Geçtiğimiz günlerde not düşmüştük. “Devletin Alevi çarkı” yeniden dönmeye başladı. Bu, yeni bir durum değildir. Uzun zamandır toplumun tüm kesimlerine yönelik operasyonel bir çizgide hareket eden devlet ve devlet erkanı, bugün bir kez daha Aleviler arasına bir kavga, bir didişme, bir ayrışma dayatmaktadır. Bunu örgütleyenin kim olduğu açıktır. Bu davranışın arkasında “devleti” görmemek, onun yaratmak istediği düzeni görmemek artık sıradan bir körlük değil, bilinçli bir tercihtir.
Aleviler, geçmişten bugüne kadar bu tür operasyonlarla defalarca yüz yüze geldi. Bugünkü sadece Alevilere özgü de değildir. Toplumun tüm kesimlerine, demokrasi güçlerinin tamamına yönelik işleyen bir mantık vardır. Parçala, çatıştır, bu parçalanmışlık üzerinden kendini var et. Bu yöntemin sonuçları alınmış, başarısı görülmüş, defalarca denenmiş ve her seferinde yeniden üretilmiştir. Bu örüntüyü bilen, gören, tarihsel olarak tanıyan kesimlerin hala ayrışmayı derinleştiren bir pozisyonda durması artık yanılgıyla değil, niyetle açıklanabilir.
İçinden geçtiğimiz durum artık saf bir yanılgıyla açıklanamaz. Ayrışmanın bu topluma yaramayacağını, bu toplumun geleceğine hiçbir katkı sunmayacağını bilerek, görerek; yine de A ya da B gerekçesiyle kendini haklı çıkarmaya çalışmak bir niyet meselesidir. Zaten her ayrılığın temelinde tam da bu vardır. Her tarafın kendini haklı görmesi. Her söze dahil olmak, her tartışmaya müdahil olmak, her yemeğe maydanoz olmak gibi bir pozisyonun ayrılıkları nasıl derinleştirdiğini yaşını almış her insan, deneyimiyle hayatını şekillendirmiş her birey rahatlıkla görebilmektedir. Görülen ve bilinen bir şeyin üzerinden hala aynı tartışmalar yürütülüyorsa, bu bir cehaletten değil, bir niyetten besleniyordur.
Bu niyet meselesini okurken dikkat edilmesi gereken bir tablo vardır. Demokrasiden, özgürlükten, Alevi değerlerinden ve yoldan söz eden bazı yapılanmalar, kişiler büyük iddialar ve büyük cümleler üretmektedir. Ancak bu büyük cümlelerin karşılığında ortaya konan şey, saldırganlıkla ayrışmayı derinleştirme çalışmasıdır. Varlıklarının tek sebebi saldırganlıktır. Varlıklarının tek sebebi ayrılığı beslemek ve güçlendirmektir. Varlıklarının tek sebebi kendilerini ve yalnızca kendilerini merkeze alan bir fikir örgütlemesi için malzeme olmaktır. Bu yapıları besleyen ana kaynağın “devlet” olduğu, “devletin organizasyonuyla” ve yönlendirmesiyle hareket ettikleri görülmektedir. Ulusalcı faşist aklıyla hareket eden bu yapı ve şahsiyetlerin Alevi toplumuna verecekleri hiçbir şey yoktur, olamaz da.
Bu çerçeveden bakıldığında son tartışmaların, özellikle Kılıçdaroğlu üzerinden yürütülenlerin, neden Alevi kimliğine indirgenmesi gerektiği sorusu kendi cevabını üretmektedir. Türkiye siyasetinde pek çok siyasi partide ayrışmalar ve bölünmeler yaşanmıştır. Bu partilerin başkanlarından ayrılanlar, yeni yapılar kuranlar hiçbir zaman Sünni kökenleriyle gündem olmamışlardır. Çünkü bu tür siyasi ayrışmalar köken meselesi değil, siyasi tercih meselesidir. Bir siyasetçinin Sünni olması ve ardından ayrılarak yeni bir yapı kurması, onun kimliği üzerinden değil, bugün nerede durduğu ve kime hizmet ettiği üzerinden değerlendirilir. Gerçekçi olan da budur.
Ancak konu Aleviler olduğunda tablo değişmektedir. Önüne “Alevi” kelimesi eklenerek topluma hedef gösterilmektedir. Bu bir tesadüf değildir. Bu, toplumda var olan ya da üretilebilecek ayrışmaları derinleştirmenin ve toplumun ihtiyaç duyduğu düşmanı inşa etmenin bilinçli bir yöntemidir. Alevi kimliğine yapılan bu vurgu, aynı zamanda CHP içindeki Alevi tabanını birbirine çatıştırmakta, laik ve demokrat kesimleri bir kimlik tartışması üzerinden Türkiye’nin demokratikleşmesi ve birlikte yaşama kültürü karşısında cephe almaya zorlamaktadır. Bu bir misyondur. Hangi cepheden, hangi gerekçeyle üretilirse üretilsin, sonucu toplumun çıkarına değil, demokratik güçlerin parçalanmasına hizmet etmektedir. İlkeli duruş adına, ilkelerin korunması adına tutulan tavrın aslında o ilkelerin satılması ve pazarlanması olduğunu görmek gerekmektedir.
Alevilerin siyaset yapmaması gerektiğini, Alevi kurumlarının siyasetle ilgisiz alanlara çekilmesi gerektiğini iddia eden her kim olursa olsun, bilerek ya da bilmeyerek Alevi toplumuna düşmanlık yapmaktadır. Çünkü bu iddia, Alevi geleneğinin özüyle doğrudan çelişmektedir.
Hüseyin, Kerbela’da Yezid’in teklifini reddetmiştir. Bu teklifi kabul etseydi ne olurdu? Yetmiş iki aile, efradıyla birlikte hayatını kaybetmezdi. Şam’da vali olurdu. Yezid’in kendisinin, babasının geldiği Şam valiliği dönemin en güçlü ve en etkin merkeziydi. Orada hem kendini ayakta tutacak hem de ileriye taşıyacak şeyler üretebilirdi. Ancak Hüseyin bu yolu bir ihanet, bir teslimiyet olarak görmüş ve reddetmiştir. İşte bu yüzden Kerbela bir şahsi iktidar meselesi değildir, yaşama karşı bir sorumsuzluk hiç değil. Bir duruş meselesidir. Alevi geleneğinin özünde teslimiyetin reddi vardır.
Bu tarihi “şahsi iktidar meselesi” olarak yeniden çerçeveleyenler, Kerbela’nın siyasi anlamını boşaltmaktadır. Aynı mantıkla, Alevi kurumlarını siyasetsizleştirerek dincileştirmek, sureti ile tüketmek ve asimile etmek isteyen bir misyon bugün de sürmektedir. Alevi toplumunun siyasetle, politikayla, demokrasiyle ilgilenmesinden en çok rahatsız olan kimdir? İktidar güçleridir. Antidemokratik güçlerdir. Bu söylemleri Alevi toplumu içinden dile getirenlerin bunu içtenlikle ürettiğini düşünmek artık mümkün değildir.
Alevilere kılıç çeken, Alevileri güçsüzleştiren, Alevileri iktidara boyun eğdirmeye zorlayan bir mantığın Alevi toplumunun iyiliğine düşündüğü savunulamaz. Alevilerin tarihsel olarak en zayıf kaldıkları yer tam da burasıdır. Siyaseti örgütlü yürütememek, siyasette etkin olamamak, kendi güçlerini siyasi bir ağırlık olarak kuramamak. Bugün bazı Alevi kurum temsilcilerinin görünürlük mücadelesi, ancak demokrasi güçlerinin ve Kürt özgürlük mücadelesinin yarattığı siyasi alanın bir parçası olarak var olabilmektedir. Yoksa Türkiye devlet siyasetinin kendi iç dengesiyle Alevilere açtığı bir kapı yoktur. Yıllardır Alevi kurum çalışanları, yöneticileri haksız bir şekilde milletvekili olmak, belediye başkanı olmakla itham edilmişlerdir. Hayatın doğasında olan, mücadelenin merkezinde olan olgu Aleviler için suç haline getirilmiştir. Türkiye’deki Alevi nüfusu ciddi bir toplamı oluşturmasına rağmen siyasetteki ağırlığı tüm alanlarda bir elin parmak sayısını aşmamıştır. Alevi yöneticileri, kurum çalışanları boğazları sıkılarak işlevsiz hale getirilmesi için tüm düğmelere basılmış durumdadır.
Bu tablo nasıl oluştu? Yüz yıllık cumhuriyet boyunca Aleviler kendi adlarına konuşmayan insanlar tarafından temsil edilmiştir. Türkiye’nin Kemalist-Sünni kökenli aydınları toplum tarafından Alevi olarak görülmüş, onların söyledikleri Alevilerin söylemleri, onların yaptıkları Alevilerin eylemleri olarak algılanmıştır. Alevilerin siyasi enerjisi bu temsiliyetin içinde eritilmiş, kendi özgün seslerini üretme imkanları daraltılmıştır.
Bu mekanizmanın nasıl işlediğini anlamak için Suriye’ye bakmak yeterlidir. Baas rejiminin günahları nasıl Alevilerin sırtına yüklendiyse, Türkiye’de de Kemalist projenin başarısızlıkları aynı şekilde Alevi toplumuna mal edilmektedir. İki farklı coğrafyada işleyen aynı yapıdır. Bir topluluğu kendi denetiminde olmayan bir projeyle özdeşleştirmek, hem o projenin yükünü o topluluğa taşıtmak, hem de o topluluğun kendi özgün sesini bastırmak. Bugün hala bazı çevreler, Sünni-Kemalist aydınların tezlerini Alevilik olarak sunmaya çalışmaktadır. Cumhuriyetin yüz yıllık sonucuna bakıldığında bu temsiliyetin Alevilere ne kazandırdığı açıkça görülmektedir.
Örgütlenme hakkını reddetmek, siyasi temsiliyet hakkını reddetmek, Alevilerin güç alanlarını ortadan kaldırmaya çalışmak. Bunu teslimiyet ruhuyla yapanlar, Aleviliği özünden kopararak sadece şekle indirgenmiş bir kimliğe dönüştürme hareketinin temsilcileri olmaktadır. Namaz kılmakla, hacca gitmekle, oruç tutmakla Hakk’a hizmet edilmeyeceğini söyleyen bir geleneğin temsilcilerinin kalkıp Cemevi’ne gidip semah dönerek, gülbank okuyarak, tanımadıkları insanlara rızalık dağıtarak Aleviliği ürettiğini iddia etmesi mümkün değildir. Aleviliği koruyan özdür, şekil değildir. Bunu tersine çevirenler, Alevi kimliğiyle doğrudan zıt bir pozisyon üretmektedir.
Garip Dede’de, Özgür Özel’in ziyaretinde yaşananları bireyler üzerinden okumak doğru değildir. Orada kimin olduğu, kimin ne dediği meselenin özü de değildir. Birçok siyasetçinin uğradığı, pek çok politikacının Alevi meşruiyeti aradığında kapısını çaldığı bu alan, Aleviler açısından taşıdığı değer itibarıyla son derece kıymetlidir. Tam da bu yüzden bu alanın teslim alınması, işlevsizleştirilmesi, eskiye döndürülmesi bir arzunun değil, bir operasyonun ürünüdür. Bu operasyonun arkasında o eski dönemleri örgütleyenler, o çeteler, o gruplar ve devlet içindeki militarist, ulusalcı yapılar vardır. Kimse bu tartışmaları masumiyet üzerinden okumasın! Okumuyoruz!
Garip Dede’deki kırılma bir kriz olarak değil, Alevilere yönelik bir saldırı olarak okunmalıdır. Alevi dergahının ulusalcı-faşist yapılar tarafından teslim alınamadığının öfkesidir bu. Alevilerin siyasi temsiliyetine, sisteme boyun eğmemiş olmalarına, kendi değerlerini koruma ısrarına karşı açılmış bir cephedir.
Buna karşı durulması gerekmektedir. Her kaybedilen alan, her kaybedilen kişi, her gözümüzün önünden kaybettirilen olgu Alevi toplumunun yok oluşunun bir parçasıdır. Bizim olanı savunmak, korumak ve Alevilerin kendi değerlerine sahip çıkması hayati bir önem taşımaktadır.
Alevilerin birliği üzerinde taviz verilemez. Diğer her şey tartışılabilir, diğer her şey konuşulabilir. Hangi gerekçeyle, hangi cepheden olursa olsun bu birliğin karşısında durmak, karşısında tavır almak, hiçbir ilkeyi, hiçbir haklılığı, hiçbir gerekçeyi meşru kılmaz. Hiçbir gerekçe Alevilerin geleceğinden daha kıymetli değildir. Hiçbir gerekçe çocuklarımızın hayatından, çocuklarımızın geleceğinden daha değerli olamaz.
Bugün varız, yarın yokuz. Onun için bugünün kıymetini bilelim. Bizim olan değerlerin kıymetini bilelim.