Ana Sayfa Blog Sayfa 92

Makbul Alevilik Kıskacında „Temsil“ Mücadelesi ŞÜKRÜ YILDIZ

Aleviler uzun yıllardır çalıştaylar yapıyorlar. Her çalıştay sonrasında da, her toplantı sonrasında da “Evet, çok güzel geçti, herkes oradaydı, şu kararlar alındı.” gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. Ama pratikte, hayata geçirilme noktasında çok büyük zaafların olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, sözle pratik arasındaki uçurumu açıkça tartışmak gerekiyor.

Mesela, bu Temsilciler Meclisinin ismi bile başta yanlış. Devlet erkinin, sistemin öngördüğü politikaları esas alan bir isim: Alevi-Bektaşi Federasyonu. Şimdi girin, Google’a sorun, deyin ki: “Bunun Türkçe anlamını bana izah edin.” Kelime anlamıyla şu demektir: Bektaşi Alevilerin federasyonu. Bunun Türkçesi böyledir. Ancak Aleviler sadece Bektaşilerden oluşmazlar. Alevilerin Ocakları var, Ağuçan, Kureyş, Üryan Xızır, Baba Mansur… Hakikatçileri var, Nasuriler var, Yaresanları var, Kakaileri var. Bektaşiler bunlardan sadece biridir. Dolayısıyla isim, Alevi hakikatinin çeşitliliğini yansıtmamaktadır.

Niye o zaman Alevi Hakikatçileri Federasyonu, Alevi Ağuçan Federasyonu, Alevi Kureyş Federasyonu … olmuyor da Alevi Bektaşi Federasyonu oluyor? Yani MHP’nin zihniyetiyle arasında bir fark yok arkadaşlar. Çünkü şimdi sistem yapılanmasının dışladığı kesimlerini siz dışlıyorsunuz; ardından da sistemin öngördüğü, kabul ettiği ve içinde olmasını istediği noktaların arkasında duruyorsunuz. Sınırlarınızı ve kim olmanız gerektiğinin çemberinde kalıyorsunuz. Özetle, adlandırma bile siyasi bir hizalanmaya dönüşüyor.

Sistem partilerini düşünün: AKP’dir, MHP’dir, CHP’dir, İYİ Parti’dir vesaire… Bunlar sistem yapılanmasıdır. Birisi iktidardadır, birisi sistem içerisinde muhalefettedir. Ama hepsinin topluca karşı oldukları bir kesim var: Demokrasi güçlerine karşılar. Ve demokrasi güçleri içerisinde de Kürtlere karşılar. Bu tablo, Alevi hareketinin konumlanışını doğrudan etkiliyor.

Bakınız, MHP ne yapıyor? MHP, Hacıbektaş’ta cemevi açıyor. Ne bileyim, Horasan Erenler Federasyonu’na cemevi açılıyor. Cemevinin isminde “Hacı Bektaş Veli Cemevi” ya da dergâh, vesaire, ne ismi aklınıza gelirse… Çünkü sistemin öngörüsü bu. Yani “makbul” Alevilik, Horasan üzerinden, Bektaşilik referansı üzerinden kurumsallaştırılıyor.

“Demokrasi güçleriyle olduğunuz zaman başınıza bela gelecek” ön kabulüyle, aynı Suriye’deki gibi bir yaklaşım benimsendi. Suriye’de “Demokrasi güçleriyle aman olmayalım, nasılsa bizim Esad’ımız var, nasılsa bizi korurlar.” dendi. Ama yanı başında, orada Rojava mücadelesi verilirken Aleviler kendisini örgütleme ihtiyacı bile duymadı. Bu pasif tutumun bedeli ağır oldu.

Ama bugün gelinen noktada ne oldu? Esad gitti, katliamlar başladı. Ve şu anda Rojava güçlerinin desteğiyle orada Aleviler kendileri güç olmaya çalışıyorlar. Askeri yapılanmalarla örgütlenmeye çalışıyorlar. Ama iş işten geçti. Onlarca katliam yaşadı oradaki Aleviler ve hâlâ katliamı yaşıyorlar. Geç kalınmış örgütlenme, acıları durdurmaya yetmedi.

Bu dışlamalara, bu ötekileştirmelere son verilmesi gerekiyor. Alevi Temsilciler Meclisi neyimize yetmiyor da bir kesim temsiliyetini de oraya sokuşturuyoruz? Çünkü devletin kabul ettiği Alevi olmak istiyoruz. Devletin öngördüğü Alevi olmak istiyoruz. Sınırları belirlenmiş Alevi olmak istiyoruz. O olursak bize dokunmayacaklarını düşünüyoruz. Oysa gerçek temsiliyet, devletin çizdiği çemberin dışında inşa edilebilir.

Şimdi, Türkiye’de 1993’te Sivas Katliamı yapıldı. Sistemden kopacağını gördükleri Alevi kesimine yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Katliam sonrasında ne oldu? Alevi kitlesi “hurra” diye CHP’nin arka bahçesi hâline getirildi, tekrardan ve yeniden. “Türkiye laiktir laik kalacak”, “Mollalar İran’a” sloganları atıldı. Katliamın arkasında açık şekilde devlet olduğu bilindiği, görüldüğü hâlde; Sivas’taki katliamcıların arasında tek bir Şii yokken, hepsinin Sünni İslam geleneğinden geldiği herkes tarafından bilinirken, Kemalist kafanın İran düşmanlığına teşne oldular. Böylece öfke, failden saparak sistem içi kanallara yönlendirildi.

Oysaki 90’lı yıllardaki demokrasi mücadelesi, o yılların çetin kavgasında Alevilerin kendilerini demokrasi güçleriyle birlikte izah etmesinin önüne geçildi. Ve bunun yolu ve yöntemini devlet mekanizması organize etti. Bu devlet mekanizmasının organizasyonunda CHP de dâhil olmak üzere herkes rol aldı: Valisinden Bakanına, “Dışarıdaki vatandaşlarımız zarar görmemiş” diyen aklıevvel başbakanlarına kadar… Herkes rolünü oynayıp payını aldı. Sonuçları itibarıyla en büyük menfaati CHP gördü. Bu, sistemin kriz yönetimiyle tabanı yeniden dizayn etme pratiğidir.

Aleviler tekrar yüzünü CHP’ye döndü. Onun kanatları altına sığınarak, gene katilinden medet uman hâle getirildi. CHP “kültür dairesine” gönüllü bağlanma süreci başladı. Siyasi sığınma, inançsal özerkliği zayıflattı.

İkinci olay nedir? Bakınız, bunlar devletin on yılda bir Alevilere “yoldan çıkan Alevileri hizaya getirme” işleridir. Aleviler, Cumhuriyet Halk Partisi’nin arka bahçesi olmaktan aslında sıkıntı yaşamıyorlardı ama dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Ben bu partiyi Alevilerden ve Kürtlerden kurtaracağım,” dedi. Bu söylem, kopuşları tetikledi.

Bu ulusalcı faşist çete tarafından Aleviler CHP’den dışlanmaya başladılar. Onur Öymen, Dersim Katliamı ile ilgili o meşhur cümleleri o zaman kurdu: “Analar ağlamasın” diyorlar. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da “Analar ağlamasın diye bu mücadeleyi durduralım” dedi mi?” Anaları ağlatanların partisi olmakla övünen güruhun pervasızlıkları karşısında Alevi örgütlenmesi arayışa girdi. Bu arayış sonrasında Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin de dâhil olduğu -Murat Karayalçın o zaman SHP’nin başındaydı- bir parti kuruldu. Kimse onu konuşmuyor: EDP kuruldu. Bu, sistem dışı bir seçenek arayışının somut sonucuydu.

EDP kurulduğu zaman, son Garip Dede’de yapılan kurultayda gördüğümüz birçok şahsiyet, Alevi kurumları EDP’nin kuruluşunu selamladılar; Ankara’da Mülkiyeliler Lokalinde yapılan basın toplantısında çok heyecanlıydılar. Sivas Katliamı sonrası hükümeti protesto ederek istifa eden tek siyasetçi olan olan Eski Çalışma Bakanı Ziya Halis de EDP Genel Başkanlığına seçilmişti… Biz de heyecanlanmıştık… Toplumsal umut görünür hâle gelmişti.

Taksim’de 1 Mayıs’ta yürüdüğümüz zaman, o yıl 1 Mayıs Meydanı’na giren en büyük kitlelerden biri EDP’ydi. Yürüyüş korteji gerçekten müthişti, görülmeye değerdi. Bu kitlesellik, alternatif hattın potansiyelini gösterdi.

Ve burada ikinci operasyon geldi. Kemal Kılıçdaroğlu, devlet merkezli kaset operasyonu sonrası CHP’nin Genel Başkanı yapıldı. Gündem mühendisliği, yeni oluşumun ivmesini kesti.

1 Mayıs Meydanı’na giren en büyük kitlelerden biri EDP’ydi. Şimdi esamesi okunmuyor. Niye? Çünkü Kılıçdaroğlu’yla operasyon çekildi. Bu dönüşüm, Alevi kurumlarını yeniden CHP eksenine çekti.

Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına getirilmesiyle birlikte, yine “hurra” bizim Alevi yapıları, kurumları CHP’nin içerisinde kendilerini ifade edecekleri alanlar aramaya başladılar; tüm CHP’nin onları reddetme politikasına rağmen…

CHP, bir asimilasyon siyasetinin, yüz yıllık asimilasyon siyasetinin arkasındaki yapıdır, bakış açısıdır ve bu hâlâ devam ediyor. Dolayısıyla mesele kişilerden ziyade yapısaldır.

Bakınız, 7 Haziran seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi (HDP) güçlü bir çıkış yaptı. Bu çıkışın arkasında demokrasi güçleriyle Kürtlerin yapmış olduğu ittifak ve Alevilerin vermiş olduğu destek vardı. Bu, sistemden kopuşun başkaca bir resmiydi. Bu resim, sistemin reflekslerini sertleştirdi. Kimyasını bozdu.

Sistemden kopanlara şiddetli bir şekilde saldırıldı. Türkiye kann gölüne çevrildi. Devlet-IŞİD el ele her yerde bombalar patlatmaya başladı. Bu ittifakın dağıtılması için her şey yapıldı. Alevilerin tehdit edilmesi süreci hızlandırıldı ve tekrar Aleviler, Kızılbaşlar, Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurtarıcı olarak görmeye yönlendirildiler. Korku siyaseti, geri çekilmeyi tetikledi.

Ve bunların hepsi bir devlet organizasyonu olarak şekilleniyor. Ne zaman ki Aleviler umutlarını sistemden kopardılar, o zaman birileri devreye girip “kötünün iyisine” yönlendiriyorlar. Yönlendirme, seçenek yoksunluğu duygusuyla çalışıyor.

Kötünün iyisi kim? İşte Erdoğan yapılanması belli, kimlerle ittifak ettiği belli, Suriye’deki ittifak belli. Şam ittifakının Türkiye’deki temsilcisi ya da Şam’ın arkasındaki güç, HTŞ’nin arkasında olmakla övünen güç, Alevi katliamlarının arkasındaki güç. Bu okuma, bölgesel-politik sürekliliğe işaret ediyor.

Aleviler kendini örgütlemek,savunmalarını güçlendirmek yerine korkunun vermiş olduğu panikle yine sistemin “aman aman”ına sığınıyorlar. Şu anda ortaya çıkan resim bu. Sonuç olarak, statükoya dönüş sarmalı yeniden üretiliyor. Ulusalcı-faşist cephe Alevileri tekrardan devşirmek için, demokrasi güçleri ile olası birlikteliğini bozmak için yükleniyor. Alevilerin sınırlarını çizmek için elinden glen her şeyi yapıyor.

Çalıştay yapılıyor “Bütün Alevi örgütlenmeleri vardı.” Deniyor. Hayır, bütün Alevi örgütlenmeleri yoktu. Lütfedip oraya bir iki tane Kürt Alevi temsilcisi koymuşlar. İşi öyle kotorıyorlar. Söz hakkı verdiklerindee bunu bir lütufmuş gibi satıyorlar. Sembolik temsiliyet, dışlamayı gizleyemez.

Geçen yaptığım bir televiyon programında DAD Eşbaşkanı Zeynel Kete söyledi, ABF‘ye üye olmak için başvurulmuş ve iki yıldır cevap verilmiyormuş. Ve bu başvuruların ilk olduğunu sanmıyor! Sessizlik, reddin başka bir biçimidir.

Evet, bunu konuşalım. Yine Avrupa’da da aynı şekilde, Demokratik Alevi Federasyonunun Avrupa Alevi Konfederasyonuna katılma talebine cevap verilmiyor. Bu sistemsel bir dışlamadır. ABF Türkiye’deki konuşlardan, AABK Avrupadaki durumlardan dem vuruyor. Coğrafya değişse de yöntem değişmiyor.

Şimdi Erdoğan ne diyor? “Kürtlerin de hakkını biz savunuyoruz, Alevilerin de hakkını biz savunuyoruz, onun da hakkını, bunun da hakkını biz savunuyoruz.” Şimdi bizimkilerin mantığı nedir? “ Herkesin hakkını biz savunuyoruz“ diyorlar. Ayrımcılığa yok diyerek ayırıyorlar.

PSAKD, AKD, HBVAKV, Hubyar Vakfı, Tahtacı Federasyonu, ADFE, hatta Cem Vakfı… vs olunca ayrışmış olmuyorlar. Ama isim DAD, FEDA olunca ayrımcılık oluyor, bölücülük oluyor, Alevileri ayrıştırmak oluyor. Hadi oradan yok böyle bir yağma! „Devletin Alevisi olmayaacğız“ diyeceksin, sonrada sistemin öngördüğü sınırları örgütleyeceksin. İşte tam burada hak savunusu söylemi, fiili politikalarla çeliyor.

İsimlerin Siyaseti: “Alevi-Bektaşi”, peki diğerleri!

Alevi-Bektaşi Meclisi iyi niyetle izah edilecek bir durum değil. Mesela “Türk” kelimesini ele alalım. Oğuz Türkleri var, Gagauzlar, Kırgız, Kazak, Özbek, Uygur, Türkleri var, Kafkas Türkleri var…Bunların ortak yanı “Türk” olmalarıdır. Bu, tüm bu grupların hepsini izah eden ve tanımlayan isimdir. Şimdi siz eğer “Türk Oğuz Federasyonu” derseniz, bu isim ile örgütlenirseniz, siz sadece Oğuz Türklerinin, boylarının federasyonu olursunuz. Gagauzlar, Kırgız, Kazak, Özbek, Uygur…vs Türklerini temsil edemezsiniz. Sınırlarınızı çizmişsinizdir.

Almanya örneğini ele alırsak; Hıristiyanların iki ayrı büyük çatı örgütlenmesi var. Biri „Almanya Evanjelik (Protestan) Kilisesi“ diğeri „Almanya Katolik Piskoposlar Konferansı“. İsimleri, temsiliyetleri açıktır. Lakin ikisinin yan yana geldiği çatı örgütlenmesi „Almanya’daki Hristiyan Kiliseler Birliği“dir. Ne Evanjelik, ne de Katolik vurgusu yoktur.

Aynı şekilde Almanya’da AABF’in “görevli üye” (berufenes Mitglied) olrak içinde yer aldığı Almanya İslam Konferansı (Deutsche Islamkonferenz, DIK) aynı şekilde ortak çatı bir isim etrafında temsiliyet bulmaktadır.

Peki bizde neden “Alevi Bektaşi Federasyonu”? Aleviler içinde önemli ve saygın bir ocak olan Hacıbektaş Ocağını sadece zikretmek, ABF’yi, Alevi Bektaşilerin federasyonu yapmıyor mu? Oysa bu oluşumun içinde etkin kurumlardan biri zaten Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı’dır. Hacıbektaş Ocağını hakkınca da temsil ediyor.

Kısacası, “Alevi-Bektaşi” kavramı bu topraklarda yalnızca bir inanç ifadesi değil, aynı zamanda bir devlet tasavvurunun ürünüdür. Cumhuriyet’in erken yıllarında, dinin devlet eliyle yeniden tanımlandığı o dönemde, bu terim bir yandan kemalist-laik bir kimlik siyasetinin içinde biçim aldı, ve halkın yüzyıllardır süren inanç hafızasına sızdı.

1960’lardan sonra, özellikle de 27 Mayıs’ın ardından değişen toplumsal düzen içinde, “Alevi-Bektaşi” artık sadece bir inanç tanımı değil, resmi söylemin kullandığı bir üst başlık haline geldi. 1990’lara gelindiğinde ise, bu ifade yerleşti, kabullenildi ve hatta kimilerince kendi hakikatini anlatan bir ad gibi benimsendi.

Bu benimseyiş, yalnızca kültürel bir tercih değil, aynı zamanda devlet siyasetinin topluma sirayetinin göstergesidir. Devlet, Aleviliği doğrudan tanımlamak yerine, onu daha kolay biçimlendirebileceği bir şemsiye altına -Bektaşiliğin çatısı altına- yerleştirmeyi tercih etti. Bektaşilik, Osmanlı’dan devralınan miras içinde şehirli, düzenli, kurumlaşmış bir inanç biçimi olarak devlete tanıdık geliyordu. Halkın o özgür, ocak temelli Aleviliği ise, dağlarda, köylerde, hep merkezin uzağında kaldı.

Bugün “Alevi-Bektaşi” dendiğinde, bu iki yön birbirine karışıyor. Biri halkın diliyle konuşan, diğeri devletin diliyle tanımlanan. Bu yüzden bu kavram, bir yandan Alevi aydınlarının, derneklerinin ve kurumlarının görünür olma çabasını anlatır; öte yandan, merkezin inancı yeniden tanımlama arzusunun izlerini taşır.

Hacıbektaş Ocağı, Bektaşilik değildir. Bektaşilik tarih boyunca devletin elinde yeniden biçimlenmiş, kimi zaman merkezin gölgesine sığınmış bir yapıdır. Dolayısıyla, Bektaşiliğin Aleviliği temsil eden tek kimlik gibi sunulması, tarihe ve topluma karşı bir haksızlık olur. Bu farkın altını çizmek, yalnızca tarihsel bir görev değil, aynı zamanda inancın onurunu korumanın da bir yoludur.

Bu düzen II. Bayezid’le başladı. O dönemin, bugünün Kültür Bakanlığı’na bağlı bir “Cemevi Başkanlığı” gibi, Balım Sultan’ı Hacıbektaş’a gönderdiler. Onunla birlikte dergâha devletin eli değdi. O günden sonra ocağın dili değişti, nefesi değişti. Balım Sultan’ın kurduğu yapı, Bayezid’in oğullarına hizmet eder oldu; Yavuz’un ordusuna, devletin siyaset diline karıştı. Halkın nefesiyle kurulan yer, sultanın nefesini taşır hâle geldi.

Bektaşiler saraya çağrılırken, aynı elin tuttuğu kılıç Alevi ocaklarını vurdu.

O günden sonra ocakların dumanı başka tüttü.

Bilinmeli ki; devletle iletişim içinde bugüne taşınan yapılanma ayrı, bizim ocak geleneğimiz ayrıdır. Hacı Bektaş, Kureyş, Ağuçan, Baba Mansur, Sinemilli, Üryan Hızır… gibi ocaklar, Aleviliğin can damarlarıdır; birbirinden koparılamaz. Ama devlet, bir sistem olarak “Bektaşilik” adıyla yeni bir düzen kurdu ve bunu yüzyıllardır Alevilere dayatıyor. Bu yüzden bugün, ocak geleneğiyle Hacıbektaş Ocağı ve resmi Bektaşiliği birbirine karıştırmadan konuşmak zorundayız.

1826’da Nizam-ı Cedid ordusunun kurulmasıyla, Yeniçeri ordusunun lağvedilmesi sürecinden sonra ciddi bir Bektaşi katliamı yaşatılmıştır. İstanbul başta olmak üzere, Osmanlı’nın egemen olduğu her alanda Bektaşiler katledilmişlerdir. Yaşamlarını sürdürebilenler de Alevi topluluklarının içerisine, yakınına gelerek yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Onun için bugün bizim geldiğimiz nokta, Osmanlı’nın, Yavuz’un, o gün kurmuş olduğu Kültür Bakanlığına bağlı cemevi idaresini -saraya bağlı idi- bugün kabul etmiş oluyoruz. 400–500 yıl sonra teslim olmuş oluyoruz. Teslimiyetin ismidir bu. Bu tarih bilinci olmadan devletin bugün yaptıklarını anlamak güçtür.

Geçenlerde yaptığımız bir televizyon programına katılan Erikli Baba Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Dursun Aydoğdu, konuşmasında çok açık bir şey söyledi: “Farklılıklarımız olsa da hepimiz Aleviyiz,” dedi.

Eğer “Alevilik” sizi tatmin etmiyorsa, daha size ne lazım? Dursun Aydoğdu bunu söylerken hakikatin tam ortasındaydı. Çünkü mesele burada düğümleniyor: Devletin icazet verdiği yer Alevilik değil, Bektaşilik.

Bakınız, Türkiye’de Alevilik tekke ve zaviyeler yasasıyla yasaklandıktan sonra devletin icazet verdiği; sonra devlet büyüklerimizin tek gittikleri yer Hacı Bektaş’tır. Hacı Bektaş’a her yıl gidilmiştir. Ve Alevi topluluklarına yönelik mesaj Hacı Bektaş’ta verilmiştir. Yani Süleyman Demirel’inden Özal’ına, Mesut’undan Ecevit’ine aklınıza gelecek tüm devlet yapılanmasının temsilcileri oraya gitmişler ve oradan Alevilere yönelik açıklama yapmışlardır. Çünkü onların istediği örgütlenme budur. Simgesel mekân, siyasi meşruiyet üretiminin merkezidir.

Akademisyenler Alevi kurumlarında fır dönüyorlar. Osmanlı’nın fetvalarının incelenmesi lazım. Çalıştayda, orada dilbilimcisi yok muydu? Akademisyen diyorsunuz da dilbilimcisi yok muydu? “Alevi Bektaşi Federasyonu”nun kelime anlamı itibarıyla neyi temsil ettiğini çok rahatlıkla söyleyebilirler. Ama bunu yapmıyorlar. Çünkü değinmek istemiyorlar, bu tartışmanın içerisine girmek istemiyorlar. Bu tartışmalardan kaybedeceklerini, bazı kapılarının kapanacağını düşünüyorlar. İsmin politik yükü görmezden geliniyor.

Çünkü Alevilik bir gelişim kapısı hâline getirilmiş, nadasta bekleyen tarla gibi sürülecek bir besleme kapısı hâline getirilmiş. Ve oturuyorlar, yalan üzerinden güzelleme yapıyorlar. Ve bunu yaparlarken de resmi sistemin tarih anlayışını örgütlüyorlar ve bize dayatıyorlar. Tarihi anlatırken devletin tarihini, Yavuz’un tarihini, Kanuni’nin tarihini, Kemalin tarihini bize Alevilik tarihi gibi anlatıyorlar. Bu, tarihsel çarpıtmanın sürekliliğini sağlıyor.

Kusura bakmasınlar, biz hiçbir zaman Kanuni ile birlikte Macaristan’a sefere gitmedik. Bosna’yı fethetmeye gitmedik, Arnavutluk fethine gitmedik. Biz Maraş’ta katledildik, Tokat’dai Çorum’da, Dersim’de katledildik, Sivas’ta katledildik, Hawraman’da katledildik. Kusura bakmayın, biz kimseyle fethin peşine gitmedik. Gidenler, bugünkü Kültür Bakanlığı bünyesinde örgütlenen o zamanın cemevi başkanlığıdır. 400-500 yıldır bizden biat istiyor. Yavuz’a, Kanuni‘ye bizden biat istiyor. Bizim tarihimiz, fetih değil, fetihçi zülme karşı direniş tarihidir.

Ayrıca Alevi-Bektaşi örgütlenme tarzı ve biçimi dikeydir. Yatay bir örgütlenme değildir. Devlettir. Orada tartışılmış; tartışmanın içerisinde güya, yatay örgütlenmenin kıymeti anlatılmış. İiyide etmişler lakin Bektaşilik piramit şeklindedir ve devletin müdahalesine açık olan alanımızdır.

Atama yöntemiyle dedeliğin yapıldığı, pirliğin örgütlendirildiği, cemlerin yürütüldüğü bir sistemdir bu. Sonradan insanların dergahlara, tekkelere giderek bağlılıklarını bildirerek dahil olabildikleri sızmanın merkezidir. Modern dünya görüşümüz ayrı olabilir. Modern dünyada birçok şeyi değiştirmemiz gerekebilir. Yarın bana “Doğru olan nedir?” derseniz, doğru olanın bu olabileceğini de söyleyebilirim. Ancak koşullar belirleyicidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi antidemokratik bir yapılanmada, demokrasinin tesis edilmediği bir yerde, benim bütün kalkanlarımı indirerek, savunmasız bir şekilde bu devletin karşısına çıkarılmaya çalışılan bir yapılanmadan bahsediyoruz. Ve devlet ısrarla bu yapılanmanın güçlenmesini, örgütlenmesini ve Alevilerin temsiliyetine oturmasını istiyor. Yani hedef, denetimli bir temsiliyet kurmaktır.

Yarın öbür gün “Bektaşilik” kelimesi fazla gelmeyecek; “Alevilik” kelimesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde fazla gelecek. Çünkü ayrıştırmayı onun üzerinden yapıyor. Diyor ki: “Ben Bektaşiyim; ‘Anadolu Aleviliği’ diye bir kavram uydurduk.” Onun üzerinden izah etmek istediği şey de zaten Devlet Bahçeli’nin bugün gündeme getirdiği Orta Asya’nın erenleri hikâyesidir. Bununla birlikte, diğer Alevi topluluklarıyla da ilişkilerin kesilmesini ya da onlar üzerinde hâkimiyet kurulmasını bir araç olarak kullanıyor. Kavramsal mühendislik, siyasi amaçlara hizmet ediyor.

Ve birçok Alevi örgütlenmesinin tarihçesine bakarsanız, Kürt Alevilerinin, ocak Aleviliğinin kendisini yaşattığı alanlarda bu müdahalelerin hepsine Aleviler maruz bırakılmıştır. Aleviler içerisinde bu tartışma ve kavga çıkarılmıştır. Böl-parçala-yönet taktiği sürekli işletilmiştir.

Bugün “Alevi Bektaşi Federasyonu” cümlesi Alevileri bölen bir cümledir; bütünüyle bir cümle değildir. O zaman kalkıp diğer tarikatları, diğer süreklileri de yazalım. Yazalım; Ağuçan’ı yazalım, “Alevi Ağuçan Federasyonu” yazalım. Ağuçan’ın talipleri, Aleviler içerisindeki en büyük talip kitlesine sahiptir. Eğer kapsayıcılık iddiası varsa, adlandırma da kapsayıcı olmalıdır.

Yani o zaman yapalım. Yok, olmaz. Neden? Çünkü 300 yıl boyunca Osmanlı’ya kan kusturan ocaktır Ağuçan. Onun için yapılmaz; Ağuçan yapılmaz. Ağuçan ismi bile zikredilmez. Ama Bektaşi kelimesinin zikrine geldiği zaman bir bakıyorsunuz, herkes ortaklaşıyor. Sanki Alevileri ayırmak gibi oluyor. Hayır, Alevileri bu şekilde ayrıştırıyorlar. Seçici görünürlük, tarihsel hesaplarla belirleniyor.

Alevileri tekleştiriyorlar, Alevileri asimile ediyorlar. Alevilerde “Yol bir, sürek bin bir” idiasını öldürüyorlar. Birçok hikâyemizi, birçok kuralımızı, kaidemizi ortadan kaldırıyorlar. Bektaşilerin geleneğini, Bektaşilerin geleneğindeki örgütlenme biçim ve tarzını, Alevilere dayatıyorlar. Makul Alevilik böyel örgütleniyor. Bu gelenekten kopuş, kimlik erozyonu yaratıyor.

Osmanlının tekke ve dergâhları üzerinden Aleviler üzerinde kurumsallaşmaya çalıştığı biliniyor. Bu tekke ve dergahlara bakınız hepsi Osmanlı’dan icazetlidir. Bu mirasın niteliği iyi analiz edilmelidir.

Tarihi düzgün ve doğru yazmak; tarihi yazarken korkmamak lazım. Ama bizimkilere alan çizilmiş. Bir çemberin içine almışlar bizi. “Bu alanın dışında hareket ederseniz başınız belaya girer.” Diyolarlar. Koku salıyorlar. İşte bu korku, düşünsel çeperleri daraltıyor. Günümüzde Aleviliği boğuyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde basit alınacak bir sistematik yok. Köklü bir devlet geleneği var. Bugüne kadar ayakta kalmış, binlerce yıllık devlet geleneği var. Yani “Alevilerin o kadar saf olmaması gerekiyor” diyorum. Tarihsel akılla hareket etmek zorundayız.

Devlet ve Partiler Aleviliği Nasıl Konumlandırıyor?

Horasan eskiden çok uzak bir yerdi; kimse bilmezdi. Bilinmediği için de uzaktan olabilirliği vardı ki Aleviler zaten hareket hâlinde bir topluluk. Son yıllarda hem medyanın gelişmesi hem Alevi toplumunun dışarıya açılmasıyla birlikte bu yerleşke -bugün bir Kürt yerleşkesi olduğu- daha görünür hâle geldi. Diğer toplulukların da yoğun yaşadığı; Yaresanların, daha önceki Zerdüştilerin, Mazdeklerin yaşadığı bir alan olduğu herkes tarafından net şekilde görüldü. Bilginin artması, mitleri dağıttı. “Kral çıplak” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşu itibarıyla, ilk günden bu yana Türk-İslâm sentezi üzerine kendisine bir kurgu yarattı. Ve bu kurgu içerisinde de Alevilere bir rol biçti. Aleviler ancak uzaktan gelen bir kültürün temsilcisi olabilirdi; çünkü Ortadoğu’daki İslâm içi muhalif yapılanmaların bir parçası olamazlardı. Böylelikle, Türk uluslaşmasına yedirilmeye çalışıldılar. Son günlerde belki sıkça görüyorsunuz: “Türkse Müslüman, Müslüman değilse Türk değildir” gibi söylemler… Bu, sadece bugün üretilmiş bir söylemden ibaret değildir. Bu yaklaşım, kuruluş dönemi ürünüdür. Türk uluslaşmasının özüdür.

Teorik olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti yıllardır bunu uyguluyor. 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi  bunun en bariz örneğidir. Yıllar geçti. Hikâye şöyle okunuyor: “Balkanlardaki Türkler geldiler; Türkiye’deki Yunanlar, Rumlar gönderildi.” Oysa mesele öyle değildir. Anlaşmanın kendisi şudur: “Balkanlardaki Müslüman toplulukların Türkiye’ye getirilmesi, Türkiye’deki gayrimüslimlerin de Balkanlara gönderilmesi” meselesidir.

Yani bu konuda, Türk olan ama Hristiyan olan topluluklar Yunanistan’a sürgüne gönderildi. Bunların en bilinenleri, Anadolu’nun ortasında yaşayan Karamanlı Türkleriydi; Kayseri, Niğde, Nevşehir, Konya ve Aksaray civarından gönderildiler. Türk’tüler, ama Ortodoks Hristiyan inancına bağlı yaşıyorlardı. “Mübadele” kararı alınınca, Türk olan bu Hristiyanlar da Yunanistan’a gönderildi. Bugün hâlâ Yunanistan’da, özellikle Makedonya ve Atina çevresinde, bu bölgelerden gönderilmiş Türk kökenli Hristiyan aileler yaşamaktadır. Çünkü bu topraklarda Türklük kavramı İslam’la özdeşleştirilmiştir. Dolayısıyla, din-etnisite eşitlemesi o dönemin politikasının omurgası oldu.

Yani bu şu anda ortaya çıkmış bir durum değil; Cumhuriyetin kuruluş yapılanması bunun üzerinedir. Türk-İslâm sentezi bugün ortaya çıkmış bir olay değil; Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte hayat bulmuş bir olaydır. Tekke ve zaviyeler kaldırılmış ama onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığı idame ettirilmiş. İslâm’ın Hanefi mezhebinin örgütlendirilmesi yüz yıldır tepemizde dolaşıyor. Diyanet, bu sentezin kurumsal taşıyıcısıdır. Onun için her zaman güçlüdür. Devleten en büyük bütçeyi almaktadır.

Osmanlı zamanında bu kadar etkin ve güçlü bir şekilde bize müdahale edemiyorlardı. Osmanlı’nın idari yapısındaki haraç meselesi “bana biat edip haracını veriyorsan dinini yaşa” modeli ve merkezden uzak yaşam alanları Alevileri bir anlamda ayakta tutuyordu. Yüz yıllık Cumhuriyet ise varlıklarını sürdürmek isteyen kesimler üzerinde acımasız katliamlar gerçekleştirerek sınırlarının her alanını önce askeri olarak kontrolüne aldı. Ordu, polis, jandarma, mahkemeler, idari yapı her alana hâkimiyet kurdu. Toplulukların hareket alanı daraldı.

Böyle bir hakimiyetin olduğu bir ülkede inancınız tanımıyor, suç kategorisine giriyor ve inancınızın gereklerini yerine getirmeniz yasaklanıyor. Biz bu haldeyken,  Diyanet, bütçeden her zaman en güçlü payı alarak yüz yıldır tepemizde boza pişiriyor. Türk-İslam sentezci devlet kayafasına göre Alevilerin uzaktan yakından Türk Uluslaşmasına dâhil edilmemesi gerekiyor. Ama büyük bir topluluk var, bu topluluğu ne yapacaksın? Türk uluslaşmasında Alevilere biçilen rol Orta Asya’dır. “Kültürel folklor” alanına hapsedilmek isteniyoruz.

Orta Asya steplerinden gelen, orada inançlarını kaybetmeyen; Şamanist Türk kültürünün en eski geleneklerini yaşatan ve bu coğrafyada da değiştirmeyen o damar, “bizim kültürel, milli yapılanmamız” olarak Cumhuriyet içinde bir role oturtulmuştur. Bu kurgu ile, Aleviliğin siyasi etkisini nötralize etmeyi, onu etkisiz bir kültür unsuruna indirgemeyi hedeflemiştir.

Bu kavram aynı şekilde Kürt klasik yapılanmasında da var. Kürtlerin ilkel milliyetçi yapılanması, Kürt uluslaşması içerisinde Alevilere yer tanımamıştır; tıpkı Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi. Kürt tanımlanması Kürt-İslam üzerinden okunmuştur. Peki Aleviler ne olacaktır? Kürtlerin büyük bir bölümü de Alevi. Onlar da aynı şekilde Aleviliği, Kürtlerin en eski kültürel yapısı; İslâm ordularının gelip bu coğrafyaya hâkim olduğunda ona karşı direnen, ayakta kalan ve Kürtlüğü bugüne getiren inanç olarak tanımlar. Sonuçta iki farklı uluslaşma çizgisi, Aleviliği kültüre indirger.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Alevi tanımlamasıyla ilkel Kürt milliyetçiliğinin Alevi tanımlaması aynıdır. İkisi de uluslaşmada Aleviliğe yer tanımıyor ve bırakmıyor. Bakınız, MHP’nin de şu andaki organizasyonunun tamamıyla kurgusu bildiğimiz Horasan masalıdır. Kürtlerin “Kart-Kurt” masala gibidir. Türk uluslaşmasında tüm kapılar Orta Asya’ya çıkıyor! Yani kültürel bir alan açıyor: “Kültürel bir alanda kalınız,” diyor. “Seni inanç olarak almayacağım,” diyor. Aleviliğin inancı ve siyasi iddiası böylece bastırılıyor.

Çünkü senin inanç olarak karşılanman ve inanç olarak algılanman bu topraklarda ciddi bir İslâm içi muhalefeti doğuruyor. Bunu istemeyen ve tercihlerini İslâm’ın Sünni yorumundan yana yapan yapılanma, senin varlığını bu coğrafyada hala ortadan kaldıramıyorsa sana bir kılıf uyduruyor. Ve bu kılıf da “Kültürel değerimiz; çok kıymetli, Türkçeyi bugüne kadar getirenler, yedi ulu ozanımız” vesaire gibi hikâyelerle bir Alevi manzarası yaratılmaya çalışılıyor. Kabul, kültürle sınırlanıyor. Çember çizliyor.

Bu Alevi manzarasını Türk-İslâmcı kesimlere satıyorlar. “Bunlar bizim en eski kültürel değerlerimiz; bunlar Türklüğümüze çok şey kattılar” diyerek, kendi uluslaşmasına Türk Uluslaşmasına yama hâline getiriyorlar. Aleviliği bir din olarak da, bir manevi değer ya da inanç olarak da kabul etmiyor, reddediyorlar.

Hep mazlun olmuş, mazlumun yanında durmuş, zulme karşı direnmiş olan Alevilerin mirasını silmeye çalışıyor. Bizim dünyaya bakış açımız, inancımız, direniş mirasımız, yaşanmış bir hakikatten çıkarılıp vitrine konuyor.

Aleviliğin dağıtılması esas alınıyor; yani Kerbelâ’nın dağıtılması. Alevi direnişinin, Pir Sultan’ın duruşunun, Seyit Rıza’nın mücadelesinin ortadan kaldırılması isteniyor. Onların yerine, kelaynak kuşları gibi koruma altına alınmış, kalanların da aynı kafese konduğu bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Direnişin siyasi içeriği boşaltılıyor; geriye sadece süslenmiş bir hatıra bırakılıyor.

Hatay’da bir Ermeni köyü var; Vakıflı köyü. Sanırsam Ermenilerin yaşadığı son köy. Biz gittik; köy sakinleri bize şunu anlattılar: “İnsanlar buraya geliyor, yüzümüze bakıyorlar; Ermeni nasıl bir şeydir diye.” Hal bu. Ötekileştirmenin gündelik hali bu.

Nazlı Ilıcak’la bir karşılaşmamızda şöyle dedi kadın: Yıllarını gazeteciliğe vermiş bir kadın, “Bir cemevini ziyaret ettim; bu Aleviler de bizim gibiymiş,” dedi. Yani bilgi bundan ibaret. O kadar ötekileştirilmiş, dışarıya itilmiş ve kabul görmez bir hâle getirilmiş ki… Cehalet, önyargının doğal yakıtı haline getirilmiş.

İslam coğrafyasında gerçek bir değişim ve dönüşüm arıyorsak, bunun merkezinde Alevilik vardır; Şii damar vardır. Bu çizgi, tarih boyunca İslam’ı sorgulamış, yanlışlarını göstermiş, yenilenmeyi önermiştir. Kısaca, Alevilik, İslam’ın en cesur eleştirisidir.

Bu hareket başarılı olamamıştır; ama asıl mesele bu değildir. Asıl mesele, bu sorgulayıcı damarın -yani İslam’ın içinde değişimi mümkün kılan tek damarın- kasıtlı biçimde dışarıya itilmesidir. Devlet, toplum ve din kurumları bu yapıyı “ayrı, uzak, gayri” ilan ederek kenara koymuş, yok etmek için en acımasız yöntemleri kullanmıştır.

Sünni egemenliğin hâkim olduğu bu coğrafyada en büyük düşman olarak görülen kesim Aleviler ve Şiilerdir. Özellikle Ortadoğu’da son beş yüz yıldır süren temel çelişki, Sünnilik ile Şiilik arasındaki kanlı ayrışmadır. Siyasal İslamcıların diğer tüm kesimlere gösterdiği hoşgörüyü Alevilere göstermemesinin nedeni de budur: Alevilik, bu yapının kendi içine bakmasını, değişmesini zorlayan bir duruştur. Aynadır. Şimdilerde bu ayna parçalanmaya, dağtılmaya çalışılıyor.

Böylece, İslam’ın içinden gelebilecek reform, yenilenme, iç hesaplaşma olasılığı daha baştan budamıştır. Alevilik yalnızca bir inanç olarak değil, aynı zamanda bir eleştiri ve yenilenme kültürü olarak da susturulmuştur. Susturlması için moda deyim ile “içerden ve dışardan” saldırılar devam etmektedir.

Milliyetçilerin Alevi aşkı ERGİN DOĞRU

Aleviliği, kirli politikaların sahası haline getirmek isteyen; geçmişin katliamcı zihniyetini örtmeye çalışan bu ırkçı-faşist politikalara sahip çevreler şunu iyi bilmelidir ki: Alevilik, milliyetçilere bırakılmayacak kadar naif, insancıl, eşitlikçi ve demokratik bir inanç ve yoldur

Son dönemlerde iktidarın “Alevi İşleri Başkanlığı” kurması ve Alevilere yönelik kayyum atamaları sonrasında, milliyetçi cenahta özellikle Devlet Bahçeli üzerinden belirli hamlelerin bilinçli şekilde yapılmaya başlandığı gözlemleniyor. Son olarak Bahçeli’nin Nevşehir’de Türkiye’nin en büyük” cemevi külliyesi” yapımı için gerçekleşti. Peş peşe gelen bu çıkışlar karşısında, milliyetçi çevrelerin Alevilere yönelik bu yeni söylemi, yaklaşımları tesadüf müdür diye düşünülürse, cevabın “hayır” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki, muhafazakâr milliyetçilerin Alevi söylemi samimi midir? Bu sorunun cevabını tarihten okuyabiliriz. Kısaca söylemek gerekirse, milliyetçilerin Alevilere yaklaşımı samimiyetsiz ve taktiksel olmuştur. Tarihe bakmak bu konuda yeterlidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan İttihat ve Terakki, ulus-devlet inşası sürecinde siyasal çatışmalarla birlikte sosyal-toplumsal çatışmaları da kullanmıştır. Bu süreçte kurdukları komisyonlar, Osmanlı sınırları içindeki etnik kimlikleri ve toplumsal enerjileri inceleyerek politikalar geliştirmiştir. 1900’lü yılların başında görevlendirilen bazı isimler, “Hakikatçiler”, “Kızılbaşlar”, “Elâk” gibi adlarla anılan ve Osmanlı tarafından İslam dışı, sapkın olarak görülen Aleviliği dinlemiş ve kayıt altına almıştır.

İttihatçılar, ulus yaratma politikaları kapsamında Alevileri “Türk” olarak tanımlamış, Aleviliği de Türklüğün inancı olarak sunmuştur. Bu tezlerini güçlendirmek adına Aleviliği Ahmet Yesevi’ye ve Orta Asya Türklüğüne bağlamışlardır.

Bu yaklaşım Cumhuriyet’in kuruluşunda da devam etmiştir. Her ne kadar Bektaşilik üzerinden Alevilik yeni rejimin temel güçlerinden biri olarak lanse edilse de, pratikte Cumhuriyet yönetimi de selefleri gibi Sünni-İslam ve Türklük çizgisini benimsemiştir. Bu tercihin sonuçlarını özellikle Kürt Aleviler Dersim’de ağır şekilde yaşamıştır.

Cumhuriyet yönetimi yalnızca kayyum atamalarıyla değil, inanç politikalarıyla da Alevileri dışlamıştır. Alevi dergâhları kapatılmış, cem yapmak hakaret ve suç sayılmıştır.

1940’lardan itibaren toplumda oluşturulan Alevi karşıtı söylemler, devlet tarafından örtülü biçimde sürdürülmüş; inkâr ve asimilasyon politikaları geliştirilmiştir. Demokrat Parti döneminde ise milliyetçi ve muhafazakâr çevreler, Alevi düşmanlığını Sünni çoğunluğu kontrol altında tutmak adına kesintisiz şekilde sürdürmüştür. Bu dönemde, Alevi inancına ait ibadetler yasaklanmış, pirler ve dedeler ise tehlikeli ilan edilmiştir.

1960’larda yükselen sol dalga büyük ölçüde Aleviler tarafından desteklenmiştir. Alevilerin sola yönelmesi, milliyetçi-muhafazakâr kesimlerde Alevi karşıtlığını daha da artırmıştır. Bu kesimler Alevileri sapkın, dinsiz, ahlaksız gibi sıfatlarla hedef almış, bu söylemleri antikomünist ajitasyonun bir parçası hâline getirmiştir.

1970’lerde ülkücü faşist çevrelerin propaganda materyallerinde bu nefret dili açıkça görülür. Milliyetçi yazar Emine Işınsu’nun çok okunan romanı Sancı’da düşman figürü solcu gençler olarak çizilirken, bunların ya Kürt ya da kasabalı Alevi olduğu vurgulanır. Aynı şekilde Hazret dergisinin 1978 Ekim sayısında yayımlanan bir makalede, “Antep, Sivas, Elazığ, İstanbul, Ankara’daki kurtarılmış bölgelerin Alevi mahallelerinde olması tesadüf değildir” ifadesiyle Aleviler açıkça hedef gösterilmiştir.

Bu tür propagandaların sonucu olarak, Aleviler 1970’lerde ülkücü komandolar ve sivil faşistlerin hedefi hâline gelmiş, Hatay, İskenderun, İslahiye gibi yerlerde başlayan kıyım girişimleri, Maraş ve Çorum’daki katliamlara dönüşmüştür.

Milliyetçi-faşist kesimlerin bu katliamları “inanç düşmanlığı” olarak göstermesi, özünde devletçi ve ırkçı bir yaklaşımın yansımasıdır. Kendilerini devletin sahibi gören bu kesimler, devlet üzerindeki egemenliklerini korumak için Alevileri tehdit olarak görmüştür. Özellikle kırsaldan kente göç eden, eğitimli ve ekonomik olarak güçlenen Alevi orta sınıfı, bu çevreleri rahatsız etmiştir. Alevilerin ekonomik ve entelektüel birikimi, milliyetçi-muhafazakâr çevrelerce “dinsiz sapık Aleviler” söylemiyle hedef alınmıştır.

Tanıl Bora, bu konuda şöyle der: “Alevileri komünistleştiren, yozlaşmanın son aşamasını burada gören ülkücüler, 70’lerde Alevi mahallelerine yönelik sistemli saldırılarla Alevi-sosyalist örtüşmesini pekiştirmiştir.”

Merkezi milliyetçi kadrolar tabandaki bu düşmanlaştırıcı politikaları açıkça savunmasa da, Aleviliğin Türklüğünü öne çıkaran propaganda yapmaktan da geri durmamıştır. 12 Eylül darbesi sonrası geliştirilen “Türk-İslam sentezi” çizgisinde Aleviler potansiyel tehdit olarak görülmüş, Namık Kemal Zeybek gibi isimler Aleviliği Türklüğün inancı olarak tanımlamaya başlamıştır.

Özellikle Avrupa’daki ülkücü yapılar, Alevi dernekleri ve şahsiyetleri üzerinden Alevilere ulaşmaya çalışmıştır. Bahçeli ve Türkeş, 1980 sonrası dönemde Alevilere yönelik “ılımlı” mesajlar verse de, bu mesajların özü yine Aleviliği Türklükle özdeşleştirmeye dayalıdır. Bu politikalar, İç Anadolu ve Karadeniz’deki bazı Türk Alevilerle kısmi ilişkiler kurulmasını sağlasa da, Alevi toplumunun geneli üzerinde etkili olamamıştır. Çünkü Aleviler, yaşadıkları katliamları ve dışlanmışlıkları unutmuş değildir.

Ancak milliyetçi-muhafazakârların bu Alevi açılımına, Aleviler içerisindeki bazı şahsiyet ve örgütlenmelerin de zemin sunduğunu belirtmek gerekir. Bu şahsiyetler, katliamcı, ırkçı milliyetçi politikaların meşrulaşmasına katkı sağlamıştır.

Bu noktada Doğan ailesi dikkat çekicidir. Baba Hüseyin Doğan, Adalet Partisi milletvekilliği yapmıştır. 1960 ihtilali sonrası partide yaşanan ayrışmada oğlu önemli bir rol oynamıştır. 1980 darbesi sonrası kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurucularından biri de Hüseyin Doğan’ın diğer oğlu İzzettin Doğan’dır. Bahçeli’nin Alevilere destek açıklamalarına İzzettin Doğan’ın olumlu yanıt vermesi, bu çizgiyle olan bağlarının sürdüğünü göstermektedir.

Doğan ailesinin 1964 yılında çıkardığı Cem dergisinin ilk sayısında “özbeöz Türk evlatlarıyız” ifadesiyle “en Türk” olma iddiasını ortaya koyması da bu yönelimi açıkça ortaya koyar.

Alevi örgütlenmeleri ile milliyetçiler arasındaki bireysel ve çevresel etkileşimler kesintisiz sürmüştür. Faşist akademisyenlerin Alevilik üzerine yazdığı kitaplar, adeta İttihatçı Said Bey’in çalışmalarının devamı niteliğindedir. Aynı şekilde gazeteci Aslan Bulut’un Alevilik üzerine yazıları da bu yaklaşımı beslemektedir. Milliyetçiliğin Alevilik İçindeki Truva Atları

Son dönemlerde “Alevilik” iddiası ve adıyla kurulan bazı dernekler ve cemevlerinin, iktidara yol veren ve milliyetçiliği öne çıkaran söylem ve semboller kullanmaları kesinlikle tesadüf değildir. Bu durum, milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin Alevilik içindeki etki çabalarının hâlâ sürdüğünü göstermektedir. Cumhuriyet’in egemen çizgisini takip eden bu kesimler, inkâr ve imha ile başaramadıklarını şimdi kaleyi içten fethetme taktiğiyle gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Bu anlayış, Aleviliği özünden uzaklaştırarak, onu egemen inanca benzetmeye; Aleviliğin içini boşaltıp Türk milliyetçiliğini ön plana çıkarmaya yöneliktir. Amaç, Aleviliği içten bitirmek ve sistemin taleplerine uygun hale getirmektir.

Bu politikalar karşısında Alevi inancının geleceği, toplumsal ihtiyaçları yerine; kişisel çıkarlarını öne çıkaran ve geri politikaların önünü açan bazı kişi ve yapıların tutumu, Aleviliğe verilen en büyük zararlardan biridir.

Aleviliğin ırkçı, milliyetçi, muhafazakâr anlayışlarla yan yana getirilmesi, hatta bu anlayışların savunulması, açıkça Aleviliğin inkârıdır. Yolun gereği, “72 millete bir nazarla bakmaktır.” Zalimle bir olmayan, eşitsizliği kabul etmeyen bir inanç olan Alevilik adına; en geri, ırkçı ve faşist söylemlerin gölgesine sığınmak, sadece inancın özünü inkâr değil, aynı zamanda Aleviliğe ihanettir.

Bu düşkünler; insanın insana üstünlüğünü savunan, canlıya kıymayı, zorla tahakküm kurmayı, rengini ve dilini inkâr etmeyi nasıl Alevilikle bağdaştırıyorlar? Alevi maskesiyle milliyetçi sloganlar atan bu zavallılar, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Madımak gibi Alevi katliamlarını gerçekleştiren zihniyetle nasıl yan yana durabilir?

Toplumda yaygın bir söz vardır: “Bir kere düşenin nerede duracağı belli olmaz.” Bu düşkünler de bir kez yoldan çıktıktan sonra sınır tanımamaktadır.

Irkçı milliyetçilerin Alevi oyunu karşısında her zaman dikkatli olunmalıdır; ancak asıl tehlike, Alevilerin içindeki Truva atlarıdır. Alevi inancına, felsefesine ve yaşam biçimine sahip çıkanlar; çekinmeden, üstünü örtmeden, hesaba girmeden, Aleviliği milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin kirli politikalarıyla lekelemeye çalışan bu yol düşkünlüğüne dur demelidir.

Yolun hizmetinde olan her can şunu iyi bilmelidir: Alevi düşmanı ırkçı milliyetçiliğe karşı durmanın yegâne yolu, hakikat sahibi canların hızla örgütlenmesi ve inançlarına sahip çıkmasıdır. Aleviliği, kirli politikaların sahası haline getirmek isteyen; geçmişin katliamcı zihniyetini örtmeye çalışan bu ırkçı-faşist politikalara sahip çevreler şunu iyi bilmelidir ki:

Alevilik, milliyetçilere bırakılmayacak kadar naif, insancıl, eşitlikçi ve demokratik bir inanç ve yoldur.

Alevi Hakları: Mücadele ve Taleplerin Tartışıldığı Panel

Almanya’nın Baden-Württemberg bölgesinde Alevi toplumunun hak mücadelesi ve taleplerinin ele alınacağı önemli bir panel dizisi düzenleniyor. AABF BW Süd Platformu ve bileşenleri tarafından organize edilen panellerde, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ile Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Arslan konuşmacı olarak yer alacak.

Organizasyon, Alevi toplumu arasında birlik ve dayanışmayı artırmayı hedefliyor. Düzenleyiciler, tüm canları bu önemli etkinliğe davet ederek, “Birliğimizi güçlendirmek, ortak taleplerimizi dile getirmek ve dayanışmamızı büyütmek amacıyla panelimize katılmanız, birlikte oluşturduğumuz dayanışma gücüne güç katacaktır.” şeklinde bir çağrıda bulundu.

Panel programı 20 Ekim 2025 tarihinde Schopfheim’de başlayacak. Ardından 21 Ekim’de Müllheim, 23 Ekim’de Karlsruhe, 24 Ekim’de Offenburg, 25 Ekim’de Bühl ve 26 Ekim’de Kehl’de devam edecek. Tüm etkinlikler saat 18.00’de başlayacak, Kehl’deki oturum ise 13.00’de gerçekleştirilecek.

Bu paneller, Alevi toplumunun hakları ve talepleri üzerine derinlemesine bir tartışma ortamı sağlamayı amaçlıyor. Her kesimden katılımcının davetli olduğu etkinlikler, Alevi kimliğinin ve inanç özgürlüğünün korunması adına önemli bir fırsat sunuyor.

Alevi kurumları: ‘Cemevi Külliyesi’ne müdahale kabul edilemez!

Alevi kurumları, MHP tarafından 11 Ekim’de Hacı Bektaş’ta açılması planlanan “Cemevi Külliyesi”ne sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve diğer birçok Alevi derneği, bu girişimin Alevi inancına yönelik bir dizayn çabası olduğunu belirtti. Açıklamada, “Bu yapıya rızalık göstermeyeceğiz. Külliye kavramının Alevi inanç geleneğinde yeri yoktur” ifadelerine yer verildi.

Alevi kurumları, MHP’nin geçmişteki Alevi katliamlarıyla anıldığını vurgulayarak, “O katliamların sorumluluğunu taşımayan bir siyasi geleneğin, Cemevi Külliyesi açıyoruz demesi; Alevi toplumunun vicdanında bir samimiyet ifadesi değil, aksine bir asimilasyon girişimidir” dedi. Açıklamada, Alevilerin geçmişte yaşadığı acıların unutulmaması gerektiği ve bu tür girişimlerin toplumsal barışı zedeleyeceği ifade edildi.

Kuruluşlar, Alevi inancına yönelik sistematik asimilasyon politikalarına son verilmesi gerektiğini belirterek, “Alevi köylerine cami yapılması, din derslerinde Sünni inancın dayatılması ve Diyanet’in müdahalesine izin verilmesi gibi uygulamalara karşı durulmalıdır” çağrısında bulundu. Gerçek bir toplumsal barışın, eşitlik ve hak ihlallerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağına dikkat çekildi.

Alevi kurumları, birlik olma çağrısını yineleyerek, “İnancımızdan elinizi çekin!” vurgusunu yaptı. Bu çağrı, Alevi toplumunun kendilerini ifade etme ve inanç özgürlüğüne saygı gösterilmesini talep etme yönündeki kararlılığını ortaya koyuyor.

Cem Vakfı’ndan ayrılıklar devam ediyor; Kıraç Cemevi karşı durdu!

Cem Vakfı’nın Kıraç Cemevi yönetimine kayyum usulüyle yaptığı atamalar, cemevi yönetimini rahatsız etti. Mevcut başkan Hasan Kaya ve yönetimi, kendilerine ait olmayan bir kadronun atanmasına itiraz ederek yargı sürecini başlattı. Kaya, cemevinin yönetimini üstlenmesi beklenen kişilerin daha önce hiçbir hizmette bulunmadığını ve cemeviyle ilgilerinin olmadığını dile getirdi.

Kıraç Cemevi yönetimi, Cem Vakfı’nın baskıcı politikaları nedeniyle ayrılma kararı aldıklarını duyurdu. Hasan Kaya, 4 Ekim tarihinde kendilerine ulaşan bir kararla yönetimden uzaklaştırılmak istediklerini öğrendiklerini, bu duruma karşı hukuki yola başvurduklarını belirtti. Kaya, kendisinin 19 yıldır yönetimde olduğunu ve ilk kez böyle bir durumla karşılaştığını vurguladı.

Ayrıca, atanan kişilerin cemevinin nerede olduğunu bilmediklerini ve yönetim kadrosunda sabıkalı bireylerin yer aldığını ifade etti. Kaya, bu durumu “kayyum atamak” olarak nitelendirerek, Cem Vakfı’nın demokratik yöntemlerden uzaklaştığını ve cemevinin asli sahiplerinin yok sayıldığını söyledi.

Cem Vakfı’nın yönetim anlayışındaki değişiklikler, Kıraç Cemevi dışında diğer cemevlerinde de benzer rahatsızlıklara yol açmış durumda. Cemevi yönetimi, bu durumu kabullenmeyerek, kendi kurdukları ve emek verdikleri yapının özünü korumak için mücadele edeceklerini belirtti.

Gar Katliamı’nda kaybettiğimiz 104 can, Bornova Cemevi’nde anıldı

10 Ekim 2015 tarihinde gerçekleşen Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılı dolayısıyla Bornova Cemevi’nde anma etkinliği düzenlendi. Etkinlikte, katliamda hayatını kaybeden 104 kişi için çerağlar uyandırıldı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Bornova Dersimliler Kültür ve Dayanışma Derneği ile Bornova Kadın Dayanışması’nın ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ‘Barış ve Demokrasi Mücadelesi’ temalı bir panel de gerçekleştirildi.

Panelde Araştırmacı-Yazar Erdal Yıldırım, Avukat Hasan Hüseyin Evin ve EMEP Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan çeşitli konularda sunumlar yaparak, geçmişten bugüne katliamların ve adalet arayışlarının önemine vurgu yaptılar. Anmanın başlangıcında yapılan saygı duruşu ve slayt gösterisinin ardından, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Cemevi Başkanı Barış Çelik, barış ve adalet talebinin devam ettiğini belirtti.

Katliamda yaşamını yitiren Mesut Mak’ın eşi Evrim Mak, etkinlikte yaptığı konuşmada, eşinin adaletsizliklere karşı verdiği mücadeleyi anlatarak, “Mesut’un hikayesi bu ülkede kapanmayan bir yaranın hikayesidir,” dedi. Katliamların bir daha yaşanmaması için yüzleşme ve dayanışma çağrısında bulundu.

Erdal Yıldırım, katliamlarla hesaplaşmanın önemini vurgulayarak, bu tür olayların resmi tarihin yanlışlarıyla karartıldığını ifade etti. Selma Gürkan ise, barış talebinin güncelliğine dikkat çekerek, iktidarın faşist bir rejim inşa etme çabalarına karşı durmanın gerekliliğini savundu. Avukat Hasan Hüseyin Evin, ise adalet taleplerinin önemini yineledi.

Affetmeyeceğiz… ELİF KELEŞ O

10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı’nda, “Savaşa inat, barış hemen şimdi” diyerek bir araya gelen binlerce insan IŞİD’in bombalarıyla katledildi. Devletin ihmaliyle derinleşen bu insanlık suçu, Türkiye tarihinin en kanlı sivil katliamı olarak hala adalet bekliyor. 10 Ekim 2015 sabahı, Ankara Garı önünde toplanan binlerce insan, barışın en yalın, en insani talebiyle bir aradaydı. “Savaşa inat, barış hemen şimdi” diyerek yola çıkanlar, IŞİD’in canlı bombaları tarafından katledildi. Ancak bu katliam yalnızca bir terör saldırısı değil; devletin ihmaliyle, istihbaratın körlüğüyle, adaletin sessizliğiyle derinleşmiş bir insanlık suçuydu.

O gün, KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde düzenlenen Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi, bu ülkenin en geniş katılımlı barış çağrılarından biriydi. Fakat Ankara Tren Garı’nda, IŞİD terör örgütünün düzenlediği bombalı saldırı sonucu 104 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Türkiye tarihinin en kanlı sivil katliamı olarak hafızalarımıza kazındı bu gün. 104 can Her biri barışın, adaletin, eşitliğin savunucusuydu. Her biri, Ortadoğu’da emperyalist savaş politikalarına ve içeride yürütülen kirli savaşa karşı sesini yükseltmişti. Fakat devlet o sesi susturdu. Kimin istihbaratı vardı, kim izledi, kim göz yumdu; yıllar geçti, yanıtlar gelmedi. Dosyalar kapatıldı, adalet toprağa gömüldü.

Devlet, tıpkı Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta olduğu gibi bu katliamda da “seyirci” değil, “sistematik bir fail”dir. Çünkü bu ülkede barış demek, kardeşlik demek, laiklik demek, eşit yurttaşlık demek her zaman iktidarın savaş düzenine, milliyetçi söylemine ve sermaye düzenine çomak sokmak anlamına geldi. Devlet, “barış isteyenler”i her daim “tehdit” olarak gördü. O yüzden 10 Ekim yalnızca bir katliam değil, “barış isteyenlerin cezalandırıldığı” bir politik infazdır. Bugün on yıl geçti. Meydanlarda hala aynı sorular yankılanıyor. Kim korudu bu katilleri? Kim yol verdi? Kim göz yumdu? Ve kim sustu?

Yargı mekanizması, adalet duygusunu değil, devletin bekasını korudu. Dosyalar “gizlilik”le, duruşmalar “ihmal”le kapatıldı. Oysa adaletin olmadığı yerde barışın da toplumsal güvenin de olmayacağını en iyi biz biliyoruz. Ankara Gar Katliamı, yalnızca bir anma tarihi değil; bu topraklarda adaletin nasıl sistematik biçimde yok edildiğinin de aynasıdır. O gün katledilen canlarımız, bugünün mücadelesine ışık tutuyor. Çünkü barış, yalnızca savaşın yokluğu değil; eşitliğin, adaletin, inancın, kimliğin özgürce yaşanabildiği bir düzenin adıdır. Bizler, 10 Ekim’in tanıkları, bu düzenin değişmesini isteyenler olarak biliyoruz ki; barış talebi, iktidarların lütfu değil halkın hakkıdır. Bu hakkı gasp eden, halkın iradesine kast eden her güç, tarihin karanlık sayfalarına yazılacaktır.

10 Ekim, Alevi’sinden Kürt’üne, sosyalistinden emekçisine; farklı kimliklerin bir araya geldiği bir insanlık meydanıydı. Bu yüzden hala korkutucudur. Çünkü 10 Ekim, “bir araya gelen halkların” umududur. İşte bu umudu öldürmek istediler. Ama başaramadılar. Çünkü barış, bir kez insanın vicdanına kazındığında, hiçbir bomba onu susturamaz.
Bugün, on yıl sonra bir kez daha söylüyoruz.
Biz unutmuyoruz. Katillerin adını da biliyoruz, göz yumanların yüzünü de. Barışa kastedenleri affetmeyeceğiz.

Ve ne olursa olsun, her 10 Ekim’de, Ankara Garı’nın merdivenlerinde, bir ülkenin vicdanı yeniden toplanacak. Çünkü biz, yaşamı savunanların, barışa inananların çocuklarıyız.

10 Ekim’i unutmadık, unutturmayacağız!

Ra Haq Kızılbaş Ocakların Merkezi Dersim Kuşatma Altında! İMAM CANPOLAT

Kuşkusuz Dersim merkezli Kızılbaş Alevi Ocakları yeni kuşatılmadı.

Kürdistan coğrafyasıyla birlikte kuşatma altına alındı.

Kürdistan’ın en son kuşatılan ve düşürülen kalesi, kadim Mameki/Dersim’dir

Tarihimizde Dersim; geniş, daha çok da ‘Fırat’ın batısındaki topraklarda yaşayan Ra Haq Alevi Kızılbaşların yaşadığı Kuzey Kürdistan’ın bir bölümünün adıdır. Başka bir ifade edişle söylemek gerekirse kadim Ra Haq Kızılbaş Alevi toplumunun yaşadığı geniş coğrafyanın adıdır, Dersim. Bazı insanlar Dersim’i, devletin 1935 yılından sonra çizdiği Tunçeli, günümüzdeki söylemiyle Tunceli il sınırlarıyla ifade etmektedir. Bu doğru değildir, doğrusu; Koçgiri’den Gımgım’a, Gımgım’dan Sarız’a, Sarız’dan Maraş’a kadar uzanan geniş Ra Haq Kızılbaş toplulukların yaşadığı geniş coğrafyanın adıdır. Şimdiki Tunceli/Tunçeli denilen yerleşim yerinin adı Mameki’dir. Mameki, o dönemde Munzur kenarında şirin bir köydür.

İşgalci Türk devleti neden bu şirin köyü il merkezi yaptı? Nedeni şu; Ra Haq Kızılbaş Alevi Ocaklarının merkezi ve Alevi topluluklarını denetim altına almak için stratejik bir yer olmasıdır.

M. Kemal’in Sıdıka Avar’a talimatı!

1937-38 Soykırımı sırasında binlerce Kürt kız çocukları “besleme” adı altında esir alındı, ezici çoğundan bir daha haber alınamadı.

Bu, Kemalist Türk devletinin temel ilkelerinden biriydi ve süreç içerisinde, soykırımlarla bütün Kürdistan’da uygulandı.

Sıdıka Avar’a, “Bir toplumu değiştirmek/asimile etmek istiyorsan, en doğru yöntem, onların küçük yaştaki kız çocuklarını alıp eğiteceksin ve onlar senin yapmak istediğini, daha iyi yaparlar,” diyordu M. Kemal.

Sıdıka Avar, Dersim’de İlkokul çağında olan binlerce Kürt Alevi kız çocukları ailelerin rızası olmadan toplar ve M. Kemal’in talimatı doğrultusunda eğitir. (Sıdıka Avar’ın “Dağ Çiçeklerim.”)

Benzer bir uygulama 12 Eylül 1980’de faşist askeri darbeyle başlatılır. Dersim’e, (Mameki’ye) vali olarak atanan General Kenan Güven’in ilkokul çağındaki binlerce çocuğun ailelerin rızası olmadan, zorla alınarak İmam Hatip ve İlahiyat Okullarına gönderdi. Bu çocukların büyük çoğunluğundan bir daha haber alınamadı. (Daha geniş bilgi için Mesut Özcan’ın bu konu üzerine yaptığı çalışmaya bakılabilir.)

Kenan Güven, sadece Ra Haq çocuklarını toplamakla sınırlı kalmadı, bütün Alevi köy ve kasabalarına cami yaptırdı. Bununla yetinmedi, halkımızı askeri zorla Cami’ye götürmeye çalıştı.

Kutsal mekanlarımız olan Ocaklarımız ve ziyaretlerimiz Türk devletinin kuruluşunun arkasından yasaklandı, (1925) şimdide işgal edilmektedir.

“Yüzyıl sonra Kızılbaş Aleviler değil bu cami burada kalır”

12 Eylül 1980 askeri faşist darbeci yönetim Dersimin merkezi olan Mameki’den başlayarak önce bütün Kürt Ra Haq Alevi toplumun yaşadığı bütün il, kasaba ve köylere kadar camiler ve mescitler yaptırdı.

Ra Haq Kızılbaş Alevi toplumunun camiye gitmediği bilindiği halde, neden Ra Haq köy ve kasabalarına cami ve mescitler yapıldı, hala da yapılmaktadır? Kenan Güven’in bürokrat bir danışmanı vardı o dönemde, bu bürokrat Vali Kenan Güven’e; “Paşam bunlar Alevi camiye gitmezler, neden bu kadar masraf yapıyoruz” diyor. K. Güven, “ben seni akıllı adam sanıyordum, ben bilmiyor muyum bunların Kızılbaş Alevi olduklarını. Yüzyıl sonra Kızılbaş Aleviler değil bu cami burada kalır,” diye danışmanını tersler.

Yıllardır Mameki merkezde bir Cemevi vardır. Bu Cemevi, Ra Haq Dersimlilerin inancından çok Sünni Kemalist devletin istediği gibi çalışmaktadır. Bu Cemevi’nin başına getirilen kişiler açıkça devletle çalışmakta bir sakınca görmemektedirler. Elinde Kürt Alevi kanı olan başta Meral Akşener olmak üzere neredeyse soykırımcı bütün Türk devlet yöneticilerini getirip posta oturttular.

Kürt Özgürlük mücadelesinde şehit düşen gerilla cenazelerinin inanç ritüellerini bu cemevinde yerine getirilmesine izin vermediler. Ra Haq inancına ve yaşam felsefesine göre bu düşkünlüktür.

Liseli yıllarımda Fikret Hakan’ın çevirdiği bir Pir Sultan Abdal filmini izlemiştim. Bu filmi birçok kişi hatırlar. Bu filmde, Pir Sultan’ın talibi Xızır İstanbul’a gidip okur ve sonunda vali olarak Sivas’a atanır. Vali Xızır’ın ilk görevi zulme karşı direnen Pir Sultan’ı tutuklamak ve ardından da idam etmek olur.

Vali Xızır, idamdan önce bir sofra kurar ve Pir Sultan’ı sofraya davet eder, Pir; “Bu sofrada yoksulun hakkı vardır, ben oturmam, benim itlerim de bu sofradan yemezler,” diyor ve zulme karşı direnişini sürdürüyordu. Ve filmde Osmanlı zaptiyeleri gidip Banaz’dan Pir Sultan’ın itlerini Sivas’a getirirler, aç ve susuz bırakılan köpekler, Osmanlı valisi Xızır’ın kurduğu çok çeşit gıdalarla donatılmış sofraya yanaşmazlar.

Bugün soykırımcı zalim Türk devletinin sofrasına oturanlar, sofrasına oturmakla kalmayarak onları posta oturtmanın ne anlama geldiğini okurun yorumuna bırakmak sanırım doğru olacaktır.

Ra haq Ocağını kadın temsil eder!

Ocaklar, Ra Haq Kızılbaş Alevi inancının temel kurumudur. Ocak sahibi Ana’dır. Bu yol, Mürşitler, Pirler, Rayver ve Ozanlar üzerinden günümüze gelmiştir.

Devlet, Ra Haq Toplumunu asimile etmeye yol önderleri üzerinden ulaşmak istiyor!

Türk devleti, Ra haq kızılbaş toplumunu etkilemeye, değiştirip dönüştürmeye inanç önderleri ve kutsal mekanları üzerinden yaklaşmaktadır. 1937-38 Tertelesine başlarken, önce, Dersim’in Bargini köyünde bulunan kadım Mürşit Ocağı Axuçan pirlerini teslim almak isterler, teslim alamayınca da topluca katledilirler. Elâzığ Buğday meydanında Seyit Rıza ile idam edilenler de Ra Haq Pirleriydi.

Türk devlet zihniyeti değişmemiştir. Günümüzde Kızılbaş Ra Haq topluluklarına cami yaptırma ikinci plana düşürmüş olsa da asimilasyon çalışmaları bütün hızı ile devam etmektedir. Şimdi de Alevi toplumunun örgütlendiği dergâh ve dernekleri mescide/camiye çevirme çalışmasını öncelediği açığa çıkmaktadır. Bunu da kurdukları “Alevi Bektaş’ı Kültü ve Cemevi Başkanlığı” üzerinden yapmaktadırlar!

Kutsal mekanlarımız bir bir işgal ediliyor!

Bugün Türk özel savaş rejimi, Ra Haq toplumunun kutsal mekanlarına açıkça el atmıştır.

Düzgün Baba, (Kemere Duzgın) Munzur Gözeleri, Gola Buyere, (Buyer Ana), Coği Baba, vd. Ra Haq Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi ve inancında çok belirleyici bir yeri vardır. Bu öncü ya da özelliğimden dolayı devlet buralara el atmaktadır. Bu kutsallara el atarak Ra Haq inancını asimile etmek istemektedir.

Çok yakın zamanda Munzur Gözelerine, o kutsal mekâna Mescit yapıldı. Bu hamle, Ra Haq inancına karşı ciddi bir saldırıdır. Bu bir işgaldir, bir talandır.

“Gola Cetu” Ziyareti örneğinde olduğu gibi kimi ziyaretlerimiz de barajlarla sular altında bırakılıyor. Yine “Kemere Duzgın” (Düzgün Baba) örneğinde de gördüğümüz gibi, “yeni yerler inşa etme” adı altında doğallığı dejenere edilmektedir. Bütün amaç süreç içerisinde otantik yapısını bozarak ziyaretlerimizin özelliğini anlamsızlaştırmak ve süreç içerisinde ortadan kaldırmaktır.

Elbette kurumlarımız, devletin bu hamlesine karşı sessiz kalmadılar hemen karşı basın açıklamaları yaptılar. İlk elden bu tür tepkilerin verilmesi anlamlıdır. Ancak bu açıklamalarla sınırlı kalınırsa devlet geri adım atma yerine asimilasyonu sonuca götürme çalışmalarına hız verir.

Unutmayalım ki, devlet Kızılbaş Alevi inanç ve yaşam felsefesini ortadan kaldırmaya taktiksel değil stratejik yaklaşmaktadır.

Bir süre önce Munzur Üniversitesi üzerinden “Günümüzün Horasan’ı Tunceli” adı altında bir hafta boyunca Aleviliğin Türk inancı, Dersimlilerin de Orta Asya’dan gelen Türkler olduğunu anlattılar. Bu tür çalışmalar hafıza oluşturma çalışmalarıdır ve ne tarihsel ne de inançsaldır. Devlet eksenli bu tür çalışmalar hem inançsal hem de etniksel kimliklere yapılan saldırılardır, ciddiye alınması ve karşı tutum geliştirilmesi gerekir.

Hangi sürekten olursak olalım bütün Alevi kurumları devletin bu kültürel ve inançsal soykırım politikalarına karşı ortaklaşmalı ve ortak eylemler yapmalılar. Bu ertelenemez ve zorunlu bir görev olmaktadır.

Yavuz Bingöl’e Alevilerden Sert Yanıt: “Açılan Yara Sofrasına Deyiş Yakışmaz”

Yavuz Bingöl’ün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile gerçekleştirdiği görüşmede Alevi deyişi söylemesi, Alevi toplumu içinde sert tepkilere yol açtı. Bingöl’ün Bahçeli’nin huzurunda “Seversen Ali’yi, değme yarama” deyişini okuması, Alevi inanç değerlerinin siyasete alet edilmesi olarak değerlendirildi. Tepkilerde, Alevi inancının, siyasal iktidarların gölgesinde araçsallaştırılmasının kabul edilemez olduğu vurgulandı.

Alevi çevreleri, Bingöl’ün bu davranışını eleştirirken, “Deyiş söylemekle Alevi olunmaz. Hele zalimin gölgesinde, onun diline dolanan biriysen hiç olunmaz!” şeklinde açıklamalarda bulundu. Bu ifadeler, Alevi inancını, öz değerleri ile bağdaştıran bir duruş sergileme isteğini gösteriyor.

Ayrıca, bazı yorumlarda Bingöl’ün geçmişte halk ozanlarıyla anıldığı, ancak şimdi Alevi değerlerinden uzaklaştığına dikkat çekilerek, “Kimi bozkırın tezenesi, kimi bozkırın tezeği oldu” denildi. Alevi-Bektaşi geleneğinde deyişlerin, cem ve semah gibi ibadetlerin özünde yer aldığı ve bu tür değerlerin politik gösterilerde yer almasının yanlış olduğu ifade edildi.

Sonuç olarak, Alevi inanç unsurlarının siyasi meşruiyet sağlama amacıyla kullanılması Alevi toplumu tarafından reddedilmektedir. Alevi bireyler, inanç değerlerinin iktidar ilişkileri altında araçsallaştırılmasına karşı çıkmakta ve bu konudaki hassasiyetlerini dile getirmektedir.

Fatoş Sarıkaya: Ödülümü Suriye’deki Alevi kadınlara ithaf ediyorum

Gurbetelli Ersöz Kadın Gazeteciler Ödül Töreni, Çand Amed Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törende, fotoğraf dalında ödüle layık görülen Fatoş Sarıkaya, “Aşımsız Bellek” isimli fotoğrafıyla dikkat çekti. Sarıkaya, ödülünü Suriye’de katledilen Alevi kadınlara adadığını belirtti. Etkinlikte, katledilen kadın gazetecilerin anısına sergilenen fotoğraflar ve “Özgür basın kadın şehitlerini unutmayacağız” yazılı pankartlar dikkat çekti.

Törende konuşan Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği Başkanı Roza Metina, özgür basın çalışanlarının mücadelesine vurgu yaparak, Gurbetelli Ersöz’ün basın tarihindeki önemine dikkat çekti. Ersöz’ün, kadın gazetecilere güç verdiğini ve özgür basın alanında önemli bir yere sahip olduğunu ifade etti. Ayrıca, katılımcılar barış çağrısında bulunarak, kadınların mücadelesinin önemini vurguladılar.

Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, 90’lı yıllarda Kürt basınında verilen mücadeleye dikkat çekti. Kadınların bu süreçteki rolünün önemine değinen Uçar, barışın sağlanması için kadınların sorumluluk alması gerektiğini vurguladı. Kürt siyasetçi Gültan Kışanak da, barışın ancak hakikatin anlatılmasıyla mümkün olacağını ifade etti.

Tören, Barış Anneleri’ne verilen Onur Ödülü ile devam etti. Mürvet Demir’in, kadınların her alanda varlığına vurgu yaptığı konuşmasının ardından etkinlik, müzik eşliğinde çekilen halaylarla sona erdi. Bu anlamlı etkinlik, kadın gazetecilerin mücadelesini ve dayanışmasını bir kez daha gözler önüne serdi.