Ana Sayfa Blog Sayfa 99

Alevi kurumları Melbourne’de: Suriye’deki azınlıklara ses verin!

Avustralya’daki Alevi kurumları, Suriye’deki inançsal azınlıkların yaşadığı hak ihlallerine dikkat çekmek amacıyla Melbourne’de bir araya geldi. ‘Suriye Krizi ve Azınlık Hakları’ temalı toplantı, Victoria Alawi İslami Derneği ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu tarafından düzenlendi. Epping’deki Alawi Merkezi’nde gerçekleşen etkinlikte, Suriye’deki Alevi toplumu başta olmak üzere, diğer azınlık grupların karşılaştığı ayrımcılık, zorla kaybettirme ve yerinden edilme sorunları detaylı bir şekilde ele alındı.

Toplantıda, uluslararası kamuoyuna ve Avustralya hükümetine ahlaki sorumluluk çağrısı yapıldı. Sarwat Hbous’un açılış konuşmasında, Suriye’deki azınlıkların maruz kaldığı zulümlere dikkat çekildi. Robert Tawil, toplantının amacının Avustralya kamuoyunun vicdanına seslenmek ve milletvekillerinden destek talep etmek olduğunu belirtti.

Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Suzan Saka, Suriye’deki Alevilerin korunması için uluslararası iş birliğinin gerekliliğini vurguladı. Saka, “Sadece hükümetlerin değil, adalet ve insan onuruna değer veren herkesin bu konuda sorumluluğu vardır” dedi. Katılımcılar, Suriye’deki Alevi, Dürzi, Asuri ve Ortodoks Hristiyan toplulukların yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu belirterek, bu durumun bir insanlık suçu olduğunu ifade etti.

Toplantının sonunda, Avustralya hükümetine şu çağrılar yapıldı: Suriye’deki insan hakları ihlallerine karşı yaptırımların sürdürülmesi, bağımsız soruşturmaların desteklenmesi ve yerinden edilen aileler için sığınma yollarının açılması. Katılımcılar, bu taleplerin acil bir şekilde karşılanması gerektiğini vurguladı.

Cuma Erçe, hükümetle yapılan kritik görüşmenin ayrıntılarını paylaştı!

PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Alevi kurumları olarak hükümetle yürütülen görüşmelerin ayrıntılarını paylaştı. Faruk Çelik ve Ali Arif Özzeybek ile yapılan görüşmelerde Alevi sorununa dair ilkelerin korunması gerektiğini vurgulayan Erçe, “Alevilik müzakere edilecek bir inanç değildir” dedi. Barış ve Demokratik Toplum Süreci çerçevesinde Alevi sorununa duyulan ilginin artığına dikkat çeken Erçe, hükümetin bu süreçte Alevi kurumlarıyla olan temaslarını eleştirdi.

Erçe, Alevi kurumlarının taleplerinin hükümet tarafından sulandırılmaya çalışıldığını ifade ederek, “Kendi güdümlerindeki kurumlarla bu işi yapmayı tercih edecekleri bellidir” dedi. Ali Arif Özzeybek ile yapılan görüşmede, Alevilerin taleplerinin yeterince ciddiye alınmadığını belirten Erçe, “Madımak Oteli’nin İnsan Hakları Müzesi’ne çevrilmesine dair ifadeler kabul edilemez” diyerek bu konudaki kaygılarını dile getirdi.

Alevi kurumlarının, mevcut Meclis komisyonlarıyla yürütülen süreçte de aktif bir rol oynamak istediklerini kaydeden Erçe, ancak bu masanın Alevi sorununu yeterince temsil etmediğini belirtti. “Bizim müstakil sorunlarımız var ve bunları birebir görüşmek istiyoruz” diyen Erçe, Alevilerin hakları için gerçek bir diyalog ve samimiyet beklediklerini vurguladı.

Sonuç olarak, Cuma Erçe, Alevi kurumlarının hükümetle görüşmelere kapalı olmadığını fakat bu görüşmelerin ilkelerden taviz verilmeden sürdürülmesi gerektiğinin altını çizdi. Alevi sorunlarının çözümü için gerekli adımların atılmasını ve gerçek bir demokratikleşme sürecinin yaşanmasını talep etti.

Aleviliğin hukuk ve adalet anlayışının dönüşümü nasıl gerçekleşti? İSMAİL PEHLİVAN

Günümüzde Alevi toplumunun geleneksel inanç ve toplumsal yapısı sistemli iç ve dış stratejilerle dönüştürülerek, iç hukuk sisteminin (ikrar, musahiplik, görgü cemi, düşkünlük) işlevsiz bir hal almasına neden olmuştur. Geçmişte devletin resmi mahkemelerinden uzak duran ve kendi iç adalet mekanizmalarını işleten Aleviler, bugün bambaşka bir sosyal gerçeklikle karşı karşıya kalmıştır. Geleneksel Alevi hukukunu temsil eden kurum olan Ocak Sistemi’nin erozyonu sosyal denetimin zayıflamasına yol açmıştır. Kent yaşamında bu kurumun hayat bulacak koşullardan mahrum olması, Alevilerin inanç ve sosyal yaşamında büyük değişimlere neden olmuştur.

***

Alevilik’te Görgü Cemi, Cem’de rızalık ilkeleriyle buluşan canların birbirleriyle helalleşmesini, varsa küskünlüklerin giderilmesini ve manevi hesaplaşmaların yapılmasını sağlayan önemli bir ritüeldir. Bu cemler, Alevi inancının temel ahlak kurallarını oluşturan “eline, beline, diline; işine, aşına, eşine; özüne, sözüne, gözüne sahip olma” ilkelerinin toplumsal düzeyde uygulanış biçimi olarak görülür. Görgü Cemi, sadece bireysel bir arınma değil, aynı zamanda toplumsal bir düzenleme işlevi de görürdü. Cem’e giren her can, diğer canların tanıklığında, kendi vicdanı ve inancı doğrultusunda sorgulanırdı. Bu sorgulama, sorunların, hataların ve olumsuz davranışların ortaya dökülerek çözüme kavuşturulmasını sağlardı.

***

Kentleşmede Görgü Cemi’nin işlev kaybı, Alevilerin birbirine yabancılaşmasını tetikledi. Kırsal Alevi topluluklarında, Cemevi ve Dedeler, bir tür mahkeme işlevi görüyordu. Topluluk içinde yaşanan anlaşmazlıklar (mülkiyet, aile içi sorunlar, kavgalar vb.) Görgü Cemi divanı tarafından sorgulamalarla ele alınıyordu. Dede, hem bir yargıç, hem de arabulucu olarak sorunları çözüyor, toplumsal huzuru sağlıyordu. Kentleşme ile birlikte bu toplumsal denetim mekanizması işlevsiz hale geldi. Bireyselleşen kent yaşamı, topluluğun birey üzerindeki denetim etkisini olanaksız kıldı; Anadolu Aleviliği’nin geleneksel kurallarının geçerliliğini yitirmesine yol açtı.

***

Görgü Cemi, bireyin toplumsallaşma sürecini, bağlı olduğu Anadolu Alevi Ocağı’nın Pir’i ve Cem’de bulunan talipler tarafından onaylanmasını sağlayarak ona önemli sorumluluklar yüklerdi. Cem’de, canlar birbirleriyle helalleşir, varsa aralarındaki kırgınlık ve küskünlükler giderilirdi. Bu sayede toplumsal birlik ve dayanışma pekiştirilirdi. Her can, kendi iç muhasebesini yapar ve varsa yaptığı hatalar için pişmanlığını dile getirirdi. Bu, bireysel bir arınma ve manevi temizlenme süreciydi.

Görgü Cemi, Alevi toplumunda düzenleyici bir rol oynardı. Ortaya çıkan sorunlar, topluluğun rehberi olan Dede’nin öncülüğünde çözülürdü. Dede, bu süreçte hakemlik yapar ve adaleti sağlardı. Görgü Cemleri, Alevi inancının canlı tutulmasını ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlardı. Kişinin Cemlere kabul edilmesi, Anadolu Alevi kimliğinin toplumsal düzeyde onaylanması anlamına gelirdi. Görgü Cemi, Alevilik’te adalet, eşitlik, birlik ve manevi arınma ilkelerinin toplumsal hayata yansıdığı, canlı bir organizmaydı. Lakin bu ritüel, günümüzde kırsalda kısmen sürdürülse de kentlerde uygulanamaz olmuştur.

***

Alevilik’te ikrar, bireyin Hakk, Muhammed, Ali Yolu’na ve inancına bağlılık yemini etmesi anlamına gelir. Bu, yalnızca sözlü bir ifade değil, aynı zamanda manevi bir sözleşme, bir taahhüttür. İkrar, Alevi inancının temel direklerinden biri olarak kabul edilir ve bir bireyin yola tam anlamıyla girmesinin ifadesidir.

İkrar, bir kişinin yolun kurallarını, ilkelerini ve ahlakını kabul ettiğini, bunlara bağlı kalacağını ve topluluğun bir parçası olmayı gönüllü olarak seçtiğini gösterir. Bu taahhüt, Alevi inancındaki en önemli değerlerden biri olan rızalık ilkesiyle yakından ilişkilidir. Rızalık, hem bireyin kendi iradesiyle yola girmesini hem de topluluk içinde diğer canların rızasını alması anlamını taşır.

İkrar, genellikle Musahiplik Cemi veya Görgü Cemi gibi ritüellerde yapılır. Bu törenlerde, talip (yola girmek isteyen kişi) Dede ve Cem’deki diğer taliplerin huzurunda ikrar verir. Bu eylem, kişinin toplumsal ve manevi bir sorumluluk üstlendiğinin ilanıdır.

Alevilik’te ikrar, sadece dini bir ritüel değil, bireyin manevi, ahlaki ve toplumsal kimliğini pekiştiren derin anlamlar taşıyan sosyal bir yaşam sözleşmedir. Bu söleşme, bir Alevi için yolun ve topluluğun bir parçası olmanın en temel şartıdır. İkrar, Musahiplik ve Düşkünlük Anadolu Aleviliği’nin olmazsa olmazıdır.

Musahiplik ve Düşkünlük Kurumları’nın işlevsiz hale gelmesi toplumsal birliktelikte önemli kırılmalara neden olmuştur. Bu durum değişim ve yabancılaşmaya öncülük etmiştir.

Musahiplik, Alevilik’te en temel sosyal ve hukuki kurumlardan biriydi. Yol kardeşliği olarak da bilinen bu kurum, iki ailenin ömür boyu birbirine maddi ve manevi olarak destek olmasını sağlıyordu. Musahiplik, aynı zamanda anlaşmazlıkların çözümünde de önemli bir rol oynuyordu. Kent yaşamı, bu güçlü bağın kurulmasını ve sürdürülmesini zorlaştırdı. Komşuluk ilişkilerinin zayıflaması ve bireysel hedeflerin öne çıkması, Musahiplik gibi geleneksel dayanışma ağlarını işlemez hale getirdi.

***

Düşkünlük Kurumu’nun ortadan kalkması, Alevilerin inanç bağlarını oldukça zedeledi. Düşkünlük, Alevi hukukunun en ağır yaptırımıydı. Topluluk kurallarına aykırı hareket eden, suç işleyen veya yolun ilkelerini ihlal eden bireyler düşkün ilan edilir ve topluluktan soyutlanırdı. Düşkün ilan edilen kişiyle selamlaşılmaz, alışveriş yapılmaz ve sosyal olarak dışlanırdı. Bu yaptırım, bireyleri topluluk kurallarına uymaya zorluyordu. Ancak, kentlerde bireyler, Alevi toplumunun dışında kendilerine yeni yaşam alanları bulabildiğinden, Düşkünlük Kurumu gücünü tamamen yitirdi.

***

Devlet hukuku, otorite kaybına yol açan başlıca faktördür. Kent yaşamında devletin resmi hukukuyla tanışma zorunlu ve kaçınılmaz bir sondu. Alevilerin, kentlerde inancın pratiklerini yaşayabilecekleri alanları bulamaması sonucu kaçınılmaz olarak inançtan uzaklaşmasını zorunlu kıldı. Bu nedenle geleneksel iç hukuki çözüm yollarından uzaklaşarak, devletin resmi mahkemeleriyle tanıştı. Artık anlaşmazlıkları kendi içlerinde çözmek yerine, hukuk araçlarını kullanarak, resmi hukuk sisteminde aramaya başladılar. Bu durum, Alevilerin kendi hukuk geleneklerinden kopmasına ve devletin resmi kurumlarına entegre olmasına yol açtı.

***

Otorite kaybı toplumsal kopuşun zeminini oluşturdu. Köyde Dedeler ve Pirler, hem manevi hem de hukuki otoriteydi. Onların kararları sorgulanmazdı. Kentleşme ile bu otorite sarsıldı. Aleviler, kendi inanç öncülerinden çok, devletin kurumlarına güvenmek zorunda kaldı. Bu durum, topluluk içi otokontrolü ve saygınlığı zayıflattı, toplumsal kopuşu hızlandırdı.

***

Kentleşme, Anadolu Alevi toplumunun kendi içinde oluşturduğu ve yüzyıllardır uyguladığı adalet sistemini temelinden sarstı. Geleneksel inanç ve sosyal yaşam bağların zayıflaması, toplumsal denetimin kaybolması ve devletin hukuk sisteminin şemsiyesi altında sistemleştirilmek istenmesi nedeniyle, Alevi hukuku işlevsiz hale getirildi. Bu kötü gidişata Alevi STK’lar engel olmak için çözüm üreteceği yerde adeta öncü oldu.

Kentleşme ve modernleşme nedeniyle Alevi toplumunun hukuk ve adalet anlayışı, geleneksel rıza toplumundan bireysel hak ve yasal mücadele eksenine kaydı. Bu süreçte, Alevilik sadece bir inanç olarak değil, aynı zamanda eşit haklar talep eden bir kimlik ve toplumsal hareket olarak da yeniden tanımlanmaya başladı. Bu dönüşüm, Alevi toplumunun modern Türkiye’deki yerini ve geleceğini şekillendirmeye devam etmektedir.

ilk halk tv sayfasında yayınlanmıştır

Alevi köylerine yönelik yeni saldırılar: HTŞ çeteleri harekete geçti!

HTŞ’li gruplar, Suriye’nin Hama ilindeki Alevi köylerinde sivil yurttaşlara yönelik yeni bir katliam gerçekleştirdi. Geçiş Hükümeti’ne bağlı çeteler, Hama’nın Hawrat Ammourin Mahallesi’nde birçok eve baskın düzenleyerek Alevi sivilleri hedef aldı.

Hawar Haber Ajansı’nın aktardığına göre, silahlı gruplar köylerde arama yaparak birçok kişiyi gözaltına aldı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, yerel kaynaklara dayanarak, Suriye Geçiş Hükmeti Savunma Bakanlığı’na ait 100 araçlık bir askeri konvoyun Eyn El Werd ve El Rimîle köylerine girdiğini bildirdi. Konvoyun gelişi güzel ateş açtığı, yurttaşlara hakaret ettiği ve birçok kişiyi tutukladığı belirtildi.

Ayrıca, Horat Emorîn köyünde, çevre köylerden gelen silahlı kişiler tarafından çok sayıda dükkân yağmalanıp yakıldı. Bu saldırılarda ölü ve yaralıların olduğu bilgisi teyit edildi. Alevi köylerinde yaşanan bu olaylar, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Elbistan’da Eğitimci Hasan Yıldız’ın Anısına 4 Metrelik Zülfikar

Maraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Deretopallı köyünde, Alevi kimliği ve eğitimci kişiliğiyle hafızalarda yer eden Hasan Yıldız’ın mezarı, torunlarının özel bir çalışmasıyla yeniden anlam kazandı. 1949 yılında hayata veda eden Yıldız’ın kabri başına, Alevi inancında adaletin, direnişin ve hak yolunun simgesi olan Zülfikar’ın 4 metre yüksekliğindeki mermerden bir anıtı dikildi.

CAN TV’de Hüseyin Kelleci’nin hazırlayıp sunduğu Can Bizim Eller programında tanıtılan mezar, Alevi toplumu açısından dikkat çekici bir örnek olarak öne çıktı.

“Öğren ki öğretsin, karanlığa ışık veresin”

Mezar taşında Hasan Yıldız’ın eğitimci kimliğini yansıtan şu sözler yer alıyor:
“Öğren ki öğretsin, karanlığa ışık veresin. Hasanî Xalle”

Hasan Yıldız’ın yeğeni Halis Üstündağ, dayısının köy gençlerinin aydınlanması için büyük çaba verdiğini anlattı:
“Dayım gençleri toplar, okutur, eğitirdi. Burada 2-3 yıl eğitim verdi. Evini büyütmek isterken soğuk almış, ardından zatürreye yakalanmış. O yıllarda yol da yoktu, doktor da. 49 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bugün torunları, onun anısını bu anlamlı eserle yaşatıyor.”

Bir diğer yeğen Hüseyin Yıldız ise amcasının dönemin aydınlarından biri olduğunu vurguladı:
“Mezarın yapımı için Malatya’dan gelen ustalar iki gün boyunca çalıştı. Ortaya çıkan bu Zülfikar, hem amcamızın inancına hem de aydınlık yoluna bir nişane oldu.”

Alevi Kimliğine Anlamlı Bir Vurgu

Torunları tarafından 2023’te yaptırılan bu anıt, Hasan Yıldız’ın Alevi kimliğine güçlü bir gönderme niteliği taşıyor. 4 metre yüksekliğindeki Zülfikar, yalnızca bir mezar süsü değil; aynı zamanda hak, adalet ve ışığın simgesi olarak gelecek kuşaklara da mesaj veriyor.

AAKB Genel Başkanı Özgür Demir: “Kurtuluş Kadının Ellerindedir”

Almanya Alevi Kadınlar Birliği (AAKB) Genel Başkanı Özgür Demir, Jin Dergisi için kaleme aldığı “Kurtuluş Kadının Ellerindedir” başlıklı yazısında, Alevi inancında kadın–erkek eşitliğinin yolun özünde yer aldığını, ancak günümüzde bu eşitliğin pratikte görünmez kılındığını vurguladı.

Demir, Alevilik’te kadın ve erkeğin birlikte “can” olduğunu belirterek, “Kadınıyla erkeğiyle birlikte Alevi hukukunu örgütlerde hâkim kılmak, gerçek dönüşümün ön koşuludur. Kadınlar karar mekanizmalarında eşit temsil edilmeden, inanç önderliği kadınlara da açılmadan kurumlarda rızalık ve eşitlik sağlanamaz” dedi.

“Hünkâr’ın sözü yolun eşitlik temelidir”

Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde. Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerindedir. Bizim nazarımızda kadın–erkek farkı yoktur. Eksiklik senin görüşündür” sözünü hatırlatan Demir, bu anlayışın Alevi yolunda eşitlik ve özgürlük mücadelesinin temel taşı olduğunu vurguladı.

Demir, tarih boyunca Ana Fatma, Kadıncık Ana ve Bacıyan-ı Rum’un öncülüğüne işaret ederek, “Bugün Alevi kadınların inanç ve toplumsal hayatta yaşadığı eşitsizlikler, bu özden kopuşun somut göstergesidir” dedi.

“Alevi kurumlarında eşitsizlik politik bir sorun”

Demir, cemlerde kadın ve erkek yan yana otursa da karar alma süreçlerinin çoğunlukla erkeklerin elinde olduğunu, dedeliğin erkeklere özgülenip kadınların sınırlı rollere sıkıştırıldığını, Alevi kurumlarında kadın temsil oranının düşük olduğunu kaydetti.

“Kadınların inanç alanında ikincilleştirilmesi, yolun özüne ihanettir” diyen Demir, bu durumun yalnızca kültürel değil, aynı zamanda politik bir sorun olduğuna dikkat çekti.

“Kurtuluş, kadınların ellerinde”

Çözümün erkeklerin izin vermesinde değil, kadınların kendi iradeleriyle haklarını talep etmesinde yattığını vurgulayan Demir, şöyle devam etti:

“Gerçek kurtuluş, kadın–erkek eşitliğinin her alanda yaşatılmasıyla mümkündür. Bu kurtuluş, başkalarının lütfuyla değil; kadınların kendi elleriyle olacaktır. Hünkâr’ın dediği gibi: ‘Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde.’ Bunu hakikate dönüştürmek kadın–erkek yan yana, can cana mücadeleyi büyütmekle mümkündür.”

Savaş ve barış üzerine ERGİN DOĞRU

0

İnsanlık tarihinin en çok konuşulan karşıt kavramlarından biri savaş ve barıştır. İnsanlığın adeta belası olan savaş gerçeği karşısında barış arayışları, insanlığın en büyük mücadelesi olarak günümüze kadar süregelmiştir.

Barış, insanlığın en büyük değer arayışı ve kavgasıdır. Bu yönüyle barışın anlamını ve değerlerini kavrayabilmek için öncelikle savaşı doğru anlamak gerekir. “Barışı yapmak, savaşmaktan daha zordur” tespitinin izahını ise insanlığın hegemonik güçlerinin ısrarlı savaş yaklaşımında aramak gerekir. Hegemon olan savaşsız yapamaz; zira savaş, hegemonyanın sürekliliğini sağlamanın aracıdır. Hegemon, savaşın sonuçlarına değil; savaşın sağladığı çıkara bakar. Bunun için savaş hegemonların, barış ise insanların kendini ifade etme biçimidir.

Savaşın yıkıcılığını, kanlı yüzünü ve tüketicilerini anlamayan, barışın değerini de bilemez. Savaş, doğrudan insanın özsel ve varoluşsal değerlerini yok etmeye dönük bir politikadır. İnsanla birlikte doğayı da yok eder; içindeki bütün canlılarıyla beraber hayatı tüketir.

İşte savaşın bu yıkıcılığı karşısında barış, insanlığın en ulu arayışı ve mücadelesi olarak ortaya çıkar. Bu büyük mücadele doğal olarak sanatın ve onun bir kolu olan şiirin de ana temalarından biri olmuştur.

Toplumun ve doğanın bir parçası olan şair, insanlığın büyük mücadelesi olan barışa kayıtsız kalamaz. Kelimelerin ustası olan şairin barışa uzak durması düşünülemez. Bu gerçeklikten dolayıdır ki dünyada ve Türkiye’de şairlerin büyük çoğunluğu barış şiirleri yazmıştır. Şair, barışı şiirlerinde savunur.

Bazı şairler yalnızca barışı yazmakla kalmamış, aynı zamanda aktif bir barış savunucusu olarak mücadeleyi politik bir duruş haline getirmiştir. Örneğin Asım Bezirci, yaşamı boyunca barış mücadelesi yürütmüş; “Şairlerimizin Diliyle Barış” ve “Türk-Yunan Dostluk ve Barış Şiirleri” adlı eserleriyle bu mücadeleyi kalıcılaştırmıştır.

Şairin barışı yazması en doğalıdır. Çünkü şiirin özü insandır, duygudur. Duygu insanı olan şair, iyiliği, dostluğu, aşkı, eşit ve kardeşçe bir yaşamı savunduğu gibi barışı da en derinden hisseder, işler ve dile getirir.

Dünya şiirinin büyük ustaları Aragon, Victor Jara, Neruda, Brecht, Ritsos, José Martí, Mahmud Derviş, Kavafis gibi isimler; özgürlüğün, eşitliğin sesi oldukları gibi barışın da büyük şairleridir.

Türkiye’de Nazım Hikmet, İlhan Berk, Behçet Aysan, Enver Gökçe, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Ataol Behramoğlu, Ahmet Arif, Ahmet Telli, Hicri Özgoören ve daha nice şair, şiirlerinde barışın sesi olmuş, mısralarında barışı işlemişlerdir.

Şairlerin barış şiirleri yalnızca ülkeleriyle sınırlı kalmamış, dünyayı kucaklamalarıyla evrenselleşmiştir. Nazım Hikmet, Hiroşima katliamı sonrası “Bulutlar adam öldürmesin” derken Türkiye’den Japonya’ya, katledilen insanlara yüreğini açmıştır. “Japon Balıkçısı” şiirinde “Balık tuttuk, yiyen olur” derken; “Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler” dizelerinde ise yerelden evrensele uzanıp savaşın acısını yaşayan yüreklere seslenmiştir. Ataol Behramoğlu, “Stratis Kuru Kosa’ya Mektup” şiirinde barış ve kardeşlik özlemini dile getirmiş; Behçet Aysan “Beyaz Başörtülü Kadınlar” şiirinde Arjantinli anaların kayıp çocuklarının acısını paylaşmıştır.

Apollinaire, “Barış için güzel türküler söyler, sanatta ölenler” diyerek sanat ve barışın bağını kurar. Aragon’un şiirleri barışı dillere ve yüreklere yerleştirmiştir. Arthur Rimbaud, Paris Komünü’nü “Hafif mavilikte bir akşam / bombaların katıldığınla aydınlandı evlerimiz” dizelerinde anlatırken direnişi ve barış özlemini dile getirir. Yannis Ritsos, “Barış şiirlerinin anası” olarak görülmüş, barışa inancını güçlü dizelerle yansıtmıştır. Brecht’in “Generalim, tankınız ne kadar güçlü” şiiri barış dendiğinde akla gelen en önemli şiirlerdendir. Çek şair Nezval da “İnsanlar sürekli iyi yaşasın diye / köyünde dört bir yanında dünyanın / söylerim barış türküsünü” dizeleriyle barışı yüceltmiştir.

Barışı savunmak, evrensel insan sevgisini dünyanın dört bir yanına taşımak ve canlı tutmak, yaşamın ve şairlerin temel özelliklerindendir. İnsani değerlerin korunması ancak barışla mümkündür. Özgürleşme arayışında barış mücadelesinin en güçlü savunucuları ise savaşın yıkımını en ağır yaşayan halklardır. Çünkü onlar savaşın sonuçlarını derinden yaşadıkları için barışın değerini en iyi bilenlerdir.

Şair, çökmüş ve çürümüş değerlerin değil; güzelliğin, iyiliğin, aşkın, sevginin, eşitliğin, insanı ve doğayı yücelten değerlerin sözcülüğünü üstlenir. Onları dile getirir. İnsani değerleri ve duygusu olmayanın şiiri hep eksik kalır; o yalnızca iktidarların ve zorbanın oyuncağı olur. Bu da şairin ölümüdür.

İnsanlığın felaketi olan savaşlar, şiirin doğasına da aykırıdır. Şair, ancak özgürlük ve daha güzel bir yaşam savunuculuğuyla değer bulur. Aksi halde zorbanın şiirini yazarak onun sesi haline gelir; ama sonunda kirlenmekten kurtulamaz.

Özcesi, şiir ve barış birbirine yakışan değerlerdir. Eğer şiir insanı, doğayı ve güzeli anlatacaksa, barışa muhtaçtır. Barış, en güzel mısraları, metaforları ve imgeleri fazlasıyla hak eder. Çünkü barış, insanın varoluşunun ve geleceğinin anlamıdır.

yeni yaşam gazetesi

Mannheim Cemevi: Gerçekler Üzerine Kurumsal Tavrımız

Mannheim Cemevi, son günlerde sosyal medya üzerinden yayılan asılsız iddialara karşı yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) bireysel çıkarları değil, inanç değerlerini ve kolektif aklı temsil ettiği vurgulandı.

AABF’nin kuruluşundan bu yana Almanya’daki Alevi toplumunun hakları için sürdürdüğü kararlı mücadelenin önemli kazanımlar sağladığı belirtildi. Kamu tüzel kişiliğinin elde edilmesi, Alevilik inancına uygun derslerin eğitim müfredatına dahil edilmesi ve cemevlerinin tanınması gibi başarılar, bu mücadelenin ürünleri olarak sıralandı.

Açıklamada, AABF’nin bir inanç kurumu olduğu ve yönetiminde bireysel çıkarlar değil, ilkelerin esas alındığı ifade edildi. “AABF, hesap verdiği yer sosyal medya değil, toplumsal alanlardır” denildi. Bu bağlamda, yetkisi olmayan kişilerin hedef aldığı açıklamaların bilgiye dayanmadan yapıldığına dikkat çekildi.

Mannheim Cemevi, eleştirilerin Alevi inancının bir parçası olduğunu, ancak bu eleştirilerin samimi ve yapıcı bir şekilde yapılması gerektiğini vurguladı. Aksi takdirde, bu tür söylemlerin yalnızca AABF’ye değil, tüm Alevi toplumuna zarar verebileceği ifade edildi.

Son olarak, tüm Alevi toplumuna kamuya açık alanlarda daha fazla sorumluluk ve edep ile hareket etme çağrısında bulunuldu.

KAN KARDEŞLER, KANKALAR… NECATİ ŞAHİN

PETRAEUS ve COLLANİ
Der Stratege des Imperiums und sein Schüler,
der CIA-Şef ve der Dschihadistenführer.
Bu resmi anlamak için diplomaya gerek yok.
Diplomat yok.
Sadece gözler açık –
ve Suriye hakkında biraz bilgi.
Bakan herkes için arkasındaki karanlığı görür.
Tek: David Petraeus
Generalim.
Chef der CIA.
Irak’taki ABD birliklerinin komutanı.
Der andere: Collani.
Einst ein Dschihadist, El-Kaida, IS.
Sakal kısalırken,
ama kanla daha taze ve taze akıyor.
Resmi hikaye şöyle:
Collani, beş yıldır Irak’ta esir.
Eyin Mitos!
Hapishane mi? Bir fon.
Wahrheit’te:
Beş yıllık eğitim
İngiliz ajanlarıyla.
Petraeus’un gözünün altında.
Şiddet üniversitesi.
Sonunda: “özgür bırak”.
Ama aslında:
bir göreve gönderildi.
Suriye’ye doğru .
Sonra ödül: 10 milyon dolar.
Bir oyun.
Ein Trick.
Yani cihatçılar diyor ki:
‘Ne kadar cesur olduğuna bak –
Amerika ondan korkuyor! “
Collani böyle bir kahraman oldu.
Zum İdol.
İdlib liderine.
Şam yolu hazırlandı
40, 50 pick-up’lar yuvarlandı.
Kein Widerstand.
Çünkü Assad’ın generalleri uzun zaman önce satın alındı.
Rusya sessiz.
Putin işini yaptı:
“Senin için Ukrayna –
Bizim için Suriye. “
Lanet olsun Collani,
motoru hiç kapatmadı,
İdlib’den Şam’a.
Ve bitiş çizgisinde: hemen başkan.
Ama kim ona oy verdi?
Collani –
Amerika devlet adamı.
İngiltere Büyükelçisi.
İsrail Askeri Ataşeliği.
Collani –
Alawîlerin icraçıları,
der Druzen,
Suriye’deki Hristiyanlar .
Peki ya hindi?
Büyük kardeş,
Koruyucu elini üzerinde tutuyor.
Petraeus – sein Mentor,
Öğretmeni.
Bu fotoğraf mı?
New York’ta.
Bir araya gelme.
Öğretmenler ve öğrenciler.
Nostaljiyle bana sarıldı.
***
Burası Ortadoğu.
Herkes için bir oyun parkı –
ama kendi halkı için değil.
Bilge bu sisteme bir isim vermiş:
Emperyalizm.
Ben bir senaristim.
Ama yazdıklarım bir senaryo değil.
Çünkü Ortadoğu’nun senaristleri
Ne Araplar, ne Kürtler, ne Aleviler, ne de Druze –
ve ayrıca Necati gibi Türk yok Alawit yok Kürt yok.

Fırat: Alevilere Yönelik Nefret Suçlarına Son Verilsin!

DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, Alevilere yönelik nefret suçlarının araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) araştırma önergesi sundu. Fırat, bu önergesinde, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının toplumsal barışı zedelediğine dikkat çekti.

Fırat, El Cezire çalışanı Amel Zaamta’nın Alevilere yönelik hakaretlerini örnek göstererek, bu tür nefret söylemlerinin ifade özgürlüğü adı altında cezasız bırakılmasının kabul edilemeyeceğini belirtti. Alevi toplumunun karşılaştığı ayrımcı politikaların, Anayasa’da güvence altına alınan eşit yurttaşlık ilkesine açıkça aykırı olduğunu vurguladı.

Önergesinde, Alevilere yönelik nefret söylemlerinin yaygınlığı, cezalandırılmayan bu suçların teşvik edici etkisi, kamu kurumları ve medya organlarının rolü ile Alevi toplumunun taleplerinin detaylı bir şekilde incelenmesini talep etti. Fırat, bu konuların araştırılmasının Türkiye’nin eşitlikçi ve demokratik bir hukuk devleti olma yolunda önemli adımlar atılmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Sonuç olarak, Fırat, Alevilere yönelik nefret söylemleri ve ayrımcı politikaların tüm yönleriyle incelenmesi gerektiğini, cezasızlığın önlenmesi ve gerekli önlemlerin alınmasının elzem olduğunu belirtti.