Ana Sayfa Blog Sayfa 91

Hakan Tosun’un Hakk’a Uğurlama Erkanı Detayları Açıklandı

Gazeteci Hakan Tosun, 13 Ekim’de sokak ortasında birden fazla kişinin saldırısına uğrayarak yaşamını yitirdi. Saldırının nedenleri ve failleri hakkında henüz net bilgiler bulunmamakla birlikte, olayın organize bir şekilde gerçekleştirildiğine dair birçok şüphe var. Tosun’un cüzdanı ve iş ekipmanının çalınması, saldırının ardındaki motivasyonları sorgulattı.

Hakan Tosun, 10 Ekim gecesi Esenyurt’ta gerçekleşen saldırının ardından 27 saatlik bir arayış sonucunda hastaneye ulaştırıldı. Ancak, 13 Ekim’de beyin ölümü gerçekleşti ve 15 Ekim’de Nurtepe Cemevi’nde yapılacak Hakk’a uğurlama erkanı ile son yolculuğuna uğurlanacak.

1975 İstanbul doğumlu olan Hakan Tosun, medya kariyerine 1990’lı yıllarda başlamış ve özellikle ekoloji konularındaki duyarlılığı ile tanınmıştır. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde çevre direnişlerini takip eden Tosun, aynı zamanda ekoloji ve kent mücadelelerine dair belgesel projeleri de geliştirmiştir.

Tosun’un ölümü, basında geniş yankı uyandırırken, saldırının ardındaki nedenlerin araştırılması ve adaletin sağlanması için çağrılar yapılmaktadır. Hakk’a uğurlama erkanı, 15 Ekim’de saat 13:00’de Nurtepe Cemevi’nde gerçekleştirilecektir.

Bahçeli’den dikkat çeken çıkış: “Cemevinin ibadethane olarak tescilinde atılgan olunmalı”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin cemevi açıklaması Alevi çevrelerinde yankı uyandırdı. Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada cemevlerinin ibadethane olarak tescil edilmesi gerektiğini söyleyerek, “Bu konuda atılgan olunmalı, engeller birer birer kaldırılmalıdır” dedi.

“Cami ne kadar bizimse cemevi de bizimdir”

Bahçeli konuşmasında, Alevi toplumuna yönelik dikkat çeken ifadeler kullandı:

“Hepimiz Müslüman değil miyiz? Hepimizin Allah’ı, peygamberi, kıblesi, kitabı bir değil mi? Etnik ve mezhebi ayrılıklar kimi mihraplar tarafından silah gibi kullanılmadı mı? Birbirimizi çatık kaşlarla takipten bıkmadık mı? Yetmedi mi çektiğimiz çile ve eziyetler? Tek yürek olmayalım mı?

Hem Aleviyiz hem Sünni, hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz. Alevi kardeşlerimiz bizim canımızdır, onların her sorunu bizim de sorunumuzdur. Cami ne kadar bizimse, cemevi de bizimdir.”

“Cemevlerinin ibadethane olması engeli kalkmalıdır”

Bahçeli’nin cemevi açıklaması kapsamında MHP lideri, Aleviliği inanç ve kültür alanının dışına çıkarmaya çalışan çevreleri de eleştirdi.

“Alevi kardeşlerimizin cemevini ibadet olarak görmelerine anlayış göstermek lazım. Cemevlerinin ibadethane olması engeli kalkmalıdır.

Bahçeli ayrıca, “Alevi kardeşlerimizin her isteği bizim de isteğimizdir” diyerek Alevi toplumuna yönelik kapsayıcı mesajlar verdi.

“Maraş’tan Çorum’a kadar yaşananlar bizim ilgi sahamızın dışındadır”

MHP lideri konuşmasında geçmişte yaşanan Alevi katliamlarına da değindi:

“Dün ne diyorsak bugün de aynı çizgideyiz. Maraş’tan Çorum’a kadar yaşananların iç yüzünü okumayanlar, emin olun ki bizim ilgi ve irtibat sahamızın sonuna kadar dışındadır. Hacıbektaş’ta yaklaşık 6 bin metrekarelik dünyanın en büyük cemevi külliyesinin milli birliğimizin nişanesi olması Allah’tan niyazımızdır.”

Alevi çevrelerinden temkinli tepki

Bahçeli’nin cemevi açıklaması, Alevi toplumu içinde temkinli ve kuşkulu bir şekilde karşılandı.

Birçok Alevi kurumu, MHP’nin geçmişte yaşanan Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarındaki rolüyle yüzleşmeden yaptığı bu açıklamaların samimiyetinin sorgulanacağını ifade etti.

Alevi örgütleri, “öncelikle geçmişte yaşanan acıların kabul edilmesi ve sorumluluk alınması” gerektiğini vurguluyor. Açıklamanın ancak samimi bir yüzleşme ve adalet adımlarıyla anlam kazanabileceğini belirtiyorlar.

Aleviler Arasındaki Ayrılıklar, Kimin İşine Yarıyor? ŞÜKRÜ YILDIZ

Alevi kurum ve kuruluşlarının yıllardır dile getirdiği en önemli talep, Alevi birliğinin yaratılmasıdır. Bu uğurda yıllardır çeşitli oluşumlara gidiliyor, birlik girişimleri yapılıyor, birlik fotoğrafları kamuoyuyla paylaşılıyor. Ama aynı zamanda tabanda, yani halkın vicdanında da güçlü bir birlik iradesi var. “Artık ayrı düşmeyelim, bir olalım” diyen bir ses var. Alevi kurumları da bu sese kulak vererek adımlar atıyorlar.

Ama gelin görün ki, uzun süredir süren bu birlik mücadelesi, son yıllarda kurumların içeriden didiştirildiği, ayrıştığı, hatta kendi doğal gücünden koparıldığı bir sürece dönüşmüş durumda. Birlik için evet, çok güçlü gerekçeler var; ama ayrılık için de ne yazık ki çok fazla bahane yaratılmış. Bu bahaneleri öne çıkaran, ayrışmayı besleyen bir tartışma dili Alevi toplumuna dayatılıyor. Oysa bugün Alevilerin en öncelikli meselesi, Orta Doğu’da varlığını, kimliğini, inancını ayakta tutma mücadelesidir. Buna rağmen içe dönük tartışmaları ısrarla gündeme getiren, toplumun dikkatini dağıtan bir dil dolaşıma sokuluyor. Provokatif çıkışlar, sosyal medya tartışmaları, küçük sözlerin koca kavgalar hâline getirilmesi… Bütün bunlar, Alevi toplumunu içten içe yoran, enerjisini tüketen bir süreci işaret ediyor.

Bu süreç, Alevi kurumları ve toplumu arasında giderek derinleşen bir gerilimi de beraberinde getiriyor. Her ne kadar resmi kurumlar üzerinden bu ayrışmalar çok açık biçimde görülmese de, sosyal medya platformlarında tablo çok net. Orada, “Bir deli kuyuya taş atıyor, toplum da o taş üzerinden birbirini aşağılamaya başlıyor” sözü birebir yaşanıyor. Tartışmaların büyük kısmı, bilinçli biçimde yönlendiriliyor. Özellikle iktidar cephesindeki troll ağlarının, Alevi toplumunu birbirine düşürmek için nasıl devreye girdiği artık saklanmıyor. Bir grup Alevi’nin diğerini hedef almasını sağlayan, dışarıdan üretilmiş sahte gündemler toplumun iç huzurunu zehirliyor. Çünkü bu tartışmaların sonucu hep aynı oluyor: güç kaybı.

Kendi içinde didişen, dışarıda sesi kısılmış bir topluluk… Yarın siyasi kararlar alınırken de bu dağınıklık yüzünden doğru adımlar atılamıyor, temsil gücü zayıflıyor. İşte tam da böyle bir dönemde, geçmişte Alevilere karşı katliamların arkasında durmuş bir siyasi partinin — Milliyetçi Hareket Partisi’nin — “Cemevi külliyesi” adı altında bir açılım yapması, dikkatle okunması gereken bir tablo. Çünkü “külliye” kavramı bile, iktidarın “saray” anlayışını çağrıştırıyor. Bu kavramlar tesadüfen seçilmiyor. İktidarın sembol diliyle, Aleviliği kendi meşruiyet zeminine dahil etme çabası yürütülüyor.

Katillerine oy veren, onlarla birlikte cemevi açan bir Alevi topluluğu yaratılmak isteniyor. Bu kadar açık. Elbette bu durumu iki farklı açıdan okumak mümkün. Birincisi, devletin ve iktidarın Alevilere karşı yıllardır süren politik baskılardan sonuç alamadığı, artık Alevileri tanımak zorunda kaldığı şeklinde yorumlanabilir. Eğer bu bir yüzleşmeyse, geçmişle samimi bir hesaplaşma anlamına geliyorsa, bu elbette olumlu bir gelişme olurdu. Ama MHP’nin ve genel olarak iktidarın geçmiş politikaları dikkate alındığında, bu yaklaşımın samimiyetine inanmak güç. Daha olası olan, bu adımların Alevi toplumunun birikmiş gücünü dağıtmak, onu kendi çizgisine çekmek için atıldığıdır.

Suriye’de yaşanan katliamlarda bile iktidar ortağı olarak yer alan bir yapının, Alevilerle inanç diyaloğu kurması inandırıcı değildir. Bu girişimler, Alevi örgütlenmesini etkisizleştirme çabasının yeni biçimleridir. Alevi kurumlarının cemevleri etrafında yarattığı dayanışma gücü, iktidar açısından rahatsız edici bir birikimdir. Şimdi o güç, “külliye” adıyla başka bir yere kanalize edilmeye çalışılıyor. Bu tablo, MHP siyasetinin doğasına uygun bir stratejidir.

Bugün Alevi hareketine dayatılan ayrılıklar, iktidarın planlı hamleleriyle iç içe yürütülüyor. Aleviler içindeki tartışmalarda bir taraf “biziz” derken, diğer taraf da “asıl biziz” diyor; ama perde arkasında, iktidar destekli troll ağları bu ayrılıkları körüklüyor. Aynı yöntem Kürt hareketinde, aynı yöntem CHP’deki iç hesaplaşmalarda da uygulanıyor. Her seferinde amaç aynı: Birlik duygusunu parçalamak.

Oysa Alevi inancının özünde “72 milleti bir görürüz, ayrımcılığı kabul etmeyiz” anlayışı vardır. Alevilik, her dilden, her inançtan, her kimlikten insanı eşit gören bir inançtır. Ama öyle bir atmosfer yaratılmış durumda ki, bir kelime, bir cümle, bir yorum bile büyük bir toplumsal kavganın fitilini ateşleyebiliyor. Geçtiğimiz günlerde, örneğin Erdal Erzincan’ın ya da Merdan Yanardağ’ın kullandığı ifadeler, belki tamamen iyi niyetliydi; ama sosyal medyada öyle bir dalga yaratıldı ki, bu sözler birer silaha dönüştürüldü. Bir baktık, geçmişte Alevilere hakaret eden çevreler bir anda bu tartışmaların “bir tarafı” olmuş. Sanki Alevileri savunuyorlarmış, sanki Erdal’ı seviyorlarmış gibi davranıyorlar. Ama biz biliyoruz ki, bunların çoğu maaşlı troller. Bir gün Alevi oluyorlar, ertesi gün Kürt, sonra CHP’li, Kılıçdaroğlu’cu, ertesi gün “devrimci” kisvesine bürünüyorlar. Amaçları hep aynı: toplumu kendi içinde kavga ettirmek.

İşin en tehlikeli yanı ise şu: Biz bile zaman zaman bu tartışmalara “müdahale ediyorum” diyerek dahil oluyoruz. Oysa farkında olmadan oyunun bir parçası hâline geliyoruz. Her tepki, o oyunu oynayanları daha da güçlendiriyor. Bugün Alevi kurumlarımızın toplum nezdinde güven kaybetmesinin temel nedenlerinden biri, bu iç tartışmalara fazla alan bırakmalarıdır. Bu tartışmalar, ne yazık ki önümüzdeki dönemde de sürecek gibi görünüyor. Ama yapılması gereken belli: İktidarın kurduğu bu sahte tartışma zeminine düşmemek. Onların bizi çekmek istediği “çöplüğe” girmemek.

Alevi toplumu bugün tarihî bir eşikte. Bu eşikte ya kendi birliğini, kendi iradesini koruyacak ya da dışarıdan dayatılan yapay tartışmaların içinde kaybolacak. Gerçek çözüm, birbirimizi anlamakta, birbirimizi duymakta. Ayrışmaya değil, ortak akla ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Çünkü Alevilerin güç kaybetmesi sadece Alevilerin değil, Türkiye’deki tüm demokratik muhalefetin güç kaybetmesi anlamına geliyor. O yüzden bugün en çok, birbirimize sahip çıkmaya ihtiyacımız var.

Berlin Barış Konferansı’ndan Devlete Çağrı: Harekete Geçin!

Almanya’nın Berlin kentinde düzenlenen ‘Sözümüz Var’ Türkiye Barış Konferansı, Alevi Kurumları ve siyasi parti temsilcilerinin bir araya gelmesiyle gerçekleşti. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) tarafından organize edilen etkinlikte, barış ve demokrasi mücadelesinin önemi vurgulandı. Katılımcılar, Aleviler, Kürtler ve diğer kimliklerin hakları için ortak mücadele çağrısı yaptı.

Konferansın açılışında, 10 Ekim 2015’teki katliamda hayatını kaybedenler anıldı. AABK Medya Temsilcisi Özkan Lafatan, yıllardır süregelen hak mücadelesinin önemine dikkat çekti. BAT-Cemevi Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Yüksel Özdemir, Türkiye’deki en önemli sorunların eşit yurttaşlık ve inanç özgürlükleri olduğunu belirtti. Özdemir, bu sorunların yeni bir sivil anayasa ile çözülebileceğini ifade etti.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış sürecinin sadece Kürt sorunuyla sınırlı olmadığını, tüm toplumsal kesimlerin demokratikleşmesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca, devletin Aleviliği kontrol altına alma çabalarına karşı çıktıklarını belirtti. CHP Ankara Milletvekili Umut Akdoğan da, Alevilerin haklarının tanınması ve eşit yurttaşlık taleplerinin yerine getirilmesi gerektiğini ifade etti.

EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, Türkiye’deki barış sürecinin, bölgedeki emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendiğini belirterek, Kürtlerin haklarının tanınmasının şart olduğunu ifade etti. AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Alevi toplumunun maruz kaldığı inkar ve eşitsizliklere dikkat çekti ve barış sürecinde somut adımlar atılması gerektiğini vurguladı.

Konferansın sonunda, katılımcılar ortak mücadele vurgusu yaparak, devletin ve iktidarın atması gereken adımların önemine dikkat çekti. Barışın sağlanması için tüm toplumsal kesimlerin bir araya gelmesi gerektiği mesajı verildi.

Hüseyin Mat: “Barış, AKP’nin insafına terk edilemez!”

11 Ekim 2015 tarihinde Berlin Alevi Toplumu Cemevi’nde düzenlenen Türkiye Barış Konferansı’nda Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Alevilerin tarih boyunca barış, kardeşlik ve toplumsal dayanışma değerlerini benimsediğini vurguladı. Mat, Alevilerin, Kürtlerin ve devrimcilerin barış için birlikte mücadele etmesinin önemine de dikkat çekti. Alevilerin sadece kendi örgütlenmeleri ile sınırlı kalmadığını, her alanda hak ve demokrasi mücadelesi verdiklerini ifade etti.

Konferansta, AKP’nin Alevi açılımı ve barış süreci konularına da değinen Mat, geçmişte yapılan çalıştayların sonuçlarının Alevi taleplerini hiçe saydığını belirtti. Alevilerin ibadet yeri olan cemevlerinin tanınması gerektiğini vurgulayan Mat, mevcut anayasanın uygulanmasını ve taleplerin kararnamelerle hayata geçirilmesini talep etti. Barış sürecine destek verdiklerini ancak bu sürecin AKP’nin veya MHP’nin çıkarlarına hizmet etmemesi gerektiğini dile getirdi.

Hüseyin Mat, Alevi kurumlarının bir araya gelerek ortak hareket etme kararı aldığını ve Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi’nin kurulmasının bu sürecin bir parçası olduğunu açıkladı. Alevi toplumu olarak, farklı kesimlerle işbirliği içinde olmanın önemine vurgu yapan Mat, Türkiye’deki tüm toplumsal grupların bir araya gelmesi gerektiğini belirtti.

Son olarak, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin kazanacağına olan inancını yineleyen Mat, mücadeleye devam edeceklerini ve Alevilerin, Kürtlerin ve diğer toplumsal grupların haklarını elde edeceği günlerin geleceğini ifade etti. Bu süreçte, birlik ve dayanışmanın önemine dikkat çekti.

Tırpanın Sesiyle: Fakir Baykurt’un İzinde Edebiyatı Sevmek TÜRKAN DOĞAN

Her Ekim ayı geldiğinde, yüreğimde bir tırpan sesi duyarım. Fakir Baykurt’un tırpanı bu — köylünün alnındaki teri, öğretmenin sabrını, kadının direncini biçen bir tırpan. Ölüm yıldönümünde onu anarken yalnızca bir yazarı değil, halkın vicdanına ses veren bir öğretmeni, bir düşünürün yüreğini anıyorum. Baykurt, benim için kelimeleriyle halkın ruhunu yoğurmuş bir köy enstitülüsüdür.

Fakir Baykurt’un dünyası, Köy Enstitüleri’nin toprağında filizlendi. O toprakta bilgi, emekle karışırdı; düşünceyle çapa, yazıyla ter yan yanaydı. Köy Enstitüleri, bilginin sadece kentlerde değil, köy meydanlarında da yeşerebileceğini gösteren bir umut hareketiydi. Baykurt, o hareketin en direngen kalemiydi. Romanlarında, köyün içinden, köylünün gözünden, emeğin kalbinden konuştu.

“Yılanların Öcü”, “Kaplumbağalar”, “Köy Enstitülü Delikanlı”, “Efendilik Savaşı” gibi eserlerinde halkın bilincini büyüten bir dil kurdu: Ne yukarıdan bakan ne de romantize eden… Gerçeğin içinden, alın teriyle yazan bir dil.

Ve benim yolum onunla “Tırpan” romanında kesişti.

İlk okuduğum kitaptı.

Bir kitabın bir insanın düşünme biçimini değiştirebileceğini orada gördüm.O romanda, köylünün suskunluğunu bozan kadınların sesi beni derinden etkiledi.

Elinde tırpan tutan kadının, yalnız kendi hakkı için değil, köyün ortak adaleti için ayağa kalkışı — işte orada “komünal bilinç” denilen şeyin ne olduğunu sezdim.

Baykurt, bireysel öfkeyi kolektif bilince dönüştüren bir yazardı.

Tırpan sadece bir alet değil, bir fark edişin simgesiydi: Toprağı biçerken adaletsizliği de biçmek.

Bu düşünceyle  İzmir Çiğli Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün düzenlediği Fakir Baykurt Roman Yarışması (bugünkü adıyla Fakir Baykurt Roman Ödülü)

Bu belediyede görev yaptığım dönemlerde, bu anlamlı projenin bir parçası olma onurunu yaşadım, gelen dosyaları büyük bir merak ve sorumlulukla inceledim.

Yarışma, her yıl edebiyat dünyasından çok değerli seçici kurul üyelerini bir araya getiriyordu: Işık Baykurt, Öner Yağcı, Hidayet Karakuş, Bahri Karaduman, Adnan Binyazar gibi isimler… Onlardan çok şey öğrendim; her biri bana yalnızca romanın teknik yönünü değil, edebiyatın vicdani yükünü de hatırlattı.

Her dönem, yüzlerce yazarın emeğiyle dolu dosyalar geldi.

Ben o dosyalarda Fakir Baykurt’un mirasının yankısını aradım:

“Gerçeği yazmak cesaret ister” diyordu Baykurt.

Ben de her satırda o cesaretin izini sürdüm.

Edebiyatı neden sevdiğimi Fakir Baykurt’un romanlarıyla anladım.

Çünkü onun yazdığı dünya, benim yaşadığım dünyanın içinden konuşuyordu.

Yoksulluğu bir kader değil, bir düzenin sonucu olarak anlatıyordu.

Ve her satırında, insanı hayata katlanmaya değil, onu değiştirmeye çağırıyordu.

Benim için Fakir Baykurt, kalemiyle öğretmenlik yapan bir insandır.

Köy Enstitüleri’nden aldığı ışığı romanlarına taşımış, halkın bilincini diri tutmuştur.

Bugün hâlâ o tırpanın sesi kulağımda yankılanır:

“Toprağı unutmadan, emeği unutmadan, insanı unutmadan yaz.”

Benim edebiyat sevgim, işte o sesle başladı.

Ve hâlâ o sesle devam ediyor.

Nevin Kamilağaoğlu: “Birlikte Güçlenmemiz Ya Da Parçalanmamız Söz Konusu”

Berlin’de düzenlenen “Sözümüz Var” Türkiye Barış Konferansı’nda konuşan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Alevi toplumunun karşılaştığı sistematik asimilasyon ve otoriterleşme sorunlarına dikkat çekti. Kamilağaoğlu, “Biz ölümden yana değiliz; yaşamı kutsayan bir toplumuz” diyerek barış sürecinin demokratik bir temelle ilerlemesi gerektiğini vurguladı.

Konferansta, Alevi kurumları, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin bir araya geldiğini belirten Kamilağaoğlu, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Alevilerin ve diğer ötekilerin maruz kaldığı inkâr politikalarını eleştirdi. Alevi toplumunun artık kendi haklarını talep etme iradesi gösterdiğine işaret eden Kamilağaoğlu, devletin bu talepleri yok sayma çabalarına karşı durulması gerektiğini ifade etti.

Alevi kutsal alanlarına yapılan saldırılara da değinen Kamilağaoğlu, son yıllarda inşa edilen külliyelerin Aleviliğin yok sayılması amacıyla yapıldığını belirtti. “Külliyenin bu mekâna dikilmesi ‘siz yoksunuz’ demektir” diyerek, Alevi kimliğinin silinmesine yönelik çabalara tepki gösterdi. Kamilağaoğlu, Alevi kurumlarına yönelik baskıların arttığını ve Alevi bireylerinin kamusal alanda ciddi ayrımcılığa uğradığını vurguladı.

Barış sürecinin hukuksal bir altyapıya ihtiyaç duyduğunu dile getiren Kamilağaoğlu, “Siyaset şiddetin tam karşıtı olmalı” diyerek hükümetin uyguladığı baskılara dikkat çekti. Avrupa’daki Alevi hareketinin önemine vurgu yapan Kamilağaoğlu, “Bizler Alevi toplumu olarak Avrupa’da ne kadar güçlü olursak, birçok sorunumuzu çözebiliriz” dedi.

2. Uluslararası Alevi Ansiklopedisi Sempozyumu’nda Bilgi ve Kültür Paylaşımı

Rıza Şehri Akademisi tarafından düzenlenen 2. Uluslararası Alevi Ansiklopedisi Sempozyumu, Almanya’nın Dortmund kentinde başladı. Bu yıl ikincisi gerçekleştirilen etkinlik, Alevilik üzerine çalışan akademisyenler, araştırmacılar ve öğrencileri bir araya getirdi. Program, 10 Ekim Cuma günü, Didar Ana ve Pir Cemal Cenan’ın okuduğu gulbeng ve çerağ uyandırması ile açıldı.

Sempozyumun ilk oturumunda “Alevi Ansiklopedisi: Kuruluşu ve Bir Yılı” başlıklı tartışmalar yapıldı. Dr. Ahmet Kerim Gültekin, Aleviliğin son 40 yılda geçirdiği toplumsal ve kurumsal dönüşümü değerlendirerek, Aleviliğin Türkiye ve Avrupa’da büyük bir görünürlük kazandığını vurguladı. Gültekin, Alevilik artık resmi inanç topluluğu olarak tanınan bir kimlik haline geldiğini belirtti ve bunun, Aleviliğin uluslararası düzeyde kurumsallaşmasının önemli bir göstergesi olduğuna dikkat çekti.

Rıza Şehri Akademisi Yönetim Kurulu Üyesi Demir Çelik, Aleviliğin tarihsel, kültürel ve dilsel yönlerine dair kapsamlı bir değerlendirme yaparak, Aleviliğin yalnızca bir inanç sistemi değil, hakikati yaşama biçimi olduğunu ifade etti. Çelik, Aleviliğin direniş ve hakikat vurgusuyla dolu bir kimlik taşıdığını belirterek, çok dilli çalışmaların önemine dikkat çekti.

İkinci oturumda, “Dünden Bugüne Alevi Araştırmaları ve Geleceğe Yönelik Düşünceler” başlığı altında yapılan sunumlarda, Alevilik araştırmalarının tarihsel gelişimi ve gelecekteki yönelimleri ele alındı. Prof. Martin van Bruinessen, Alevilik Ansiklopedisi’nin çok sesli bir yaklaşım üzerine kurulması gerektiğini vurguladı. Diğer akademisyenler ise Alevilikte kadın temsili ve eşitlik konularının tartışmalı olduğunu dile getirerek, bu alandaki gelişmelere dikkat çektiler.

Sempozyum, 11 ve 12 Ekim tarihlerinde Alevi Ansiklopedisi Bilim Kurulu üyeleri ile öğrencilerin katılımıyla atölye çalışmalarıyla devam edecek. Atölyeler, Alevi teolojisi, ritüeller, toplumsal cinsiyet ve diğer tematik başlıklar altında gerçekleştirilecek. Sempozyumun sonunda, çalışma gruplarının değerlendirme oturumları yapılacak ve Alevi Ansiklopedisi’nin yeni yayın kurulu belirlenecek.

Makbul Alevilik Kıskacında „Temsil“ Mücadelesi ŞÜKRÜ YILDIZ

Aleviler uzun yıllardır çalıştaylar yapıyorlar. Her çalıştay sonrasında da, her toplantı sonrasında da “Evet, çok güzel geçti, herkes oradaydı, şu kararlar alındı.” gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. Ama pratikte, hayata geçirilme noktasında çok büyük zaafların olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, sözle pratik arasındaki uçurumu açıkça tartışmak gerekiyor.

Mesela, bu Temsilciler Meclisinin ismi bile başta yanlış. Devlet erkinin, sistemin öngördüğü politikaları esas alan bir isim: Alevi-Bektaşi Federasyonu. Şimdi girin, Google’a sorun, deyin ki: “Bunun Türkçe anlamını bana izah edin.” Kelime anlamıyla şu demektir: Bektaşi Alevilerin federasyonu. Bunun Türkçesi böyledir. Ancak Aleviler sadece Bektaşilerden oluşmazlar. Alevilerin Ocakları var, Ağuçan, Kureyş, Üryan Xızır, Baba Mansur… Hakikatçileri var, Nasuriler var, Yaresanları var, Kakaileri var. Bektaşiler bunlardan sadece biridir. Dolayısıyla isim, Alevi hakikatinin çeşitliliğini yansıtmamaktadır.

Niye o zaman Alevi Hakikatçileri Federasyonu, Alevi Ağuçan Federasyonu, Alevi Kureyş Federasyonu … olmuyor da Alevi Bektaşi Federasyonu oluyor? Yani MHP’nin zihniyetiyle arasında bir fark yok arkadaşlar. Çünkü şimdi sistem yapılanmasının dışladığı kesimlerini siz dışlıyorsunuz; ardından da sistemin öngördüğü, kabul ettiği ve içinde olmasını istediği noktaların arkasında duruyorsunuz. Sınırlarınızı ve kim olmanız gerektiğinin çemberinde kalıyorsunuz. Özetle, adlandırma bile siyasi bir hizalanmaya dönüşüyor.

Sistem partilerini düşünün: AKP’dir, MHP’dir, CHP’dir, İYİ Parti’dir vesaire… Bunlar sistem yapılanmasıdır. Birisi iktidardadır, birisi sistem içerisinde muhalefettedir. Ama hepsinin topluca karşı oldukları bir kesim var: Demokrasi güçlerine karşılar. Ve demokrasi güçleri içerisinde de Kürtlere karşılar. Bu tablo, Alevi hareketinin konumlanışını doğrudan etkiliyor.

Bakınız, MHP ne yapıyor? MHP, Hacıbektaş’ta cemevi açıyor. Ne bileyim, Horasan Erenler Federasyonu’na cemevi açılıyor. Cemevinin isminde “Hacı Bektaş Veli Cemevi” ya da dergâh, vesaire, ne ismi aklınıza gelirse… Çünkü sistemin öngörüsü bu. Yani “makbul” Alevilik, Horasan üzerinden, Bektaşilik referansı üzerinden kurumsallaştırılıyor.

“Demokrasi güçleriyle olduğunuz zaman başınıza bela gelecek” ön kabulüyle, aynı Suriye’deki gibi bir yaklaşım benimsendi. Suriye’de “Demokrasi güçleriyle aman olmayalım, nasılsa bizim Esad’ımız var, nasılsa bizi korurlar.” dendi. Ama yanı başında, orada Rojava mücadelesi verilirken Aleviler kendisini örgütleme ihtiyacı bile duymadı. Bu pasif tutumun bedeli ağır oldu.

Ama bugün gelinen noktada ne oldu? Esad gitti, katliamlar başladı. Ve şu anda Rojava güçlerinin desteğiyle orada Aleviler kendileri güç olmaya çalışıyorlar. Askeri yapılanmalarla örgütlenmeye çalışıyorlar. Ama iş işten geçti. Onlarca katliam yaşadı oradaki Aleviler ve hâlâ katliamı yaşıyorlar. Geç kalınmış örgütlenme, acıları durdurmaya yetmedi.

Bu dışlamalara, bu ötekileştirmelere son verilmesi gerekiyor. Alevi Temsilciler Meclisi neyimize yetmiyor da bir kesim temsiliyetini de oraya sokuşturuyoruz? Çünkü devletin kabul ettiği Alevi olmak istiyoruz. Devletin öngördüğü Alevi olmak istiyoruz. Sınırları belirlenmiş Alevi olmak istiyoruz. O olursak bize dokunmayacaklarını düşünüyoruz. Oysa gerçek temsiliyet, devletin çizdiği çemberin dışında inşa edilebilir.

Şimdi, Türkiye’de 1993’te Sivas Katliamı yapıldı. Sistemden kopacağını gördükleri Alevi kesimine yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Katliam sonrasında ne oldu? Alevi kitlesi “hurra” diye CHP’nin arka bahçesi hâline getirildi, tekrardan ve yeniden. “Türkiye laiktir laik kalacak”, “Mollalar İran’a” sloganları atıldı. Katliamın arkasında açık şekilde devlet olduğu bilindiği, görüldüğü hâlde; Sivas’taki katliamcıların arasında tek bir Şii yokken, hepsinin Sünni İslam geleneğinden geldiği herkes tarafından bilinirken, Kemalist kafanın İran düşmanlığına teşne oldular. Böylece öfke, failden saparak sistem içi kanallara yönlendirildi.

Oysaki 90’lı yıllardaki demokrasi mücadelesi, o yılların çetin kavgasında Alevilerin kendilerini demokrasi güçleriyle birlikte izah etmesinin önüne geçildi. Ve bunun yolu ve yöntemini devlet mekanizması organize etti. Bu devlet mekanizmasının organizasyonunda CHP de dâhil olmak üzere herkes rol aldı: Valisinden Bakanına, “Dışarıdaki vatandaşlarımız zarar görmemiş” diyen aklıevvel başbakanlarına kadar… Herkes rolünü oynayıp payını aldı. Sonuçları itibarıyla en büyük menfaati CHP gördü. Bu, sistemin kriz yönetimiyle tabanı yeniden dizayn etme pratiğidir.

Aleviler tekrar yüzünü CHP’ye döndü. Onun kanatları altına sığınarak, gene katilinden medet uman hâle getirildi. CHP “kültür dairesine” gönüllü bağlanma süreci başladı. Siyasi sığınma, inançsal özerkliği zayıflattı.

İkinci olay nedir? Bakınız, bunlar devletin on yılda bir Alevilere “yoldan çıkan Alevileri hizaya getirme” işleridir. Aleviler, Cumhuriyet Halk Partisi’nin arka bahçesi olmaktan aslında sıkıntı yaşamıyorlardı ama dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Ben bu partiyi Alevilerden ve Kürtlerden kurtaracağım,” dedi. Bu söylem, kopuşları tetikledi.

Bu ulusalcı faşist çete tarafından Aleviler CHP’den dışlanmaya başladılar. Onur Öymen, Dersim Katliamı ile ilgili o meşhur cümleleri o zaman kurdu: “Analar ağlamasın” diyorlar. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da “Analar ağlamasın diye bu mücadeleyi durduralım” dedi mi?” Anaları ağlatanların partisi olmakla övünen güruhun pervasızlıkları karşısında Alevi örgütlenmesi arayışa girdi. Bu arayış sonrasında Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin de dâhil olduğu -Murat Karayalçın o zaman SHP’nin başındaydı- bir parti kuruldu. Kimse onu konuşmuyor: EDP kuruldu. Bu, sistem dışı bir seçenek arayışının somut sonucuydu.

EDP kurulduğu zaman, son Garip Dede’de yapılan kurultayda gördüğümüz birçok şahsiyet, Alevi kurumları EDP’nin kuruluşunu selamladılar; Ankara’da Mülkiyeliler Lokalinde yapılan basın toplantısında çok heyecanlıydılar. Sivas Katliamı sonrası hükümeti protesto ederek istifa eden tek siyasetçi olan olan Eski Çalışma Bakanı Ziya Halis de EDP Genel Başkanlığına seçilmişti… Biz de heyecanlanmıştık… Toplumsal umut görünür hâle gelmişti.

Taksim’de 1 Mayıs’ta yürüdüğümüz zaman, o yıl 1 Mayıs Meydanı’na giren en büyük kitlelerden biri EDP’ydi. Yürüyüş korteji gerçekten müthişti, görülmeye değerdi. Bu kitlesellik, alternatif hattın potansiyelini gösterdi.

Ve burada ikinci operasyon geldi. Kemal Kılıçdaroğlu, devlet merkezli kaset operasyonu sonrası CHP’nin Genel Başkanı yapıldı. Gündem mühendisliği, yeni oluşumun ivmesini kesti.

1 Mayıs Meydanı’na giren en büyük kitlelerden biri EDP’ydi. Şimdi esamesi okunmuyor. Niye? Çünkü Kılıçdaroğlu’yla operasyon çekildi. Bu dönüşüm, Alevi kurumlarını yeniden CHP eksenine çekti.

Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına getirilmesiyle birlikte, yine “hurra” bizim Alevi yapıları, kurumları CHP’nin içerisinde kendilerini ifade edecekleri alanlar aramaya başladılar; tüm CHP’nin onları reddetme politikasına rağmen…

CHP, bir asimilasyon siyasetinin, yüz yıllık asimilasyon siyasetinin arkasındaki yapıdır, bakış açısıdır ve bu hâlâ devam ediyor. Dolayısıyla mesele kişilerden ziyade yapısaldır.

Bakınız, 7 Haziran seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi (HDP) güçlü bir çıkış yaptı. Bu çıkışın arkasında demokrasi güçleriyle Kürtlerin yapmış olduğu ittifak ve Alevilerin vermiş olduğu destek vardı. Bu, sistemden kopuşun başkaca bir resmiydi. Bu resim, sistemin reflekslerini sertleştirdi. Kimyasını bozdu.

Sistemden kopanlara şiddetli bir şekilde saldırıldı. Türkiye kann gölüne çevrildi. Devlet-IŞİD el ele her yerde bombalar patlatmaya başladı. Bu ittifakın dağıtılması için her şey yapıldı. Alevilerin tehdit edilmesi süreci hızlandırıldı ve tekrar Aleviler, Kızılbaşlar, Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurtarıcı olarak görmeye yönlendirildiler. Korku siyaseti, geri çekilmeyi tetikledi.

Ve bunların hepsi bir devlet organizasyonu olarak şekilleniyor. Ne zaman ki Aleviler umutlarını sistemden kopardılar, o zaman birileri devreye girip “kötünün iyisine” yönlendiriyorlar. Yönlendirme, seçenek yoksunluğu duygusuyla çalışıyor.

Kötünün iyisi kim? İşte Erdoğan yapılanması belli, kimlerle ittifak ettiği belli, Suriye’deki ittifak belli. Şam ittifakının Türkiye’deki temsilcisi ya da Şam’ın arkasındaki güç, HTŞ’nin arkasında olmakla övünen güç, Alevi katliamlarının arkasındaki güç. Bu okuma, bölgesel-politik sürekliliğe işaret ediyor.

Aleviler kendini örgütlemek,savunmalarını güçlendirmek yerine korkunun vermiş olduğu panikle yine sistemin “aman aman”ına sığınıyorlar. Şu anda ortaya çıkan resim bu. Sonuç olarak, statükoya dönüş sarmalı yeniden üretiliyor. Ulusalcı-faşist cephe Alevileri tekrardan devşirmek için, demokrasi güçleri ile olası birlikteliğini bozmak için yükleniyor. Alevilerin sınırlarını çizmek için elinden glen her şeyi yapıyor.

Çalıştay yapılıyor “Bütün Alevi örgütlenmeleri vardı.” Deniyor. Hayır, bütün Alevi örgütlenmeleri yoktu. Lütfedip oraya bir iki tane Kürt Alevi temsilcisi koymuşlar. İşi öyle kotorıyorlar. Söz hakkı verdiklerindee bunu bir lütufmuş gibi satıyorlar. Sembolik temsiliyet, dışlamayı gizleyemez.

Geçen yaptığım bir televiyon programında DAD Eşbaşkanı Zeynel Kete söyledi, ABF‘ye üye olmak için başvurulmuş ve iki yıldır cevap verilmiyormuş. Ve bu başvuruların ilk olduğunu sanmıyor! Sessizlik, reddin başka bir biçimidir.

Evet, bunu konuşalım. Yine Avrupa’da da aynı şekilde, Demokratik Alevi Federasyonunun Avrupa Alevi Konfederasyonuna katılma talebine cevap verilmiyor. Bu sistemsel bir dışlamadır. ABF Türkiye’deki konuşlardan, AABK Avrupadaki durumlardan dem vuruyor. Coğrafya değişse de yöntem değişmiyor.

Şimdi Erdoğan ne diyor? “Kürtlerin de hakkını biz savunuyoruz, Alevilerin de hakkını biz savunuyoruz, onun da hakkını, bunun da hakkını biz savunuyoruz.” Şimdi bizimkilerin mantığı nedir? “ Herkesin hakkını biz savunuyoruz“ diyorlar. Ayrımcılığa yok diyerek ayırıyorlar.

PSAKD, AKD, HBVAKV, Hubyar Vakfı, Tahtacı Federasyonu, ADFE, hatta Cem Vakfı… vs olunca ayrışmış olmuyorlar. Ama isim DAD, FEDA olunca ayrımcılık oluyor, bölücülük oluyor, Alevileri ayrıştırmak oluyor. Hadi oradan yok böyle bir yağma! „Devletin Alevisi olmayaacğız“ diyeceksin, sonrada sistemin öngördüğü sınırları örgütleyeceksin. İşte tam burada hak savunusu söylemi, fiili politikalarla çeliyor.

İsimlerin Siyaseti: “Alevi-Bektaşi”, peki diğerleri!

Alevi-Bektaşi Meclisi iyi niyetle izah edilecek bir durum değil. Mesela “Türk” kelimesini ele alalım. Oğuz Türkleri var, Gagauzlar, Kırgız, Kazak, Özbek, Uygur, Türkleri var, Kafkas Türkleri var…Bunların ortak yanı “Türk” olmalarıdır. Bu, tüm bu grupların hepsini izah eden ve tanımlayan isimdir. Şimdi siz eğer “Türk Oğuz Federasyonu” derseniz, bu isim ile örgütlenirseniz, siz sadece Oğuz Türklerinin, boylarının federasyonu olursunuz. Gagauzlar, Kırgız, Kazak, Özbek, Uygur…vs Türklerini temsil edemezsiniz. Sınırlarınızı çizmişsinizdir.

Almanya örneğini ele alırsak; Hıristiyanların iki ayrı büyük çatı örgütlenmesi var. Biri „Almanya Evanjelik (Protestan) Kilisesi“ diğeri „Almanya Katolik Piskoposlar Konferansı“. İsimleri, temsiliyetleri açıktır. Lakin ikisinin yan yana geldiği çatı örgütlenmesi „Almanya’daki Hristiyan Kiliseler Birliği“dir. Ne Evanjelik, ne de Katolik vurgusu yoktur.

Aynı şekilde Almanya’da AABF’in “görevli üye” (berufenes Mitglied) olrak içinde yer aldığı Almanya İslam Konferansı (Deutsche Islamkonferenz, DIK) aynı şekilde ortak çatı bir isim etrafında temsiliyet bulmaktadır.

Peki bizde neden “Alevi Bektaşi Federasyonu”? Aleviler içinde önemli ve saygın bir ocak olan Hacıbektaş Ocağını sadece zikretmek, ABF’yi, Alevi Bektaşilerin federasyonu yapmıyor mu? Oysa bu oluşumun içinde etkin kurumlardan biri zaten Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı’dır. Hacıbektaş Ocağını hakkınca da temsil ediyor.

Kısacası, “Alevi-Bektaşi” kavramı bu topraklarda yalnızca bir inanç ifadesi değil, aynı zamanda bir devlet tasavvurunun ürünüdür. Cumhuriyet’in erken yıllarında, dinin devlet eliyle yeniden tanımlandığı o dönemde, bu terim bir yandan kemalist-laik bir kimlik siyasetinin içinde biçim aldı, ve halkın yüzyıllardır süren inanç hafızasına sızdı.

1960’lardan sonra, özellikle de 27 Mayıs’ın ardından değişen toplumsal düzen içinde, “Alevi-Bektaşi” artık sadece bir inanç tanımı değil, resmi söylemin kullandığı bir üst başlık haline geldi. 1990’lara gelindiğinde ise, bu ifade yerleşti, kabullenildi ve hatta kimilerince kendi hakikatini anlatan bir ad gibi benimsendi.

Bu benimseyiş, yalnızca kültürel bir tercih değil, aynı zamanda devlet siyasetinin topluma sirayetinin göstergesidir. Devlet, Aleviliği doğrudan tanımlamak yerine, onu daha kolay biçimlendirebileceği bir şemsiye altına -Bektaşiliğin çatısı altına- yerleştirmeyi tercih etti. Bektaşilik, Osmanlı’dan devralınan miras içinde şehirli, düzenli, kurumlaşmış bir inanç biçimi olarak devlete tanıdık geliyordu. Halkın o özgür, ocak temelli Aleviliği ise, dağlarda, köylerde, hep merkezin uzağında kaldı.

Bugün “Alevi-Bektaşi” dendiğinde, bu iki yön birbirine karışıyor. Biri halkın diliyle konuşan, diğeri devletin diliyle tanımlanan. Bu yüzden bu kavram, bir yandan Alevi aydınlarının, derneklerinin ve kurumlarının görünür olma çabasını anlatır; öte yandan, merkezin inancı yeniden tanımlama arzusunun izlerini taşır.

Hacıbektaş Ocağı, Bektaşilik değildir. Bektaşilik tarih boyunca devletin elinde yeniden biçimlenmiş, kimi zaman merkezin gölgesine sığınmış bir yapıdır. Dolayısıyla, Bektaşiliğin Aleviliği temsil eden tek kimlik gibi sunulması, tarihe ve topluma karşı bir haksızlık olur. Bu farkın altını çizmek, yalnızca tarihsel bir görev değil, aynı zamanda inancın onurunu korumanın da bir yoludur.

Bu düzen II. Bayezid’le başladı. O dönemin, bugünün Kültür Bakanlığı’na bağlı bir “Cemevi Başkanlığı” gibi, Balım Sultan’ı Hacıbektaş’a gönderdiler. Onunla birlikte dergâha devletin eli değdi. O günden sonra ocağın dili değişti, nefesi değişti. Balım Sultan’ın kurduğu yapı, Bayezid’in oğullarına hizmet eder oldu; Yavuz’un ordusuna, devletin siyaset diline karıştı. Halkın nefesiyle kurulan yer, sultanın nefesini taşır hâle geldi.

Bektaşiler saraya çağrılırken, aynı elin tuttuğu kılıç Alevi ocaklarını vurdu.

O günden sonra ocakların dumanı başka tüttü.

Bilinmeli ki; devletle iletişim içinde bugüne taşınan yapılanma ayrı, bizim ocak geleneğimiz ayrıdır. Hacı Bektaş, Kureyş, Ağuçan, Baba Mansur, Sinemilli, Üryan Hızır… gibi ocaklar, Aleviliğin can damarlarıdır; birbirinden koparılamaz. Ama devlet, bir sistem olarak “Bektaşilik” adıyla yeni bir düzen kurdu ve bunu yüzyıllardır Alevilere dayatıyor. Bu yüzden bugün, ocak geleneğiyle Hacıbektaş Ocağı ve resmi Bektaşiliği birbirine karıştırmadan konuşmak zorundayız.

1826’da Nizam-ı Cedid ordusunun kurulmasıyla, Yeniçeri ordusunun lağvedilmesi sürecinden sonra ciddi bir Bektaşi katliamı yaşatılmıştır. İstanbul başta olmak üzere, Osmanlı’nın egemen olduğu her alanda Bektaşiler katledilmişlerdir. Yaşamlarını sürdürebilenler de Alevi topluluklarının içerisine, yakınına gelerek yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Onun için bugün bizim geldiğimiz nokta, Osmanlı’nın, Yavuz’un, o gün kurmuş olduğu Kültür Bakanlığına bağlı cemevi idaresini -saraya bağlı idi- bugün kabul etmiş oluyoruz. 400–500 yıl sonra teslim olmuş oluyoruz. Teslimiyetin ismidir bu. Bu tarih bilinci olmadan devletin bugün yaptıklarını anlamak güçtür.

Geçenlerde yaptığımız bir televizyon programına katılan Erikli Baba Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Dursun Aydoğdu, konuşmasında çok açık bir şey söyledi: “Farklılıklarımız olsa da hepimiz Aleviyiz,” dedi.

Eğer “Alevilik” sizi tatmin etmiyorsa, daha size ne lazım? Dursun Aydoğdu bunu söylerken hakikatin tam ortasındaydı. Çünkü mesele burada düğümleniyor: Devletin icazet verdiği yer Alevilik değil, Bektaşilik.

Bakınız, Türkiye’de Alevilik tekke ve zaviyeler yasasıyla yasaklandıktan sonra devletin icazet verdiği; sonra devlet büyüklerimizin tek gittikleri yer Hacı Bektaş’tır. Hacı Bektaş’a her yıl gidilmiştir. Ve Alevi topluluklarına yönelik mesaj Hacı Bektaş’ta verilmiştir. Yani Süleyman Demirel’inden Özal’ına, Mesut’undan Ecevit’ine aklınıza gelecek tüm devlet yapılanmasının temsilcileri oraya gitmişler ve oradan Alevilere yönelik açıklama yapmışlardır. Çünkü onların istediği örgütlenme budur. Simgesel mekân, siyasi meşruiyet üretiminin merkezidir.

Akademisyenler Alevi kurumlarında fır dönüyorlar. Osmanlı’nın fetvalarının incelenmesi lazım. Çalıştayda, orada dilbilimcisi yok muydu? Akademisyen diyorsunuz da dilbilimcisi yok muydu? “Alevi Bektaşi Federasyonu”nun kelime anlamı itibarıyla neyi temsil ettiğini çok rahatlıkla söyleyebilirler. Ama bunu yapmıyorlar. Çünkü değinmek istemiyorlar, bu tartışmanın içerisine girmek istemiyorlar. Bu tartışmalardan kaybedeceklerini, bazı kapılarının kapanacağını düşünüyorlar. İsmin politik yükü görmezden geliniyor.

Çünkü Alevilik bir gelişim kapısı hâline getirilmiş, nadasta bekleyen tarla gibi sürülecek bir besleme kapısı hâline getirilmiş. Ve oturuyorlar, yalan üzerinden güzelleme yapıyorlar. Ve bunu yaparlarken de resmi sistemin tarih anlayışını örgütlüyorlar ve bize dayatıyorlar. Tarihi anlatırken devletin tarihini, Yavuz’un tarihini, Kanuni’nin tarihini, Kemalin tarihini bize Alevilik tarihi gibi anlatıyorlar. Bu, tarihsel çarpıtmanın sürekliliğini sağlıyor.

Kusura bakmasınlar, biz hiçbir zaman Kanuni ile birlikte Macaristan’a sefere gitmedik. Bosna’yı fethetmeye gitmedik, Arnavutluk fethine gitmedik. Biz Maraş’ta katledildik, Tokat’dai Çorum’da, Dersim’de katledildik, Sivas’ta katledildik, Hawraman’da katledildik. Kusura bakmayın, biz kimseyle fethin peşine gitmedik. Gidenler, bugünkü Kültür Bakanlığı bünyesinde örgütlenen o zamanın cemevi başkanlığıdır. 400-500 yıldır bizden biat istiyor. Yavuz’a, Kanuni‘ye bizden biat istiyor. Bizim tarihimiz, fetih değil, fetihçi zülme karşı direniş tarihidir.

Ayrıca Alevi-Bektaşi örgütlenme tarzı ve biçimi dikeydir. Yatay bir örgütlenme değildir. Devlettir. Orada tartışılmış; tartışmanın içerisinde güya, yatay örgütlenmenin kıymeti anlatılmış. İiyide etmişler lakin Bektaşilik piramit şeklindedir ve devletin müdahalesine açık olan alanımızdır.

Atama yöntemiyle dedeliğin yapıldığı, pirliğin örgütlendirildiği, cemlerin yürütüldüğü bir sistemdir bu. Sonradan insanların dergahlara, tekkelere giderek bağlılıklarını bildirerek dahil olabildikleri sızmanın merkezidir. Modern dünya görüşümüz ayrı olabilir. Modern dünyada birçok şeyi değiştirmemiz gerekebilir. Yarın bana “Doğru olan nedir?” derseniz, doğru olanın bu olabileceğini de söyleyebilirim. Ancak koşullar belirleyicidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi antidemokratik bir yapılanmada, demokrasinin tesis edilmediği bir yerde, benim bütün kalkanlarımı indirerek, savunmasız bir şekilde bu devletin karşısına çıkarılmaya çalışılan bir yapılanmadan bahsediyoruz. Ve devlet ısrarla bu yapılanmanın güçlenmesini, örgütlenmesini ve Alevilerin temsiliyetine oturmasını istiyor. Yani hedef, denetimli bir temsiliyet kurmaktır.

Yarın öbür gün “Bektaşilik” kelimesi fazla gelmeyecek; “Alevilik” kelimesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde fazla gelecek. Çünkü ayrıştırmayı onun üzerinden yapıyor. Diyor ki: “Ben Bektaşiyim; ‘Anadolu Aleviliği’ diye bir kavram uydurduk.” Onun üzerinden izah etmek istediği şey de zaten Devlet Bahçeli’nin bugün gündeme getirdiği Orta Asya’nın erenleri hikâyesidir. Bununla birlikte, diğer Alevi topluluklarıyla da ilişkilerin kesilmesini ya da onlar üzerinde hâkimiyet kurulmasını bir araç olarak kullanıyor. Kavramsal mühendislik, siyasi amaçlara hizmet ediyor.

Ve birçok Alevi örgütlenmesinin tarihçesine bakarsanız, Kürt Alevilerinin, ocak Aleviliğinin kendisini yaşattığı alanlarda bu müdahalelerin hepsine Aleviler maruz bırakılmıştır. Aleviler içerisinde bu tartışma ve kavga çıkarılmıştır. Böl-parçala-yönet taktiği sürekli işletilmiştir.

Bugün “Alevi Bektaşi Federasyonu” cümlesi Alevileri bölen bir cümledir; bütünüyle bir cümle değildir. O zaman kalkıp diğer tarikatları, diğer süreklileri de yazalım. Yazalım; Ağuçan’ı yazalım, “Alevi Ağuçan Federasyonu” yazalım. Ağuçan’ın talipleri, Aleviler içerisindeki en büyük talip kitlesine sahiptir. Eğer kapsayıcılık iddiası varsa, adlandırma da kapsayıcı olmalıdır.

Yani o zaman yapalım. Yok, olmaz. Neden? Çünkü 300 yıl boyunca Osmanlı’ya kan kusturan ocaktır Ağuçan. Onun için yapılmaz; Ağuçan yapılmaz. Ağuçan ismi bile zikredilmez. Ama Bektaşi kelimesinin zikrine geldiği zaman bir bakıyorsunuz, herkes ortaklaşıyor. Sanki Alevileri ayırmak gibi oluyor. Hayır, Alevileri bu şekilde ayrıştırıyorlar. Seçici görünürlük, tarihsel hesaplarla belirleniyor.

Alevileri tekleştiriyorlar, Alevileri asimile ediyorlar. Alevilerde “Yol bir, sürek bin bir” idiasını öldürüyorlar. Birçok hikâyemizi, birçok kuralımızı, kaidemizi ortadan kaldırıyorlar. Bektaşilerin geleneğini, Bektaşilerin geleneğindeki örgütlenme biçim ve tarzını, Alevilere dayatıyorlar. Makul Alevilik böyel örgütleniyor. Bu gelenekten kopuş, kimlik erozyonu yaratıyor.

Osmanlının tekke ve dergâhları üzerinden Aleviler üzerinde kurumsallaşmaya çalıştığı biliniyor. Bu tekke ve dergahlara bakınız hepsi Osmanlı’dan icazetlidir. Bu mirasın niteliği iyi analiz edilmelidir.

Tarihi düzgün ve doğru yazmak; tarihi yazarken korkmamak lazım. Ama bizimkilere alan çizilmiş. Bir çemberin içine almışlar bizi. “Bu alanın dışında hareket ederseniz başınız belaya girer.” Diyolarlar. Koku salıyorlar. İşte bu korku, düşünsel çeperleri daraltıyor. Günümüzde Aleviliği boğuyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde basit alınacak bir sistematik yok. Köklü bir devlet geleneği var. Bugüne kadar ayakta kalmış, binlerce yıllık devlet geleneği var. Yani “Alevilerin o kadar saf olmaması gerekiyor” diyorum. Tarihsel akılla hareket etmek zorundayız.

Devlet ve Partiler Aleviliği Nasıl Konumlandırıyor?

Horasan eskiden çok uzak bir yerdi; kimse bilmezdi. Bilinmediği için de uzaktan olabilirliği vardı ki Aleviler zaten hareket hâlinde bir topluluk. Son yıllarda hem medyanın gelişmesi hem Alevi toplumunun dışarıya açılmasıyla birlikte bu yerleşke -bugün bir Kürt yerleşkesi olduğu- daha görünür hâle geldi. Diğer toplulukların da yoğun yaşadığı; Yaresanların, daha önceki Zerdüştilerin, Mazdeklerin yaşadığı bir alan olduğu herkes tarafından net şekilde görüldü. Bilginin artması, mitleri dağıttı. “Kral çıplak” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşu itibarıyla, ilk günden bu yana Türk-İslâm sentezi üzerine kendisine bir kurgu yarattı. Ve bu kurgu içerisinde de Alevilere bir rol biçti. Aleviler ancak uzaktan gelen bir kültürün temsilcisi olabilirdi; çünkü Ortadoğu’daki İslâm içi muhalif yapılanmaların bir parçası olamazlardı. Böylelikle, Türk uluslaşmasına yedirilmeye çalışıldılar. Son günlerde belki sıkça görüyorsunuz: “Türkse Müslüman, Müslüman değilse Türk değildir” gibi söylemler… Bu, sadece bugün üretilmiş bir söylemden ibaret değildir. Bu yaklaşım, kuruluş dönemi ürünüdür. Türk uluslaşmasının özüdür.

Teorik olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti yıllardır bunu uyguluyor. 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi  bunun en bariz örneğidir. Yıllar geçti. Hikâye şöyle okunuyor: “Balkanlardaki Türkler geldiler; Türkiye’deki Yunanlar, Rumlar gönderildi.” Oysa mesele öyle değildir. Anlaşmanın kendisi şudur: “Balkanlardaki Müslüman toplulukların Türkiye’ye getirilmesi, Türkiye’deki gayrimüslimlerin de Balkanlara gönderilmesi” meselesidir.

Yani bu konuda, Türk olan ama Hristiyan olan topluluklar Yunanistan’a sürgüne gönderildi. Bunların en bilinenleri, Anadolu’nun ortasında yaşayan Karamanlı Türkleriydi; Kayseri, Niğde, Nevşehir, Konya ve Aksaray civarından gönderildiler. Türk’tüler, ama Ortodoks Hristiyan inancına bağlı yaşıyorlardı. “Mübadele” kararı alınınca, Türk olan bu Hristiyanlar da Yunanistan’a gönderildi. Bugün hâlâ Yunanistan’da, özellikle Makedonya ve Atina çevresinde, bu bölgelerden gönderilmiş Türk kökenli Hristiyan aileler yaşamaktadır. Çünkü bu topraklarda Türklük kavramı İslam’la özdeşleştirilmiştir. Dolayısıyla, din-etnisite eşitlemesi o dönemin politikasının omurgası oldu.

Yani bu şu anda ortaya çıkmış bir durum değil; Cumhuriyetin kuruluş yapılanması bunun üzerinedir. Türk-İslâm sentezi bugün ortaya çıkmış bir olay değil; Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte hayat bulmuş bir olaydır. Tekke ve zaviyeler kaldırılmış ama onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığı idame ettirilmiş. İslâm’ın Hanefi mezhebinin örgütlendirilmesi yüz yıldır tepemizde dolaşıyor. Diyanet, bu sentezin kurumsal taşıyıcısıdır. Onun için her zaman güçlüdür. Devleten en büyük bütçeyi almaktadır.

Osmanlı zamanında bu kadar etkin ve güçlü bir şekilde bize müdahale edemiyorlardı. Osmanlı’nın idari yapısındaki haraç meselesi “bana biat edip haracını veriyorsan dinini yaşa” modeli ve merkezden uzak yaşam alanları Alevileri bir anlamda ayakta tutuyordu. Yüz yıllık Cumhuriyet ise varlıklarını sürdürmek isteyen kesimler üzerinde acımasız katliamlar gerçekleştirerek sınırlarının her alanını önce askeri olarak kontrolüne aldı. Ordu, polis, jandarma, mahkemeler, idari yapı her alana hâkimiyet kurdu. Toplulukların hareket alanı daraldı.

Böyle bir hakimiyetin olduğu bir ülkede inancınız tanımıyor, suç kategorisine giriyor ve inancınızın gereklerini yerine getirmeniz yasaklanıyor. Biz bu haldeyken,  Diyanet, bütçeden her zaman en güçlü payı alarak yüz yıldır tepemizde boza pişiriyor. Türk-İslam sentezci devlet kayafasına göre Alevilerin uzaktan yakından Türk Uluslaşmasına dâhil edilmemesi gerekiyor. Ama büyük bir topluluk var, bu topluluğu ne yapacaksın? Türk uluslaşmasında Alevilere biçilen rol Orta Asya’dır. “Kültürel folklor” alanına hapsedilmek isteniyoruz.

Orta Asya steplerinden gelen, orada inançlarını kaybetmeyen; Şamanist Türk kültürünün en eski geleneklerini yaşatan ve bu coğrafyada da değiştirmeyen o damar, “bizim kültürel, milli yapılanmamız” olarak Cumhuriyet içinde bir role oturtulmuştur. Bu kurgu ile, Aleviliğin siyasi etkisini nötralize etmeyi, onu etkisiz bir kültür unsuruna indirgemeyi hedeflemiştir.

Bu kavram aynı şekilde Kürt klasik yapılanmasında da var. Kürtlerin ilkel milliyetçi yapılanması, Kürt uluslaşması içerisinde Alevilere yer tanımamıştır; tıpkı Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi. Kürt tanımlanması Kürt-İslam üzerinden okunmuştur. Peki Aleviler ne olacaktır? Kürtlerin büyük bir bölümü de Alevi. Onlar da aynı şekilde Aleviliği, Kürtlerin en eski kültürel yapısı; İslâm ordularının gelip bu coğrafyaya hâkim olduğunda ona karşı direnen, ayakta kalan ve Kürtlüğü bugüne getiren inanç olarak tanımlar. Sonuçta iki farklı uluslaşma çizgisi, Aleviliği kültüre indirger.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Alevi tanımlamasıyla ilkel Kürt milliyetçiliğinin Alevi tanımlaması aynıdır. İkisi de uluslaşmada Aleviliğe yer tanımıyor ve bırakmıyor. Bakınız, MHP’nin de şu andaki organizasyonunun tamamıyla kurgusu bildiğimiz Horasan masalıdır. Kürtlerin “Kart-Kurt” masala gibidir. Türk uluslaşmasında tüm kapılar Orta Asya’ya çıkıyor! Yani kültürel bir alan açıyor: “Kültürel bir alanda kalınız,” diyor. “Seni inanç olarak almayacağım,” diyor. Aleviliğin inancı ve siyasi iddiası böylece bastırılıyor.

Çünkü senin inanç olarak karşılanman ve inanç olarak algılanman bu topraklarda ciddi bir İslâm içi muhalefeti doğuruyor. Bunu istemeyen ve tercihlerini İslâm’ın Sünni yorumundan yana yapan yapılanma, senin varlığını bu coğrafyada hala ortadan kaldıramıyorsa sana bir kılıf uyduruyor. Ve bu kılıf da “Kültürel değerimiz; çok kıymetli, Türkçeyi bugüne kadar getirenler, yedi ulu ozanımız” vesaire gibi hikâyelerle bir Alevi manzarası yaratılmaya çalışılıyor. Kabul, kültürle sınırlanıyor. Çember çizliyor.

Bu Alevi manzarasını Türk-İslâmcı kesimlere satıyorlar. “Bunlar bizim en eski kültürel değerlerimiz; bunlar Türklüğümüze çok şey kattılar” diyerek, kendi uluslaşmasına Türk Uluslaşmasına yama hâline getiriyorlar. Aleviliği bir din olarak da, bir manevi değer ya da inanç olarak da kabul etmiyor, reddediyorlar.

Hep mazlun olmuş, mazlumun yanında durmuş, zulme karşı direnmiş olan Alevilerin mirasını silmeye çalışıyor. Bizim dünyaya bakış açımız, inancımız, direniş mirasımız, yaşanmış bir hakikatten çıkarılıp vitrine konuyor.

Aleviliğin dağıtılması esas alınıyor; yani Kerbelâ’nın dağıtılması. Alevi direnişinin, Pir Sultan’ın duruşunun, Seyit Rıza’nın mücadelesinin ortadan kaldırılması isteniyor. Onların yerine, kelaynak kuşları gibi koruma altına alınmış, kalanların da aynı kafese konduğu bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Direnişin siyasi içeriği boşaltılıyor; geriye sadece süslenmiş bir hatıra bırakılıyor.

Hatay’da bir Ermeni köyü var; Vakıflı köyü. Sanırsam Ermenilerin yaşadığı son köy. Biz gittik; köy sakinleri bize şunu anlattılar: “İnsanlar buraya geliyor, yüzümüze bakıyorlar; Ermeni nasıl bir şeydir diye.” Hal bu. Ötekileştirmenin gündelik hali bu.

Nazlı Ilıcak’la bir karşılaşmamızda şöyle dedi kadın: Yıllarını gazeteciliğe vermiş bir kadın, “Bir cemevini ziyaret ettim; bu Aleviler de bizim gibiymiş,” dedi. Yani bilgi bundan ibaret. O kadar ötekileştirilmiş, dışarıya itilmiş ve kabul görmez bir hâle getirilmiş ki… Cehalet, önyargının doğal yakıtı haline getirilmiş.

İslam coğrafyasında gerçek bir değişim ve dönüşüm arıyorsak, bunun merkezinde Alevilik vardır; Şii damar vardır. Bu çizgi, tarih boyunca İslam’ı sorgulamış, yanlışlarını göstermiş, yenilenmeyi önermiştir. Kısaca, Alevilik, İslam’ın en cesur eleştirisidir.

Bu hareket başarılı olamamıştır; ama asıl mesele bu değildir. Asıl mesele, bu sorgulayıcı damarın -yani İslam’ın içinde değişimi mümkün kılan tek damarın- kasıtlı biçimde dışarıya itilmesidir. Devlet, toplum ve din kurumları bu yapıyı “ayrı, uzak, gayri” ilan ederek kenara koymuş, yok etmek için en acımasız yöntemleri kullanmıştır.

Sünni egemenliğin hâkim olduğu bu coğrafyada en büyük düşman olarak görülen kesim Aleviler ve Şiilerdir. Özellikle Ortadoğu’da son beş yüz yıldır süren temel çelişki, Sünnilik ile Şiilik arasındaki kanlı ayrışmadır. Siyasal İslamcıların diğer tüm kesimlere gösterdiği hoşgörüyü Alevilere göstermemesinin nedeni de budur: Alevilik, bu yapının kendi içine bakmasını, değişmesini zorlayan bir duruştur. Aynadır. Şimdilerde bu ayna parçalanmaya, dağtılmaya çalışılıyor.

Böylece, İslam’ın içinden gelebilecek reform, yenilenme, iç hesaplaşma olasılığı daha baştan budamıştır. Alevilik yalnızca bir inanç olarak değil, aynı zamanda bir eleştiri ve yenilenme kültürü olarak da susturulmuştur. Susturlması için moda deyim ile “içerden ve dışardan” saldırılar devam etmektedir.

Milliyetçilerin Alevi aşkı ERGİN DOĞRU

Aleviliği, kirli politikaların sahası haline getirmek isteyen; geçmişin katliamcı zihniyetini örtmeye çalışan bu ırkçı-faşist politikalara sahip çevreler şunu iyi bilmelidir ki: Alevilik, milliyetçilere bırakılmayacak kadar naif, insancıl, eşitlikçi ve demokratik bir inanç ve yoldur

Son dönemlerde iktidarın “Alevi İşleri Başkanlığı” kurması ve Alevilere yönelik kayyum atamaları sonrasında, milliyetçi cenahta özellikle Devlet Bahçeli üzerinden belirli hamlelerin bilinçli şekilde yapılmaya başlandığı gözlemleniyor. Son olarak Bahçeli’nin Nevşehir’de Türkiye’nin en büyük” cemevi külliyesi” yapımı için gerçekleşti. Peş peşe gelen bu çıkışlar karşısında, milliyetçi çevrelerin Alevilere yönelik bu yeni söylemi, yaklaşımları tesadüf müdür diye düşünülürse, cevabın “hayır” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki, muhafazakâr milliyetçilerin Alevi söylemi samimi midir? Bu sorunun cevabını tarihten okuyabiliriz. Kısaca söylemek gerekirse, milliyetçilerin Alevilere yaklaşımı samimiyetsiz ve taktiksel olmuştur. Tarihe bakmak bu konuda yeterlidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan İttihat ve Terakki, ulus-devlet inşası sürecinde siyasal çatışmalarla birlikte sosyal-toplumsal çatışmaları da kullanmıştır. Bu süreçte kurdukları komisyonlar, Osmanlı sınırları içindeki etnik kimlikleri ve toplumsal enerjileri inceleyerek politikalar geliştirmiştir. 1900’lü yılların başında görevlendirilen bazı isimler, “Hakikatçiler”, “Kızılbaşlar”, “Elâk” gibi adlarla anılan ve Osmanlı tarafından İslam dışı, sapkın olarak görülen Aleviliği dinlemiş ve kayıt altına almıştır.

İttihatçılar, ulus yaratma politikaları kapsamında Alevileri “Türk” olarak tanımlamış, Aleviliği de Türklüğün inancı olarak sunmuştur. Bu tezlerini güçlendirmek adına Aleviliği Ahmet Yesevi’ye ve Orta Asya Türklüğüne bağlamışlardır.

Bu yaklaşım Cumhuriyet’in kuruluşunda da devam etmiştir. Her ne kadar Bektaşilik üzerinden Alevilik yeni rejimin temel güçlerinden biri olarak lanse edilse de, pratikte Cumhuriyet yönetimi de selefleri gibi Sünni-İslam ve Türklük çizgisini benimsemiştir. Bu tercihin sonuçlarını özellikle Kürt Aleviler Dersim’de ağır şekilde yaşamıştır.

Cumhuriyet yönetimi yalnızca kayyum atamalarıyla değil, inanç politikalarıyla da Alevileri dışlamıştır. Alevi dergâhları kapatılmış, cem yapmak hakaret ve suç sayılmıştır.

1940’lardan itibaren toplumda oluşturulan Alevi karşıtı söylemler, devlet tarafından örtülü biçimde sürdürülmüş; inkâr ve asimilasyon politikaları geliştirilmiştir. Demokrat Parti döneminde ise milliyetçi ve muhafazakâr çevreler, Alevi düşmanlığını Sünni çoğunluğu kontrol altında tutmak adına kesintisiz şekilde sürdürmüştür. Bu dönemde, Alevi inancına ait ibadetler yasaklanmış, pirler ve dedeler ise tehlikeli ilan edilmiştir.

1960’larda yükselen sol dalga büyük ölçüde Aleviler tarafından desteklenmiştir. Alevilerin sola yönelmesi, milliyetçi-muhafazakâr kesimlerde Alevi karşıtlığını daha da artırmıştır. Bu kesimler Alevileri sapkın, dinsiz, ahlaksız gibi sıfatlarla hedef almış, bu söylemleri antikomünist ajitasyonun bir parçası hâline getirmiştir.

1970’lerde ülkücü faşist çevrelerin propaganda materyallerinde bu nefret dili açıkça görülür. Milliyetçi yazar Emine Işınsu’nun çok okunan romanı Sancı’da düşman figürü solcu gençler olarak çizilirken, bunların ya Kürt ya da kasabalı Alevi olduğu vurgulanır. Aynı şekilde Hazret dergisinin 1978 Ekim sayısında yayımlanan bir makalede, “Antep, Sivas, Elazığ, İstanbul, Ankara’daki kurtarılmış bölgelerin Alevi mahallelerinde olması tesadüf değildir” ifadesiyle Aleviler açıkça hedef gösterilmiştir.

Bu tür propagandaların sonucu olarak, Aleviler 1970’lerde ülkücü komandolar ve sivil faşistlerin hedefi hâline gelmiş, Hatay, İskenderun, İslahiye gibi yerlerde başlayan kıyım girişimleri, Maraş ve Çorum’daki katliamlara dönüşmüştür.

Milliyetçi-faşist kesimlerin bu katliamları “inanç düşmanlığı” olarak göstermesi, özünde devletçi ve ırkçı bir yaklaşımın yansımasıdır. Kendilerini devletin sahibi gören bu kesimler, devlet üzerindeki egemenliklerini korumak için Alevileri tehdit olarak görmüştür. Özellikle kırsaldan kente göç eden, eğitimli ve ekonomik olarak güçlenen Alevi orta sınıfı, bu çevreleri rahatsız etmiştir. Alevilerin ekonomik ve entelektüel birikimi, milliyetçi-muhafazakâr çevrelerce “dinsiz sapık Aleviler” söylemiyle hedef alınmıştır.

Tanıl Bora, bu konuda şöyle der: “Alevileri komünistleştiren, yozlaşmanın son aşamasını burada gören ülkücüler, 70’lerde Alevi mahallelerine yönelik sistemli saldırılarla Alevi-sosyalist örtüşmesini pekiştirmiştir.”

Merkezi milliyetçi kadrolar tabandaki bu düşmanlaştırıcı politikaları açıkça savunmasa da, Aleviliğin Türklüğünü öne çıkaran propaganda yapmaktan da geri durmamıştır. 12 Eylül darbesi sonrası geliştirilen “Türk-İslam sentezi” çizgisinde Aleviler potansiyel tehdit olarak görülmüş, Namık Kemal Zeybek gibi isimler Aleviliği Türklüğün inancı olarak tanımlamaya başlamıştır.

Özellikle Avrupa’daki ülkücü yapılar, Alevi dernekleri ve şahsiyetleri üzerinden Alevilere ulaşmaya çalışmıştır. Bahçeli ve Türkeş, 1980 sonrası dönemde Alevilere yönelik “ılımlı” mesajlar verse de, bu mesajların özü yine Aleviliği Türklükle özdeşleştirmeye dayalıdır. Bu politikalar, İç Anadolu ve Karadeniz’deki bazı Türk Alevilerle kısmi ilişkiler kurulmasını sağlasa da, Alevi toplumunun geneli üzerinde etkili olamamıştır. Çünkü Aleviler, yaşadıkları katliamları ve dışlanmışlıkları unutmuş değildir.

Ancak milliyetçi-muhafazakârların bu Alevi açılımına, Aleviler içerisindeki bazı şahsiyet ve örgütlenmelerin de zemin sunduğunu belirtmek gerekir. Bu şahsiyetler, katliamcı, ırkçı milliyetçi politikaların meşrulaşmasına katkı sağlamıştır.

Bu noktada Doğan ailesi dikkat çekicidir. Baba Hüseyin Doğan, Adalet Partisi milletvekilliği yapmıştır. 1960 ihtilali sonrası partide yaşanan ayrışmada oğlu önemli bir rol oynamıştır. 1980 darbesi sonrası kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurucularından biri de Hüseyin Doğan’ın diğer oğlu İzzettin Doğan’dır. Bahçeli’nin Alevilere destek açıklamalarına İzzettin Doğan’ın olumlu yanıt vermesi, bu çizgiyle olan bağlarının sürdüğünü göstermektedir.

Doğan ailesinin 1964 yılında çıkardığı Cem dergisinin ilk sayısında “özbeöz Türk evlatlarıyız” ifadesiyle “en Türk” olma iddiasını ortaya koyması da bu yönelimi açıkça ortaya koyar.

Alevi örgütlenmeleri ile milliyetçiler arasındaki bireysel ve çevresel etkileşimler kesintisiz sürmüştür. Faşist akademisyenlerin Alevilik üzerine yazdığı kitaplar, adeta İttihatçı Said Bey’in çalışmalarının devamı niteliğindedir. Aynı şekilde gazeteci Aslan Bulut’un Alevilik üzerine yazıları da bu yaklaşımı beslemektedir. Milliyetçiliğin Alevilik İçindeki Truva Atları

Son dönemlerde “Alevilik” iddiası ve adıyla kurulan bazı dernekler ve cemevlerinin, iktidara yol veren ve milliyetçiliği öne çıkaran söylem ve semboller kullanmaları kesinlikle tesadüf değildir. Bu durum, milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin Alevilik içindeki etki çabalarının hâlâ sürdüğünü göstermektedir. Cumhuriyet’in egemen çizgisini takip eden bu kesimler, inkâr ve imha ile başaramadıklarını şimdi kaleyi içten fethetme taktiğiyle gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Bu anlayış, Aleviliği özünden uzaklaştırarak, onu egemen inanca benzetmeye; Aleviliğin içini boşaltıp Türk milliyetçiliğini ön plana çıkarmaya yöneliktir. Amaç, Aleviliği içten bitirmek ve sistemin taleplerine uygun hale getirmektir.

Bu politikalar karşısında Alevi inancının geleceği, toplumsal ihtiyaçları yerine; kişisel çıkarlarını öne çıkaran ve geri politikaların önünü açan bazı kişi ve yapıların tutumu, Aleviliğe verilen en büyük zararlardan biridir.

Aleviliğin ırkçı, milliyetçi, muhafazakâr anlayışlarla yan yana getirilmesi, hatta bu anlayışların savunulması, açıkça Aleviliğin inkârıdır. Yolun gereği, “72 millete bir nazarla bakmaktır.” Zalimle bir olmayan, eşitsizliği kabul etmeyen bir inanç olan Alevilik adına; en geri, ırkçı ve faşist söylemlerin gölgesine sığınmak, sadece inancın özünü inkâr değil, aynı zamanda Aleviliğe ihanettir.

Bu düşkünler; insanın insana üstünlüğünü savunan, canlıya kıymayı, zorla tahakküm kurmayı, rengini ve dilini inkâr etmeyi nasıl Alevilikle bağdaştırıyorlar? Alevi maskesiyle milliyetçi sloganlar atan bu zavallılar, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Madımak gibi Alevi katliamlarını gerçekleştiren zihniyetle nasıl yan yana durabilir?

Toplumda yaygın bir söz vardır: “Bir kere düşenin nerede duracağı belli olmaz.” Bu düşkünler de bir kez yoldan çıktıktan sonra sınır tanımamaktadır.

Irkçı milliyetçilerin Alevi oyunu karşısında her zaman dikkatli olunmalıdır; ancak asıl tehlike, Alevilerin içindeki Truva atlarıdır. Alevi inancına, felsefesine ve yaşam biçimine sahip çıkanlar; çekinmeden, üstünü örtmeden, hesaba girmeden, Aleviliği milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin kirli politikalarıyla lekelemeye çalışan bu yol düşkünlüğüne dur demelidir.

Yolun hizmetinde olan her can şunu iyi bilmelidir: Alevi düşmanı ırkçı milliyetçiliğe karşı durmanın yegâne yolu, hakikat sahibi canların hızla örgütlenmesi ve inançlarına sahip çıkmasıdır. Aleviliği, kirli politikaların sahası haline getirmek isteyen; geçmişin katliamcı zihniyetini örtmeye çalışan bu ırkçı-faşist politikalara sahip çevreler şunu iyi bilmelidir ki:

Alevilik, milliyetçilere bırakılmayacak kadar naif, insancıl, eşitlikçi ve demokratik bir inanç ve yoldur.