Alevilikte Öz Nedir? Ali’siz Bir Yol Mümkün müdür?

Son yıllarda “Alevilikte öze dönüş” adı altında yeni tartışmalar ortaya çıktı. Özellikle 1968 kuşagı sonrası gelişen bazı düşünce akımları, Aleviliği İslam’dan ve Ehlibeyt merkezli inanç sisteminden ayırarak yeniden tanımlamaya çalışmıştır. Bu anlayışın en dikkat çekici iddiası ise “Ali’siz Alevilik” söylemidir.

Ancak burada temel bir soru ortaya çıkmaktadır: Eğer Alevilikten Hz. Ali’yi, Hz. Fatıma’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i ve On İki İmamları çıkarırsak geriye gerçekten Alevilik diye bir inanç kalır mı?

Alevilik yüzyıllar boyunca sözlü gelenekle taşınmış bir inanç ve yaşam yoludur. Bu yolun taşıyıcıları ocaklar, dedeler, zakirler ve talipler olmuştur. Anadolu’nun hangi bölgesine gidilirse gidilsin; nefeslerde, deyişlerde, duvazimamlarda ve cem erkânlarında Ali sevgisinin merkeze yerleştirildiği görülür. Pir Sultan Abdal’dan Şah Hatayi’ye, Yemini’den Kul Himmet’e kadar bütün büyük Alevi ozanları eserlerinde Hz. Ali’yi ve Ehlibeyt’i yolun temeli olarak anlatmıştır.

Bugün “Alevilik Ali’den önce vardı” veya “Ali sadece semboldür” diyenlerin cevaplaması gereken soru şudur: Eğer Ali sadece bir sembolse neden yüzyıllardır cemlerde gülbenkler Ali adına okunmuştur? Neden Kerbela matemleri tutulmuştur? Neden çocuklara Ali, Hüseyin, Zeynep, Fatma isimleri verilmiştir? Neden Alevi edebiyatının tamamına yakını Ehlibeyt sevgisi üzerine kurulmuştur?

Bir inancın özü, onu tarih boyunca taşıyan temel değerlerde saklıdır. Aleviliğin özü de Hak-Muhammed-Ali anlayışıdır. Bu anlayış sadece bir şahıs sevgisi değil, adaletin, hakikatin, ilmin ve mazlumdan yana durmanın sembolüdür. Kerbela’nın Alevi hafızasındaki merkezi yeri de buradan gelir. Hüseyin yalnızca tarihsel bir kişi değil, zulme karşı direnişin temsilidir.

Bazı çevreler Aleviliği tamamen kültürel veya etnik bir kimliğe indirgemeye çalışmaktadır. Oysa Alevilik yalnızca bir kültür değildir; kendine özgü erkânı, ibadeti, duası, öğretisi ve manevi silsilesi olan bir inanç yoludur. Cem erkânı, musahiplik, ikrar, düşkünlük, görgü ve ocak sistemi bu yolun temel kurumlarıdır.

Alevilik hiçbir zaman kendisini Sünnilikle aynı çizgide tanımlamamıştır. Bizim yolumuzun kendine özgü erkânı ve anlayışı vardır. Hiçbir Alevi dedesi talibine “camiye gitmezsen Alevi olamazsın” dememiştir. Hiçbir ocak sistemi insanları zorla camiye çağırmamıştır. Çünkü Alevilik şekilden çok manaya, zahirden çok batına önem veren bir yoldur. Ancak camiye gitmemek veya Sünni anlayıştan farklı olmak, Aleviliğin İslam ve Ehlibeyt köklerinden kopuk olduğu anlamına da gelmez.

Alevilik günümüze büyük ölçüde nakil yoluyla ulaşmıştır. Dedelerden taliplere, pirlerden mürşitlere aktarılan sözlü gelenek sayesinde bugünlere gelmiştir. Bu nedenle Aleviliğin ne olduğuna dair en güçlü tanıklık, onu yüzyıllar boyunca yaşatan toplulukların hafızasında saklıdır. Bugün Ali’siz Alevilik tezini savunanların ise bu iddiaları kesin olarak kanıtlayan tarihî belgelere sahip oldukları söylenemez. Ortaya konulan görüşler daha çok yorumlara ve modern teorilere dayanmaktadır. Buna karşılık elimizdeki nefesler, deyişler, menakıpnameler ve yaşayan cem geleneği açık biçimde Ehlibeyt merkezli bir Alevi inancını göstermektedir.

Bazı çevreler Aleviliğin özünün bir “doğa inancı” olduğunu ileri sürmektedir. Elbette Alevilik doğaya saygıyı, canlıya hürmeti ve yaratılmışı Yaradan’dan ötürü sevmeyi öğütler. Dağına, taşına, ağacına, suyuna sahip çıkmayı öğütleyen güçlü bir anlayışa sahiptir. Ancak Aleviliği yalnızca bir doğa inancı olarak tanımlamak, onu kendi tarihsel ve inançsal bağlamından koparmaktır.

Çünkü doğa insanlara musahiplik kurumu öğretmez. Doğa ikrar verdirmez. Doğa düşkünlük erkânı işletmez. Doğa nikâh kıymaz. Doğa sünnet ol demez. Doğa gülbenk okutmaz. Doğa Kerbela matemini yaşatmaz. Bunların tamamı yüzyıllar boyunca oluşmuş inançsal ve toplumsal kurumların ürünüdür. Eğer Alevilik sadece bir doğa inancı olsaydı, bugün bildiğimiz cem erkânı, musahiplik, ikrar, dedelik kurumu ve Ehlibeyt merkezli nefesler ortaya çıkmazdı.

Öze dönüşten söz edilecekse, bu dönüş önce dedelerin, pirlerin ve ozanların bıraktığı mirasa bakılarak yapılmalıdır. Çünkü Aleviliği bugüne taşıyanlar akademik tezler değil, yüzyıllardır cem yürüten ocaklar ve onların talipleri olmuştur.

Elbette her inanç gibi Alevilik de tarih boyunca değişmiş, farklı yorumlar üretmiştir. Ancak değişim başka, kökleri inkâr etmek başkadır. Ali’siz, Kerbelasız, Ehlibeytsiz bir Alevilik tasavvuru; tarihsel kaynaklarla, Alevi nefesleriyle ve yaşayan gelenekle uyuşmamaktadır.

Kimsenin inancını sorgulamak veya kendisini nasıl tanımlayacağını belirlemek bizim görevimiz değildir. Herkes kendi düşüncesini özgürce savunabilir. Ancak tarihî ve toplumsal bir gerçeği de görmezden gelemeyiz: Anadolu’da yüzyıllar boyunca kendisini Alevi olarak tanımlayan toplulukların inanç dünyasının merkezinde Hak-Muhammed-Ali anlayışı, Ehlibeyt sevgisi ve Kerbela bilinci yer almıştır. Bu gerçek yok sayılarak yapılan tanımlar, yaşayan geleneğin tanıklığıyla çelişmektedir.

Sonuç olarak Aleviliğin özü, ne sadece bir etnik kimlikte ne de modern ideolojik yorumlarda aranmalıdır. Öz; cemlerde okunan nefeslerde, ocakların aktardığı erkânda, Kerbela’nın acısında ve Hak-Muhammed-Ali yolunda aranmalıdır. Çünkü bu unsurlar çıkarıldığında geriye Aleviliğin tarihsel hafızasını ve manevi omurgasını taşıyacak sağlam bir temel kalmamaktadır. Rast gele…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarın Diğer Yazıları

İlgili Yazılar

Alevilik ve Sünnilik, Karşıtlık mı, Çeşitlilik mi?

— İki Dere, Bir Deniz — Türkiye'de din meselesi konuşulduğunda, söz mutlaka bir noktada Alevilik ile Sünnilik arasındaki ilişkiye gelir. Ve bu ilişki, çoğunlukla aynı...

Yoldaş Düşman “Ulu Solculuğun” Alevilerle Kadim Hesabı

Eşitlik bayrağını kaldıranlar neden kendi halkına "kılıç artığı" der? Türkiye solunun uzun ve acılı tarihinde bir paradoks kırılmadan süregelir: eşitlik için kavga verdiğini söyleyenlerin, zaman...

Bu Ne Yaman Çelişki? Dersimli Piro Meğer Osmanlı Kemal’miş !

Butlan kararı sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu'nun Osmanlı'ya atıfta bulunması, özellikle Alevi toplumunun tarihsel hafızasını bilenler açısından ciddi bir tutarsızlık olarak görülmektedir. Çünkü Osmanlı Devleti'nin özellikle...