Ana Sayfa Blog Sayfa 822

Hengaw İnsan Hakları Örgütü: Rojhilat’ta en az 245 Kürt kadın tutuklandı

Hengaw İnsan Hakları Örgütü tarafından 8 Mart dolayısıyla açıklanan raporda, bir yıl içinde Rojhilat’ta en az 245 kadının tutuklandığı, 30 kadın aktivist için de idam ve hapis ceza verildiği belirtildi

İran ve Rojhilat kentlerinde geçtiğimiz yıl Eylül ayında Kürt kadın Jîna Emînî’nin katledilmesiyle başlayan halk ayaklanması devam ediyor. Kadınların öncülük ettiği eylemlerde şimdi kadar onlarca kadın tutuklandı. Yaşan tutuklama ve saldırılar Hengaw İnsan Hakları Örgütü tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayasıyla hazırlanan Rojhilat’taki kadınların yaşadıkları sorunlar raporuna da yansıdı.

En az 245 kadın tutuklandı

8 Mart 2022 ile 8 Mart 2023 tarihlerini kapsayan rapora göre, rejim tarafından en az 245 Kürt kadın aktivist tutuklandı, 30 kadın aktivist için idam ve hapis ceza verildi. Bir yılda Rojhilat’ın farklı kentlerinde 5’i “namus” adı altında olmak üzere en az 25 kadın katledilirken, katledilen kadınların failleri ise, en yakınlarındaki erkekler (eş, eski eş, erkek kardeş) oldu.

Katiller tanıdık

Raporda, katliamların yaşandığı kentlerle ilgili şu bilgiler paylaşıldı: “Kermanşah vilayetinde 8, Kürdistan’da 7, İlam’da 5 ve Urmiye’de 5 kadın cinayeti vakası kaydedildi. Kadınların 10’u eşleri , 7’si eski eşleri, 4’ü erkek kardeşleri ve 2’si iş arkadaşları tarafından öldürdü, 2’sinin katili ise bilinmiyor. 5 ‘namus cinayeti’ vakası kaydedildi. 15 vaka aile içi anlaşmazlıklardan kaynaklandı ve 5 vaka bilinmiyor.”

20 kadına 77 yıl ceza

Yine raporda, en az 20 kadına İran yargı sistemi tarafından siyasi faaliyetler gerekçesiyle 77 yıl 2 ay hapis cezası verildiği, 20 kadına, Jîna Emînî’nin katledilmesi ardından ülkede başlayan ve hala devam eden protesto eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle hapis cezasına çarptırıldı, 2 LGBTİ+Q aktivistinin de ölüm cezasına çarptırıldığı belirtildi.

HABER MERKEZİ

#Hengaw #İnsan #Hakları #Örgütü #Rojhilatta #Kürt #kadın #tutuklandı

Eski Diyarbakırsporlu futbolcu Barış Karabıyık: 30 yıldır zihniyet aynı

Diyarbakırspor’da 1993-94 ve 95 yıllarında top oynayan ve kentin efsane futbolcuları arasında yer alan Barış Karabıyık, Amedspor’a yapılan ırkçı saldırının ardından bir mesaj yayınladı.

Karabıyık mesajında; Diyarbakır’da bir futbolcu olarak yaşamış, tarifi imkansız zor yılların hasbelkader canlı tanıklarından bir Türk olarak Amedspor’a yapılanların arkasına kimsenin saklanmamasını istedi.  30 yıl önce de bir Türk olarak Diyarbakırspor’da oynadığı için ırkçı saldırılara maruz kaldığını belirten Karabıyık, “Ben 30 yıl önce Diyarbakırspor’da oynadım. O takımın ismi Diyarbakırspor’du ama bana da takım arkadaşlarıma da taraftarlarımıza da yapılmayan zulüm kalmadı. Adana’da, Adanaspor’la oynadığımız bir kupa maçının devre arasında sahada tek başıma ısınırken, onlarca polis tarafından tekme, tokat, yumruk, artık Allah ne verdiyse dayak yedim sahanın ortasında ve binlerce taraftarın gözü önünde. Peki ne oldu? Soyunma odasına mı döndüm yoksa evime mi gittim? Tabi ki o dayağa rağmen maçımı oynadım. Tıpkı bugünkü Amedsporlu çocukların her şeye rağmen maçlarını oynadıkları gibi” sözleri ile yaşadıklarını anlattı.

30 yıl önce de isim Amedspor muydu?

“Peki ben sahanın ortasında o dayağı yerken Amedspor muydu o takımın ismi?” sorusunu soran Karabıyık, “Bir çok deplasmanda taşlandığımızda, otobüslerimizin camları kırıldığında, bize saha ortasında kulüp başkanları silah çektiğinde Amedspor muydu o takımın ismi?” O dönemler ne ortada böyle özel televizyonlar vardı ne de sosyal medya. Sesimizi duyurmanın imkanı yoktu. Biz, kimsenin farkına varmadığı, Yeşil kırmızı forma altında birbirine sarılmış Kürt ve Türk çocuklarıydık sadece.. Omuz omuza vermiştik. bir yandan sahada mücadele ediyorduk diğer yandan da bize yapılan saldırılarda birbirimizi koruyorduk” diye konuştu.

Kardeşten öte olduk

Tüm saldırılara rağmen hiç kaçmadıklarını belirten Karabıyık, “Hiç kaçmadık.. Ne Kürt çocukları Türk’üm diye beni yalnız bıraktı ne de ben Türk’üm diyerek paçayı kurtarmaya çalıştım. Sırt olduk birbirimize ve Diyarbakırspor futbolcusuna yakışır bir dayanışmayla verdik mücadelemizi. Ne mi oldu sonra. Kocaman ama kocaman bir dostluk oldu aramızda. Hayatımın en önemli dostları oldu birlikte forma giydiğim o Kürt çocukları. Kardeş olduk.. Kardeşten öte olduk.” dedi.

30 yıl sonra zihniyet aynı zihniyet

30 yıl sonra da zihniyetin aynı zihniyet olduğunu söyleyen Karabıyık, sözlerini şu sözlerle sürdürdü: “Değiştiremedik dedik diye yok öyle pes etmek. Kimsenin enseyi karatmaya hakkı yok. Hep birlikte değiştireceğiz.. Ant olsun ki değiştireceğiz. Hep birlikte inşa edeceğiz barışı, dostluğu, kardeşliği.. ve bu inşanın öncüsü olacak Amedspor. “Bu duygularla Amedspor öncüşüğünde inşa edilecek nice kardeşliğe ve nice dostluğa bin selam olsun.. Yolun açık olsun barış treni Amedspor.”

 

#Eski #Diyarbakırsporlu #futbolcu #Barış #Karabıyık #yıldır #zihniyet #aynı

Çadırlara elektrik sayacı takıldı

Depremin merkez üssü olan Bazarcix’ta devlet bir skandala daha imza atarak, çadırlara elektrik sayacı taktı. ‘Faturayı nasıl ödeyeceğim’ korkusu yaşayan depremzedeler soğukta kalıyor

Hicran Urun / Mereş

Mereş merkezli yaşanan ve 11 ili etkileyen depremde resmi verilere göre 46 bin 104 kişi hayatını kaybederken, resmi olmayan rakamlara göre yüz binden fazla insanın yaşamını yitirdiği ifade ediliyor. Ölüm kokusunun sindiği enkazlardan yer yer cenazelerin de çıktığı ifade edilirken, hala binlerce insanın kayıp. Bir yandan kayıplarını arayan diğer yandan yaşama tutunmaya çalışan depremzedeler ise zor anlar yaşıyor. İlk günden bu yana insanların yaşadığı çadır sorunu devam ederken, su ve elektrik sorunu ciddi bir önem arz ediyor.

Çadırlara saat takıldı

Depremlerin ardından geç kalan arama kurtarma çalışmaları, yardımlar ve satılığa çıkardığı çadırlar ile tepkilerin odağında olan AKP-MHP iktidarı ise yeni bir skandala imza attı. Mereş’in Bazarcix(Pazarcık) ilçesine bağlı Narlı Mahallesi’nde depremzedelerin çadırlarına elektrik sayacı takıldı.

3 ay sonra ödeyecekler!

Tüm çadırlara tek tek takılan elektrik sayaçlarını tepki gösteren depremzedelere ise yetkililer şu yanıtı verdi: “3 ay sonra ödeyeceksiniz.” Çadırlarda dağıtılan elektrikli sobayı açan depremzedeler ise “faturayı nasıl ödeyeceğim” korkusu ile yakamıyor.

Masrafı halk ödeyecek

Öte yandan depremzedelere hasarlı veya yıkılan evlerinin enkazının kaldırılması ile ilgili de masrafları kendilerinin ödeyeceği bilgisi verilmiş. Enkaz kaldırma çalışmalarında kullanılacak kepçe ve benzeri araçların bedelini yine depremzedelerin ödeyeceğini dair ailelere tebligat gittiği ifade ediliyor.

 

#Çadırlara #elektrik #sayacı #takıldı

Bookchin: Tarihte hiç kimse kadını Öcalan kadar merkeze almadı

Amerikalı yazar Debbie Bookchin, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm kuramını değerlendirdi: Abdullah Öcalan, kadınların onları fiziksel, psikolojik ve duygusal olarak köleleştiren ve hayatın her alanında öznelliklerinden mahrum bırakan ataerkil bir sistemin ne ölçüde alıcı tarafında olduklarını anlamakta bunu yeni bir düzeye taşıdı

Talan ve rant üzerine kurulu ulus devletlerin halklara reva gördüğü yıkımı yakından yaşadığımız bu günlerde, yeninin inşasına dair tartışmalar sürüyor. Aynı tartışmaların yapıldığı Rojava’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm kuramının hayata geçirilmesiyle noktalandı. Rojava için “Demokratik Konfederalizm’in pratiğe geçtiğinde neleri değiştirebileceğini kendi gözlerimle görmüş oldum” diyen Amerikalı gazeteci yazar Debbie Bookchin ile konuştuk. Abdullah Öcalan’ın kendisini nasıl etkilediğini, kadın özgürlüğüne dair düşüncülerini, Rojava’daki kadın özgürlükçü modeli, bir de Bookchin’den dinleyelim.

* Abdullah Öcalan’ın yazılarını yakından takip ediyorsunuz. Öcalan’ın yazılarında, fikirlerinde sizi en çok etkileyen ne oldu?

Beni en çok etkileyen şeylerden biri onun tarihsel ve daha da önemlisi diyalektik düşünme biçimi. Öcalan, tüm insanlık tarihine bakarak, henüz oluşmamış, ancak rasyonel bir toplumda ortaya çıkması gereken bazı görünmez toplumsal potansiyellerin olduğunu anlıyor. Öcalan, Marx’ın diyalektik materyalizminden farklı olarak determinist değil, daha çok Hegelci anlamda varlığı her zaman oluş sürecinde görüyor ve bu nedenle insanlık tarihine tüm insanlar için özgürleştirici olma potansiyeli açısından bakıyor. Onun demokratik moderniteye ve kadınların özgürleşmesine yaklaşımı, bu diyalektik düşünce tarzına dayanmaktadır ve mevcut toplumsal yapılara ve gelecekteki bir toplumun neye benzeyebileceğine dair büyük bir içgörü sunmaktadır. Bu nedenle, derinden takdir ettiğim bir iyimserlik de içeriyor. Son kitabı bu pasajda çok güzel bir şekilde bitirdiği gibi, “Umutların ve özlemlerin sınırları olmadığı gibi, gerçekleşmesinin önünde de insanın kendisinden başka engel yoktur. Yeter ki biraz toplumsal onur, biraz akıl biraz da aşk olsun!”

*Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğü konusundaki düşünceleri yaşamınızda nasıl bir etki yarattı? Öcalan’la tanışmadan önce ve sonra şeklinde hayatınızı ikiye ayıracak olsanız neler söylersiniz?

Tarihte hiç kimse kadınlara yönelik baskıyı Öcalan kadar merkeze almamıştır. Babam, kadınların ezilmesi de dahil olmak üzere tahakküm ve hiyerarşi hakkında çok şey yazdı. Ancak Öcalan, kadınların onları fiziksel, psikolojik ve duygusal olarak köleleştiren ve hayatın her alanında öznelliklerinden mahrum bırakan ataerkil bir sistemin ne ölçüde alıcı tarafında olduklarını anlamakta bunu yeni bir düzeye taşıdı. Öcalan’ı okumadan önce bunu teorik düzeyde anladığımı ama sonrasında daha önce hiç hissetmediğim bir şekilde içsel düzeyde hissettiğimi düşünüyorum. Onun, kadınlar özgür olmadan toplumun özgür olamayacağı iddiası, sosyalizm içinde kadınların sorunlarının “devrim sonrasına” kadar bekleyebileceği şeklindeki uzun süredir devam eden geleneğe aykırıdır ve gerçek bir devrimin neyi içermesi gerektiğine dair daha derin bir anlayış geliştirir.

*Abdullah Öcalan’ın fikriyatıyla Rojava’da kadınlar öncülüğünde bir sistem kuruldu. Siz de Rojava’ya gittiniz. Kurulan sistemde kadınlara dair neler var? Kadınların özgür yaşadığı bir sistem olduğunu söylemek mümkün mü?

Babam da Sayın Öcalan gibi her zaman her şeyden önce bir devrimciydi ve hiçbir zaman akademisyen olmadı. Çünkü 25 kitap yazmasına ve ders vermesine rağmen üniversite sisteminde yükselmedi. Babamın felsefesinden bölümler genellikle itibar edilmeden çalındı ve sıradan şekillerde kullanıldı. Bu, son 20 yılda büyük ölçüde Sayın Öcalan sayesinde değişti. Belli ki Sayın Öcalan birçok kitap okumuş ve birçok düşünürden etkilenmiş. Ama özellikle babamın fikirlerinden etkilendiğini kabul etti ve bu fikirleri için babama her zaman itibar etti, bu da Sayın Öcalan’ın olağanüstü entelektüel dürüstlüğüne ve onuruna hitap ediyor. Aynı zamanda yepyeni bir nesil genç insanı babamın fikirleriyle ilgilenmeye ikna etti. Bu akıl ve ruh cömertliği için Sayın Öcalan’a sonsuza kadar minnettar kalacağım.
Sorunun diğer kısmına gelecek olursam; Rojava’yı ziyaret etmeden önce, kadınların siyasi ve ekonomik hayatta güçlü bir rol oynayacağı bir yer bulacağımı biliyordum. Bu dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir rol. Kobanê Kongra Star Akademisi’ndeki kadınlarla sohbetlerimden, Jinwar kadınlarına, YPJ sözcüsü komutan Nasrin Abdullah ve meslektaşlarına, Mala Jin’in bilge kadınlarına ve daha sayamayacağım kadar çok kişiye, gittiğim her yerde kadınların kendi hayatlarını yönetme yetkisine sahip olduğu bir toplumun muazzam güzelliğini gördüm. Açıkçası, hayatın her alanında şiddetin uygulayıcısı olan ulus devlet altında yaşadığımız sürece, gerçekten özgürce yaşamamız imkansız. Ancak Rojava, sadece kadınların iyiliği için değil tüm toplum için ne anlama geldiğinin bir örneğine sahip. Keşke herkes kendi gözleriyle görebilse.

*Bir röportajınızda Rojava için “Demokratik Konfederalizm’in pratiğe geçtiğinde neleri değiştirebileceğini kendi gözlerimle görmüş oldum” demiştiniz. Size bunu düşündüren ne gibi örneklerle karşılaştınız?

Demokratik Konfederalizm’de birey ile toplum arasında çok değerli bir ilişkinin oluştuğuna inanıyorum. Birey, yüz yüze toplantılar ve tartışmalar yoluyla toplumun siyasi yaşamına giderek daha fazla dahil olurken, kolektif kararlar almak, bireyin doğal olarak daha etik bir insan haline geldiği bir süreç meydana getirir. Demokratik Konfederalizm’in benim için bu kadar heyecan verici kılan da bu; bireyi ve toplumu dönüştürmeye yönelik radikal potansiyeli. Bunu, sıradan insanların, yerel meclislerde bir şeyler için sorumluluklar üstlendiği Rojava’nın sağlık kurumları, kadın meclisleri, savunma vb. ile koordine olmalarında gördüm.
ABD’de, örneğin “İşgal Et Hareketleri” ve “küreselleşme karşıtlığı hareketleri” sırasında, bu örgütlenme biçimine dair küçük ipuçları görüldü. Ancak Rojava’da yapıldığı gibi her mahallede ve kasabada meclisler oluşturmak gibi önemli bir görev, Amerikan solu tarafından sahiplenilmedi ve bu yüzden insanları günlük yaşamlarında güçsüzleştiren devlet odaklı temsili demokrasiye sıkışıp kaldık. Bu, Amerikan ve Avrupa solunun büyük bir başarısızlığı oldu. Ancak Rojava’da bile doğrudan, meclis demokrasisinin tüm potansiyelini gerçekleştirmek için süregelen bir kararlılık gerekiyor. IŞİD’e karşı savaşırken veya Türk devleti tarafından bombalanırken, yerel meclislere ve komün yönetimine katılımı içeren doğrudan demokratik siyaset gibi devrimci yapılarla ilişkiyi sürdürmek zor. Ama umarım birçok engele rağmen, Rojava halkı, komün yönetim yapılarına katılımı güçlendirmenin ve daha merkezi yönetim biçimlerine karşı bir güç olarak otoritelerini artırmanın yollarını bulacaktır. Öcalan’ın, ulus-devletin gücünü ortadan kaldırmak ve daha ekolojik, özgür bir toplum yaratmak için bu tür doğrudan, meclise dayalı demokratik örgütlenmenin şart olduğunu anlamakta haklı olduğuna yürekten inanıyorum.

*Rojava’da kurulan kadın özgürlükçü sistemin geldiğimiz 2023 yılında etki alanı ne kadar geniş? İzlenimleriniz nelerdir?

Rojava’daki kadın modeli kesinlikle dünyanın her köşesine ulaştı. Bunu dünyanın dört bir yanından bana yazan birçok insandan biliyorum. Kürt hareketi, Avrupa’daki konferanslar ve güneydeki ülkeler de dahil olmak üzere insanları bu model hakkında eğitmek için muazzam bir iş çıkardı. Batı dünyasının büyük bir kısmı, Kürt kadın hareketinden IŞİD’e karşı kahramanca mücadele etmesiyle haberdar oldu. Bununla birlikte, hala eksik olan şey, kadın özgürlüğünü desteklediğini iddia eden liberal feministlerin Kürt kadın hareketinin önemini takdir etmemesidir. Kadın hakları ve sosyal adalet için mücadele ettiğini iddia edenler bile Rojava ve Bakur kadınlarının verdiği muazzam mücadele ve fedakarlıktan çoğu zaman habersiz. Daha da kötüsü, düşünmeden alınan bir kararla “anti-militarist” ve “anti-emperyalist” Amerikan ve Avrupa solu, kız kardeşlerini ve erkek kardeşlerinin kendi kaderini tayinleri için verdiği mücadelede çok sık terk etti. Amerikan solu her şeyi görüyor ama sadece Amerika ordusunun az ya da sınırlı sayıda yardım etmesini eleştiriyorlar ama Rojava’daki mücadeleyi savunmalı ve Esad’ın, Türkiye’nin saldırılarını da görmeli ve eleştirmelidir.

*Abdullah Öcalan’ın “jin, jiyan, azadî” felsefesinin bugün İran halkları için kurtuluşun parolası olduğuna şahitlik ettik. Bu slogan neden bu kadar etkili oldu?

Abdullah Öcalan tarafından 1993’te ifade edilen “jin, jiyan, azadî” Kürt Kadın Hareketi’nin hedeflerini düzgün bir şekilde özetleyen güçlü bir ifadedir. Bu yüzden İranlı protestocular tarafından neden benimsendiğini görmek kolaydır. Halka, bu tür özgürleştirici hareketlerin sadece bir anda ortaya çıkmadığını, onlarca yıllık eğitim ve mücadelenin sonucu olduğunu ve Kürt halkının mücadelesinin görünmez hale getirilmemesi gerektiğini hatırlatmak için önemli eylemler.

* Abdullah Öcalan hala tecrit altında tutuluyor. Öcalan’a Özgürlük kampanyaları da sürüyor. Öcalan’ın özgür olması kadınlar ve halklar için neden önemli?

Abdullah Öcalan’ın 1999’da kaçırıldığından bu yana 24 yıl boyunca hücre hapsinde tutulması çok gariptir. Tamamen insani nedenlerle ve bölgenin daha geniş istikrarı için serbest bırakılması gereklidir. PKK defalarca barış görüşmelerine katılma isteğini gösterdi. Sadece birkaç hafta önce bile Cemil Bayık, PKK’nin depremin neden olduğu korkunç acı nedeniyle insani gerekçelerle tek taraflı bir ateşkes alacağını duyurdu. Kalıcı bir barışla Kürt halkı için müzakere edebilen tek bir kişi var o da Abdullah Öcalan ve hiç kimse bunu bir hapishane hücresinden yapmak zorunda kalmamalı. Nelson Mandela gibi, Kürt halkının sesi olarak serbest bırakılmalı ve kabul edilmelidir. Müzakere edilmiş bir barışın Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da tüm bölgede sonuçları olacaktır. Bu mutlak bir zorunluluktur ve bu girişimin başlaması için Türkiye’nin NATO ortaklarının Öcalan’ın özgürlüğünden başlayarak bunu gerçekleştirmek için zaman kaybetmemelidir.

*Ekolojik yıkımların, rant ve kâr nedeniyle yaşanan depremlerde onbinlerce insanın yaşamını yitirdiği Türkiye ve Kurdistanlı kadınlara 8 Mart’a dair söylemek istediğiniz mesaj ne olur?

Kadınlar Kurdistan’ın dört parçasında, baraj inşalarından ve ormanların tahrip edilmesinden kaynaklanan ekolojik şiddete, haksız tutuklamalara, cihatçıların kaçırma ve tecavüzüne, korkunç baskıya kadar devletin elindeki akıl almaz şiddet mekanizmalarına maruz kaldılar. Buna rağmen ve büyük bir bedelle, Bakur ve Rojava’daki kadın hareketi, hakları için tarihi ilerlemeler kaydetti ve tüm dünya için bir örnek oldu. Kadın hareketinin; eğitim, mücadele ve özgürlüğe olan bağlılığıyla bize ilham vermeye devam edeceğini biliyorum. Uluslararası Kadınlar Günü’nde, benim dileğim; Bakur ve Rojava’daki Kürt kadın hareketinin dünyanın geri kalanında ileri görüşlü fikirleriyle ve uygulamalarıyla çiçek açmasıdır.

Kaynak: Sterk Sütcü/MA

#Bookchin #Tarihte #hiç #kimse #kadını #Öcalan #kadar #merkeze #almadı

Kadın Emeği raporu: Kadınların yüzde 52’si kayıt dışı çalıştırılıyor

DİSK bağlı Genel-İş tarafından paylaşılan Kadın Emeği raporunda, kadınların deprem kentlerinde istihdamda az olan varlıklarının depremle daha çok düşeceği uyarısı yapıldı

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Genel-İş, 8 Mart Dünya Kadınlar günü dolayısıyla Kadın Emeği raporunu yayımladı. Raporda, Mereş (Maraş) merkezli depremlerin gerçekleştiği bölgede kadın istihdamının düşük olduğu hatırlatılarak, Dîlok (Antep), Semsûr (Adıyaman), Kilis, Hatay, Mereş, Riha (Urfa) ve Amed’de işgücünün yüzde 73’ü (2 milyon 292 bin) erkeklerden, yüzde 26,7’si (837 bin) kadınlardan oluştuğu ve toplam istihdamın, yüzde 74’ü olan 1 milyon 987 bini erkeklerden, yüzde 25,6’sı olan 695 bini ise kadınlardan oluştuğu vurgulandı.

Kadın işsizlik deprem kentlerinde fazla

Raporda, deprem bölgesindeki kadınların işsizlik oranının, ülke genelindeki kadınların işsizlik oranından yüksek olduğu vurgulanarak “2021’de ülke genelinde kadın işsizlik oranı yüzde 14,7 iken deprem bölgesinde bu oran 2,1 puan fazla olarak yüzde 16,8’dir. Türkiye’deki toplam kadın işsizliği 2021 yılında 1,5 milyondur. Toplam kadın işsizliğinin yaklaşık yüzde 10’ununu (141 bin kadından fazlası) da deprem bölgesinde yaşayan kadın işsizler oluşturmaktadır” denildi.

Kayıt dışı sayısı yüzde 52

Deprem bölgelerinde kadınların sosyal güvenceden yoksun olduğu belirtilen raporda, “İstihdam edilen kadınların yarısından fazlası kayıt dışı çalıştırılmıştır. İstihdam edilen kadınların yüzde 48’i sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı çalıştırılırken, yüzde 52’si kayıt dışı çalıştırılmaktaydı” ifadesine yer verildi. “Türkiye’de kadın istihdamı yüzde 34,3 iken erkek istihdamı yüzde 70,7’dir” denilen raporda, OECD ve AB üye ülkelerinde cinsiyet açığının düşük olduğu belirtilerek, “OECD üye ülke ortalamasında kadın istihdamı yüzde 62,4, cinsiyet açığı yüzde 14,2; AB üye ülke ortalamasında yüzde 65, cinsiyet açığı yüzde 9,9 iken Türkiye’de bu oran ülke ortalamalarının yarısı kadar olup yüzde 34,3’tür. İstihdam da cinsiyet açığı ise yüzde 36,4’dür” denildi.

Türkiye Avrupa ülkeleri

Son 5 yılda kadın istihdamının yalnızca 1,9 puan artırıldığına dikkat çekilen raporda, “2018-2022 yılları arasındaki son beş yıllık dönemde kadın istihdamının çok düşük bir puanda artış gösterdiğini görülmektedir. 2018’de kadın istihdamı yüzde 29,4 iken 2022 Aralık ayına gelindiğinde 1,9 puan artarak yüzde 31,3’ye yükselmiştir” denildi. OECD verilerine yer verilen raporda, “Türkiye’de kadınların işsizlik oranı yüzde 12,7 ile AB ve OECD üye ülke ortalamalarının 2 katından fazladır. AB üye ülke ortalamalarında kadın işsizliği yüzde 6,4, OECD üye ülke ortalamasında ise yüzde 6,8’dir” denildi.

Erkekler daha çok sendikalaştı

Kadınların sendikal katılımlarının düşük olduğu belirtilen raporda, 2023 yılı verilerine göre, Ocak ayı itibariyle Türkiye’de kadınların sendikalaşma oranın yüzde 10,4 iken erkeklerin sendikalaşma oranın ise yüzde 16,1 olduğu belirtildi. Ücret eşitsizliğine de değinilen raporda, erkeklerin kadınlara göre yüzde 20,84 fazla kazandığı, yevmiyeli çalışan erkeklerin yevmiyeli çalışan kadınlara göre yüzde 47,39 daha fazla kazandığı ve ücretli maaşlı çalışanlarda ise bu farkın yüzde 16’yı bulduğu belirtildi.
Yine yoksulluk oranlarının verildiği raporda, erkek yoksul sayısının 8,5 milyon kişi ile yüzde 20,8, kadınlarda yoksulluğun ise 9 milyon kişi ile yüzde 21,8 olduğu belirtildi.

ANKARA

 

#Kadın #Emeği #raporu #Kadınların #yüzde #52si #kayıt #dışı #çalıştırılıyor

Devlet ırkçılığı

Sebatullah Tekin

Türkiye’de milliyetçilik, ırkçılık ve bunlar üzerinden yansıyan şiddet olayları bazen çok dar bir çerçevede ele alınıyor. Milliyetçilik ve ırkçılık Türkiye’de köklü bir ideolojidir ve bu ideoloji devletin sahiplendiği yukarıdan aşağıya yani topluma doğru yayılıp kurumsallaşan bir devlet ideolojisidir. Yapılan ırkçılığı, ötekileştirmeyi ve şiddeti vatan, bayrak sembolizmi üzerinden ajite ederek kendilerine hak olarak görüyorlar. Çünkü bunu “vatan savunusu” için yaptıklarını düşünüyorlar. Türklüğü yücelikle eş tutup diğer kimlikleri daha aşağıda gören, hatta diğer kimlikleri yaşanmaya değmez hayatlar kategorisinde gören bu anlayış bizzat devletin kurumsallaştırdığı, sahip çıktığı ve bunu sürekli canlı tuttuğu bir anlayıştır.

Bu anlayış diğer kimliklere, kültürlere veya siyasal yaklaşımlara bir yere kadar izin verir. Devlet bunları kendisine göre bir “beka” problemi olarak gördüğünden bunları her zaman kontrol altında tutmaya gayret eder. Dolayısıyla daha önce de çok yaşadığımız ve günümüzde de Amedspor’a yönelik ırkçı saldırılar ve depremde mültecilere yönelik ırkçı yaklaşımlar belli bir kesimi veya kişileri aşan kolektif bir ırkçı, milliyetçi saldırıdır. Diğer bir ifadeyle, çeşitli kesimlerin güç aldığı ve bununla motive olup ırkçı saldırılara giriştiği temel ideoloji devletin ideolojisi ve yaklaşımıdır. Bu anlamda Türkiye’de ırkçılığı bireylere veya belli bir kesime mal etmek hatalı bir yaklaşım olur. Türkiye’de ırkçılık tam olarak bir devlet ırkçılığıdır. Çünkü bunun yasal, tarihsel ve hukuksal zemini devlet tarafından oluşturulmuş ve kolluk güçleriyle de bunu denetlemektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan şiddet olayları da basitçe küçük gruplar arasında gelişen bir şiddet eylemi değildir. Irkçılığın ve milliyetçiliğin motive ettiği ve arkasında devletin ideolojisi olan birçok kesimin dahil olduğu katılımcı bir şiddet var ortada.

Toplumun büyük bir kesiminin bu şiddet ve ırkçı anlayışta onaylayıcı ortaklığı olmazsa olaylar bu raddeye gelmez ve bu kesimler çok rahat bir şekilde böyle hareket edemezdi. Bu yüzden ortada bir devlet ırkçılığı var ve aynı zamanda bu yaşanan şiddette toplumun büyük bir kesiminin bu şiddette onaylayıcı ortaklığı var. İşte bu yüzden varolan milliyetçi, ırkçı yaklaşım ve şiddeti bireylere veya küçük gruplara indirgemek hata olur.

Michel Foucault, ırkçılığın devletin eylemlerinin ussallığı için bir rehber olduğunu; ırkçılığın biçimini devletin politik araçlarında ve “devlet ırkçılığı” olarak somut politikalarda bulduğunu söyler. Bu yüzden Foucault’ya göre ırkçılık bireysel bir eylemle tanımlanamaz. Irkçılık, politik pratiklere rehberlik eder ve devletin aygıtları aracılığıyla gerçekleşir. Stokely Carmichael’a göre de ırkçılık asıl olarak bireysel düzlemde değil kolektif/yapısal düzlemde işler. Bireysel değil daha çok kolektif olarak ırkçılığı üreten bu sistem Türk etnisitesini üstün, diğer etnisiteleri de (Kürt, Ermeni gibi) daha aşağıda “önemsiz” kategoride gören kurumsal bir düzlemdir. Diğer bir ifadeyle Kürtlere yönelik bu yaklaşım bir “vatandaş hassasiyeti” değil, aksine bu ırkçı, milliyetçi hezeyanlar bir devlet siyaseti ve hassasiyeti olarak vücut bulmuştur.

Irkçılık ve milliyetçilik Türkiye’de dinsel yaklaşım üzerinden de okunması ve analize tabi tutulması gerekiyor. Din bu yıkıcı anlayışın diğer bir motivasyon gücüdür. Türk birliği, İslam birliği gibi veya “Türk İslam Birliği” gibi yaklaşım Türkiye’de kurumsallaşmış ve kemikleşmiş, birbirini motive eden, birbirinden güç devşiren ideolojik yaklaşımlardır. Bunlar birbirini bütünler. Yapılan ırkçı saldırılarda atılan “Allah u ekber” nidaları bunların iç içeliği ve birbirlerinin motivasyon kaynakları olduğu görülür. Din devletin ideolojik bir aygıtı olan Diyanet’in kontrolünde işliyor. Irkçılık ve milliyetçilik devletin yukarıdan aşağıya doğru yaygınlaştırıp kurumsallaştırdığı, sadece istediği zaman belli kesimler üzerinden tekrar tekrar canlandırdığı temel ideolojisidir. Dolayısıyla, din, ırkçılık ve milliyetçilik devletin kendi bekasını bunlar üzerinden muhafaza ettiği temel motivasyon silahlarıdır. Ancak bunları kontrolünde tuttuğu sürece ideolojisini de ayakta tutabilir. Ama bunlar kontrolden çıktığı zaman toplum açısından büyük travmalara ya da sorunlara yol açabilir. Böyle bir tablo elbette siyasal iktidarların da süresini sonlandırabilir. Bu yüzden de devlet her zaman bu kendisini yerelde yansıtan bu güçleri (ırkçı, milliyetçi, dinci) kendini sağlama almak, kendince sivrilen kesimleri bastırmak, bunlara göz dağı vermek veya siyasal iktidar anlayışını sürdürebilmek için kullanır. Türkiye’de bunlar bu yüzden devletin siyasal anlayışının sopalarıdır. Yani ortada olan din ve milliyetçilikle harmanlanmış bir devlet ırkçılığı vardır.

İşte tam da bu yüzden siyasal tercih ve yaklaşan seçimler devletin ırkçılığına karşı da bir seçim olmalıdır. Irkçılığı ve milliyetçiliği MHP’ye indirgemek hata olur. MHP sadece devletin bir yüzüdür. Yerel yürütme organı gibidir ve yıllardır bu şekilde işlev görmüştür. Devletin kurumsallaştırdığı dincilik, ırkçılık ve milliyetçilik Türkiye’nin aynı zamanda ulusal eğilimini de tarihsel olarak belirlemiştir. Bu eğilim elbette değişir ama yıllardır görüldüğü gibi kolay değişmez.

İşte bu yüzden de sol siyaset veya muhalefet devletin bu genetiğini, oluşturduğu yıkıcı ulusal eğilimi değiştirecek bir paradigmaya sahip mi? Yoksa şu ana kadar olduğu gibi temel anlayış yerine sadece iktidarlar mı değişir.

#Devlet #ırkçılığı

Tutuklu gazeteci Altan’dan mektup: 9 aydır iddianame hazırlanmadı

DFG Eşbaşkanı Serdar Altan haklarında 9 aydır iddianame hazırlanmamış olmasına yazdığı mektupla tepki gösterdi: Dayanışmayı büyütelim

Amed’te 2022 yılının 8 Haziranı’nda düzenlenen operasyonda 20’si gazeteci 22 kişi gözaltına alınmış 8 günlük gözaltı sürecinin ardından 16’sı tutuklandı.

Tutuklanan gazetecilerden DFG Eşbaşkanı Serdar Altan, tutukluluklarının 9’uncu ayının dolması nedeniyle Mezopotamya Ajansı’na bir mektup gönderdi.

Altan’ın mektubunun bir bölümü şöyle:

Halkımızın büyük bir felaket yaşadığı bu süreçte çok da gündem olmasını istemesek de maalesef ki bu tutukluluk süreci 9 ayı geride bırakıyor ve adı konulmamış bir cezaya dönüşüyor. Oysaki bizler sorumlu yayıncılık yapan gazeteciler olarak bu süreçte sahada olmalıydık ve yaşanan felaketi haberciler olarak takip etmeliydik.

9 ay geride kaldı

Dile getirdiğimiz gibi bugünlerde tutukluluğumuzun dokuzuncu ayını geride bırakmak üzereyiz ve halen hakkımızda iddianame hazırlanmış değil. Dosyadaki gizlilik kararı nedeniyle daha neyle suçlandığımızı dahi bilmiyoruz. Bu uzun tutukluluk süreci bize yönelik hukuksuzluğu katmerleştirmektedir. Belli ki soruşturmayı yürütenler bir kumpas peşindeler. Aksi takdirde, yaptıkları her bir şey açık siyasi saiklerle yaklaşılmakta. Kumpas peşindeler diyoruz çünkü aldığımız bazı duyumlara göre suç yaratmak amacıyla yeni yeni gizli tanıklar yaratmaya çalışıyorlar. Sanıyoruz ki anlaşılmıyor; biz her şeyimiz açık ve aleni diyoruz. Elinizde yaptığımız programların saatlerce çözümü var, yazdığımız yazılar, yaptığımız haberler var. Ne varsa orada gizli! İyice araştırın, belki suç unsuru sayabileceğiniz bir şeyler bulursunuz. Gizli tanıklara, dosyayı gizlemeye ne hacet! Anlayacağınız böylesi ucuz numaralara, yol ve yöntemlere gerek yok. Hukuki bir yargılama yapacaksanız hazırlayın iddianamenizi, çıkarın bizi hakim karşısına, derdiniz ne ise anlayalım.

Bizler gazeteciyiz

Tüm kamuoyu net bir şekilde bilmeli ki bize yönelik operasyon hukuki değil, siyasi operasyondur. Süleyman Soylu vari bir kumpas operasyonudur. İddianame hazırlama sürecinin bu kadar uzatılması, gizli tanık vb. arayışlarla suç yaratma telaşı bunun açık göstergesidir. Ötesi, dosyanı savcısı tam bir keyfi tutum içerisindedir.

Ancak bilinmeli ki bu suç yaratma telaşı ve arayışları da boşa çıkacaktır. Bizler gazeteciyiz ve gazetecilik faaliyeti dışında hiçbir suçumuz yoktur. Her ne kadar onlar öyle görmese de gazetecilik de suç değildir. Bu nedenle tüm kamuoyunu bu tarz yönelimlere karşı daha duyarlı olmaya, sessiz kalmamaya çağırıyoruz.

Yanlış anlaşılmasın; gerçekleri yazmanın, daha özgür ve demokratik bir ülke için mücadele etmenin, halkın haber alma hakkını savunmanın elbette bir bedeli vardır ve bizler bu bedeli ödemekten gocunmuyoruz. Ancak bu haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı sessiz kalacağımız anlamına gelmez. Aksine, sesimiz daha gür çıkmalı ve bu soygun talan düzenini, bu ucube kumpaslar sistemini kabul etmediğimizi haykırmamız gerekiyor. Bu, sistemin çürümüşlüğünün yıkıntıları altında can veren on binlerce yurttaşa da borcumuzdur.

Dayanışma çağrısı

Öte yandan soruşturmayı yürüten makama da çağrıda bulunuyoruz; imza attığınız hukuksuzluğa son verip bir an önce iddianamemizi hazırlayın. Süreci uzatarak bir şey elde edemezsiniz. Ayrıca her seferinde tahliye taleplerimize kulaklarını kapatarak, dosya üzerinden ret kararı veren, bizi bir kez olsun görme gereği bile duymayan ilgili mahkemeye, bize yönelik bu hukuksuzluğa ortak olmaması ve tahliyemiz için gerekli kararı vermesi çağrısında bulunuyoruz. Bu vesileyle bir kez daha başta basın meslek örgütleri ve meslektaşlarımız başta olmak üzere tüm demokratik çevreleri dayanışmayı büyütmeye davet ediyoruz.

Mektubun tamamı için:  http://mezopotamyaajansi35.com/tum-haberler/content/view/200950

 

#Tutuklu #gazeteci #Altandan #mektup #aydır #iddianame #hazırlanmadı

Şenyaşar ailesi tam 3 yıldır adliye önünde: Bu bir insanlık davası

Şenyaşar ailesinin başlattığı Adalet Nöbeti 3’üncü yılında; Bu bir insanlık davasıdır

Riha’nın (Urfa) Pirsûs (Suruç) ilçesinde 14 Haziran 2018 tarihinde AKP Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın koruma ve yakınları tarafından eşi ve iki oğlu katledilen Emine Şenyaşar ile saldırılardan yaralı kurtulan oğlu Ferit Şenyaşar’ın, 9 Mart 2021’de başlattığı Adalet Nöbeti 3’üncü yılına giriyor

Polislerin gözü önünde

MA’dan Ömer Akın’a konuşan Emine Şenyaşar, Adalet Nöbeti’nin 3’üncü yılına girerken dayanışmayı büyütme çağrısı yaptı.

Eşi ve iki oğlunu öldürenlerin Pîrsûs’ta gezdiğine dikkat çeken Şenyaşar, “Bunlar artık tutuklansın. Bu kadar zülüm yaptılar. Neden serbest gezebiliyorlar? İnsan hastanede katledilemez, doğranamaz. Ben ve Hacı Esvet beraber hastaneye gittik. Hacı’yı hastanede doğradılar. Bu nasıl bir devlet ve hükümet ki tüm bunları polislerin gözü önünde yaptılar?” diye sordu.

Artık evime gitmek istiyorum

Geçen sürede adaletin sağlanmadığını ifade eden Şenyaşar, “Ailemizden 3 kişiyi öldürdüler, diğer 3 kişi de yaralandı. Onlarda ölümden döndüler. Çocuklarımın hiçbir suçu yok. Bunu araştırdılar ve hiçbir suç göremediler. Oğlum Fadıl’ı tutuklayıp 5 yıldır tekli bir odaya koymuşlar. Bu hükümette nasıl bir vicdan var? Bunların yüreğinde hiç merhamet yok. Yeter artık oğlumu bıraksınlar. Artık bende yoruldum. Gözlerim görmüyor dizlerim tutmuyor. Artık evime gitmek istiyorum” diye konuştu.

Haklı olduğumuzu herkes biliyor

Saldırılardan yaralı olarak kurtulan ve annesi Emine Şenyaşar ile 2 yıldır Urfa Adliyesi önünde Adalet Nöbeti’nde olan Ferit Şenyaşar da ortada büyük bir hukuksuzluk ve adaletsizliğin olduğunu söyledi. Bu hukuksuzluğu ve adaletsizliği devletin de çok iyi bildiğini ifade eden Şenyaşar, şunları söyledi: “Dava, 4 yıl boyunca burada kaldı. 4 yıl boyunca 10 savcı değişti ama hiçbiri hukuku işletmedi. En son davamız Malatya’ya gönderildiğinde başsavcıyla yaptığımız görüşmede, hukuki olarak yapabilecekleri bir şeyin olmadığını söyledi. Neden kimse hastanede bu katliamı yapanlarla ilgili bir tutuklama kararı çıkartmadı? Haklı olduğumuzu bütün dünya biliyor.”

Artık polisler de helallik istiyor

Urfa Adliyesi önünde Adalet Nöbetlerini sürdürürken defalarca polisler tarafından zor kullanılarak annesi ile birlikte adliye önünden uzaklaştırılmaya çalışıldıklarını kaydeden Şenyaşar, “Sürekli bizi adliye önünden uzaklaştırmaya çalıştılar. İlk yılımız bu şekilde geçti. İkinci yılda, önümüzden geçen polisler yaptıkları bu haksızlık ve zulüm için bizden helallik istiyorlar. Daha önce kolluk kuvveti tarafından para cezası kesildi, pankarta el konuldu. Şimdi ise özür dileyerek pankartımızı bize geri verdiler” diyerek, polislerinde kendilerinin haklı mücadelesini kabul ettiğini söyledi.

RİHA

 

#Şenyaşar #ailesi #tam #yıldır #adliye #önünde #bir #insanlık #davası

Tutuklu Baş’a muayene sırasında küfürlü saldırı

Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan tutuklu Partizan üyesi Eylem Baş’a hastane muanesinde  askerler tarafından küfürlü saldırıda bulunulduğu öğrenildi

İşkence merkezlerine dönüşen cezaevlerinden hak ihlalleri haberleri gelmeye devam ediyor. Cezaevlerinde tacize varan üst aramaları, sağlık hakkının gaspı, tecrit ve sürgün uygulamalarının yanı sıra hastaneye götürülen tutuklular da birçok uygulama ve saldırının hedefi oluyor.

Partizan üyesi Eylem Baş da askerler tarafından hastaneye götürüldüğü sırada, hastanede askerlerin küfürlü saldırıya maruz bırakıldı.

Askerler muane odasından çıkmadı

Gebze İlçe Sağlık Merkezine mamografi işlemine götürülen Baş, muayene olacağı odada askerlerin bulunmasına karşı çıkarak odadan çıkmak istedi. Buna karşı Baş’ın tedavi hakkı da engellenerek askerler tarafından ring aracına götürüldü. Ring aracına götürüldüğü sırada askerler tarafından sinkaflı, cinsiyetçi küfürlere maruz bırakılan Baş, yapılan saldırıya tepki gösterirken, zorla ring aracına atıldığı öğrenildi.

KOCAELİ

#Tutuklu #Başa #muayene #sırasında #küfürlü #saldırı

Depremzedelerin çadırları sular altında kaldı

Samandağ ilçesine bağlı Karaçay Mahallesi’nde yağmurlardan ıslanan çadırlarda kalan yurttaşlardan Hanım Aydın, çadırları da akrabalarının yolladığını belirterek, yardım almadıklarını, ayrımcılığa uğradıklarını ifade etti

Hatay’ın Defne ilçesinde depremin üzerinden bir ay geçmesine rağmen henüz barınma sorunu çözülebilmiş değil. Samandağ ilçesine bağlı Karaçay Mahallesi’ne ise şimdiye kadar herhangi bir yardım gitmediği gibi sağanak yağış nedeniyle çadırlar da kullanılmayacak durumda.

Çadırları yakınları gönderdi

JINNEWS’ten Dilan Babat’ konuşan Karaçay Mahallesi’nden Hanım Aydın, kiracı olarak kaldıkları evin tamamıyla yıkıldığını belirtti. “Artık yağmur zamanı” diyen Aydın, çadırların mevsim koşullarına uygun olmadığını dile getirerek, “Kaldığımız çadırlarda akrabalarımız tarafından gönderildi bize. Muhtar bile yardım etmiyor. Dün yine çadır için muhtara başvurduk, muhtara neden sıranın bize gelmediğini sorduğumuzda ve şikayet edeceğimizi söylediğimiz de, ‘Nereye şikayet ediyorsan et vermiyorum.’ sözleriyle karşılaştık” dedi.

3 gün mezarlıkta kaldık

Hayvanlarını enkaz altından kurtarabildiklerini dile getiren Aydın, şöyle devam etti: “Evden çıktığımız gibi ev yıkılmaya başladı. 3 gün boyunca aç, susuz mezarlıkta kaldık, hayvanlarımıza mezarlıkta bakmaya çalıştık. Daha yeni bir gelin getirmiştim, onun eşyaları hepsi enkaz altında kaldı. Yağmur yağdığında çadırlar ıslanıyor. Çadırımız su altında kalıyor. Çadırda kalamıyoruz, bize çok acil konteynır şart” diye konuştu.

Yardımlarda bile ayrımcılık

Hayvancılıkla geçimlerini sağladıklarını kaydeden Aydın, devlet yardımlarında bile ayrımcılığa maruz kaldıklarını vurgulayarak, “Küçükbaş hayvanlarla geçimimizi sağlıyoruz ama yem bulamıyoruz. Dün de elimizde olan parayla yem alabildik. 10 bin yardım ihtiyacı için devlet tarafından para verilecekti ama o da verilmedi. Ev için hasar tespitine geliyorlar yine bir şey söylemiyorlar. Halkın yardımları ile ayakta duruyoruz. Elimizde bir şey yok, 3 ev 12 nüfus aynı çadırda kalıyoruz” diye konuştu.

HATAY

 

#Depremzedelerin #çadırları #sular #altında #kaldı