Ana Sayfa Blog Sayfa 90

Şahkulu Sultan Dergahı’nda Kitap Günleri coşkuyla başladı!

Geleneksel 5. Şahkulu Sultan Dergahı Kitap Günleri, İstanbul’da başladı. Beş gün sürecek etkinlikte, birçok yayınevi tarafından Alevi-Bektaşi kültürüne dair kitaplar sergilenecek. Açılış, Dede Ali Doğan’ın gülbeng ve semah hizmetiyle gerçekleştirildi. Ardından sembolik kurdele kesimiyle stantlar okuyuculara açıldı.

Etkinliğe yaklaşık 30 yayınevi katılım sağlarken, yazarlar da okuyucularla bir araya gelerek eserlerini imzalatıp sohbet etme imkanı buldu. Kitap Günleri kapsamında, Alevi-Bektaşi öğretisini günümüze taşıyan ozanlar ve aşıklar üzerine söyleşilere de yer verildi.

Yazar Şah Hüseyin Şahin, ‘Alevi-Bektaşi öğretisini bugüne taşıyan sözün ve sazın ustaları: Ozanlar/Aşıklar’ başlıklı söyleşide, önemli bir isim olan Sıdkı Baba’yı anlattı. 1865-1928 yılları arasında yaşamış Sıdkı Baba’nın Hacı Bektaş Dergahı’nda aldığı eğitimle Aleviliğin detaylarını içselleştirdiğini vurguladı.

Şahin, Sıdkı Baba’nın deyişlerinin Alevi-Bektaşi inancının özünü yansıttığını belirterek, onun şiirlerinde halk hikayelerine ve Alevi-Sünni ayrışımına dair sert ifadeler bulunduğunu ifade etti. Sıdkı Baba’nın yazdığı eserlerin tasavvuf niteliğinin yüksek olduğunu da sözlerine ekledi.

Alevilerin Karnı Bu Yalanlara Tok AZİZ TUNÇ

0

Bahçeli, grup toplantısında yaptırdığı cemevi üzerinde Alevilikle ve Alevilerle ilgili konuştu.
Bahçeli, “milli birlik ve kardeşliğimizi güçlü şekilde” pekiştirmek istediğini, bunun için “Türk ve Türkiye yüzyılında sürüp giden dipsiz tartışmaları mutabakata bağlamanın; kalıcı, köklü ve kategorik şekilde bağıtlamanın” hedefinde olduğunu belirtiyor.

“Ahlaki, akıl, izan, insaf ve insan merkezli” olan bu hedef için “siyasi, manevi, tarihi, kültürel ve fikri imkânlarla kireçlenmiş kronik gerilimleri bertaraf etmek istediğini, çaba ve çalışmalarının bu yönde olduğunu” ifade ediyor.

Bahçeli, “sanal ve sahte bir içerikten mülhem olan Türk-Kürt ayrışmasını tetikleyen iç ve dış düşman cephesidir. İnanan-inanmayan, laik-antilaik ikilemini tırmandıran yine aynı odaklardır.” belirlemesini yaptıktan sonra sözü Alevilere getiriyor.

“Dahası ve daha fevrisi ise Alevi-Sünni bloklaşmasını siyasi ve ideolojik dürtülerle süreklilik içinde tahrik ve tahkim etmeye kalkışan Türk ve İslam muhaliflerinin kara kampanyasıdır. Alevi İslam inancına aidiyetlik duyan kardeşlerimizle ilgili düşüncelerimizi samimi ve şeffaf biçimde paylaştık.

Bir defa şu hususu açık yüreklilikle söylemek mecburiyetindeyim: İşin özünde hepimiz Müslüman değil miyiz?” diyerek kendince bir Alevilik tanımı yapmıştır. Alevilerin İslam’ın bir parçası, mezhebi gibi tanımlayarak soruna yaklaştı. Aleviliği İslam’ın bir parçası olarak gösterdi. Bu da Alevilerin inancına yapılmış bir müdahaledir, asimilasyondur.

Üstelik bu tanımı herkesin benimsediği veya benimsemek zorunda olduğu bir tanım olarak ortaya koymuş, hatta bu konuda kararlılık ifade etmiştir.

Öncelikle belirtilmelidir ki Alevilik Bahçeli’nin tanımladığı gibi değildir.

İkincisi, Bahçeli yaptığı bu tanımla Aleviliğe yönelik asimilasyon politikasını uygulamıştır.
Üçüncüsü, Bahçeli asimilasyonu devletin imkânlarını ve gücünü kullanarak yapmıştır.

Bahçeli’nin bu ifadeleri yeni de değil, özgün veya orijinal de değildir.

Alevi toplumu, var olduğu günden beri asimilasyoncu ve soykırımcı politikalara karşı mücadele ederek var olagelmiştir.

Alevilik bu özelliğini 1980’den beri aynı soykırımcı zihniyete karşı mücadele ederek sürdürmektedir.

Bahçeli’nin bu açıklamaları, Alevilerin mücadelesinin daha güçlü ve bu yönelimlerinin bir daha tekrar etmeyeceği düzeyde devam etmesini gerektirmektedir.

Bahçeli devam ediyor: “Hepimiz Türk milletinin onurlu ve şerefli mensupları değil miyiz?” diyor.

Bahçeli aynı düşüncesini, aynı konuşmasının bir başka yerinde “Hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz.” diyerek tekrar ediyor.

Ayrıca Bahçeli, konuşması boyunca Alevilikle ilgili kurduğu her cümlede Aleviliği “Türk-İslam” kavramları bağlamında tanımlamıştır.

Hayır Bahçeli, hayır. Dünya âlem biliyor ki bu topraklarda yaşayan Alevilerin hepsi Türk değildir.

Bu topraklarda Türk Alevilerden başka, Kürt Aleviler, Arap Aleviler, Roman Aleviler de var.
Dahası, İran’da ve Balkanlarda farklı halklarda Alevilerin varlığı da bilinen bir gerçekliktir.
Bahçeli bu söylemiyle, Alevileri Türkleştirmeyi amaçlayan aynı asimilasyoncu ve soykırımcı politikaları sürdürdüğünü göstermektedir.

Bahçeli konuşmasının devamında, “Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki; hem Aleviyiz, hem Sünni.” diyor.

Bütün mesele de burada ya! Bahçeli gönül rahatlığı içinde Alevileri Sünnileştirmek için asimilasyon yapmış, soykırım uygulamış olabilir.

Ancak Aleviler ne Aleviliklerinden vazgeçerek Sünnileştiler ne de kimseyi Alevileştirmeye çalıştılar. Bunun için can bedeli direnişler geliştirdiler.

Bahçeli konuşmasının bir yerinde “Bu düşüncelerim elbette Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin geçmişe sari ve bugüne havi ihtiyaç ve beklentilerini seslendirmeye mani değildir.” dedikten sonra,

“İftira ve isnatlara sırtını dayayanlar, Maraş’tan Çorum’a kadar yaşanan dış mahreçli provokasyonların iç yüzünü hâlâ okumayanlar, bu nedenle de tarihten husumet üretmek için emre amade bekleyiş içinde olanlar emin olunuz ki bizim ilgi ve irtibat sahamızın da sonuna kadar dışındadır.” diyor.

Bu konuşmanın içeriğine geçmeden önce emredici, hükümran, keskin bu dil bile bu söylemlerin barışçı olmadığını görmek için yeterlidir.

Kullanılan bu dil, Alevileri aşağılayan, herhangi bir Aleviyi, bir demokratı en az katliamcı bir saldırı kadar etkileyecek olan provokatif bir dildir.

Bu üslubun şiddetle reddedilmesi gerekir.

Yine de üslubun sorunlu yanını belirterek Alevilerin geçmişten kalan sorunlardan dolayı beklentilerini ifade etmek gerekir.

En önce cumhuriyetin başında Alevi dergâhlarının ve ocaklarının kapatılmış olmasının, sonra Koçgiri’nin ve Dersim’in, devamında 1960’lara kadar binbir zorlukla yaşamaya mahkûm edilmenin hesabı verilmelidir.

Elbette bunlarla bitmiyor, Alevilerin yaşadıkları.

Aleviler 1967 Elbistan’da, 1968 Malatya’da, 1971 Kırıkhan’da, 1976 Pazarcık’ta, 1978 Malatya’da, 1978 Maraş’ta, 1980 Çorum’da, 1993 Madımak’ta, 1995 Gazi’de yapılan soykırım saldırılarının hesabını da görmek istemektedirler.

Bahçeli diyor ya Alevilerin beklentilerine karşı değilim diye. Bu hesaplar verilmeden ne Alevilere yapılanlar unutulur ne de gerçek anlamda bir kardeşlik atmosferi doğar.

Bahçeli, Maraş ve Çorum soykırımlarının dış güçlerin marifeti olduğunu ileri sürüyor.
Hemen soralım, kim bu dış güçler?

Mesela o dönem katliamdan dolayı suçlanan MHP Maraş milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş dış güçlerden biri olabilir mi?

Yine katliamcı olarak suçlanan ve Maraş Belediye Başkanı Ahmet Uncu bir diğer dış güç olabilir mi?

Kısa süre önce Meclis’te törenle cenazesi kaldırılan Maraş Katliamı davasının bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger dış güç müdür?

Daha böyle yüzlercesini sayabiliriz.

Bütün bunların ve daha fazlasının bağlı oldukları MHP’yi ve ÜGD’yi dış güç olarak tanımlayalım mı?

Bahçeli aynı cümlesinde “Maraş’tan Çorum’a kadar yaşanan dış mahreçli provokasyonların iç yüzünü hâlâ okumayanlar, bu nedenle de tarihten husumet üretmek için emre amade bekleyiş içinde olanlar emin olunuz ki bizim ilgi ve irtibat sahamızın da sonuna kadar dışındadır.” diyor.

Hem devlet adına hareket eden hem eski MHP’nin kanlı mirası üzerinde varlığını sürdüren Bahçeli bilmelidir ki, Maraş’ta ve Çorum’da yapılanların iç yüzünü Aleviler çok iyi okumuşlardır.

Bu konuda sorunu olan Aleviler değil, yapılan soykırımların üstünü örtmeye çalışan Devlet Bahçeli’dir.

Üçüncüsü, Aleviler “tarihte husumet” üretmiyorlar, bugün de devam eden soykırımcı yaklaşımlara karşı direniyorlar.

Dördüncüsü, Alevilerin önünde “emre amade” bekleyecek efendileri hiç olmadı.

Ama bu devleti yönetenler hep efendilerinin önünde “emre amade” beklediler.

Bahçeli’nin söylediklerinin çok yönlü değerlendirilmesi için daha çok yazılabilir.
Ancak şimdilik kısa bir özet yapmak gerekirse şunu söylemek mümkündür: Bahçeli’nin niyetinin demokratik bir yüzleşme olmadığı çok açıktır. Bahçeli, devletin yüzyıldan beri Alevilere karşı uyguladığı Türkleştirme, Sünnileştirme siyasetini bir kez daha Alevilere dayatmak istemiştir. Alevilerin önüne iki yol konmuştur: Ya Türk ve Sünni olacaklar ya da yok edileceklerdir.

Dün Alevilerin adını anmadan, Alevi ritüellerini ve inanç merkezini yok sayarak bunu yapmaya çalışmışlardır.

Bugün ise Alevilere de Alevilerin ritüellerine ve inanç merkezlerine el koyarak aynı asimilasyoncu politikaları uygulamak istemektedirler. Bahçeli, katliamlarla yüzleşmek, hesabını vermek yerine en başından beri söylenen manipülasyonları tekrarlamaktadır. Böylece Bahçeli ayrıca sorumluluktan, hesap vermekten ve yüzleşmekten kurtulmak istemektedir.

Bugün Aleviliğin kabul edilmesi demek, ilk olarak Aleviliğe ve Alevilere yapılmış büyük küçük demeden bütün saldırıların hesabının verilmesini gerektirir.

İkinci olarak devletin Aleviliği tanımlamaktan vazgeçmesi zorunludur.

Her inanç gibi Alevilik de kendi inandığı gibi ve kendi inanç mekânı olan cemevlerinde inancını yaşamak istemektedir.

Herkes bilmelidir ki bu yol sonuç vermeyecektir.

Aleviler bu oyunu da bozacaklar, bütün demokrasi güçleriyle inanç özgürlüğünün ve bütün demokratik normların yaşanacağı barışın ve demokratik toplumun inşasının sağlanması için mücadeleye devam edeceklerdir.

ilk alevi haber ağı sitesinde yayınlanmıştır.

Yol’un Nefesini Avrupa’ya Taşıyan Kurum: AABF’nin Emeği ve Işığı

İsviçre Alevi Birlikleri Federasyonu 2. Başkanı Kenan Küçük, Yol TV için kaleme aldığı yazısında Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) Avrupa’daki Alevi toplumuna öncülük eden rolünü vurguladı.

Yazısında AABF’nin yalnızca Almanya’da değil, tüm Avrupa’da Aleviliğin sesi ve rehberi haline geldiğini ifade eden Küçük, “AABF, Alevi toplumunun alın teri, aklı ve gönül birliğiyle büyümüş; Avrupa’da Aleviliğin adını tarihe onurlu bir şekilde yazdırmıştır.” sözleriyle kurumun önemine dikkat çekti.

Aleviliğin Avrupa’daki Tanınmasında AABF’nin Rolü

Kenan Küçük, AABF’nin yıllara yayılan emeğiyle Aleviliğin Almanya’da resmen tanındığını, kamu tüzel kişiliği kazandığını ve inançsal özgünlüğüyle kabul gördüğünü belirtti.
Bu süreçte, Alevi inancının kiliselerle eşit haklara kavuştuğunu, cemevlerinin ibadethane olarak tanındığını ve Alevilik derslerinin devlet okullarında yer aldığını hatırlattı.

Küçük’e göre, bu kazanımlar AABF’nin örgütlü mücadelesinin ve Yol’a olan inancın bir sonucu:

“Bu saygınlık ve kazanımlar, AABF’nin örgütlü emeğiyle mümkün olmuştur. Bugün Aleviler, Avrupa’nın birçok ülkesinde toplumsal yapının saygı duyulan bir parçasıdır.”

Eleştiriler Değil, Emeği Büyütmek

Küçük, yazısında zaman zaman yöneltilen haksız eleştiriler yerine birliği, rızalığı ve emeği büyütmenin önemine vurgu yaptı.

“Eleştirmek kolaydır, asıl olan, emeği büyütmek ve inancı yaşatmaktır.”
diyen Küçük, sosyal medyada yapılan yıpratıcı söylemlerin Yol’un edep ve rızalık anlayışına zarar verdiğini ifade etti.

“Birlik ve Dayanışma, Aleviliğin Asıl Gücüdür”

AABF’nin Avrupa’da en fazla cemevine sahip federasyon olduğunu belirten Küçük, bu örgütlü yapının Alevi toplumunun geleceğini güvence altına aldığını söyledi.
Yazısında, ayrışma ve itibarsızlaştırma çabalarına karşı birlik çağrısında bulunan Küçük, şunları kaydetti:

“Yolu geleceğe taşımak isteyen canları yıpratarak bu Yol yürünmez; çünkü Alevilik, kinle değil sevgiyle, yıkmakla değil yaşatmakla yürür.”

Küçük, AABF’nin ve diğer Avrupa federasyonlarının çatı örgüt AABK ile birlikte Yol’un sınırlarını genişlettiğini, Alevi kimliğini “rızalıkla geleceğe taşıdıklarını” da ifade etti.

“Yol’u Birlikte Aydınlatalım”

Yazısının sonunda Kenan Küçük, Alevi toplumuna birlik mesajı vererek şu çağrıyı yaptı:

“Federasyonlarımızı ve yöneticilerimizi sosyal medyada itibarsızlaştırmaya çalışanlara karşı bir olalım, birleşelim ve Avrupa’da bizlere rehber olmuş AABF’nin uyandırdığı delilin ışığında Yol’u birlikte aydınlatalım.”

Hüseyin Mat: “Birliğimizle Rahatsız Olanları Rahatsız Etmeye Devam Edeceğiz”

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Alevi kurumlarının ortak mücadele ve dayanışma zemininde birleşmesinin bazı çevrelerde rahatsızlık yarattığını belirtti. Mat, “Alevi kurumlarının bir araya gelmesinden rahatsız olanlar, Aleviliği kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına alet etmeye çalışanlardır” ifadelerini kullanarak, Alevilerin birlik içinde olmasının demokratik toplum açısından önemine vurgu yaptı.

Hüseyin Mat, tüm Alevi bireylerini 19 Ekim 2025 tarihinde Frankfurt Cemevi’nde bir araya gelmeye davet etti. “Rahatsız olanları rahatsız etmeye devam edeceğiz. Birliğimizi, dirliğimizi, muhabbetimizi hep birlikte büyütelim” diyerek birlik çağrısı yaptı.

Alevi kurumlarının birlikte hareket etmesi, demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesi verenlerle dayanışma içinde olmaları, mevcut devlet sisteminin ezberini bozduğunu ifade eden Mat, bu birlikteliğin asimilasyon politikalarına karşı en güçlü yanıt olduğunu vurguladı.

Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi çatısı altında, dünyanın dört bir yanındaki Alevileri bir araya getirme kararlılığını dile getiren Mat, bu inançla Frankfurt Cemevi’nde yapılacak buluşmanın önemine dikkat çekti. “Birliğimiz ve mücadelemiz daim olsun” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Bahçeli’ye Alevi Federasyonu’ndan Sert Tepki Geldi

Britanya Alevi Federasyonu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis kürsüsünde sarf ettiği “Cemevi de bizimdir, Alevi kardeşlerimizin ibadethane olarak görmelerine saygı duymak lazım” sözlerine sert bir yanıt verdi. Federasyon, Bahçeli’nin ifadelerinin Aleviliğe saygı göstermekten uzak, aksine Aleviliği yeniden tanımlama ve Türklük-İslam çerçevesinde eritme girişimi olduğunu belirtti.

Alevilik, bir mezhep ya da etnik kimliğin bir alt başlığı değil; özgün, eşitlikçi ve kadim bir inanç yoludur. Britanya Alevi Federasyonu, Aleviliğin kendi ibadet biçimi, inancı ve meydanı ile bağımsız bir varlık olduğunu vurgulayarak, devletin ya da herhangi bir ideolojinin Aleviliği tanımlamasına rıza göstermeyeceklerini ifade etti.

Federasyon, “Cemevi bizimdir” diyenlerin, Aleviliği kontrol altına alarak devlete bağlı, ehlileştirilmiş bir Alevilik yaratma amacında olduğunu savundu. Bu yaklaşımın, Aleviliği asimile etme çağrısı olduğunu dile getirdi.

Son olarak, Britanya Alevi Federasyonu, Aleviliğin halk tarafından tanımlanan bir inanç olduğunu ve bu inancın, her türlü inkâra ve asimilasyona karşı savunulması gerektiğini belirtti. Aleviliğin özünün bir ve değişmez olduğunu vurgulayarak, hakikatlerini savunmaya devam edeceklerinin altını çizdi.

Maraş Katliamı’nın tanığı Ayşe Ünver, sonsuzluğa uğurlandı

Maraş Katliamı’nın tanığı ve mağduru Ayşe Ünver, Ankara’da hayatını kaybetti. 19 Aralık 1978’de başlayan ve bir hafta süren faşist saldırılarda, resmi verilere göre 111 kişi Alevi oldukları için öldürüldü. Bu süreçte 100’ün üzerinde Alevi yaralanırken, 200’den fazla ev ve 70’e yakın işyeri faşistler tarafından yakılıp yağmalandı. Katliamın gerçek sorumluları ise hala ortaya çıkarılamadı.

Ayşe Ünver, bu trajik olayda iki erkek kardeşi, 6 aylık hamile yengesi, babası, dedesi ve nenesi gibi yakınlarını kaybetti. Katliam sonrası Ankara’ya yerleşen Ünver, yaşadığı acıları ve kayıplarını unutmadı. Bugün, onun anısı ve mücadeleleri, Alevi toplumu için önemli bir miras olarak yaşamaya devam edecek.

Ayşe Ünver’in cenazesi, vatanına ve topluluğuna olan bağlılığıyla birlikte toprağa verilecek. Maraş Katliamı’nın hatıraları, adalet arayışında ve inanç özgürlüğü mücadelesinde hala tazeliğini koruyor.

AKP’nin özel savaş oyunları ALİ SİNEMİLLİ

Barış ve Demokratik Toplum sürecinin gelişmesi için acelesi olmayan tek parti hangisi denilse, hiç tartışmasız AKP cevabı verilebilir. Görünüşe bakılırsa, diğer tüm partilerin- olumlu ya da olumsuz- bu sürece dair bir görüşleri var. Bazısı sürecin erkenden nihayete ermesini istiyor, ülkeye barış havasının hâkim olması için uğraş içinde. Bazısı ise bir an evvel bu sürecin bitirilmesini, çünkü ülke için hayırlı olmadığını dile getiriyor. Bu noktada dikkat çeken yaklaşım AKP’den geliyor. AKP hiç acele etmiyor, bu konuda oldukça ağırdan alan tutumunu sürdürüyor. Öyle ki, doğru dürüst görüş de paylaşmıyor. Bir nevi bekle görcü, uzaktan izleyen bir tutumun sahibiymiş gibi bir görüntü veriyor.

Kimileri bu durumu AKP ‘halkın reflekslerini ölçüyor, oy kaybetmek istemiyor, kontrollü yaklaşıyor’ biçiminde iyi niyetlice yorumluyor ve bir bakıma ‘bu kadar da olur’ demeye getiriyor. Fakat pratikte yaşananlar meselenin hiç de öyle olmadığını gösteriyor.

1 Ekim’de Mecliste verilen görüntünün aksine ki bu görüntü AKP’nin süreci devam ettirmekten yana olduğu biçiminde yorumlandı, süreci gün geçtikçe daha fazla zora sokan, hatta sürdürülebilirliğini tehlikeye atan yaklaşım devam ediyor. Söylemde sürecin devamından yana irade beyan eden AKP, uygulamalarıyla bunun tam tersini yapmakta, sözün gerçek manasıyla özel savaş politikalarında ısrar etmektedir. Kullanılan dilden, uygulamalara kadar hemen her konuda bunu görmek mümkün.

Dikkat edilirse, Meclisteki komisyonun Önder Apo ile görüşmesi konusunda başta herhangi bir refleks söz konusu değildi. Çıkan aykırı sesler oldukça cılızdı. Zaten Bahçeli böyle bir çağrı yapmıştı ve doğası gereği böyle bir görüşme olacaktı. Fakat gelişmeler bu biçimde olmadı.

Kardeşlikten, demokrasiden bahseden AKP önce CHP gibi ülkenin birinci partisine yöneldi ve sürecin dışında tutmak için hemen her yolu denedi. Ardından varlıkları dahi tartışma konusu olan İYİP ve ZP ‘ye siyaset sahnesinde yeni bir alan açıldı.  Milliyetçi kesimler rahatsız oluyor denilerek, geçmiş dönemlerde çokça başvurulan kutuplaştırıcı siyasetin önü açıldı.  Güya İYİP ve ZP taraftarları bu sürece karşıymış, CHP içinde bazıları bu görüşmeye karşıymış biçiminde bir algı oluşturularak, sürece öncülük eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmenin önüne geçildi. O İYİP ki, kongresinde iktidar darbesiyle yönetimi yeniden şekillendirildi. O ZP ki, attığı her adım derin devletin yönlendirmesi altında gerçekleşiyor.

Kuşkusuz, CHP’yi bu sürecin dışına iten güç de, adı geçen ırkçı -milliyetçi partileri harekete geçiren güç de AKP iktidarı oluyor. İktidar buna zemin sunmasa ne CHP’den böyle bir refleks gelişecek ne de tamamen tükenmiş bu partilerin halkın kafasını karıştırması mümkün olacak. Eğer bunlar oluyorsa nedeni iktidarın zamana oynayan, oyalayan siyasetidir.

Malum! Son günlerde Türk medyasının konuştuğu iki temel konu; ‘Kobane davası’ tutuklularının serbest bırakılması ve Önder Apo’nun Medya’ya ilişkin yaptığı belirtilen değerlendirmeler oluyor. Her iki meselede de Önder Apo’ya sistemli bir saldırının gerçekleştiği aşikârdır. Her iki meselede de özel savaş oyunlarına had safhada başvurulduğu, açıktan Önder Apo’nun hedeflendiği görülüyor.  Demirtaş ve arkadaşlarını bırakmayan, bunun için kendi hukukunu hiçe sayıp uluslararası hukuku dikkate almayan AKP iktidarı, bu meseleyi tam tersi bir biçimde yansıtmaya çalışmakta, büyük bir dezenformasyon faaliyeti yürüterek, halkın kafasını karıştırmak istemektedir. Benzer bir algı operasyonunun Medya ile ilgili de yapılmak istendiği görülmektedir.

Aklı başında herkes biliyor ki, Kobane davası tutuklularının serbest bırakılmaması da, ‘YPG’ye birlikte saldıracağız’ diyen medyanın dili de tek merkezden alınan talimatla şekil almaktadır. Bu merkezin AKP aklıyla, AKP’nin yön verdiği devlet aklıyla hareket ettiği tartışma götürmez.

İşte, içerde kardeşlikten bahseden AKP yöneticilerinin Rojava’yı tehditleri devam ediyor. Kürdün en temel haklarına kavuşmaması için her türlü kirli pazarlık yapılıyor, bunun için devletin tüm imkanları seferber ediliyor. Günübirlik olarak Ankara’da DAİŞ artığı HTŞ elemanları ağırlanıyor.

Açık ki, mevcut durumda AKP’nin süreç karşısındaki tutumunu deşifre etmek, bunu geciktirmeden yapmak öncelikli iş oluyor. AKP sürecin karşısında durduğu için, bugün komisyonun Adaya gidip gitmemesi tartışma konusu olmakta, sürece dair yürütülen tartışmalar negatif bir seyir izlemektedir. O halde, başta AKP’nin yaklaşımını doğru değerlendirmek, yürüttüğü psikolojik savaşı iyi görmek, adım atmadığı halde atmış gibi yaparak algı oluşturmasının önüne geçmek gerekiyor.

Çok bariz bir biçimde görülüyor ki, Kürt tarafının attığı tarihi adımlara AKP iktidarı hiçbir cevap vermemiş, üstelik bu adımları izlediği politikalar ile boşa çıkarmanın, değersizleştirmenin çabası içinde olmuştur. Dolayısıyla, sürecin gelişimi için özellikle son dönemlerde ağırlık verilen bu özel savaş saldırılarına-halkımızın deyimiyle Osmanlı oyunlarına- karşı duyarlı olmak olmazsa olmazdır.

yeni yaşam gazetesi

OKKALI KÜFÜR HÜSEYİN ÖZDEMİR

İlk ayrılığı, ilk uzağı yaşadığım yer  Ceyhan.

59’de ilkokulu bitirmiştim. Ortaokula Ceyhan’da devam edecektim. Ağabeyim Ceyhan’a yerleşmiş, seyyar satıcılık yapıyordu; onun yanında, onun himayesinde okuyacaktım. 59’un sonbaharının  ılık,  güneşli bir sabahında  Sevdillli’de Tırbe Ğate’nin orda  bindiğim kırmızı burunlu kamyon gün ikindiye vururken beni  Malatya’ya bıraktı. İlk kez bir şehir  görüyordum; bambaşka  bir dünya.  Şaşkındım, ürkektim. Bir faytona  binip gara gittim. Ürkekliğimden faytoncuya verdiğim paranın üstünü de isteyememiştim.

O akşam Malatya garından  Ceyhan’a yol aldım. Bütün gece trende ilginç insan manzaraları arasında öğleye yakın  Çukurova’nın sarısıcağına, Ceyhan’a ayak bastım. Önce Yoğurtçu Hamit’in dükkanına gittim. Köyden çıkarken  öyle tembihlemişlerdi.  Zaten bizim oralardan Ceyhan’a çalışmaya gelenlerin ilk uğrak yeri Yoğurtçu’nun dükkanıydı. Yoğurutçu, Küreciğin Bekir Uşağı’ndan gelip yerleşmişti Ceyhan’a. Gençliği bizim oralarda çobanlık yapmakla geçmiş. Aleviliğe aşırı düşkündü. Okumaya geldiğimi öğrenince daha  bir sıcak davrandı. ‘‘Oku’’ dedi,  ‘‘oku’’  biz bu yezitlerle ancak okumakla başa çıkarız.’’

Oniki yaşında ilkokula başlamıştım. Liseyi bitirmem gereken yaşta ortaokula yazılıyordum. Sırık gibi bir öğrenci. Tüm bakışlar üzerimde;  bakışlar  alaylı.

Ağabeyime fazla yük olmamak için yaz tatillerinde  ve  ders arası dinlenmelerde iş  bulup çalışıyordum. Fırınlarda hamurculuk, kahvelerde garsonluk, çırçır fabrikalarında   hamallık …

Bir yaz tatilinde Ceyhan ırmağına nazır Köprübaşı kahvesinde garsonluk işi bulmuştum. O tarihlerde soğutucular  yaygın olmadığından meşrubatlar özel buzanelerde üretilen  buzlarla soğutuluyordu. Bizim kahvenin meşrubatlarını soğutmak için buzları buzaneden ben  getiriyordum. Her gün bir kaç kez, kahveye beş altı  yüz  metre uzaklıktaki buzaneden  bez çuvallar içinde,  yermi otuz kilo ağırlığındaki buz kalıplarını  sırtımda  taşımak  zülüm gibi geliyordu bana. Dizlerimin bağı çözülüyor, nefesim kesiliyordu. Bu halde bile  patron  her seferinde  küfürle karışık ‘‘Ulan mektepli uyuz eşek gibisin, buzları yine eritmişsin…’’ diyerek  azarliyordu. Azarlama ne ise,   küfürleri içime bıçak gibi batıyordu. Bir gün yine  kan ter içinde buzları  getirdim; buzları bırakır bırakmaz  yere yıkılıp kalmıştım.  Patron, bu halimi görmezden gelerek  ‘‘ Nerde kaldın Ulan uyuz eşek’’ demeden edemedi.  O an  birden gücümün  bittiğini, içimdeki ılıklığın  boşaldığını his ettim. Gözlerim kararmış, kendimden geçmiştim. Gözlerimi açtığımda, yorgunluğun açlığımı yuttuğu vaziyetteydim. Gazozları koyduğumuz fıçının yanına, ıslak beton üstüne yığılıp kalmıştım.. Üzerimde kahverengi telveli sular akıyordu. Potron bu halime bakıp gülmekten kebapları yutamiyordu. Kırmızı yüzü daha kırmızılaşmıştı. leşe doymamış yabani bir hayvan gibi  yalanıp duruyordu.

Neden sonra kalkabildim. Kapıya doğru yürürken  ayaklarımdaki gücü  sınadım önce. Sonra  tam kapının eşiğinde kahvedekilerin duyabileceği bir sesle  ‘‘patron’’ dedim ‘‘senin ananı avradını  yüzbin kez….’’ Kaçış o kaçış, bir daha kahvenin yanından geçmedim. Çünkü, patron  görse beni  ‘‘paramı çaldın’’ diye  iftira  atabilirdi.

O kaçışta soluğu Yoğurtçu’nun dükkanında aldım. Yoğurtçu,    tedirginliğimi    fark etti.    Önce  her zaman  takıldğı    gibi   ‘‘Anan gözel mi?’’ diye  bir güzel  takıldı,  sonra tezgahın  altındaki  buzlu ayranından bir tas  ayran uzattı.  ‘‘Al iç’’ dedi,  ‘‘ serinlenirsin.’’  Ayranı içtim;   ferahladım. Olayı  anlatım Hamit Amcaya.  ‘‘Gözel yapmışsın, Yezidin tekidir,  o’’  dedi. Tanıyormuş. Bu sırada üstü başı kireç lekeleri içinde  bizim Sevdilli’li   Lallo İbrahim çıka geldi.  Zeynebin oğlu Lallo  İbrahim. İbrahim  ağabeyi köyden  hayal mayal hatırliyordum.  Zeynep Ana  genç  yaşta dul kalınca  geçim uğruna  gelip Ceyhan’a yerleşmişti.  Zeynep Ana ev işlerinde,  İbrahim  inşaatlarda çalışıyordu.  Diğer  iki oğlu  Mehmet  seyyar satıcılık,  Hüseyin  simit  satıyordu.  İbrahim  ağabi  tanıdı beni; sarılıp öptü.  Hamit amca, öfkeli bir sesle  yaşadıklarımı   anlatı.  İbrahim ağabi, ayranını içip  nefes aldı, sonra  ‘‘bizim kalfa talebeleri   sever, dilersen gel bizim inşaata çalış,  işin kolayını  veririz, zorlayamayız seni ’’ dedi. İçimde ekmek filizi tomurculandı.  O  an   açlığımı da yorgunluğumu da unutum.  Araya zaman koymadım;  sonraki gün İbrahim ağabi  ile birlikte   inşaatta idim.

İnşaat işçisinin   yaşadıklarını da    Nazım baba anlatsın:

 

YAPIYLA YAPICILAR

Yapıcılar türkü söylüyor,

yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz daha zor.

 

Yapıcıların yüreği

bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,

ama yapı yeri bayram yeri değil.

Yapı yeri toz toprak,

çamur, kar.

Yapı yerinde ayağın burkulur,

ellerin kanar.

Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli,

her zaman sıcak,

ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,

ne herkes kahraman,

ne dostlar vefalı her zaman.

 

Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.

Bu iş biraz daha zor.

Zor mor ama

yapı yükseliyor, yükseliyor.

Saksılar konuldu pencerelere

Alt katlarında.

İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar

Kanatlarında.

Bir yürek çarpıntısı var

Her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.

Yükseliyor

Yükseliyor

Yükseliyor yapı kan ter içinde.

MHP, “Cemevleri İbadet Yeridir” Diyerek Elindeki Alevi Kanını Temizleyemez HASAN SUBAŞI

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’te yaptığı konuşmada, Maraş ve Çorum Katliamları’na ilişkin “Dün ne diyorsak bugün de aynı çizgideyiz” sözleri, yalnızca politik bir çıkış değil; Türkiye’nin resmi ideolojisinin inkar, çarpıtma ve hafızasızlaştırma pratiğinin güncel bir örneğidir. Bu ifade, aynı zamanda Alevi halkına karşı işlenmiş tarihsel suçların, bugün hâlâ siyasal meşruiyet zırhı altında korunmaya devam ettiğini de göstermektedir.

Bu söylem, 1970’lerden bugüne uzanan devlet–ülkücü faşist şiddet geleneğinin üzerini örtmekte ve Alevilere yönelik tarihsel suçların hesabını vermek yerine, suçun varlığını tartışmasız biçimde normalleştirmektedir. Bahçeli’nin bu açıklaması, MHP’nin sadece geçmişte değil, bugün de Alevi kimliğine yönelik sistematik dışlama politikalarının ideolojik taşıyıcısı olmayı sürdürdüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.

Cumhuriyet tarihi boyunca devlet, Aleviliği hiçbir zaman kendi özü üzerinde yeşeren bir inanç olarak tanımadı. Tam tersine onu Sünni merkezli ulus inşasının çevresinde konumlandırdı. Bugün Bahçeli’nin Hacıbektaş’ta “milli birlik nişanesi” olarak tanımladığı Horasan Erenleri Cemevi Külliyesi, tam da bu anlayışın devamıdır. Yani Aleviliği devletin çizdiği çerçevenin sınırları içinde “makbul bir kimlik” olarak yeniden tanımlamaktır. Bu makbuliyet politikası, Diyanet’in teolojik tekeliyle, İçişleri Bakanlığı’nın güvenlikçi yaklaşımıyla ve Alevi-Bektaşi Cemevleri Başkanlığı gibi kurumlarla somutlaşmaktadır. Böylece Alevilik, kamusal alanda bir inanç olmaktan çıkarılarak devlete entegre edilmiş bir folklor unsuruna dönüştürülmektedir.

1978 Maraş ve 1980 Çorum Katliamları sadece “toplumsal olaylar” değil, planlı kontrgerilla operasyonlarıdır. Fail profilleri, örgütsel ilişkiler ve siyasi koruma ağları incelendiğinde, MHP ve Ülkü Ocakları çevresinin devletin derin yapılarıyla iç içe geçtiği açıkça görülmektedir. Bu katliamlar, Soğuk Savaş döneminde “anti-komünizm” parantezinde meşrulaştırılmış, Aleviler ise “komünist” ya da “vatan haini” olarak hedefe konulmuştur. Dolayısıyla MHP’nin bu olaylardaki rolü sadece siyasi bir sorumluluk değil, aynı zamanda ideolojik bir suç ortaklığıdır. Faşist şef Devlet Bahçeli’nin “aynı çizgideyiz” sözü, bu anlamda geçmişin inkarı değil, katliamcı sürekliliğin itirafıdır.

Devletin Alevilikle ilişkisi uzun süredir “tanıma” değil, “dönüştürme” üzerine kuruludur. Bu nedenle Bahçeli gibi aktörlerin kullandığı dil, sadece Alevilere değil, Aleviliğin hafızasına da saldırıdır. Katliamların faillerinin değil, kurbanlarının “şüpheli” ilan edilmesi; toplumsal barış söyleminin “tek millet, tek itikat” formülüne indirgenmesi, inkarın politik mekanizmasını üretmektedir. Bu mekanizma toplumda vicdan yerine korkuyu, yüzleşme yerine sessizliği hâkim kılar. Oysa barış, ancak failin kabulü ve mağdurun onuruyla mümkündür.

Bahçeli konuşmasında sık sık “Alevi İslam inancı” vurgusu yapıyor. Bu vurgu sıradan bir söyleme değil, Aleviliği tanımlama iddiasına ilişkindir. Oysa Aleviliği tanımlamak Bahçeli’nin haddine değildir. Katliamcılar, ırkçılar Aleviliği tanımlayamazlar, bizim canımız olamaz; cemlerimize giremez, semahımızı dönemezler.

Faşist şef, bugünkü MHP grup toplantısında yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı: “Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimiz bizim canımız, can beraberimizdir. Onların her sorunu bizim de sorunumuz, her isteği bizim de isteğimizdir. Aleviliği asıl mecra ve muhtevasından koparıp inanç ve kültür alanından çıkaranlar, bunu siyasi mevzi haline dönüştürmeye çalışanlar büyük bir yanlışın failleridir.

Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir. Cem de bizim, semah da bizim, imanın ve İslam’ın mükellefiyetleri de bizimdir. Cemevinin ibadethane olarak tescili hususunda atılgan olmak, engelleri birer birer kaldırmak gerekmektedir.”

Bahçeli’nin bu sözleri, yüzeyde uzlaşmacı görünse de, Aleviliği İslam’ın içinde eriten, onu bir mezhep farklılığına indirgeyen devletçi bir asimilasyon söylemidir. Bu yaklaşım, Diyanet’in çizdiği sınırları “hoşgörü” kılıfıyla meşrulaştırmaktadır. Hacıbektaş’ta yapılan Horasan Erenleri Cemevi ve MHP destekli Horasan Erenler Dernekleri Federasyonu, bu politikanın pratik ayağıdır.Bahçeli’nin bu söylemi, devletin Aleviliği kendi dinsel şablonuna uydurma stratejisinin güncellenmiş halidir. Faşist şef Bahçeli, bu sahte söylemle MHP’nin elindeki Alevi kanını silemez.
Aleviler, dün olduğu gibi bugün de MHP’li faşistleri “can” olarak görmeyeceklerdir!

MHP liderinin bu söylemleri, “aynı çizgideyiz” ifadesiyle birlikte yalnızca bir politik savunma değil, devletin ideolojik sürekliliğinin güncel bir ifadesidir. Bu çizgi değişmedikçe, barış, eşitlik ve laiklik mücadeleleri hep aynı duvara çarpacaktır. Gerçek barış; ancak geçmişin failleriyle yüzleşildiğinde, Alevi kimliği özgürleştiğinde ve “devletin Aleviliği” değil, Alevilerin kendi Aleviliği yaşandığında mümkün olacaktır.

MHP ile AKP’nin yakın dönemde yeniden gündeme getirmeye hazırlandıkları “Alevi açılımı”, geçmişteki asimilasyon politikalarının yeniden ambalajlanmış halidir. Devlet, bu politik yönelimiyle Aleviliği tanımak yerine kontrol etmeye çalışmaktadır. Alevilik, devletin değil halkın inancıdır. Bu bağlamda hiçbir güç, ne Aleviliği ne de Alevileri herhangi bir külliyenin içine sığdırarak orada yoğurup yeniden şekillendiremez.

Aleviler dün olduğu gibi bugün ve yarın da yola verdikleri ikrara sadık kalarak, zalimin karşısında, mazlumun yanında durmaya ve toplumsal rızalık düzeni için mücadele etmeye devam edeceklerdir.
Pir Sultan Abdal’ın yolundan yürüyenlerle Osmanlı şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin yolundan yürüyenler asla barışmayacaktır!

Sözün özü: Faşist MHP’den Alevilere dost olmaz! Gerçek dostluk, halkların ortak mücadelesindedir. Alevi kurumları, emek ve demokrasi güçleri bu gerici-faşist blok karşısında yan yana durdukça, yolun ışığı sönmeyecek, rızalık düzeni yeniden kurulacaktır.

Alevi liderlerden Bahçeli’ye: Sınırları aşan bir açıklama!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Alevi inancına yönelik cemevi açıklamaları, Alevi kurum başkanlarından sert tepkiler aldı. Bahçeli’nin, “Cami ne kadar bizimse, cemevi de bizimdir” sözleri Alevi toplumunun önde gelen isimleri tarafından “haddini aşan bir açıklama” olarak değerlendirildi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, bu sözlerin ardından yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini vurguladı ve “Bu ülkede katliamlar, soykırımlar yaşandı. Eğer gerçekten bıktıysanız, gerekli adımları atmalısınız” dedi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ise Bahçeli’nin yaklaşımının Aleviliği bir ırkın ve dinin içine hapseden bir anlayış olduğunu belirtti. Erçe, “Cemevi’nin ibadethane olup olmadığını belirlemek Bahçeli’nin haddi değildir” diyerek, Alevi kimliğinin ve inancının özüne saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi. Ayrıca, geçmişte yaşanan Alevi katliamlarının sorumluluğunun unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Bahçeli’nin açıklamalarını “fiyasko” olarak nitelendirerek, MHP’nin Aleviliği Türk ve İslam potasında eritme çabalarını eleştirdi. Yılmaz, “Aleviliği sürekli bir ideoloji üzerinden tanımlama çabaları, inancımızı yok saymaya yönelik bir girişimdir” dedi.

Alevi kurum başkanları, cemevlerinin yasal statüsü konusunda bir adım atılmadığı sürece Bahçeli’nin açıklamalarının samimiyetsiz olduğunu dile getirdi. Alevi toplumu olarak kendi kimliklerini tanımlama haklarının bulunduğunu vurgulayan liderler, Aleviliğin özgün bir inanç olduğunu ve bu inanca saygı gösterilmesi gerektiğini ifade ettiler.