HDP tarafından depremzedeler için başlatılan “Aileleri buluşturuyoruz” kampanyası kapsamında 405 ailenin Mêrdîn’e yerleşti
Mereş (Maraş) merkezli 6 Şubat’ta yaşanan ve 11 kenti etkileyen depremlerde resmi rakamlara göre 45 bini aşkın insan yaşamını yitirdi, yüz binlercesi yaralandı. Deprem bölgesine yardım ulaştırmayan AKP-MHP iktidarına tepkiler sürerken, deprem bölgesinde seferber olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) “Aileleri buluşturuyoruz” kampanyası başlatarak birçok depremzede aileyi farklı illerdeki ailelerle buluşturarak büyük bir dayanışma ortaya çıkardı.
Kampanya çerçevesinde ailelerin buluşturulduğu yerlerden biri de Mêrdîn (Mardin) ve ilçeleri. HDP Kriz Koordinasyon Merkezi’nin verilere göre, Mêrdîn’e şimdiye kadar yaklaşık 2 bin 250 kişiden oluşan 405 aile yerleşti.
Halk bizi ayakta tuttu
Hatay’ın Antakya ilçesinde evi yıkılan ve birçok yakını yaralanan öğretmen Seda Sezen, 11 yakını ile birlikte Nisêbîn (Nusaybin) ilçesine yerleştirildi. Ayak ve kolundan yaralanan Sezen, depremzede çocuklara online eğitim veriyor. Depren anı ve sonrasında yaşadıklarının ağır olduğunu söyleyen Sezen, halkın emekleri ile ayakta kaldıklarını bu nedenle “Bizden başka kimsemiz yok” düşüncesinin öne çıktığını söyledi. İktidarın kendilerini ölümle yüz yüze bıraktığını söyleyen Sezen, “Halk bizi ayakta tuttu. Halk bizi kendi elleriyle enkazdan çıkardı. Her şeyi halk yaptı. Bildiğim tek şey bu halk hep yanımızdaydı. O günleri asla unutmayacağım. Hükümetin yardımının gelmediğini asla unutmayacağım. Bizi yaşarken ölüme terk etti. Bizi o enkazlardan çıkarmadılar. Çıktıktan sonra bizi öldürdüler. Onlardan sadece yardım istedik, başka bir şey değil. Birçok yakınım ve arkadaşım enkaz altında yaşamını yitirdi. Bu benim için çok ağır. Bu yüzden halkın dayanışması çok önemli. İnanıyorum ki bu sonuna kadar da devam edecek”
Yaşananlar ne unutulur ne unuttururuz
Bir diğer depremzede de hemşire Suzan Karadağ da Sêmsûr’da (Adıyaman) depremden dolayı evleri yıkılınca kampanya kapsamında Qoser (Kızıltepe) ilçesine yerleşti. Deprem günü Elbistan’da olduğunu söyleyen Suzan, depremde 30 yakınını kaybettiğini belirtti. “Yaşananlar ne unutulur ne de biz unuturuz” diyen Karadağ, “Kızıltepe’ye geldikten sonra halkın çok yardımı oldu. Bize ev ayarlandı. Tüm ihtiyaçlarımızı getirip yerleştirdiler” dedi. HDP ve gönüllülerin onlara yardım edip, ihtiyaçlarını karşıladıklarını kaydeden Karadağ, “Halk sürekli yardım etti. Ancak yetkililerden bir yardım, sahiplenme olmadı. Dayanışma bizi ayakta tutuyor. Devletin hiçbir yardımı olmadı. Halkımız unutuldu” dedi.
405 aile başvurdu
Depremin ilk gününde Mêrdîn’de çalışmalara başladıklarını söyleyen HDP Mêrdîn İl Eşbaşkanı Berivan Bahçeci kampanya dair bilgiler verdi. HDP’nin “Aileleri buluşturuyoruz” kampanyası başlattığını söyleyen Bahçeci, gelen ailelerin Mêrdîn ve ilçelere yerleştirildiğini belirtti. Ailelerin, yerleştirildikleri evlerde süresiz oturabileceklerini dile getiren Bahçeci, “Şimdiye kadar 405 aile bize başvurdu. Sayıları 2 bin 250- 3 bin arasında. Yine çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Mêrdîn’e gelip yerleşen aileler ile bire bir görüşüyoruz. Hem psikolojik destek sunuyoruz hem de farklı ihtiyaçlarını karşılıyoruz” şeklinde konuştu.
Halkları asla terk etmeyeceklerini söyleyen Bahçeci, “Her zaman onların yanında olacağız. Bizler sahip çıktık ve bu dayanışma halkımıza moral veriyor. Bölge halkı da HDP ve Kurdistan halkının gönüllü ve dayanışma sergilediğini söylüyor ve bu yüzden çok mutlular” diye konuştu.
Dersim’de gözaltı sırasında başına çuval geçirilen ve darp edilen 2 kişi tutuklandı
Dersim merkeze bağlı Sihenk Mahallesi’nde 1 Mart’ta polislerin yaptığı ev baskınlarında Neriman Dönmez ve Erkan Gül gözaltına alındı. Gözaltı sırasında Gül’ün başına çuval geçirildiği ve darp edildiği öğrenildi.
Gözaltına alınan iki kişi emniyet ifade işlemlerinin tamamlanmasının ardından dün Tunceli Adliye’sine sevk edildi. Savcılık ifadesinin ardından iki kişi “örgüte yardım ve yataklık etmek” iddiasıyla tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Mahkeme, Dönmez ve Gül’ün aynı gerekçeyle tutuklanmasına karar verdi.
Mereş merkezli depremlerin ardından insanlar çadır derdinde iken Emniyet ve Jandarma biber gazı alma peşine düşmüş
Maraş merkezli 6 Şubat’ta meydana gelen depremlerde 45 binin üzerinde can kaybı yaşanırken depremden etkilenen insanlar için en büyük sorun çadır bulma oldu. İnsanlar kış soğuğunda çadır bulma derdinde iken İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü ise depremin 4’üncü gününde 50 bin kutu biber gazı almak için ihale ilanı yayımladığı ortaya çıktı.
Emniyet’ten 50 bin kutu biber gazı ihalesi
BirGün’den İsmail Arı haberinde Kamu İhale Bülteni’nde yer alan bilgilere göre, Emniyet daha depremin 4’üncü günü olan 9 Şubat tarihinde, 50 bin kutu 100 mililitrelik biber gazı alımı için ihale ilanı yayımladığı bilgisini verdi. İhale ilanında, ihaleyi alan şirketin 50 bin kutu biber gazı spreyini 180 gün içerisinde Emniyet Genel Müdürlüğü Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı’na bağlı Ankara’daki merkez depolarına teslim edeceği belirtildi. İhalenin 28 Şubat tarihinde düzenleneceği ifade edildi.
Jandarma’da biber gazı arayışında
Jandarma Genel Komutanlığı da çeşit çeşit biber gazı alımı yapmak için ihaleler düzenledi. Jandarma, depremin 17’nci günü olan 22 Şubat’ta sırta takılan biber gazı tüpünden 100 adet almak için 9 Mart’ta ihale düzenleyeceğini duyurdu. 24 Şubat’ta Jandarma Genel Komutanlığı’nın yayımladığı ihale ilanında da “2 bin 400 kilogram biber gazı solüsyonu alımı için 14 Mart’ta ihale düzenleneceği” açıklandı.
Deprem sürecinde Türkiye’nin Federe Kurdistan Bölgesi’ne saldırmasını protesto eden Barış Anneleri’ne soruşturma açıldı. Anneler, ‘Savaş yerine deprem bölgesine güç kaydırılsaydı, bu kadar can kaybı olmazdı’ dedi
AKP’nin Kürt düşmanlığı resmi rakamlara göre 45 binin insanın hayatını kaybettiği deprem zamanında da devam ediyor. Depremin ilk günlerinden beri depremzedelere yetişmeyen iktidar Federe Kurdistan ile Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarını sürdürdü.
Soruşturma başlatıldı
Deprem bölgesinde ortaya çıkan yıkım karşısında resmi kurumlar yetersiz kalırken, saldırıların devam etmesi üzerine Şirnex Barış Anneleri Meclisi, çağrıda bulunarak, devletin gücünü savaşa değil, deprem bölgesindeki insanlar için yönlendirmesini istedi. Anneler, “Savaş yerine deprem bölgesine güç kaydırılsaydı, bu kadar can kaybı olmazdı” ifadelerinde bulundu.
İfade verdiler
22 Şubat’ta açıklama yapa Barış Annneleri’nden Emine Özek, Behiye Nayır, Emine Alkış, Zeynep Beğenir ve Nuriye Atmış hakkında Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı, “Sansür Yasası” ile TCK’ye eklenen 217 maddesi uyarınca “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’” iddiasıyla soruşturma başlattı. İfade çağrılan anneler Silopi İlçe Emniyet Müdürlüğü’de ifade verdi.
Hiç kimse evinden çıkmasın istiyorlar
Her şekilde mücadelelerine devam edeceklerini belirten Barış Annesi Emine Özek, savaş karşısında durmanın suç olmadığını belirterek, “Depreme rağmen savaşın devam etmesi ile ilgili daha önce bir röportaj vermiştik ve savaş için harcanan paranın deprem bölgelerine gönderilmesini istemiştik. Daha sonra bizi ifadeye çağırdılar. ‘Bugüne kadar bile insanların cenazeleri enkaz altında bu insanlara yardım gitmeli’ ifadelerime ilişkin bana ‘neden böyle söyledin?’ diye sordular. Bu şekilde halkı korkutmak istiyorlar ve kimse evinden çıkmasın herkes sussun istiyorlar” tepkisinde bulundu.
Barış demeye devam edeceğiz
İfade veren Barış Anneleri’nden Behiye Nayır da, “Depreme rağmen süren saldırılar dursun dedik, hakkımızda dava açtılar. Devlet 3 gün deprem bölgesinde yoktu. Gitseydi bu kadar insan ölmeyecekti. Bize bu söylediklerimizden de dava açılsa, barış demeye devam edeceğiz. Barış dediğimiz için bizi suçluyorlar, biz herhangi bir suç işlemedik” şeklinde konuştu.
Hala aynı şeyi savunuyorum
Annelerden Emine Alkış da, “Emniyette bana ‘Depremzedelere yardıma giden Kürtlerdi demişsin’ dediler. Ben de hala aynı şeyi savunduğumu söyledim. İlk giden Kürtlerdi, çünkü Kürt halkı misafirperverdir, merhametlidir” diye belirtti.
Semsûr’da sabah saatlerinde 4.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi
Semsûr’da (Adıyaman) sabah saat 08.27’de 4,4 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Adıyaman’ın Çelikhan ilçesi olan 4,4 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.
Akşener’in cumhurbaşkanı adayı olmaları yönünde çağrı yaptığı İmamoğlu ve Yavaş açıklama yaptı. İki başkan CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun iradesi dışında hareket etmeyeceklerini bildirdi
İYİ Parti Genel Başkan Akşener’in cumhurbaşkanı adayı olmaları yönünde çağrı yaptığı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’ndan açıklama geldi. Yavaş ve İmamoğlu, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun iradesi dışında hareket etmeyeceklerini bildirdi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Millet ittifakının, eksilmeden çoğalarak büyüyeceğinden şüphem yoktur” dedi.
Kılıçdaroğlu’nun iradesi dışında hareket etmeyeceğini hatırlatan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da “Temennimiz, Millet İttifakı’nın tüm paydaşlarıyla yoluna devam etmesidir” dedi.
Mereş depreminden üç gün sonra çadır sattığı ortaya çıkan Kızılay, eleştirilerin odağındaki yerine korurken, kurumun bağlı olduğu uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Federasyonu’nun bütün ilkelerini çiğnediği ortaya çıktı
M. Ender Öndeş
Binlerce insanın can verdiği Mereş merkezli depremler sürecinde Ahbap ve diğer kurumlara, şirketlere çadır ve yiyecek satmasıyla gündeme gelen ve AKP’nin arka bahçesi gibi davranan Kızılay hakkında her gün yeni iddialar ortaya atılırken, kurumun bağlı bulunduğu Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi (IFRC) ve onun kurucu organı olan Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) en temel ilkelerini ihlal ettiği belirtildi. Resmi olarak kendisini “Kâr amacı gütmeyen, yardım ve hizmetleri karşılıksız olarak sağlayan ve kamu yararına çalışan bir gönüllü sosyal hizmet kuruluşu” olarak tanımlayan Türkiye Kızılay Derneği, süreçte bunun tam tersini yaparak uluslararası düzeyde de tepkileri çekti.
188 örgütün çatısı
188 Kızılhaç ve Kızılay Derneği’nin koordinasyonunu sağlamakla görevli olan IFRC, 1919 yılında kurulmuş ve merkezi de Cenevre’de. Hükümetler dışı bağımsız bir kuruluş olan ve 1963 yılında Nobel Barış Ödülü alan federasyon, 100 milyon gönüllü üye tarafından destekleniyor. Her dernek uluslararası insan hakları kanunlarına ve uluslararası hareketlerdeki tüzüklere uygun biçimde, kendi ülkesi sınırlarında çalışıyor.
IFRC, görevi din, inanç, dil, ırk, toplumsal sınıf veya politik görüş farkı gözetmeksizin insan hayatı ve sağlığını korumak, insan varoluşunun saygı görmesini sağlamak, insanların acı çekmesini önlemek ve acılarını dindirmek olan uluslararası bir insani hareket ve bütün çalışmalarda temel alınması zorunlu yedi ilkesi var. İnsaniyetçilik, ayrım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık, gönüllülük, birlik ve evrensellik.
Türk Kızılayı: Devlet aparatı
Ancak Türk Kızılayı, bir bölümü son depremde su yüzüne çıksa da aslında uzunca bir süredir söz konusu 7 ilkenin neredeyse tamamını çiğnemeyi alışkanlık haline getirmiş durumda.
Bu ilkelerden birincisi, IFRC tarafından, “Amacı yaşamı ve sağlığı korumak ve insana saygıyı sağlamaktır. Tüm halklar arasında karşılıklı anlayışı, dostluğu, işbirliğini ve kalıcı barışı teşvik eder” diye tanımlanıyor. Oysa Türk Kızılayı, uzun süredir AKP iktidarının ‘Yeni-Osmanlı’ politikalarının ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir parçası olarak hareket ederek ’embedded’ (iliştirilmiş) bir kurum olarak barış ve dostluğun değil savaş güçlerinin yanında konumlanıyor. Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürt nüfusun göçertilmesi ve onların yerine El-Nusra ve DAİŞ artığı Cihatçı toplulukların yerleştirilmesine hizmet sağlıyor; halklar arasında dostluğu ve barışı teşvik etmek yerine savaş aygıtının yedeği gibi davranıyor.
İdlip
Ayrımcı politikalara hizmet
“Milliyet, ırk, dini inanç, sınıf veya siyasi görüş ayrımı yapılamaz” diye özetlenen bir başka IFRC ilkesi de Türkiye’de bütün kurumlar tarafından en sık ihlal edilen uluslararası kurallardan biri. Uzun süredir Kürt halkını düşman olarak gören ve sınır içinde-sınır dışında her türlü silahın kullanıldığı bir savaş yürüten AKP-MHP iktidarı, bütün kamu kurumlarını olduğu gibi AFAD ve Kızılay gibi yardım kuruluşlarını da hem kadro olarak, hem de zihniyet olarak ırkçı/dinci odaklar haline getirmiş durumda. Tarikatlarla iç içe olan Kızılay ve AFAD’ın en son deprem sürecinde de yalnızca Kürtlere karşı değil Alevi yerleşim yerlerinde de ayrımcılık yaptığı halk tarafından sık sık dile getirildi.
AKP’nin arka bahçesi
Kızılhaç ve Kızılay örgütlerinin en temel ilkelerinden olan “devletlerden bağımsızlık” ve “özerk yapıya sahip olma” ilkesi, Türk Kızılayı’nın sitesinde de yer alıyor ama pratikte durum tam bir emir-komuta zinciri içerisinde yürüyor. Uzun süredir kurulan ‘tek adam rejimi’ bütün kurumları olduğu gibi Kızılay’ı da Saray’a bağlamış durumda. Başkan Kerem Kınık’ın açıkça AKP’nin emrinde davrandığı ve 700 şubeden 570’inin kapatıldığı, delege yapısının değiştirildiği koşullarda iktidar tarafından seçtirildiği bilinirken, kurumun bütün üst yönetimi ve il örgütlerinin tamamı, eski AKP yöneticileri ve onların yakınlarıyla dolu. Kınık’ın bizzat kendisi Kızılay Holding’e bağlı 12 şirketin tamamında yönetim kurulu başkanlığı koltuğunu işgal ederken, kızı Fatıma Zehra Kınık’ın da Yeşilay’da yaklaşık 10 ay önce ‘uzman yardımcısı’ olarak göreve başladığı, oğlu Muhammed Furkan Kınık’ın, Genç Kızılay’da genel başkan yardımcısı olduğu ortaya çıkmış, hemen hepsi AKP’li olan üst düzey yöneticilerin yüksek maaşları da gündem olmuştu.
Özellikle son deprem bölgesindeki Adana, Dîlok, Hatay, Elazîz, Kilis, Osmaniye, Riha illeri ve ilçeleri başta olmak üzere 81 ilin neredeyse tamamında Kızılay başkanlarının AKP’de siyaset yapmış, milletvekili ya da belediye başkanı adayı olmuş ve seçilememiş kişiler olduğu da basında ayrıntılarıyla yazılmış, muhalefet, iktidarı Kızılay’ı çiftlik gibi kullanmakla suçlamıştı.
Denetimden de geçemedi
Kızılay’ın hesaplarını inceleyen bağımsız denetim firması da kuruma ‘sınırlı olumlu görüş’ notu verdi. Grant Thornton firmasının 14 Nisan 2022 tarihli bağımsız denetim raporu, 2021 yılı hasılatı 8 milyar lirayı aşan, bunun önemli kısmını bağışlardan karşılayan Kızılay’ın bazı konularda uluslararası standartları uygulamadığına işaret ediyor. ‘Sınırlı olumlu görüş’ün en önemli sebeplerinden birisi Kızılay ile Şube Başkanlıkları arasındaki mali ilişkiler. Buna göre 31 Aralık 2021 tarihi itibariyle net defter değerleri toplamı 1 milyar 535 milyon olan arsa ve binaların kiraya verilmesi işlemleri Şube Başkanlıklarına devredilmiş durumda.
Yönetmelikler gereği Şube Başkanlıkları bu arsa ve binalardan elde ettiği kira gelirlerinin bir bölümünü Dernek’e aktarması gerekiyor. Ancak bu kira gelirleri denetim prosedürleri ile doğrulanamadı. Bu yüzden 31 Aralık 2021 itibariyle Şube Başkanlıklarından elde edilen 55,3 milyon lira kira gelirine ilişkin bağımsız denetim firması bir görüş oluşturamadı.
Rapordaki en önemli bulgulardan birisi de “Dernek’in Şube Başkanlıkları ile olan işlem ve cari hesap bakiyelerinin doğrulanamaması” oldu. Hesapların işleyişi ve doğası sebebiyle Şube Başkanlıkları ile olan kira gelirleri dışındaki kâr veya zarar tablosunda yer alan işlemler de raporda sunulamadı. Bu nedenle denetçi bu konuda bir görüş oluşturamadı.
Orduyla ‘eşgüdümlü’ çalışma
Çatışma bölgelerinde sadece insani yardıma odaklanmak ve “husumetlerde taraf tutmamak” IFRC yardım ilkelerinden en önemlisi. Ancak, Kızılay ve AFAD, uzun süredir Kuzey ve Doğu Suriye’deki TSK operasyonlarının bir aracı durumunda. 2018’de TSK ve Türkiye’nin desteklediği cihatçı çeteler Efrîn saldırısını planlarken yapılan toplantılara da dahil edilen Kızılay ve AFAD, operasyon sırasında da görevler üstlendi. Kızılayı Genel Başkanı Kerem Kınık, o günlerde, “operasyonlarla özgürleştirilen bölgelere insani yardım götürdüklerini” dile getirirken, TSK ile eşgüdüm halinde çalıştıklarını, Efrîn’de düzenli olarak 200’e yakın noktada faaliyet yürüttüklerini ifade etmişti.
Bu ‘yardım’ tarafsız bir insani yardım değildi. Depremden en çok zarar gören Hatay’da iki yıl önce yüzde 95 kapasite ile dolu olduğu açıklanan Kızılay lojistik deposu, depremzedelere ilk üç gün ne çadır ne battaniye ne de gıda yardımı ulaştıramazken, o dönem cihatçılara evsahipliği yapan İdlib’deki HTŞ çetelerine çadır, battaniye ve gıda lojistiği sağlamakla meşguldü. İdlib, Efrîn ve çetelerin elinde olan diğer bölgelere 200 bin çadır, 7 bin 500 briket ev, 222 derslikli okul ve sağlık merkezleri yapan Kızılay, bu yüzden burnunun dibindeki Hatay’a elini uzatamadı.
‘Sömürge evleri’ projesi
2019’da Fırat’ın doğusunda inşa edilecek kentlere 2 milyon sığınmacıyı döndürme planını BM Genel Kurulu’na sunan Erdoğan’ın projesine göre, 32 kilometre derinliğindeki şeritte ilk etapta 1 milyon sığınmacı için 10 ilçe ve 140 köy inşa edileceği vurgulanmış, Türkiye’nin ‘cihatçı kuluçkası’ olarak kullandığı İdlib kırsalında ise 77 bin briket evin Türkiye sınırlarına yakın yerlerde inşa edilmeye başlandığı aktarılmıştı.
Kızılay ve AFAD da bu projenin bir parçası olarak yeniden organize edilirken, konutları AFAD koordinatörlüğünde Kızılay ve çeşitli tarikat vakıflarının yapacağı açıklanmıştı. Ayrıca, Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan da çeşitli vakıflar işin içindeydi. Bölgeden sürülen Kürtler ise, bütün bu faaliyetlerin nüfus yapısıyla oynamak için yapıldığını belirtiyorlar, örneğin Efrîn’in neredeyse Kürtsüzleştirildiğini ve bölgeye cihatçı çetelerin ailelerinin yerleştirildiğini ifade ediyorlardı.
Trollükle başkanı desteklemek!
Kızılay’da çadır ve kan satışı skandalları sonrası tartışmalar sürerken Başkan Kerem Kınık’ı enkaz üstünde gösteren paylaşımların sanal medyada yayılması için yürütülen trollük faaliyeti belgelendi.
Ticari bir örgüt
IFRC’nin “Hizmetler sırasında çıkar ve kazanç gözetmeme, gönüllülük esasıyla davranma” ilkesi ise özellikle son deprem sürecinde en bariz şekilde çiğnenen bir ilke oldu.
Resmi açıklamalara göre 50 bine yakın insanın yaşamını yitirdiği ve binlerce insanın soğukta yardım beklediği koşullarda ticari bir şirket gibi davranan Kızılay’ın Ahbap isimli yardım kuruluşuna 2050 çadır ve çeşitli gıda maddeleri sattığının açığa çıkmasından sonra, her şey çorap söküğü gibi geldi. Kızılay’ın aynı süreçte halka dağıtması gereken çadırları Türk Eczacılar Birliği’ne de parayla sattığı, ayrıca, depremzedelere yardım etmek isteyen Michelin, OPET gibi şirketlere de çadır satışı yaptığı ortaya çıktı. Başkan Kerem Kınık, bu satışları savunurken, her gün açığa çıkan yeni belgelerden Kızılay’ın ‘ikinci el yardım giysilerini’ de sattığı anlaşıldı.
Aslında bütün bunlar, 2019’da yapılan yasa değişiklikleriyle Kızılay’ın yapısının değiştirilerek bir 11 şirketi olan, altın ve döviz borsalarında oynayan bir Holdinge dönüştürülmesinin sonuçlarıydı. IFRC ilkelerinin kökten ihlali anlamına gelen bu şirketleştirme, Kızılay’ı ‘kâr peşinde koşan’ sıradan bir firmaya dönüştürürken, felaket hallerinde bile ticari zihniyetle davranmasının yolunu açtı. Depremin üçüncü günü deposundaki çadırları Ahbap’a para karşılığı verdiği ortaya çıkan Kızılay, depremin dördüncü günü ise yatırımlarını nasıl değerlendireceğine ilişkin KAP’a bildirimde bulunmuştu.
Ayrıca Kızılay’ın kendi bütçesinden iktidar yandaşı çeşitli vakıflara para aktarması da tepkilere neden olmuştu. 2020 yılında hükümete yakın Torunlar Holding’e ait Başkentgaz’ın 7 milyon 925 bin dolarlık bağışının aslında Kızılay üzerinden adı sık sık çocuk tacizleriyle anılan Ensar Vakfı’na aktarıldığı ortaya çıkmıştı.
Suistimal için başvuru yapılabiliyor
ICRC’nin resmi sitesinde bir dizi evrensel davranış kuralı özetlenirken, bu etik ilkelerin ihlali halinde başvurulabilecek Etik, Risk ve Uyumluluk Ofisi’nin (ERCO) çalışma biçimi de açıklanıyor. “Etik, Risk ve Uyumluluk Ofisi (ERCO) görevi kötüye kullanmayla ilgili soruşturmalar yürütür ve üst yönetime tavsiyelerde bulunur ve raporlar sunar” denilen ‘davranış kuralları’ bölümünde, “İster bir çalışan ister bir dış paydaş olsun, olası görevi suiistimalden endişe duyan herkes ERCO ile iletişime geçebilir. Gizli ve güvenli raporlama kanalları aracılığıyla ICRC, herkesi dolandırıcılık, yolsuzluk, cinsel istismar ve suistimal, cinsel taciz ve diğer şüpheli Davranış Kuralları ihlallerine ilişkin şüphelerini iyi niyetle bildirmeye teşvik eder. ERCO, tüm raporları azami gizlilik içinde ele alır ve tüm ihbarcıların kimliğini korur” duyurusu yapılıyor.
Depremlerde etkilenen illerden biri olan Amed’te devlete rağmen kısa sürede ortaya çıkan dayanışma ağı, örgütlü toplum ve yerinden yönetimin önemini bir kez daha ortaya çıkardı
Selman Çiçek
Mereş merkezli 7,7 ve 7,6 büyüklüğünde meydana gelen ve çevre kentleri de etkileyen depremlerde, resmi rakamlara göre 44 binin üzerinde insan yaşamını yitirdi. Depremden sonra devletin deprem bölgelerindeki kimi yerlere 2 kimi yerlere ise daha fazla bir sürede ulaşması ise tepkilere yol açtı. Depremin üzerinden 27 gün geçmesine rağmen halen bir çok yere yardım götüremeyen devlete rağmen Amed’te depremden sonra ortaya çıkan dayanışmanın önemini bir kez daha ortaya çıkardı.
Depremden yarım saat sonra Amed’te faaliyet yürüten ve kısa bir süre önce kurulan Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu bünyesinde 84 sivil toplum örgütü, oluşturduğu kriz masasıyla barınma, gıda, temizlik, iş makinaları gibi acil ihtiyaçlar için kolları sıvadı. TMMOB’un tüm odaları, KESK’e bağlı sendikalar, ekoloji derneği, gazeteci örgütleri, tabip ve ticaret odaları gibi çok farklı kulvarlarda ve sınıfsal yapılarda faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, enkazı kaldıracak bir devlet mekanizmasının olmadığını geçmiş deneyimlerinden öngörerek, önce ihtiyaçları tespit etti, ardından enkazda çalışacak uzman ekiplerle iş makinalarını yıkım bölgelerine sevk etti. Bununla yetinmeyip çaresizlik ve şaşkınlık içinde olan valilikle irtibata geçilerek hazırlıklarını paylaşıp, koordinasyon çalışmalarında kolaylık sağladı. Amed’te ortaya çıkan bu örgütlü dayanışma yerinden yönetimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya çıkardı.
Platformun bileşenlerinden biri olan HDP Amed İl Örgütü İl Başkanı Zeyyat Ceylan’la deprem sürecinde açığa çıkan yerinden yönetim ve örgütlü toplumun önemini konuştuk.
Toplumu irade kılmalısınız
Zeyyat Ceylan
Yıllardır yerinden yönetiminin önemine dikkat çektiklerini hatırlatan Ceylan, depremde sadece HDP’nin değil HDP gibi düşünmeyenlerin bile merkezi yönetiminin hantallık ve duyarsızlığını eleştirdiğini söyledi. Yerinden bir yönetim anlayışının olması takdirde depremin yıkıcılığının bu denli olmayacağının altını çizen Ceylan, “Niye bir kamyonun yerinden hareket etmesi, bir kepçenin enkaza müdahale etmesi için Ankara beklensin. Yerinden yönetim dediğimiz nokta anında halkın ihtiyacına birilerinden onay beklemeden cevap vermesidir. Siz toplumu irade kılmazsanız, toplum nasıl anında refleks gösterebilir. Siz toplumu inisiyatif kılmazsanız toplum kendi sorunlarına nasıl cevap olabilir” diye konuştu.
Yerel yönetim anlayışı hakimdi
Amed’te ortaya çıkan örgütlülüğün, yılların getirdiği deneyim ve tecrübenin bir sonucu olduğuna dikkat çeken Ceylan, Amed’te halk, demokratik siyaset ve yerel yönetim anlayışına sahip kurumlar olduğu için deprem sonrası böylesi güçlü bir organizasyonun oluştuğunu, bu anlayışı savunmayan STK’ların diğer illerde ancak üçüncü günden sonra organize olduğunu söyledi.
Hizmet için gelmediler
“Kayyumlar olmasaydı ne olurdu” sorusuna da cevap veren Ceylan, kayyumların toplumsal, insani ve sosyal anlamda hizmet için gelmediklerini zaten bildiklerini, fakat böylesi büyük felaketlerde insani davranacaklarını düşündüklerini ancak kayyumun gösterdiği pratikle yanıldıklarını söyledi. Ne deprem öncesi ne deprem sonrası toplumu esas almayan kayyumların politika üretemediğini vurgu yapan Ceylan, “Canlı kurtarma, enkaz kaldırma ve yaraları sarma boyutu ile bir katkı sunmadılar. Sadece kayyumlar değil, AKP belediyeler ortada yoktu, kayyumlar ise hiç yoktu. Bilinçli bir şekilde sahaya çıkmadılar, sonradan billboardlara bir şeyler yazarak sanki kendileri bir şeyler yapmaya çalışıyormuş gibi bir algı yapmaya çalıştılar” diye konuştu.
Yerel yönetimin önemi
Bu halkın bir parçası oldukları için depremden sonra örgütlü dayanışma ağını güçlendirerek sürecin içine girdiklerini söyleyen Ceylan, “Elimizde kazma yoktu, tırnaklarımızla canlı kurtardık. Altımızda araba yoksa yürüyerek ulaştık. Paramız yoktu dayanışma ile para bulduk. Belediyelerimiz yoktu, halkımızla dayanışarak, imkanları ortaklaştırarak halkımızın hizmetine sunduk. Amed kendi yaralarını birinci gün sardıktan sonra depremin birinci gününde diğer illere de yardıma koştu. Yerel yönetimler halkın elinde olsaydı ne olurdu, anında arama kurtarma olayına müdahale ederdi. 10 canlı yerine 110 canlı çıkarma imkanını yaratırdı. Anında aşevleri kurulurdu, anında insanların barınması için imkanlar yaratılırdı. Bunları beklemek için merkezi hükümeti beklemezdi. Bu depremde yerinden yönetim ve ya yerinden müdahalenin ne kadar önemli olduğunu gördük. Bunun faydalarını yaşadık. Yerinden müdahale ile birinin kararını beklemeksizin anında ihtiyaca göre cevap olmanın adıydı” diye konuştu.
Örgütlülüğün yararı
Amed’ten Hatay’a kadar devlet bürokrasisinin sürece çok sonradan dahil olduğunu belirten Ceylan, devlet bürokrasinin ilgili organları, kayyumların derdinin halka hizmet olmadığını, merkezi yönetiminin ne kadar güçlü olduğunu gösterme arayışına girdiklerini söyledi. İnsanlar can derdinde iken merkezi hükümetin halkın yardımların peşine düştüğüne dikkat çeken Ceylan, “Onlara yardım etmen gerekiyor, ama hayır benim aracılığımla müdahale edebilirsin diyor. Keşke yapabilseler, bize ihtiyaç duymazlardı. Ama yapamadılar, merkezi bürokrasi hantal kaldı. O yüzden yerinde müdahalenin önemi ortaya çıktı. Amed örgütlü bir şehir, biz örgütlü bir şehrin nelere muktedir olduğuna tanık olduk. Anında organize olup anında müdahale etme kabiliyetini gösterdi” diye konuştu.
Sorunlara cevap olamıyor
Merkezi hükümetlerin toplumcu olmadığını belirten Ceylan, merkezi hükümetler toplumcu olmadığı için tüm maddi varlığını güvenlik politikalarına yatırdığını bu nedenle merkezi bütçe de AFAD’ın geliri yüzde 8 düşürülerek Diyanet’in yüzde 30 artırıldığına işaret etti. Ceylan, merkezi anlayış toplumun sorunlarına cevap vermediği açığa çıktığını bundan sonra böylesi felaketlerin az hasarla atlatılması için toplumun yerelde kendisini örgütlemesi ile ancak mümkün olacağını söyledi.
İktidar, tarım alanlarını betonlaştırma planını depreme çözüm olarak sunuyor. Oysa Mereş merkezli depremde büyük yıkım yaşanmasının ana nedenlerinden biri tarım arazilerine yapılan binalar
Yusuf Gürsucu
Türkiye’yi bir A.Ş. gibi yöneten sermaye hükümeti AKP, çıkardığı birçok yasa, yönetmelik ve uygulamalarla üretim dışına ittiği köylüleri kentlere göçe zorlarken, göç edenler kentlerde sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve yedek emek gücü haline getirildiler. Tüm bu süreçte tarımsal alanlarda azalma ve üretimlerde ciddi kayıplar ortaya çıkarken, en temel gıda ihtiyaçları bile ithalata bağlandı. Büyük bir gıda krizinin eşiğinde olan Türkiye’de mevcut iktidarın politikaları üretimleri darbelerken, Mereş depremleri sonucunda Türkiye’nin bitkisel üretiminin yüzde 20’sine yakın bir paya sahip olan bölgede tarımsal üretim sürdürülemez noktada. Böylesi büyük bir kayıp ise açlığa yol açabilecek boyutta gıda krizinin ortaya çıkabileceğine işaret ederken, inşaatta olduğu gibi tarımda da küçük çiftçiliği yok etme planlarının devrede olduğunu belirtmek gerekiyor.
5 bin köy 2,5 milyon çiftçi
Depremi etkileyen 10 ilde kayıtlı 270 bin çiftçi ve bir o kadar da kayıt yaptıramayan çiftçinin olması bölgenin ağırlıklı olarak tarımsal üretimlere dayalı bir ekonomiye sahip olduğunu göstermektedir. Türkiye’de toplam tarım arazilerinin yüzde 16.2’sine yani 35,8 milyon dekarlık tarıım arazilerine sahip olan bölgedeki arazilerin 11 milyon dekarı Riha’da, 5.8 milyon dekarı Amed’de, 5 milyon dekarı Adana’da, 3.6 milyon dekarı Mereş’te, 3.5 milyon dekarı Dîlok’ta ve 2,4 milyon dekarı da Hatay’da bulunuyor. Bu arazilerin 25.6 milyon dekarında tahıl ve bitkisel üretimler yapılırken, Türkiye’de toplam üretimin yaklaşık yüzde 20’si depremde zarar gören 10 il coğrafyasında gerçekleştiriliyor. Bölgede 5 bin köy ve 2,5 milyon yurttaş tarımsal üretimin içinde yer alıyor. Yaşanan deprem sonucunda özellikle köylerdeki yıkımlara yönelik destek ve yardımların ulaştırılmaması sonucu birçok çiftçi yaşamını yitirirken, evleri ise mezarları oldu.
Gıda krizi tetiklenebilir
Onbinlerce insanın yaşamını yitirdiği depreme seyirci kalan iktidar, ülkeyi açlığa sürüklüyor. Deprem bölgesinde darbe alan tarımsal üretim sonucunda gıda krizi kapıya dayandı
Bölgede büyük bir göç yaşanırken, kırsal alanlarda deprem sonrası yaşayan üreticilerin büyük bir bölümünün göç etme olasılığı yüksek. Ayrıca üretim koşullarının zorlaşması ve evlerinin yıkılması, bazı tarlaların göçmesi sonucu bölgedeki üretim kapasitesinin ciddi oranda düşmesi bekleniyor. Çok sayıda üyesini depremde yitiren Ziraat Mühendisleri Odası’nın (ZMO) Genel Başkanı B. Remzi Suiçmez, yaptığı yazılı basın açıklamasında, depremin tarımın yapıldığı kırsal alanlara verdiği zararın boyutlarının tam olarak belli olmadığını ve bu durumun gıda krizini tetikleyebileceğini belirtti. Depremin meydana geldiği kentlerin tarım için önemli bir saha olduğuna dikkat çeken Suiçmez, 10 ilde Türkiye’deki toplam hayvan varlığının yüzde 15’inin bulunduğunu hatırlattı.
Gıda fiyatlarında artış
Suiçmez, depremde köylerdeki yıkımdan dolayı ciddi miktarda tarımda kullanılan traktör ve benzeri araç-gereçlerin de hasar gördüğünü, yine pek çok hayvan kaybının da yaşandığını söyledi. Bölgede tarımla uğraşan kesimin genellikle yaşlı nüfus olduğuna dikkati çeken Suiçmez, “Onların vefatı halinde üretime kim devam edecek? Hayvanlar konusunda bakanlık bazı şeyler yapmış ama son derece yetersiz. Orada dayanıklı ahırların yeniden yapılması lazımdı. Somut ve hızlı adımlar atılması lazım. Yoksa mart ayında traktör, mazot, gübre, tohum, ilaç bunlarda ciddi sıkıntılar olur. Bu da bitkisel üretimi olumsuz etkiler” dedi. Bölgede mısır, pamuk, kayısı, buğday, arpa, yer fıstığı, kırmızı biber gibi pek çok ürünün yetiştiğini söyleyen Suiçmez, “Bölgeden yeterli ürün gelmemesi de gıda fiyatlarındaki artışın gelecek aylarda daha da tetiklenmesine neden olabilir” diye belirtti.
Köylerde yıkım çok fazla
Türkiye Çiftçiler Birliği Başkanı Münür Ballı ise yaptığı açıklamada, “İnsanlar şehirlere yoğunlaştı ama aslında köylerdeki yıkım daha fazla. Kahramanmaraş’ın gittiğim köylerinden birinde 52 kişi ölmüştü. Bu insanların hepsi tarımda üreticiydi. Akaryakıt sıkıntısı dışında ekipmanları da büyük zarar görmüş” dedi. Tüm Süt, Et ve Damızlık Sığır Yetiştiricileri Derneği’nden (TÜSEDAD) Sencer Solakoğlu ise başta yem tedariğindeki sıkıntı ve genel zararlarından dolayı birçok üreticinin hayvanlarına bakamayacak durumda olduğunu söyledi. Solakoğlu, Türkiye genelinde zaten mevcutta bir üretim sıkıntısı olduğunu ve depremin bu duruma olumsuz etkisinin olacağını ifade etti. Independent Türkçe’ye konuşan ZMO Adana Şube Başkanı Feyzullah Korkut ise, “Depremin yoğun olarak yaşandığı bölgelerde ister istemez kırsaldan şehirlere doğru bir göç var ve bu üretimi etkileyecek. Depremde birçok hayvancılık tesisi, ahırlar yıkıldı” tespitleri bölgede tarımsal üretimin büyük bir yara aldığını ortaya koyarken, devlet kurumları ise birçok köye halen adım atmış değil.
Örgütlü kötülüğün iktidarı
Ormanların ve meraların deprem konutları için ortadan kaldırılma kararı, bölgede yoğun olarak yapılan hayvancılığa, depremin yarattığı yıkımla birlikte büyük zarar verecek. Örgütlü kötülüğün hüküm sürdüğü Türkiye’de depremden rant devşirme adımları hızla atılırken, Kalyon Holding’in başkanlığını yaptığı GYODER ve TOKİ ortaklığına ihalesiz verilen deprem konutları için inşa adımları atıldı. Diğer yandan iktidarın hazırlığını yaptığı tarım politikalarına yönelik mecliste bekleyen torba yasanın yürürlüğe sokulma hazırlığı sürerken, deprem koşullarının bu yağma sürecinin hızlandırılması amacıyla kullanılacağını söylemek için çok fazla neden var.
Araziler emirle toplulaştırılıyor
Kapitalizmin neoliberal politikalarının bir parçası olan bütünleşik büyük arazilerde mono kültürel GDO’lu ve hibrit tohumlarla yapılan üretimlerin bir parçası Türkiye’de örülmek isteniyor. Sudan’da 850 bin hektar arazi kiralayan iktidar Venezuella’da da benzer bir süreç için adım atarken, Türkiye’de tarım üretimlerini baltalamaktadır. Buralara sermaye kesimlerini davet edip endüstriyel üretimleri örgütleyerek, üretilenleri ülkeye ithal ürün olarak taşınıp yurttaşlara pazarlama hazırlıklarını uzun süredir yapmaktalar. Bunun yanında arazilerin bütünleşik kullanımı gerekçesiyle zorunlu arazi toplulaştırılmasına giden iktidar beraberinde sözleşmeli tarımı zorunlu kılma çalışmasını yürütüyor.
200 dekarın yoksa çiftçi değilsin
Atılan tüm adımlar küçük çiftçiliğin ortadan kaldırılmasına hizmet ederken sadece sermaye çıkarları gözetilmektedir. Örneğin ABD’de yaklaşık 1000 hektar, Avrupa’da ise 500 hektardan küçük tarım arazileri “ekonomik” olmadıkları gerekçesiyle tarımsal desteklerden faydalanamıyor. Tekelleşme sürecinde tarım üretiminin merkezileşerek büyümesi, endüstriyel üretimler için büyük bir pazar oluşumuna zemin hazırlarken, kapitalist neo liberal tarımsal programı Türkiye’de de hayata geçiriliyor. Türkiye’de bu bağlamda yasa ve yönetmelikler çıkaran iktidar, susuz tarım için ortalama 200-300 dekar, sulu tarım için 80-150 dekar, bahçeler için 10-20 dekar ve seralar içinse 3 dekar ekonomik ölçütler belirledi.
Sermaye çıkarı korunacak
İktidarın tarım alanlarına yapılaşma kararı, tarımı yok ederken, sermayeye deprem enkazı üzerinden yeni yağma alanları açıyor. Küçük çitfçilik de torba kanunlarla ortadan kaldırılıyor
Yeni çıkarılmak istenen ve Meclis gündeminde bulunan torba yasa ile bu ekonomik ölçekliği yürürlüğe sokarak küçük çiftçiliğe verilen destekleri ortadan kaldırmayı amaçlıyorlar. Deprem nedeniyle tarımdan uzaklaşmak zorunda kalan küçük aile çiftçiliğini yok etme adımları hızlandırılarak, arazilerin belli ellerde toplanıp sermayenin hizmetine sunulma süreci hızla işletiliyor. Bugüne kadar yaptıkları ve yeni yapılan hazırlıkların tamamı; tarımın sermaye elinde ve endüstriyel ölçeklerde yapılmasına yönelik uygulamaları gösterirken, depremin yarattığı koşullardan yararlanarak hedefledikleri politikaları hızla devreye almak isteyecekleri ve sermayenin çıkarlarını koruyacakları muhakkak.
Tarımsal çöküş planlı
Tarım ve Orman Bakanlığı tarımı desteklemek iddiasıyla 4 başlıktan oluşan eylem planını Meclis’ten geçirmek için koşulların oluşmasını bekliyor. Plana göre, çiftçiler ne ekeceğini belirledikten sonra üretime geçmeden bakanlıktan izin alarak üretim yapacağı ürünü bildirecek ve izin çıkarsa toprağa dönecek. Eğer izin çıkmazsa çiftçiye ne ekeceği bakanlık tarafından dikte edilecek. Meclis’te bekleyen yasa ile çay, toprak koruma ve arazi kullanımı ile su ve mera kanunların da değişikliğe gidilecek olması ise tarımda çöküşün planlı bir biçimde uygulamaya sokulmak istendiğini gösteriyor.
Kuraklık üretimleri vuracak
Depremin etkilediği 10 il coğrafyasında 203 adet irili ufaklı baraj ve HES’ler var ve planlananlarla birlikte bu sayının 300’lere ulaştırılması amaçlanıyor. Kürt coğrafyasında büyük baraj sayısı ise yüzleri aştı. Göletler ve HES’lerle birlikte bu sayı binlere ulaşırken, sular doğadan ve çiftçiden çalışanarak ticari meta haline getirildi. Her akarsu üzerine baraj ve HES inşa edilirken, öte yandan kuraklığın ortaya çıkması su politikalarının bir parçası olarak derinleşiyor. Kürt coğrafyasında yaşayan çiftçiler barajlara hapsedilen sulardan yararlanması olanaksız hale getirilerek yeraltı suyuna mahkum edildiler. Yeraltı suyuna erişmek içinse bölgede elektrik dağıtımı yapan başta DEDAŞ ve diğer şirketler halkı soyguna tabi tutarak tarımsal üretimlerden çiftçileri uzaklaştırırlarken, yeraltı suları ise yağış azlığı nedeniyle ulaşılamayacak derinliklere kaçmaya başladı.
İktidar depremden sonra 3 günü ortalıkta görülmezken, birçok köye halen AFAD’tan bir yardım gitmiş değil. Yardıma gelen yurttaşların desteği ve çabası köylüleri ayakta tutuyor.
Kısır döngü
Meteorolojik verilerin tutulmaya başladığı 1930 yılından bu yana sıcaklık artışlarında ve kuraklıkta rekorlar kırılıyor. Bulunduğumuz coğrafyada, yağışın en çok yaşandığı aralık ve ocak aylarında ortaya çıkan kuraklık, şubat ayı ortalarından itibaren yeniden yaşanmaya başlandı. Meteorolojik öngörüler, 2023 yılı mart sonuna kadar toprağı doyuracak bir yağışın olmayacağı yönünde. Birçok bölgede barajlarda suyun çok düşük seviyerlerde olması büyük bir su ve gıda krizinin habercisi olarak öne çıkıyor. Kar yağışının yetersiz oluşması ise yeraltı sularını kaybetmeye doğru sürüklenmemize neden olacak önemli bir olumsuzluk. Yağışların yeterli olmaması kuraklığa yol açarken, kuraklık ve ormansızlaşma ise yağışların oluşmamasını tetikliyor. Böylesi bir kısır döngünün ise daha büyük kuraklıkları ortaya çıkaracağı bir gerçek.
Yeraltı suları tükeniyor
Türkiye’de her yıl binlerce hektar orman varlığı yok edilirken, iktidarın kesilen-yakılan daha doğrusu katledilen ağaçların yerine misliyle fidan dikiyoruz açıklamaları ise hiçbir anlam içermiyor. Türkiye’de doğa yağması dünya ortalamasının çok üzerinde. Türkiye, yarı kurak bir iklime sahip olan bir coğrafyada yer alıyor. Buna karşın Türkiye’de su havzaları adeta yok edilirken, yeraltı suları ise son 20 yılda bazı bölgelerde 5-10 metrelerden 400-500 metrelere gerilemiş durumda. Buna karşın iktidar 48 ilde 100 adet yeraltı barajı etti ve bu sayıyı arttırmaya soyunurken, yeraltını da yerüstü gibi yok etme sürecini başlatmış durumda. Tüm bunlar Türkiye coğrafyasını yaz kuraklığından kış kuraklığına taşırken, kar yağışlarının oluşmaması ise kötü bir geleceğe sürüklenildiğini gösteriyor.
Su var ama Kürde yok!
GAP bölgesi olarak nitelenen Kürt coğrafyasında yapılan devasa barajlardaki sulara rağmen çiftçiler kuru tarım yapmaya itiliyor. Riha, Merdîn, Amed ve Êlih’de yaşanan kuraklık ve susuzluk nedeniyle bazı bölgelerde ürün rekoltesinde kayıplar yüzde 90’lara ulaşırken, susuz tarım yapan ya da yapmak zorunda bırakılan çiftçiler, tarlalarındaki ürünleri zarar etme kaygısıyla toplama gereği bile duymuyorlar. Bölgede devasa büyüklükteki barajlar inşa edilirken milyonlarca dekar tarım arazisinin sulanacağını iddia eden iktidar, su birlikleri üzerinden istedikleri bölgeye su verirken, yüzbinlerce dekar alana sular halen taşınmış bile değil. Merdîn ve Êlih illeri yanında depremin vurduğu Riha, Amed, Dîlok ve Mereş’te giderek artan ve can yakıcı boyutlara ulaşan kuraklık yaşanırken, bölgede yüzde 70’lere varan yağış azlığı artarak devam ediyor. Tüm bu gelişmeler iklim değişimine bağlanırken, bölgesel anlamda kuraklığa neden olan onlarca büyük barajın bu sürece etkisi görmezden geliniyor.
Deva Partisi, İyi Parti Genel Başkanı Akşener’in masadan ayrılması hakkında açıklama yaptı. Açıklamada Akşener’in ‘dayatma’ iddiası hakkında ‘Hakikati yansıtmayan itham edici açıklamalar doğru olmamıştır’ denildi
DEVA Partisi, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Millet İttifakı’nın 12. toplantısının ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını kabul etmeyerek masadan ayrılması hakkında basın açıklaması yaptı. Akşener’in “tek aday dayatıldı” ifadelerine değinilen açıklamada, “Nezaketi ve hakikati yansıtmayan ve sağduyuya dayanmayan itham edici açıklamalar doğru olmamıştır” denildi.
“Ortaya koyduğumuz çalışmaların arkasındayız” mesajı verilen açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“12 Şubat 2022 tarihinden bu yana altı siyasi parti olarak, karşılıklı anlayış içinde özgürlükçü demokratik bir hukuk devleti inşa etme hedefiyle önemli adımlar attık. Tüm süreç boyunca yürüttüğümüz çalışmaları; milletimize ve gelecek nesillere adalet, barış, refah ve huzur getireceği inancıyla ortak akıl, istişare ve uzlaşma ile sürdürdük.
İtham edici açıklamalar doğru olmamıştır
En önemlisi de çalışmalarımızı, katılımcılık ve demokrasi kültürünün bir gereği olarak altı siyasi partinin tam mutabakatının esas alındığı bir zemin üzerinde yürüttük. Hiçbir siyasi parti, politik duruşunun ve parti tabanlarının kabul etmeyeceği bir tutuma zorlanmadı. Karşılıklı saygıyı esas alan böyle bir çalışma usulünde tabiati gereği dayatma söz konusu olmayacağı açıktır. Nezaketi ve hakikati yansıtmayan ve sağduyuya dayanmayan, itham edici açıklamalar doğru olmamıştır.
DEVA Partisi olarak, ilk günden itibaren samimiyet ve gayret ile elimizden gelen tüm çabayı ortaya koyduk. Bu iş birliğinin başarılı olmasının; ekonomik krizin derinliğinde boğulan, adalete susamış, onurlu bir şekilde yaşama hakkı elinden alınmış, ağır bir deprem felaketi ile karşı karşıya kalmış halkımızın rahat bir nefes alabilmesinin yegâne yolu olduğu inancıyla hareket ettik. Biz, milletimizin hak ettiği tam demokratik bir yönetim anlayışını hâkim kılmak için ortaya koyduğumuz çalışmaların arkasındayız. Bu tarihi süreçte, hepimize büyük bir sorumluluk düşmektedir. Türkiye’yi içine düştüğü bu karanlık tablodan çıkartmak ve otoriter anlayıştan kurtarmak için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz. Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.”