Ya Haq, Ya Muhammet, Ya Ali…
Muharrem geldi. On iki imamların matem günleri geldi. Zulme baş eğmeyenlerin ezilenlere, sindirilenlere, alçalmayı tercih edenlere onurlu bir duruşu hatırlatma günleri geldi.
Hüseyin Kerbela’dan 1.400 yıldır haykırıyor “Bugün sen neredesin?”
Bu soruyu sormak kolaydır. Cevap vermek zordur. Çünkü cevap vermek, bir taraf seçmek demektir. Mazlumun yanında mı, zalimlerin sessiz ortağı mı olduğunu netleştirmek demektir. Muharrem bu yüzden rahatsız eder. Korkutur. Ürkütür. Onun içindir ki Kerbela’nın sorgusundan kaçanlar, Kerbela’ya en çok saldıranlardır. Yezit’in değirmenine su taşıyanlardır.
Kerbelayı hatırlamak, zulümden hesap sormaktır. Sorgu günü geldi!
Hüseyin Medine’den çıkarken vasiyetini yazdı. Parmağındaki yüzükle mühürledi, kardeşine teslim etti. İçinde şunlar yazıyordu “Ben ne eğlence ne kibirlilik için, ne bozgunculuk ne zulüm için kıyam ediyorum. Yalnızca ceddimin ümmetinde ıslahı istiyorum. Maruf’a emredip münkerden nehyetmek istiyorum.”
Bunu yazan Hüseyin yolda kendisini neyi beklediğini biliyordu. Karşısında on binler vardı. Yanında 72 kişi. Kadınlar, çocuklar, aile efradı. Hüseyin’in yanındakiler az, karşısındakiler çoktu. O gün , bugün için, yarın bırakılacak bir direniş mirası için yolundan dönmedi.
Çünkü boyun eğmek daha büyük bir ölümdü. Çünkü zulme ortak olmak, zulmü işlemekten farksızdı. Çünkü Hz. Ali söylemişti: “Haksızlığa boyun eğmeyin. Eğerseniz hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz.”
Yezid ne diyordu, “Davandan dön. Şam valiliğini al. Rahat yaşa.” İktidar, servet, güvence. Hayatta kalmanın en kolay yolu. Hüseyin bunları elinin tersiyle itti. Meydanda, İbn Ziyad’ın ordusunun karşısında şöyle dedi, “Ya kılıç, ya da zillet. Heyhat! Zillet bizden uzaktır.”
Üç kelime. Heyhat minnez-zilleh. Ama içinde bin yıllık bir duruş var. Aleviliğin özü bu üç kelimede sıkışmıştır. Pir Sultan’ın özüdür bu. Seyit Rıza’nın özüdür. Kalender Çelebi’nin özüdür. “Biz korkuyu Kerbela’da bıraktık” diyen Hüseyin İnan’ın özüdür.
Onun için saldırıyorlar. Onun için yeni bir tarih yazmak istiyorlar. Zalimlerin tarihini, hainlerin tarihini esas alıp, kendine ihanetin çöplüğünde dolanıyorlar. “Asimilasyon” diyorlar, Alevileri şah damarından vuruyorlar. Ortadoğu coğrafyasında, Yezitlerin saltanatlarına karşı mazlumların umudunu doğduğu yerinden vuruyorlar.
Küfe’nin çocukları. İhanetin çocukları.
Kerbela’yı anlatırken bir şeyi atlamamak lazım. Hüseyin yola çıkmadan önce on binlerce mektup almıştı Küfe’den. “Gel efendim. Biz buradayız. Seni koruruz. Yanındayız.” Yolda Küfe’nin döndüğünü öğrendi. Yine de geri dönmedi. Çünkü artık mesele Küfe değildi. Mesele duruştu.
İktidar korkusu gelince, “başım belaya girer” hesabı öne geçince Hüseyin’i Kerbela çölünde yalnız bıraktı. Mektupları yazdıklarını unuttular. Verdikleri sözü hatırlamadılar. Bir sabah uyandılar, karşı cephedeydiler.
Küfe bir coğrafya değildir. Küfe bir ruh halidir. Her çağda var olmuşturlar. Küfeliler her zaman iyi gerekçe bulurlar. Alevi toplumunun da içinde var olmuştur. “Biz dedeler” diyerek devlet kapısında sıraya girenlerde var olmuştur. Kendi toplumuna “siz bilmiyorsunuz” diyerek asimilasyonu içten örgütleyenlerde var olmuştur.
Ama Kerbela’da bir de Zeynep vardı. Zeynep ise dinlemedi. Yezid’in sarayına esir olarak çıkarıldığında başını dik tuttu. Zalimin gözünün içine baktı ve dedi “Siz kaybettiniz. Çünkü kardeşim Hüseyin binlerce kişiye boyun eğmedi.” Kerbela’nın hikayesini bize bir kadın anlattı. Zeynep. Bese’ye bıraktı. Zarife’ye bıraktı. Dersim’in kadınlarına bıraktı. Rojava’nın kadınlarına bıraktı. Küfe’nin ihaneti Hüseyin’i yenemedi. Zeynep’i de yenemedi.
Şimdi bize diyorlar ki, “Kerbela eski bir olay. Bırakın bu yasları.” Eskimedi!
Cizre bodrumlarında yaralılar son SMS’i atarken ne yazdılar? “Su, heval su.” Dicle’nin kıyısında, suyun tam yanı başında susuz bırakıldılar. Fırat’ın kıyısında Ali Asker’e su vermeyenlerin torunları, Dicle kıyısında yine su vermedi. Şengal’de kadınlarımızı köle pazarında sattılar. Şengal’de kadınlarımızı köle pazarında sattılar. Kerbela’da kadınlarımızı, çocuklarımızı çıplak develere bindirip Şam’a götürdüler. Aradan 1.400 yıl geçti. Zalimlerin yöntemi değişmedi.
Kerbela, Lice’dir. Kerbela, Cizre bodrumlarıdır. Kerbela, Maraş’tır, Çorum’dur, Sivas’tır. Kerbela, Şengal’dir, Kobani’dir, Suruç’tur, Ankara’dır. “Kerbela’daki gibi” dediğinde karşındaki ne demek istediğini anlar. Hiç uğraşmana gerek yoktur.
Bu yüzden Kerbela’ya saldırıyorlar. Kerbela’yı öldürdüğünde Alevi’nin direniş hafızasını öldürmüş oluyorsun.
Her Muharrem Aleviler kendilerine bu soruyu sorar. On iki gün boyunca sorar. Her gün biraz daha yüksek sesle. Aşure günü doruk noktasına ulaşır. Bu oruç bir perhiz değildir. Bir iradenin yenilenmesidir. Hüseyin’in o çölde, o susuzlukta söylediğini yeniden söylemektir.
Aç kal, alçalma.
Heyhat minnez-zilleh.
Haydar.