Ana Sayfa Blog Sayfa 87

Dêrsim’de Alevi İnancı ve Kültürü Üzerine Panel Gerçekleşti

Dêrsim’in Geyiksuyu köyünde “İnanç ve kültür buluşması” temasıyla düzenlenen panelde, Pir Sultan Abdal’ın inanç ve kültürü, Alevilikte kadının rolü, Dêrsim’in kültürel mirası üzerine önemli tartışmalar yapıldı. Etkinlik, Geyiksuyu Çevre Köyleri Cem ve Kültür Evi’nde gerçekleştirildi ve çok sayıda katılımcı yer aldı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, paneldeki sunumunda Pir Sultan Abdal’ın mazlumların yanında duracağını vurguladı. Erçe, “Pir Sultan Abdal bugün yaşasaydı, hakları ellerinden alınmış halkların yanında mücadele ederdi” dedi. Alevi derneklerinin, Pir Sultan Abdal’ın izinden giderek toplumsal mücadelelerini sürdüreceklerini belirtti.

Prof. Dr. Şükrü Aslan ise “Türkiye’nin barış arayışında Aleviler” konulu sunumunda, Dêrsim coğrafyasındaki Alevi ocaklarının manevi önemine değindi. Her Alevi evladının bir ocağa bağlı olduğunu ve sorunların cem ortamında çözülebileceğini ifade etti.

Alevilikte kadın ve Ananın yerini ele alan Narin Gülçiçeği, inancın yaşatılmasında kadınların rolüne vurgu yaptı. Gülçiçeği, “Pirin cinsiyeti olmamalıdır. Pir bu yolun rehberidir ve inancına sahip çıkandır” dedi.

Bischofsheim Belediye Meclis Üyesi Ali Kadir Tanrıverdi, Dêrsim’in Cumhuriyet döneminden bu yana maruz kaldığı saldırılara dikkat çekerek, Dêrsim’in inancı ve kültürü için mücadele edilmesi gerektiğini söyledi. Panel, sanatçı Yılmaz Çelik’in müzik dinletisi ile sona erdi.

Çepni Dere Alevi Derneği’nden Pir Abdal Musa ve Kafi Baba Ziyareti

Manisa Çepni Dere Alevi Kültür Derneği üyeleri, inançlarını güçlendirmek amacıyla Antalya Elmalı Tekke Köyü’ndeki Pir Abdal Musa Dergâhı’nı ziyaret etti. Ardından Finike Yuvalı Köyü’nde yer alan Kafi Baba Türbesi de ziyaret edildi. Bu ziyaretler, Alevi inancının canlı tutulması ve toplumsal dayanışmanın pekiştirilmesi açısından büyük öneme sahip.

Dernek Denetleme Kurulu Üyesi Bilal Kılıç, ziyareti değerlendirirken, “Alevi inancının can damarları bu tür ziyaretlerle diri tutuluyor. Yolumuzun değerleriyle, pirlerimizin öğütleriyle bağımızı güçlendirmeye devam ediyoruz” dedi. Kılıç, bu ziyaretlerin sadece ibadet değil, aynı zamanda eğitim ve dayanışma fırsatları sunduğunu vurguladı.

Kılıç, “Pirlerin dergâhları, taliplerin rızalıkla buluştuğu, gönül birliğinin pekiştiği mekânlardır. Biz Çepni Alevileri olarak bu inanç merkezlerini, toplumsal dayanışmanın ocağı olarak görüyoruz” ifadelerini kullandı. Ayrıca, ziyaret sırasında yöre halkının misafirperverliğine de dikkat çekerek, Alevi toplulukları arasında bu tür buluşmaların bağları güçlendirdiğini belirtti.

Pir Abdal Musa Dergâhı, 13. yüzyıldan bu yana Alevi-Bektaşi inanç dünyasında önemli bir yer tutarken, Kafi Baba Türbesi de özellikle Batı Toroslar’da Alevi toplulukları tarafından sıkça ziyaret edilen kutsal mekânlar arasında yer alıyor. Manisa Çepni Dere Alevi Kültür Derneği üyeleri, bu ziyaretlerin genç kuşaklara inanç mirasının aktarılması açısından da büyük bir değer taşıdığına inanıyor.

Alevilere Yönelik Ayrımcılık: Dinsizlik İddiaları Yargıya Taşınıyor

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Alevilere yönelik yaptığı son açıklamaların ardından, İzmir Çiğli’deki bir ilkokulda yaşanan ayrımcılık olayı dikkat çekti. Kanuni İlkokulu’nda görevli bir din öğretmeninin, Alevi öğrencilere yönelik “Aleviler dinsizdir, cinlerle birliktedir” şeklinde ifadeler kullandığı iddia edildi. Bu durum, derste bulunan diğer öğrencilerin Alevi arkadaşlarına zorbalık yapmasına neden oldu.

Olayın ortaya çıkmasının ardından, öğrenciler yaşadıklarını ailelerine aktardı. Velilerin WhatsApp grubunda konunun gündeme gelmesiyle birlikte, aileler öğretmenin okulda görev yapmamasını talep etti. Tepkilerin ardından öğretmenin ilişiği kesildi, ancak bu olay, eğitim kurumlarına kimlerin girdiği sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullardaki dini içerikli faaliyetler konusunda uzun süredir eleştirilen politikaları, bu tür olayların yaşanmasına zemin hazırladığı düşünülüyor. Söz konusu öğretmenin ücretli öğretmen statüsünde olduğu belirtilirken, kimliğine dair net bir bilgi verilmedi. Okul müdürü, olayla ilgili olarak “doğru değil” şeklinde geçiştiren bir açıklama yaptı.

Veliler, ayrımcı ifadeler kullanan öğretmenin başka okullarda ders vermesinin engellenmesi için yargıya başvurmaya hazırlanıyor. Bu durum, eğitimde eşitlik ve inanç özgürlüğü açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Eğitimciler, mezhepsel ayrımcılığın çocuk hakları ve kamusal eğitimin bütünlüğünü ihlal ettiğini vurguluyor ve bu tür durumların tekrar etmemesi için gerekli önlemlerin alınmasını talep ediyor.

Alevi soykırımından kaçan 22 Suriyeli, Ula’da tutuluyor!

Muğla Ula Geri Gönderme Merkezi’nde en az 22 Suriyeli sığınmacının, Alevi kimlikleri nedeniyle idari gözetim altında tutulduğu bildirildi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İzmir Şubesi, bu kişilerin Suriye’de hükümete el koyan Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) adlı silahlı grubun kontrolündeki topraklardan kaçmak zorunda kaldığını açıkladı. HTŞ’nin, Alevi topluluğuna yönelik sistematik saldırı ve katliamları, bu sığınmacıların ülkelerini terketmesine neden oldu.

ÇHD, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal mevzuat ve uluslararası sözleşmelere göre zulüm tehlikesi altındaki kimseyi zorla geri göndermemekle yükümlü olduğunu vurguladı. Geri göndermeme ilkesi gereği, hayatı tehlike altında olan bireylerin sınır dışı edilmesinin yasak olduğu ifade edildi. Bu bağlamda, Ula Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan 22 Suriyeli sığınmacının durumu hukuken kabul edilemez bir nitelik taşımaktadır.

Dernek, söz konusu sığınmacıların ivedilikle geçici koruma altına alınmasını talep etti. Yetkililere yapılan çağrıda, Muğla Ula Geri Gönderme Merkezi’ndeki idari gözetim kararlarının derhal sonlandırılması ve sığınmacıların haklı zulüm korkusuna dayalı geçici koruma başvurularının işleme alınması gerektiği belirtildi.

Ulusal ve uluslararası hukuk çerçevesinde sorumlulukların yerine getirilmesi ve geri göndermeme ilkesine uygun davranılması, insan hakları açısından büyük önem taşımaktadır. Bu durum, sığınmacıların inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık haklarının korunması açısından da kritik bir meseledir.

Tartus’taki Alevi Mezarlığı’na Saldırı: Acı ve Kayıp İçinde

Suriye’nin Tartus kentinde, Alevilere ait bir mezarlık kimliği belirsiz kişiler tarafından bombalandı. Olay, Banyas kırsalındaki Miwered köyünde gerçekleşti ve mezarlığın tamamen yandığı belirtildi.

Bölgedeki yurttaşlar, saldırıya tepki gösterdi. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, bombalamanın ardından bazı silahlı grupların bölge dışından sorumlu tutulduğunu aktardı. Daha önce, 29 Eylül 2025’te Humus’un batısındaki Sehil el-Khab bölgesinde bulunan Şeyh Mihemed El-Ecemi’nin mezarı da kimliği belirsiz kişiler tarafından ateşe verilmişti.

Son haftalarda Alevilere yönelik saldırılarda artış gözlemleniyor. Önceki gün, Hama kırsalındaki işlerinden dönen Cedrin köyünden 4 işçi silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybetti.

Alevi Asimilasyonuna hizmet! İSMAİL PEHLİVAN

“Medet senden medet Bektaş-ı Veli
Eşiğine yüzüm sürmeye geldim
Rehberim Muhammed, Mürşidim Ali
Kamili mürşide ermeye geldim” Gül Bacı

Anadolu’nun kadim inancına sahip olan Alevi toplumu, özünde insan sevgisini taşıyan, yetmiş iki millete aynı nazarla bakan, eri erden ayırmayan, el ele el Hakk’a düsturuyla Hakk Muhammed Ali Yolu’na ikrar vermiştir.

Rehberi Muhammed, Mürşidi Ali olan, batıni felsefi anlayışı kabullenen Alevi toplumu, Horasan’dan sökün eyleyip bu toprakları yurt tutan kadim bir inanç geleneğini temsil eder.

Bu inanç topluluğu, köhne tarih anlayışlarına göre kendilerini yeniden dizayn etmeye çalışanların oyunlarına her dönemde tanık olmaktadır.

***

Söz konusu çabalar, Aleviliğin özüne dokunma girişimlerinden başka bir şey değildir. Bu kişiler, Alevileri kendi emellerine uygun bir kalıba dökmeye çalışıyor. Kendilerini ‘tarihçi, sosyolog, teolog’ olarak lanse eden bu yazarlar, son kırk yıldır geleneksel Alevi inanç pratiği ve yaşam kültürü üzerine sözde çalışmalar yaparak, toplumsal dönüşümü özünden uzaklaştırmak yoluyla fikri bir bulanıklığa yol açıyorlar. Bu yönelim, toplumsal dinamikleri devşirmeye yönelik kasıtlı hamlelerdir.

Son dönemlerde kendini ‘Alevilik yazarı’ diye takdim eden, Alevi inanç ve geleneğiyle hiç alakası olmayan bazı isimler sosyal medyada, Alevi derneklerinin panellerinde, televizyon ekranlarında Alevilik hakkında ahkam kesmektedirler. Birçok yalan yanlış ifadelerle ajitasyon yapmaktadırlar. Kulağa hoş gelen içi boş söylemlerini süslü sözcüklerle desteklemeyi ihmal etmemektedirler. Lakin bu şahsiyetler kendi geçmişleriyle çeliştiklerini de unutmuş görünüyorlar.

***

Aleviliğe yönelen bu şahsiyetlerin bir kısmı, 5’er 10’ar yıl zindanlara atılmış, faşist cunta tarafından verilen cezaları çekip salıverilenlerdir. Özgürlüğüne kavuşan bu kişiler, anti-faşist düşünceye sahip olmalarına rağmen, geçmiş örgütlerinin darmadağın olması nedeniyle adeta kendilerini boşlukta buldular. Bu süreç, sancılı ve çaresizliklerle dolu yaşandı. Çil yavrusu gibi dağılan o görkemli, mücadeleci gençlik pasifize oldu ve varlığını bireysel çabalarıyla sürdürmeye çalıştı. Örgütsel gelenekten gelen bu kişilerin bir kısmı, yeniden örgütsel bir yapı içinde var olmaya yönelik çabalar içine girdi. Bu çabalar, 1989 yılında (Türkiye’de 1960’lardan bu yana) ilk kez bir grup aydın, gazeteci ve yazarın, Almanya Hamburg Alevi Derneği aracılığıyla hazırladığı ‘Alevilik Bildirgesi’ bir milat olarak tarihe geçti. Bugünkü Avrupa ve Türkiye Alevi örgütlülüğü ‘Alevilik Bildirgesi’ndeki özden uzaklaşarak asimilasyona hizmet etmeye devam ediyor.

***

1980 sonrası süreç, solun yenilgisiyle birlikte birçok kişi kendi kültürel ve inançsal kökenlerine geri dönerek kimlik arayışına girdi. Alevi gençlerin kimlik arayışları, Alevilerin demokratik hak mücadelesine olumlu katkısı olurken, inancın geleneksel kodlara bağlı kalınarak sürdürülmesine olumsuzluğuyla damgasını vurdu.

Geçmişte TDKPDEV YOLTKP/MLDEV SOL gibi örgütsel yapılar içinde yer alan Alevi gençler, 1980 darbesinden sonra Aleviliklerini hatırlar oldular. Ancak hatırladıkları Alevilik, geleneksel batıni felsefi inanç değildi. Bu gençler başlangıç döneminde dillerinden Hakk Muhammed Ali, On İki İmamlar, Üçler, Beşler, Yediler, Kırklar sözcüklerini düşürmediler. Alevi toplumunun tüm değer yargılarını bir takiyye aracı olarak kullanıp toplumda itibar kazanma yoluna gittiler ve bundan da başarılı oldular.

Bu gençler yiğit insanlardı. Faşist diktatörlüğe, emperyalizme ve sömürüye karşı mücadele ederek, kelle koltukta başkaldırmışlardı. İşkencelerde ser verip sır vermeyenlerdi. Özgürlük istiyorlardı, devrim yapacaklardı. Hayalleri, ütopyaları büyüktü. İşte bu yiğit gençler, Alevi örgütlerini kurarak kendilerine yeni mücadele alanları yarattılar. Ardından, kurulması yasak olan cemevlerinin inşası için dişe diş mücadele ettiler. Gece gündüz cemevi yapılan binaları terk etmediler ve bu çabalarında başarılı oldular. Alevi toplumu da, cenazesini camiye götürmekten kurtulacak ve ibadetini yapacak diye, gençlerin önderliğinde yapılan cemevlerine gücü oranında katkı verdi. Bu itibarla Aleviler bu gençlere güven duymaya başladı ve hepsini kucakladı.

***

Öte yandan, Aleviliğin kentleşme, siyasi baskılar ve 1980 sonrası sosyalist hareketlerin dönüşümü ile birlikte yeni bir kimlik ve örgütlenme arayışına girdiği doğrudur. Geleneksel yapılarla (Dede Ocakları) yeni tip örgütler (Dernekler/Federasyonlar) arasındaki yetki, inanç yorumu ve temsil tartışmaları Alevi hareketinin temel dinamiklerinden biridir. “Alisiz Alevilik” ve “İslam dışı Alevilik” gibi tezlerin de Alevi entelektüel ortamında önemli ayrışmalara yol açtığı ve kamuoyunda yer bulduğu da somut bir gerçektir.

***

Bu süre zarfında Alevilik çalışan Sünni ilahiyatçı yazar-çizerler boş durmadı. Bu isimler Alevi inancını bile isteye istismar ederek, iğdiş etmeye yönelik çalışmalara imza attılar. Bu yazar-çizerler “Alisiz Alevilik” ve “İslam dışı Alevilik” tezlerini Alevilerin içine zerk ettiler. Ardından Sünni sosyolog bir yazar da bu kervana katılarak “Alevilerde Kafa Karışıklığı” makalesini kaleme aldı. O günden bu yana, bu eksende toplumun enerjisi tüketilmeye çalışıldı. Otuz yıldır bu dert Alevilerin içinden sökülüp atılamadı. Bu şahsiyetlerin ortaya sürdükleri tezler, Alevi toplumunun tarihi mirasını, felsefesini, batıni derinliğini, inançsal değerlerini boşa çıkararak kendilerine bir alan açma çabasından öte bir şey değildi. Nitekim bunlar başarısız oldu denemez; Alevi gençleri arasında önemli tartışmalara ve ayrışmalara neden oldular.

***

Aleviler, Kerbela’dan bu yana kendine özgü geleneksel inanç ve yaşam değerleri olan, sazlı-sözlü kültürel değerlerini hakikatin ışığında icra eden Anadolu’nun en büyük nüfusuna sahip ailesidir. Ortak geleneğini ve kültürel yaşam anlayışını yüzyıllardır barış ve kardeşlik hukuku içinde sürdüren Alevi toplumu, içselleştirdiği üstün ahlak anlayışıyla insanlığa örnek olmuştur. Aleviler, düşmanının dahi insan olduğunu bilir. Yaratılan’ı Yaradan’dan ötürü seven, batıni felsefi dünya görüşüyle barış elçisi görevini sürdüre gelmiştir. Gittiği topraklara barış ekmiştir.

Zulme uğrasa dahi Hakk ve hakikat yolundan ayrılmayan; incinse de incitmeyen, aklın ve bilimin yol göstericiliğini rehber edinen, çağın gereklerine göre yaşam geleneğini şekillendiren Alevi toplumu, tarihten günümüze varlığını en çetin koşullarda bile sürdürmüştür.

***

Süreci doğru okuyabilen Anadolu Alevi Ocakları mensubu Dedeler, toplumunu dinamik tutarak, hakikatten ayrılmamayı talip topluluklarına öğütlemişlerdir.

Gerçeğin ışığını gören ve bu ışığı toplumun aydınlanması için saçan, çağının filozofları Alevi Dedeleri, batıni felsefi anlayışlarıyla tarihten bu yana nasıl varlıklarını sürdürmüşlerse, günümüzde ve gelecekte, aslına uygun ve özgün olarak inançsal birlikteliğimize hizmet etmekle sorumludurlar.

ilk halktv.com.tr sayfasında yayınlanmıştır.

Buyruklarda Yer Alan “Kırklar Cemi” ERDOĞAN YALGIN

Munzur Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yalçın Çakmak; 16.6.24 tarihli kendi sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşımda; ”Kırklar, Muhammed peygambere şöyle seslendiler. ”Git peygamberliğini ümmetine yap. Bizim aramızda peygambere yer yok!“ Yazılanların hepsi bu kadar! Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, 05.10.25 tarihîde, harputtimes.com sitesinde ”Kırklar Sözü Tartışma Yarattı: Akademisyenin Paylaşımı Tepki Çekti“ başlığıyla bir haber yapıldı. Bunun üzerine Yalçın Çakmak, 7.10.25 tarihli kendi facebook hesabında söz konusu “bu haberin kendi şahsını hedef gösterdiğine” ilişkin yeni bir paylaşımda bulundu. Çakmak’ın paylaştığı bu alıntı, kendisine ait özel bir söz değildir. Bu söz; Buyruk yazmalarında anlatılan mitolojik bir konu içerisinde yer almaktadır. Ben bu kısa makalemde; Buyruklar hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağım. Ayrıca bu yazmalarda yer alan “Kırklar Cemi”nin tam metnini de sizlerle paylaşacağım.

Kırklar, “bizim aramıza peygamber sığmaz, git peygamberliğini ümmetine yap,”
“Kırklar, Muhammed peygambere şöyle seslendiler. ”Git peygamberliğini ümmetine yap. Bizim aramızda peygambere yer yok!“ içerikli bu sözün farklı tercümeleriyle anlamsal bütünlüğü hep aynıdır. Mesela konunun en çok çalışanlardan Doğan Kaplanın ilgili çalışmasında bölüm şöyle tercüme edilmiştir:

“Hz. Peygamber günlerden bir gün suffe-i safanın kapısına gider kapıyı çalar. İçeride sohbet etmekte olan kırklar, “kimsin?” diye sorunca, o da, “ben peygamberim, kapıyı açın içeri gireyim, siz erenler ile dem didar göreyim,” der. Kırklar, “bizim aramıza peygamber sığmaz, git peygamberliğini ümmetine yap,” deyince Hz. Peygamber, hemen geri döner. Bunun üzerine Hak Teâlâ’dan “geri dön” nidası gelir ve tekrar kapıya varır” (Kaplan, 2010: 261).

Farklı İsimlerdeki Buyruklar

Sefer Aytekin’in elimizdeki 1958 yılında hazırladığı ilgili çalışmasının sunuş bölümünde; “İman Cafer Buyruğu, Menakıb-ı evliya, Menakıpname, Fütüvvetname” gibi çeşitli adlarla anılan bu kitaba “BUYRUK” adını verdik. Anadolu’nun bir çok bölgelerinden, yıllar süren uzun bir araştırmadan sonra, elde ettiğimiz el yazması kitaplardan, İzmir nüshasını esas tuttuk. Maraş, Alaca, Gümüşhacıköy, Malatya ve Hacıbektaş nüshalarından aldığımız bazı kısımları ise kitabın son tarafına ekledik” (Aytekin, 1958: 3) der.

Aytekin’e ait olan elimizdeki Buyruk; Gittiğim bir panelde, Axucan ocağının Malatya koluna bağlı bir Ocak Anası tarafından bana hediye edildi. Kitap, küçük ebatlı bir “el kitabı” olarak yazılmış. Eski olduğu için sayfalarının tümü dağılmış. Bu çalışmayı sadeleştirerek, dipnotlarıyla birlikte hazırlayan Fuat Bozkurt; “Buyruk-İmam Cafer Sadık Buyruğu” adı altında yayınlamıştır.

Söz konusu “İmam Cafer Sadık Buyruğu, Şeyh Safi Buyruğu, Menâkıb ve Şah İsmail Buyruğu şeklinde farklı isimlerle anılan bu yazmaları hazırlayan Aytekin ilk defa ”Buyruk“ adını vermiştir.

Buyruk Sözcüğünün Etimolojisi

Anlaşılacağı üzere farklı isimlerle anılan el yazmalarına ilk defa Aytekin “buyruk” adını verir. Alevi ve Bektaşiler arasında da sadece bu isimle tanınır. Buyruk, etimolojik kökeni itibariyle eski Türkçede ”kumandan, emir” anlamına gelmekle birlikte, “buyur” fiilinden türetilmiştir. Eski Türkçedeki “*uk” ekiyle “Buyruk” kelimesi türetilmiştir. Buyruk “yapılması yada yapılmaması gereken yazılı emirler, kurallar, erkanlar” anlamına gelmektedir. Tek Tanrılı dinlerdeki Tanrı sözü olan vahiyleri de buyruktur.

Buyruk Yazmaları Kime Aittir?

Buyruklarda soru ve cevaplı emirler, kurallar yer almaktadır. Buyrukların içerisinde çok farklı konular ele alınmıştır. Bu el yazmaların ne zamana ve kimlere ait olduğuna dair, tarihte bir çok önermelerde bulunulmuştur. Konu hakkında ilk yazanlardan birisi de Fuat Köprülü’dür.
Köprülü, 1918 yılında yazdığı eserinde; “Menakıbu’l-Esrar Behcetu’l-Ahrar’ın Şah İsmail Safevi’ye ait olmadığını, o eserin dikkatli tetkiki neticesinde kesin olarak anladık; bununla beraber, bu cihet onun ehemmiyetini hiçbir zaman azaltamaz. Anadolu din tarihi hakkındaki tetkiklerimizde bundan pek çok faydalandık (Köprülü, 1976: 282, 392) demiştir.

Öte yandan konunun uzmanlardan biri olan Abdulbaki Gölpınarlı ise ilgili çalışmasında bu eserin kim tarafından ve ne zaman yazıldığına ilişkin bilgi verir. Gölpınarlı; “Şah İsmail’in oğlu Tahmasb (Ölm.1576) zamanında, Bisati adlı birisi tarafından yazılan “Manakıb-al-Esrar Behcet-al-Ahrar“ adlı kitapta Şeyh Safiyyeddin’e isnaden Aleviliğin farzları, sünnetleri tespit ediliyor, aslı olmayan hurafeler, Futuvvet ehlinin gelenekleri yazılıyor..“ Gölpınarlı, 1963: 86) diye belirtiyor.

Buyruklar 16. 17. yüzyılda Yazıldı

Dolayısıyla Buyruk nüshalarının 16. Yüzyılda Saffeviler tarafından kaleme alınıp, bugünkü Türkiye sınırları içerisinde farklı bölgelerde yaşayan Alevi ve Bektaşi toplulukları içerisine sızdırılmıştır. Bu yazmaların temel amacının İslam hanesi içerisinde kendisini görmeyen ve Osmanlı devleti tarafından farklı isimlerle (Işıkçılar, Bektaşiyan, Rafızi, Ser u Sor, vs.) anılan topluluklara yollanmıştır.

Bir asimilasyon kaynağı olan Buyruklar siyasi propaganda yapılmak maksadıyla hazırlandığı görülmektedir. Buyrukların içeriğinden de anlaşıldığı üzere, Osmanlı tarafından da Müslüman görülmeyen bu toplulukların daha evvel kültürel, inançlarına dair pratik yaşamları iyi tespit edilmiş, var olan bu değerlerin İslam içinde eritilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Şii akidelerini ön plana çıkarılıp, bu toplulukların Ehli beyit üzerden Şii İslam’a, bağlaması hedeflemiştir.

Örneğin bütün buyrukların başında “Kırkların Cemi” maddesi yer almaktadır. Yine “Réber, Pir, mürşit, talip, musahip, niyaz, Rıza şehri”, gibi Alevi ve Bektaşiler içinde var olan temel kuralların tümü, İslami Şii bir kılıf altında yeniden yazılmış ve bölgeye yazılı metinler halinde sokulmuştur. Buyruklar üzerine yazılan bir çok akademik makale, kitap bulunmaktadır. Bunlar arasında Buyrukların içeriğini, Kur’an Ayetleriyle ele alıp, değerlendiren çalışmalar da mevcuttur. Zira bu yazmalarda; Kur’an’a uyulması gerektiği, Oruç tutulması, namaz kılınması, hac’a gidilmesi, zekât verilmesi, kelime-i şehadet getirilmesi vs. emredilmiştir.

Ben bu sınırlı çalışmamda Kırklar Cemi ile alakalı bölümü, Fuat Bozkurt‘un sadeleştirdiği şekliyle olduğu gibi vereceğim. Fakat aynı mitolojik konuyu, bir çok araştırmacı yazar olduğu gibi vermektedir. Bu kaynakları da aynen olduğu gibi ekleyeceğim.

Buyruklarda “Kırklar Cemi”

”Hz. Muhammed bir sabah erken miraca gidiyordu. Ansızın yoluna bir aslan çıktı. Aslan üzerine kükremeye başladı. Muhammed ne yapacağını şaşırdı. Birden bir ses duydu:
“Ey Muhammed, yüzüğünü aslanın ağzına ver!”

Muhammed söylenileni yaptı. Yüzüğünü aslanın ağzına verdi. Aslan nişanı alınca sakinleşti. Muhammed yoluna devam etti. Göğün en yüksek katına erişti. Orda dostuna kavuştu. Onunla doksan bin söz konuştu. Bunun otuz bini şeriat üzerine idi, inananlara indi. Kalan altmış bini ise Ali’de sırroldu.

Cennette Hz. Muhammed’e bal, süt ve elmadan oluşan bir yemek geldi. Bunlar özellikle seçilmiş yiyeceklerdi. İnsan için sütün yüz yararı, balın yüz yararı vardı. Elma da katılınca bu üç yiyeceğin bin bir yararı bulunuyordu. Balın peteği insanın mayası, sütün memesi ana rahmi, elmanın kabuğu derisi sayılırdı. Tanrı, süte sevgiyi, bala aşkı, elmaya dostluğu bağışladı. Üçünü de cennet ürünü olarak insanlara yolladı.

Muhammed miraçtan dönerken şehirde bir kubbe gördü. Bu kubbe ilgisini çekti. Yürüyüp onun kapısına vardı. İçerde birileri sohbet ediyordu. Hz. Muhammed içeri girmek için kapıyı vurdu. İçerden bir ses geldi:

“Kimsin, ne için geldin?” diye sordu.
Hz. Muhammed:
“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Erenlerin güzel yüzlerini göreyim!” diye karşılık verdi. İçerden:
“Bizim aramıza peygamber sığmaz. Var peygamberliğini ümmetine yap” dediler.
Bunun üzerine Muhammed kapıdan çekildi. Tam gideceği sırada tanrıdan bir ses geldi.
“Ey Muhammed o kapıya var” buyurdu.
Tanrı’nın bu buyruğu üzerine Muhammed yeniden o kapıya varıp kapıyı çaldı.
İçerden:
“Kim o? diye sordular.
Hz. Muhammed:
“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim mübarek yüzlerinizi göreyim” dedi.
İçerden:
“Bizim aramıza peygamber sığmaz, ayrıca bize peygamber gerekli değil” dediler.
Tanrı’nın elçisi bu sözler üzerine geri döndü. Oradan uzaklaşacağı sırada Tanrı yeniden buyurdu:
“Ey Muhammed, geri dön. Nereye gidiyorsun? Var o kapıyı arala” buyurdu.
Tanrı’nın elçisi yine o kapıya vardı. Kapının tokmağını çaldı. İçerden:
“Kimsin?” diye ses geldiğinde:
“Yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum. Sizi görmeye geldim. İçeri girmeme izin var mı? diye karşılık verdi. Yeniden geri dönüp geldiğini bildirmedi.
O anda kapı açıldı. İçerdekiler:
“Merhaba, hoş gelip uğur getirdin; gelişin kutlu olsun ey kapılar açarı!” diye karşılayarak içeri çağırdılar.
O mecliste Kırklar oturmuş aralarında söyleşiyorlardı. Peygamber hazretleri:
“Kutsal kapı, hayırlar kapısı açıldı. Bismillahirrahmanirrahim” diyerek önce sağ ayağını içeri atıp o kapıdan içeri girdi.
İçeride otuz dokuz inanmış can oturuyordu. Muhammed bakınca bunların yirmi ikisinin er on yedisinin bacı olduğunu gördü.
“Muhammed peygamber geldi” diye gaipten bir ses geldi. Muhammed’in içeri girmesi için inananlar ayağa kalktılar. Tümü ona yer gösterdi. Hz. Ali de o mecliste idi. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin yanına oturdu. Ama onun Hz. Ali olduğunu anlamadı.
Hz. Muhammed’in aklında birtakım sorular belirdi. “Bunlar kimler? Tümü aynı düzeyde. Büyükleri hangisi, küçükleri hangisi?” diye düşündü. Soru sormayı gereksiz görüyordu. Ama dayanamadı: “Sizler kimlersiniz? Size kim derler?” diye sordu.
İçerdekiler:
“Biz Kırklarız” diye karşılık verdiler.
Hz. Muhammed:
“Peki, sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim, ben anlayamadım.” dedi.
Kırklar:
“Bizim ulumuz da uludur. Küçüğümüz de uludur. Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır” diye karşılık verdiler.
Hz. Muhammed:
“Ama biriniz eksik, o biriniz ne oldu” diye sordu.
Kırklar:
“O birimiz Selman’dır. Taşraya çıktı. Pars’a gitti. Ama niçin Sordun? Selman da burada. Onu aramızda say” dediler.

Hz. Muhammed, Kırklardan bunu göstermelerini istedi. O zaman Hz. Ali kutsal kolunu uzattı. Kırklardan biri “destur” diyerek Hz. Ali’nin koluna bıçak vurdu. Hz. Ali’nin kolundan kan akmaya başladı. Bu sırada tüm Kırkların bileğinden kan akıyordu. O anda pencereden bir damla kan Kırklar bu üzümü getirip Hz. Muhammed’in önüne koydular:

“Ey yoksullar hizmetkârı, bir hizmet et de bu üzüm tanesini biye paylaştır” dediler.
Hz. Muhammed duruma baktı. “Bunlar kırk kişi, üzüm tanesi bir tane. Ben bu üzümü nasıl böleyim?” diye düşünceye daldı. O anda Tanrı Cebrail’e:

“Sevgilim (Muhammed) zorda kaldı. Tez yetiş cennetten bir nur tabak al, ilet. O üzümü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklara verip içirsin” diye buyurdu.

Cebrail cennetten nurdan yapılmış bir tabak alıp Tanrı’nın elçisinin karşısına geldi. Tanrı’nın selamını ileterek o tabağı Muhammed’in önüne koydu.

“Şerbet eyle, ey Muhammed” dedi.

O sırada Kırklar, Hz. Muhammed üzümü ne yapacak, diye seyrediyorlardı. Birden Hz. Muhammed’in önünde nurdan tabağın belirdiğini gördüler. Tabak güneş gibi ışık veriyordu. Hz. Muhammed tabağın içine bir damla su koydu. Sonra parmağı ile o üzüm tanesini nurdan tabak içinde ezip şerbet eyledi. Tabağı Kırkların önüne koydu. Kırklar o şerbetten içtiler. Tümü ilk yaratılıştaki gibi sarhoş oldular. Oturdukları yerden ayağa kalktılar. Bir kez ya Allah diyerek el ele verdiler. Üryan büryan semaha girdiler. Muhammed de bunlarla birlikte semaha girdi. Kırkların semahı ilahi bir nur içinde sürdü. Semah ederken Hz. Muhammed’in başından mübarek imamesi düştü. İmame kırk parça oldu. Kırkların her biri bir parçasını aldı. O parçayı etek yapıp kuşandılar.

Hz. Muhammed bunlara pirlerini ve rehberlerini sordu. Kırklar:

“Pirimiz, Şahımerdan Ali’dir, kuşkusuz, tartışmasız ve rehberimiz, Cebrail Aleyhisselamdır” dediler.

Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin orda olduğunu anladı. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in yanına doğru yürüdü. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin geldiğini görünce saygı ve sevgi ile eğilerek Hz. Ali’ye yer gösterdi. Kırklar da Hz. Muhammed’e katılarak, Hz. Ali karşısında saygı ile eğilerek yol açıp yer gösterdiler. Bu sırada Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin parmağında nişan-ı mührü gördü.” (Bozkurt, 2009: 13-18; Atalay:1994: 13-22; Kaplan, 2008: 163-164; Kaplan, 2010: 261-265; Korkmaz, 2013: 15-19; Yıldırım, 2020: 15, 19, 26).

Sonuç:

İşin aslı şudur: “Bizim ulumuz da uludur. Küçüğümüz de uludur. Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır” Can, Candır! İyiler iyidir! İnsanın erkeği, dişisi sorulmaz!
Hak ile kalın!

Kaynakça
Atalay (Vaktidolu), Adil Ali. (1994), İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Can Yayınları, İstanbul.
Aytekin, Sefer (1958) “Buyruk” Emek basım yayınevi Ankara
Bozkurt, Fuat, (2009) “Buyruk-İmam Cafer-i Sadık Buyruğu” Kapı yayınları İst.
Çakmak, Yalçın: Facebook, erişim 8.10.25.
Gölpınarlı, Abdulkadir (1963) “ Alevi-Bektaşi nefesleri” Remzi Kitabevi Ankara
Kaplan, Doğan, “(2010) Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik” Türkiye Diyanet Vakfı yayınları Ankara
Kaplan Doğan, (2008) “Buyruklara Göre Kızılbaşlık Doktora Tezi“
Korkmaz, Esat, (2013) “İmam Cafer Buyruğu ”Anahtar kitaplar yayın. İst.
Köprülü, Fuat, (1976) “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıfları” Türk Tarih Kurumu basımevi Ankara
Yıldırım, Ali (2020) “Alevilerin El kitabı” özel basım.
Kırklar Sözü Tartışma Yarattı: Akademisyenin Paylaşımı Tepki Çekti – Harput Times

Hayaller Hatay, Gerçekler Kıbrıs ŞÜKRÜ YILDIZ

Kıbrıs seçimleri, sadece bir ada meselesi değil; Türkiye’nin “Mavi Vatan” hayalinin gerçeklerle yüzleştiği bir dönüm noktası. Halkın iradesi, Ankara’nın atadığı adaylara değil, demokratik bir geleceğe yöneldi.

Bugünün en sıcak gündemini Kıbrıs oluşturuyor. Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler uzun süredir tartışma konusu ve herkes, bu tartışmaların gelecekte Türkiye’nin kaderinde nasıl bir rol oynayacağını merak ediyor. Aslında herkes bu konuda bir fikir beyanında bulunuyor. Biz de bugün biraz bunun üzerinde duracağız.

Bahçeli’nin iddiası havada kaldı. Seçim Kurulu, katılım oranını %64,87 olarak açıkladı. Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin adayı Tufan Erhürman %62,76, Türkiye’nin desteklediği bağımsız aday Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ise %35,81 oy aldı. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından Cumhuriyetçi Türk Partisi Kıbrıs’ta zaferini ilan etti ve kutlamalara başladı.

Bu sonuç, yeni bir dönemin işareti. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti iktidarının açık biçimde desteklediği aday Ersin Tatar’dı. Türkiye’de yapılan birçok ankette de “Ersin Tatar ezici bir çoğunlukla kazanacak” deniyordu. Ama görüldü ki, halk bu seçimlerde refleksini ve tepkisini net biçimde ortaya koydu.

Bu iki aday arasında temel bir fark var. Birisi, Rum yönetimiyle ortak federal bir çözümü savunuyor; diğeri ise bağımsız iki devletli çözüm önerisiyle seçime girdi. Ve halk tercihini yaptı. Görünen o ki, Kıbrıslı Türkler federal bir yapıda, Rum kesimiyle birlikte yaşamak ve Avrupa Birliği içinde yer almak istiyorlar.

Biliyorsunuz, Kuzey Kıbrıs vatandaşları Avrupa Birliği statüsünden yararlanamıyor. Ama Rum kesimi tüm adayı temsilen AB üyesi konumunda. Görünen tablo şu: Avrupa Birliği toprağı, Türkiye’nin askeri ve siyasi etkisi altında “işgal edilmiş” gibi değerlendiriliyor. Bu tartışmaların önümüzdeki günlerde daha da yoğunlaşacağı açık.

Kıbrıs çok önemli bir stratejik nokta. Doğu Akdeniz’de enerji hatlarının geçiş merkezi hâline gelen bölge; İsrail, Mısır, Kıbrıs, Yunanistan ve Avrupa enerji hatlarının kesişim noktası. Yani Kıbrıs, Avrupa’nın enerji açısından son derece önemli bir yer haline geliyor. Bu durumu Türkiye kendi çıkarlarına tehdit olarak okuyor.

Türkiye uzun süredir “Mavi Vatan” politikasıyla bu tabloyu kendi lehine çevirmeye çalışıyor; çözümsüzlükten faydalanarak doğalgaz aramaları yapıyor. Ama Kıbrıs seçimleri, Kıbrıs halkının Türkiye’nin bu politikalarına artık onay vermediğini gösteriyor.

Ersin Tatar’ın açıklaması da dikkat çekiciydi: “Benim arkamda 85 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti var. Kıbrıs Türk’ün yurdudur.” Yani kendini temsil ettiği halka değil, Ankara’ya dayandırıyor. Kıbrıslı Türkleri değersizleştirip kendi meşruiyetini Türkiye’nin gücüyle sağlamaya çalışıyor. Kendisini bir “Cumhurbaşkanı” değil, adeta Ankara’nın atadığı vali gibi konumlandırıyor. Cevabını da Kıbrıslılardan almış oluyor.

Seçim sonrasında Türkiye’deki milliyetçi ve siyasal İslamcı çevreler, özellikle sosyal medya üzerinden saldırıya geçti. Troller, her zamanki gibi hakaret ve tehdit dilini devreye soktular. Sorunların çözümüne dair bir fikirleri yok; ama çözümsüzlüğün propagandasını yürütmekte ustalar.

Kıbrıs, uzun zamandır Türkiye’nin kirli işlerinin merkezi hâline getirildi. Hatırlayın, Halil Falyalı cinayeti… Alaattin Çakıcı gibi mafya liderlerinin Kıbrıs’a yerleşmesi, yasa dışı bahis ve kara para trafiği… Ve ardı ardıan glen cinayetler.. Yani Kıbrıs, bir “suç ekonomisi”nin odağına dönüştürüldü. Bu seçimlerde halk, bu yasadışılığın pervasızca örgütlenmesine demokratik yollarla tepki gösterdi. Daha demokratik, daha şeffaf, birlikte yaşamı esas alan bir tercihte bulundular. Tabii bu tercihler hemen sonuç vermeyecek ama halkın yönelimini göstermesi açısından tarihi önemde.

Seçim sonrası Türkiye’den açıklamalar geldi. Erdoğan, “Demokratik seçimler hayırlı olsun” dedi. En sert tepki ise Bahçeli’den geldi. Bahçeli, “KKTC parlamentosu acilen toplanmalı ve seçim sonuçlarının kabul edilemeyeceğini ilan etmeli” dedi.

Neden? “Benim istediğim sonuç çıkmadı, o zaman seçimleri tekrar edelim” mantığı!
7 Haziran seçimlerinde istedikleri sonucu alamayıp ülkeyi 1 Kasım’a kadar kana bulayan zihniyetin devamı bu. Tıpkı İstanbul seçimlerinde olduğu gibi… O gün olduğu gibi bugün de halk iradesiyle kavga eden bir anlayışla karşı karşıyayız.

Kıbrıs’taki mafya ve çete ilişkileri, Türkiye’deki uzantılarıyla birlikte MHP çevrelerine kadar uzanıyor. Bu yüzden Bahçeli ve çevresinin tepkisi sadece “politik” değil, çıkar ilişkilerinin bir yansımasıdır. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’yle bütünleşmesi, o kirli para ağlarını daraltacak. Bu da Türkiye’deki yasa dışı sermaye çevrelerini tedirgin ediyor.

Bazı troll hesapların dili tam da bu: “Seçimler tanınmamalı, Kıbrıs Türkiye’ye katılmalı!” Bu söylem, Avrupa Birliği’ne savaş ilanı anlamına gelir. AB toprağını kendi topraklarınıza katmaya kalkıyorsunuz.

Bu “Hatay modeli”ne benzetilen söylemler artık tarihte kaldı. Kıbrıs’ın bugünkü durumu 1930’ların Hatay’ı gibi değil. Ekonomik, jeopolitik ve enerji bağlantıları nedeniyle uluslararası denge tamamen farklı. Yani bu hamlelerin gerçekleşmesi mümkün değil. Ama gerginliğin derinleştiği bir alan olduğu da kesin.

Nitekim bu tartışmalar başlamadan önce, PKK’nin önde gelen isimlerinden Duran Kalkan da bir açıklama yapmıştı: “Türkiye’nin destek aldıkları yarın başlarına neler geleceğini görecek. Dananın kuyruğu Kıbrıs’ta kopacak.” Gerçekten de bugün bu söz yeniden hatırlanıyor. Doğru tavır alınmazsa savaşın h aberini veriyor.

Troll hesaplara baktığınızda tablo belli: Her zamanki gibi kin kusuyorlar. “Rumların, AB’nin, İsrail’in desteklediği hainler kazandı!” diyorlar. Yani halkın iradesine hakaret ediyorlar.

Bu, Türkiye’deki siyasi dilin Kıbrıs’a taşınmış hâli. Devletin propaganda aygıtları tarafından yönlendirilen troll orduları, kimin adına konuştuklarını biliyorlar. Onlar sadece iktidarın halk diliyle konuşan yüzü.

Medya hesaplarına, paylaşımlarına bakın; kim kimden besleniyor, kim kimin trolü çok açık. Bir troll hesabında diyor ki: “Kıbrıs’ta Yunanistan, Rumlar, AB, İsrail ve CHP’nin Kıbrıs şubesi kazandı. Nankörler, şehidin kanına girdiler!” Bu dilin adı faşizmdir.

Mesut Özil bile, “Kıbrıs parlamentosu toplanmalı, federasyon kabul edilmemeli, Türkiye’ye katılmalı” diyerek Bahçeli’nin masalına teşne oluyor. Yani yine o Hatay masalı anlatılıyor.

Hakan Fidan’ın “Silah bizim işimiz” sözleri bile sosyal medya jargonuna malzeme oldu. Bu, diplomasi değil; sokak kabadayılığı. Ama mesele şu: Türkiye artık ne Yunanistan’a ne Kıbrıs’a karşı askeri güç kullanabilecek durumda. F-35’lerden dışlanmış, F-16’larını yenileyemeyen bir ülke…

İsrail uçakları Türkiye üzerinden İran’a uçabiliyor, vurabiliyor ama Türkiye’nin haberi yok, ya da izin veriyor. Her ikiside devletin çapsızlığını ortaya koyuyor. Bu da ülkenin ne hale geldiğini açıkça gösteriyor.

Kıbrıs meselesi sadece ada siyaseti değil; aynı zamanda Ortadoğu’daki enerji, güvenlik ve güç dengelerinin bir parçası. Burada Amerika, Avrupa ve İsrail’in çıkarlarıyla Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Ve bu çelişki önümüzdeki süreçte daha da sertleşecek gibi görünüyor.

Zamana yayılmış, diğer önceliklerin halledilmesine bakıyor. O günleri bekliyor…

Geliyor, gelmekte olan… Dananın kuyruğu gerçekten Kıbrıs’ta kopacak.

Haguenau’da Alevi Hakları İçin Önemli Panel Gerçekleşiyor

Haguenau Alevi Kültür Merkezi (AKM), 22 Ekim 2025 Çarşamba günü saat 19.00’da “Alevi Hak Mücadelesi ve Talepleri” başlıklı bir panel düzenleyecek. Etkinlik, Alevi toplumu için önemli bir tartışma zemini oluşturacak.

Panele, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ve Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Arslan konuşmacı olarak katılacak. Panelde Alevi toplumunun güncel hak arayışları, kurumsal mücadele deneyimleri ve geleceğe yönelik örgütlenme stratejileri üzerinde durulacak.

Haguenau AKM, etkinliğe ilişkin yaptığı açıklamada, tüm canları panele davet ederek birlik ve dayanışma vurgusu yaptı. “Verilen mücadeleleri ve taleplerimizi dinlemek, fikir alışverişinde bulunmak isteyen herkesi panelimize bekliyoruz” denildi.

Etkinlik, Haguenau Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Adres: 93, Route de Marienthal, Haguenau / Fransa. Tarih ve saat ise 22 Ekim 2025 Çarşamba, 19.00 olarak belirlendi.

Dersim Barosu: Alevi inancına ve doğaya saldırı kabul edilemez!

Dersim Barosu, Aleviler için kutsal kabul edilen Bağır Dağı mevkisinde yürütülen madencilik faaliyetlerine karşı çıkarak, bu durumun hem çevre hukuku hem de inanç özgürlüğüne aykırı olduğunu vurguladı. Baro, Pülümür ilçesine bağlı Şampaşa Kara Derbent Köyü sınırlarında yer alan bu alanda yapılan çalışmaların durdurulmasını talep etti.

Baronun yaptığı yazılı açıklamada, madencilik faaliyetlerinin Anayasa’nın 24. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi kapsamında ciddi bir hak ihlali olduğu belirtilerek, “Devletin ve ilgili idarelerin bu kutsal alanlarda madencilik faaliyetlerine izin vermesi kabul edilemez” denildi.

Açıklamada, madencilik projelerinin bölgedeki doğal yaşamı tehdit ettiği ve geri dönüşü olmayan ekolojik tahribatlara yol açtığına dikkat çekildi. Bağır Dağı ve çevresinin zengin yaban hayatı ile endemik bitki türleriyle korunması gerektiği ifade edildi. Ayrıca, madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreci işletilmeden gerçekleştirildiği ve bu durumun hukuka aykırı olduğu vurgulandı.

Avukat Barış Yıldırım, bu projenin çevresel analiz yapılmadan başlatıldığını belirterek, bölgenin Fırat Nehri’nin su kaynaklarının doğduğu en zengin su toplama havzalarından biri olduğunu aktardı. Bilim insanlarının bu alanın Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınması gerektiğini ifade ettiğini dile getirdi.