Ana Sayfa Blog Sayfa 98

İnancımız, her coğrafyada farklı bir nefes, ayrı bir güzelliktir CELAL FIRAT

0

Özümüzde, Hakk ve Pirlerimizin izinde yürüyen gönüllerimiz, adaletin izinde birleşen vicdanımız var. Bizler, inancımızı sözle anlatırız; türküyle, nefesle taşır, lokmayla paylaşırız.

Yaşadığımız kadim topraklar gibidir yüreğimiz. Tüm kötülüklere rağmen şifa oluruz bu coğrafyaya. Ne kadar farklı görünürsekte, bir o kadar benzersiz, bir o kadar ortak ve güzeliz Cem meydanı gibi.

Kendi inanç tanımı içinde ortak kültür ve gelenekleri olan Alevilerin, doğası gereği sözlü geleneği oldukça önemlidir. Bir sonraki kuşaklara kendisini taşıması, yeniden üretmesi, var etmesi ise “saklı bilgi” geleneğinin devamıdır.

İnancımız, hakikate dair derin bilgiyi, insanın iç yolculuğunu, irfanı ve yol erkanının özünü bu “Sır” dan alır. Bugün ve her dönem, bize belirsizliği dayatan devlet, net özgürlük ayırımı koymak istemedi ve bilinçli yarattığı belirsizlikten doğan yanlışlarla Alevileri birbirine düşürme ve ötekileştirme politikaları üretti.

Aleviler kendi inançsal yapısını ve yaşam koşullarını, hem iç hem de dış müdahalelere karşı koruma zorunluluğu yaşadı. Sürekli adaptasyon ve asimilasyon dayatıldı. Bizim içerde kendimize ve Yol’umuza olan ikrar ve bakışımız dışardaki devleti hep korkuttu. İçinde bulunduğumuz zamanda yaşadığımız ise; tüm baskılara karşı bilinçli olarak kendimizi korumak amacıyla tepkisel olarak kendimizi tanımlamamızdır.

Yaşadığımız dönem, birbirimize kırılma ve birbirimize kendi Aleviliğimizi dayatmanın zamanı değildir. Tüm farklılıklarımızla, “Yol Bir Sürek Binbir” desturunun gücüyle “sözümüz sırrımızla anlam bulacaktır” diyelim, sevgide ve hoşgörüde birleşmeye devam edelim.
Aşk ile…

Erdal Erzincan’ın Paylaşımı Üzerine: Alevilik, Dil ve Erdem ŞÜKRÜ YILDIZ

Geçmiş zaman, sanırsam 2015’di, Elif Ana‘yı anma etkinliği vardı. Biz de oradan yayın yapıyorduk. Bir gece de Elif Ana’nın huzurunda bir muhabbet yapmıştık. Akşam olunca Elif Ana’nın rahmetli oğlu Kak Mamad bizi evine davet etti. Biz de “İşlerimizi bitirir, geliriz” dedik. Etkinliğe katılan sanatçılar bizden önce gidip muhabbet sofrasını kurmuşlardı. Biz geldiğimizde hararetli bir şekilde Gani Pekşen ile Ali Sizer tartışıyorlardı. “Hayrola” dedik!

Gani Pekşen, Kürtçe deyiş ve nefeslerin olmadığını söylüyordu. Alevilerin Kürtçe deyişlerinin ve nefeslerinin olmadığı, bunların Türkçe‘den çevrilerek okunduğu iddia ediyordu. Ayrıca Gani bu tercüme işinin deyiş ve nefeslerin özüne zarar verdiği söylüyordu. Ali Sizer, kendisinin kayda aldığı deyiş ve neseflerden bahsediyordu. Ali Ege’de bir etkinliğe çağrıldığını bu etkinlikte Kürtçe deyiş okuduğu için Gani’lerin o zamanda kendisini hoş karşılamadığını belirtiyordu. Bu konuda ne düşündüğüm sorulunca söyledim. Her zaman tercümeler, ister şiirde olsun ister yazıda olsun, ilk örneğiyle aynı olamaz, aynı duyguyu veremez. Eğer bir deyiş nefes Türkçe’den Kürtçeye tercüme edilerek okutuluyorsa bunun orijinali gibi iyi olamayacağını düşündüğümü söyledim. “Lakin Kürtçeden deyiş ve nefeslerin de Türkçeye çevrilerek okutulması da aynı tadı vermez.” demiştim. Bu konuda özellikle bu coğrafyadaki halkların kültürel değerlerinin nasıl talan edildiğini notlamıştım.

Eklemiştim, 2000 yılından bu yana, Alevilerin yaşadığı coğrafyanın hemen her yerini gezdim ve birçok derleme yaptım. Bizdeki kayıtların %30’unun Kürtçe derleme olduğunu söyledim. Bunun üzerine Gani, Muharrem Temiz’i aramıştı. Muharrem’e dedi ki: “Şükrü, bizim burada derlediğimiz deyiş ve nefeslerin %30’u Kürtçe. Sen ne diyorsun?” Muharrem Temiz‘de  Gani’yi destekliyerek kendi babası Seyit Meftuni’nin hep Türkçe deyişler okuduğunu, nefesler okuduğunu ama taliplerinin Kürt olmasından dolayı kendisinin de üç beş tane Kürtçe deyiş ve nefesi olduğunu söylemişti.

Talipler Kürt olduğu için kendisi Kürtçe deyişler ve nefesler seslendirmiş! Kürtçe mi öğrenmiş! Bilmiyoruz detayı. Şimdi Seyit Meftuni’nin Türkçe okuduğunu herkes duydu. Ama Kürtçe söylediğini hâlâ duyanımız yok. Bu, Seyit Meftuni’nin Kürtçe deyiş ve nefes okumadığı anlamına gelmez. Biz görmüyoruz diye ya da biz duymadık diye o yok olmaz. Davut Sulari, Kantarma Dedeleri, Adıyaman ereneleri bunun gibi birçok örnek verebiliriz. Özellikle İttihatçı Türkçülük anlayışı ve onun arkasından gelen Cumhuriyet’in kurucularının Türkçü, İslamcı ve tekçi zihniyeti, bu topraklardaki birçok kültürel değeri ortadan kaldırdığı gibi büyük bir baskı unsuru olarak da insanların tepelerinde durdu. Kendisinden olmayan her şeye düşman oldu.

Ermenileri neredeyse sıfırladılar. Rumları, Asurileri sürgünlere yolladılar. Alevileri bitirmek için katliam üstüne katliam organize ettiler. Arap topluluklarını aşağıladılar, kimlikleri ve inançları ile oynamaya devam ediyorlar. Son dönemde Kürt düşmanlığıda her kesimin ortak düşmanını haline getirilmiş durumda. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürt olup Kürtçe konuşamayan milyonlarca insan var. İnsanları konuştukları günlük dilden uzaklaştıranların, büyük bir zorluk içerisinde yaşayan Aleviler üzerinde nasıl bir baskı uyguladığını tekrar tekrar gözden geçirmek gerekiyor.

Ve bu topraklarda Kürt Aleviler, hem ulusal kimliklerinden hemde inanç kimliklerinden dolayı saldırılara maruz kaldılar. Tek bedende iki kimlik taşımanın acısını yaşıyorlar. Özcesi Kürt Alevileri büyük bir fedakarlık ile bugüne gelebildiler. Bitmediler. Bitiremediler…

Özür dileriz, bitmedik!

2010’ların başları yılbaşı çekimi için Adıyaman’ın bir Alevi köyüne gitmiştik. Muhteşem bir dağ silsilesinin zirvesinde gizli bir hazine gibiydi. Küçük bir köy evinde çekimler yaptık. Iki odası vardı. Girişte tam karşıda bir ocak vardı. Takalar içinde çıralar halen duruyordu. Birinci oda buydu. Çekim mekanı olarak seçtik. İkinci oda girişin hemen solundaydı. Hüseyin Kelleci ve Nevin’i o odaya gönderdik. Hava soğuk, kar, fırtına vardı. Biz o ocağın olduğu yerde çekim yapacağımız için onların içeri geçmesini istedik.

Kelleci Tokat, Hubyarlı, Nevin Edirneli. İkisi de Kürtçe bilmiyor. Neyse çekim bitti. Hüseyin Kelleci dışarı çıktı ve dedi ki: “Ya, o nasıl bir şeydi? Amca tek kelime Türkçe bilmiyor. Biz tek kelime Kürtçe bilmiyoruz. Kendi derdimizi anlatabilmek için çok uğraştık. El kol işartleri ile anlaştık.” Böyle bir köyde yaşayan Alevi topluluğunun, Alevi köylüsünün, Alevi insanlarının ibadet dilinin, inancının başka bir dille olması mümkün olabilir mi? Arapça Kuran okur gibi anlamadıkları, bilmedikleri bir dilde ibadet mi yapıyorlar! Yada yapsınlar mı?

Şu gerçekliği her zaman görebiliriz. Adıyaman’a gittiğiniz zaman şehir merkezindeki Cemevlerine gidersiniz. Cemevlerine gittiğinizde oradaki muhabbetlerin, Cemlerin Türkçe; deyiş ve nefeslerin Türkçe olduğunu, arada bir Kürtçe de nefes ve deyişlerin okunduğunu görürsünüz. Ama sizi içlerine kabul edip, sizi evlerindeki cemlerinde misafir ettiklerinde, kendi muhabbetlerini, kendi semahlarını, kendi Cemlerini hiçbir sansüre maruz kalmaksızın yaptıklarıda Kürtçeden başka herhangi bir dilin kullanılmadığına şahit olursunuz. Tek bir deyişin, nesfesin Türkçe olmadığı saatlerce süren Kürtçeden başka dilin kullanıllmadığı Cem ve muhabbetlere bizzat şahit olmuşumdur. Olmuşuzdur.

Bir cemde izin istedik, „Dikarîn bi kamerayê bigirin?“ (kamera ile çekebilirmiyiz) diye. Olur dediler. Büyük bölümünü çektik. Uzun süren bir aşk haliydi. Dumanın tüttüğü, ocağın ateşini ruhumuza işlediği bir cemdi. Bir ara dediler “Çi xelat ji bo me anîyê?” (Bize ne hediye getirdin?) Elimizde küçük bir hediye getirmiştik. Onuda muhabbet öncesi kendilerine bırakmıştık. „Xelata me ji bo malbatê hiştin.“ (Hediyemizi bıraktık ev halkına) dedim. „Ew ne ye“ (O değil) dediler. Eklediler;  „Xelat cemalê we ye, û dêrs û nefesên we yên pîroz in.“  (Hediye cemalinizdir, deyiş ve nefesinizdir. Cemo’ya (Cemo Doğan) döndük. Cemo iki tane Türkçe deyiş okudu. O gün orada duyulan tek Türkçe ses Cemo’nun okuduğu o iki deyişdi.

Kısacası; Alevi coğrafyası dediğimiz coğrafya; Hindistan’dan, İran’dan, Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den, Türkiye’den, Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Balkanları aşıp, ta Macaristan’a kadar yolculuğu olan bir inanıştır. Farklı donlardan, farklı yollardan aynı ışığın peşinden gitmiştir. Arnavutluk’a gittiğinizde Arnavutça nefesleri dinlersiniz. Kürt coğrafyasına gittiğinizde Kürtçesini, Arap Alevilerine gittiğinizde Arapçasını dinlersiniz ya da Arapça konuşulduğunu görürsünüz.

Türkçülük üzerinden, Türk ulusalaşması üzerinden bir okuma yapmak doğru değildir. Bu “Türk, Kürt, Arap yoktur. Ayrımız gayrımız yoktur hepimiz Türküz” saçmalığına bizi kurban etmektir.  Kaldı ki, ne Türk uluslaşma mantığı içerisinde, nede ilkel Kürt uluslaşma mantığı içerisinde Alevilere yer yoktur. Kimsenin kendisini bir yere yamalaması gerekmiyor. Geleceği yoktur. Suriye örneği gözümüzün önünde halen duruyor.

İşte tam da bu noktada, mesele kişisel beyanlara geldiğinde şunu unutmamak gerekir: Herkesin kendine özgü fikirleri vardır ve olmalıdır da. Ancak bu fikirler, kişinin sahip olduğu bilgi birikimiyle sınırlıdır. Bir insanın herhangi bir konuda dile getirdiği görüş, onun o güne kadar edindiği bilgiler, yaşadığı çevre ve kurduğu ilişkiler sonucunda ulaştığı bir değerlendirmedir. Bu nedenle, bugün Erdal Erzincan’ın kullandığı ifadeler de aslında onun aldığı eğitimlerin, yetiştiği ortamın ve hayat tecrübelerinin bir yansımasıdır. Bu durum, onun için bir zaaf da olabilir, bir artı değer de…

İlerleyen dönemlerde demokratik bir ortamın güçlendiği ve Alevilerin kendini güvende hissettiği bir Türkiye’de bu tür tartışmalar çok daha sağlıklı zeminde yürütülebilir. Böyle bir ortamda, konunun akademisyenler öncülüğünde tartışılması ise daha mantıklı olur ve doğru sonuçlara ulaşmamıza önemli ölçüde katkı sağlar.

O anlamıyla, son dönemlerde geliştirilen bu tartışmaların daha makul bir dil üzerinden yürütülmesi ve herkesin argümanlarını doğru bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir. Aksi hâlde, hakaret, saldırganlık ve linç üzerinden; hele ki kendi içimize dönük parçalanmayı derinleştirecek bir üslup üzerinden bu tartışmaları sürdürmek, Alevilere ve Alevi hareketine büyük bir haksızlık olur. Bu yalnızca bir saldırı değil, aynı zamanda siyaseten Alevilerin parçalanmasını isteyen çevrelere hizmet etmek anlamına gelir. Böyle bir dil ve yaklaşım, özellikle iktidar cephesi üzerinden yürütülen; Alevileri devletin bir parçası, hatta devletin işlediği suçların ortağı hâline getirmeyi amaçlayan siyasetin değirmenine su taşımak olur.

Bunun iyi niyetle yapılmış olması ya da doğru bildiklerimiz üzerinden dile getirilmiş olması, bizim de bir refleksle karşılık verdiğimiz gerçeğini değiştirmez. Bizim söylediklerimiz de bildiklerimiz ve gördüklerimiz kadardır. Bu nedenle sürecin daha olgunlukla karşılanması gerekir. Tartışmaların da olgun bir şekilde yürütülmesi önemlidir. Biz, onun söylediklerinin doğru olmadığını kendi argümanlarımızla ortaya koyabiliriz; o da kendi argümanlarını dile getirebilir. Bundan gocunmamak, aksine bunu bir bilgi birikimi, yeni bir deneyim ve yeni bir tartışma fırsatı olarak görmek gerekir. Aksi hâlde, Alevilerin birbiriyle çatıştırılması, kavga ettirilmesi ve özellikle bazı provokatörlerin yaptığı gibi Kürt siyasetiyle Alevilerin karşı karşıya getirilmesi gibi tehlikeli bir sürecin parçası hâline geliriz. Bu da Türkiye’deki demokrasi mücadelesine zarar verir.

Dolayısıyla, iyi niyetle ya da başka bir gerekçeyle dile getirilmiş olsa bile bu tür durumların dışında kalmak bizim sorumluluğumuzdur. Unutulmamalıdır ki insanlar hatalarıyla insandır; hiç hata yapmayan yalnızca Tanrı’dır. Herkesin hata yapma, yanılma hakkı vardır. Önemli olan yanlışın düzeltilmesi ve bunun fark edilmesidir. İşte bu da erdemlilikle ilgilidir. O erdemlilik ise doğrudan Alevi inancıyla ilişkilidir. Alevi inancının töre ve geleneklerine ne kadar yakınsak, o ölçüde bu erdemliliğe de sahip olduğumuzu göstermiş oluruz.

Aleviliğin dili, inancı ve erdem anlayışı yüzyıllar boyunca baskılara, asimilasyonlara ve katliamlara rağmen varlığını sürdürmüştür. Bugün yürütülen tartışmalar da bu tarihsel sürecin bir devamı niteliğindedir. Önemli olan, bu tartışmaları linç kültürüne, iç çatışmalara ve iktidarın bölücü siyasetine malzeme etmeden, olgunlukla ve bilgiyle sürdürmektir. Her birimizin sözleri kendi birikimimizin ürünüdür; bu nedenle farklı görüşlere tahammül etmek, hatalardan öğrenmek, yanlışları düzeltmek Alevi erdeminin özüdür.

Alevilik, yalnızca bir inanç değil; aynı zamanda hakikati arama, hatadan dönme, insana değer verme yoludur. Bugün bize düşen görev, bu yolu terk etmeden; dilimizi, kimliğimizi, inancımızı koruyarak ve tartışmaları bir zenginlik olarak görerek geleceğe yürümektir. Çünkü bu yol, ancak birlikte yürünürse ışığını sürdürebilir.

Mikaîl Aslan’dan Erdal Erzincan’a Tepki: “İbadet dilimiz Türkçe değildir”

Erdal Erzincan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Aleviliğin ibadet dilinin Türkçe olduğunu savundu. Erzincan, “Alevilik 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. ‘Kürt Alevi’ ya da ‘Türk Alevi’ diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Aleviliğin lisanı hâl dilidir, ibadet dili ise Türkçedir. Gelenek bize bunu böyle aktarıyor” ifadelerini kullandı.

Bu paylaşım sosyal medyada yoğun tartışmalara ve tepkilere neden oldu. Tepki gösteren isimler arasında sanatçı Mikaîl Aslan da vardı. Aslan, Erzincan’ın sözlerini alıntılayarak şu yanıtı verdi:

İbadet dilimiz Türkçe değildir, annem Türkçe bilmiyor ve ibadetini Kirmancca/Zazaca yapıyor. İbadet dilinin kısmen Türkçeleşmesi Cumhuriyet sonrasındaki asimilasyon politikasıyla gerçekleşen bir durumdur.”

Mikaîl Aslan, Aleviliğin tarihsel çeşitliliğine dikkat çekerek, yalnızca Türkçe merkezli bir yaklaşımın inancı eksik yansıttığını belirtti. Çocukluğunda köylerinde Türkçe’nin olmadığını vurgulayan sanatçı, “Esê halamız Türkçeye ‘zonê nizamo / askerlerin dili’ derdi. Şimdi biri gelip halama ‘ibadet dilin Türkçedir’ dese, halamın ona hangi küfrü edeceğini biliyorum” dedi.

Sanatçı ayrıca “Yedi Ulu Ozan” seçiminin sorgulanması gerektiğini ifade ederek şu soruları gündeme getirdi:

“Bu karar kim tarafından verildi?”

“Neden yalnızca Türk ozanlar seçildi?”

“Kirmancların, Kurmancların, Kakeyilerin, Nusayrilerin, Yaresanların, Şabakların, Arnavutların ozanları neden ‘ulu’ sayılmadı?”

Aslan, sözlerini “Sanat doğruya, güzele, iyiye yazgılıdır; yalana, yanlışa, inkâra değil” diyerek tamamladı.

Erzincan’ın paylaşımı ve ardından gelen tepkiler, Alevi toplumunda dil, kimlik ve inanç çeşitliliği üzerine süregelen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

İbadetin Diline Pranga Vurmak KEMAL DEMİR

0

Sanat, yalanı taşımaz. O, güzelliğin ve iyiliğin yoluna adanmıştır. İnkârı besleyen her söz, sonunda kendi kendini tüketir. Çünkü hakikat, saklanmakla tükenmez; suskunlukla kaybolmaz.

Ne var ki bugün, kaynağını görmezden gelen, belleğini daraltan bir anlayışla karşı karşıyayız. “İbadetin dili Türkçedir” diyerek inancı tek bir kalıba hapsetmeye çalışanlar var. Oysa ibadetin dili, gönlün dilidir. İnsanın içinden ne akıyorsa, hakikatin dili odur. Hiçbir otorite, hiçbir güç, bu dili değiştiremez.

Davut Sulari’nin, Nesimi Çimen’in nefesleriyle büyüyenler… Bugün dönüp aynı geleneğe, “siz yoksunuz” deme cüretini gösterebiliyor. “Yedi Ulu Ozan” dedikleri listeye kim karar verdi? Neden yalnızca Türk ozanlardan seçildi? Kirmancların, Kurmancların, Kakeyilerin, Nusayrilerin, Yaresanların, Şabakların, Arnavutların sesi neden dışarıda bırakıldı? Bu sorular, cevapsız bırakıldıkça daha gür duyulacaktır.

Hakikati unutmak isteyenler yanılır: Yok sayılan biz değiliz. Yok olmaya yüz tutan, inkârın kendisidir. Çünkü toplumun belleği güçlüdür, unutmaz. Bir gün er geç yüzleşme kapıyı çalar.

Bir vakit Kantarma’da pirlerin dilinden şu sözler dökülmüştü:
“Biz devletin oyununa geldik, dilimizden, ibadetimizden Kürtçeyi çıkardık.”
Bu cümle, yalnızca bir itiraf değil, aynı zamanda bir yas idi. Çünkü Alevilik yok sayılıyordu; ama Kürt Alevileri iki kere yok sayılıyordu: Hem inançlarıyla hem de dilleriyle.

Bugün toplumda yer edinmiş kimi isimlerin, bu asimilasyona kendi elleriyle maşa olması en acı olanıdır. Sormak gerekir: Bu tavırdan ne umuluyor? Ne kazanılmak isteniyor?

Sanat, tüm bu soruların ortasında tek bir şey fısıldar:
Hakikati saklayan kaybeder.
Dili susturan, kendi sesini de yitirir.
Sanat, yalanın yükünü taşımaz; çünkü sanat, ancak hakikatin nefesiyle yaşar.

ERDAL ERZİNCAN… NECATİ ŞAHİN

Bağlamamızın büyük Üstadı…
Bir Duralım…
Bir Değerimizi daha “linç” etmeye başlamayalım…
Muhabbet edelim….
Erdal Kardeşimin niyeti ile söylevi arasındaki ince bağı çözelim…
Her Dinin bir ibadet dili vardır.
İslamın Arapça,
Hiristanlığın Latince
Museviligin İbranice…
Alevilik Din değildir.
“Doğa”nın kendisidir.
Bulunduğu “Doğa”nın
Dili neyse Aleviliğin “İbadet Dili” de odur.
Türkçedir, Kürtçedır, Farsçadır, Arnavutçadır, Zazacadır, Doğadır…
Bana sorarsanız;
Aleviliğin ibadet “DİLİ”
Bağlamanın “TELİ”dir.
Bunu da en muhteşem dile getiren Erdal Erzincan’nın “ELİ”dir..
Niyaz ediyorum O Eli..

Kürt Alevilerinin Çifte Asimilasyonu ve Erdal Erzincan Polemiği HASAN AYDIN

1

Kemalistlerin sürekli tekrarladıkları bir klişe tümçeleri vardır. “Yediremeyiz” kim kimi yıyiyor,? onuda bilemiyoruz. Sözde Erdal Erzincan’lı bir açıklama yapmıştır ve Kürt kızılbaş alevileri bu yaklaşımı eleştirmiştir. Erdal beyi Kürtlere yedirmeyeceklermiş, bu yedirme, kürt fobisi sizin kuramınızdır.

Erdal Erzincan’lı kendince bir samtamada bulunmuş ve bunun yanlış olduğunu da söyleyen insanlar vardır. Buna da tahammülünüz olsun, inançın arkasına saklanarak Kürtlere olan düşmanlığınızı gizleyemezsiniz. 30 yıldır bunları tartışıyoruz.

“72 milleti içine alan kadim bir gelenektir” der, ardında ibadet dili Türkçedir der. Kürt kızılbaş vurgusu Erdal beyi rahatsız etmiş olmalıdır ki, bu açıklamayı yapma ihtiyacını duymuştur.

İnsanların inanç benlikleri olduğu gibi ulusal benlikleri de vardır. Bu tarihi toplumsal bir gerçekliktir. Türk, Arap, Kürt Alevilerinin kendini özgürce ifade etmelerinden rahatsız olmak, Alevi filozofyasıyla bağdaştırılamaz. Bu olsa olsa Devlet aklıdır. Bir sanatçının işi bu olmamalıdır.

Ben kürt ve aleviyim, her iki yanıma da sistematik bir saldırı ve asimilasyon vardır.
İki can olmadığıma göre, hangi yanımı vursalar ölürüm. Kürt kızılbaş Alevilerinin, kendi inanç benlikleri olduğu gibi, ulusal benliklerini de söylemeleri, neden Erdal beyi rahatsız etmiştir? Bu arızalı bir mantıktır.

Erdal beyi sahiplenenler, yedirmeyiz diyenler, Erdal beyi severler se, bu kemalist kibir ve hastalıktan korusunlar. Kürtler mazlumdur,, hep baskı, zülüm görmüş bir halktır, Kürt alevileri ötekinin de ötekisidir, kimseyi yeme, zorla Kürt yapma gibi bir uğraşları, çabaları yoktur.

Alevilik konuşulaçaksa, Alevi felsefesinin temel ilkesi hakikattır. Zalime karşı mazlumun yanında durabilmektir. Erdal bey bu yaklaşımla yoldan çıkmış ateşe düşmüştür.

Alevilik Dersleri 2025-2026 Eğitim Yılı’na Merhaba Dedi!

Almanya genelinde Alevilik Dersleri, 2025/2026 eğitim-öğretim yılında da Alevi inancını, kültürünü ve dayanışma değerlerini çocuklara aktarmaya devam edecek. Öğretmenler, veliler ve cemevlerinin işbirliği ile Alevi kimliği ve değerleri derslerden günlük yaşama taşınacak.

Yeni dönemde Alevi tarihi, kültürü ve inanç içeriklerine odaklanılacak. Öğrenciler, türkü ve deyişleri birlikte söylemenin yanı sıra hikâyeler paylaşacak ve yaratıcı projeler geliştirecekler. Derslerde saygı, empati, dayanışma ve sorumluluk gibi değerlerin güçlendirilmesi hedefleniyor.

8 Kasım 2025 tarihinde Frankfurt Cemevi’nde düzenlenecek ARU Öğretmenleri Eğitim Kongresi ile Alevilik Dersleri öğretmenleri bir araya gelerek mesleki deneyimlerini paylaşacak. Kongrede, ders içeriklerinin cemevleriyle işbirliği içinde daha da geliştirilmesi tartışılacak.

10-15 Şubat 2026 tarihleri arasında Almanya genelinde Hızır Ayı Etkinlik Haftası kutlanacak. Bu etkinlikte öğrenciler, ihtiyaç sahiplerine yardım ve destek olma değerini yaşatmak için çeşitli projeler gerçekleştirecek. Hasta çocuklara hediyeler götürmek, huzurevlerinde kitap okumak ve çevre koruma çalışmaları gibi etkinlikler planlanıyor.

Alevilik Dersleri’nin başarısında velilerin ve cemevlerinin desteği kritik bir rol oynayacak. Veliler, öğretmenler ve cemevleri, öğrencilerin toplumsal yaşamla bütünleşmelerine katkıda bulunacak.

AABF Genel Sekreter Yardımcısı ve Eğitim Sorumlusu Şenay Can, eğitim sürecinin bilgeliğe dönüşmesini ve çocukların sevgiyle öğrenip öğretmelerini diledi. Yeni eğitim ve öğretim yılının başarılı geçmesi temennisiyle, öğrencilerin ve gençlerin yanında Hızır’ın olmasını umduğunu belirtti.

FEDA ve DAKB, Haval Arslan’ın gözaltını kınadı!

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Belçika’da gözaltına alınan gazeteci Haval Arslan’ın derhal serbest bırakılmasını talep etti. Yapılan yazılı açıklamada, Arslan’ın maruz kaldığı muameleyi yasal ve diplomatik bir hata olarak nitelendirildi.

Açıklamada, Haval Arslan’ın resmi işlemlerindeki gecikmelerin haksız bir tutuma neden olduğu vurgulandı. FEDA ve DAKB, Arslan’ın uluslararası basın kuruluşları tarafından dikkatle takip edilen bir basın emekçisi olduğuna dikkat çekerek, bu durumun kabul edilemez olduğunu ifade etti.

Arslan’ın Kürt, Alevi ve kadın kimliğiyle basın alanında sürdürdüğü mücadelenin önemine değinilen açıklamada, “İş ve ev adresi bilinen Haval Arslan’ın derhal serbest bırakılmasını ve ilgili makamların kendisinden resmi olarak özür dilemesini bekliyoruz” denildi.

Gözaltının yalnızca Haval Arslan’a değil, Avrupa’daki Kürt ve Alevi kadınlara yönelik bir saldırı olarak değerlendirildiği ifade edildi. FEDA ve DAKB, Haval Arslan’ın özgürlüğüne kavuşuncaya dek yanında olacaklarını belirtti.

Makbul Alevilik Projesinin Yeni Merkezi: Horasan Erenleri Cemevi HASAN SUBAŞI

Türkiye’de devletin Alevilerle kurduğu ilişki hiçbir zaman eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü temelinde şekillenmedi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide Aleviliğe yaklaşımın ana karakteri, kontrol altına alma, bağımsız örgütlenmeleri dağıtma ve inancı resmi ideolojiye eklemleme çabası oldu. Balım Sultan ile başlayan Bektaşiliğin saraya bağlanma süreci, Cumhuriyet döneminde Diyanet aracılığıyla Sünniliğin tek meşru inanç formu haline getirilmesiyle devam etti. Bugün gündeme gelen “Horasan Erenleri Cemevi” projesi bu tarihsel çizginin güncellenmiş bir versiyonudur.

Horasan Söyleminin İdeolojik İşlevi

MHP ve devletin “Horasan Erenleri” vurgusu, tarihsel bir gerçekliği yansıtmıyor. Bu söylem, Aleviliği İslam’ın alt bir yorumu ve Türklüğün kültürel eki olarak yeniden tanımlama girişimidir. Böylelikle Aleviliğin özgün inançsal yapısı, kamil insan, kamil toplum anlayışı ve rızalık ütopyası, Türk-İslam sentezi kıskacına alınarak eritilmek istenmektedir. Bu ideolojik çerçeve yalnızca inanç alanına değil, siyasal düzleme de müdahaledir. Demokratik Alevi kurumlarının bağımsız iradesi “Ali’siz Alevilik” yaftalarıyla itibarsızlaştırılmakta; buna karşı devlet eliyle “makbul Alevilik” inşa edilmektedir.

29 Ekim’de Bahçeli tarafından Hacıbektaş’ta açılacak külliye, Alevi toplumunu bölme, demokratik kurumları etkisizleştirme ve devletin “makbul Alevilik” politikalarını kurumsallaştırma girişimidir. Maraş, Çorum, Sivas ve daha birçok katliamın baş sorumlularından biri olan faşist MHP ve kurdurduğu Horasan Erenleri Dernekleri Federasyonu, 29 Ekim’de Hacıbektaş’ta içinde cemevinin de yer aldığı külliyeyi birlikte açacaklar. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde Horasan Erenleri Dernekleri Federasyonu’na bağışladığı arsa üzerinde inşa edilen “Horasan Erenleri Cem ve Kültür Evi Külliyesi,” zulüm düzenini ayakta tutan tüm güçlerin Alevileri asimile etme ve Aleviliğin içini boşaltarak Türk-İslam sentezi kulvarlarına çekip başkalaştırma politikalarının ortaya çıkardığı bir kurumsallaşmadır.

Alevi yol önderi Hacı Bektaş Veli’nin dergâhının bulunduğu topraklarda, elinde Alevilerin kanı olan bir partinin Türkmen Alevilerini kendi yanına çekmek için kurduğu Horasan Erenleri Dernekleri Federasyonu öncülüğünde “Horasan Erenleri Cemevi” adıyla “külliye” açması sıradan bir gelişme değildir. Hacıbektaş’ın Bala Mahallesi Dedebağ mevkiinde yer alan 5 bin 788 metrekare büyüklüğündeki arsa üzerine kurulan “Horasan Erenleri Cemevi” merkezli bu külliye yalnızca devletin uzun yıllardır yürüttüğü “makbul Alevilik” projesinin merkezi olmayacak, bununla birlikte Alevi yol önderi Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na alternatif bir “inanç merkezi” olarak da işlev görecektir.

Faşist MHP, Horasan Erenleri Dernekleri Federasyonu aracılığıyla Hacıbektaş’ta inşa ettirdiği Horasan Erenleri Cemevi üzerinden hem Alevileri bölüp parçalama uğraşını daha güçlü bir şekilde sürdürecek hem de Alevileri Türk-İslam sentezi kulvarlarına çekme yöneliminin önünde en ciddi engel olarak gördüğü, Avrupa ve Türkiye’deki demokratik Alevi kurumlarını daha etkili bir şekilde hedef alarak güçten düşürmeye çalışacaktır.

Hacıbektaş’ta “Horasan Erenleri Cemevi” adıyla neden bir külliye kurduklarına ilişkin MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım bizim söylediklerimizi doğrulayan önemli açıklamalar yapmış. Yıldırım yaptığı açıklamada şunları söylüyor:

“Horasan Erenleri Cemevi’ni özellikle vurguluyoruz ki, Anadolu’ya İslam’ı yayanlar, Türklüğü getirenler bunlar. Horasan Erenleri Cemevi, bundan sonra Türkiye’de örnek olsun. Biz, Alevilik Horasan’dan nasıl çıktıysa burada yaşatılsın istiyoruz. Tüm maksadımız doğru şekilde, doğru bir kaynaktan yaşatılması. Almanya’sı, İngiltere’si, Avusturya’sı ‘Ali’siz Alevilik bir dindir. Aleviliğin Ali ile, Ehlibeyt’le, İslam’la alakası yoktur’ algısı yaparak ayrı bir din çıkartmaya çalışıyor. Böyle bir akım var.”

Yıldırım, Hacıbektaş’ta neden “Horasan Erenleri Cemevi” adıyla bir külliye kurduklarını çok açık seçik bir dille anlatmış. Amaçlarının Alevileri “Türk İslam Ülküsü” anlayışı üzerinden “Türk-İslam Sentezi” kulvarlarına çekmek olduğunu açıkça söylüyor. Bu söylemini, Horasan Erenleri’nin Anadolu’da Türklüğü ve İslam’ı yaydıklarına dair ileri sürdüğü bilimsel gerçeklikten uzak savına dayandırılıyor. MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım, bu açıklamasında Horasan Erenleri Dernekleri Federasyonu ve önemli bir asimilasyon merkezi olacağı şimdiden belli olan Horasan Erenleri Cemevi’ni, Avrupa ve Türkiye’deki demokratik Alevi kurumlarına karşı alternatif bir örgütleme olarak kurduklarını da aynı açıklıkla dile getirmiş. Yıldırım’ın “Almanya’sı, İngiltere’si, Avusturya’sı ‘Ali’siz Alevilik bir dindir. Aleviliğin Ali ile, Ehlibeyt’le, İslam’la alakası yoktur’ algısı yaparak ayrı bir din çıkartmaya çalışıyor” söyleminin başka bir anlamı yoktur.

Yaşar Yıldırım bu söylemlerini MHP adına dile getiriyor. Geçmiş dönemlerde Alevilere yönelik yapılan toplu katliamların merkezinde yer alan bir partinin adına dile getirilen bu söylemlerde, Alevi toplumunu yok olmanın eşiğinden dirilişe, dirilişten örgütlenme ve özgürleşme eşiğine taşıyan Alevi kurumlarımızın iğrenç yalanlarla nasıl hedef alındıklarını çok net bir şekilde görüyoruz. Aleviliği kendi özü üzerinde yaşatmak ve Alevi toplumunun her türlü hak ve özgürlüğünü elde etmek için onurlu bir mücadele yürüten demokratik Alevi kurumlarımızı hedef alan bu bozkurtların özünde Alevilik diye bir dertleri, davaları yoktur. Bunlar, siyasi öncü güçleri olan faşist MHP’nin kendilerine verdikleri görevleri yerine getirmek için kurulmuş olan çakma Alevi örgütleridir. Hızır Paşacılığı kendilerine yol edinen bu düşkünlerin asıl amaçları, Aleviliği kullanarak Alevi toplumu içinde Turancılık ve Anadolu Müslümanlığı temelli düşünceleri yayarak asimilasyonu derinleştirmek ve toplumumuzu kendi öz değerlerinden koparıp uzaklaştırarak asimile etmektir. Çünkü bu ırkçılar da çok iyi biliyorlar ki, bunları başarmadan Alevileri devletin ve düzeninin yeni bir koltuk değneği yapmak asla mümkün değildir.

İYİ Parti’nin ve MHP’nin kurdukları Alevi örgütlerini kitlesel bir güce dönüştürme çabalarına hız verdikleri bu süreçte, MHP ve AKP iktidar bloku da “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” yerine Alevi Bektaşi İnanç Başkanlığı’nı kurmanın hazırlıklarını yapıyor. Alevi diyaneti işlevi görecek bu kurum aracılığıyla cemevleri denetim altına alınacak, zamanla cemevleri “minaresiz camilere” dönüştürülecek. Bu hedeflerine yürürken inandırıcı olmak için yıllardır Alevi kurumlarının mücadelesiyle toplumsallaşan “Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir” talebini kabul edecekler. Alevi diyanetine bağlayacakları bu cemevlerine maaş bağladıkları dedeler atayacaklar. Cemevlerimiz, bu memur dedeler eliyle cemevi olmaktan çıkarılıp minaresiz camilere dönüştürülecek. Görünen o ki, AKP iktidarı MHP ile birlikte hazırlığını yaptığı yeni Alevi açılımını bu temelde şekillendirerek Alevilere dayatacak.

29 Ekim’de Hacıbektaş’ta faşist şef Devlet Bahçeli tarafından açılacak merkezinde Horasan Erenleri Cemevi’nin olduğu külliye, AKP iktidarının hazırlığını yaptığı bu yeni Alevi açılımı politikasından bağımsız bir gelişme değildir. Tam aksine bu külliye, açılım politikasının hayata geçirilmesinde etkili rol oynayacak merkezlerden biri olacaktır. Böyle bir işlev yükledikleri için Hacı Bektaş Veli’nin dergâhının olduğu topraklarda bu asimilasyon merkezini kurdular.

Horasan Erenleri Cemevi isimli asimilasyon merkezi, CHP’ye yönelik ağır ve kapsamlı saldırıların sürdüğü bir süreçte açılıyor. Çoklu krizlerin, çatışmaların, saflaşma ve uzlaşmaların iç içe yaşandığı bu politik süreçte, demokratik Alevi hareketi yaşanan bu çoklu gelişmeleri dikkate alarak çok yönlü bir mücadele yürütmelidir. Bu süreçte hem Alevi toplumunun hem de Alevi kurumlarının birliğini güçlendirmek hayati önemdedir! Aleviler, demokratik Alevi hareketinin çoklu mücadele yürüteceği bu süreçte kitlesel olarak demokratik Alevi güçlerinin ve bu güçlerimize bağlı olan cemevlerinin yanında olmalıdır. Türkiye yeniden şekillenirken eğer her türlü hakkı elinden alınmış bir toplum olarak kalmak istemiyorsak, hak ve özgürlüklerimizi elde etmemiz için mücadele eden örgütlü Alevi güçlerimizin etrafında kenetlenelim! Bilelim ki özgürleşen ve örgütlü olan bir Alevi toplumunu kimse asimile edemez, Aleviliğin öz değerlerinden koparamaz!

Bozkurtların kurduğu Horasan Erenleri Dernekleri Federasyonu’na, Horasan Erenleri Cemevi Külliyesi adıyla kurulan asimilasyon merkezine, bunların siyasi iradesi olan faşist MHP’ye ve aynı kulvarda yol alan gerici, faşist örgüt ve partilere karşı sürdürülecek mücadelenin merkezine Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı oturtmalıyız. Çünkü bu Hızır Paşa örgütlenmelerinin hepsi Alevi diyanetinin yolunu döşeyen Cemevi Başkanlığı’nın kitleler içindeki ayaklarıdır.

Alevi hareketinin sert ve çoklu kuşatmaların altında olduğu bir süreçte, Alevi kurumları iç sorunlarını hızlı ve kalıcı bir şekilde aşarak kuşatmayı nasıl yaracağına ve yeniden şekillenme sürecine giren Türkiye’de Alevilerin hak ve özgürlüklerini nasıl elde edeceğine odaklanmalıdır. Bunun başarılabilmesi için herkes, Aleviliğin ve Alevilerin geleceği için atılması gereken adımları atmaktan ve üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten asla geri durmamalıdır! Sorun varsa çözüm de vardır! Bu gerçeklerin demine hü diyerek, hep birlikte örgütlü Alevi güçlerimizin öncülüğünde süren Alevi özgürlük mücadelesine güçlü bir şekilde omuz verelim!

FUAF, Turan Eser’i Anarken Alevi Değerlerini Yüceltti

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF), Alevi toplumunun önemli isimlerinden Turan Eser’i Hakk’a yürüyüşünün birinci yıldönümünde andı. FUAF, Eser’in sadece bir yol arkadaşı değil, aynı zamanda toplumsal mücadeleye katkılarıyla tanınan bir öncü olduğunu belirtti.

Açıklamada, Eser’in kurumların gelişmesi ve Alevi toplumunun birliği için gösterdiği çabaların büyük bir anlam taşıdığı vurgulandı. “Bazı boşluklar asla dolmaz. Turan Can da işte o doldurulamaz boşluklardan birini bıraktı” denildi. Eser’in aramızdan ayrılışının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, bıraktığı boşluğun hala hissedildiği ifade edildi.

FUAF, Eser’in emeklerini ve hayallerini bir miras olarak gördüklerini belirterek, bu mirasa sahip çıkma kararlılıklarını dile getirdi. “Onun bıraktığı yerden azimle devam edeceğimize söz veriyoruz” ifadesi dikkat çekti.

Federasyonun açıklamasında, Eser’in anısının her zaman yüreklerinde yaşayacağına dair inançları dile getirildi. “Ne zaman bir adımı daha ileriye taşısak, onun yüreği bizimle birlikte atacak” ifadeleriyle, Eser’in sevgi dolu kalbi ve hoşgörüsü hatırlandı.