Ana Sayfa Blog Sayfa 875

Ekoloji örgütlerinden deprem raporu: Pek çok yetersizlik ve risk var

Deprem bölgelerinde incelemelerde bulunan ekoloji örgütleri hazırladığı raporunda, eksikliklere ve önerilerine yer verdi. Çarpıcı bilgilerin yer verildi raporda, kentlerin kimiklerin değişeceğine de dikkat çekildi

Çevre Mühendisleri Odası, Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu, Mezopotamya Ekoloji Hareketi ve Ekoloji Derneği, Mereş merkezli depremler sonrasında bölgede yaptıkları incelemelere dair bir rapor yayınladı.

Depremin etkilediği Amed, Semsûr (Adıyaman), Pütürge, Meletî (Malatya), Elbistan, Nurhak, Narlı, Dîlok (Antep), Antakya, Defne ve Samandağ’da görüşmeler ve incelemeler yaptıkları belirtilen raporda, “Ranta ve kapitalizme dayalı bir inşa anlayışıyla yaratılan kentlerde beton endüstrisinin mevzuata uygun olmayan malzemelerinden kaynaklı yıkımların olduğu görülmüştür. Gölbaşı’nda göle yakın yerlerdeki yıkımın, uzak yerlere nazaran daha çok olması sulak yerleşim alanları üzerine kurulmuş kentlerinin yıkımına ilişkin örnektir, kum zemin tespit edilen enkaz altlarında, göl kuruduktan sonra burada yapılaşmaya gidildiği düşünülmektedir” denildi.

Tarım arazilerinde yapılaşma yıkıma götürdü

Meleti Weranşar’da (Doğanşehir) tarım arazileri üzerine kurulan beton yapıların yerle bir olurken aynı tarım arazisindeki kerpiç evlerin ayakta kaldığı belirtilen raporda şu ifadelere yer verildi: “Eskiden bostanların bulunduğu yer olan ve adını da buradan alan Bostanbaşı’nda, kayısı tarlalarının imara açılması tarımı yok etmiş, burada gidilen yapılaşma zemin etüdü sağlanmadığından yıkıma götürmüştür.

Elbistan’da Ceyhan Nehri’nin kıyısındaki tarım arazilerine yapılan inşaatlar yıkımın artmasına sebebiyet vermiştir. Asi nehrinin etrafındaki yani nehir havzasındaki kent yapılaşmaları için de benzer durum geçerlidir. İskenderun’da tarım alanlarının ve sanayileşmenin artması da bu alüviyal topraklar üzerine yapılaşmayı hızlandıran bir faktör olmuş, sanayileşme bölgede portakal bahçelerinin de binalarla dolmasına sebebiyet vermiştir. Tarım alanları ve sulak alanlar üzerine kontrolsüz ve güvenliksiz bir beton endüstrisi, depremin felakete dönüşmesinin nedenlerindendir.

Ranta dayalı inşa felaketin başlıca nedeni

Ranta dayalı inşa edilen binalarda kullanılan ucuz inşaat malzemeleri, kentlerin inşasının temelinde ekokırım suçları yatarken bunlara neden olan egemen yönetim sistemleri ve demokratik olmayan tutumlar felaketin diğer başlıca nedenlerindendir. Ekolojik tahribatlar nedeniyle ortaya çıkan zorunlu göçün sonuçları toplumsal yaşantıda bitmeyen göç dalgasını beraberinde getirmektedir.

‘Devlet çöktü’

Çoğu insanın ifade ettiği ‘devlet çöktü’ cümlesi aslında aklen ve vicdanen devlet yapısının çöktüğü gerçeğini bütün çıplaklığıyla yansıtmaktadır. Zaman içerisinde bilim insanlarının öngördüğü, devletin kendi afet kriz yönetim mekanizmalarında dahi raporlarını tuttuğu bir olaydan haberdar olmaması düşünülemez. Dikkat çekici olan bir diğer nokta ise ülkenin kriz durumlarında (ki deprem ülkesi bir bölgenin) nüfusunun yüzde 20’si kadar çadır bulundurması, konteynerleri ve gıda depoları hazır olması gereken bir kurum olan Kızılay’ın adının dahi ilk günlerde geçmediğidir. Bu durum bizlere rantçı, liyakatsiz, tekçi zihniyetle yönetilen bir devlet sisteminde kurumların işlevselliğini tamamen yitirdiğini göstermektedir.

Pek çok yetersizlik ve risk var

Adıyaman merkezde çadır ulaştırılmayan insanların, enkazları başında, bu zor şartlarda sokakta geceleyerek cenazelerini bekledikleri görülmüştür. Maalesef koşulları gözlemlenecek çadır alanı oldukça az iken var olan çadır alanları ve yaşamın kendisi; sağlık, tuvalet, su, ısınma, güvenlik, elektrik, şehirden izolasyon gibi pek çok yetersizlik ve risk faktörü barındırmaktadır. Malatya’da gece eksi 25 dereceye ulaşan hava sıcaklığı gibi iklim koşullarının zorluğu çadırlarda ısınma problemi yaşanmasına neden olmaktadır.

Çadırın kendisi geçici, akut dönem çözümü iken; bu geçici yardımın dahi yapılmadığı, bu konuda da çok geç kalındığı gözlemlenmiştir. Çadırkent koşullarının sağlıklı olmaması ve toplumsal iyileşmeye uygun bir şekilde olmaması büyük bir sorunken yine dayanışma gruplarının kurdukları çadırlar devletinkilerine alternatif olarak insanların yaşam alanlarının iyileştiği alanlar olarak öne çıkmaktadır.

Kimyasalların etkilerini nesiler boyu yaşayacağız

Tüm ekosistemi zehirleyebilecek asbest, kimyasallar ve diğer zararlı maddeler havayı, suyu, toprağı, besinleri etkileyerek olumsuz etkilerini nesiller boyu yaşayacağımız bir duruma neden olmaktadır. Deprem esnasında yıkılmayan binaların takip eden günlerde yıkılması çalışması insanların yaşam alanı olmaya devam eden bu bölgelerdeki halk sağlığı riskini daha da arttırmaktadır. Ayrıştırma ve geri dönüşüm yapılmadan enkaz molozları taşınamaz. Binalar yapım yıllarına göre ayrıştırılmalı, asbest ve kirleticiler açısından bir analiz gerçekleştirilmeli, asbestli binalar için asbest uzmanları görevlendirilmelidir. Asbest bertaraf tesisleri hızlıca çoğaltılmalı, asbestin bertarafı sağlanmalı, hafriyat taşıyan kamyonların üstü kapatılmalıdır. Enkazlardan çıkan plastiklerin çoğunluğu PVC ve poliüretan ya da kompozit dış kaplamadır. Bu ürünlerin geri dönüşümü yoktur, bu ürünleri yakmak ise başka ekolojik maliyetler doğuracaktır. Yıkılmış binalarda ayrıştırmalar yapılmalı, henüz yıkılmamış olanlarda ise tekrar kullanılabilir malzemeler, izolasyon malzemeleri, pencereler ve diğer aksamlar sökülerek yıkılmalı ardından da tozuma için önlem alınmalıdır.

Kentlerde kimlik kaybı riski

Hem bir ekokırım hem de güvenlik-savaş politikası olarak bölgede baraj yapımlarının Alevi-Kürt nüfusu köyden kente göç ettirdiği şimdi de acımasız rant politikaları sonucunda depremden sonra da zorunlu bir diğer göçe tabi tutuldukları gerçeği gözler önünde durmaktadır. Maraş’ta katliam zamanında da yaşanan kaygılar ve şehirde zor tutunma durumu; yaşanan bu zor zamanların devlet eliyle daha zor hale getirilmesi, devletin yerelde geçici ve nitelikli bir yaşam alanı oluşturmaması göçü sonuç haline getirmektedir. Özellikle Hatay Samandağ’ın çok kimlikli yapısı yaşanan büyük göç ve kimliksiz acele kent inşası politikalarıyla bir kültür ve hafıza yıkımı riskini doğurmaktadır. Depremin meydana geldiği 10 ildeki toplam nüfus 13 milyonu bulmaktadır. Sayıyı henüz tam olarak bilmesek de depremden etkilenen insanların yaşam alanlarını terk ettiğini hesaba kattığımızda demografik yapıların oldukça değişeceğini, kentlerin kimlik ve hafıza kaybına uğrayabileceğini söylemek mümkündür.

Sokaklarda devriye gezenler savaş görüntüsü çiziyor

Sokaklarda devriye dolaşan, bir savaş görüntüsü çizen birliklere mensup olanların bölgede uyguladıkları işkence ve şiddet görüntülerinin sosyal medyaya düştüğü gerçeğiyle birlikte yıkım alanlarında bir gerginlik havasının hakim olmuştur. Özel harekat birliklerinin tanınmayacak şekilde üstlerinde bomba, silah ve ekipmanla gezmesi bu durumu pekiştirmektedir. Bu durum çocukları oldukça korkutmaktadır. Buna ilaveten; Hatay’da geceleri, insanları tedirgin edecek helikopter uçuşu yapılmaktadır. Görüşmelerimiz esnasında, jandarmanın arama noktalarında özellikle genç erkeklerin yakın plan fotoğraflarını çekip, kayıt altına almasının özellikle gönüllüler üzerinde baskı yaratma tehdidi olarak algılandığına yönelik aktarımlar yapılmıştır.

Mültecilere ırkçılık

Diyarbakır’daki çadırkentin de tel örgülerle çevrili olduğu, polis ve korucular denetiminde olduğu aktarılmıştır. Bölgede mülteciler, göçmenler üzerinden yaratılan gerginliğin yine göçmenlerin geçici yerleşim alanlarında bile ayrımcılığa ve saldırıya uğramalarına neden olduğu aktarılmıştır. Hatay’da yapılan görüşmelerde mültecilerin olduğu çadırda dayak yemeyenin olmadığı ve göçmenlerin dışarı çıkmaktan dahi korktukları anlatılmıştır.

Öneriler

Raporda şu önermelerde bulunuldu:

“* Deprem sonrası başka illere göç etmek zorunda kalan insanların konut ve arsalarına kesinlikle el koyulmamalı, depremle yıkılan alanlar insansızlaştırılmamalı, yeniden kurulum sırasında özellikle farklı etnik yapı ve mezheplerden gruplar ile mülteciler ayrımcılığa maruz bırakılmamalıdır.

* Kırsal alanlarda yaşayan köylüler geçici barınma gerekçesiyle bile olsa topraklarından koparılmamalı, doğayla organik bağları zedelenmemelidir. Köydeki yaşamın sürdürülebilirliği için köylerdeki hayvanlara yem teminine öncelik verilmelidir.

* Depremin yaralarını sarmaya yönelik tüm politikalar, mevcut sosyal dokuyu korumaya ve yeniden kazanmaya yönelik olmalıdır. İşyerlerini kaybeden ve mülksüzleşen esnafın, yarı köle koşullarında, kayıt dışı sektörlerde sömürülmesine engel olunmalı, işlerini yeniden kurmak için yeterli ve karşılıksız devlet desteği sağlanmalıdır.

* Depremin bir felakete dönüşmesinin gerçek sorumluları tüm idare kademeleri atlanmadan gerçek yargılanmaya tabi tutulmalıdır.

* Yeni imar alanları içinde tarım alanları, dere yatakları ve biyoçeşitlilik açısından önemli olan alanlar kesinlikle yer almamalıdır.

* Hükümetin, depremi kendi yandaş sermayedarları için fırsata çevirmesine izin verilmemeli, sözde enerji ihtiyacıyla başta fosil yakıtlı olmak üzere yeni santraller kurulmamalı, mevcutlarda kapasite artırılmamalı, betona dayalı inşaatlar, yeni çimento ve demir-çelik tesislerinin tam kapasite devreye girmesinin gerekçesi olmamalıdır.

* Yeni yaşam alanlarının oluşturulma süreci aceleye getirilmemeli, yerelden insanların ortak istek ve kararı ile oluşturulmalıdır.

* Kurulacak yeni yaşam alanı sadece evlerden ve ortak yaşam alanı oluşturacağı söylenilen park vb. yerlerden oluşamaz. Toplumsal yaşamın hayat bulacağı kolektif, dayanışmacı, üretken ve ekolojik yeni yaşam alanları oluşturulmalıdır.

* Yerelde tüm kurulacak yeni yerleşim yerlerinin (kent ya da köy) ihtiyaçları tarihi, kültürü, halkların talepleri gözetilerek gerçekçi planlamalar doğrultusunda mikro bölgeleme çalışmalarıyla rant ve talan politikalarına kapalı olarak oluşturulmalıdır.

* Yüzyıllar boyunca yaşayacağımız kentlerin aceleye getirilmeden, kimliksizleştirilmeden kurulması gerekmektedir.

* Toplumsal hafıza, ileriye dönük yaşamın taşıyıcısıdır. Yaşadığımız deprem dahil öncesi ve sonrasındaki tüm toplumsal hafızanın yok edilmemesi gerekmektedir, bunun için tarihi ve kültürel yapılar korunmalı ve yaşam alanının tarihi yapısına uygun mimari anlayış benimsenmelidir.

* Yeniden yapılanmada geleneksel meslekleri de kapsayan soyut kültürel miras korunmalıdır.

* Meydanlar kentlerin hafızası ve ortak yaşam ve mücadele alanları olan meydanlar yapılmalı, bu meydanlar toplumlar arası kültürel çeşitliliği korumak, etkileşimi sağlamak ve demokratik işleyişi çoğaltmak için kullanılmalıdır.

* Kentsel alanlar kadın, çocuk, erkek, engelli olarak sınıflandırılmamalı ve yaşam alanları bütünsel olarak ele alınmalıdır. Kentleri, kamusal alan kullanımı toplumsal, politik ve ekonomik olarak sınırlandırılmış kesimlerin erişimine açmak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

* Doğa üzerindeki mülkiyetçilik nasıl rantı doğuruyorsa hayvan üzerinde de mülkiyetçi bakış bireyci kapitalist bakışı ortaya doğurmaktadır. Hayvanlarla birlikte yaşam, hayvanların bakımı ve beslenmesi toplumsal yaşamın yeniden düzenlenmesini gerektirmektedir. Bu yeniden düzenlenme tüm türlerin yaşam hakkı ve eşitliği gözetilerek inşa edilmelidir.

* ‘Temsili demokrasi’ ve diğer hiyerarşik modellerin yerine, kentler, yaşamın her alanında kendi kendine yeten, radikal demokrasinin ifadesi olan halk meclisleri ve benzeri katılımcı araçlarla kararlar alabilen bir yatay örgütlenme modeline sahip olmalıdır.”

Kaynak: MA

#Ekoloji #örgütlerinden #deprem #raporu #Pek #çok #yetersizlik #risk #var

Tutuklu anne depremde kızını kaybetti, cenazeye izin vermeyip sürgün ettiler

Depremde yaşanan hak ihlallerini anlatan İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu üyesi avukat Mehtap Sert, İskenderun T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Havva Zor’un depremde kızını kaybettiği ancak cenazesine katılmasına dahi izin verilmediğini belirtti

Mereş (Maraş) merkezli 6 Şubat’ta yaşanan depremlerin ardından cezaevlerinde baskılar artarken, özellikle depremde yakınlarını kaybeden tutukluların yaşadığı hak gaspları ise artmış durumda.

Cezaevlerinin durumuna ilişkin bilgi veren İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu üyesi avukat Mehtap Sert, İskenderun T Tipi Kapalı Cezaevi’nde yakınlarını kaybeden tutuklulara ailelerinin cenazelerine katılma izni dahi verilmediğini belirtti.

Sürgün edip tekli hücreye koydular

Sert, öz savunmada bulunarak eşini öldüren Havva Zor’un depremde kızını kaybettiğini belirterek yaşanan durumu şu şekilde anlattı: “Havva Zor, depremde kızını kaybetti. O kadar cezaevi idaresine yalvarmasına rağmen yasal hakkı olan cenazeye katılıma izni verilmedi. 20 Şubat’a kadar avukat görüş yasağı olduğu için teselli bile edemedik. 20 Şubat’ta ziyaret ettiğimde morfinle uyuşturmuşlardı. Sadece göğsüne ve dizine vuruyordu. 2 Mart’ta açık görüşü vardı. Geriye kalan tek çocuğunu görecekti. Ama o hafta yeni bir deprem oldu. Akabinde Erzincan Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne nakil edildi. Günler süren nâkilin ardından şimdi tek kişilik hücrede. Çocuğunun birini kaybetmiş, sevdikleri ile acısını paylaşmasına izin verilmemiş, yaşayan tek çocuğuna sarılamamış bir anneyi hücreye koymanın bir tek nedeni olabilir; erkek-devlet şiddeti afette bile tarihsel görevine devam ediyor.”

Kadınların sorunları arttı

Deprem ile ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında birçok dava ve dosya takibinin 6 Nisan’a kadar ertelenmesinin özellikle kadınların mağduriyetini arttırdığını belirten Sert,  “Adli süreler Nisan’a kadar durmasına rağmen 6284 sayılı yasanın süresi işliyor. Kadınların aldırdığı uzaklaştırma kararının süresi sona erdiği için tekrar uzatmak için adliyeye gidilmelidir. Boşanma davası açan, kendisine ev tahsis edilen deprem mağduru kadınlar var. Tapu erkeğin üzerine olduğu için deprem yardımları erkeklere yatırılıyor. Anlaşılacağı üzere yine mağdur kesim kadınlar oluyor” diye belirtti.

Haber: Hamdullah Yağız Kesen / MA

#Tutuklu #anne #depremde #kızını #kaybetti #cenazeye #izin #vermeyip #sürgün #ettiler

Hatay’da ‘Uğur Kaymaz Çocuk Alanı’ kuruldu

HDP Gençlik Meclisi tarafından Hatay’da depremzede çocuklar için kurulan ‘Uğur Kaymaz Çocuk Alanı’ çocukların yaşadıkları travmayı daha kolay atlatması için çalışıyor

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Gençlik Meclisi, “Yaşam zinciri” kampanyası kapsamında, Hatay’ın Defne ilçesinde “Uğur Kaymaz Çocuk Oyun Alanı” kurdu. İlçeye bağlı Çekmece Mahallesi’nde kurulan Uğur Kaymaz Çocuk Alanı’nda müzik, drama, resim gibi etkinliklerle çocuklar, yaşadıkları travmadan uzaklaştırılmaya çalışılıyor.

Mezopotamya Ajansı’ndan Müjdat Can’a konuşan HDP Gençlik Meclis Fatma Çabuk, tüm engellemelere rağmen deprem bölgesinde olduklarını ve depremin fiziki ve psikolHDP Genlik ojik etkilerinin çocukları derinden etkilediğini söyledi.

Çabuk, “Bu tahribatı aşmak için Uğur Kaymaz Çocuk Alanı’nı oluşturduk. Çocuklara müzik, drama atölyeleri, resim ve oyun gibi etkinliklerle yanlarında olacağız” dedi.

HDP Gençlik Meclis üyesi ve aynı zamanda Çocuk Gelişimi bölümü öğrencisi olan Mehmet Çal ise, anadile dikkati çekerek şu çağrıda bulundu: “Bölgedeki çocuklar Kürtçe ve Arapça konuşuyor. Kürt çocuklar için Kürtçe bilen arkadaşlarımız var. Ancak Arapça bilen psikolog, psikolojik danışmanlık ve rehberlik alanında uzman ve çocuk gelişimcilerin bizimle dayanışmaya çağırıyoruz.”

HATAY

#Hatayda #Uğur #Kaymaz #Çocuk #Alanı #kuruldu

Aynı aileden üç hasta tutuklu, üçü de 30 yıldır cezaevinde

Şirnex’in Hezex ilçesinde Susin ailesinden 3 kişi 30 yıldır cezaevinde. Üç tutuklu da hasta ve aileleri ekonomik zorluklar nedeniyle görüşlerine dahi gidemiyor

Devletin Kürtlere uyguladığı inkar ve imha politikalarının bir devamı olarak özellikle 90’lı yılardan günümüze kadar onlarca Kürt tutuklandı, yüksek cezalar verildi.

Köy yakmaların ve koruculuğun dayatıldığı 1993’te Şirnex’in Hezex ilçesi (İdil) Fîl köyünde yaşayan Susin ailesinden de 3 kişi tutuklanarak, 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Aynı aileden üç kişi

Mehmet Emin Susin, 32 yaşında, ağabeyinin oğlu Abdulsalam Susin 22 yaşında ve amcasının oğlu Necim Susin ise 24 yaşındayken “örgüte üye olmak” olmak iddiasıyla tutuklandı ve 3 tutukluya 30’ar yıl hapis cezası verildi.

5 yıldır görüşemiyorlar

Tutukluluklar, ilk 3 yılında Şirnex’te T Tipi Cezaevi’nde birlikte kaldılar. Daha sonra farklı cezaevlerine sürgün edilen 3 tutukludan Mehmet Emin Susin şuan Giresun Espiye L Tipi Cezaevi’nde, Abdulselam ve Necim Susin Diyarbakır Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde bulunuyor. Kentlerin uzak olması nedneiyle aileleri ekonomik anlamda zorlarken, aileler 5 yıldır tutukluların görüşlerine gidemiyor.

Ayakta bile kalamıyor

Mehmet Emin’in ağabeyi Ramazan Susin, 65 yaşındaki kardeşinin sağlık sorunlarını sıralayarak, “Kardeşim artık yürüyemiyor. Cezaevindeki arkadaşlarının yardımıyla ihtiyaçlarını karşılıyor. Haftalık telefon görüşmelerinde, telefonların olduğu yere yürüyemediği için bazen telefonu ona götürüyorlar. Bunun yanı sıra tansiyon ve şeker hastası. Tahliyesine 6 ay var. Biran önce tahliye edilmesini istiyoruz” dedi.

Çocukları babalarını tanıyamaz

Mehmet Emin Susin’in 7 çocuğunun olduğunu ve çocuklarının şartlar nedeniyle görüşe gidemediklerini ifade eden ağabeyi, “Kaç yıldır çocuklarını görmüyor. Çocukları görüşe gitse babalarını tanıyamaz. Artık baston yardımıyla ayağa kalkabiliyor” şeklinde konuştu.

30 yıldır mücadele ediyoruz

Diyarbakır Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan 52 yaşında yeğeni Abdulselam Susin’in de cezaevinde birçok sağlık sorunu yaşadığına değinen Ramazan Susin, amcasının oğlu Necim Susin’in da hasta tutuklu olduğunu kaydetti. Ramazan Susin, “Necim, şeker ve tansiyon hastası. Bir evde 3 tutsağın olması çok zor. 30 yıldır mücadele ediyoruz. 5 yıldır ne kardeşim, ne yeğenimin ne de kuzenimin görüşüne gittim. Artık topraklarına geri dönmelerini istiyoruz” dedi.

ŞIRNEX

#Aynı #aileden #üç #hasta #tutuklu #üçü #yıldır #cezaevinde

Gözaltına alınan yerbilimci Ercan serbest bırakıldı

Yerbilimci Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, dün akşam saatlerinde “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla gözaltına alınmıştı. Ercan yurt dışına çıkış yasağı konularak adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, Ercan hakkında 6 Şubat’taki Mereş merkezli depremlere yönelik sanal medyadan yaptığı “İlk iki gün asker inmediği için korumasız kadınlara tecavüz edilmiş” şeklindeki paylaşımı dolayısıyla “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan soruşturma başlattı.

Ercan, soruşturma kapsamında Başsavcılığın talimatı üzerine dün akşam saatlerinde Xarpet’te (Elazığ) gözaltına alındı. Ercan, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi.

Ercan sevk edildiği nöbetçi hakimlikçe yurt dışına çıkış yasağı konularak adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Yerbilimci Prof. Dr. Naci Görür, Ahmet Ercan’ın gözaltına alınmasına Twitter hesabından tepki göstermişti.

Görür, sosyal medya hesabından yaptı paylaşımda “Meslektaşım Prof. Dr. Ahmet Ercan’ın gözaltına alındığını üzülerek öğrendim. Deprem konusunda halkını aydınlatmaya çalışan bir bilim adamının böyle bir muameleye maruz kalması üzücüdür ve ülkemize yakışmıyor” ifadelerine yer vermişti.

HABER MERKEZİ

#Gözaltına #alınan #yerbilimci #Ercan #serbest #bırakıldı

Resmi rakamlara göre can kaybı 45 bini aştı

AFAD, depremlerde can kaybının 45 bin 89’a yükseldiğini açıkladı

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Mereş merkezli 11 kentte yıkıma neden olan depremlerde yaşamını yitirenlerin sayısının 45 bin 89’a yükseldiğini açıkladı. Açıklamada, deprem bölgesinden 1 milyon 971 bin 589 yurttaşın tahliye edildiği kaydedildi.

HABER MERKEZİ

#Resmi #rakamlara #göre #kaybı #bini #aştı

Fay hatlarının sarsıcı sorusu; Nerde bu devlet?

Bu depremin en can alıcı sorusunu da depremin yaşandığı her yerde herkesin sorduğu “nerde bu devlet?” sorusudur. Aslında hepimiz uzun zamandır devletin toplumdan ve gerçeklerden uzak, sarayda olduğunu biliyoruz

Ebru Günay*

Adıyaman’da siyah demir kapılı bir evin önünden geçtik. Kapının yanında beyaz dolap kapakları ve beyaz örtüler vardı. Evin geniş bahçesinde, nerden edinip üzerine giydiği belli olmayan siyah, büyükçe mont giymiş yaşlı bir teyze vardı. Yaşlı teyzenin ardında ise ömrü boyunca belki de görebildiği büyük bir çaresizliğin yıkıntıları yükseliyordu. Enkazda çocuklar vardı ve sesler geliyordu.

Ne yapacağımızı bilemezken, kapının yanında duran beyaz örtülerin tül perde olduğunu ve perdenin içinde de ölülerin sarılı olup öyle yerde olduğunu fark ettik.

Acılarla kurduğumuz yakınlık uzaktan değil de acının tam kalbinde ise duygusu da sarsıcı oluyor. İnsanların avuçlarında kalmış sevdiklerinin cansız bedenlerini ne yapacağını bilememe duygusu ve telaşı ikinci bir şok yaşatıyordu. Nitekim bende de öyle oldu her seferinde…

Amed’de de aynı duyguyu yaşadım. Yıkılan bir binanın enkazına gittik. Genç bir kadınla göz göze geldim, geçmiş olsun dedim. Bir şey demeden bana sarılıp ‘annem öldü’ diyerek ağlamaya başladı. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Hissettiğim şey çaresizlik değildi ama ne olduğunu da tarif etmekte zorlanıyorum. Çünkü bakışların, sözlerin donduğu anlar var. O an sizin hayatınızın bir yerine de değer geçer. Sizi derinden yakalar, sarsar, hırpalar. Yapacak tek şey en fazla bir sarılmadır o an için. Buradayım, yanındayım, ben sana sen bana güven demektir en fazla.

Savaş aklının bedeli

Herkesin malumu, birçok şeyi değiştiren ve değiştirecek olan bir depremi yaşadık. Toplumsal ve siyasal etkileri depremin kendisi kadar sarsıcı oldu. Yıkıcı etkilerini ne yazık ki zaman içerisinde daha net göreceğiz ve yaşayacağız. Fakat bu geçen kısa süre içinde bile, alanda görüştüğümüz, dinlediğimiz birçok kişinin ifade ettiği üzere felaketlere felaketler eklenmişti.

En hafifinden çocukluğunuzun geçtiği evin yıkıldığını, sokağın yok olduğunu, yaşadığınız şehrin tanınmadığını düşünün. Anıların gitmesi, hafızanın yarılması en zor şeydir.

Bir yakınını kaybetmeyen ya da enkazdan sağ çıkanların bile enkaz başlarında yıkılan evlerine bakıp, içinden çıkan küçük bir eşyaya dokunup ağladıklarına şahit olduk.

Ağladığı şeyin ne olduğunu sadece onlar biliyor.

Adını net koyalım, yaşamını yitiren onlarca canın sebebi elbette ki deprem değildi. AKP-MHP iktidarının ihmalkarlıkları, rant ve talan politikaları depremde yaşamını yitiren her bir insanımızın katlinin sebebidir

Suyun, ekmeğin ve çadırın bulunmaz olduğu bir ortamda yaşanılan insanlık dramını anlatmaya kelimeler yetmez. Her enkazda yürekleri yakan derin izler bırakan acılar yaşandı. Adını net koyalım, yaşamını yitiren onlarca canın sebebi elbette ki deprem değildi. AKP-MHP iktidarının ihmalkarlıkları, rant ve talan politikaları depremde yaşamını yitiren her bir insanımızın katlinin sebebidir. Doğayı anlamak yerine doğaya savaş açan bir aklın yarattığı sonuçtur yakalandığımız. Afetler olur, ama afetlere önlem alıp almamak sorumluların işidir.

Depremde bile ayrımcılık

Ulaşılamayan köyler ve deprem alanları da düşünülünce olan biten ürkütücü.

Tüm bu kaotik ortamda fark edilen bir şey de ayrımcılıktı. Depremin etkilediği kentlerdeki inanç ve kimlik farklılıklarına da bakılınca bilinçli bir müdahale etmeme halinin olduğunu düşündürüyor insana. Alevi, Kürt ve Arap yurttaşların yaşadıkları topraklardan yüz yıllardır süren göçertme politikasına depremin bulunmaz nimet gibi gelmesi, barınma sorununun bilerek çözülmemesi ile göçertmenin hızlandırılıyor olduğu herkesin inandığı şey. Bu kişisel gözlem değil, gittiğimiz yüzlerce köy ve tüm alanlarda da bizlere de ifade edilenlerdir. İnsanlar ayrımcılığa uğradığını düşünüyor, aslında düşünmüyor, doğrudan yaşıyor bunu. Yardım edilmemesine dair başka türlü bir izahat getiremiyorlar. Afette bile toplum düşmanlığından vazgeçmeyen, ölüye dahi saygı göstermeyen, gömülme hakkını yadsıyan, molozların yükseltilerinden reklam filmi çeken, çocukların hayatı yerine master planlarını önceleyen AKP iktidarının yıkımlarını anlatmakla bitmez.

Bu devlet saraydadır

Depreme dair daha çok konuşacağız, konuşmalıyız da… İşin özeti şu; her şeyin göstermelik yapıldığı, devletin olmadığı; sadece gasp ve talana mahir olan bir AKP’nin varlığı her açıdan ifşa olmuştur. Bu depremin en can alıcı sorusunu da depremin yaşandığı her yerde herkesin sorduğu “nerde bu devlet?” sorusudur. Aslında hepimiz uzun zamandır devletin toplumdan ve gerçeklerden uzak, sarayda olduğunu biliyoruz. Bir kez daha saraydan ülke sorunlarına çözümün gelmediğini, yaraların sarılmadığını ve sarayın devletin kurumsal yapılarının içini nasıl boşaltıp bir yalanlar zinciri yarattığını, sarayda olanların saraya göre düşündüğünü, görünen hakikatin farkında olmadıklarını gördük.

İktidar, ekonomik krizle yoksullaştırdığı, üretim zincirine dahil etmek yerine sadaka verir gibi dağıttığı yardımlarla toplumu manipüle etmeye ve kendine bağlamaya çalışırken deprem anında da yine fırsatçılığa soyundu. Her felaketi fıtrat ve kaderle izah etmesi ve hemen sonrasında faillerinden ve neden olanlarından hesap sormak yerine hemen sadaka dağıtmaya başlamasındaki gaye, yaraları sarmak değil felaketlerin üstünü örtme çabası, failleri koruma arzusu ve en önemlisi iktidarını sürdürme isteğidir.

Toplumun özgücü

Depremde yaşadığımız büyük acılar, büyük yıkımlar, büyük kayıplar hepimizi derinden sarsıyor. Yıkıma sebep olan iktidarın, devletin, içi boşaltılan kurumların, toplumu kendi sorunlarına çözüm üretmekten uzaklaştıran mekanizmaların gerçekliğiyle yüzleşmek zorundayız, benzer ve daha büyük acılar yaşamamak için. Her şeye rağmen iktidarın çürüttüğü bu düzene teslim olmayan bir toplumsal gerçekliğe sahibiz. Bunu da deprem bölgelerinde gördük, tanık olduk ve yaşadık. Bu toplumda insanlık değerlerinin, demokratik bilincinin derin ve köklü olduğunu deneyimledik. AKP iktidarının tüm baskı ve tekçi dayatmalarına karşı ve bu yıkım ortamına rağmen hepimize umut olan tek şey toplumsal dayanışmanın gücü ve büyüklüğüydü. Özellikle HDP’nin öncülük ettiği dayanışma ağları her yere ilk ulaşan, ilk olarak sistemli müdahaleyi yapıp, yardımları karşılayanlar oldu. Bunları öylesine ‘politik’ bir araç üzerinden ifade etmiyorum. Bir vatandaş olarak gerçekliğinden şüphe etmediğim bir gerçeği dile getiriyorum. Çünkü dayanışmanın sağaltıcı etkisini çok iyi biliyoruz. Son otuz kırk yıldır sistematik bir şiddet ve yıkım döngüsü içinde yaşam stratejileri geliştirdik, büyük bedeller vererek. Dayanışma ve birlikte çözüm bulmanın, bu toprakların en kadim kültürü olarak bize yol gösterdiğine inanıyoruz. Yürüttüğümüz mücadele hattının, fikriyatımızın etki ettiği her yerde kendi öz gücümüzle başarma kültürünün topluma nasıl nüfuz ettiğini tekrar deneyimledik. Ve bunun ne kadar hayati bir kültür olduğunu da bir kez daha anladık. Hele hele deprem gibi hayati meselelerde devleti beklemenin hayatlarımıza nasıl mal olduğuna hep birlikte tanıklık ettik. Devlet aygıtına ve iktidara göre pozisyon almak ve ondan beklemek onarılamaz yıkımların adı oldu. HDP fikriyatının neden iktidarda korku yarattığı da bir kez daha ortaya çıktı. Herkesi kendine muhtaç, yine tüm farklılıkları yok etmeye çalışan iktidar politikalarına karşı dayanışma kültürünün, öz gücüne güvenmenin etkisi yeni yüzyılın kilit noktası. İşte bizi tek adam rejiminden kurtaracak yöntemin dili budur. Bu bakımdan yerinden yönetimi, mahalle meclislerini ve yurttaş derneklerini yeniden düşünmeli ve yaygınlaşması için desteklemeleriyiz.

Dayanışmaya kayyım!

Dayanışmadan, çözümden, yaşam yaratan pratiklerden korkuyorlar. Enkaz kaldırmaya gelmeyenler ilk iş olarak Pazarcık’taki dayanışma ve kriz merkezimize kaymakam, jandarma ile gelip kayyım atadı. Gönüllü arkadaşlarımızın ve dayanışma gösteren yardım severlerin emeğine ve yardımlarına çöreklenip, emeklerine konarak şovun derdine düştüler. Pazarcık Hasan Koca dayanışma ve köy evi aynı zamanda cemevine kayyım atandı. İnsanın aklı almıyor gerçekten, herkesin can derdinde olduğu ve birbirine ihtiyaç duyduğu bir zamanda kötülükte sınır vardır diye düşünüyor. Savaşlarda bile bazen taraflar durur ve acil bazı şeylerde ortaklaşırlar. Ama işte AKP iktidarının kötülüğünde sınır yok, yıkımında sınır yok, anlayışsızlığında sınır yok. Oradaki arkadaşlarımız 110 köye 200 tırla yardım götürdü. Kurtarma ve yardımda olmayan kaymakam gasp etmeye ve emeğe konmaya geldi. AKP iktidarının yönetme biçimi olan teklik, gasp ve talan; yardımlaşma ve dayanışmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz felaket zamanında da topluma dayatılıyor.

Bir lokma bir hırka geleneği

İktidar halkların yan yana gelmesini, toplumun birbirine dokunmasını istemiyor. Dünyanın hiçbir yerinde felaketler ve afet zamanı dayanışma ağları engellenmez. Daha önemlisi tek elden yapılması dayatılmaz. Gel gör ki bunların tek bildiği şey toplum düşmanlığı. Oysa bu topraklardaki yardımlaşma kültürünün geçmişi ve felsefesi bile tek başına yol gösterici. Bir elin verdiğini diğer elin görmediği, bir hırka bir lokma gibi geleneklere sahip olan geçmişin aidiyeti yerle yeksan olmuş durumda. Sadece maddi dünyamız değil manevi dünyamız da gasp ediliyor.

Sadece maddi değil manevi dünyamız da gasp ediliyor. Adıyaman’da bir amcanın dört cenazem var derken ağlaması iktidar için sıradan olabilir. Ama bizim için tarifi yok ve uğrunda her şeyi sil baştan kuracağımız bir serzeniştir o 

Bu konuda ilk günden beri sahada olanlar olarak söyleyecek çok şeyimiz var. Elbette tüm bunları ve daha fazlasını konuşacağız. Adıyaman’da bir amcanın dört cenazem var derken ağlaması iktidar için çok sıradan, teknik bir mesele olarak görülebilir. Ama bizim için tarifi yok ve uğrunda her şeyi sil baştan kuracağımız bir bakıştır, serzeniştir o. Dokunduğumuz her yüreğin taşıdığı acının az da olsa hafiflemesi, yüzlere yansıması bizlerin en büyük umudu.

Bu umutla tüm felaketlere rağmen yeniyi dayanışmayla inşa edeceğiz.

*HDP Sözcüsü

#Fay #hatlarının #sarsıcı #sorusu #Nerde #devlet

TTB’den Kızılay hakkında suç duyurusu

TBB, Kızılay yetkilileri hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu

Türkiye Barolar Birliği (TBB), Kızılay yetkilileri hakkında “güveni kötüye kullandıkları” gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusunda bulunduğunu sanal medya hesabında duyuran TBB, “Cumhuriyet tarihinden önce de ulusumuza hizmet veren kıymetli bir kuruluş olan ve Dernekler Kanunu uyarınca kamu yararına çalışan dernek statüsünde faaliyetler yürüten Kızılay’ın başlıca görevi; doğal afet anında insan hayatını ve sağlığını korumak, açlık, yoksulluk ve yoksunlukla mücadele etmek için azami çaba göstermek, uhdesinde mevcut çadırları kendisine verilen görev ve yetki kapsamında afet bölgesine ulaştırmaktır” ifadeleriyle açıklama yaptı.

‘İnsan hakları hukukuna aykırı’

Açıklamanın devamında şunlar yer aldı: “Sözü edilen görevi ifa etmek ve yurttaşların barınma sorununu bir an önce çözümlemek için uhdesinde bulunan çadırları derhal bölgeye göndermek yerine kurdurduğu işletme üzerinden satışa çıkarmak, Kızılay yöneticileri açısından tabi oldukları kanunlar çerçevesinde ceza sorumluluğunu doğurmaktadır. Şüphelilerin açıklanan bu eylemi, ceza sorumluluğu yanında insancıl hukuka, Uluslararası Kızılhaç-Kızılay Hareketi temel ilkelerine, uluslararası insan hakları hukukuna da ayrıca ve açıkça aykırılık oluşturmaktadır.”

Kızılay’ın Mereş merkezli depremlerin ardından AHBAP’a çadır ve gıda sattığı ortaya çıkmış ve toplumda tepkiye yol açmıştı.

HABER MERKEZİ

#TTBden #Kızılay #hakkında #suç #duyurusu

Kitlelerin afyonu: Din

Marx dinin, kalpsiz dünyanın kalbi olduğunu, günlük gerçekliğin belirsizliğinden, acımasızlığından kaçıp sığınılan bir liman olduğunu belirterek insanlar için hangi yönden önemli görüldüğünü ortaya koyar. Marx’a göre din halkın afyonudur

Sebatullah Tekin

Hepimiz etrafımızda yeni dinsel duyarlılık ve manevi girişim biçimlerinin yaratıldığına tanık olmaktayız. Bunun bir nedeni, toplumsal ve fiziksel evrenin giderek belirli bilgi ve kontrol biçimlerine tabi olmasının aksine nispeten güvenli alanların radikal şüpheyle ve dehşet verici risk senaryolarıyla iç içe geçtiği bir sistem yaratmasıdır.[1] Geleceğin gittikçe belirsiz olmaya başlaması, çevresel ve toplumsal risk ve tehlikelerin yoğunlaşması, yoksulluk, iktidar zihniyeti, kapitalizmin yıkıcılığı ve insanlar arasındaki ilişkilerin yozlaşması, istikrarsızlık ve tüm bunlara eşlik eden geleceğe dair korku ve endişe gibi gelişmeler de dine dönüşü ve dinsel radikalizmi tetikler. Demokrasinin çöktüğü, kurumlara olanın inancın zayıfladığı bu kaotik durum dini inanış veya doğmaları daha merkezi bir konuma taşır ve böylece daha radikal bir dini veche kabul görmeye başlar. Diğer bir ifadeyle günümüz küresel dünyasında meydana gelen gelişmelerin yanında dinin içsel dinamizminden dolayı da din, radikalleşmiş ve bir mücadele aracı olarak sahnededir.

Kuşkusuz dinler, insanları birleştirebilir ve hızla değişen dünyada onlar için bir güç kaynağı olabilir. Ama dinler “biz ve onlar” ayırımını da yaratıyor. Din, sınırların içinde barış ve birliktelik yaratabildiği gibi, sınır ötesi anlaşmazlıklar ve savaşlara esin kaynağı da olabilir.[2] Üç büyük dinin çeşitli söylemlerinde veya ayetlerinde barışı öven veya şiddeti meşrulaştıran ifadeler bulmak mümkündür.

Örneğin İncil’de; “Yeryüzüne selamet getirmeye geldim sanmayın; ben selamet değil, fakat kılıç getirmeye geldim… çünkü ben adamla karısının, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim…” (Matta, Bab 10: 34-35). “…kılıcı olmayan abasını satıp kılıç alsın…” (Luka, Bab 22: 36). Tevrat’ta ise; “…ve onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme; ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür” (I. Samuel, Bab 15: 3).

Kur’an’da; “onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın…” (Bakara, 191). “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Enfal, 39). Bu tür ifadeler dinci radikal grupların temel argümanları olmakta ve yaptıkları eylemleri bu tür ayet ve ifadeleri göstererek meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Dolayısıyla gerek dinci grupların ve gerekse devletlerin dine yönelik yaklaşımları ideolojiden bağımsız değildir. Çünkü gerek din adına hareket ettiğini söyleyen gruplar ve gerekse devletler kendilerine uyan dinsel argümanları amaçlarına ulaşmada araç olarak kullanarak dini politik bir söyleme dönüştürüyorlar. Dinin politikleştirilmesi dinsel bir içerik olmayan ideolojik bir yaklaşımdır. Bununla beraber din, güçlü bir ideolojik öğeye sahiptir, dini değerler ve inanışlar, servet ve güç dağılımındaki eşitsizlikleri makul göstermeye yaramaktadır, örneğin “yumuşak başlı kişilerin dünyanın varisi olacağı” yolundaki inanış, azla yetinmeyi ve baskıya boyun eğmeyi önermektedir.[3] Diğer yandan da kökten dinci cemaatlerin kimi teorisyenleri veya öncüleri, çeşitli ayetlere gönderme yaparak militanlarının nasıl şehit olacaklarının veya savaşacaklarının içsel motivasyonunu sağlayabiliyorlar. Böylece bunlara göre nerede olursa olsun, gayrimüslimlere karşı cihat ve savaş farzdır. Özellikle de politik İslam’ın gücünün artışıyla toplumdaki dinsel görünümleri diriltme baskısı da yoğunlaşıyor. Bu motivasyon ve amaçla her türlü şiddet ve terör eylemi destekleniyor.

Dinler her zaman belli iktidarların denetimi altındadır ve onların belirlediği siyasal, sosyal ve ekonomik sınırlar içerisinde veya etrafında konumlanırlar. Dolayısıyla yeri geldiğinde devletler rahatlıkla dini kendi politikaları için kullanabiliyor. Devlete yakın olmak veya devletin siyasal gücünden faydalanmak farklı dini kurum veya cemaatler için temel bir gayedir. Böylece din, devletlerin sancılı zamanlarda başvurdukları önemli bir araç görevi görmektedir. Kiliseler, camiler devlet ideolojisinin dışında değildir. Örneğin Türkiye’de de din sürekli gündemdedir. Diyanet işleri başkanlığı devlete bağlıdır. Hutbeler devlet ideolojisine uygun olarak hazırlanır ve aynı metni Diyanet işleri tüm camilere gönderir. Din her zaman devletin tekelinde olmuştur. Çeşitli dinci gruplar veya cemaatler politikayla iç içe olmuşlardır. Kendilerini temsil eden partiler ortaya çıktığında veya iktidar olduklarında (Erbakan hükümeti ya da Refah partisi ve şu an AKP) cemaat yapılanması, dine yapılan vurgu ve dinsel faaliyetler daha görünür hale gelmektedir. Bir nevi örtük bir cihat söz konusu olmaktadır.

Dinin diğer önemli bir özelliği de çok köklü olması ve cennet-cehennem, sevap-günah gibi söylemlerle insanları etkiliyor olmasıdır. Ölümün verdiği sonun ahiret dünyasıyla yeniden canlanması argümanı ve bu yeniden canlanmanın sevap ve günahlara göre cennet ve cehennem gibi mekanlarda sürdürüleceği görüşü dinin insan üzerinde etkinliğini arttırır ve dinin hep canlı kalmasını sağlar. Bu söylem ve argümanlar dinin önemini arttırırken terör ve şiddet eylemlerine başvuran örgütler de eylemlerine meşruluk ve katılım sağlamak amacıyla bu argümanları kullanabilmektedirler. Toplumsal bunalım dönemlerinde dinsel ve politik olarak radikalizme bağlı şiddet ve terör eylemleri de artmaktadır.

Şiddet, terör ve ötekileştirme gibi eylemler bireyin değil, bir cemaatin, kitlenin organize edebildiği ve üyelerini harekete geçirebildiği eylemlerdir. O yüzden özellikle kitlenin ruh halini ortaya koymak önemlidir. Dini cemaat ve grupları da bu kitlenin ruh hali ve yaklaşımı üzerinden okumak gerekir. IŞİD, El Kaide gibi örgütler ve Türkiye’deki FETÖ, İsmailağa, Menzil vb tüm cemaat yapılanmasını bu kitle üzerinden okumak faaliyetlerinin anlaşılması açısından önemlidir.

Gustave Le Bon “Kitlelerin Psikolojisi” [4] kitabının ön sözünde “kitlelerin şuursuz hareketlerinin, fertlerin şuurlu faaliyetleri yerine geçmesi çağımızın başlıca vasıflarındandır” der. Gustave Le Bon, bir kitleye bağlı bulunan bireyin durumunu uyutulan birinin durumuna benzetir. Ona göre uyutulan bu kişide yapılacak bir telkinin etkisi o kimseyi karşı konulamaz derecedeki işlere sürükleyebilir. Çünkü bu kişinin hareketleri artık bilinçli değildir. Kişi yalnız bulunduğu bir zaman diliminde terbiyeli, aydın bir kimse iken, kitle halinde ise içgüdüleriyle hareket eden bir yaratık, bir vahşi gibi hareket etmeye başlar. Kitleyle uyumlulaşan ve bir aidiyeti oluşan kişi her türlü şiddete, ilkel davranışa ve merhametsizliğe sahiptir. Akli etkilerin yardımından mahrum olan kitleler, fazla bir safdillik ve her şeye kolay inanırlık gösterir. Onlar için olmayacak hiçbir şey yoktur. Bu sorgusuzluk, mutlak itaat bir dini duygudur ve bu dini duygu bağnazlığı, dogmatizmi daha bir üst boyuta taşır. Emirlere itaat etmeyi ve bunları etrafa yaymayı bir görev olarak görür.

Gustave Le Bon, insan, yalnız bir ilaha inandığından dolayı dindar değildir, ruhunun bütün güçlerini, iradesinin bütün itaatlerini, tutuculuğunun ateşlerini, bir davanın yahut duygu ve fiillerine rehber olmuş bir kimsenin hizmetine vakfettiği vakit, dindar olduğunu belirtir. Dolayısıyla din dışındaki konularda da göstermiş olduğu bağnaz tutum ve itaatkarlık, tapınma ve eylemlerini, duygularını belli bir ideoloji doğrultusunda kanalize etmesi de bir nevi dindir. Saf bir dinsel eylem veya tutum yoktur. Milliyetçilik, ırkçılık, siyasi tutum veya iktidarın siyasal anlayışıyla harmanlanan bir dini tutum vardır. Vatan uğruna ölmek, bayrağı yüceltmek, “vatan, millet, Sakarya” söylemi dinsel bir tutuma tekabül eder. Bu dinsel tutum aynı şekilde milliyetçilik, ırkçılık, kısacası “vatan, millet, Sakarya” söylemi üzerinden şekillenmektedir. Bayrak, vatan ve bunlar üzerinden yansıyan ırkçı hezeyanlar dinin tutum alışını etkiler ve kitleleri bu doğrultuda kanalize etmeyi başarır.

Dolayısıyla Gustave Le Bon’un ifade ettiği gibi kitlelerin kanaatleri, körü körüne itaat, korkunç hoşgörmezlik, dini duygulara bağlı şiddetli propaganda ihtiyacını taşır. Dini ve politik inançları ortaya koyanlar, insana mutluluğunu ancak tapmakta bulduran ve taptığı için onu canını fedaya yönelten bu dini tutuculuğun duygularını aşılayarak bu dogmatik inançları da topluma yayarlar. Türkiye’de bu iç içe geçiş bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Kendilerini “Türk İslam birliği” üzerinden tanımlayanlar veya her siyasal eylem olduğunda milliyetçiliği ve aynı zamanda dini söylem ve sloganları dillendirenler dinin ve siyasal ilişkilerin ayrı ele alınamayacağını bu kitle nazarında kendini gösteriyor. Özellikle AKP ile birlikte bu tablo çok daha görünür oldu. AKP yukarıda ifade edilen “dini afyon” üzerinden kitleleri daha çok mobilize etmektedir. Siyasi otoritenin dediğine itaat eden, aklı işlevsiz bırakan bu kitle, dinci ama aynı zamanda ırkçı ve milliyetçi bir duyguyla hareket etmeye meyillidir.

“Kitle, çobanından vazgeçmeyen bir sürüdür.”

Böylece bu kitlenin ruhuna daima hakim olan özgürlük gereksinimi değil, esirlik gerekliliğidir. Duyguları akıllarından daha önceliklidir. Hiçbir zaman akıl ve yargılamalarına başvurmazlar. Diğer bir ifadeyle akli mantık kanunlarının onlar üzerinde hiçbir fiili etkisi yoktur. Akıl işlevsiz kılınmıştır denebilir.

Özellikle siyasi iktidarlar (günümüzde AKP) seçimlerde iddialarda bulunarak, -bu iddiaların gerçeklikle hiçbir alakası olmayabilir- bu iddiaları sürekli tekrar ederek ve bunların topluma yayılmasını sağlayarak söylemlerin ve bu iddiaların kitlelerin aklında ve duygularında kalıcılaşmasını sağlarlar. Böylece iddia edilen şeyler her gün yapılan toplantılar, mitingler, televizyon programları aracılığıyla yalnızca bir iddiadan ibaret olan söylemlerin sürekli tekrar edilmesiyle kitlelerin bilinç altına kazınır ve büyük bir etki yaratarak bu iddialar kabul görmeye başlar. Bunun için aklın işlevine değil duygulara ihtiyaç vardır. Sonunda kitle bu gerçekdışılığa inanarak kabul eder ve bunun karşısında duranları da hain, düşman veya sapkın olarak ilan eder. Dogmatizmi artık iliklerine kadar hisseden ve bu minvalde hareket eden kişiler veya kitleler delil ve kanıtlarla değil, modellerle ve bu modellerin belirlemiş olduğu siyasi, ideolojik argümanlarla hareket eder. Böylece bu kitle iktidarın belirlemiş olduğu siyasi sınırlar içinde hareket etmeye yatkın durur.

Günümüzde televizyon ekranlarına çıkıp mütevaziliği, azla yetinmeyi ve isyan etmemeyi öğütleyenlerin her yaptığı program başına nasıl büyük paralar elde ettiğinin ve bunların halkı iktidara biat etmek için nasıl propaganda yaptıklarının sorgulanmaması bu kitle tarafından aklın ve bilmenin reddini nasıl onayladıklarını da gösterir. Kendi yaptıkları veya yapılmasına müsaade ettikleri bu “parti devleti”ne karşı sorgulama askıya alınmış ve gerçeğe karşı kolektif bir inkâr devreye girmiştir.

Siyasi arenada rakibinin rezil bir kimse olduğunu, beceriksiz, ayrımcılık yapan ve istikrarsızlığın sebebi olan biri olduğunu, kendisi olmazsa her şeyin daha da kötüye gideceğini iddia ederek bu iddiasını da düzenli olarak tekrar eden Erdoğan, böylece hitap ettiği kitleyi kendi dogmatik ideolojisinin çemberine çeker. Burada yalnızca Erdoğan’ın kişisel yaklaşımı değil bu tabloyu oluşturan, kitlenin itaatkarlığı ve dini tutuculuğu en az onun kadar önemlidir. Dolayısıyla bu söylemler onun hitap ettiği kitle nezdinde karşılık bulur ve büyük bir itaat ortaya çıkar. Yaşanan deprem felaketi dolayısıyla bu kitle tarafından siyasal iktidara, Erdoğan’a ciddi bir eleştiri yapılmamıştır. İktidara olan itaat iktidarın yaptığı her eylem ve söylemine sahip çıkmayı bunlar nazarında gerekli kılıyor. O yüzden kitlenin ruhi adanmışlığı toplumsal ve siyasal olarak gelişmenin ve değişimlerin önüne da set çekmektedir. Bu adanmışlık nedeniyle de toplumsal ve siyasal geçişler ve değişimler de daha sancılı olmaktadır. Gustave Le Bon’un ifade ettiği gibi “kitle, çobanından vazgeçmeyen bir sürüdür.”

Notlar:

  • Giddens, Anthony (2010), Modernite ve Bireysel Kimlik, Say Yayınları, İstanbul, s.259
  • Karlsson, İngmar (2005), Din, Terör ve Hoşgörü, Homer Kitabevi, 1.Basım, İstanbul, s.11
  • Giddens, Anthony (2008), Sosyoloji, Kırmızı Yayınları, s.584
  • Le Bon, Gustave (1997), Kitleler Psikolojisi, Hayat Yayınları,1.Basım, İstanbul

#Kitlelerin #afyonu #Din

Depremin doğurduğu neo-İttihatçı fırsat: etno-dinsel arındırma

Deprem sonrası halkların ve sivil toplum örgütlerinin çok ciddi bir dayanışma seferberliği ortaya çıktı. Bu durum aynı zamanda özgür bir gelecek inşası için umut ışığı oldu

Asil Benler

“Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim…”

Doğanın kendine has dinamikler dahilinde işleyen akışkan bir devinimi var. Bu akış halindeki devinim yer yer içsel gerilimler yaşayabilmekte ve büyük yıkımları beraberinde getiren çeşitli afetlere sebep olabilmektedir. Doğa hareketlerinin sonucu meydana gelen afet durumuna ‘doğal’ demek, hemen herkesin üzerinde ortaklaştığı bir tanımlamadır. Doğal afetlerin öngörülebilirliği, bilimsel-teknik gelişmelerin vardığı düzey ile birlikte gerçeğe çok yakın olabilmekte ve meydana gelebilecek afetlerin açığa çıkarabileceği ölüm ve yıkım gibi sonuçları en asgari duruma indirebilmek adına beşerî faaliyetler denilen tedbirleri öneri olarak sunabilmektedir.

Fakat iktidar ve sermaye biriktirme adına işleyen neoliberal akıl; rantçı, gözleri azami kâra dönük ve her krizi ve kaosu fırsata çevirmek adına ellerini ovuşturarak bekliyorcasına geliştirdiği yaşamı hiçe sayan politikalarla, doğal afet durumunu felakete çevirebilmektedir. Oldukça acı bir tablo açığa çıkaran içinde bulunduğumuz deprem süreci, öncesi ve sonrasıyla bu durumu çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. İktidar tarafından özellikle son yirmi yıldır sektör haline indirgenmiş olan inşaat alanında, tüm ekolojik hassasiyetler ve insanlığın barınma kültürü ekseninde deneyimlediği mimari birikim hiçe sayılarak ‘yeşil sermaye’ ile kurulan kâr ortaklığı, deprem vergilerinin çarçur edilmesi, imar affı rantçılığı ve henüz enkaz altında kurtarılmayı bekleyen canlar varken başlayan hafriyat toplama ve yeni konut yapma ihalesi tartışmaları bu düzlemde gelişen örnekler olmakta. Öyle ya enkazdan can çıkarma kârsız bir iş olacak ki, arama-kurtarma konusunda oldukça isteksizdiler.

“Zenginin sözüne belî diyorlar

Fukara söylerse deli diyorlar

Zamane şeyhine veli diyorlar

Gittikçe çoğalır delimiz bizim”

Her kriz ve kaosu fırsata çevirmek isteyen akıl, bu anlayışı salt ekonomik alanda hayata geçirmiyor elbette. Türk-İslam sentezi dahilinde temelleri atılan ulus-devlet, bu temel üzerine kendini inşaa etmiş ve geride bıraktığımız yüzyıllık süre içerisinde her daim sentez olarak benimseyip egemen kıldığı kimlikleri milliyetçi ve dinci politikalarla Türk ve İslam olmayan tüm ötekileştirilenlere, başvurduğu zor ve ideolojik aygıtlar aracılığıyla dayatmıştır. Gerçekleşen katliamlar ve yürürlüğe konan asimilasyon politikaları sonucu birçok halk egemen kimlikler içerisinde eritilmiş veya tehcir edilmiştir. Günümüze kadar işleyen bu yönelimler karşısında, var olabilmek adına direnmenin çeşitli yöntemlerine başvurarak en diri kalabilen ve toplumsallığında ısrar eden kimlikler Kürt ve Alevi gerçeklikleri olmuştur.

Fay hattının geçtiği ve deprem bölgesi olarak ağır bir tabloyla karşımızda duran coğrafik alan, büyük oranda Kürt ve Alevi kimliklerinin kesiştiği ve iç içe geçerek etno-dinsel bir sentez açığa çıkardığı kültürel bir hattır aynı zamanda. Rêya Haq/Hak Yolu süreğine bağlı Kürt Alevilerinin bu yaşam hattı, daha çok Fırat’ın batısı olarak tanımlanır literatürde.

Fırat’ın batısında tarihsel olarak oluşmuş olan Kürt Alevi hattı; Selçuklu döneminde birçok halkın örgütlenip özne olarak katıldığı Babai isyanından, Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçekleşen Akçadağ-Dumuklu kırımına kadar çeşitli katliam süreçleriyle dağıtılmak istendiği gibi, İttihatçı zihin kodları üzerine kurulan Cumhuriyet döneminde de Şark Islahat Planı’ndan bu yana ilk elden asimile edilmesi gereken bölge olarak hedef alınır. Bu güzergahta erken dönemde gerçekleşen Koçgirî, daha geç dönemde ise Maraş, Sivas, Malatya, Çorum gibi katliam süreçleri önemli dönemeçlerdir.

Özet olarak tarihsel arka planını açıklamaya çalıştığımız asimilasyon politikalarının, Neo-İttihatçı akıl tarafından depremin fırsat/’lütuf’ bilinerek yeniden ve hızlıca harekete geçirildiğini gösterir nitelikte. Depremin yarattığı ağır tablo ve bunun yanında çetin kış koşullarına karşılık; Kürt Alevi köylerine günlerce yardım gitmemesi, sivil toplum örgütleri ve cemevleri üzerinden geliştirilen dayanışma kolektivitesinin çeşitli yasakçı ve gaspçı yöntemlerle engellenmeye çalışılması (hatta kayyum atanması-Pazarcık) ve bölgede aniden türeyen eli silahlı çeteler gibi birçok gelişme haklı olarak Fırat’ın batısının yaşanmaz kılınması ve göç koşullarının dayatılması olarak okunuyor. Bu kültürel hattın öteden beri sürekli hedef olma durumunu, tarihin hatırlatan inatçı dürtüsü bilince yansıtınca depremin yarattığı kaos ve kriz sonrası yeniden Kürtsüzleştirilme ve Alevisizleştirilmeye doğru sürüklenmek istendiğini görmemek fazla iyimserlik olur.

Bu minvalde gün geçmiyor ki bir gelişme açığa çıkmasın. Adıyaman’da çeşitli tarikat vakıflarının depremzede çocuklara dini kitapçıklar vermesi, sözümona gönderilen yardımlar içerisinde dini içerikli giyim ve ibadet ürünleri çıkması ve halkların kendi öz emeğiyle ördüğü dayanışma ağını kesip, İHH gibi kurumların ön plana çıkarılması, yabancı plakalı araçların gizemli artışı, yurt dışına çıkışları özendirecek kolaylıkların öne sürülmesi gibi birçok veri, depremi fırsat bilerek asimilasyon ve demografi değişimi için kollarını sıvayan anlayışı teşhir eden diğer gelişmeler olmakta.

Demografi bozumunu hedefleyen politikaları, karşı cepheden besleyen coğrafi değişimde (göç durumuyla oluşan) asimilasyon kıskacının öteki ucu olarak işletilmek isteniyor. Depremde kimsesiz kalan çocukların, metropollerde tarikatlara verildiği yönünde çıkan haberler tarih ve güncelin asimilasyoncu zihniyet tarafınca devam eden bütünlüğünü göstermekte. Aynı minvalde Diyanet’in “evlatlık alan ile evlatlık edinilenin evlenebileceği” yönündeki açıklaması durumun yakıcılığını gözler önüne serdi. Adeta ‘Dersim’in kayıp kızları’ adıyla bilinen vahim asimilasyon sürecinin tekrardan hayata geçirilmek istendiği ve yürürlüğe konulan ‘devşirme sistematiği’ kapsamındaki yöntemler ile çocukların toplumundan koparılmaya çalışıldığı ortaya çıktı.

Deprem kaynaklı oluşan büyük insani trajedi sonucunda dahi, bölgenin etno-dinsel arındırma ve peşi sıra asimilasyon politikaları dahilinde hedef alındığı görülmekte. Tüm bu olan bitenler ve sonuç olarak hedeflenenler ile “Zelzelenin Terteleye” dönüşmekte olduğu gerçeğini açığa çıkarıyor.

Deprem sonrası halkların ve sivil toplum örgütlerinin çok ciddi bir dayanışma seferberliği ortaya çıktı. Toplumsallığın mayası olan ortaklaşmacı, komünal ruhun bu topraklarda hala capcanlı olduğunu ve iktidar ve sermaye sınıflarının tüm hile, yalan, baskı ve çarpıtmalarına karşı ahlaki ve politik normlarla var olmaya devam ettiğini gördük. Öyle ki bu dayanışma ruhu dünya halklarına kadar sıçradı. Dünyanın dört bir yanından yardımlar ve gönüllüler geldi.

Bu durum aynı zamanda özgür bir gelecek inşaası için çok çeşitli çabalar içerisinde olan muhalif, devrimci ve demokrat güçler için umut ışığı oldu. Merkezileşmenin, devlet aygıtını büyütüp toplumu küçültmenin; yaşamı ne kadar hantallaştırıp çaresiz bırakabileceği ve toplumların öz örgütlülüklerine dayalı yerel iradeleşmelerin açığa çıkarılmasının yine ne kadar hayati önemde olduğunu gösterdi.

Asimilasyon ve göç koşullarının dayatılmasını göz önünde bulunduracak olursak, somut kriz durumu okumalarını mimariyi tekrardan inşaa(t) etmeye indirgememek gerektiği açığa çıkıyor. Acil barınma sorununu giderebilmek gibi bir dayanışma göreviyle karşı karşıya olduğumuz gibi, barınacak toplumsalı var eden ve devamlı kılabilecek olan sosyo-kültürel değerlerin dağıtılmasını önlemek gibi bir görevle de karşı karşıyayız. Bu görev, halklar ve inançların kozmopolitize birlikteliği ile oluşmuş olan Hatay ve diğer depremden etkilenen şehirler için de aynı önemde geçerlidir.

Kısacası her açıdan çorak kılınmak istenen deprem bölgeleri, bir bütünen yerel hayatı çevreleyen tüm gereksinimleri ile yerinde ve yeniden inşaa edilmeyi bekliyor. Güçlü bir refleksle açığa çıkan dayanışma bilinci ve enerjisinin, hayatı yeniden kurmaya yönelik kapsamlı bir çabaya evrilmesi umuduyla.

“Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akıbet dağılır ilimiz bizim…”

#Depremin #doğurduğu #neoİttihatçı #fırsat #etnodinsel #arındırma