Ana Sayfa Blog Sayfa 98

MARDEF’ten Erdal Erzincan’ın açıklamalarına tepki: “Aleviliğin dili tek değildir”

Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF), sanatçı Erdal Erzincan’ın sosyal medya hesabı X’te yaptığı “Aleviliğin ibadet dili Türkçedir” paylaşımına yazılı bir açıklamayla tepki gösterdi.

MARDEF, söz konusu ifadenin Alevi toplumu içinde kırgınlık yarattığını belirterek, Aleviliğin hiçbir zaman tek bir dilin tekelinde olmadığını vurguladı.

Federasyondan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Alevilik; dil, din, ırk ayrımı yapmadan 72 millete aynı nazarla bakan, insanı merkeze alan, doğa ve hakikat inancıdır. Bugün Kürt Aleviler, Zaza Aleviler, Arap Aleviler ve Türk Aleviler vardır. Bu toplulukların büyük bölümü 1950’lere kadar Türkçe bilmeden cemlerini yapmış, nefeslerini kendi ana dillerinde söylemiştir. Hiç kimse onların Aleviliklerinden şüphe etmemiştir.”

MARDEF açıklamasında, “İbadet dili Türkçedir” ifadesinin tarihsel gerçekleri yok saydığını ve Aleviliğin evrensel özünü daraltan bir yaklaşım olduğunu belirterek, “Bu bakış açısı Türk ırkçılığını çağrıştırmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.

Maraş’ın tarihsel olarak Kürt Aleviliğinin merkezlerinden biri olduğuna dikkat çekilen açıklamada, Aleviliğin özünün “Eline, diline, beline sahip olmak” düsturuna dayandığı hatırlatıldı.

Federasyon, sanatçı Erzincan’a çağrıda bulunarak, Alevi toplumundan özür dilemesi gerektiğini ifade etti.

Son olarak açıklamada, “Sanatçıların ve ozanların toplum önünde kırıcı değil, birleştirici sözler söylemesi en büyük temennimizdir. Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadetin dili ise canların gönlünden geldiği dildir” denildi.

Aleviler arasında boy gösteren linç kültürü alışkanlığı! İSMAİL PEHLİVAN

Alevi sivil toplum örgütleri (STK) ve Alevi bireyler arasında hızla boy gösteren linç kültürü alışkanlığı üzerinde durmak istiyorum. Bu eğilim, son dönemde Alevi toplumu içinde derin kutuplaşmalara yol açmakta ve inancımızın öz değerleriyle açıkça çelişmektedir.

Oysa batıni felsefi Anadolu Aleviliği, linç kültürüne tamamen kapalı bir inançtır. Yaradılan’ı Yaradan’dan ötürü sevmek esastır. İncinsen de incitmemek kamilliktir. Alevilik’te sorgulamak, eleştirmek, farklı düşüncelere hoşgörü göstermek varken; kişiyi yargısız infaz etmek, ötekileştirmek, itibarsızlaştırmak zulümdür. Zulüm, Alevi’nin sebep olacağı bir hal değildir ve bu ahlaki de, insani de değildir.

***

Bu linç kültürünün en güncel ve trajik örnekleri, Alevi edebiyatının sazlı-sözlü geleneğinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Erdal Erzincan ve gazeteci Merdan Yanardağ üzerinden sergilendi. Her iki değerli ismin de sözleri, bazı STK’lar ile bir grup tarafından bağlamından koparılarak yargısız infaz aracı haline getirildi. Özellikle Erdal Erzincan’a yönelik Mikail AslanCihan Çelik gibi bazı sanatçıların da bu kervanına katılması manidardır.

***

Sevgili Erdal Erzincan’ın paylaşımı şuydu:

“Alevilik, 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. “Kürt Alevi” ya da “Türk Alevi” diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçe’dir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor. (…) İbadet dili derken; Aleviler, Cemler’inde bağlama eşliğinde söyledikleri deyişlerde Türkçe’yi kullanıyorlar. Bu, halkın kendi tercihi; benim kişisel görüşüm değil.”

Görüldüğü gibi Erdal Erzincan, sadece bir tarihi ve geleneksel gerçeğe parmak basmış, üstelik kişisel görüşü olmadığını da eklemiştir. Ancak rol kapmak isteyenler, bu açıklamanın içinden cımbızladıkları birkaç sözcük üzerinden kıyamet koparıp hemen saldırmaya, ahkam kesmeye başladılar.

***

Bu duruma kaygılanan ablası, araştırmacı yazar Kıymet Erzincan ise bu linç girişimine karşı çıkan güçlü bir ses olmuştur:

“Can karındaşım Erdal Erzincan’ın yaptığı paylaşımın bütününü okumadan, anlamadan bir cümleyi alarak onu linçlemek, hakaretler etmek, tehdit etmek ne korkunç… Varsayalım ki bu konuda yanlışları var. Yanlışını uygun bir eleştiri diliyle söylemek varken bu nasıl bir linç kültürü… Alevilikteki hoşgörü, eleştirel düşünme bu mu?”

Bu linç yöntemi, Erdal Erzincan’dan önce, 16 dakikalık konuşmasından üç sözcüğü bağlamından koparılan TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’a da uygulanmıştı. Oysa Yanardağ, Alevi kurumlarının ve medyasının gelişiminde büyük emeği olan çok değerli bir isimdir. Sosyal medyada yürütülen bu linç girişimleri, kimden gelirse gelsin, Alevi inancının özünden kopuşu hızlandırır. Dolayısıyla sözümüzün esir olacağımızı unutmamalıyız. Kem söz sahibinindir!

***

Linç kültürünü besleyen nedenler ne olursa olsun, Alevi inancının özü ile bağdaşmamaktadır.

Elbette ki bu noktaya gelmemizin birçok nedeni var: Sosyal medyanın hızla kışkırtıcı etkisi, kariyerist STK yöneticilerinin yersiz çıkışları, kuruluşlarımızdaki şeffaflık eksikliği ve diyalog yerine kutuplaşmayı tercih etme kolaycılığı bu gidişatı besleyen temel nedenlerdir. Halbuki Alevi toplumu tarih boyunca muhabbetle, cemlerde gönülden gönül yol açarak ve cemal cemala niyaz olup konuşarak, rızalık anlayışıyla paylaşarak varlığını sürdürmüştür.

***

‘İbadet dili’ tartışmasını linç aracına dönüştürmek, Alevi toplumuna yapılacak en büyük kötülüktür.

Bazı çevrelerin, ibadet dili gibi bir konuyu bile linç aracı olarak kullanmaya çalışması anlamsızdır. Tarihi gerçek ve gelenek açıktır: Batıni felsefi Anadolu Aleviliği’nin geleneksel ibadet dili Türkçe’dir. Horasan’dan Anadolu’ya gelen coğrafi hat üzerinde, Kürtçe, Zazaca veya farklı dillerde konuşan canlarımızın hepsi, Cem ibadetlerinde Dedeler ve Zakirler deyişleri, semahları, duvaz imamları, mersiyeleri, miraçlama ve tevhitleri, gülbankları havalandırırken Türkçe’yi kullandıklarına tanıktırlar.

Ancak, inancın dil üzerinden sınırlandırılamayacağı, uluslararası hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi ile güvence altına alınmış evrensel bir insan hakkıdır. Günümüzde her dilde cem yürütülmesinin mümkün olduğu da artık bir gerçektir.

Tarihi ve hukuki gerçekler bu kadar açıkken, bu konuyu linç aracına dönüştürmek, özünde eleştiri değil, dogmatizme ve bağnazlığa hizmet etmektir.

***

Marifet ehli gönül şişesini kırmaktan imtina eder. Bugün ihtiyacımız olan, medeni insanlar gibi tartışabilmek ve eleştiriyi linç kültürüne dönüştürmeden sürdürebilmektir.

Niyet okumak yerine birbirimizi dinleyerek, anlamaya çalışmalıyız. Birimizin diğerlerinden farklı görüşleri olabilir, bu zenginlik olarak görülmelidir. Dedeler, Pirler ve STK yöneticileri, topluma yolun öz değerlerini hatırlatmalı, linç yerine muhabbeti büyütmelidir.

Çünkü Hakk Muhammed Ali Yolu’nun özü sevgidir, barıştır, doğadır, rızalıktır. Bu değerlere sahip olan Aleviler hep doğruluktan yana olmuşlar, hiçbir cana sözle dahi kıymamışlardır. Lakin bu kadim inancı iğdiş edip ideolojik anlayışlarına malzeme etmek isteyenler, doğruluktan yana olmaktan kaçınırlar. Onlar ki bu kadim ‘Yol’un hainleridir.

ilk halktv.com.tr adresinde yayınlanmıştır.

PSAKD Sarıyer Şubesi Saymanı Şimal Deniz Gözaltına Alındı!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi ve Zeynep Yıldırım Cemevi Saymanı Şimal Deniz, dün akşam saatlerinde Küçükarmutlu Mahallesi’nde gözaltına alındı. Olayın detayları henüz netlik kazanmazken, Deniz’in gözaltına alınma gerekçesi hakkında bilgi verilmedi.

Şimal Deniz’in, bugün Çağlayan Adliyesi’nde mahkemeye çıkarılacağı öğrenildi. Gözaltı işlemi, dernek ve cemevi camiasında endişe yarattı. Alevi toplumu, bu tür uygulamaların inanç özgürlüğüne müdahale olarak değerlendiriyor.

Dernek üyeleri, Deniz’in gözaltına alınmasını kınayarak, bu durumun Alevi toplumunun haklarının ihlali olduğunu belirtti. İnanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık talepleri, daha fazla önem kazanmaya devam ediyor.

Esenler Cemevi’nden Gazze’ye destek: Sumud Filosu’na sahip çıkıldı

Esenler Cemevi, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarını kınayarak, Sumud Filosu’na destek olmak amacıyla bir eylem düzenledi. Eylemde yapılan açıklamada, “Hristiyan, Yahudi, Müslüman bir ve ortaktır, adı Filistin’dir. Filistin Özgür olmalıdır! Emperyalist-siyonist işgal, saldırganlık ve soykırım son bulmalıdır!” ifadeleri kullanıldı. Esenler Cemevi Başkanı Cemal Özdemir, burada yaptığı konuşmada, Gazze’de yaşananların bir soykırım olduğunu belirtti.

Özdemir, Gazze’de çocukların açlık ve bombardımanlar nedeniyle hayatlarını kaybettiğini vurgulayarak, “Bu barbarlığı neredeyse bütün dünya izliyor. Sessiz ve tepkisiz kalıyor. Zulme karşı durmak, herkesin görevi olmalıdır” dedi. Filistin direnişini desteklemek için bir araya geldiklerini dile getiren Özdemir, “İzzetimizi, insan haysiyetimizi korumak zorundayız” ifadelerini kullandı.

İsrail’in saldırılarının durdurulması için her düzeyde ambargo uygulanması gerektiğini belirten Özdemir, Sumud Filosu’na selam göndererek, “Zulme biat etmeyiz, rıza göstermeyiz. Nerede mazlum varsa, ondan tarafız” dedi. Özdemir, uluslararası dayanışmanın önemine dikkat çekerek, Sumud Filosu’nun Gazze’ye ulaşma çabalarının takdir edilmesi gerektiğini ifade etti.

İnancımız, her coğrafyada farklı bir nefes, ayrı bir güzelliktir CELAL FIRAT

0

Özümüzde, Hakk ve Pirlerimizin izinde yürüyen gönüllerimiz, adaletin izinde birleşen vicdanımız var. Bizler, inancımızı sözle anlatırız; türküyle, nefesle taşır, lokmayla paylaşırız.

Yaşadığımız kadim topraklar gibidir yüreğimiz. Tüm kötülüklere rağmen şifa oluruz bu coğrafyaya. Ne kadar farklı görünürsekte, bir o kadar benzersiz, bir o kadar ortak ve güzeliz Cem meydanı gibi.

Kendi inanç tanımı içinde ortak kültür ve gelenekleri olan Alevilerin, doğası gereği sözlü geleneği oldukça önemlidir. Bir sonraki kuşaklara kendisini taşıması, yeniden üretmesi, var etmesi ise “saklı bilgi” geleneğinin devamıdır.

İnancımız, hakikate dair derin bilgiyi, insanın iç yolculuğunu, irfanı ve yol erkanının özünü bu “Sır” dan alır. Bugün ve her dönem, bize belirsizliği dayatan devlet, net özgürlük ayırımı koymak istemedi ve bilinçli yarattığı belirsizlikten doğan yanlışlarla Alevileri birbirine düşürme ve ötekileştirme politikaları üretti.

Aleviler kendi inançsal yapısını ve yaşam koşullarını, hem iç hem de dış müdahalelere karşı koruma zorunluluğu yaşadı. Sürekli adaptasyon ve asimilasyon dayatıldı. Bizim içerde kendimize ve Yol’umuza olan ikrar ve bakışımız dışardaki devleti hep korkuttu. İçinde bulunduğumuz zamanda yaşadığımız ise; tüm baskılara karşı bilinçli olarak kendimizi korumak amacıyla tepkisel olarak kendimizi tanımlamamızdır.

Yaşadığımız dönem, birbirimize kırılma ve birbirimize kendi Aleviliğimizi dayatmanın zamanı değildir. Tüm farklılıklarımızla, “Yol Bir Sürek Binbir” desturunun gücüyle “sözümüz sırrımızla anlam bulacaktır” diyelim, sevgide ve hoşgörüde birleşmeye devam edelim.
Aşk ile…

Erdal Erzincan’ın Paylaşımı Üzerine: Alevilik, Dil ve Erdem ŞÜKRÜ YILDIZ

Geçmiş zaman, sanırsam 2015’di, Elif Ana‘yı anma etkinliği vardı. Biz de oradan yayın yapıyorduk. Bir gece de Elif Ana’nın huzurunda bir muhabbet yapmıştık. Akşam olunca Elif Ana’nın rahmetli oğlu Kak Mamad bizi evine davet etti. Biz de “İşlerimizi bitirir, geliriz” dedik. Etkinliğe katılan sanatçılar bizden önce gidip muhabbet sofrasını kurmuşlardı. Biz geldiğimizde hararetli bir şekilde Gani Pekşen ile Ali Sizer tartışıyorlardı. “Hayrola” dedik!

Gani Pekşen, Kürtçe deyiş ve nefeslerin olmadığını söylüyordu. Alevilerin Kürtçe deyişlerinin ve nefeslerinin olmadığı, bunların Türkçe‘den çevrilerek okunduğu iddia ediyordu. Ayrıca Gani bu tercüme işinin deyiş ve nefeslerin özüne zarar verdiği söylüyordu. Ali Sizer, kendisinin kayda aldığı deyiş ve neseflerden bahsediyordu. Ali Ege’de bir etkinliğe çağrıldığını bu etkinlikte Kürtçe deyiş okuduğu için Gani’lerin o zamanda kendisini hoş karşılamadığını belirtiyordu. Bu konuda ne düşündüğüm sorulunca söyledim. Her zaman tercümeler, ister şiirde olsun ister yazıda olsun, ilk örneğiyle aynı olamaz, aynı duyguyu veremez. Eğer bir deyiş nefes Türkçe’den Kürtçeye tercüme edilerek okutuluyorsa bunun orijinali gibi iyi olamayacağını düşündüğümü söyledim. “Lakin Kürtçeden deyiş ve nefeslerin de Türkçeye çevrilerek okutulması da aynı tadı vermez.” demiştim. Bu konuda özellikle bu coğrafyadaki halkların kültürel değerlerinin nasıl talan edildiğini notlamıştım.

Eklemiştim, 2000 yılından bu yana, Alevilerin yaşadığı coğrafyanın hemen her yerini gezdim ve birçok derleme yaptım. Bizdeki kayıtların %30’unun Kürtçe derleme olduğunu söyledim. Bunun üzerine Gani, Muharrem Temiz’i aramıştı. Muharrem’e dedi ki: “Şükrü, bizim burada derlediğimiz deyiş ve nefeslerin %30’u Kürtçe. Sen ne diyorsun?” Muharrem Temiz‘de  Gani’yi destekliyerek kendi babası Seyit Meftuni’nin hep Türkçe deyişler okuduğunu, nefesler okuduğunu ama taliplerinin Kürt olmasından dolayı kendisinin de üç beş tane Kürtçe deyiş ve nefesi olduğunu söylemişti.

Talipler Kürt olduğu için kendisi Kürtçe deyişler ve nefesler seslendirmiş! Kürtçe mi öğrenmiş! Bilmiyoruz detayı. Şimdi Seyit Meftuni’nin Türkçe okuduğunu herkes duydu. Ama Kürtçe söylediğini hâlâ duyanımız yok. Bu, Seyit Meftuni’nin Kürtçe deyiş ve nefes okumadığı anlamına gelmez. Biz görmüyoruz diye ya da biz duymadık diye o yok olmaz. Davut Sulari, Kantarma Dedeleri, Adıyaman ereneleri bunun gibi birçok örnek verebiliriz. Özellikle İttihatçı Türkçülük anlayışı ve onun arkasından gelen Cumhuriyet’in kurucularının Türkçü, İslamcı ve tekçi zihniyeti, bu topraklardaki birçok kültürel değeri ortadan kaldırdığı gibi büyük bir baskı unsuru olarak da insanların tepelerinde durdu. Kendisinden olmayan her şeye düşman oldu.

Ermenileri neredeyse sıfırladılar. Rumları, Asurileri sürgünlere yolladılar. Alevileri bitirmek için katliam üstüne katliam organize ettiler. Arap topluluklarını aşağıladılar, kimlikleri ve inançları ile oynamaya devam ediyorlar. Son dönemde Kürt düşmanlığıda her kesimin ortak düşmanını haline getirilmiş durumda. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürt olup Kürtçe konuşamayan milyonlarca insan var. İnsanları konuştukları günlük dilden uzaklaştıranların, büyük bir zorluk içerisinde yaşayan Aleviler üzerinde nasıl bir baskı uyguladığını tekrar tekrar gözden geçirmek gerekiyor.

Ve bu topraklarda Kürt Aleviler, hem ulusal kimliklerinden hemde inanç kimliklerinden dolayı saldırılara maruz kaldılar. Tek bedende iki kimlik taşımanın acısını yaşıyorlar. Özcesi Kürt Alevileri büyük bir fedakarlık ile bugüne gelebildiler. Bitmediler. Bitiremediler…

Özür dileriz, bitmedik!

2010’ların başları yılbaşı çekimi için Adıyaman’ın bir Alevi köyüne gitmiştik. Muhteşem bir dağ silsilesinin zirvesinde gizli bir hazine gibiydi. Küçük bir köy evinde çekimler yaptık. Iki odası vardı. Girişte tam karşıda bir ocak vardı. Takalar içinde çıralar halen duruyordu. Birinci oda buydu. Çekim mekanı olarak seçtik. İkinci oda girişin hemen solundaydı. Hüseyin Kelleci ve Nevin’i o odaya gönderdik. Hava soğuk, kar, fırtına vardı. Biz o ocağın olduğu yerde çekim yapacağımız için onların içeri geçmesini istedik.

Kelleci Tokat, Hubyarlı, Nevin Edirneli. İkisi de Kürtçe bilmiyor. Neyse çekim bitti. Hüseyin Kelleci dışarı çıktı ve dedi ki: “Ya, o nasıl bir şeydi? Amca tek kelime Türkçe bilmiyor. Biz tek kelime Kürtçe bilmiyoruz. Kendi derdimizi anlatabilmek için çok uğraştık. El kol işartleri ile anlaştık.” Böyle bir köyde yaşayan Alevi topluluğunun, Alevi köylüsünün, Alevi insanlarının ibadet dilinin, inancının başka bir dille olması mümkün olabilir mi? Arapça Kuran okur gibi anlamadıkları, bilmedikleri bir dilde ibadet mi yapıyorlar! Yada yapsınlar mı?

Şu gerçekliği her zaman görebiliriz. Adıyaman’a gittiğiniz zaman şehir merkezindeki Cemevlerine gidersiniz. Cemevlerine gittiğinizde oradaki muhabbetlerin, Cemlerin Türkçe; deyiş ve nefeslerin Türkçe olduğunu, arada bir Kürtçe de nefes ve deyişlerin okunduğunu görürsünüz. Ama sizi içlerine kabul edip, sizi evlerindeki cemlerinde misafir ettiklerinde, kendi muhabbetlerini, kendi semahlarını, kendi Cemlerini hiçbir sansüre maruz kalmaksızın yaptıklarıda Kürtçeden başka herhangi bir dilin kullanılmadığına şahit olursunuz. Tek bir deyişin, nesfesin Türkçe olmadığı saatlerce süren Kürtçeden başka dilin kullanıllmadığı Cem ve muhabbetlere bizzat şahit olmuşumdur. Olmuşuzdur.

Bir cemde izin istedik, „Dikarîn bi kamerayê bigirin?“ (kamera ile çekebilirmiyiz) diye. Olur dediler. Büyük bölümünü çektik. Uzun süren bir aşk haliydi. Dumanın tüttüğü, ocağın ateşini ruhumuza işlediği bir cemdi. Bir ara dediler “Çi xelat ji bo me anîyê?” (Bize ne hediye getirdin?) Elimizde küçük bir hediye getirmiştik. Onuda muhabbet öncesi kendilerine bırakmıştık. „Xelata me ji bo malbatê hiştin.“ (Hediyemizi bıraktık ev halkına) dedim. „Ew ne ye“ (O değil) dediler. Eklediler;  „Xelat cemalê we ye, û dêrs û nefesên we yên pîroz in.“  (Hediye cemalinizdir, deyiş ve nefesinizdir. Cemo’ya (Cemo Doğan) döndük. Cemo iki tane Türkçe deyiş okudu. O gün orada duyulan tek Türkçe ses Cemo’nun okuduğu o iki deyişdi.

Kısacası; Alevi coğrafyası dediğimiz coğrafya; Hindistan’dan, İran’dan, Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den, Türkiye’den, Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Balkanları aşıp, ta Macaristan’a kadar yolculuğu olan bir inanıştır. Farklı donlardan, farklı yollardan aynı ışığın peşinden gitmiştir. Arnavutluk’a gittiğinizde Arnavutça nefesleri dinlersiniz. Kürt coğrafyasına gittiğinizde Kürtçesini, Arap Alevilerine gittiğinizde Arapçasını dinlersiniz ya da Arapça konuşulduğunu görürsünüz.

Türkçülük üzerinden, Türk ulusalaşması üzerinden bir okuma yapmak doğru değildir. Bu “Türk, Kürt, Arap yoktur. Ayrımız gayrımız yoktur hepimiz Türküz” saçmalığına bizi kurban etmektir.  Kaldı ki, ne Türk uluslaşma mantığı içerisinde, nede ilkel Kürt uluslaşma mantığı içerisinde Alevilere yer yoktur. Kimsenin kendisini bir yere yamalaması gerekmiyor. Geleceği yoktur. Suriye örneği gözümüzün önünde halen duruyor.

İşte tam da bu noktada, mesele kişisel beyanlara geldiğinde şunu unutmamak gerekir: Herkesin kendine özgü fikirleri vardır ve olmalıdır da. Ancak bu fikirler, kişinin sahip olduğu bilgi birikimiyle sınırlıdır. Bir insanın herhangi bir konuda dile getirdiği görüş, onun o güne kadar edindiği bilgiler, yaşadığı çevre ve kurduğu ilişkiler sonucunda ulaştığı bir değerlendirmedir. Bu nedenle, bugün Erdal Erzincan’ın kullandığı ifadeler de aslında onun aldığı eğitimlerin, yetiştiği ortamın ve hayat tecrübelerinin bir yansımasıdır. Bu durum, onun için bir zaaf da olabilir, bir artı değer de…

İlerleyen dönemlerde demokratik bir ortamın güçlendiği ve Alevilerin kendini güvende hissettiği bir Türkiye’de bu tür tartışmalar çok daha sağlıklı zeminde yürütülebilir. Böyle bir ortamda, konunun akademisyenler öncülüğünde tartışılması ise daha mantıklı olur ve doğru sonuçlara ulaşmamıza önemli ölçüde katkı sağlar.

O anlamıyla, son dönemlerde geliştirilen bu tartışmaların daha makul bir dil üzerinden yürütülmesi ve herkesin argümanlarını doğru bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir. Aksi hâlde, hakaret, saldırganlık ve linç üzerinden; hele ki kendi içimize dönük parçalanmayı derinleştirecek bir üslup üzerinden bu tartışmaları sürdürmek, Alevilere ve Alevi hareketine büyük bir haksızlık olur. Bu yalnızca bir saldırı değil, aynı zamanda siyaseten Alevilerin parçalanmasını isteyen çevrelere hizmet etmek anlamına gelir. Böyle bir dil ve yaklaşım, özellikle iktidar cephesi üzerinden yürütülen; Alevileri devletin bir parçası, hatta devletin işlediği suçların ortağı hâline getirmeyi amaçlayan siyasetin değirmenine su taşımak olur.

Bunun iyi niyetle yapılmış olması ya da doğru bildiklerimiz üzerinden dile getirilmiş olması, bizim de bir refleksle karşılık verdiğimiz gerçeğini değiştirmez. Bizim söylediklerimiz de bildiklerimiz ve gördüklerimiz kadardır. Bu nedenle sürecin daha olgunlukla karşılanması gerekir. Tartışmaların da olgun bir şekilde yürütülmesi önemlidir. Biz, onun söylediklerinin doğru olmadığını kendi argümanlarımızla ortaya koyabiliriz; o da kendi argümanlarını dile getirebilir. Bundan gocunmamak, aksine bunu bir bilgi birikimi, yeni bir deneyim ve yeni bir tartışma fırsatı olarak görmek gerekir. Aksi hâlde, Alevilerin birbiriyle çatıştırılması, kavga ettirilmesi ve özellikle bazı provokatörlerin yaptığı gibi Kürt siyasetiyle Alevilerin karşı karşıya getirilmesi gibi tehlikeli bir sürecin parçası hâline geliriz. Bu da Türkiye’deki demokrasi mücadelesine zarar verir.

Dolayısıyla, iyi niyetle ya da başka bir gerekçeyle dile getirilmiş olsa bile bu tür durumların dışında kalmak bizim sorumluluğumuzdur. Unutulmamalıdır ki insanlar hatalarıyla insandır; hiç hata yapmayan yalnızca Tanrı’dır. Herkesin hata yapma, yanılma hakkı vardır. Önemli olan yanlışın düzeltilmesi ve bunun fark edilmesidir. İşte bu da erdemlilikle ilgilidir. O erdemlilik ise doğrudan Alevi inancıyla ilişkilidir. Alevi inancının töre ve geleneklerine ne kadar yakınsak, o ölçüde bu erdemliliğe de sahip olduğumuzu göstermiş oluruz.

Aleviliğin dili, inancı ve erdem anlayışı yüzyıllar boyunca baskılara, asimilasyonlara ve katliamlara rağmen varlığını sürdürmüştür. Bugün yürütülen tartışmalar da bu tarihsel sürecin bir devamı niteliğindedir. Önemli olan, bu tartışmaları linç kültürüne, iç çatışmalara ve iktidarın bölücü siyasetine malzeme etmeden, olgunlukla ve bilgiyle sürdürmektir. Her birimizin sözleri kendi birikimimizin ürünüdür; bu nedenle farklı görüşlere tahammül etmek, hatalardan öğrenmek, yanlışları düzeltmek Alevi erdeminin özüdür.

Alevilik, yalnızca bir inanç değil; aynı zamanda hakikati arama, hatadan dönme, insana değer verme yoludur. Bugün bize düşen görev, bu yolu terk etmeden; dilimizi, kimliğimizi, inancımızı koruyarak ve tartışmaları bir zenginlik olarak görerek geleceğe yürümektir. Çünkü bu yol, ancak birlikte yürünürse ışığını sürdürebilir.

Mikaîl Aslan’dan Erdal Erzincan’a Tepki: “İbadet dilimiz Türkçe değildir”

Erdal Erzincan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Aleviliğin ibadet dilinin Türkçe olduğunu savundu. Erzincan, “Alevilik 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. ‘Kürt Alevi’ ya da ‘Türk Alevi’ diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Aleviliğin lisanı hâl dilidir, ibadet dili ise Türkçedir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor” ifadelerini kullandı.

Bu paylaşım sosyal medyada yoğun tartışmalara ve tepkilere neden oldu. Tepki gösteren isimler arasında sanatçı Mikaîl Aslan da vardı. Aslan, Erzincan’ın sözlerini alıntılayarak şu yanıtı verdi:

İbadet dilimiz Türkçe değildir, annem Türkçe bilmiyor ve ibadetini Kirmancca/Zazaca yapıyor. İbadet dilinin kısmen Türkçeleşmesi Cumhuriyet sonrasındaki asimilasyon politikasıyla gerçekleşen bir durumdur.”

Mikaîl Aslan, Aleviliğin tarihsel çeşitliliğine dikkat çekerek, yalnızca Türkçe merkezli bir yaklaşımın inancı eksik yansıttığını belirtti. Çocukluğunda köylerinde Türkçe’nin olmadığını vurgulayan sanatçı, “Esê halamız Türkçeye ‘zonê nizamo / askerlerin dili’ derdi. Şimdi biri gelip halama ‘ibadet dilin Türkçedir’ dese, halamın ona hangi küfrü edeceğini biliyorum” dedi.

Sanatçı ayrıca “Yedi Ulu Ozan” seçiminin sorgulanması gerektiğini ifade ederek şu soruları gündeme getirdi:

“Bu karar kim tarafından verildi?”

“Neden yalnızca Türk ozanlar seçildi?”

“Kirmancların, Kurmancların, Kakeyilerin, Nusayrilerin, Yaresanların, Şabakların, Arnavutların ozanları neden ‘ulu’ sayılmadı?”

Aslan, sözlerini “Sanat doğruya, güzele, iyiye yazgılıdır; yalana, yanlışa, inkâra değil” diyerek tamamladı.

Erzincan’ın paylaşımı ve ardından gelen tepkiler, Alevi toplumunda dil, kimlik ve inanç çeşitliliği üzerine süregelen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

İbadetin Diline Pranga Vurmak KEMAL DEMİR

0

Sanat, yalanı taşımaz. O, güzelliğin ve iyiliğin yoluna adanmıştır. İnkârı besleyen her söz, sonunda kendi kendini tüketir. Çünkü hakikat, saklanmakla tükenmez; suskunlukla kaybolmaz.

Ne var ki bugün, kaynağını görmezden gelen, belleğini daraltan bir anlayışla karşı karşıyayız. “İbadetin dili Türkçedir” diyerek inancı tek bir kalıba hapsetmeye çalışanlar var. Oysa ibadetin dili, gönlün dilidir. İnsanın içinden ne akıyorsa, hakikatin dili odur. Hiçbir otorite, hiçbir güç, bu dili değiştiremez.

Davut Sulari’nin, Nesimi Çimen’in nefesleriyle büyüyenler… Bugün dönüp aynı geleneğe, “siz yoksunuz” deme cüretini gösterebiliyor. “Yedi Ulu Ozan” dedikleri listeye kim karar verdi? Neden yalnızca Türk ozanlardan seçildi? Kirmancların, Kurmancların, Kakeyilerin, Nusayrilerin, Yaresanların, Şabakların, Arnavutların sesi neden dışarıda bırakıldı? Bu sorular, cevapsız bırakıldıkça daha gür duyulacaktır.

Hakikati unutmak isteyenler yanılır: Yok sayılan biz değiliz. Yok olmaya yüz tutan, inkârın kendisidir. Çünkü toplumun belleği güçlüdür, unutmaz. Bir gün er geç yüzleşme kapıyı çalar.

Bir vakit Kantarma’da pirlerin dilinden şu sözler dökülmüştü:
“Biz devletin oyununa geldik, dilimizden, ibadetimizden Kürtçeyi çıkardık.”
Bu cümle, yalnızca bir itiraf değil, aynı zamanda bir yas idi. Çünkü Alevilik yok sayılıyordu; ama Kürt Alevileri iki kere yok sayılıyordu: Hem inançlarıyla hem de dilleriyle.

Bugün toplumda yer edinmiş kimi isimlerin, bu asimilasyona kendi elleriyle maşa olması en acı olanıdır. Sormak gerekir: Bu tavırdan ne umuluyor? Ne kazanılmak isteniyor?

Sanat, tüm bu soruların ortasında tek bir şey fısıldar:
Hakikati saklayan kaybeder.
Dili susturan, kendi sesini de yitirir.
Sanat, yalanın yükünü taşımaz; çünkü sanat, ancak hakikatin nefesiyle yaşar.

ERDAL ERZİNCAN… NECATİ ŞAHİN

Bağlamamızın büyük Üstadı…
Bir Duralım…
Bir Değerimizi daha “linç” etmeye başlamayalım…
Muhabbet edelim….
Erdal Kardeşimin niyeti ile söylevi arasındaki ince bağı çözelim…
Her Dinin bir ibadet dili vardır.
İslamın Arapça,
Hiristanlığın Latince
Museviligin İbranice…
Alevilik Din değildir.
“Doğa”nın kendisidir.
Bulunduğu “Doğa”nın
Dili neyse Aleviliğin “İbadet Dili” de odur.
Türkçedir, Kürtçedır, Farsçadır, Arnavutçadır, Zazacadır, Doğadır…
Bana sorarsanız;
Aleviliğin ibadet “DİLİ”
Bağlamanın “TELİ”dir.
Bunu da en muhteşem dile getiren Erdal Erzincan’nın “ELİ”dir..
Niyaz ediyorum O Eli..

Kürt Alevilerinin Çifte Asimilasyonu ve Erdal Erzincan Polemiği HASAN AYDIN

1

Kemalistlerin sürekli tekrarladıkları bir klişe tümçeleri vardır. “Yediremeyiz” kim kimi yıyiyor,? onuda bilemiyoruz. Sözde Erdal Erzincan’lı bir açıklama yapmıştır ve Kürt kızılbaş alevileri bu yaklaşımı eleştirmiştir. Erdal beyi Kürtlere yedirmeyeceklermiş, bu yedirme, kürt fobisi sizin kuramınızdır.

Erdal Erzincan’lı kendince bir samtamada bulunmuş ve bunun yanlış olduğunu da söyleyen insanlar vardır. Buna da tahammülünüz olsun, inançın arkasına saklanarak Kürtlere olan düşmanlığınızı gizleyemezsiniz. 30 yıldır bunları tartışıyoruz.

“72 milleti içine alan kadim bir gelenektir” der, ardında ibadet dili Türkçedir der. Kürt kızılbaş vurgusu Erdal beyi rahatsız etmiş olmalıdır ki, bu açıklamayı yapma ihtiyacını duymuştur.

İnsanların inanç benlikleri olduğu gibi ulusal benlikleri de vardır. Bu tarihi toplumsal bir gerçekliktir. Türk, Arap, Kürt Alevilerinin kendini özgürce ifade etmelerinden rahatsız olmak, Alevi filozofyasıyla bağdaştırılamaz. Bu olsa olsa Devlet aklıdır. Bir sanatçının işi bu olmamalıdır.

Ben kürt ve aleviyim, her iki yanıma da sistematik bir saldırı ve asimilasyon vardır.
İki can olmadığıma göre, hangi yanımı vursalar ölürüm. Kürt kızılbaş Alevilerinin, kendi inanç benlikleri olduğu gibi, ulusal benliklerini de söylemeleri, neden Erdal beyi rahatsız etmiştir? Bu arızalı bir mantıktır.

Erdal beyi sahiplenenler, yedirmeyiz diyenler, Erdal beyi severler se, bu kemalist kibir ve hastalıktan korusunlar. Kürtler mazlumdur,, hep baskı, zülüm görmüş bir halktır, Kürt alevileri ötekinin de ötekisidir, kimseyi yeme, zorla Kürt yapma gibi bir uğraşları, çabaları yoktur.

Alevilik konuşulaçaksa, Alevi felsefesinin temel ilkesi hakikattır. Zalime karşı mazlumun yanında durabilmektir. Erdal bey bu yaklaşımla yoldan çıkmış ateşe düşmüştür.