Ana Sayfa Blog Sayfa 100

Hamburg Hak Evi’nde Ali Kenanoğlu ile Alevi Toplumu Buluştu

Hamburg Hak Evi’nde Ali Kenanoğlu İle Halk Toplantısı Gerçekleştirildi

Hamburg ve çevresinde etkinlikler düzenleyen Hak Evi – Alevitisches Kulturhaus, HDK Eşbaşkanı Ali Kenanoğlu’nun katılımıyla bir halk toplantısı gerçekleştirdi. Yoğun ilgi gören toplantıda, barış ve demokratik toplum süreci üzerine önemli tartışmalar yapıldı.

Kenanoğlu, Türkiye’de demokratikleşmenin yalnızca siyasal değil, toplumsal bir mücadele ile mümkün olduğunu vurguladı. “Barış süreci, yalnızca masada değil, halkın yaşamında da anlam bulmalıdır” diyen Kenanoğlu, Alevi toplumunun tarihsel olarak barış, eşitlik ve adalet mücadelesinde önemli bir rol oynadığına dikkat çekti.

Alevi toplumunun demokratik süreçlere katılımının vurgulandığı toplantıda, Aleviliğin rızalık ve barış kültürünün toplumsal barışın inşasında özel bir anlam taşıdığı ifade edildi. Katılımcılar, Alevilerin katkısının sadece siyasal değil, inançsal ve kültürel açıdan da değerli olduğunu belirttiler.

Toplantı sonunda Hak Evi yönetimi, katılımcılara teşekkür ederek, “Barış ve demokratik toplum mücadelesinde hep birlikte yan yana, omuz omuza yürümeye devam edeceğiz” mesajını iletti.

Ar Damarı Çatlamış Bir Düzen: Yolsuzluk, Pişkinlik ve Çürüme ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye siyaseti kirlenmişlik o dereceye vardırılmış ki artık “Bu kadarı da olmaz.” dediğiniz bir noktaya geliyorsunuz. O kadar “Olmaz.” dediğiniz yerden bir bakıyorsunuz, olabilirliği olan şeylerle karşılaşıyorsunuz. O kadar açık bir şekilde yalan üretiliyor, o kadar açık bir şekilde manipülasyon yapılıyor ki kimse dönüp de bunun üzerinde konuşma gücü göremiyor. Eğer konuşabilenler olursa, karşılarında da iktidarın baskı araçlarının devreye girdiğini görüyoruz.

Bu anlamıyla son dönemlerde tartışılan birçok konu aslında tartışılmamak üzere gündeme getirilen konular olarak önümüzde duruyor. Hem gündemi önümüze koyuyorlar hem de “Bunu tartışamazsınız.” diyorlar. “Bizim size sunduklarımızı kabul edeceksiniz, benimseyeceksiniz ve siz de bunları tekrarlayacaksınız.” dayatmasını yapıyorlar. Büyük bir medya ordusuyla, büyük bir trol ordusuyla topluma yanlış bilgi, kirli bilgi pompalanmaya iktidar cephesinden devam ediliyor.

Ne yazık ki Türkiye’nin bugün gelmiş olduğu nokta, Ar damarı çatlamış bir düzen. Hiçbir suçun, hiçbir günahın, hiçbir hatanın kabul edilmediği; herkesin gözünün içine baka baka siyasetçilerin özellikle yalan söyledikleri bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti düzeni ile karşı karşıyayız.

Gözümüzün içine baka baka Erdoğan yolsuzluklara dair açıklamalar yapıyor.

“Siyasi hayatım boyunca böyle şeylerle hamdolsun karşı karşıya kalmadım.”

Bunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Bunu diyen Bilal’in babası Recep! Peki, kamuoyu hiç mi bir yolsuzluk davasıyla, bir rüşvet davasıyla Erdoğan’ı anmadı? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan bugüne kadar siyasi hayatı boyunca yaptığı tüm işlerde yolsuzlukla adı anılan bir şahıs bunu söylüyor.

Bir yüzükle iktidara geldi! “Bundan fazlasını görürseniz bilin ki Tayyip Erdoğan çalmıştır.” diyen şahıs, şu anda dünyanın en zengin liderleri arasında sayılıyor. O günkü Recep bugünkü Recepe kendisi “hırsız” diyor.

Nasıl bir Cumhurbaşkanı bu kadar rahatlıkla bu yalanları söyleyebiliyor, bu cümleleri kurabiliyor? Cumhurbaşkanı bu cümleleri kurduğu zaman, varın siz düşünün, toplumun diğer kesimleri olaylara nasıl yaklaşabilir ya da olaylar karşısındaki refleksleri nasıl olur?

“Balık baştan kokar” hikâyesi gibi, bu iktidarın yukarıdan aşağıya kadar silsilesine baktığınızda dehşet bir utanmazlığı, dehşet bir pişkinliği ve aslında bir anlamda da iktidar olmanın sarhoşluğunu görmek mümkün. Sonradan görmüşlüğün dibe vurduğu bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu söylememiz gerekiyor.

Çok zor değil web üzerinden tarayalım, soralım: Recep Tayyip Erdoğan’ın yolsuzluk ve rüşvet ile anıldığı davalar var mı? Girin internete, hangi platformu istiyorsanız ordan sorgulayın. Arama motorlarına sorun. Bir kaçını sizin için notlayayım;

  • 1994-1998 İBB dönemi: Belediye ihaleleri, İGDAŞ ve İSKİ dosyaları. Erdoğan’ın isminin yolsuzlukla anıldığı ilk dosyalar.
  • Deniz Feneri Davası (2008-2011): Almanya’daki mahkemelerde açıkça çözüldü. Yolsuzluğun içinde olanlar itirafçı oldu, cezaları aldılar. Bu dava Erdoğan’ın “gemicikler” sürecinin başladığı dönemdir.
  • İhale ve yandaş sermaye tartışmaları (2000’ler-2010’lar): İhalelerin belli iş insanlarına verilmesi, Erdoğan çevresinde havuz medyası ve sermaye grupları oluşturulması.
  • 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu (2013): Erdoğan’ın 4 bakanı istifa etti. Reza Zarrab ABD’ye sığındı, itirafçı oldu. Netflix bu operasyonun belgeselini çekiyor. Meşhur “sıfırlama” tape’leri bu dönemde yayımlandı.
  • Man Adası belgeleri (2017): Kılıçdaroğlu, Erdoğan ve yakınlarının milyonlarca doları Man Adası’na transfer ettiğini açıkladı.
  • Malta, Man Adası, Panama belgeleri: Erdoğan ve ailesinin yurt dışında servet tuttuğu iddiaları. Resmî soruşturma açılmadı.
  • İmar ve kamu kaynakları iddiaları: Yol, köprü, havaalanı ihaleleri.

Ama Erdoğan ne diyor? “Hamdolsun böyle bir şeyle karşı karşıya kalmadım.”

Aklımızla mı dalga geçiyor? Nasıl bir ruh haliyle söylüyor? Ama söylüyor. Çünkü kamuoyunun bu kadar rahat manipüle edilebileceğini görüyor. Bir kesimin bunları benimsediğini ve doğru kabul ettiğini biliyor.

Üzerinde siyaset yaptığı toplumsal yapıyı tanıyor, o yapıya sesleniyor. Muhalif kesimler zaten bu durumu görüyor ve kabullenmiyor. Ama Erdoğan’ın esas aldığı kesim onlar değil, kendisine bugüne kadar destek veren yapılar.

Bugün sosyal medya platformlarına girin: Birçok haber kaldırılmıştır, birçok görüntü sansürlenmiştir. Bilal’in keyif partileri, Erdoğan ile ilgili rüşvet iddiaları, Erdoğan’ın ekibinin adı geçen yolsuzluk hikâyeleri, mafya ilişkileri… Bunların neredeyse hiçbiri bırakılmamıştır. Hepsi yargı eliyle kaldırtılmıştır. Ama Erdoğan’ı öven binlerce trol hesabı rahatlıkla haber akışına devam ediyor. Durmadan cilalayıp parlatıyor.

İşte bu arındırılmış, temizlenmiş ve sadece kendisini övmek üzerine kurulu sistem içinde Erdoğan konuşuyor. “Hamdolsun böyle bir şeyle anılmadım.” diyor. Kendi dünyasında söylüyor. Yapılanların hepsi biliniyor.

Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar kamuoyunu manipüle etmeye yönelik oluyor. Mesela, Erdoğan’dan sahte diplomalar açıklaması geliyor:

Erdoğan’ın söylüyor: “Devletimiz sahte diploma soruşturmasında milletin hakkını yiyen haramzadelere acımamıştır.”

Bunu söyleyen diplomasını ibraz edemeyen, kamuoyuna sunamayan, üniversitede okuduğunu ispatlamayan şahıs. Başkalarının var olan diplomalarını kendi yargısı eliyle iptal ettirip, onlara “diplomasız” diyor. Sonra da sahte diploma soruşturmasından bahsediyor. Bu sahtekârlığın, Osmanlı torunları dedikleri insanlara kadar uzanan bir dolandırıcılık hikâyesinin parçası olduğu da ortada. Kendisinin çevresine kadar uzanan bir soysuzluk.

Tüm bunları gözümüzün içine baka baka söylüyor. Onun için diyoruz ki pişkinlik diz boyu, arsızlık had safhada. Türkiye Cumhuriyeti devletinde pişkinliğin, arsızlığın kitabı yeniden yazılıyor. Ve bu, yukarıdan aşağıya doğru sirayet ediyor.

Sadece Erdoğan’la sınırlı değil. Tepeden aşağıya doğru her yerde hukuksuzluk, pişkinlik sürüp gidiyor.

Bakınız, Bayrampaşa Belediyesi’ndeki durum: AK Parti İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir ne demiş?

“Bayrampaşa’da gördük ki CHP demokrasisi milli şef dönemlerini aratmadı.”

Arsızlık işte budur. Adamlar seçimi Bayrampaşa’da kaybetmişler. Halk bir seçimde iradesini beyan etmiş. Milli irade diyorsanız milli irade. Yerli diyorsanız yerli irade. Halk gitmiş, sandıkta tüm baskılarınıza rağmen oyunu kullanmış. Sen tutuyorsun, o belediye başkanını görevden alıyorsun. Aldığın gerekçelerin hepsinin arkasında muhalefeti tasfiye etmek var.

Sonra belediye meclis üyelerinin bir kısmını tehdit ederek istifa ettiriyorsun. Gerekli sayıyı bulunca da kendi adayını seçtirmeye çalışıyorsun, kimi yerlerde seçtiriyorsunda. Bu, utanmazlığın en açık örneği. Seçimde kazanamadıklarını, halkın vermediği desteği, yargı üzerinden, kolluk kuvvetleri üzerinden almaya çalışan bir saldırganlık var.

Şu anda Türkiye’nin birçok yerinde, seçimde kaybeden AKP, belediyeleri bu şekilde geri alıyor. Yarın öbür gün Erdoğan kürsüye çıkıp rahatlıkla “Bizim şu kadar belediyemiz var.” diyebilir. Ama bu belediyelerin çoğu halkın oylarıyla değil, yargı eliyle alınmış durumda. Yargıya veilen talimatla alınmış durumda.

İstanbul’daki operasyonlara baktığınızda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Erdoğan kaybetmiştir. Milli irade tarafından seçilmemiştir. Onun adamları seçilmemiştir. Bu yüzden milli iradeye karşı kendi zihniyetini, yolsuzluktan beslenen kadroları öne sürerek geri almaya çalışıyor.

Bu sadece bununla da kalmıyor. Adamlar kalkıyorlar, ekranlarda kendilerine baskı yapıldığını söylüyorlar. “Yapamadık, edemedik.” diye bahaneler üretiyorlar. Peki Recep’e dönüp ne diyecekler? Bayrampaşa’da o kadar hile yaptınız, adamlarınız o kadar oyun çevirdi, ama “Reis biz orayı alamadık, sana teslim edemedik.” mi diyecekler? Onun utancıyla saldırganlığı da kendilerine hak görüyorlar.

Mesela Ali Erbaş’ın kızı Merve Safa Lik’ioğlu, “Benim babam çok iyi bir insandır.” demiş. Haftalarca sosyal medyada Ali Erbaş’ın gidişi konuşuldu.

Ben kesinlikle Ali Erbaş’ın kızı için iyi bir insan olduğunu kabul edebilirim. Recep Tayyip Erdoğan da Bilal için çok iyi bir baba olabilir. Çünkü onların dünyasında zenginlik, lüks yaşam, şatafat var. Bunları sağlayan babadır. Baba Recep’tir, baba Ali’dir. Elbette onlar için iyi insandır. Ama halka karşı durum farklıdır.

Hanımefendiye dönüp söylemek lazım: Altı kere hacca giden, yani bir anlamda Allah’a –haşa– rüşvet vermeye kalkan bir adam, senin için iyi olabilir. Seni ve anneni hacca götürmüş olabilir. Ama bunu hep halkın cebinden yapmıştır. Bizim boğazımızdan kesmiştir. Onun için senin baban sana iyidir, Recep, oğluna iyidir, ama halka karşı kötü bir adamlardır.

Şimdi gelelim Yusuf Tekin’e. Çocuğunun özel okula gittiği ortaya çıktı. İmam Hatipleri övüp dünya modeli diye satarken, çocukları özel okullarda özel eğitimler imkanları kullanıyorlar. Okulun imkanları sayılmış: sabah kahvaltısı, öğle yemeği, ikindi atıştırmalıkları… Bir x platformu paylaşımda şu denilmiş:

  • İmam hatipleri destekleyip kendi çocuklarını özel okullara gönderiyorlar.
  • Şehitleri övüp çürük raporu alıyorlar.
  • Kefenimizi giydik geldik deyip zırhlı araca biniyorlar.
  • Fakirlik Allah’a yakın olmaktır deyip dört ayrı yerden maaş alıyorlar.

İşte utanmazlık budur. Aymazlık, ar damarının çatlaması meselesi budur.

Bu ülkenin insanları neden fakir? Çocuklarımız neden açlığa, eğitimsizliğe maruz bırakılıyor? Veliler varını yoğunu ortaya koyup çocuklarını okutuyor, ama okullar bittiğinde işsiz kalıyorlar. Ama birileri de “Çocuğumu meclise soktum, vatana hizmet etsin.” diyebiliyor.

Utanmazlık, siyasetin her alanına sıçramış durumda. Bu aslında toplumsal çürümenin de resmi. Çürütülmüş bir toplum. Bu siyasetçileri seçen toplum da çürümüş demektir. Bunlara ses çıkarmayan kitle çürümüş demektir.

Bu adamlar kimden besleniyor? Yalanlardan, ikiyüzlülükten, pişkinlikten… Hâlâ bizi yönetme pozisyonunda olabilmelerinin nedeni bu. Irkçılıktan, siyasal İslam’dan, düşmanlaştırmadan besleniyorlar. Kürt’e düşmanlık, Ermeni’ye düşmanlık, Alevi’ye düşmanlık üzerinden siyaset kuruyorlar.

Sanki Alevi’yi ortadan kaldırırlarsa karınları doyacak. Sanki Kürt’ü yok ederlerse özgür olacaklar, dünya devleti olacaklar. Böyle bir mantıkla yaşayan, kendi sefaletine ses çıkarmayan kitleler sayesinde, bunlar halkla dalga geçebiliyorlar.

Bugün Türkiye’de artık hak aramanın temsilcisi sokak çeteleri olmuş durumda. Devletin yapmadığını mafyalar yapıyor. Herkes kendi hukkunu kendisi, adaletini kendisi uygulamak istiyor. Çeteler para tahsilatı yapıyorlar, uzlaşmazlıklarda aracı oluyorlar. İnsan öldürmeyi en ucuzundan iş halien getirmiş durumdalar. Hangi çeteden ne kadar destek alırsan o kadar gücün var. Bir çete seni destekliyorsa koruyucun var, desteklemiyorsa evin kurşunlanıyor, işyerin kurşunlanıyor. Ve bunlar günlük hayatın parçası haline geliyor.

Bunun sorumlusu devlettir, iktidardır, iktidarın yaptıklarıdır. Devlet devlet olursa, parlamento parlamentonun gereklerini yerine getirirse, sokaktaki mafyalar da bunu yapamaz.

Adıyaman’da depremzede engelli vatandaş Ali Geçer’in başına gelen olay: İş talebinde bulunuyor. Vali Mahmut Çuhadar’dan olumsuz yanıt alınca, “Bu engelli maaşıyla bir ay siz geçinin, geçinebiliyorsanız.” diyor. Sonuç ne? Engelli maaşı kesiliyor.

Bir kişinin engelli maaşı onun hakkıdır. Bir valinin keyfine göre kesilemez. Ama Türkiye’de hak, hukuk, adalet olmadığı için valinin keyfiyeti, devletin hukuku haline geliyor. Erdoğan’ın keyfi, anayasa oluyor.

Bugün Türkiye, hukukun askıya alındığı, yolsuzluğun normalleştirildiği, pişkinliğin ise siyaset kurumu haline geldiği bir düzende nefes almaya çalışıyor. Tepeden tırnağa sirayet eden bu yozlaşma, sadece iktidarın değil, toplumun da çürümesine zemin hazırlıyor. Yalanlarla, manipülasyonlarla, baskılarla sürdürülen bu düzen; halkın iradesini gasp ediyor, adaleti yok ediyor, geleceğimizi ipotek altına alıyor. Gerçek gündeme dönülmedikçe, yani halkın yoksulluğu, adaletsizliği ve eşitsizliği masaya yatırılmadıkça, Türkiye’nin çıkış yolu olmayacak. Çözüm, susmayan, hakikati dile getirmekten vazgeçmeyen, korkunun zincirlerini kıran bir toplumdan geçiyor.

Çünkü unutmayalım: Sessizlik, çürümüşlüğün en büyük destekçisidir.

Alevilere Yönelik İhlaller: Sorumlular Hesap Vermeli

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Suriye’de cihatçı Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) tarafından Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliam ve insan hakları ihlallerini raporladı. Rapor, Baas rejiminin devrilmesinden bu yana Alevilere karşı hedef alınan saldırıları detaylandırarak, sorumluların yargılanması çağrısında bulundu.

HRW, Hakikat ve Adalet İçin Suriyeliler ile Suriye Arşivi iş birliğiyle hazırladığı raporda, 6-10 Mart tarihleri arasında yaşanan olaylara dair 100’den fazla yurttaş, tanık ve gazeteciyle yapılan görüşmelere yer verdi. Tanık ifadeleri ve doğrulanan ses, görüntü kayıtları ile uydu fotoğrafları, 24’ten fazla yerleşimde sivillere yönelik keyfi infazlar, ev baskınları, yağma ve mezhep temelli saldırıları belgelerle ortaya koydu.

Rapor, Suriye Ulusal Kıyı Araştırma Komisyonu’nun 22 Temmuz’da 1,426 kişinin katledildiğini kabul etmesine rağmen, cihatçı komutanların sorumluluklarının göz ardı edildiğini belirtiyor. Komisyon, olayları “bireysel intikam eylemleri” olarak nitelese de, HRW’nin bulguları, Alevilere karşı daha geniş çaplı bir ‘kolektif cezalandırma kampanyası’ yürütüldüğünü gösteriyor.

HRW, ayrıca, Humus ve Hama kırsalında Alevilere yönelik kimlik temelli saldırıların başladığını ve Temmuz ayında Süveyda’ya yayıldığını vurguladı. Burada, Dürzi sivillerin de keyfi infaz, yağma ve yıkıma maruz kaldığı aktarılıyor. Rapor, adaletin sağlanması ve tazminatların acilen hayata geçirilmesi gerektiğini ifade ederken, tanıkların korunması ve adil yargılamaların yapılması çağrısında bulunuyor.

Uluslararası mekanizmaların devreye girmesi talep edilen raporda, güvenlik reformlarının uygulanması ve insan hakları ihlallerinde rol alanların görevden alınması gerektiği vurgulanıyor.

Alevi ve Dürzi topluluklarına yönelik sivil infazlar sürüyor!

Cihatçı örgütlerle işlenen savaş suçlarıyla gündeme gelen Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara, Alevilere ve Dürzilere karşı yargısız infazlar gerçekleştirerek toplu katliamlar yapmıştır. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından belgelenen bu suçların ardından, Şara’nın BM Genel Kurulu’nda boy göstermesi uluslararası cezasızlık örneği olarak kaydedilmiştir.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Suriye’nin Lazkiye ve Tartus kentlerinde Alevilere yönelik gerçekleştirilen saldırıların “yaygın, sistematik ve muhtemelen savaş suçu” olduğunu belirten bir rapor yayınladı. Rapora göre, bu saldırılarda yaklaşık 1.479 Alevi sivil hayatını kaybetmiş, aralarında kadınlar, yaşlılar, engelliler ve çocuklar da bulunmaktadır.

Ayrıca, Süveyda’da Dürzilere yönelik saldırılarda da ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmış, 817 Dürzi sivil yargısız infaz edilmiştir. Uluslararası Af Örgütü, Suriye hükümetine bağlı güçlerin bu infazlardan sorumlu olduğunu belgeleyerek, olayların ciddiyetini ortaya koymuştur.

Şara’nın geçmişteki cihatçı gruplarla olan ilişkileri ve işlediği insanlığa karşı suçlar, uluslararası toplumu derin bir endişeye sevk etmektedir. Ancak, bu suçların cezasız kalması ve Şara’nın uluslararası platformlarda temsil edilmesi, adalet arayışındaki mağdurlar için büyük bir hayal kırıklığı yaratmaktadır.

AABF İnanç Kurulu, Uetersen Cemevi’nde Eğitim Kampında Bir Araya Geldi

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) İnanç Kurulu, 19-21 Eylül 2025 tarihlerinde Uetersen Cemevi’nde bir eğitim kampı düzenledi. Bu kamp, Alevi inancının kadim değerlerini akademik bilgiyle bir araya getirmeyi ve yol önderlerinin bilgi birikimini güçlendirmeyi amaçladı. Üç gün boyunca Alevi inanç önderleri olan Ana, Dede ve Babalar, Alevilikte yol, erkân ve irfanın günümüzde nasıl yaşatılması gerektiği üzerine tartışmalara katıldılar.

Kampa AABF Genel Başkanı Hüseyin Mat ve Yürütme Kurulu Üyesi Ertan Kurt da katılarak desteklerini sundular. Katılımcılar, eğitim sürecinin sağladığı katkılardan dolayı Mat ve Kurt’a teşekkür ettiler. Eğitim programına, Prof. Dr. Bedriye Poyraz ve Prof. Dr. Handan Aksünger gibi akademisyenler de destek vererek, Alevi inancının öz değerleriyle bilimsel bilgiyi harmanladılar.

AABF İnanç Kurulu Başkanı Hasan Ali İçlek Dede, kamp sonunda yaptığı değerlendirmede, inanç önderleriyle birlikte Alevi yolunun değerlerini yaşatma kararlılığını vurguladı. İçlek Dede, “Yolun, erkânın, irfanın ve adabın ışığını büyütmek için çalışacağız” dedi. Katılımcılar, birlikteliğin inanç önderleri arasında yol birliğini pekiştirdiğine dikkat çekti.

Uetersen Cemevi’nde gösterilen özverili hizmetten dolayı İnanç Kurulu Başkanı Hasan İmre Dede ve tüm yönetici ve üyelere teşekkür edildi. Eğitim kampının, Alevi toplumsal örgütlenmesinin inanç boyutunu güçlendirmek açısından önemli bir adım olduğu değerlendirildi.

Alevilerin güvenliği için acil önlemler alınmalı!

Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF), El Cezire çalışanı Amal Zaamta’nın Alevi toplumuna yönelik nefret söyleminde bulunmasına sert tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, bu tür ifadelerin tarihte yaşanan katliamları hatırlatan tehlikeli bir zihniyetin yansıması olduğu vurgulandı. Alevi inancının değersizleştirildiği, toplumun hedef alındığı ve nefret suçlarının teşvik edildiği bu söylemlerin, toplumsal barışa zarar verdiği belirtildi.

AAAF, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine çağrıda bulunarak, Amal Zaamta hakkında derhal soruşturma başlatılmasını ve gerekli yasal süreçlerin işletilmesini talep etti. Ayrıca, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ve Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) da bu nefret söylemine karşı ciddi yaptırımlar uygulama çağrısı yapıldı. Alevi yurttaşların güvenliğini sağlamak için önleyici ve caydırıcı tedbirlerin alınması gerektiği ifade edildi.

Uluslararası insan hakları örgütleri de bu duruma ilişkin harekete geçmeye davet edildi. Nefret söylemlerinin sadece Alevilere değil, insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suç olduğuna dikkat çekilerek, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası kuruluşların göreve çağrılması istendi.

Son olarak, Alevi kurumlarına ve insan hakları savunucularına da seslenilerek, bu tür nefret söylemlerine karşı delillerin toplanması ve suç duyurularında bulunulması gerektiği belirtildi. Alevi toplumuna yönelik saldırıların, tüm topluma yönelik bir tehdit oluşturduğu vurgulanarak, eşitlik ve adalet talep eden herkesin bu meseleye duyarsız kalmaması gerektiği ifade edildi.

Paris FEDA Kongresi: Barış İçin Birlikte Hareket Edelim

Paris Demokratik Alevi Federasyonu, Paris Pir Sultan Abdal Dergâhı’nda gerçekleştirdiği kongresinde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemine dikkat çekti. Kongreye FEDA Eş Başkanları Şahin Polat ve Hüsniye Küçükkeleş ile DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan ve çeşitli Alevi dernekleri katılım gösterdi. Divan başkanlığını Hüsniye Küçükkeleş’in üstlendiği kongre, Pir Rıza Yağmur’un okuduğu gülbeng ile açıldı.

Alevilerin hak ve hakikat arayışının Kürt özgürlük mücadelesinden daha önce başladığını ifade eden DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, Alevi toplumu içinde barış sürecine dair kaygıların bulunduğunu belirtti. Bozan, Alevilerin, “Kürtler kendi meselelerini çözüyor, peki biz ne olacağız?” sorusunu sıkça gündeme getirdiğini vurguladı.

Bozan, barış sürecinin Alevilerin sorunlarını çözme umudunu artıracağını ve bu sürecin eşit yurttaşlık ile inanç kimliğinin kabulü açısından kritik olduğunu ifade etti. Alevi toplumu, barış ve hakikat mücadelesinin merkezinde yer almalı; bu sürecin öznesi olmalıdır. Kongrede ayrıca 17 kişilik yeni yönetim de belirlendi.

Alevilere hakaret eden kişiye Celal Fırat’tan sert yanıt: Yargı harekete geçmeli!

Alevi toplumuna hakaret eden El Cezire çalışanı Amal Zaamta’ya yönelik tepkiler sürüyor. Milletvekili Celal Fırat, Zaamta’nın ifadesinin kabul edilemez olduğunu belirterek, bu tür nefret söylemlerinin toplumsal barışı zedelediğine dikkat çekti. Fırat, Alevi toplumunu hedef alan bu kirli dilin ayrımcılığı körüklediğini vurguladı.

Fırat, yazılı bir açıklama yaparak, Alevilere yönelik nefret söylemlerinin cezasız kalmasının tehlikelerine işaret etti. “Bu katliamcı zihniyete sesiz kalmak, suç ortaklığından başka bir şey değildir” diyen Fırat, yargı organlarını derhal gerekeni yapmaya çağırdı.

İstanbul Milletvekili, cezasızlık politikalarının benzer nefret söylemleri ve saldırgan yaklaşımların artmasına neden olduğunu ifade etti. Alevilere yönelik nefretin meşrulaştırılmasının sadece Alevilere değil, tüm topluma karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirtti.

Fırat, devletin, yurttaşları hedef gösteren bu şahsı sınırdışı etmesi gerektiğini vurguladı. Alevi toplumunu hedef alan nefret suçlarının cezasız kalmaması için hukuki sürecin takipçisi olacaklarını söyledi. Fırat, eşit yurttaşlık hukukunun ve birlikte yaşama iradesinin egemen olmasını arzuladıklarını dile getirdi.

Alevi köylerinde kamu hizmeti yine yok, senaryo değişmiyor!

Sivas’ın Doğanşar İlçesine bağlı Dündar Köyü, 40 yılı aşkın bir süredir kamu hizmetlerinden mahrum kalmış durumda. Bölgedeki tek Alevi köyü olan Dündar’ın muhtarı Cepel Kılıç, köyün yollarının bozuk olduğunu ve bu durumun köylülerin yaşamını olumsuz etkilediğini belirtiyor. 1980 yılından beri köye yapılmamış bir yol hizmetinin yanı sıra, iletişim hakları da ihlal ediliyor.

Köydeki ulaşımın toprak yollarla sağlandığını ifade eden Kılıç, bozuk yol nedeniyle araçların sık sık arızalandığını dile getirerek, “Kışın çamur, yazın toz içindeyiz. Her köyün asfaltı yapılmışken, bizim köyümüzün durumu bu” şeklinde konuştu. Dündar köylüleri, cenaze gibi acil durumlarda bile ulaşım zorluğuyla karşı karşıya kalıyor.

Dündar Köyü’nün resmi durumu da belirsizlik içinde. 2024 yılında Hafik ilçesinden Doğanşar ilçesine geçirilmiş olmasına rağmen, bu değişiklik henüz resmiyet kazanmadı. Muhtar Kılıç, bu durum nedeniyle köylülerin başvurularında muğlaklık yaşadıklarını ve hizmet alamadıklarını kaydetti. “Bir yıldır Ankara’dan onay bekliyoruz. Bu durum, köyümüzün kalkınmasını engelliyor” dedi.

Köydeki elektrik ve iletişim hizmetleri de yetersiz. Aydınlatma lambalarının eksikliği ve telefon hatlarının çekmemesi, gençlerin köyde kalmasını zorlaştırıyor. Kılıç, “Bitişiğimizdeki köyde baz istasyonları var, bizim de yararlanabilmemiz için gerekli çalışmaların yapılmasını talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Sonuç olarak, Dündar Köyü, ayrımcılığa maruz kalmadan eşit hizmet talep ediyor. Muhtar Kılıç ve köylüler, yetkililerden gerekli adımların atılmasını bekliyor.

Toplumsal Barışı Zedeleyen Bu Kirli Dili Reddediyoruz CELAL FIRAT

0

El-Cezire İstanbul çalışanı Amel Zaamta’nın Alevilere yönelik iftira ve hakaretlerle dolu yaklaşımını en güçlü şekilde kınıyoruz. Bir bütün olarak Alevi toplumunu hedef alan, ötekileştiren ve nefret suçunu meşrulaştıran bu kirli dil, toplumsal barışı zedelemekte ve ayrımcılığı körüklemektedir. Bu tür nefret söylemlerinin ifade özgürlüğü adı altında cezasız bırakılması kabul edilemez.

Her fırsatta Alevilere yönelik nefret söylemlerinin ve saldırgan yaklaşımların önünü açan cezasızlık politikaları, bu zihniyetin cesaret bulmasına sebep olmaktadır. Suriye’de Alevileri katleden cihatçı selefi örgütlerin söylemlerini tekrar ederek yeni saldırılar için hedef göstermek, katliamları meşrulaştırmak, sadece Alevilere değil, tüm topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu katliamcı zihniyete sesiz kalmak, gereğini yapmamak suç ortaklığından başka bir şey değildir. Böylesi karanlık bir yaklaşımı lanetliyoruz. Çalıştığı kurum ve yargı organlarını derhal gereğini yapmaya çağırıyoruz.

Devlet gereğini yapmalı ve hukuku işleterek, kendi yurttaşı da dahil Alevileri hedef gösteren, katliam iması yapan bu şahsı sınırdışı etmelidir. Bizler, Alevi toplumunu hedef alan bu nefret suçlarının cezasız kalmaması için hukuki sürecin takipçisi olacağız. İçinden geçtiğimiz bu hassas süreçte nefretin değil eşit yurttaşlık hukukunun ve birlikte yaşama iradesinin egemen olmasını arzuluyoruz.