Ana Sayfa Blog Sayfa 798

Halepçe Katliamı 18 Mart 1988

“Ne yaparsanız yapın ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Aliya İzzet Begoviç

İnsanlar, doğanın kendini yenilediği bahar mevsiminin umudu ve güzelliklerin hayalini yaşarken; hiçbir şeyden habersiz kendi yalnızlığında yaşayan Halepçe halkı bir öğle vakti adını dahi bilemediği kimyasal gazlarla ölüm kapanına yakalandılar. Ne kadar canlı varsa ayırt etmeksizin hepsi yakalanmıştı o zehir kapanına…

Halepçe halkı, habersiz gelen ölüme ve zehir bulutuna yakalanmıştı…

Kaçmaları neredeyse imkansızdı.

Bu zehirli kimyasal silahlar bedenlerinde bir yangının oluşmasına ve acı çekerek ölmelerine neden oldu. Çocuklar kimyasal zehiri bilmediği için gelen kokuya koşarak “bihna sêvê tê /elma kokusu geliyor” diyerek aslında bilmeden ölümlerine koşuyorlardı.

Diktatör Saddam’ın emriyle Irak hava üssünden havalanan bir Mig-21 filosu uçağı Halepçe, Duceyde, İnab, Hurmal ve Sirva kasabalarını kimyasal bombardımana tabii tutuyordu. Mig 21’lerin art arda bıraktığı hardal gazı, siyenit gazı ve sinir gazı bombaları çok geçmeden etkisini savunmasız insanların bedeninde gösteriyor ve binlerce masum insanın nefessiz kalmasına ve ölümüne yol açıyordu.

Kundaktaki bebeklerin, yetmiş yaşındaki dedelerin, ninelerin, gencecik gelinlerin ve evde sofra başında hiçbir şeyden haberi olmayan o genç kızlar umutları, sevdaları, düşlediği yarınlarının hayallerini yaşamadan sessiz ve apansız ölüme gittiler.

Kundaktaki bebeklere ve onlara yarım kalmış ninnilerini söyleyemeyerek ayrılan hayatlara tanık oldu.

Kapılarının önünde oynayan çocuklar, sohbet eden aileler; çalışan babalar; bulaşık ve çamaşır yıkayan, yemek yapan, evi süpüren kadınlar; beşikteki çocuğu uyutmaya çalışan gelin; düğün hazırlığı yapan genç kızlar, henüz isimleri bile konmayan o küçük yavrular, hayvanları otlatan çobanlar ve isimleri ihanetçiye..! çıkmış daha niceleri…

Atılan zehirli kimyasal maddelerle cehennem vahşetini yaşadılar.

Ve çığlığı hiç duyulmadı Halepçe’nin…!

Çünkü Halepçe sessiz ölümdür.

İnsanlık bir kez daha kapitalizmin ikiyüzlülüğüne, vahşetine, insafsızlığına şahit olmuştu.

Resmi rakamlara göre sadece Halepçe’de 6333 kişi şehit ediliyor ve yüzbinlercesi de engelli kalıyordu.

Saddam, 1986-1989 yılları arasında ölümleri inançla meşrulaştırarak “Enfaal Harekâtı” başlattılar. Bu harekatla başlayan ve sonrasında Halepçe’de öldürülenler ile birlikte 185 bin Kürt katledildi. Onbinlerce yerleşim birimi yerle bir edildi. Saddam’ın Dokan Baraj Gölü’nün kapaklarını açmasıyla birlikte binlerce kişi çamurlar altında kalarak can verdi.

Binlerce insan kadın, çoluk çocuk demeden yıllarca zorunlu ikamete tabii tutuldu. İşte Halepçe bu yıkımın ve kirli politikanın en son ve acıklı tablosu olarak hafızalarda yer edindi.

Onun için yazar “Halepçe, yüzyılın yeni bir Hiroşima’sıdır. Hiroşima’dan da öte toplu bir soy kırımıdır.”

Bu yaşananlar hep aynı yüreği parçalar. Aynı coğrafyaya düşen ve değişmeyen acı kederdir…

İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir” der. Kader bu olsa gerek, diktatörlerle ve insanlıktan nasibini almayanlarla birlikte bir coğrafyada yaşamak.

Yer gök kundaktaki o bebeklerin sessiz ve habersiz ayrılışına bir kez daha şahit olmuştu. Nefessiz, cansız bedenler öylece kalakalmış ve bir koca kasaba yerle bir edilmişti. İnsan, hayvan ve her ne canlı varsa hepsi bu vahşetin ağına takılmıştı. Yerde nefessiz bırakılan o cansız bedenler zehir kusuyordu.

Umutla doğacak bebeklerini doğurmadan öylece yaşama veda edip giden körpe gelinler…

Doğa bile o zehirden nasibini almıştı. Toprak ve su zehir kokuyordu. Her tarafı bir korku ve ölüm sessizliği kaplamıştı. Halepçe’nin bu ağır yükünü ve halini hiçbir can kaldıramaz. İnsanım diyen herkes bu acıyı asla unutmamalı ve yüreklerinin en derinliklerinde hissedip, saklamalı.

Nefessiz bir şekilde yaşama veda edenlerin yanında binlerce ve yüzbinlerce engelli kalan ve bir daha iyileşme şansı yakalayamayan insanlar o acı hikayeleriyle yaşamaya tutunmaya çalışmışlar…

Peki kimyasal zehrinden kurtulanlar ve hayatta kalanlara ne oldu?

Yüz binlerce insan; çoluk çocuk demeden bir kez daha kendi ülkesinin tacirleri olmuştular…

Umutsuz ve sessiz sedasız, yağmurlu havaların, çamurlu yolların, kayalıkların gece karanlıklarında aç susuz, kurda kuşa yem olacaklarını düşünmeden dere, dağ ve taş demeden; sığınacak bir liman arayan insanların mahşeri kalabalıklarına tanıktı her yer…

Bir taş parçası yaşam sığınakları, bir mağara korunakları olmuştu. Umutsuz ve yürekleri parçalı olarak bir belirsizliğin yolcuları olmuşlardı.

Bir kez daha tarih sahnesine çıkan zalim Dehaklar, Nemrut vari cellatlar kurbanlarını her zamanki gibi kez daha yanı başlarından seçmişlerdi. Kürdistan’ın orta yerinde bu masum gencecik canları almaya ant içmişlerdi. Kusursuz ve kahpe ölümlere bu kan emici cellatlar yeminliydiler.

Kendi coğrafyanın en kadim halklarından biri olan Kürtler bir kez daha özgür olamamanın bedelini canları ve mallarıyla ödüyorlardı. İnsanlık bir kez daha bu vahşet karşısında sessiz kalmış ve kulaklarını sağır etmişti.

Çağın en ileri silahları kontrolsüz Saddam’ın eline vererek kundaktaki bebekler üzerinde denenmesini sağladılar. Celladı besleyip büyüten silah tacirlerinin sesi kesilmiş ve hepsi suç üstü yakalanmışlardı. Herkes çok iyi biliyordu ki bu soykırımın ortakları bu silahları satanlar ile kullananlardı. Ve bu katliama sessiz kalanlar en az diğerleri kadar suç ortağıydılar.

Bakın Eyaz Yûsîf diktatörü ne güzel tanımlamış….

“Me gotî Hîtlerî mirîy, çare şîna bîtîn.

Me nîzanî de kûrê wî Bexda mezun bîtîn.

(Biz Hitler’i öldü, bir daha doğmaz diyorduk.

Oğlunun Bağdat’a büyüdüğünü bilmiyorduk.”

Soykırımlar ve halkların acıları hiçbir zaman bitmez. Dün dünyanın birçok yerinde (Saray Bosna, Nagazaki, Hiroşima ve Halepçe) işlenen bu soykırımlar, kim bilir belki yarın başka bir yerlerde bir kez daha işlenir. Çünkü “unutulan her soykırım tekrarlanır.”

Bir umut mevsiminde baharı beklerken zalimin cehennem ateşine yakalanacağını nerden bilecekti o insanlar. Düşlerine, umutlarına, sevdalarına, güzelliklerine zehirli gazlarla veda etmeden ayrılacaklarını bilmezdi o sevdalı yürekler, gencecik gelinler….

Soykırımdan sağ kurtulanlar yaşadığı acıları, gördüğü vahşetleri yüreklerinde ve beyinlerinde hissettikleri o acı matemleri yüzyıllar boyunca birbirine anlatacak ve nesilden nesile Halepçe’nin ağıtını yakacaklar…

Kendi halklarıyla barış içinde ve farklılıklarıyla yaşamayı beceremeyen Saddam dünyanın öteki ucundan gelen Amerika’nın darbesiyle saklandığı karanlık hücresinden çıkarılarak idam sehpasına götürüldü. Yüzbinlerce kişinin katiline sebep olan bu diktatörün ölümüne tüm dünya şahit oldu ve tarih bir kez daha zalimlerin tarih sahnesinden ayrılışına tanık oldu. Diktatörler korkaktır. Diktatörlerin korkak öldüğünü Saddam’la tüm dünya gördü. Korkaktı çünkü suçunu iyi biliyordu. Döktüğü kanda boğulacağını, yaptıklarının hesabının bir gün mutlaka sorulacağını biliyordu.

Kürt halkı bugüne kadar yaşadığı tüm acıları ne yazı ki ortaklaştığı ve kader birliği yaptığı Türk, Arap ve Acem halkının yetiştirdiği diktatörlerin uyguladığı inkâr ve imha politikalarından çekti. Kürtler kendi ülkelerinde insanlığın karşı karşıya kalabileceği ne kadar kirli politika varsa maruz kaldılar/kalıyorlar. Bu kirli politikalarının sonucunda milyonlarca insan ölüme, yoksulluğa, umutsuzluğa ve hayatlarıyla birlikte yok olup gittiler.

Bu kırım dün de devam etti, bugün de aynı şekilde kesintisiz bir şekilde devam ediyor.

Dolayısıyla Halepçe’de uygulanan politika ile yaşatılan acı ve denenen bu kırım Dersim, Şengal, Geliye Zilan, Newala Qeseba, 33 Kurşun’dur, Roboski ve 17 bin faili meçhul ölümlerin benzer mantığın politikaları ve türevleridir. Devletler değişse de değişmeyen şey Kürtlere karşı politikalarıdır.

Kişiler ve coğrafya değişebilir, uygulanan bir halkın değerleriyle yaşatılmaması ve yok edilme politikalarıdır.

Sonuç itibariyle bu coğrafyada uygulanan tüm kirli politikalar, yaşanan soykırım, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına karşı boşa çıkmış bir halk gerçekliğinin olduğudur. Yaşatılan tüm acılar ve coğrafyada uygulanan bütün kirli politikalar verilen mücadele ve bedellerle açığa çıkmıştır. Kürt meselesi uluslararası bir soruna everilmiş ve Ortadoğu’da çözüm bekleyen sorunların başında gelmiştir. Bu sorun çözülmeden bu coğrafyada rahat bir nefes almak zorlaşmıştır. Bu sorunun çözümü ise yeni bir paradigmada ve politika değişikliğindedir. Yeni bir politika ve yeni bir bakışla sorunu ele almalıdır. Ortaya çıkan bu tablodan ders çıkaranlar sağlam bir kardeşleşme zeminine temel atarken, benzer soykırımcı politikada ve inkarda ısrarcı olanların günün birinde kirli politikalarıyla yok olup gideceği herkesin kabul ettiği bir gerçeklik olmuştur.

 

#Halepçe #Katliamı #Mart

İstanbul’da gözaltında bulunan 11 kişiden 9’u tutuklandı

İstanbul merkezli soruşturma kapsamında 12 Mart’ta gözaltına alınan 11 kişiden 9’u tutuklandı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında 12 Mart’ta İstanbul, Ankara ve Adana’da çok sayıda eve polis baskını düzenlendi. Bu baskınla Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Parti Meclisi, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM) üyeleri ve Etkin Haber Ajansı’ndan Elif Bayburt’un da aralarında bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı.

Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen söz konusu isimlerin dosyası hakkında aynı gün gizlilik kararı getirilerek, söz konusu isimlerin, IŞİD’e karşı savaşırken Kobanê’de yaşamını yitiren Suphi Nejat Ağırnaslı, İvana Hoffman ile Kuzey ve Doğu Suriye’de IŞİD’e karşı savaşırken yaşamını yitiren birçok savaşçı hakkında yaptığı sanal medya paylaşımı üzerinden suçlandığı öğrenildi. Bunun yanı sıra Berfin Ayırkan’ın aleyhte beyanları üzerinden de suçlanan isimler, “MLKP’ye üye olmak” suçlaması yöneltildi. Ancak gözaltına bulunan isimler gözaltı işlemine tepki göstererek, “susma hakkını” kullandı.

9 kişi tutuklandı

Bugün, savcılığa çıkarılmak üzere Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi’ne götürülen isimler arasında bulunan Gazeteci Elif Bayburt ve Barış Yılmaz, savcılık işlemleri ardından adli kontrol şartı ile serbest bırakılmak üzere Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilirken, gözaltında bulunan 9 isim ise tutuklama talebiyle sevk edildi. Hakimliğe sevk edilen Alev Özkiraz, Birkan Polat, Can Papila, Deniz Bahçeci, Okan Danacı, Özge Doğan, Senem Nur Pektaş, Şükran Yaren Tuncer ve Tanya Kara, Ayırkan’ın aleyhte ifadeleri gerekçe gösterilerek, tutuklandı.

Tutuklanan tüm isimler daha önce SGDF bünyesinde siyasi faaliyetler içinde yer almıştı.

İSTANBUL

#İstanbulda #gözaltında #bulunan #kişiden #tutuklandı

Kılıçdaroğlu selin yaşandığı Riha’da: Bu nasıl bir devlet yönetimidir?

Selin vurduğu Riha’yı ziyaet eden Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu iktidarı eleştirerek ‘Bir pompayı getirip suyu boşaltmak için saatlerce beklenilir mi? Bu nasıl bir devlet yönetimidir’ dedi

Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, dün etkili olan sağanak yağış sonrası sel felaketine neden olan ve en az 12 yurttaşın yaşamını yitirdiği Riha’yı ziyaret etti. İçinde insanların olduğu bir çok arabanın mahsur kaldığı Abide Kavşağı tünelinde yurttaşlarla bir araya gelen Kılıçdaroğlu ve beraberindeki heyet burada yurttaşları dinledi, yapılan çalışmaları inceledikten sonra açıklama yaptı.

Burada bir çok yurttaş tarafından karşılanan Kılıçdaroğlu ve beraberindeki heyet, yurttaşlardan gelen şikayetleri dinledi. Yurttaşlar, arama kurtarma ekiplerinin geç müdahale yaptığı şikayetlerinde bulundular.

Arama kurtarma çalışmalarını inceleyen Kılıçdaroğlu ve beraberindeki heyet ardından burada açıklama yaptı. Yaşanan sorunların faturasını yurttaşların ödediğini belirten Kılıçdaroğlu, “Eğer bir ülke iyi yönetilirse dirençli kentler oluşur. Doğal afetlere karşı dirençli kentler yaratmak zorundasınız. Bunları yaratamıyorsanız bu ülkeyi niye yönetiyorsunuz? Bir pompayı getirip suyu boşaltmak için saatlerce beklenilir mi? Bu nasıl bir devlet yönetimidir. Bütün bu sorunları çözeceğiz. Ülkenin sorunlarını biliyoruz. Kentlerin iyi yönetilmediğini de biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu konuşmasını yaptığı sırada bir grup tarafından yuhalanmasından ötürü, konuşmasını yarıda bırakırken, Kılıçdaroğlunu karşılamaya gelen kitle gruba tepki göstererek, “Hükümet istifa” sloganları attı.

Kılıçdaroğlu ve beraberindeki heyet daha sonra sel felaketinin yaşandığı Abide Kavşağı tündelinden ayrıldı.

HABER MERKEZİ

#Kılıçdaroğlu #selin #yaşandığı #Rihada #nasıl #bir #devlet #yönetimidir

Maden mühendislerine tetikçi muamelesi!

Her yıl yüzlerce maden işçisinin yaşamını yitirdiği ve doğal yaşamın yerle bir edildiği madenlerde patronlar bu suçlardan sorumlu tutulmuyor. Sorumluluk mühendislerin üzerine yıkılırken, patronlar cezaevlerine atılan mühendisleri destekleme projesi hazırladı

Yusuf Gürsucu / İstanbul

Türkiye genelinde meydana gelen ölümlü ve doğal yaşama zarar veren uygulamalarda işverenin suçu olan nedenlerle tutuklanan ve/veya hüküm giyen 50’den fazla maden mühendisi bulunuyor. Ceza alan ve cezaevinde tutuklu olan mühendislere maddi ve manevi destek olmak iddiasıyla, Maden Mühendisleri Mesleki Gelişim Derneği (MMMGD) tarafından sosyal sorumluluk projesi hazırlandığı öğrenildi. MMMGD Yönetim Kurulu Üyeleri ve hukukçu dernek üyelerinden oluşan bir heyetle, 18 Ocak 2023 tarihinde Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü ile görüşülüp, resmi başvuru yapıldıktan sonra start verilen proje işverenlerce organize ediliyor.

Her türlü hukuksuzluk

Başlatılan proje kapsamında tutuklu ve hükümlü maden mühendislerinin moral-motivasyonlarının arttırılması, meslekten kopmalarını önlemek, duruşmalarına katılmak, ziyaret edip ilgilenmek, bulundukları cezaevlerinin kütüphanelerine, mesleki ve madencilik konulu edebiyat kitapları göndermek, sektörel dergileri abone etmek, hükümlülük halleri sonlandığında eski hükümlü kontenjanından iş bulmak, kendilerinin ve ailelerinin elzem ihtiyaçlarının karşılanmasını içeren  proje ile halen çalışan ve hukuksuz uygulamalara göz yummaları ve hukuksuzluğa imza atmaları halinde sahipsiz kalmayacakları mesajı verilerek, mühendisleri adeta sermayenin tetikçisi durumuna itilmak isteniyor. İş Sağlığı ve İşçi Meclisi Güvenliği’nin (İSİG) açıkladığı son verilere göre, son 20 yılda 1989 maden emekçisi iş cinayetinde yaşamını yitirirken, bu katliamların gerçek sorumluları yani işverenlerin sorumluluğu gizleniyor.

Bu bir aldatmaca

Mehmet Torun

MMMGD giişimiyle ilgili görüşüne başvurduğumuz TMMOB Maden Müh. Odası eski başkanı Mehmet Torun, “Bu girişim mafyanın tetikçilerine uyguladığını akla getirirken işverenin sorumluğunun mühendislerin üzerine yıkıldığı bir durumda güya mühendislere sahip çıkılıyormış gibi bir algı peşindeler. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iş cinayetleri ve ölümler artarak devam etmektedir. Bu yasadaki en önemli sıkıntılardan biri işyerinde ‘kaza’ olduğunda, sorumlu tutulacak kişilerin yine aynı işyerinde ücretli olarak çalıştırılan mühendisler olmasıdır. Bu yasa, iş kazalarında işverenlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaya yönelik bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna en son Amasra’da 42 maden işçisi yaşamını yitirdiği patlamadan dolayı, gerçek sorumlulara dokunulmadı ve maden mühendisleri tutuklanarak katliamın üstü örtüldü” diye belirtti.

Doğal yaşam madenlere kurban ediliyor

Türkiye’nin 24 il coğrafyasında yaklaşık 20 bin maden ruhsatı ve bu ruhsatların ormanlar, korunan alanlar (milli park, sit alanı vb.), tarım alanları ve kültür varlıkları üzerine kurulması diakkat çekici. Muğla, Tekirdağ, Kırklareli, Afyon, Kütahya, Uşak, Zonguldak, Bartın, Eskişehir, Karaman, Mereş, Erzincan, Dersim, Ordu, Tokat, Artvin, Erzirom, Bayburt, Şirnex, Sêrt, Êlih ve Sêwaz illerinin yüzölçümünü yüzde 63’ü madenler için ruhsatlandı. Bu illerde bulunan ormanların ortalama yüzde 60’ı, tarım alanlarının ortalama yüzde 57’si, meraların ortalama yüzde 55’i, korunan alanların ortalama yüzde 57’si, potansiyel koruma alanı olması gereken alanların ortalama yüzde 63’ü madenlere ruhsatlı. Bu sonuçlar ise Türkiye coğrafyasında doğal, ekonomik ve kültürel olarak her türlü değer, maden şirketlerinin yağmasına açıldı.

Doğal yaşam yerle bir edilirken, iktidar ve sermaye kolkola girerek bu yağma sürecini kesintisiz sürdürmekteler

#Maden #mühendislerine #tetikçi #muamelesi

Ölüm Zinciri’ne karşı Yaşam Zinciri

Ölüm Zinciri gerçeği karşısında, başka bir gerçek daha vardı. Bu gerçek dayanışmaydı, toplumsal ruhtu, yaşamı yeniden kurma iradesiydi ve bunun adı da Yaşam Zinciri’ydi

Berfin Çiçek*

6 Şubat Pazartesi sabahına onbinlerce, muhtemelen de yüzbinlerce insanın hayatını kaybedeceğini bilmeden uyandık. Devletin ilk andan itibaren insanları o durumla yüz yüze bıraktığına şahit olunca, depremin sarsıcılığını biz de akıllarımızda yaşadık. Aynı gün içinde daha ilk depremin şoku atlatılmadan ikinci bir deprem meydana geldi. Depremler 11 şehirde büyük bir yıkım yarattı. Belki kâbus, belki felaket gibiydi ama gerçekti yaşananlar. Enkaz başında çaresiz bekleyen insan yığınları oluşmuş, sosyal medyadan yardım çağrıları aralıksız sürüyordu. Devlet, deprem bölgelerine günlerce ulaşamadı. Halk kaderine terk edildi.

Yıkılan tüm kentlerde depremzedeler tarafından ‘’devlet nerede’’ isyanları yükseldi. Yandaşların doluşturulduğu, tecrübesiz ve niteliksiz kişilerden oluşan AFAD üyeleri, deprem karşısında hiçbir şey yapamadı. AFAD, devlet kurumlarının nasıl çökertildiğinin en yalın örneği olarak hafızalara kazındı. 50 binden fazla insan enkaz altında hayatını kaybetmişse de gerçek sayının bunun kat be kat fazlası olduğu biliniyor. Bunlardan söz ediyoruz; çünkü toplumsal bir katliamla karşı karşıyayız. Kuşkusuz, deprem bir doğal afettir ancak bunu toplumsal afete dönüştüren bir güç var ve bu gücün adı iktidardır, devlettir.

AKP’nin imar ve rant politikalarının bir katliama yol açtığı su götürmez bir gerçektir. İktidar, demirden çaldığı gibi betondan da çaldı. Deprem felaketi adım adım gelse de, iktidar hiçbir önlem almadı. Devlet ve iktidar el ele verip bir ölüm zinciri yarattı. Halk, tüm çıplaklığıyla net bir şekilde gördü ki; katil, devlet ve iktidarın ta kendisiydi.

Ölüm Zinciri gerçeği karşısında, başka bir gerçek daha vardı. Bu gerçek dayanışmaydı, toplumsal ruhtu, yaşamı yeniden kurma iradesiydi ve bunun adı da Yaşam Zinciri’ydi. İlk günlerden itibaren yürütücüsünün HDP Gençlik Meclisi üyeleri olduğu bu gerçeğin belki adı sonraki günlerde konuldu ama bu zincir daha ilk günden pratikte kendini var etti.

Birçok ilden yüzlerce genç olarak, ilk günde seferberlik ruhuyla deprem bölgelerine akın ettik. Ölüm Zinciri’ne karşı, Yaşam Zinciri oluşturduk. Depremin merkez üssü Pazarcık’a ve Adıyaman’a ilk varan HDP Gençlik Meclisi üyesi arkadaşlarımız oldu. Yine, farklı farklı bölgelerden arkadaşlarımız deprem bölgelerine akın ederken bizler de kendimizi Elbistan’da bulduk. Şehirde nasıl bir manzarayla karşı karşıya kaldığımızı anlatmayacağım, bu çok kez yapıldı. Ancak, bir tarafta yüzbinlerin enkaz altında diğer tarafta milyonların sokakta kaldığı ve en basit ihtiyaçların karşılanmasının dahi saatler alabildiği, zifiri karanlık, dizimize kadar karla kaplı ve çaresizliği duyuran sessiz bir şehir karşımızdaydı. Yaşananları dramatik bir dille ajite etmek için anlatmıyoruz; tam tersine büyük öfkeyle sorulması gereken hesabın ve inşa edilmesi gereken doğru yaşamın gerekliliklerini hatırlatmak için ifade ediyoruz.

Diğer taraftan halk, ‘’Devlet nerede?’’ diye soruyordu. Devletin ise ne yaptığı, nerede olduğu ortadaydı. Devlet, depremin ikinci gününden beri depremin yıkım yarattığı bir başka yer olan Rojava’da Kürtleri bombalıyordu. Devlet, kapalı kapılar ardında insansızlaştırılma projeleri üzerinde çalışıyordu. Bölgeyi ranta açma, demografik yapıyı değiştirme telaşı güdüyordu. Halkın bağış ve vergileriyle toplanan deprem gelirlerini peşkeş çekme derdindeydi. Devlet, çatık kaşla, göz oyma hevesiyle, halka küfür ediyordu. Çünkü devlet çok iyi biliyordu ki; çöken binalar değil, devletin ta kendisiydi. Enkaz altında kalan insanlar değil, devlet sistemiydi.

Devlet, tüm bunlarla meşgulken, gençler deprem bölgelerinde olağanüstü bir çabayla halka yardım ediyordu. Enkazlara ilk müdahale eden, ilk küreği uzatan, ilk molozları sırtında taşıyan, insanları enkaz altında sağlam veya yaralı çıkaran, sağ kalan insanlara olanak sağlayan, suyunu ekmeğini paylaşan ilk önce gençlik oldu. Farklı şehirlerden gelen onlarca genç ile yüzlerce çadır kurduk, ailelerle buluştuk. Köy ve mahalle ziyaretleri gerçekleştirdik. Çocuklar için yeni yaşam alanları kurduk.

Yaralar sarıldıkça, kenetlenme arttı. Gençlik, öz gücünün tüm olanaklarını kullanarak, iktidarın ölüm siyasetine karşı büyük bir dayanışma içerisinde bulundu, bulunmaya devam ediyor. Yüzyıldır propagandası yapılan güçlü devlet, enkaz altında kaldı. Devlet öldü, dayanışma kazandı. Gençlik iradesiyle, dayanışma ağlarını kurdu, örgütledi ve sonuç aldı. Bu örgütlülük ve çaba tüm deprem bölgelerinde “Yaşam Zinciri” kampanyası çerçevesinde devam ediyor. İnisiyatifin topluma geçtiği, kriz öncesi ve sonrası tedbirlerin ve ihtiyaçların yerelden belirlendiği, ekonomik kaynakların ve sosyal yaşamın yerel inisiyatifler tarafından idare edildiği bir özyönetim modelinin sadece kriz anlarında değil, bir siyasal/toplumsal sistem olarak afet sonrasında da devam ettirilmesine dair büyük bir tartışmanın zemini önümüzde duruyor. Şimdi buna dört elle sarılmanın vaktidir. Elbette, yıkım yeniden inşayı gerektirir. Yeniden inşayı da, ancak yeni yaşam iddiasında bulunanlar ve mücadele edenler gerçekleştirebilir.

*HDP Gençlik Meclisi üyesi

#Ölüm #Zincirine #karşı #Yaşam #Zinciri

Beyazıt bir kontr-gerilla katliamı

16 Mart 1978’de Beyazıt’ta devrimci öğrencilere yönelik bombalı saldırıda 7 öğrenci katledilmişti. Tüm delillere rağmen dava zamanaşımından düştü. 16 Mart Beyazıt Katliamı 12 Eylül’e giden süreçti…

Yadigar Aygün / İstanbul

Beyazıt Katliamı, 1970’lerde yaşanan katliam silsilesinden sadece biri. 1977 seçimleri sonrası Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Güven Partisi’nden oluşan Milliyetçi Cephe (MC) hükümetinin iktidara gelmesi ile birlikte üniversitelerde devrimci öğrencilere karşı saldırılar arttı. MHP militanlarının düzenlediği polis destekli saldırılardan birisi, Beyazıt Katliamı idi. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nden çıkan ve saldırılardan korunmak için birlikte hareket eden bir grup devrimci öğrencinin üzerine bomba atıldı. Ülkü Ocakları bağlantılı kişilerce yapılan saldırıda 7 öğrenci yaşamını yitirirken, 40’tan fazla öğrenci ise yaralandı. 16 Mart’ın mağdurlarından, tanıklarından ve daha sonra da bütün mağdurların avukatlığını üstlenen Kamil Tekin Sürek ile o gün yaşananları ve dava sürecini anlattı.

Tüfekler ile ateş açtılar

Milliyetçi Cephe hükümetinin o yıllarda solcu öğrencileri ve akademisyenleri üniversitelerin dışında tutmaya çalıştığına dikkati çeken Sürek, 1 Mart 1978’den itibaren devrimci öğrencilerin okula toplu şekilde gitme kararı aldığını söyledi. Okula giriş-çıkışlarda sürekli polis tarafından engellendiklerini aktaran Sürek, MHP’li öğrencilerden sürekli ölüm tehditleri aldıklarını dile getirdi. Sürek, katliam günü yaşadıklarını şu sözlerle anlattı: “16 Mart günü dersten çıktık. Tekrar okuldan çıkış yapacaktık. ‘Faşistler tekrar saldırabilir, en öne bütün siyasi gruplardan kavga edebilecek kişiler toplansın’ dedik. Kavga çıkarsa dağılmayalım dedik. En önde kol kola girdik. Kapıdan çıktık. Polisler toplanmıştı. Faşistler bizi seyir ediyorlardı. O gün faşistler bize fiziki saldırıda bulunmadı. Eczacılık Fakültesi’ni geçmiştik ki bir arkadaşımız ‘Bomba’ diye bağırdı. Dönüp kafamı çevirdiğimde bir patlama oldu. Patlamayla birlikte yere kapandık. Yerden gri bir duman yükseldi. Herkes yerde kendisini doğrultmaya çalışıyordu. Kalkıp gidecekken makinalı tüfek, tabanca sesleri gelmeye başladı. Hemen Süleymaniye’ye doğru koşmaya başladık. İlk solda sokak vardı. Arkadaşımla sokağa saptık. Sokaktayken sınıfımdaki Nagehan arkadaşımla ve bir arkadaş koşarak yanımıza geldi. Onun tam göbeğinin üzerinde para büyüklüğünde kırmızı leke vardı. Yaralandın galiba dedi. Yaralandığının farkında değildi. Baygınlık geçirdi. Planlanmış bir katliamdı” dedi.

Göstermelik dava

Katliamda asıl sorumluların yargılanmadığını vurgulayan Sürek, davanın zamanaşımı ile kapatıldığını belirtti. Sürek, “Katliamdan sonra açılan davada 17 kişi yargılandı. Sadece Sıddık Polat isimli kişi 11 yıl ceza aldı ama cezası daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozuldu ve beraat etti. Önce açılan davayı takip etmedim. İstanbul 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi dava açmış. Ülkü Ocakları’nı, MHP’nin yöneticilerini toplamışlardı fakat sonra bırakmışlar. O dönem bildiğim kadarıyla tutuklu yargılanan kimse yoktu. Sonra zaten Maraş Katliamı dolayısıyla sıkıyönetim ilan edildi. Bu nedenle dosya sıkıyönetim mahkemesine gitti. Dava orada uzun süre sürüncemede kaldı” diye konuştu.

Üzeri kapatıldı

Beyazıt Katliamı’na katılanlardan Zülkif İsot’un 1988’de öldürüldüğünü söyleyen Sürek, davanın yeni deliller olduğu için yeniden görülmeye başladığını aktardı. O dönem davaya kendisinin de müdahil olduğunu söyleyen Sürek, “Zülküf İsot’un ablası bir dergiye kardeşinin 16 Mart günü bomba atan kişi olduğunu söylemişti. Davada böylelikle yeni bir aşamaya geçildi ama katliamı ortaya çıkaracak devlet kurumlarından ciddi bir bilgi gelmedi. Delilleri göndermediler. O sıralarda Susurluk Olayı ortaya çıktı. Katliam sırasında bombacıyı yakalamak isteyen polisleri engelleyen Reşat Altay’ın Abdullah Çatlı ile fotoğrafları ortaya çıktı. Susurluk ve 16 Mart Beyazıt Katliamı davalarının birleştirilmesini istedik. Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) bunu ret etti. MHP’den ayrılan Ali Yurtarslan, bombayı Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker’den aldıklarını yazdı. O dönem kendilerine bilgi vermeyen Genelkurmay yetkilisi Mustafa Kaplan daha sonra Ergenekon Davası’nda yargılandı. Zamanaşımının yaklaştığı günlerde Ergenekon Davaları açılmaya başlandı. Bu sefer de Beyazıt Katliamı Davası’nın Ergenekon Davası’yla birleşmesini istedik fakat bu da ret edildi. Beyazıt Katliamı Davası İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘zamanaşımı’ kararı alınarak üzeri kapatıldı. Katliamın üzerinden 45 yıl geçmesine rağmen bu işi örgütleyen MHP’den, askerden kimse herhangi bir ceza almadı. Haklarında bir soruşturma dahi açılmadı” diye konuştu.

‘Mücadele edeceğiz’

Katliamın planlı bir şekilde işlendiğini belirten Sürek, sonuna kadar mücadele edeceklerini söyledi. Sürek, “Bazı davalarda tetikçi falan yargılanıyor ama bu davada kimse yargılanmadı. 16 Mart Beyazıt Katliamı 12 Eylül’e giden süreçti. Göstermelik bir dava. Bütün faili meçhul cinayetler, katliamlar gibi bu katliamın da devletle bağlantısı var. Devletin içinde birilerinin yönlendirdiği, azmettirdiği bir katliam olmasa bu kişileri korumazlardı, yargılarlardı. Büyük ihtimalle katliamın sorumluları kontr-gerilladır. 16 Mart Katliamı’nın peşini asla bırakmayacağız. Sonuna kadar mücadele edeceğiz” dedi.

#Beyazıt #bir #kontrgerilla #katliamı

Devletin görevini Cemevleri, STK’lar yapıyor

Almanya‘nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde bulunan ve AABF ye bağlı Hamm ve Çevresi Hacı Bektaşi Veli Alevi Kültür Merkezi Cemevi (HABVKM) üyeleriyle birlikte kahvaltı ve yıllık seçimsiz  kurultayını gerçekleştirdi.

Cemevindeki toplantı Yönetim kurulu 2.Başkanı Cansel Kaplan ve Sekreter Eylem Akbaba’nın üyeleri selamlaması, depremde kaybettiklerimizlerin anısına saygı duruşu ve derneğin post dedesi İsmail Gülfırat’ın verdiği gülbang ile başladı. Daha sonra Cemevi Başkanı Mehmet Akbaba geçen zaman içerisinde yapılan yıllık dernek çalışmalarını anlatırken, deprem ile ilgili olarak Cemevine yapılan bağışlarda payı olan tüm canlara teşekkür etti.

Sayman Medet Acar mali durum konusunda üyeleri bilgilendirdi.

Avrupa ve Türkiye’deki Cemevleri inanılmaz güzel çalışmalar yapıyor.

Daha sonra ise sırasıyla Cafer Kaplan Dede ve yönetim kurulu üyesi İmam Koçak deprem bölgesinde Cemevi adına yapılan yardımlar ve çalışmaları anlattı. Cafer dede ‘’ Bölgedeki tahribat sanıldığından çok daha fazla. Halk inanılmaz bir dayanışma sergiliyor. Devletin yapması gerekenleri Cemevleri, bazı STK’lar ve halk yerine getiriyor.

Özellikle Cemevlerimiz bu süreçte tam bir sosyal kurum gibi hizmet ederek insanlarımıza yardım elini uzattı.

Maraş, Narlı, Pazarcık, Gölbaşı, Adıyaman’da büyük bir yıkımın olduğunu gördük. Hem AABF hem de Hamm Cemevimize yapılan bağışlar kurumsal yapılarımızın ne kadar özveri içerisinde çalıştığını ve güvenilir kurumlar olduğunu da bizlere bir kez daha göstermiş oldu. ‘’ dedi.

Hızır Vakfı da bölgede yardım dağıttı.

Hamm’daki toplantıya katılan Hamm Cemevi üyesi olan, Bottrop’ta kurulu Hızır Vakfı başkanı Murat Durmaz’ da ‘’Vakıf olarak bölgedeki insanlara tonlarca bakliyat, tıbbi malzeme, diğer ihtiyaçlar ile çadır yardımı yaptık, Diyarbakır’da, Adıyaman’da Alevi yurttaşlarla bir araya geldik. Kahramanmaraş, Gaziantep ve Malatya hattına bölgedeki arkadaşlarımız aracılığıyla daha da dağıtım yapacağız. Önümüzdeki dönemde ailelerini kaybeden çocuklarla ilgili Hamm Cemevimiz ile birlikte yapacağımız projelerimiz var bunları da kamuoyuyla paylaşacağız. Gelin sizler de bir mazlumun hızırı olun. Darda zorda olan insanlara el uzatın’’ dedi.

Önümüzdeki pazar günü Hamm’ da bulunan iki Cemevi HAKBİR Cemevinde depremde hayatını kaybedenler için bir kırk lokması verecek.

Nisko’ oyunu Esenyurt’ta sahnelenecek

Kürtçe tiyatro oyunu ‘Nisko’ Esenyurt’ta bulunan Erol Olçok Kültür Merkezi’nde sahnelenecek

İstanbul Esenyurt’ta 2009’da bir grup sanatçı öncülüğünde kurulan ve yurttaşların desteğiyle büyüyen Gölge Kültür Sanat Merkezi (GKSM) çalışmalarını sürdürüyor. Birçok grup ve topluluk kuran GKSM’nin Gölge Tiyatro Topluluğu, Yönetmen Rewşan Apaydın’ın derleyip yönettiği Kürtçe çocuk tiyatrosu “Nisko (Mercimek)” seyirci karşısına çıkacak.

Esenyurt’ta bulunan Erol Olçok Kültür Merkezi’nde 25 Mart’ta saat 15.00’da seyirci karşısına çıkacak Nisko, ücretsiz olacak.

Mercimek kadar küçük olan Nisko’yu Yönetmen Apaydın şöyle anlatıyor: “Nisko ismini Kürtçe olan mercimekten alıyor. Nisko da mercimek tanesi kadar küçük bir çocuğun serüvenini anlatıyor. Babası ile birlikte tarlaya gitmek isteyen ve tarlaya gittiğinde de aslında doğayla baş başa kalan ve küçüklüğünü fark eden bir çocuğun hikayesi.”

HABER MERKEZİ

#Nisko #oyunu #Esenyurtta #sahnelenecek

Hengaw: İran Rejimi Momeni’yi gizlice idam etti

İran Rejimi kaçakçılıkla suçlanan Salman Momeni’yi Arak Merkez Cezaevi’nde gizlice idam etti

İnsan Hakları Örgütü Hengaw’ın açıklamasına göre kaçakçılıkla suçlanan ve 4 yıldır tutuklu olan Salman Momeni ailesiyle görüştürülmeden bu sabah saatlerinde gizlice idam edildi.

Momeni’nin yasal olarak ailesiyle buluşma hakkının ihlal edildiği belirtilen Hengaw açıklamasında, aileye sadece cenazeyi alması için haber verildiği ifade edildi. Açıklamada ayrıca idam işleminin Rejim medyası tarafından duyurulmadığına da dikkat çekildi.

DIŞ HABERLER

#Hengaw #İran #Rejimi #Momeniyi #gizlice #idam #etti

Riha’da eğitim öğretime bir gün ara verildi

Şiddetli yağış nedeniyle Riha’da eğitim öğretime bir gün ara verildi

Urfa Valisi Salih Ayhan, şiddetli yağış nedeniyle eğitim öğretime yarın ara verildiğini duyurdu.

Ayhan, sanal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Şiddetli sağanak yağışın beraberinde getirdiği olumsuzluklar sebebiyle ilimizdeki tüm okul kademelerinde eğitim öğretime 1 gün ara verilmiştir. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki hamile ve engelli kamu görevlilerimiz de yarın idari izinli sayılacaktır” dedi.

HABER MERKEZİ

#Rihada #eğitim #öğretime #bir #gün #ara #verildi