6 Mayıs 1972: Mamak’ta Sessizlik Günü Atilla Keskin

“Ama bugün farklı. Korkutucu bir sessizlik egemen tüm cezaevine; kimse konuşmuyor, kimse kuramsal tartışma yapmıyor; kimse şarkı, türkü söylemiyor; koşan, kültürfizik yapan da yok bugün. Kimse “merhaba”, “nasılsınız” bile demiyor. Askerlerin, gardiyanların, subayların bile sesi çıkmıyor.”

Mamak Askeri Cezaevi. Ön hücrelerin havalandırması. Görünen her şey bir gün, beş gün, beş ay öncesinin aynı. Duvarlar, tel örgüler, karşıda tepesi görünen kel bir dağ bozuntusu, tutuklular, askerler, gardiyanlar, subaylar… Korkunç bir farklılık var ama bugün. Görülmeyen bir farklılık bu. Sadece duyulan ve duygularla algılanan bir farklılık.

İstedikleri kadar dış dünyadan koparmış olsunlar bizi; yaş ortalaması en çok yirmi iki, yirmi üç olan deli fişek, inançlı gençleriz. Cıvıltımızı kesemediler bugüne değin. Hele de sabahları. Yandaki koğuştan ödünç voleybol topu isteyenler, türkü çağıranlar, hızlı bir voltada bağırıp çağırarak kuramsal tartışma yapanlar, koşanlar, kültürfizik yapanlar.

“Bizim koğuşun gazeteleri nerede kaldı?” diye gardiyanlara bağıranlar.

“Er Ahmet Çelik, ön koğuş nöbetinde görüşünüze hazırdır komutanım,” diye çığlık çığlığa tekmil veren askerler.

Ama bugün farklı. Korkutucu bir sessizlik egemen tüm cezaevine; kimse konuşmuyor, kimse kuramsal tartışma yapmıyor; kimse şarkı, türkü söylemiyor; koşan, kültürfizik yapan da yok bugün. Kimse “merhaba”, “nasılsınız” bile demiyor. Askerlerin, gardiyanların, subayların bile sesi çıkmıyor.

Havalandırmada volta atıyorum. Diğer arkadaşlarım da aynı şeyi yapıyor. Bu kez herkes tek tek voltalıyor beton bahçeyi. Hızlı ama alabildiğince ses çıkarmamaya çalışarak atılıyor voltalar. Becerebildiğim kadar dik tutuyorum başımı. Gözlerim yerde de olsa başım dik durmalı. Yerde bir su birikintisi var. Ona basmamaya çalışarak yürüyorum.

Bu, ikinci kez tanık oluşum “toplu ölüme”. Bu kez ilkindeki gibi milyonların içinde yapayalnız değilim. Kinle, acıyla, neşeyle, umutla kenetlenmiş, en azından dışarıya karşı böyle görünen arkadaşlarımla beraberim. Yine de atamıyorum yalnızlık duygusunu. Sadece ben değil, hepimiz, tüm cezaevi; mahkûmu, tutuklusu, gardiyanı, askeri, subayı, haini, ispiyoncusu, direngeni, cesuru, korkağı; herkes yalnız bugün.

Birlikteydik ama yalnızdık.

Sessizdi cezaevi. Herkesin kendisiyle hesaplaşmasına olanak verecek ölçüde sessiz ve durağan. Anlaşmalı bir sessizlik bu.

Bir avuç subay ve gardiyanı bir yana bırakırsak; askeri, tutuklusu, yaş ortalaması yirmi iki, yirmi üç olan bu gençlerin hepsi mi taş yürekli? Niye hiç ağlayan, bağırıp çağıran yok! Niye isyan etmiyor kimse?

Biz ki sokak köpeklerine, dağ başında yanlışlıkla basıp ezdiğimiz çiğdeme üzülen, sevgililerimizin hasretine dayanamayıp iki tek attıktan sonra sulu zırtlak olan, içerikli bir filmi, tiyatro oyununu seyrederken çekinmeden gözyaşlarını akıtabilen bir kuşağız.

İşte, en yakınımızdaki en dost üç yoldaşımızı koparıp almışlar bizden; hem de sonsuza değin.

Niye böyle taş gibiyiz hepimiz? Ne oldu bize? Niye birbirimizin yüzüne bile bakmıyoruz? Oysa çığlık çığlığa tüm benliğim. Biliyorum, tüm dostlarım da öyle. Savaşıyorduk hâlâ. Haklı bir savaşı sürdürmenin doğal bir yöntemini, sessiz bir anlaşmayla sağlamıştık aramızda. Alınmış bir kararı, belirlenmiş bir taktiği yoktu bu savaşın.

Karşı tarafın temsilcileri, kapılardan, pencerelerden bakıp geldikleri gibi yine sessizce kayboluyorlardı. Bu koşullarda ancak böyle savaşabilirdik. Susarak, dişlerimizi sıkarak, başımızı alabildiğince dik tutarak, gözyaşlarımızı içimize akıtarak, olabildiğince sert adımlar atarak. Öyle de yaptık!

Elbette yanıyordu yüreğimiz, elbette tüm bedenimiz dağlanmıştı; elbette acıyla doluydu tüm benliğimiz. Ama bırakalım karşıdakileri, birbirimize bile açık edemezdik bu duygularımızı. Erlerin, gardiyanların da çoğu üzülüyordu. Bu, yüzlerinden, oturup kalkışlarından belliydi. Ama şu bol “yıldızlı”, “aylı” takım, bu kararı verenler, planlarını yapanlar, pusu kuranlar, erketelik yapanlar… Onlar ne düşünüyordu o gün? Hangi duygularla doluydular? Aradan yirmi beş sene geçti, hâlâ merak ederim.

Uyudum mu dün gece? Duyduklarım düş müydü? Zincir sesleri, açılıp kapanan kapılar; postal gıcırtıları… “Sağlıcakla kalın; kendinize iyi bakın!” diye gür sesle bağırdı mı birisi.

Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler, s. 139’dan alıntıdır.

Atilla Keskin – Avrupa Postası – Avrupa Postası – Avrupa’dan Son Dakika Haberleri Sayfasından alınlıştır

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Diğer Yazılar