Ana Sayfa Blog Sayfa 1006

DİB: Sandık güvenliği için ortak hareket edilmeli

DİB Meclisi çok sayıda kurum ve yurttaşın katılımıyla yapılan “Demokrasi için birlik” toplantısının sonuç bildirgesinde, seçim güvenliğinin çok önemli olduğunu vurgulanarak, bütün muhalefetin ortak hareket etmesi gerektiği belirtildi

Demokrasi İçin Birlik (DİB) Meclisi çok sayıda kurum ve yurttaşın katılımıyla yaptığı toplantının sonuç bildirgesini açıkladı. Yazılı bir açıklama yayınlanan bildirgede, iktidar bloğu dışında kalan bütün güçlere çağrı yapılarak, gelecek seçimlerin kritik olduğu belirtildi.

Bildirgede, “DİB Meclisi, Emek ve Özgürlük İttifakının ve ittifak dışında kalan diğer sol ve demokrat kesimlerin yok sayılmasının bu ülkenin onlarca yıllık barış demokrasi özgürlük, eşitlik taleplerinin, kaybedilen binlerce canı yok saymak olduğunu ifade etmektedir. Bu yok sayma topraklarını korumak için jandarma dipçiği yiyen köylülerin, yarı aç yarı tok grev yapan işçilerin, erkekler tarafından öldürülmemek için hayatımızdan ve haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz diyen kadınların, LGBTİ+’ların, eşit yurttaşlık talep eden Alevilerin ve Kürtlerin ve cümle halkların, barınamayan, beslenemeyen yarı aç yarı tok yaşayan toplum kesimlerinin yok sayılmasıdır” denildi.

Ortak hareket çağrısı

İktidar karşısında ortak hareketin vazgeçilmez olduğu ifade edilen bildirgede, “İktidarın Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) ve muhalif güçlere dönük çok önceden başlamış siyasi saldırganlığı, bugün parti kapatma, hesaplara blokaj, siyaset yasağı, medya sansürü, trol ordusu, tehdit ve suikast girişimleri ve benzeri boyutlarıyla sürerken, benzer yöntemlerin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Millet İttifakına da yöneldiği görülmektedir. Dolayısıyla demokratik haklar ve özgürlükler tanımayan iktidar bloku karşısında ortak hareket vazgeçilmezdir” ifadelerine yer verildi.

Sandık güvenliği

Ülkenin her alanında sandık güvenliğini sağlamak için meclislerin kurulacağı vurgulanan bildirgede, “Taleplerini ve itirazlarını her baskıya rağmen dile getirmekten vazgeçmeyen toplum kesimlerini birleştirecek, sinerji yaratacak, ortak aklı ortaya çıkaracak ve besleyecek bu meclisler aynı zamanda halkın özneleşmesinin de yoludur. 2016 Referandumundaki Hayır Meclisleri gibi yurttaşların inisiyatifiyle kurulacak bu meclislerin hızla hayata geçirilmesi acil bir adımdır” denildi.

Halkın umudu

Bildirgede son olarak şunlar ifade edildi: “Bu süreçten ancak iktidar dışında muhalefet bloğunun en küçük ortaklaşma imkânını değerlendirmesi, demokrasi güçleriyle diyalog halinde temel talepleri gözeten ortak adaydan sandık güvenliğinin sağlanmasına kadar her konuda ortaklaşmasıyla çıkılabilir. DİB Meclisi, iktidar bloğu dışında kalan bütün muhalefeti bir adayda ortaklaşabilmek için şartsız ve koşulsuz müzakere etmeye, en temel demokratik çerçevede uzlaşmaya, tek adam rejimini tarihin çöplüğüne göndermek için halkın değişim enerjisini güçlü bir biçimde açığa çıkaracak ortaklaşmayı mutlaka yaratmaya davet etmektedir. Halkın umudu ve beklentisi bu yoldadır.”

HABER MERKEZİ

#DİB #Sandık #güvenliği #için #ortak #hareket #edilmeli

HDK’nin 12’nci Genel Kurulu başladı | GÜNCELLENİYOR

HDK’nin, ‘Faşizme ve sömürüye karşı demokratik meclislerde birleşelim. Örgütlü ve özgür toplumla yeni yaşamı kuralım’ şiarıyla düzenlediği 12’nci Genel Kurulu başladı

Halkların Demokratik Kongresi (HDK), “Faşizme ve sömürüye karşı demokratik meclislerde birleşelim. Örgütlü ve özgür toplumla yeni yaşamı kuralım” şiarıyla İstanbul’da 12’nci Genel Kurulu’nu gerçekleştiriyor. HDK Kadın Kurulu ile dün başlayan Genel Kurul, ikinci gününde Genel Kurul toplantısıyla devam ediyor. Genel Kurulun açılış konuşmasını, Divan Kurulu üyesi Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Tülay Hatimoğulları yapıyor.

Ayrıntılar geliyor…

#HDKnin #12nci #Genel #Kurulu #başladı #GÜNCELLENİYOR

Kürt mülteci intihar girişiminde bulundu

İsviçre’deki mülteci kampı koşulları nedeniyle Kürt mülteci Necip Alişan’ın intihar girişiminde bulunduğu ifade edildi

İsviçre’nin kamp koşulları gün geçtikçe kötüleşiyor. Türkiye’deki baskılardan İsviçre’ye gitmek zorunda kalan Necip Alişan, Moudon’daki iltica kampındaki kötü koşullar nedeniyle intihar girişiminde bulundu. Kendisini kampta bulunan basketbol potasına asan Alişan’ı arkadaşları ve kampın güvenlik görevlileri kurtardı.

Politik bir eylem

İltica süreçlerinin keyfi yavaşlatılması, kamplardaki koşulların ağırlaştırılması sonucu intihar girişiminde bulunduğu ifade edilen Alişan, hastaneye kaldırıldı. Doktorların psikolojik yardım taleplerini reddederek genel sağlık durumunun yerinde olduğunu belirten Alişan, yaptığının bir intihar girişimi değil politik bir eylem olduğunu belirterek, taleplerinin Kürt mülteciler üzerindeki başvuru süreçlerinin ağır işletilip uzatılmış süreçlere yayılması ve kamp koşullarının daha insancıl koşullarda olması gerektiğini ifade etti.

Duyarlılık çağrısı

Alişan, son olarak koşullarının düzeltilmesi için sivil toplum kurumları ve Avrupa kamuoyuna duyarlı olma çağrısında bulundu.

HABER MERKEZİ

#Kürt #mülteci #intihar #girişiminde #bulundu

645 ilaçta tedarik sorunu

Diyarbakır Eczacılar Odası Başkanı Mahmut Sert, ilaç stoklarının tükendiğini belirterek, her 4 ilaçtan birinin piyasada bulunmadığını aktardı

Fiyat Değerlendirme Komisyonu (FDK) tarafından yılda bir kez belirlenen ilaç fiyatları, güncel döviz kuru ve ilaç fiyatlarının belirlenmesinde sabitlenen kur arasındaki seviye farkı, ilaca erişimde ciddi sorunlar yaratıyor. Türk Eczacıları Birliği’nin (TEB) kayıtlarına göre, eczane raflarında olması gereken 645 çeşit ilaca artan enflasyonun etkisiyle erişilemiyor. Geçen yıl ilaç fiyatlarındaki sabit euro kuru 4.57 TL olarak belirlendiğinde, reel euro kuru 14.85 TL’yi buldu. İlaç Fiyat Kararnamesi’ne aralık ayında yüzde 36’ya varan bir güncelleme yapıldı. Euro kuru ise 12.37 TL’de sabitlendi. Mevcut güncel kur ise hâlâ 19 TL’yi bulmuş durumda. Piyasada bulunan ilaç sayısında yüzde 25’lik bir zam yaşanmasına rağmen hâlâ ilaç yokluğuna dair sorunlar devam ediyor.

Amed’de faaliyet gösteren eczacılar, özellikle diyabet, kanser ve tansiyon ilaçlarının olmadığını ve hastaların mağduriyetlerinin uzun süredir devam ettiğini belirtiyor. Diyarbakır Eczacılar Odası Başkanı Mahmut Sert, sorunun muhatabının Sağlık Bakanlığı olduğunu söyledi.

‘Hastalarla karşı karşıya kaldık’

Eczacı Vefa Melih Aksoy, mevcut kurun güncel kuru karşılayamamasından kaynaklı ecza depolarının ilaç göndermediğini belirterek, hastaların ilaca erişmesindeki sorunlarının uzun süredir devam ettiğini dile getirdi. Aksoy, “Firmalar ve SGK arasında anlaşmazlıktan kaynaklı firmalar ecza depolarına ilaç göndermiyor. Hastaların ilaca ulaşamaması ciddi bir krizi doğurdu. Piyasada çocuk şurubu, antibiyotikler ile kanser ve tansiyon ilaçları yok. Gelen hastalar mağdur. Hastalarla bire bir karşı karşıya kalmış durumdayız. İlaç Fiyat Kararnamesi’nin güncellenmesi gerekiyor. Elimizde olan mevcut stokları bitirdik. İlaç bulamıyoruz” dedi.

‘Halk sağlığı için alanlardaydık’

Eczacılar olarak uzun süredir devam eden krize karşı 27 Kasım 2022’de Ankara’da yapılan “Büyük Eczacı Mitingi”ni anımsatan Aksoy, şunları söyledi: “Hem hastalar hem de halk sağlığı için alanlardaydık. Eczacılar olarak elimizden ne geliyorsa yapmaya devam edeceğiz. Halk sağlığı için mücadele edeceğiz.”

‘Çözüm bekliyoruz’

Eczacı Hatice Maral da pandemiden bu yana ilaç yokluğunun artarak devam ettiğine değindi. Eczacıların ilaç yokluğundan ciddi bir şekilde etkilendiğini ifade eden Maral, “İlaç yokluğu bir halk sağlığı sorunudur. Uzun süredir günlerimiz sadece hastalara ilaç bulmakla geçiyor. İlaçları bulamadığımızda da hastalar mağdur oluyor. Şu anda ağrı kesiciler, antibiyotik ilaçlar ve hormon ilaçları yok. Kronik hastalıkların tedavisi, ilacın olmamasından kaynaklı yapılamıyor. Çocuk şuruplarına erişim yok. Euroda sabit ilaç kuru var ve bu kur normal kura göre çok düşük olduğu için firmalar da ilaç vermek istemiyor. Üretim maliyetleri arttığı için bu durum da ilaç sıkıntısını doğuruyor. Eczacıların bu konuda yapabileceği bir şey yok. Bakanlığın müdahale etmesi gerekiyor. Biz ilaç krizine dair bir çözüm bekliyoruz” diye konuştu.

‘Kadın doğum hapları yok’

Özellikle kadın doğum ilaçlarının bulunmadığını vurgulayan Maral, şöyle devam etti: “Kadın doğum ilaçlarına erişilemiyor. Doğum kontrol hapları dediğimiz mini haplar bulunamıyor. Gelen ilaçlar da birkaç kutu dışına çıkmıyor. Bakanlığın bu konuda iyileştirme yapması gerekiyor. Ankara’da 27 Kasım’da bir miting yaptık ancak taleplerimiz yerine getirilmemekle beraber krizi daha da büyüdü. Gerekli düzenlemeler bir an önce yapılmalı.”

‘Tüm yük eczacıların sırtında’

Diyarbakır Eczacı Odası Başkanı Mahmut Sert ise her 4 ilaçtan birinin piyasada bulunmadığını kaydetti. Bulunamayan ilaç sayısının yüzde 25’i bulduğunu sözlerine ekleyen Sert, “Yalnızca özel hastanelerde değil, kamu hastanelerinde de ilaca erişim artık ciddi bir sorun. Kanserden diyabete, tansiyondan epilepsiye pek çok hastalıkta ilaca ulaşım güçleşti. Çocuk hastalarının tedavilerinde kullanılan şurup formundaki antibiyotiklerde, ateş düşürücü ve ağrı kesicilerde büyük sorun yaşanıyor. Eczanelerimizde bulunmayan ilaçlarla ilgili çözümler üretmeye çalışıyoruz. Reçetede yazılan ancak piyasada bulunmayan ilaçlar için hekimlere ulaşarak, hastanın tedavisini aksatmayacak çözümler üretmeye çabalıyoruz. Bir yandan hastalara neden ilaçların olmadığını anlatıyoruz. Geçen aylarda Eskişehir’de bir meslektaşımız ve kardeşi ilaç bulamayan bir hasta yakını tarafından şiddete uğradı. İlaç yokluğunun tüm yükü ne yazık ki eczacıların sırtında” diye belirtti.

‘Sorumlu Sağlık Bakanı’dır’

Sağlık Bakanlığı tarafından doğru bir ilaç temin politikasının izlenilmediğini vurgulayan Sert, sözlerini şöyle tamamladı: “İlacın üretim maliyetlerindeki artış ve dışa bağımlılık gibi birçok etken ilaç yokluğundaki temel etkenlerden sadece birkaçı. Sağlık Bakanlığı’nın, İlaç Fiyat Kararnamesi’nde belirlediği kur farkı ile gerçek yaşamda var olan kur arasında uçurum var. İlaç firmaları birçok ilacı Türkiye’ye göndermedi. İlaç yokluğunun sebebi, ilacı ticari bir meta olarak gören şirketler, eşit ve hakkaniyetli bir dağıtım yapmayan ecza depoları ile tüm uyarılarımıza rağmen çözüm üretmeyen Sağlık Bakanlığı’dır. İlaç fiyatının artması, ödeme zorluğu çeken yurttaşları ve ekonomik olarak ayakta duramayan eczacıyı daha da zorlamaktadır.”

Haber: Zerrin Sargut / Amed-MA

#ilaçta #tedarik #sorunu

Senaryo batıdan gardiyanlık Türkiye’den

PKK Lideri Abdullah Öcalan, uluslararası komplonun senaryosunu Batının yazdığını, Türkiye’ye ise gardiyanlık ve infaz rolünü verildiğini belirterek, ‘Ben komployu aşıyorum. Ne eskisi gibi yaşayacağız ne de eskisi gibi savaşacağız’ dedi

Ortadoğu’ya dönük müdahalesini Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile devreye koyan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bunun ilk adımını PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik komplonun koordinatörlüğünü üstlenerek attı. ABD’nin öncülüğünde kurulan NATO üyesi ülkeler ve küresel güçlerin ortaklığında, Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 1998’de Suriye’den çıkması sağlandı. “İmhanın” amaçlandığı komplo, Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirilmesiyle devam etti. Abdullah Öcalan, “NATO Gladio’sunun en büyük operasyonu ve BOP’un hayata geçirilmesinin kilit adımı” olarak tanımladığı komplonun en büyük bölümünün İmralı’da yaşama geçirilmeye çalışıldığını söyledi.

Öcalan, İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulduğu süreçte avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde, sık sık komplonun tarihsel arka planını, neden ve sonuçlarını irdeledi.

Karar 96’da alındı

Öcalan, NATO kararıyla teslim alındığını, ABD’nin ise bu karara öncülük ettiğini belirttiği 10 Mayıs 1999 tarihli avukat görüşmesinde, “O gün tüm Avrupa ülkelerine inişimiz yasaklandı. Pirimakov da yasakladı o gün. Bu tespit edilmeli. Benim hakkımda NATO seviyesinde de karar var. Bu kararın ne içerdiğini bilemiyorum. Bildiğim kadarıyla silah bırakma karşılığında demokratik çözüm var. Benim hakkımda karar, ‘96 yılında alınmıştı. NATO kararı direnirsem vurulmam, esir alınırsam da çözümdü” dedi.

Açığa çıkarılmalı

Öcalan, 12 Temmuz 1999 tarihli avukat görüşmesinde komplonun açığa çıkarılması gerektiğini vurgulayarak, “Burada hukuk dışı kırk nokta var. Derinliğine araştırılması lazım. Rusya’da oyun var, Yunanistan’da da. Onlara verdiğim dilekçem var. Onlar, Yunan Büyükelçisi benim yanımda sığınmayı kabul etti. Sonra ne yaptılar peki? Büyük oyun var. İtalya’dan da bilgi isteyebilirsiniz. Gerçekler önemli oranda ortaya çıkmalıdır. D’Allema’nın da içyüzü ortaya çıktı. Kaçırılmışız İtalya’dan. Şimdi telaş içinde. Mahkemenin, AİHM’in görevi de bu büyük oyunu ortaya çıkarmak olmalı” önerisinde bulundu.

Bu olay araştırılmalı

Şahsında bir halkın yok edilmek istendiğini ifade eden Öcalan, “Kürt aydınları bu olayı araştırsın. Türk aydınları da araştırmalı. PKK, bu süreçte olgun davrandı. İhanet kol geziyor. Kurdistan’a dönmem hem Moskova hem Atina tarafından engellendi. İhanet olduğu için ne istiyorlar ne de bırakıyorlar. Basiret bağlandığı gibi, gölün ortasında ne yapabilirsin? Ancak boğulmamak için çırpınma taktiği olabilir. İhanet, manipülasyon, sahtekarlık, güç, her şey vardı. Batı neden böyle vahşi davrandı? Kader ağlarını çoktan örmüştü derken, bunu anlatıyorum. Bilimsel bir araştırma yapılmalı” diye kaydetti.

Komplo Türkiye’ye yapıldı

PKK Lideri, “Komplo Türkiye’ye yapılmıştır” tespitinde bulunduğu 13 Aralık 1999 tarihli avukat görüşmesinde, şunları söyledi: “Tarihle kimse oynayamaz. Çok karanlık bir durum gördüm. Benim yakalanmam NATO’nun çekirdek kanadının işidir. Yunanistan’ın NATO’daki subayları Amerika emriyle Türkiye’ye hizmet olsun diye mi, yoksa birlikte Türkiye’nin başını belaya sokmak için mi yaptılar? Bu oyunun en büyüğü Türkiye’ye karşı oynanmıştır. Araştıralım diyorum. NATO nezdinde, istihbarat nezdinde subaylarının örgütlenmesi var. Kostulas’ın yirmi yıl boyunca NATO’da çalışması var. Ben kesin, yüzde yüz böyle demiyorum. Acaba beni imha için mi, yoksa TC’yi sevdikleri için mi teslim ettiler?”

Türkiye’nin rolü gardiyanlık

Teslim alınmasının neden, İmralı’ya getirilmesinin sonuç olduğu tespitinde bulunan PKK Lideri, 9 Mayıs 2001 tarihli avukat görüşmesinde, “Senaryoyu Batı yazdı, temel aktör Batıdır. Türkiye’ye gardiyanlık ve infaz rolünü verdi. İngiltere uçağı İsviçre’den gizlice alıyor. Yunanistan korkunç. Kenya da CIA ve İsrail ajanlarının elinde. Moskova ayarlanmış. İtalya’ya karşı psikolojik savaş biliniyor. Almanya’nın beni kabul etmeyişi var. Yunanistan ‘Apo yarı yolda ölecek’ diyor; tabancayı Elçi bana verecekti. Tüm bunlar belgelidir. Beylik bir tabancayla direneceğim, Kürtler direnecek, on binler ölecek, böylece Türkiye teslim alınacak. Bu tutmayınca, karşılıklı aşk gösterileri başladı; işte artistler aracılığıyla yalan bir biçimde sergileniyor ve gerçeği örtbas ediyorlar” değerlendirmesinde bulundu.

‘Eskisi gibi yaşamayacağız’

Avukatlarıyla 27 Temmuz 2011’den sonra görüşmesi engellenen Abdullah Öcalan, İmralı Heyeti ile görüştüğü 2013 ile 2015 yılları arasında da komplonun amaçlarına ve sonuçlarına dair değerlendirmelerde bulunarak, komployu “aştığını” söyledi. PKK Lideri, “Ben komployu aşıyorum” tespitinde bulunduğu 23 Şubat 2013 tarihli görüşmede, “Başarılı olursam ne KCK tutuklusu kalır ne başka tutuklu. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum. Yalnız herkes bilmeli ki ne eskisi gibi yaşayacağız ne de eskisi gibi savaşacağız” dedi.

Haber: Özgür Paksoy / Ankara-MA

#Senaryo #batıdan #gardiyanlık #Türkiyeden

Wan’da kar yok, kuraklık kapıda: Bu bizim felaketimiz

Van Çevre Derneği’nden Kalçık, kar yağmamasını ‘felaketimiz’ sözleri ile yorumlarken, rant amaçlı projeleri hatırlatıyor ve ‘kuraklık’ uyarısı yapıyor

Serhat bölgesi son yılların en yağışsız dönemini geçiriyor. Yüksek dağlara, derin vadilere ve yaylara sahip bölgede her yıl bir metreyi aşkın kar yapıyordu. Ancak bu yıl sadece yüksek yerlere kar yağışı gerçekleşti. Uzmanlar, böyle devam etmesi halinde önümüzdeki yaz aylarında ciddi bir kuraklığın yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.
Van Çevre, Tarihi Eserleri Koruma Araştırma ve Geliştirme Derneği (ÇEV-DER) Başkanı Ali Kalçık, karın yağmamasını “Bu bizim felaketimizdir” sözleri ile yorumladı. Bilim insanlarının da bu konuda ciddi uyarıları olduğunu hatırlatan Kalçık’a göre, önlem alınmazsa son 30 yılda çok büyük felaketler yaşanacak.

Su kaynaklarımız yok ediliyor

Wan Gölü’nün de bu kuraklık nedeniyle tehlike altında olduğunu belirten Kalçık, “Özellikle Erciş Arnês (Çelebibağı) Mahallesi’ne baktığımızda Wan Gölü’nde 5 kilometreye yakın bir çekilme olduğu ortada. Su kaynaklarımız kurumuş durumda. Kapalı havza olmasından dolayı çok ciddi bir tehditle karşı karşıyayız. Bir de Wan Gölü gibi önemli alanlarımız vardır. Bu sulak alanlar dolgu yapılarak, imara açılarak talan ediliyor. Bu yanlış uygulamalar var olan su kaynaklarımızı da yok ediyor” şeklinde konuştu.

Küresel kaynaklı olarak sulak alanların çekilmesi, gölün kuruması gibi olayların ciddi bir felakete götürdüğünü vurgulayan Kalçık, sözlerine şöyle devam etti:

“Bu bölgemizin tek bir su kaynağı var, o da kardır. Kar olmayınca yer altı ve yer üstü sularımız olmayacak, bunlar olmayınca da hayat duracak. Yine bölgenizde rant amaçlı yapılan barajlar, HES’ler ve maden ocakları da var olan temiz sularımızı kirletiyor ya da yok ediyor. Hem küresel ısınma hem sularımızın bilinçli şekilde yok edilmesi bölgemizi büyük bir felakete doğru sürüklüyor. Derelerimizde hemen hemen hiç su kalmadı. Özellikle Kurdistan’da insanlar tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlıyor. İşte küresel ısınma tam da bunun sonunu getiriyor. Bunun önünü almak için fosil yakıtların yerine yenilenebilir yakıtlara bir önce geçilmelidir. Yeşil alanlara daha fazla önem vermeliyiz. Yoksa kendi mezarımızı kendi elimizle kazmış oluruz.”

Kaynak: MA

#Wanda #kar #yok #kuraklık #kapıda #bizim #felaketimiz

İki kentte kaza: 5 ölü, 26 yaralı

Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde yolcu otobüsünün şarampole devrilmesi sonucu meydana gelen kazada, 4 kişi hayatını kaybetti, 24 kişi yaralandı. Edinilen bilgilere göre, Malatya-İstanbul seferini yapan Kayısı Kent Turizm’e ait M.K. yönetimindeki yolcu otobüsü, Kayseri-Malatya kara yolunun 60. kilometresindeki Esenköy mevkiinde şarampole devrildi. Tedavileri süren 24 kişiden 3’nün ise sağlık durumun ağır.

Erzîngan’da (Erzincan) da yoldan çıkan bir otomobil, ağaca çarptıktan sonra takla attı. Meydana gelen trafik kazasında otomobildeki 1 kişi yaşamını yitirdi, 2 kişi de yaralandı.

HABER MERKEZİ

#İki #kentte #kaza #ölü #yaralı

Gazetemiz çalışanı Rojin Altay gözaltına alındı

Gazetemiz çalışanı gazeteci Rojin Altay gözaltına alındı. Altay’a 24 saat görüş kısıtı getirildi

Gazetemiz Yeni Yaşam çalışanı gazeteci Rojin Altay, Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Amed’e gitmek isterken havaalında saat 18.00 civarında gözaltına alındı.

Altay’ın babası İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğü’nden aranarak Rojin Altay’ın gözaltına alındığı bildirildi.

Vatan Eminiye Müdürlüğü’nü arayıp Altay ile görüşmek isteyen avukat Sercan Korkmaz’a, Altay hakkında 24 saat görüş kısıtı kararı olduğu bildirildi. Gözaltı gerekçesine dair ise herhangi bir bilgi verilmedi,

İSTANBUL

#Gazetemiz #çalışanı #Rojin #Altay #gözaltına #alındı

Bir hatırlatma; seçim güvenliği

Cem Şahin

Türkiye’de haklı olarak en sık tartışılan konulardan biri seçim güvenliğidir. Seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde seçime dair alınacak önlemlerin ne olacağı daha fazla tartışılmaya başlanmıştır. AKP’nin seçimlere dair oluşturduğu güvensiz imajın bu tartışmaları daha önemli kıldığını söylemekte bir sorun yok gibi görünüyor. Zira AKP hükümeti girdiği birçok seçime şaibe karıştırmış, yetmemiş kendi lehine sonuçlanacak bir seçim dahi tertip etmiştir. 7 Haziran 2015’de tek başına iktidar olma şansını kaybeden AKP iktidarı seçimi iptal ettirmiş, sonrasında geliştirilen korku ikliminin yarattığı sonuçlarla birlikte düzenlenen seçimlerle de tekrardan iktidar olmuştur. Suruç’ta 33 genç, Ankara’da ise 100’ü aşkın insan oluşturulan korku planının işleyebilmesi adına hayatını kaybetmiştir. Davutoğlu bu katliamlardan sonra oylarının arttığını bizzat kendisini açıklamış, mobilize edilen milliyetçi histeri oy ve iktidar olarak AKP hükümetine tekrardan seçim kazandırmıştır.

2017 Anayasa değişiklikleri referandumundan sonra yoğunlaşan bir tartışma olmasına karşın 1946’dan bu yana seçimler özelinde gerçekleşen usulsüzlükler politik serüvenimiz açısından epey dikkate değerdir. Bizim gibi ülkelerde seçim denilince ilk akla gelen seçimlerde yapılan ihlaller, hileler ve buna benzer usulsüzlükler olmaktadır. Böylesi güvensiz bir arka plan olmasına karşın güvenliğin seçim için önemli bir nüans olmasını sağlayan şey seçmenlerin seçime olan güvenin korunması mevzusudur. Bu bağlamda seçim güvenliği hem seçimin esası hem de seçim sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Bu sürecin belli haklara ve ilkelere riayet edilerek sürdürülmesi için belli koşulların oluşturulmuş olması epey önem teşkil etmektedir. Nitekim şeffaflık bir seçim sürecinin her aşaması için gerekli bir teamüldür. Kamuoyu seçim süreciyle ilgili her detayı şeffaf bir şekilde bilmeli ve ona göre bir pozisyon almalıdır. Sürece dair olmazsa olmaz ilkelerden biri de tarafsızlıktır. Seçim süreci boyuncu kaçınılmaz olarak oluşacak karşıt politik atmosfere rağmen seçimin yönetim ve güvenliğinden sorumlu kurumların görevlerini tarafsız bir şekilde yerine getirmeleri ve belirli bir siyasal hattı tercih ettikleri algısından kaçınmaları gerekmektedir.

Bundan ötürü seçim süreçlerinde görev alan atanmış tüm aktörlerin adil, tarafsız ve şeffaf olmaları zorunlu bir tutum olarak algılanmalıdır. Seçim güvenliği konusunun bizde ihlal, usulsüzlük, hile ile özdeşleşmiş olmasının bir boyutu da bu ilkelerin koşulsuz olarak gerçekleşmemesinden kaynaklanmaktadır. İktidarını kaybetmemek adına devletin tüm imtiyazlarını kullanacak mevcut iktidar organizasyonu da seçimi elinden geldiğince manipüle edecek, bununla da kalmayıp geçmiş usulsüzlüklerin işe yarayan detaylarını tekrardan düzenleyerek il ve ilçe seçim kurullarına kendilerine yakın kadroları atayarak seçim sonrası oy sayımına müdahalede bulunmanın koşullarını yaratacak gibi görünüyor. Seçimi iktidarını devam ettirebilmesinin temel koşulu olarak gören AKP iktidarı hem seçim öncesi hem de seçim süreci boyunca zor aygıtları olmak üzere her türlü baskı makinasını işleterek sonuç almaya çalışacak, seçim öncesi medya başta olmak üzere her türlü muhalif gücü türlü stratejilerle seçim sürecinin dışında tutmaya çabalayacaktır.

HDP gibi yasal ve meşru bir partinin ekonomik kaynakları blokaj edilerek seçimlere güçsüz bir şekilde girmeye zorlanması seçime dair yukarda bahsedilen ilkelerin mahiyetini daha da tartışılır bir boyuta taşımıştır. Cumhurbaşkanının kampanya faaliyetlerinin seçim yasağı dışında tutulması, seçim propagandalarında muhalefete yönelik engeller, seçim sürecinde bazı kamu görevlilerinin sürecin içinde neredeyse taraflı biçimde doğrudan yer alması, kamu kaynaklarının iktidar lehine kullanılması, bölgede uygulanan taşımalı ve birleştirilmiş sandık sistemi, seçmen ihbarı ile kolluk kuvvetinin sandık başına gelebilmesi, mühürsüz oy pusulalarının YSK kararıyla geçerli kabul edilmesi ve sayamadığımız daha birçok uygulama önümüzdeki seçimlere dair ne tür önlemler almamız gerektiği üzerine biraz daha fazla bir mesai yürütmemiz gerektiğini şart koşuyor.

Türkiye’de son yıllarda seçim güvenliği ve ilkeleri üzerine geliştirilen itirazlar çok sınırlı bir düzeyde kalmaktadır. Sınırlı bir düzeyde kalmasının sonucu olarak Türkiye seçim güvenliği açısından yapılan araştırmalar sonucu 165 ülke arasında 123. sıradadır. Bu araştırmalar meselenin hukuki bir arka planının olması dışında seçimler açısından potansiyel bir meşruiyet riskini de söz konusu etmektedir.

Bu tür seçim güvensizliklerinin önüne geçmek için 2014 yılında kurulan Oy ve Ötesi Derneği “Seçim kanununun ve yönetmeliğinin doğru olarak uygulanması, kampanya finansmanı, tarafların halka görüşlerini eşit şartlarda aktarabilmesi, medya erişiminde fırsat eşitliği, devlet olanakları ve parti kaynaklarının ayrımı, kamu kurumlarının ve devlet medya organlarının taraflara eşit mesafede duruşu, toplantı ve ifade özgürlüğü, seçmen kütüklerinin doğru ve şeffaf şekilde hazırlanması, sayım ve tutanak birleştirme süreçlerinin şeffaflığı” kriterleri bağlamında taraf olmadan seçimlere katkı sunan ender kurumlardan biri olmayı başarmıştır.

Bunun akabinde Seçim Güvenliği Platformu oluşturulmuş, hedefini “yaklaşan seçimlerde sandığa gidecek olan ve hangi partiye oy verirse versin her seçmenin oyunun kullandığı gibi çıkması, seçimin adaletli bir şekilde, güvenlikle sonuçlanması” şeklinde belirtmiştir. Seçim öncesi güvenlik sorununu bu tür güvenilir kurumlar aracılığı ile kolektif bir dayanışma ağı kurularak seçim tarihine kadar götürmek muhalif cenahın öncelikli tutumu olarak belirlenmelidir.

Oluşturulacak dayanışma ağı, önümüzdeki seçimlerin bir yandan meşruiyetini, diğer yandan muhalefetin seçimden başarılı çıkmasını kolaylaştıracak bir etki olacaktır. AKP’nin seçimlere dair planladığı usulsüzlüklerin önüne ancak birleşik bir muhalif tutumla set olunabilir.

 

 

#Bir #hatırlatma #seçim #güvenliği

Tecrit Forumu ve Bilgi Olarak Tecrit…

Özgür Amed

Tecrit, üzerine düşündükçe insanı içine çeken bir kavram.

İster mitolojiden, ister devletçi uygarlık geleneğinden; nereden bakarsanız bakın her yerde bir şekilde var olan bir kavram ile karşılaşıyoruz.

Bu kavramın kendine has bir mantığı var.
Tarihsel formasyona giren, mekan ve zaman üzerinden işleyen, ölüm/yaşam siyasetini çerçeveleyen çok katmanlı bir mantık bu!
O anlamda tecrit, her şeyden önce ‘kendinde şey’ olan bir mesele.

Tecrit kavramının şu an yeryüzünde en fazla anıldığı, güncel olduğu parça Türkiye sanırım.
En azından 7 ülkeden, 36 kişiden oluşan Tecride Karşı Uluslararası Delegasyon, İmralı’daki tecride ilişkin Amed, Ankara ve İstanbul’da temaslarda bulunması bunun bir göstergesi.

25 Ocak’ta başlayan çalışmada delegasyon üyeleri üç ayrı kentte yaptıkları onlarca görüşme, temas ve gözlemlerini bugün Istanbul’da bir forum ve basın metni ile tamamladı. Bu çalışmada başta Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) olmak üzere, HDP ve ilgili yapıların büyük emeği var. Önemli bir çalışma gerçekten.

7 ülkeden avukat, aktivist, siyasetçi gelip tecrite ilişkin saha çalışması yapıyor, görüşmeler alıyor, binlerce sayfa durum notu tutuyor; fakat sorsan iktidara ve ilgili bakanlığa; kesin bir dille reddediyor.
Daha da somutlaştırmak adına geçen yıldan bir gelişmeyi hatırlamak faydalı olabilir.

29 baroya kayıtlı 775 avukat, 10-17 Haziran 2022 tarihleri arasında avukat ziyareti gerçekleştirmek talebiyle Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığı başvuruda bulundu. Ardından 14 Ağustos’ta Demokrasi ve Dünya İnsan Hakları İçin Avrupa Avukatlar Birliği (ELDH) öncülüğünde, 22 ülkeden 350 Avukat Sn.Öcalan ile görüşmek için Adalet Bakanlığı’na mektup gönderdi. Ve son olarak Fas, Filistin, Federe Kürdistan, Irak, Lübnan, Mısır, Kuzey ve Doğu Suriye ile Ürdün’den 756 avukatın Adalet Bakanlığı’na İmralı için başvuruda bulunduğu duyuruldu. Yani dünyada 30’un üzerinde ülkeden 2 bin avukat tecrit olduğu gerekçesi ile İmralı başvurusu yapıyor.

Fakat Adalet Bakanlığı böylesi bir gelişmenin ortasında bile tecrit yok diyor, bir açıklama gereği bile duymuyor.

Bu durum, tecride ilişkin “inkar repertuarını” karşımıza çıkarıyor.

Bu gerçek, aynı zamanda, acil görev olarak ele alınması gereken de ilk gerçek oluyor.

Tecrit bir inkar mekanizmasıdır.

Ve bugün bu durum çok daha rahat olabilmektedir.

Bunun tehlikesi nedir?

Şudur: İnkar olduğu sürece, imha sürecektir.

Delegasyon temaslarına geri dönersek, bugün açıklanan kısa raporlar ve sonuç metninden de görüldüğü üzere İmralı benzersiz bir rejim ve hukuk altında. Mutlak iletişimsizlik halinin vuku bulması ve artık anılması da bundan ötürü. Dolasıyla mutlak iletişimsizlik ve işkence sistemi lağvedilmeden Kürt sorunu ve ona bağlı katmerleşerek artan yoksulluk, açlık, göç ve mültecilik, kadın, kültürel erezyon ve savaşa bağlı ortaya çıkan ekolojik yıkım gibi sorunların çözülmesi mümkün değildir. O nedenle Türkiye’nin demokratikleşmesi meselesinde ve sorunların kalıcı çözümü bağlamında İmralı Adası’ndaki durum kritik önemdedir.

Tecrit ile ilgili, bugünkü uluslararası forumdan da yola çıkarak, birkaç şeyi özetle ifade etmek istiyorum.

Birincisi, kavram olarak tecridi, evet kavram olarak tecrit, daha çok tartışmamız gerekiyor.
Yeterince bilince çıkan bir fenomen olduğunu düşünmüyorum şahsen.

Belki şöyle ifade etmek daha doğru olabilir:
Her dönemin kendine has bir görme ve söyleme rejimi vardır.

Bir dönemin tüm fikirleri söyleme rejimini oluştururken, bir dönemin her şeyi de görme rejimini oluşturur.

Çünkü bilgi dediğimiz şey, görmek ve söylemektir.*

Bilgi, görme ve söylemenin birleşmesi, bağıntısıdır. Haliyle bilgi, bir pratik işidir.

Bu kabullerden yola çıkarak, bu dönemin kalbinde yer alan ‘tecrit’e dair duruşumuz, bilgi noktasında eksikliğe işaret ediyor, çünkü pratikleşmediği gün gibi ortadadır.

 

İkincisi, aksı değiştirmeden, bilgi üzerinden devam ettiğimizde başka bir sorun ve bağlam ortaya çıkıyor.

O da iktidar olgusudur. Bilgi, iktidar mefhumunun çekirdeğidir.
İktidarın bilgisi, iktidara dair bildiğimiz ‘şeylerden’, ‘bilgilerden’ bağımsız değil.

Klasik bağlamda iktidar deyince şiddeti kullanan, bastıran, zorlayan, katılığı ile akla gelir.

Fakat iktidarın ruhu bu değil. Taa 18.yy’daki bio-iktidar hikayesinden bugüne iktidar, başka bir spekturumda hareket ediyor. İktidar bugün bastırmıyor, kaba baskı ve şiddetten çok daha korkunç şeyler söylüyor: Şekillendiriyor, oluşturuyor.
Susturmuyor, tam tersine konuşturuyor, normalleştiriyor. Yönetiyor, disipline ediyor.

Evet, akışkan bir form olarak iktidar böyle bir şey.

Bu anlamda “iktidar – bilgi (görmek/söylemek) – tecrit” üçgeni üzerinden şuraya varırız:

Tecrit, bir belirsizlik rejimi değildir. Nettir.

Belirsizlik bizim görme ve söyleme rejimimizdedir.
Dönemin ruhuna yerleşen bilgiyi, sorunu, net olarak görememe, o bilgiye vakıf olamama halimizdedir.
Hasılı, tecrit bilgisi diyebileceğimiz konuda yoğunlaşma meselesidir.

 

Sonuç olarak,
Bugün forumda adalet nöbetindenden anneler söz alırken, şunu dediler:

“Elimizi kırsalar dilimiz var, dilimizi kesseniz gözümüz var.”

Metaforik olarak annelerin ifade ettiği ‘dil, göz’ yani söylemek ve görmek, tam da belirttiğim rejimlere denk geliyor. Bu hakikatin çok sade denk gelişidir.

 

Öneri olarak; forum, paneller, çalıştaylar daha çok gereklidir denilebilir.

Daha çok konuşmak ve yazmak, görülen; görmeyi engelleyenlere karşı yeni kanallar üzerinden zorlamak icap ediyor.

Tecrit, tüm zorluk ve dayatmalarına rağmen önemli bir direniş alanı da olmaya devam ediyor.
Bunu ön plana çıkarmak da bir diğer ahlaki sorumluluktur.

_____

*Gilles Deleuze – Bilgi, Foucault Üzerine Dersler, Otonom Yayıncılık.

#Tecrit #Forumu #Bilgi #Olarak #Tecrit