CHP, Türkiye siyasetinin en köklü çelişkisini bünyesinde taşıyan bir partidir. Kuruluşundan bu yana devletle özdeşleşmiş, sistematik şiddetlere ve tarihin karanlık sayfalarına değil; o sayfaların “zorunluluğuna” ortak olmuş bir zihniyetin partisi. Soykırımlarla yüzleşmek bir yana, mağdur rolünü bile bu zihniyetin kendisi için rezerve etmiş bir geleneğin taşıyıcısı.
Bu tablonun içinden Özgür Özel gibi bir ismin çıkması, başlı başına ilginçti. Mükemmel değildi, CHP’nin genetik kodlarını tamamen aşmamıştı. Ancak ülke sorunlarını partisine rağmen okuyabilen, sosyal demokrat bir duyarlılığa en azından kapı aralayan, yüzleşmeden kaçmayan bir çizgi çiziyordu. Bu, o parti için küçük değil, büyük bir farktı.
Kılıçdaroğlu’nun sahneye yeniden çıkması ise tam da bu kırılgan farkı hedef aldı. O, devletle barışık bürokrasinin; Türkiye sağıyla “kucaklaşmanın” ve her şeyi kendi üzerinden tanımlamanın sembolüdür. Muhalefet yapar gibi görünürken muhalefeti ehlileştiren bir siyaset biçiminin adıdır.
Bu dönüşü salt bir parti içi hesaplaşma olarak okumak sığ kalır. Bu, İttihat ve Terakki’nin ruhundan beslenen, devletin siyaseti dizayn etme refleksinin bir tezahürüdür. İktidar, karşısında gerçek bir muhalif görmek istemez; tanıdık bir yüz, kontrol edilebilir bir gerilim ister.
Kılıçdaroğlu’nun dönüşü, iktidarın değil; devletin kazandığı bir andır.