Depremde ailesinden 25 kişiyi ve birçok arkadaşını yitiren kanser ve astım hastası Cennet Eren, ‘27 yıl boyunca evlere temizliğe giderek aldığım ev 27 saniyede gitti’ diyerek yaşadıklarını anlattı
Mereş Bazarcix ve Elbistan merkezli depremlerde resmi verilere göre şuana kadar 44 bin 374 kişi yaşamını yitirdi. Ağır bir tablonun ortaya çıktığı merkezlerden biri de Elbistan ilçesi oldu. 924 kişinin yaşamını yitirdiği ilçede, enkaz kaldırma çalışmaları ise devam ediyor. Depremde 25 akrabasını, birçok komşu ve arkadaşını yitiren kanser ve astım hastası Cennet Eren, yaşadıkları anlara dair MA’dan Yüsra Batıhan’a konuştu.
Arkadaşlarından Yusuf Taş, eşi ve oğlunun yıkılan evlerinde yanarak yaşamını yitirdiğini belirten Eren, “Çocukları 3 gün ‘Caminin minaresini görüyorum, çıkarın bizi’ diye bağırdı ama kimse müdahale etmedi. Hiç kimse yoktu ve 4’üncü gün yanan kemiklerini topladılar. Akrabalarımın her biri ayrı binalarda hayatlarını kaybetti. Arama kurtarma çalışması yoktu. Dayım, eşimin amcası, yengesi, kızı hepsi hayatlarını kaybetti. Dayımın kızı, annemin kaynanası, kirvem, karısı, kız kardeşi… Şimdi hepsini unuttum. Psikolojim bozuldu. O şoku hala yaşıyorum. Duvarın arkasında bas bas bağırdılar ama kimse yoktu, çıkaramadık. Enkazı kaldırdıklarında kızın kafasının arkasında sadece küçük bir yara vardı yani donarak yaşamını yitirdi” dedi.
‘Ayaklarını nefesimle ısıtıyordum’
Bazarcix merkezli depremde ailesiyle dışarı çıkmayı başaran Eren, çocuklarına yiyecek bir şeyler almak için çarşıya gittiği esnada çöken binanın enkazında kaldı. Kendi imkanlarıyla enkazdan çıkmayı başaran ancak kaburgaları çatlayan Eren, o ana ilişkin şunları aktardı: “Karşıya koştum, bu tarafın binası arkadan üzerime çöktü. Enkazın altında sırtım kaldı. Ağız üstü düştüğüm için kendim çıktım. Yanımda olan komşumu da kurtardım. Korkudan şehir dışına kaçtık. Termik santralin oraya bir petrole sığındım. Kızımın ayaklarında çorap yoktu. Korkudan eve çıkamıyorduk. Eksi 26 dereceden tir tir titriyordum. Çocuğumun ayaklarını nefesimle ısıtmayla çalışıyordum ancak ağzım yüzüm hep topraktı.”
‘Donarak öldüler’
Depremin 3’üncü gününde az sayıda asker ve polisin geldiğini söyleyen Eren, “Şu anda buraya askeri polisi yığmışlar ama o zaman kimse yoktu. Depremin 2’nci gününde sadece Samsun’dan gelen 2-3 gönüllü ekip vardı. Ne elektrik, ne su, ne telefon vardı. Büyük bir felaket. Ekipler ilk gün gelseydi ölü sayısı bin ise 200’e inerdi. Çoğu kurtarılırdı. Birçok kişi kendi imkanlarıyla çıktı, çıkarıldı. Bir arkadaşım 36 saat kalorifer suyu ile idare etti. ‘Yerim rahattı’ dedi. Çoğu kişi ise donarak öldü” ifadelerini kullandı.
Her şey 27 saniyede gitti
Depremden bu yana 2 gündür uyuyabildiğini belirten Eren, 18 gün sonra ilk kez banyo yapabildiğini söyledi. 27 yıl boyunca evlere temizliğe giderek, aldığı evinden sadece bir çanta ile çıkan Eren, şöyle devam etti: “Şimdi sular geliyor, yemek geliyor ama iş işten geçti. Yaşayan bilir. Şimdi elimde bir çanta, ayağımda bir terlik kaldı. Üzerimde bir gecelikle kaçabildim. Hiçbir şeyim kalmadı. Ziynet eşyalarım içerdeydi, bir kat yatak istedim kimsenin kapısına gitmeyeyim diye ama aldırtmadılar. 27 yılda yaptım 27 saniyede gitti.”
Depremin yıkıma yol açtığı Elbistan ilçesinde depremzedelere göre Elistan’da sorunlar da öfkeler de politik
Mereş depremlerinin yıkıma yol açtığı Elbistan’a giden Mezopotamya Ajansı muhabiri Yüsra Batıhan izlenimini yazdı. Enkaza dönüşen Mereş’te insanların ağır hasarlı yapılarda tüm risklere rağmen eşyalarını çıkardığı aktarılırken bu istek yaşanan ekonomik krizin en belirgin hali olarak yorumlanıyor.
Alevi köylere yardım gitmiyor
Birçok Kürt ve Alevi köyüne yardım götürülmediğine işaret edilen izlenimde Elbistan’da yaşayan Alevi Kürtlere depremin ardından 22 gün geçmesine rağmen çadır verilmediği, yardımın gitmediği aktarıldı. Cemevinin önünde birçok AFAD çadırı konumlandığını ancak bu çadırların kışa dayanıksız çadırlar olduğu aktarılırken mültecilerin kaldığı AFAD çadırların içinde sadece birkaç battaniye bulunduğu, hiçbir yardım gitmediği de bölgeden gelen izlenimlerde sıkça yer verilen bir konu.
Kadınlar duş alamıyor
Depremzede birçok kadının ise ihtiyaçlarını gideremediği, depremin ilk gününden bu yana çadırda veya cemevinde kalan birçok kadının duş almadığı yardımların genellikle erkekler tarafından dağıtıldığı veya erkekler tarafından alındığı için birçok kadın temel hijyen malzemelerine erişmekte sorun yaşıyor.
Yıkıma rağmen dayanışma
Elbistan’da büyük bir yıkıma rağmen dayanışmanın da öne çıktığına dikkat çekilen izlenimde dayanışma ile Alevi Kürt köylerine yardım, mülteci ailelere battaniye verildiğini Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kriz Koordinasyon Merkezi ve birçok sol bileşenden oluşan Afet Gönüllüleri öncüllüğündeki dayanışma ile depremzedelerin ihtiyaçları karşılandığı belirtildi.
Depremin ilk günü neredeydiler
Deprem bölgesinde dayanışma kadar sorunlar ve öfkeler de politik olduğu belirtilen izlenimde şu ifadelere yer verildi: Depremzedeler, yıkımın mimarını tanıyor, biliyor ve tepki göstermekten geri durmuyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceği söylentisi ile hızlanan enkaz kaldırma çalışmalarına, polis ve asker sayısının artmasına tepki gösteren depremzedeler, “depremin ilk günü neredeydiler” diye sormaktan geri durmuyor. Deprem bölgesi Elbistan’da yeniden inşa edilecek konutların yüzde 40’ını ödemeye de karşı çıkan depremzedeler, “biz mi yıktık, biz ödeyeceğiz” diyerek tepkilerini dile getiriyor. Depremin ardından 23 gün geçmesine rağmen barınma, hijyen malzemelerine, gıdaya erişim hala sorun.
8 yıl olmuş Yaşar Kemal dünyamızdan göçeli. ‘Düşürdüler bizi halden hallere’ derken; doğanın, insanın, köpürmüş gelen bulutların sesi oldu. Çın çın öten yüreğinin kökünde insanın ve doğanın kaderinin birlik olduğunu söyledi
Meltem İnci/İstanbul
Nasıl anlatılır, nasıl bahsedilir Yaşar Kemal’den? Dünyanın en iyi betimlemesi diye tasvir ettiği “Yemen Bizim Neyimize” şiiri geliyor aklıma. Peki Yaşar Kemal’i nasıl tasvir edip, anlatmalı? Heybetli bir kuş mu, köpürmüş gelen bulutlar mı, naiflik mi demeli onun için? “Ben Dişot’u çok seviyorum” diyor kendinden bahsederken, yel değirmenlerine karşı savaşır gibi mi anlattığı her satır ve kelam?
“Çın çın ötüyor
yüreğimin kökünde
şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin
böyle bir yalnızlığı!”
Tam 8 yıl olmuş bugün Yaşar Kemal aramızdan göçeli. Yaşadığımız bu koca evrende, hele Türkiye’de yolu bir şekilde onun satırlarına düşmeyen tek bir kişi var mıdır? Adını, sesini duymayan, yüzünü görmeyen? Dağlar, kayalar, çiçek, toprak, kuş, soykırım, katliam, bazen İstanbul’da bir sokak, gökyüzü, bir çocuğun hüznü, mutluluğu, isyanlar, destanlar. Elinin değmediği, gözünün görmediği hiçbir şey olmamış ki anlam kazanmasın, mısralarından o güzel betimlemelerle düşmesin. Bir çiçekten damlayan tek bir su tanesini sayfalarca anlatsa da bıkmadan okumadık mı hepimiz?
İnsanın ve doğanın kaderi…
“İnsanın kaderi doğanın kaderiyle birliktir” diyor 1979 yılında TRT’ye verdiği bir röportajda. Akçasaz’ın kurutulmasına tepki gösteriyor, “Kartallar da öldü, kelebekler de öldü. Hiçbir ceylan uğramaz oldu. Benden evvel, bana gelinceye kadar Çukurova’da ceylanlar vardı. Binlerce ceylan gelirmiş, şimdi yok” diyor. Bu yüzden doğa ile insanın yaşamının bir ve paralel olduğunu anlatıyor bunu kendine dert ediniyor Yaşar Kemal.
“… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere…” Bin Boğalar Efsanesi / Yaşar Kemal
Hemite köyünden dünyaya
Hemite köyünden dünyaya açılan gözleri, barış ve demokrasi istediği için kendi deyimiyle “kanlı kalemlerin” hedefi oluyor. Az değil toplamda bir buçuk yılını 77 yaşında mahkeme koridorlarında geçiyor da yine de hiçbir sözünden pişman olmadığını söylüyor. Her konuşmasında da büyük bir mütevazılıkla “Ben korkak bir adamım” diye ekliyor. 1950 yılında ise bir yıl boyunca tutuklu kalıyor.
Özgür Gündem için ses oldu
Kürtleri de kendine dert edinmekten vazgeçmiyor Yaşar Kemal. Türkiye Cumhuriyeti’nin azınlıklara, özellikle Kürtlere karşı ırkçı tavırlar içerisinde olduğunu söylemekten de hiç geri durmuyor. 1993 yılında Özgür Gündem gazetesi basılırken de orada oluyor. Kumkapı merkez binası önünde öfkesini, ülkenin demokrasiye darbesine karşı ses oluyor:
“Bu olay demokrasi nutukları atan hükümetin (DYP-SHP) ikiyüzlülüğüdür. Türkiye’yi, 40 yıldır demokrasi adına ikiyüzlülük yapanların lekesinden biz kurtaracağız.”
Depremzedeleri soğuk götürecek
Şimdilerde gündemimizi sarsan ve öfkemizi taşıran deprem ta 1952 yılında Erzurum’da gerçekleşen depremle Yaşar Kemal’in gündemindeydi. Depremin olduğu ilk gün kalkıp gitti. Çadırlar vardı ama insanlar çadırlarda da üşüyordu, “16 bin 473 insanı soğuk götürecektir” diyordu sonra da. Depremzedelerle yaptığı röportajdan da anlıyoruz ki 1952 yılından 2023’e ne insanların derdi, ne iktidarların yüzsüzlüğü değişmiş. Kemal’in röportajında depremzedeler, çadırlarının zeminlerinin buz tuttuğunu, sabaha kadar çadırın içini kırağı bağladığını, tüm eşyaları göçük altında kaldığı için çadırlarda battaniyesiz, yataksız kaldıklarını söylüyordu. Yaşar Kemal’in endişesi gerçekleşti, depremden kurtulanların bir kısmı dondurucu soğukta yaşama tutunamadı, pek çoğu da hastalandı. Resmi kayıtlara göre depremde 41 kişi yaşamını yitirirken çok sayıda insan da soğuktan hastalanarak öldü.
Çiçekli kültür bahçeleri….
“Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım.” diyordu. Yaşamı boyunca iyiliğin, güzelliğin, insan olmanın, bir kuşun özgürlüğünü düşledi, bunun için yazdı, konuştu. Hayatımızdan geçerken, hala onun için kurduğumuz cümleler, rastladığımız sözler içimizi titretmeye devam ediyor. Yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot’umuz, iyi ki geçtin dünyamızdan….
Sekizinci yılında tarihi Dolmabahçe Mutabakatı’nı değerlendiren HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel: Dolmabahçe süreci, tarihi çözüm sürecinin birinci aşaması olarak kurgulanmıştı ve o aşama tamamlandıktan sonra her şey ters gitmeye başladı. Devlet yeni bir karar ve tercihe yöneldi… 8 yıldır yaşadıklarımız, bu karar ve tercihin sonuçlarıdır
Hüseyin Kalkan
Dolmabahçe Mutabakatı, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 1993 yılında başlattığı barış çizgisinin doğal bir devamıydı. Uzatılan barış eli her seferinde devlet tarafından saldırılarla karşılandı. Ancak Öcalan ısrarla bu çizgisini sürdürdü. 2013’te başlayan süreç bu ısrarın bir ürünüydü. Bu süreci yakından izleyen HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel, dönemi analiz ederken bir tufan aralığından geçilerek o günlere geldiğini söylüyor. Temel, sürece dair analizini şöyle sürdürüyor: “Deyim yerindeyse bir ‘tufan aralığı’ndan geçilerek gelindi Dolmabahçe sürecine. Kısaca hatırlamak gerekirse 2011-2012’de sert çatışma süreçleri yaşandı. Devam eden tecride karşı cezaevinde açlık grevleri başladı ve 68 gün sürdü. 3 Ocak 2013’te Sayın Öcalan ile ilk temas gerçekleşti ve bir hafta geçmeden Paris Katliamı gerçekleşti. 21 Mart 2013’te tarihi Newroz Manifestosu deklare edilip ‘silah değil siyaset’ denilerek yeni bir dönem muştulandı. Bu manifestoyu takiben Akil İnsanlar Heyeti kuruldu ve KCK güçlerini geri çekme kararı aldı. Bu geri çekilmeye karşılık verilmeyince eylül ayında durduruldu.”
‘Her savaşın bir barışı vardır’
Tayip Temel
Temel, 2014 Newrozu’nun bir başka dönüm noktası olduğuna işaret ederek şunları ekliyor: “2014 Newrozu’nda Öcalan tarafından her savaşın mutlaka bir barışı vardır denilerek bir kararlılık ortaya kondu. Hükümetin bir kanadı Çözüm Süreci kurulu oluşturacağız derken Erdoğan PYD’yi terörist olarak nitelendirmeye başladı ve ardından da o meşhur ‘Şu an Kobanê düştü düşüyor’ sözleri geldi. Çok sonradan öğrendik ki 6-8 halk isyanının hemen ardından Türkiye tarihinin en uzun süren MGK toplantısında ‘Çökertme Planı’ kabul edilmiş. Bu plan yapılırken çözüm sürecinin devam ettiğini, heyetlerin gidip geldiğini unutmayalım. 2015, çözüm olanaklarına en fazla yaklaşılan yıl oldu. 2013’te başlayan görüşme trafiği nihayet en üst noktaya vardı ve mutabakat metni ortaya çıktı. Bir yanda hükümet yetkilileri bir yanda da İmralı Heyeti üyeleri 28 Şubat 2015 günü Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde mutabakatı kamuoyuna duyurdu.”
Mekan ve zamanın buluşması
Tayip Temel’in altını çizdiği bu tarihi buluşma Türkiye’de bir bahar havası estirdi. O güne kadar geçen birkaç yıl, iktidarın planlarına rağmen Türkiye’nin neşesini yeniden kazanmaya başladığı yıllar oldu. Bu tarihi momentle ilgili Tayip Temel, şunları belirtiyor: “Belki burada dikkat çekilecek iki nokta şu olabilir. Birincisi zaman ve mekan açısından önemli mesajlar vardı. Türkiye’nin tarihini darbeler tarihi olarak da ifade eden Öcalan, 28 Şubat üzerinden darbe karşıtı konumlanışını, bu tarihin bu diyalog ile demokrasiye evrilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Yine Dolmabahçe Sarayı’nın seçilmesi, öncelikle Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet’in ilk kuruluş aşamasına geri dönüşü simgeliyordu. Bu tarih ve yer toplamında da Kürt sorununa demokratik çözümü hatırlatıyordu. İkincisi ise mutabakat deklare edilmeden bir gün önce yani 27 Şubat’ta İmralı’da yapılan görüşmede ifade edilenlerdir. Öcalan şu tarihi uyarıyı yapıyor: ‘Bu sürecin gelişmesi için çabalıyoruz. Çözüm olmazsa binlerce insan ölecek. Ben bunu kavradım ve gereğini yapıyorum.’
Erdoğan, Dolmabahçe Mutabakatı’nın açıklandığı gün, ‘Bu hasretle beklediğimiz bir çağrıdır’ demişti. O gün Ankara gençlik buluşmasında konuşan Başbakan Davutoğlu da silah dilinin sona ererek demokratik yaşama geçileceğini dile getirmişti.
Özetle, Dolmabahçe süreci, tarihi çözüm sürecinin birinci aşaması olarak kurgulanmıştı ve o aşama tamamlandıktan sonra her şey ters gitmeye başladı. Devlet yeni bir karar ve tercihe yöneldi… 8 yıldır yaşadıklarımız, bu karar ve tercihin sonuçlarıdır diyebilirim.”
Sayın Öcalan bu sürecin mimari ve baş müzakerecisidir. Üzerine düşenleri tüm provokasyon ve zorluklara rağmen yerine getirmiştir. Bir hücreden bir ülkenin, bir halkın kaderini değiştirecek yol-yöntemleri belirlemiş, araç-gereçlerini ortaya koymuştur
Öcalan baş müzakerecidir
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın süreçteki rolüne dair sorumuzu, Tayip Temel, “Sayın Öcalan bu sürecin mimari ve baş müzakerecisidir. Üzerine düşenleri tüm provokasyon ve zorluklara rağmen yerine getirmiştir” diyerek yanıtlamaya başlıyor ve şunları ekliyor: “Bu mutabakatın tarihi önemi yadsınamaz. Gerçekten geride kalan kırk yıllık sürecin en üst temas halidir. Barış görüşmelerinin olduğu, müzakere dinamiklerinin tartışıldığı ve en önemlisi de çatışmasızlığın hayat bulduğu bir dönemdir. Daha çarpıcı bir veri ifade edeyim, Türkiye’de kişi başına milli gelirin en yüksek olduğu yıllar oldu. Bu mutabakat metni, çözüm sürecinin tek resmi belgesidir. Yazılı olması, kayıt altına alınması açısından hayatidir. Sayın Öcalan bu sürecin mimarı ve baş müzakerecisidir. Üzerine düşenleri tüm provokasyon ve zorluklara rağmen yerine getirmiştir. Tecrit koşullarını bir kenara bırakarak bir hücreden bir ülkenin, bir halkın kaderini değiştirecek yol-yöntemleri belirlemiş, bununla da kalmayıp araç-gereçlerini ortaya koymuştur. Yaptığı uyarılar dikkate alınsa bugün bambaşka şeyler konuşuyor olabilirdik.”
Mutabakat metninin yayınlanması toplumda büyük bir sahiplenme gördü. Ama bir ay geçmeden reddedildi. Çünkü kendi ifadesiyle B, C planları vardı. AKP kendi geleceğini barışta değil, savaş ve kaosta gördü. O yüzden barış yerine savaşı tercih etti
Dolmabahçe’ye geri döneceğiz
Tayip Temel, bütün olumsuz koşullar ve gelişmelere rağmen iyimser. Tekrar Dolmabahçe Mutabakatı’na ve Newroz deklarasyonuna geri dönüleceğini söylüyor. Bu kuvvetli vurgu, belki de her iki metnin çözüme ve barışa zemin olacak şimdiye kadar ortaya konulmuş en kuvvetli belgeler olmasından kaynaklanıyor. Temel, Erdoğan’n Dolmabahçe Mutabakatı’na yaklaşımını ve nedenlerini şöyle irdeliyor: “Mutabakat metninin yayınlanması toplumda büyük bir sahiplenme gördü. Çünkü ahlaki, umutvar ve son derece çözüme dayalı bir metin, girişimdi. Bir ay geçmeden reddedildi. Çünkü kendi ifadesiyle B, C planları vardı. Daha net ifade edersek AKP kendi geleceğini barışta değil, savaş ve kaosta gördü. O yüzden barış yerine savaşı tercih etti. Toplumdan kopukluğun, dar bürokratik-oligarşik aklın tezahürü gerçekleşti. ‘Doğru bulmuyorum, haberim yoktu’ dediği bu mutabakatta oturma düzeninden dahi haberdardı. Düşünün kırk yıllık bir tartışmanın tarafı olarak yıllardır çözüm süreci yürütülüyor, bir karar alınıyor ve bundan haberim yok diyor. Bu ciddiyetsizliği tartışmayı zul sayarız. 21 Mart 2015 Newroz’unda bile hayati açıklamalar ve çağrılar var. PKK’ye çağrılar var mesela. Fakat ne oldu? Çok değil bir gün sonra 22 Mart 2015 tarihinde, Erdoğan, Ukrayna dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulunarak ‘İzleme heyetine karşıyım… Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metin ile Yalçın Akdoğan Bey’in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı. Ben oradaki toplantıyı da doğru bulmuyorum’ açıklaması yaptı.”
Bugün gelinen aşamada bazı rasyonellikler daha nettir. Devlet aklı bu küresel gerçekleri okuyarak adım atmalı. Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki mutlak tecrit son bulmalı. İmralı’nın kapıları açılmalı, Newroz manifestosu ve Dolmabahçe’ye geri dönülmelidir
Demokratik müzakere ve inkar
7 Haziran 2015 seçimleri denilebilinir ki herkes için bir dönüm noktası oldu. Erdoğan, seçimi kaybetti ama bu sonucu boşa çıkarmak için ülkeyi yine bir çatışmalı sürece sürükledi. Tayip Temel, bu sürece dair şunları söylüyor: “Nisan ayında İmralı ile görüşmeler kesildi. Ardından gelen 7 Haziran seçimleri bir kırılma eşiği de sayılabilir. 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidardan düşmesi, DAİŞ tetikçiliğinde Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da bombalı saldırıların yapılması yeni bir çatışma sürecine de kapı araladı. Sonrasını biliyoruz. İktidar, Türkiye halklarını yeni bir çatışma sürecine, darbeye ve OHAL’e geri götürdü. Kürt sorununa dair demokratik bir çözümü istemediğini ve savaştan beslenen, çözümsüzlükte ısrar eden aklı önemsediğini açıkça ilan etti. Erdoğan ‘Önümüzdeki dönem konuşma, tartışma dönemi değil, açık söylüyorum sonuç alma dönemidir. Bize bu ülkeyi dar edenlere bu ülkeyi dar edeceğiz’ sözleri ile demokratik müzakereye dayalı değerleri inkar etti. Demokrasi, eşitlik, özgürlük taleplerini değil tank paletleri ve apoletlerle ezmeye çalışanların sesine kulak verdi. Bu sürece bulduğu kılıf da 22 Temmuz’da Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde 2 polisin şüpheli ölümü oldu. ‘Çözüm sürecini bitiren olay’ olarak değerlendirilen olayın bir komplo olduğu, polislerin öldüğü evde başka polislerin parmak izinin bulunduğu daha sonra ortaya çıktı. Tutuklananlar beraat etti. Şu an bu konuya dair tek söz kurulmuyor! Bu konuya dair araştırma önergelerimiz reddedildi. Hani derler ya ‘Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir’ diye, Dolmabahçe süreci ve ardından gelen inkar ve inkarı takip eden imha süreci tüm gerçekleri kurban etmeye dönüktü. Biz HDP olarak eninde sonunda bu ülke, bu toplum, devlet ve parlamento Dolmabahçe Mutabakatı’nın içeriğine geri dönecek, dönmeli diyoruz. Bugün gelinen aşamada bazı rasyonellikler daha nettir. Devlet bunu görmeli, devlet aklı bu küresel gerçekleri okuyarak adım atmalı. Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki mutlak tecrit son bulmalı. Çözüme dayalı yaklaşımları geliştirmek isteniyorsa İmralı’nın kapıları açılmalı, Newroz manifestosu ve Dolmabahçe’ye geri dönülmelidir.”
İnkar retoriğine bir cevaptır
Mutabakat metni halk tarafından, aydınlar tarafından, kadın ve gençlik tarafından bir barış anayasası olarak coşku ile karşılandı. Tayip Temel, bu mutabakat metninin Kürt sorununa dair yakın dönemde kazanılmış en önemli belge olduğunu söylüyor. Temel mutabakata dair şu noktaların altını çiziyor: “Bu mutabakat metni, Kürt sorununa ilişkin yakın dönem açısından kazanılmış en önemli belgedir. İmha ve inkar retoriğine bir cevaptır. Çözüm sürecinin henüz devam ettiği süreçte imzalanan 10 maddelik mutabakat; silah yerine siyaset, eşit yurttaşlık hakkı, yasakçı yasaların iptali ve değişimi, bölgesel ekonomik kalkınma, infaz yasasının düzenlenmesi, kadın, kültür ve ekolojik kıyımına son verilmesi, kimlik ve anadil hakkı ile tüm sürecin sonunda anayasal düzenlemeyi öngörüyordu. Yani özü itibariyle demokratik bir siyasetin varlığını ve bunun toplumla bağını açığa çıkarıyordu. Diğer bir önemi bence şudur: Müzakere kültürünün önemini gösterdi. Çünkü müzakere kimin gerçekten savaştan kimin barıştan yana olduğunu gösterir. Müzakerenin bir niteliği devletin demokratikleştirilmesi, diğer niteliği toplumun demokratikleştirilmesidir. Kimin demokrasiden, kimin kaostan beslendiğini açığa çıkarır. Ki öyle de oldu…”
Baloch Activists Campaign’in özel raporuna göre, Zahidan Merkez Hapishanesi yetkilileri, 7 tutukluya cinsel saldırıda bulundu
İran ve Rojhilat’ta halk ayaklanması devam ederken, rejimin saldırıları da devam ediyor. Baloch Activists Campaign’in özel raporuna göre, protestolar sırasında tutuklanan 6 Belucili tutuklu ve Meşhedli bir vatandaş, İran’ın Pakistan sınırına yakın Belucistan eyaletinde yer alan Zahedan Merkez Hapishanesi’nde cinsel saldırıya uğradı.
‘İçler acısı koşullar var’
Raporda cinsel saldırıya uğrayan 7 kişiden 2’sinin ise çocuk olduğu belirtildi. Yine raporda, Zahidan Merkez Hapishanesi yetkililerinin, tutuklulara önce fiziksel ve psikolojik şiddet uyguladığı ve istedikleri cevapları alamadıktan sonra tutuklulara cinsel saldırıda bulunduğu vurgulandı. Raporda ismini vermek istemeyen bir görgü tanığının “Bu Beluci tutuklular, işkence gördükten ve cinsel saldırıya uğradıktan sonra psikolojik ve fiziksel olarak çok içler acısı koşullarda yaşıyorlar” anlatımlarına da yer verildi.
Cinsel saldırıya uğrayan tutuklu 2 çocuğun da iki kez intihar etmeye kalkıştığı fakat başarılı olamadıkları da rapora yansıdı.
TİP, depremin ardından yaşananlar nedeniyle AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve diğer yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunduğunu duyurdu
Türkiye İşçi Partisi (TİP), Mereş ( Maraş) merkezli depremlerinin ardından yaşanan can kaybı ve eksikliklerden dolayı AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Bakanlar, Kızılay, AFAD yetkilileri ve diğer tüm sorumlular hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Sanal medyada duyruldu
Suç duyurusuna ilişkin TİP’in sanal medya hesabından açıklamada, “Partimiz adına Kahramanmaraş merkezli depremlerde yaşanan ölüm, yaralanma, yıkımlar, ihmalkarlıklar ve benzeri hukuksuzlukların sorumlusu olan başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere; Bakanlar, Türk Kızılay Derneği, T.C. İçişleri Bakanlığına bağlı AFAD yetkilileri ile sürecin birinci elden tüm sorumluları hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduk” denildi.
Türkiye’nin düzenlediği SİHA saldırısında hayatını kaybeden YBŞ komutanlarından Agir Cefri’nin cenazesi defnedildi.
Türkiye’nin sabah saatlerinde Şengal’in Xanesor kasabası yakınlarında bulunan Behrava köyü yakınlarında YBŞ güçlerine yaptığı SİHA ile saldırında hayatını kaybeden YBŞ komutanlarından Agir Çefri’nin cenazesi defnedildi.
Êzidi’lere yapılan saldırılara tanıklık etti
Saldırıda YBŞ komutanlarından Pîr Çeko ve Agir Çefri hayatını kaybederken, bir YBŞ’li de yaralanmıştı. Saldırıda hayatını kaybeden Cefri, 2014 yılında Êzidi halkının yaşadığı fermana yakından tanıklık etti.
Kardeşi de hayatını kaybetti
Êzidi halkının yaşadığı katliamlar, Agir üzerinde derin etkiler bırakırken, Şengal’in çetelerden özgürleştirilmesi için bütün çalışmalara öncülük etti. Cefri’nin cenazesi Xanesor’dan alınarak büyük bir konvoyla Şexşims mezarlığına taşındı. Cefri’nin cenazesi, başka bir saldırıda yaşamını yitiren kardeşi Hecî Xelef’in yanına defnedildi.
Deprem sonrası yaptıkları saha çalışmalarına dair yapılan basın açıklamasında konuşan KESK Eş Başkanı Mehmet Bozgeyik ölü sayısının resmi rakamların en az üç katı olduğunu gözlemlediklerini belirtti
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Kriz Komisyonu Merkezi, kriz masası değerlendirmesine ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada konuşan KESK Eş Başkanı Mehmet Bozgeyik depremin ardından sahada olduklarını ifade ederek, “Yüz yılın felaketi olarak ifade edilen bu deprem aslında yüz yılın yaratmış olduğu ihmallerin sonucu bilim dışı kentleşme ranta dayalı politikaların sermayeden yana politikaların yine kapitalizmin ekolojik yıkım politikalarının inkara dayalı hırs politikalarının sonucu olarak karşımıza çıkmıştır” dedi.
Ciddi bir göçle karşı karşıyayız
Türkiye’nin deprem kuşağında yer aldığına vurgu yapan Bozgeyik, yaptıkları gözlemler sonucu ölü sayısının açıklanan resmi rakamların en az iki-üç katı olduğunu söyledi.
Çarpık kentleşme ve göç ettirmeye dikkat çeken Bozgeyik, “Depremde sonra çok ciddi bir göçle karşı karşıyayız, iktidarın bilerek önlem almayarak insanların kendi mekanlarında yaşam alanlarında kalmasını zorlayacak tedbirleri alması nedeniyle barınma, ısınma, temiz suya erişim olmaması hijen koşullarının olmaması gibi sorunların çözülmemesinden kaynaklı çok yoğun bir iç göçle karşı karşıyayız” diye konuştu.
Bilim dikkate alınmalı
Devletin tüm yükümlülüklerinin yerine getirmesi gerektiğini belirten Bozgeyik, “Depremzedelere kira desteği verilmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum ve özelikle deprem bölgelerinde de çadır kentler, konteynır kentlerin kurulma süreçlerinde de bilimsel verileri dikkate alarak hem fay hatlarından uzak hem de su havzalarında uzak yere konteynır kentlerin, çadır kentlerin hızlıca yapılması gerekiyor. Ancak bu toplumsal yaşam alanlarının oluşturulmasıyla ilgilide sorunla karşı karşıyayız. O nedenle ildeki kurum amirlerinin emek meslek örgütleriyle demokratik parti örgütleriyle mimar mühendis odaları birliğiyle kentleşme özelikle yeni projelerin jeolojik bilimsel güçleri dikkate alarak bu yeni toplumsal yaşam alanlarının oluşturulması gerekiyor” dedi. Bozgeyik son olarak, yaşanan yıkım AKP-MHP neoliberal politikalarından kaynaklandığını vurgulayarak iktidara istifa çağrısında bulundu.
AFAD, Foça’da 4.1 büyüklüğünde deprem meydana geldiğini duyurdu
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre saat 21.22’de İzmir’in Foça ilçesinde 4.1 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşındaki kızını ‘evlendirdiği’ Kadir İstekli’nin yıllarca istismarına maruz bıraktığının ortaya çıkmasıyla açılan dava 3 Mart’a ertelendi
Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridi Kadir İstekli ile “evlendirerek” yıllarca istismarına göz yumduğu davada verilen gizlilik kararının ardından 2’inci duruşmada Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.
Duruşmaya tutuklu sanıklar Kadir İstekli, baba Yusuf Ziya Gümüşel getirilirken, tutuksuz sanık anne Fatıma Gümüşel de duruşmaya katıldı. Duruşmada kardeşler Muhammet Sıddık Gümüşel, Ayşe Hümeyra Gümüşel ve Fatma Betül Gümüşel’in tanık olarak dinleneceği öğrenildi. Duruşma gizlilik nedeniyle basına kapalı şekilde yapıldı. Mahkeme heyeti, sanıklar İstekli, baba Gümüşel’in tutukluluk halinin devamına karar vererek duruşmayı 31 Mart’a erteledi.
Gerçekler açığa çıksın
Kadın ve Demokrasi Vakfı (KADEM) temsilcileri, duruşma sonrası basın açıklaması yaptı. Grup adına konuşan KADEM Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Işıl İlgin Oktay, Adil ve hızlı yargılamayla tüm gerçekliğin açığa çıkarılması ve adaletin tecelli etmesini temenni ettiklerini dile getirdi. Oktay, “Toplum vicdanını derinden yaralayan her olayda olduğu gibi bu önemli davada da yargılamanın en hızlı ve adil şekilde gerçekleştirilmesi, iddiaların aydınlatılması ve sanıkların hak ettikleri cezayı almaları için sonuna dek davanın takipçisiyiz” şeklinde konuştu.
Dava hakkında
Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşında kızı H.K.G.’yi, 29 yaşındaki Kadir İstekli ile “evlendirmesine” ilişkin iddianame geçtiğimiz günlerde kabul edildi. İddianamede Kadir İstekli hakkında 30 yıldan az olmamak, baba Yusuf Ziya Gümüşel ve anne Fatıma Gümüşel hakkında da 18 yıldan az olmamak kaydıyla hapis cezası istendi. H.K.G. ve Aile Sosyal Hizmetler Bakanlığı avukatı tarafından tutuksuz sanıklar Kadir İstekli ve Yusuf Ziya Gümüşel hakkında tutuklama talep edilmişti. İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıklar Kadir İstekli ve Yusuf Ziya Gümüşel hakkında tutuklanmalarına yönelik yakalama emri çıkarılmasına karar vermişti. Daha sonra 2 şüpheli gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından Anadolu Adalet Sarayına sevk edilen Yusuf Ziya Gümüşel ve Kadir İstekli 15 Aralık 2022’de tutuklanarak cezaevine gönderilmişti.