Rıza, 88. yılında Avrupa’da Alevi kimliğinin simgesi olarak anılıyor

Dersim’in direniş önderi Seyit Rıza ve yoldaşları, idamlarının 88. yılında Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde düzenlenecek etkinliklerle anılacak. Anmalar, Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB) öncülüğünde gerçekleştirilecek ve “Barışın Öznesi, Demokratik Toplumun Güvencesiyiz” temasıyla yapılacak.

Etkinlikler 13–16 Kasım tarihleri arasında Zürih, Cenevre, Stuttgart, Paris ve Viyana gibi şehirlerde eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek. 13 Kasım’da Zürih’te St. Jacob Kilisesi önünde saat 18.00’de Seyit Rıza ve yoldaşları anısına deyişler ve ağıtlar sunulacak. Cenevre’de ise Birleşmiş Milletler önünde 16.30’da “Dersim için adalet, hafıza için direniş” temalı bir anma yapılacak.

14 Kasım’da Stuttgart’ta 17.00-19.00 saatleri arasında Gülbeng ve sinevizyon gösterimi gerçekleştirilecek. Bu etkinlikte “Seyit Rıza ve Yoldaşlarının Mezarları Nerede?” sorusu öne çıkarılacak. Bir gün sonrasında Paris’te Pir Sultan Abdal Dergâhı’nda, 15 Kasım’da ise Viyana’da Alevi hafızasında adalet temalı etkinlikler olacak.

Demokratik Alevi Federasyonu ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, bu anmaların geçmişi hatırlamak için değil, hakikatle yüzleşme ve adalet talebini sürdürmek amacıyla yapıldığını belirtti. Açıklamada, “Dersim’in sesini susturamazsınız; bugün o ses Avrupa’nın dört bir yanında yeniden yankılanıyor” ifadelerine yer verildi.