Eskiden Aleviler için Muharrem-12 İmam Orucu veya Mehâ morkirî tutulup bitirilen bir oruç döneminden ibaret değildi. Bir takvim görevi hiç değildi. Hayatın ritmini değiştiren, sesi kısan, neşeyi geri çeken, insanı kendi içine döndüren bir zamandı. Sofra sadeleşir, söz tartılır, öfke bastırılır, düğün ertelenir, eğlence geri çekilirdi. İnsan sadece lokmasını değil; dilini, elini, hırsını, gösterişini de tutmaya çalışırdı çünkü bu zamanın tek gâyesi aç kalmak değil, Kerbelâ’yı bir hafıza, bir vicdan ve bir ahlâk terbiyesi olarak yaşatmaktı.
Bugün ise ortada bambaşka bir manzara var. Oruç tutuluyor deniliyor ama aynı günlerde düğün yapılıyor, eğlence düzenleniyor, yüksek sesli programlar organize ediliyor; matem günleri sıradan hayatın içine hiçbir şey olmamış gibi karışıp gidiyor bence sorun yalnızca bunlardan ibaret değil. Asıl görmemiz gerekenin Alevi toplumunun matemin ne olduğuna, neden tutulduğuna ve insanı neye çağırdığına dair ortak idrakini yitirmeye başlaması olduğuna inanıyorum. Yani sorun sadece “oruç varken düğün yapılır mı?” sorusu değil; matemin bir hal olmaktan çıkıp bir takvim bilgisine dönüşmesi.
Ben burada iki ayrı bozulmanın iç içe geçtiğini düşünüyorum. Birincisi, kurumsal ve toplumsal düzeyde yaşanan folklorlaşmayken, ikincisi ise Kerbelâ’nın içsel, ahlâki ve batıni anlamının boşalmasıdır. Ve bana göre biri olmadan öteki de olmaz çünkü matem bir yandan aşure günü, anma programı, protokol konuşması, afiş ve etkinlik takvimi düzeyine sıkışırken; öte yandan Kerbelâ da insanın kendi içindeki zulümle, hırsla, iktidar arzusuyla yüzleşme çağrısı olmaktan çıkıyor. Geriye bir yanda ritüel, öte yanda slogan kalıyor ama ne ritüel insanı dönüştürüyor ne slogan vicdanı derinleştiriyor.
Oysa matem günleri, Alevi inanç dünyasında basit bir perhiz değil, oruç burada yalnızca mideyle ilgili bir ibadet değil; dille, gözle, gönülle, öfkeyle, neşeyle, gösterişle ve arzuyla birlikte tutulan bir iç disiplindir. İnsan sadece ne yediğine değil, nasıl konuştuğuna, nasıl baktığına, nasıl yaşadığına da dikkat eder çünkü Kerbelâ, dışarıda olup bitmiş tarihsel bir facia olmanın ötesinde, insanın kendi içinde taşıdığı zulüm ihtimaliyle yüzleşmesidir. Bu yüzden matem günleri, bir yanıyla Hüseyin’i anmaksa, öte yanıyla da kendi içindeki Yezid’i fark etme mevsimidir.
Tam da bu derinlik kaybolduğu için, bugün bir yanda matem günlerinde düğün yapılabiliyor, eğlence olağanlaşıyor, matem gündelik hayatın gürültüsü içinde eriyip gidiyor.
Diğer yanda da buna tepki olarak başka bir yüzeysellik devreye giriyor ve birileri çıkıp şöyle diyor; “1500 yıl önceki iktidar kavgasının yasını tutuyorsunuz ama Dersim’in, Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın yasını tutmuyorsunuz.” Bu cümlede haklı bir öfke var, evet çünkü gerçekten de Alevi toplumu yer yer Kerbelâ’yı ritüelleştirirken, bu coğrafyanın yakın Kerbelâlarını aynı derinlikte matemleştiremedi. Muharrem erkâna girdi ama Dersim çoğu yerde yalnızca bir anma gününe, Maraş birkaç konuşmaya, Çorum ve Sivas birkaç sloganlık hafızaya sıkıştı. Bu ciddi bir eksikliktir. Açık söyleyeyim; Kerbelâ’ya gözyaşı döküp Dersim’e, Maraş’a, Çorum’a, Sivas’a aynı vicdanla bakmayan bir yaklaşımın Muharrem’i de eksiktir, matemi de.
Bunula bitse iyi burada ikinci bir sığlık başlıyor, bu haklı itiraz çoğu zaman Kerbelâ’yı küçümseyen başka bir yüzeyselliğe yaslanıyor. Kerbelâ’yı “1500 yıl önce yaşanmış bir iktidar kavgası” diye tarif etmek, Alevi hafızasının neyi taşıdığını anlamamaktır. Aleviler Muharrem’de herhangi bir hanedan çekişmesinin yasını tutmuyor. Eğer mesele sadece kimin halife olacağına dair bir iktidar savaşı olsaydı, Kerbelâ 1400 yıldır Alevi hafızasında böylesine canlı kalırmıydı acaba?
Alevi matemi, tarihte kalmış bir saltanat kavgasına değil, hakikatin iktidar tarafından boğulmasına, adaletin susuz bırakılmasına, mazlumun kuşatılmasına, insan onurunun çiğnenmesine yas tutar. Kerbelâ’nın Alevi hafızasındaki ağırlığı tam da buradan gelir.
Bu nedenle bana göre iki yaklaşım da aynı yerden sakattır. Bir tarafta Muharrem’i birkaç ritüele indirgemiş, Kerbelâ’yı takvimde yaşayan ama Dersim’e, Maraş’a, Çorum’a, Sivas’a aynı iç sarsıntıyla bakmayan bir dindarlık var. Öbür tarafta ise Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u hatırlatırken Kerbelâ’yı “eski bir iktidar kavgası” diye değersizleştiren bir seküler hoyratlık. İkisi de matemi tarihin ve ahlâkın sürekliliği olarak değil, işine geldiği yerden parçalayarak okuyor.
Benim açımdan durum gâyet nettir; Kerbelâ, Dersim’in karşısında duran bir tarih değildir. Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas’ın içinde başka suretlerle yaşamaya devam eden kadim bir yaradır. Yani Kerbelâ’yı küçültmeden Dersim’i büyütmek, Dersim’i büyütürken Kerbelâ’yı tarihe gömmemek gerekir çünkü eğer Kerbelâ’yı zulme karşı vicdanın sembolü olarak anıyorsak, bu coğrafyada Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin, yoksulların, kadınların yaşadığı bütün felaketleri de o vicdanın içinde düşünmek zorundayız. Dersim de bu hafızanın içindedir, Maraş da, Çorum da, Sivas da. Hatta sadece onlar değil; bugüne dek mazlumların uğradığı her haksızlık, her kuşatma, her susuz bırakılma, her yok sayılma da Kerbelâ’nın bugünkü suretlerinden biridir.
Bu bağı kurmak için önce şunu kabul etmek gerekiyor; matem, sadece geçmişi anmak değil, travmayı canlı tutarak geçmişte yaşamakta değildir. Matem, bugünü tartmaktır. Eğer Muharrem gerçekten bir matemse; o matem insanı yalnızca Hüseyin’e ağlatmaz, bugünün mazlumuna karşı da kör bırakmaz. Eğer Dersim’in yasını tutuyorsak, o yas bizi Kerbelâ’yı küçümsemeye değil, Kerbelâ’nın neyi temsil ettiğini daha derinden kavramaya götürmelidir. Dersim de, Maraş da, Çorum da, Sivas da, Kerbelâ’dan bağımsız “başka acılar” değil aynı zulüm mantığının, aynı iktidar hoyratlığının, aynı insanlık kırılmasının bu topraklardaki suretleridir.
Zannımca bugün yaşadığımız yozlaşma bu bağın kopmasından besleniyor. Alevilikte matem, hayatı terbiye eden bir iç muhasebe olmaktan çıkıp, bir yanda takvim ritüeline, öte yanda slogan malzemesine dönüşüyor. Kurumlarımız çoğu zaman Muharrem’i birkaç program, birkaç afiş, birkaç protokol konuşması ve birkaç aşure kazanı üzerinden yürütüyor. İnanç, giderek daha fazla organizasyon diliyle konuşuluyor ama o organizasyonun içinde matemin sesi, suskunluğu, içe çekilişi, nefis terbiyesi, rıza ve yüzleşme boyutu kayboluyor. İnsanlar “hangi program var, aşure ne zaman, kim konuşacak?” sorularını konuşurken “Bu matem beni neyle yüzleştiriyor, Kerbelâ bende neyi açığa çıkarıyor, ben hangi zulümle ortaklaşıyorum?” soruları arada kaynayıp gidiyor.
İşte folklorlaşma tam da budur; matemin biçimi kalır, sarsıcı özü çekilir. Öte yandan, bu boşalmaya tepki olarak kurulan seküler dil de çoğu zaman başka bir kolaycılığa kaçıyor. Kerbelâ’yı sadece “geçmişteki iktidar kavgası” diye tarif edip bugünün acılarını onun karşısına koymak, aslında Alevi hafızasının nasıl çalıştığını hiç anlamamaktır. Alevi matemi, tarihin kronolojisine göre değil, zulmün sürekliliğine göre kurulur. Kerbelâ’yı önemli kılan şey, 680 yılında yaşanmış olması değildir başlarken de söylediğim gibi iktidarın hakikati boğduğu her anı temsil ediyor olmasıdır. O yüzden onu küçümsemek, Dersim’i büyütmek değildir tam tersine, Dersim’in de hangi büyük hakikat zincirinin parçası olduğunu görememektir.
Bence Alevi toplumu gelinen aşamada ciddi bir hesaplaşmaya muhtaç. Yıllardır insanlara “Muharrem’de şunu yapma, bunu etme” dendi ama neden yapılmadığı, bu matemin hangi hakikat duygusundan doğduğu, Kerbelâ’nın bugüne ne söylediği yeterince anlatılmadı. Kerbelâ’nın susuzluğu anlatıldı ama bu susuzluğun bugün vicdanda neye karşılık geldiği anlatılamadı. Hüseyin’in mazlumiyeti anlatıldı ama Dersim’de bombalanan çocuklarla, Maraş’ta katledilen ailelerle, Çorum’da yakılan evlerle, Sivas’ta diri diri ateşe verilen insanlarla bu hafıza arasındaki bağ yeterince kurulamadı. Hal böyle olunca da bir yanda ritüel kaldı, öbür yanda kopuk bir siyasal hafıza.
Oysa matem dediğimiz şey, kronolojik değil ahlâki bir sürekliliktir. Muharrem, 680 yılında başlayıp orada bitmiş bir yas değildir. Muharrem’in bugüne değen tarafı, iktidarın hakikati boğduğu her ana karşı insanı uyanık tutmasındadır. Dersim de bu yüzden Muharrem’in dışına düşmez. Maraş da düşmez. Çorum da, Sivas da düşmez. Düşmemelidir çünkü bunları Kerbelâ’dan ayrı düşünmek, Alevi hafızasını parçalamaktır. Tüm bunları hatırlatırken Kerbelâ’yı “boş bir tarihsel kavga” diye küçümsemek de aynı parçalanmanın başka biçimidir.
Sözün özü; Kerbelâ’ya ağlayıp Dersim’e susmak da, Dersim’i savunurken Kerbelâ’yı “eski bir iktidar kavgası” diye küçümsemek de aynı yoksullaşmadır. Biri matemi ritüele hapseder, diğeri hafızayı bugüne sıkıştırır. Oysa Alevi yolunda matem, ne yalnızca geçmişe ağlamak ne de bugünü geçmişe karşı kullanmaktır. Matem; geçmişin yarasını bugünün vicdanına taşımak, bugünün zulmünü de o yaranın ışığında tanımaktır.
Bu yüzden artık gerçekten bir karar vermek zorundayız; Muharrem’i birkaç gün aç kalıp birkaç kazan aşure kaynatarak geçiştiren bir alışkanlık olarak mı sürdüreceğiz, yoksa onu yeniden hakikatle yüzleşme mektebi haline mi getireceğiz?
Kerbelâ’yı takvimde duran bir ritüel, Dersim’i yıldönümlerinde hatırlanan bir slogan olarak mı bırakacağız; yoksa ikisini de aynı mazlum hafızasının, aynı vicdan zincirinin parçaları olarak mı yeniden kuracağız?
Eğer samimiysek, önce kendi evimizin önünü süpürmek zorundayız. Muharrem’i folklora çeviren kurumlarla, matemi gösteriye indirgeyen dille, Kerbelâ’yı bugünden koparan ezberlerle, Dersim’i de yalnızca öfke malzemesi yapan yüzeysellikle açıkça hesaplaşmak zorundayız. Oruçla birlikte dilimizi, nefsimizi, gösterişimizi, suskunluğumuzu ve korkularımızı da dara çekmek zorundayız. Kerbelâ’yı anlatırken Dersim’i unutan hafızayla da, Dersim’i anlatırken Kerbelâ’yı küçümseyen hoyratlıkla da mesafe koymak zorundayız.
Yolu yürürken derdimiz sadece bir inanç ritüelini korumak değil Alevi hafızasının vicdanını korumak olmalı. Eğer bunu yapamazsak elimizde iki şey kalır; içi boş bir ritüel ve köksüz bir öfke. Eğer gerçekten kendimizle yüzleşirsek, Muharrem yeniden bizi kendimize döndüren bir ayna, Kerbelâ da Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a uzanan mazlum hafızasının diri vicdanı olabilir.
Gelin vaktiyle matem günlerinde ters çevrilen aynaları özümüze tutalım ve kendimize soralım; biz gerçekten matem mi tutuyoruz, yoksa matemin adını mı tekrar ediyoruz? Bu soruya vereceğimiz cevabın, yalnız Muharrem’le değil, yolumuzla kurduğumuz ilişkinin de cevabı olacağına inanarak sıdk î sâdakatle nefsini mühürleyen cümle canları mihri muhabbetle selamlıyorum…
Okuyan cümle cana katkısı olması dileğiyle
Unutmadan; yazılarımın içeriği kaynak belirtmemişsem yoruma dayalıdır ve beni bağlar. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz bu da sizi bağlar. Polemik malzemesine dònüştürmeye kalkmazsanız sevinirim, yok illede polemiğe gireceğim derseniz size kolay gelsin…
