Ana Sayfa Blog Sayfa 1040

Murat Türk’ten Haiku tecrübesi: Kırmızı Patika

Murat Türk’ün haiku türü ‘Kırmızı Patika’ eseri Sevinç Altan’ın resimleriyle Aryen Yayınları’ndan çıktı

Daha önce Aram Yayınevi’nden “Böğürtlen Zamanı 1 Arayış”, “Böğürtlen Zamanı 2 Buluşma”, “Köprüdeki Düşman” ve Aryen Yayınları’ndan “Yalnızlığın Sınırında” eserleri yayınlanan Murat Türk, bu kez farklı bir çalışma ile okurlarının karşısına çıktı. Yazar, tüm dünyada meşhur olan geleneksel bir Japon şiir türü ve dünyanın en kısa şiir biçimi sayılan “Haiku” türünde kaleme aldığı şiirleri “Kırmızı Patika” kitabında topladı. Her biri üç satırdan oluşan şiirlerine ressam Sevinç Altan’ın resimleri eşlik ediyor. Murat Türk de “Kırmızı Patika” kitabında yer verdiği 50 haiku ile okura kendi yaşam tecrübesinden yola çıkarak duyguları tamamlama imkanı veriyor.

Haiku nedir?

Haiku şiir türü, okuyanın kendi tecrübesiyle tamamladığı bitmemiş, açık metin karakteri de gösterilebilir. Metinde her şey söylenmezken duygular nadiren isimlendirilir ve bunların şiirde yer alan somut şeyler ve bağlamdan çıkarılmaları gerekiyor. Haiku somuttur. Haiku’nun konusu insan tabiatının dışındaki tabiattır. Bir defalık bir durum veya olay tasvir edilir. Bu durum veya olay şimdi oluyormuş gibi gösterilir

“bilir sınırlarını gece kuşu

ve bilgece siler

gecenin körlüğünü

***

dağdaki sarnıç

sağıyor kayaları

mağarada yağmur piyanosu

***

kırmızı patikada

çiçekler kervanı

yeni şeyler başlatacak

***

bir kuş gelir belki

açık bırak

pencerenin kalbini”

“güllere yağmur yağmış

ne güzel kokuyor

bu gece… gece

***

ufukta süt köpüğü

çiy bulutu gümbür gümbür

bir dağ geliyor

***

bir attır haiku

şimşekli kanatlarıyla

göklere çıkaran

***

ıslık çalıyor cellat

kanatlarıyla karayel

geçerken mezarlıktan”

MURAT TÜRK KİMDİR?

Murat Türk, 1976’da Diyarbakır’da doğdu. 1995’te politik çalışmaları nedeniyle tutuklandı. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı ve hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Halen İzmir Şakran 1 Nolu T Tipi Cezaevi’nde tutulan Murat Türk’ün, öykü, şiir, kritik, makale ve deneme metinleri çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde yayımlandı. Dört ayrı öyküsü ödüle değer görüldü. Kitapları farklı dillere çevrildi. Böğürtlen Zamanı kitabı sinemaya uyarlandı. Sur’da Devran adlı senaryosu filme çekildi.

MA / Abdurrahman Gök

 

#Murat #Türkten #Haiku #tecrübesi #Kırmızı #Patika

İstanbul’da şüpheli kadın ölümü

Kağıthane’de bulunan bir otelin otoparkında İsveç vatandaşı Yasmine Mejri, şüpheli şekilde yaşamını yitirmiş olarak bulundu

İstanbul’un Kağıthane ilçesinde bulunan bir otelin otoparkında, Yasmine Mejri isimli İsveç vatandaşı kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirmiş halde bulundu. Yasmine Mejri’nin ölümünün kayıtlara “şüpheli ölüm” olarak geçtiği belirtildi. Cenazesi Adli Tıp Kurumu’na (ATK) kaldırılan Mejri’nin ölümüyle ilgili otel çalışanlarının ifadesi alındı. Mejri’nin ölümüne ilişkin soruşturmanın devam ettiği öğrenildi.

İSTANBUL

 

#İstanbulda #şüpheli #kadın #ölümü

Wanlı kadınlar: Failler üniformalı olunca yargı işlemiyor

Özel savaş politikalarının hedefi olan Kurdistan kentlerinden Wan’a dair konuşan kadınlar, asıl sorunun eril zihniyet ve ‘ünüformalı’ olmalarından dolayı failleri cezasız kalması olduğunu belirtti

Kurdistan kentlerinde uygulanan özel savaş uygulamalarına her gün yenileri eklenirken bir yandan da yargının cezasızlık politikalarıyla faillere yönelik “iyi hal” indiriminin de etkisiyle neredeyse her gün en az dört kadın katlediliyor. Kürdistan kentlerinde ise bu ve benzeri suçlar, uzman çavuş, asker, polis ya da korucu eliyle işleniyor. Özellikle kadının yaşamına dair her şeyi hedef alan söylem ve uygulamalarla, politikalarını meşrulaştıran iktidarın, her türlü şiddeti cezasızlık ile ödüllendiren yargı, erkek devlet şiddetinin “üniformalı” yüzü olarak kamuoyundan tepki almaya devam ediyor.

JINNEWS’ten Zelal Tunç’a değerlendirmelerde bulunan Wanlı kadınlardan Eğitim Sen Wan Şube Kadın Sekreteri Funda Demir Bozkurt, bu olayların iktidarın politikalarından bağımsız olmadığını söyledi.

Basına yansıyınca duyuluyor

Wan’da kadının yanı sıra çocuğa yönelik suçlarda da artış olduğunu kaydeden Bozkurt, Şax (Çatak) ve Payîzava (Gürpınar) gibi ilçelerde köy korucularının tecavüz suçlarını hatırlattı. Bozkurt, “Yine merkez ilçelerden birinde bir lisede iki kız çocuğunun bir uzman çavuş tarafından zorla alıkonulup, istismar edildikleri ortaya çıkmıştı. Bu dosyaların, neredeyse hepsinde gizlilik kararı vardı. 13 Ocak’ta ise bir çocuğun 3 yıldır cinsel istismara uğradığı, olayın içinde ve çocuğun ifadesinde 40’a yakın kişinin isminin geçtiği, fakat sadece 4 tutuklama olduğunu basından duyduk. Hemen olayı takip etme girişimlerimiz başladı, yine bu davada da gizlilik kararı olduğu için net bilgi edinemedik” dedi.

Kadınlar özel alana hapsediliyor

Kadına ve çocuğa yönelik işlenen bütün suçlarda devletin, erkek egemen zihniyeti ve bunun davranış kalıplarının rolü olduğunu vurgulayan Bozkurt, “Erken yaşta evlilik, 4+4+4 sistemi ile eğitimden el çektirilen kız çocukları, karma eğitim karşıtı uygulamalar, birçok kadın sığınma evinin kapatılması, yasaların etkin uygulanmaması, cezasızlık politikaları ve iyi hal indirimleri, kadının kamusal alandan uzaklaştırılıp özel alana hapsedilmesi, emeğinin hiçleştirilmesi, işten çıkarmalarda ilk olarak kadının seçilmesi tamamen iktidar eliyle beslenen şiddetin göstergeleridir” dedi.

Devlet göz yumuyor

Feminist aktivist Zozan Özgökçe ise yıllardır kadına yönelik şiddetin olduğunu ifade ederek, “Üniformalı şiddet yerine, devlet kaynaklı militaristlerin, yani devlet adına hareket edenlerin; çocuklara, kadınlara uyguladıkları cinsel istismarlara göz yumuluyor. Musa Orhan örneğinden tutun da, burada bölgedeki illerde yaşananları bir araya topladığımızda çok ciddi bir yönelme var. ‘Son zamanlarda çoğaldı gibi’ fikirler aslında basına yönelik bu kadar baskı varken, ya da bunu dile getiren bir gazetecinin hemen tutuklanırken, bu baskılara rağmen bu kadar şey ortaya çıkabiliyorsa; ‘Daha neler yaşanıyordur ve ortaya çıkmıyordur’ fikri bizi korkutuyor” dedi.

GGM’lerde durum daha vahim

Wan’da Geri Gönderme Merkezi’nde (GGM), 14 Kasım 2020’de mülteci bir kadına yönelik tecavüzü, 2 Ocak’ta Serav (Saray) ilçesinde iki sözleşmeli askerin tecavüz suçlarını hatırlatan Özgökçe “GGM’de ve askeri alanlarda STK, gazeteciler ve bağımsız gözlemcilerin bulunması engelleniyor. Göçlerin yoğun olarak yaşandığı ilçelerde bağımsız kuruluşlar ve diğer kurumların gözlemine izin verilmiyor. Buralarda yaşananları kamuoyuyla paylaşacak vicdani kişiler yoksa kim bilir, ne kadar korkunç vahşetler yaşanıyordur. Bize en son aşamada yansıyor” dedi.

Cezasızlık cesaret veriyor

Artan şiddeti, iktidarın politikalarına bağlayan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Yerel Yönetimler Kurulu üyesi Öznur Evin, “Tecavüzlerin artmasının temel nedeni, faillere bir yaptırımın uygulanmaması. Ceza kanunlarının işlevsiz hale getirilmesiyle kadınlara yaklaşım da değişti. Kadınlar evde kalsın çocuk doğursun ve baksın. Bundan sadece Kürt kadınlar değil, burada mülteci kadınlara yönelik de ihlallerin arttığını görmekteyiz” dedi.

Eril zihniyet şekil değiştiriyor

İçişleri Bakanlığı’nın Kürt kadınlara ilişkin söylemlerini anımsatan Evin, “Kürt kadını direndiği için baskı altında, hedefte. En son Süleyman Soylu’nun zaman zaman hedefe koymasıyla saldırıların kadına yönelik olmasının sebebi kadınların daha çok direniyor olmasıdır. Kadını tüm alandan silmeye çalışıyorlar. ‘Jin jiyan azadî’nin evrensel bir boyuta ulaşmasındaki Kürt kadının rolü ve mücadelesi de yoğun bir şekilde saldırı hedefi olmasına yol açıyor. Eril zihniyetin şekil değiştirerek, toplum, devlet, yaşamın tüm alanlarında bize bir saldırıya dönüşüyor” dedi.

WAN

 

 

 

 

 

#Wanlı #kadınlar #Failler #üniformalı #olunca #yargı #işlemiyor

Baluken Toplum ve Hekim Dergisi’ne yazdı: Toplumun taşıması gereken sorumluluklarla..

Tutuklu HDP’li İdris Baluken, TTB’nin Toplum ve Hekim Dergisi için bir yazı kaleme aldı; Hekim gözüyle hak ihlalleri

Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Grup Başkanvekili ve eski Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken, cezaevlerinde yaşanan hem sağlık hem de yaşam ihlallerini değerlendirdiği bir yazı kaleme aldı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) bünyesinde yayımlanan Toplum ve Hekim Dergisi’ndeki yayınlanan yazının bir kısmı şöyle;

“Hapishane ve sağlık ilişkisini doğru temelde anlaşılır kılmanın yolu, her ikisine dair temel mantığı, kısa da olsa, irdeleme çabasından geçer. Bilindiği gibi, hapishane kurumsallaşması, iktidar ya da yönetsel erkler tarafından, yasaları ihlal eden suçluların belli bir ceza mekanizmasıyla yola getirilmesi, bir nevi, ıslah ve rehabilitasyon süreci olarak ifade edilegelmiştir. Bu ifade tarzı, insanlıkla bağdaşması zor bu uygulamanın, hem geniş toplumsal kesimler tarafından meşru görülmesini kolaylaştırmış hem de bireyi ve toplumu denetim altında tutmanın kullanışlı bir aygıtı haline gelmesini sağlamıştır.

Peki, gerçekte durum nedir, tarihin en netameli tartışma konuları olan ‘suç’ ve ‘ceza’ kavramları bağlamında devletin, toplumun, bireyin sorumluluk payları veya bu payların hakkaniyetli taksimatları ne ölçüde ortaya konabilmiştir? ‘Suç’u üreten ya da ona zemin hazırlayan vasatı sorgulamadan ‘suçlu’yu ilan edip ‘ceza’ sopasıyla dize getirdiğini iddia eden anlayışın gerçek amaçları yeterince bilince çıkarılmış mıdır? Daha açık ifade edersek, bireyi veya belli bir sosyal, siyasal, kültürel vb. grubu ‘suçlu’ ilan ederek, devlet ve toplum kendi payına düşen sorumluluktan kurtulmuş veya onu görünmez kılmayı başarmış mıdır?

Sorumluluklardan kaçma

Tartışması hala bitmemiş bu konularda, siyaset ve sosyoloji başta olmak üzere pek çok bilim dalından, felsefi, edebi ve etik değerleri önceleyen aydın, yazar, sanatçı ve filozoflara kadar oldukça kıymetli emekler harcanmış, insanlık adına değerli sayılabilecek bir bilgi birikimi açığa çıkarılmıştır. Yazının sınırlarına sığmayacak bu hususları burada detaylandırma şansına sahip değiliz. Sokrates’in savunmalarından Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sına, Foucault’nun ‘Hapishanenin Doğuşu’ndan günceldeki haksız ve hukuksuz siyasi tutuklamalara kadar özlü bir beyin fırtınası yapmak dahi, bu konuda yeterince fikir edinmeye yeter. İnsanlık tarihinin neredeyse her döneminde filozoflar, aydınlar, yazarlar, politikacılar, bilim insanları vb. devlet-toplum-birey ilişkilerini sorgulamış; ‘suç’, ‘suçlu’, ‘ceza’ gibi kavramların çıkış kaynaklarına doğru nitelikli, derinlikli, badireli ve tehlikeli yolculuklar yapmaktan geri durmamışlardır. Bu kavramların gelecekte de önemli bir tartışma konusu olacağı açıktır. Çünkü bireyi veya bir grubu ‘suçlu’ yaftasıyla damgalama ve bu yolla kendi sorumluluklarından kaçma davranışının, devlet ve toplum bazında, yaygın şekilde kullanılmaya devam ettiği görülmektedir. Deyim yerindeyse ‘suç’ ve ‘suçlu’ kavramları asıl suç kaynaklarını ve suçluları saklayan birer örtü niyetine kullanılmaktadır. Suça itilmiş birey veya grup gerçekliğinin kendisi dahi, onu oraya iten toplum veya devlet sorumluluğunu orta yere sermeye fazlasıyla yeter.

İnsan onuruyla bağdaşmayacak

Tüm bu hususları, hapishaneye giren bireye karşı devletin veya toplumun taşıması gereken sorumluluklarla ilgili bir kanı uyandırmak için vurgulamak istedim. Hal böyleyken, sorumlulukta payı olan devletin, aynı zamanda kendisine emanet edilmiş her bir cana, onun bireysel hukukuna ve insan olmaktan kaynaklı bütün haklarına saygıyı esas alması, keza, bu hususların tümünün, uyulması zorunlu yasal ve anayasal güvencelerle korunması, tartışmadan muaf bir zorunluluktur. İnsan onuruyla bağdaşmayacak hiçbir muamele emanet cana reva görülemeyeceği gibi, yaşam ve sağlık hakkı başta olmak üzere temel hakların ulusal mevzuat veya uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınması da tercihten azade bir zorunluluk olarak kabul edilmek durumundadır. Bu husustaki en küçük ihmal veya ihlallere göz yumulmamalıdır.

Yazının tamamını okumak için;

https://www.belgelik.dr.tr/ToplumHekim/kayit_goster.php?Id=3117

 

#Baluken #Toplum #Hekim #Dergisine #yazdı #Toplumun #taşıması #gereken #sorumluluklarla.

Cezaevi tablosu: Orak tahliye edilmiyor, İnci’nin ilaçları verilmiyor

Bolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde bulunan hasta tutuklu Ferit Orak 16 Ekim 2022 tarihinde cezasını tamamlamasına rağmen tahliye edilmezken Patnos L Tipi Kapalı Cezaevi’nde hasta tutuklu Abidin İnci’nin ayda bir kez kullanması gereken iğnenin 6 ayda bir verildiği belirtildi  

Bolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde bulunan hasta tutuklu Ferit Orak, 16 Ekim 2022 tarihinde cezasını tamamlamasına rağmen tahliye edilmiyor. Orak’ın infazı Cezaevi İdari ve Gözlem Kurulu tarafından, “İyi halli” olmadığı gerekçesiyle 3 ay ertelendi. 2009 yılında Mersin’de tutuklanan Orak’a, hakkında açılan davada “Görevi yaptırmamak için direnme”, “devletin egemenlik alametlerini alenen aşağılama”, “örgüt propagandası yapmak” ve “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla 16 yıl 18 ay hapis cezası verildi. Orak’ın, Vertigo, bağırsaklarda kolit, mide ülseri, hiperaktif mesane, astım,  bel fıtığı, menisküs gibi birçok sağlık sorunu bulunuyor.

Tasarruf etmediği için infaz erteleme verildi

Cezaevi İdari Gözlem Kurulu’nun 14 Aralık 2022’de hazırladığı raporda, Orak’ın infaz süresinin uzatılmasına ilişkin şu gerekçeler öne sürüldü: “Kuruma hitaben yazmış olduğu dilekçelerden örgüt içerisinde aktif olduğu düşünülmekte. Yapılan aramalarda idare ve kurum personelinin çalışmalarını kolaylaştırmaya yönelik gayret içerisinde bulunmadığı, elektrik ve su kullanımı gibi genel harcamalarda tasarruf kurallarına uyum sağlamadığı, kendi isteğiyle taraflı PKK üye olanlarla aynı koğuşta kaldığı ve örgüt üyeleriyle birlikte hareket ettiği.”

Gözlem kurulunun bu kararına Ferit Orak 16 Aralık 2022’de itiraz etti.

Umutla onu bekliyordum

Ferit Orak’ın annesi Besra Orak, karara tepki göstererek, 4 yıldır çocuğunu görmediğini ve tahliyesini beklediğini söyledi. Orak, oğlunun cezasının bitiğini ve bırakılması gerektiğini talep etti. Oğlu Orak’ın birçok hastalığına rağmen tedavi edilmediğini belirten Orak, hasta tutukluların bir an önce serbest bırakılması gerektiğini vurguladı.

Aylık kullanması gereken iğine 6 ayda bir veriliyor

Patnos L Tipi Kapalı Cezaevi’nde birçok hastalığı bulunan Abidin İnci adlı tutuklunun ise ayda bir kez kullanması gereken iğnenin 6 ayda bir verildiği belirtildi.  Tutuklu İnci’nin avukatları aracılığıyla aktardıklarına göre, kronik birçok rahatsızlığı olmasına rağmen sağlık hakkına erişemediği belirtildi. Kronik Akdeniz Ateşi Hastalığı (KOAH) bulanan İnci’nin hastaneye sevk talebinde bulunmasına rağmen 3-4 aydır sevk edilmediği, bu nedenle birçok sıkıntı yaşadığı ifade edildi.

MA

#Cezaevi #tablosu #Orak #tahliye #edilmiyor #İncinin #ilaçları #verilmiyor

Lozan Üniversitesi’nde tecrit protestosu

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a uygulanan ağır tecride karşı Lozan Üniversitesi’nde Tevgera Ciwanên Şoreşger üyeleri eylem yaparak, duyarlılık çağrısı yaptı

İsviçre’de Tevgera Ciwanên Şoreşger (TCŞ) ve Jinên Ciwan ên Têkoşer (TekoJIN) üyeleri de Lozan Üniversitesi’nde Abdullah Öcalan’a yönelik tecride karşı eylem gerçekleştirdi. Eylemlerini Kurdistan’ın birçok devlet tarafından dörde bölündüğü Lozan kentinde gerçekleştirdiklerini belirten gençler, Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında dörde bölünen Kurdistan’ın 100 yıldır bu devletlerin işgali altında olup, uluslararası toplumunun gözleri önünde halklara defalarca soykırım uygulandığı hatırlatıldı.

Kurumlara çağrı

Yüzüncü yılına giren Kürt soykırım politikasının PKK lideri üzerinden yürütüldüğüne dikkati çeken gençler, “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a dünyada eşi benzeri görülmemiş bir tecrit uygulanmaktadır. 22 aydır ailesinin, avukatların ve bazı sivil toplum kurumlarının yüzlerce başvurusuna rağmen hiçbir görüşme sağlanmamış ve kendisinden haber alınamamaktadır. Milyonlarca insanın iradesi olarak gördüğü Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a dönük uygulanan bu insanlık dışı tecridi kınıyor, konuyla ilgili kurumları ve uluslararası toplumunu duyarlı olmaya çağırıyoruz. Bizler Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a dönük uygulanan insanlık dışı tecridi ve işkenceyi kabul etmediğimizi ifade ediyor, tüm kurumları göreve çağırıyor, uluslararası toplumunda duyarlı olmasını bekliyoruz” dedi.

HABER MERKEZİ

#Lozan #Üniversitesinde #tecrit #protestosu

‘Tecridi kırmak tarihsel sorumluluğumuzdur’

İmralı tecridine karşı herkesin sorumluluk alması gerektiğini ifade eden ESP ve SGDF üyeleri, ‘Tecridi kırmak tarihsel sorumluluğumuzdur’ diyerek çağrıda bulundu

Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerinin, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit ve cezaevlerindeki hak ihlallerine karşı İzmir’den başlattığı açlık grevi sürüyor. 3 günlük olarak girilen ve dönüşümlü olarak grilen grev İzmir’den sonra İstanbul’da tutuldu. 3 günün ardından eylem önceki gün Bakırköy Kapalı Cezaevi önünde yapılan açıklamayla son buldu. Cezaevi önünde “Dayanışmayı yükseltelim, tecridi kıralım” pankartı açan eylemcilere polis saldırarak gözaltına aldı. Polis müdahalesi sonrası gözaltına alınan Hüseyin İldan, Leyla Can, Berfin Polat, Kalender Polat, Berkan Deveci, Adnan Özcan, Selfinaz Göçmez, Ömer Akgün, Sedat Polat ve soyadı öğrenilemeyen Mazlum adındaki partili gece saatlerinde ise serbest bırakıldı. Açlık grevi eylemi ise Adana’da devam ediyor.

Herkes sorumluluk almalı

İstanbul’da açlık grevi eylemine giren ESP üyesi Züleyha Müldür, tecridin sadece cezaevindeki tutukluların değil dışarıdaki insanlarında sorunu olduğuna vurgu yaptı. Herkesin cezaevlerindeki hak ihlali ve tecride karşı daha fazla sorumluluk alması gerektiğinin altını çizen Müldür, “Devrimci kurumlar, aydınlar, emekçi sol kuvvetleri ve tutsak ailelerine çağrıda bulunuyoruz. Tüm kuvvetler ile bir olup birleşik bir zeminde ortak çalışmalar ile cezaevlerindeki tecritti kıracağız” dedi.

‘Baskı ve faşizm var’

Cezaevlerindeki tecrittin ve hak ihalelerinin giderek arttığına dikkati çeken SGDF MYK üyesi Müslüm Koyun, “Bugün hem Abdullah Öcalan hem bütün devrimci yurtsever tutsakların üstünde tecrit, baskı ve faşizmin var. Toplumsal bir hafızayı tekrardan tazeletmek ve hapishanelerle toplumsal bağın güçlendirilmesini sağlamak adına açlık grevi eylemi başlattık. Biliyoruz ki dışarıdaki toplumsal özgürlüğün yolu hapishanedeki tecritlerin kırılmasıyla geçer. Bizler, Abdullah Öcalan ve tüm tutukluların üzerindeki tecrittin kalkması için mücadele edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Ses çıkarma zamanı

İmralı’da başlayan tecridin tüm topluma yayıldığı belirten Koyun, “Tecridi kırmak tarihsel sorumluluğumuzdur. Bugün hapishanelerin sesi olmak, hapishanelerin üzerindeki tecride, baskıya ve faşist ablukaya karşı ses çıkarmak gerekiyor. Bütün toplumsal muhalefet güçlerini, bütün devrimcileri ve toplumun tüm kesimlerini tecride, işkenceye, baskılara karşı ses çıkarmaya çağırıyoruz” diye konuştu.

İSTANBUL

 

#Tecridi #kırmak #tarihsel #sorumluluğumuzdur

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı görevden alındı

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cem Ersoy görevden alındı

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Cem Ersoy görevden alındı. Mühendislik Fakültesi Dekanlığı görevini iki yıldır “vekaleten” yürüten Fazıl Önder Sönmez tarafından verilen kararda gerekçe olarak “dekanla uyumlu çalışmama” gösterildi.

Aralık 2022’de Bilim Akademisi asli üyesi olarak seçilen Prof. Dr. Ersoy, 2 Ocak 2022 tarihinden bu yana görevdeydi.

Vekaleten duran kişi tarafından verilen karar

Karar, Mühendislik Fakültesi dekanlığını vekaleten yürüten Rektör yardımcısı ve Makine Mühendisliği bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Fazıl Önder Sönmez tarafından verildi. Rektör Naci İnci tarafından Mühendislik Fakültesi dekanlık görevine vekaleten atanan Sönmez, aynı zamanda Öğrenci İşleri Dekanı olarak da görev yapıyor.

Alınan kararda Prof. Dr. Ersoy’un yerine Prof. Dr. Fatih Alagöz’ün Bölüm Başkanlığına vekaleten atandığı belirtildi. Bilgisayar Bölümündeki anabilim dalı başkanlarına ise yeni bir bölüm başkanı seçmek için 15 gün süre verildi.

Öğretim üyeleri tepkili

Öte yandan Mühendislik Fakültesi Dekanlığı için yasaya uygun bir şekilde Yükseköğretim Kurumu’na (YÖK) gönderilen üç adaylık liste Eylül 2021’den bu yana bekletiliyor. Dekanlık pozisyonu yaklaşık iki yıldır “vekaleten” yürütülüyor.

Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’ndeki öğretim üyeleri alınan son karara karşı açıklama yapmaya hazırlanıyor.

İSTANBUL

#Boğaziçi #Üniversitesi #Bilgisayar #Mühendisliği #Bölüm #Başkanı #görevden #alındı

Keskin: Ödül kadın mücadelesine verildi

Olof Palme Ödülü’nü alan üç kadından biri olan İHD Eşbaşkanı Eren Keskin, ödülün savaşlardan en çok etkilenen ve mücadele eden kadınlara verilmesinin anlamlı olduğunu belirtti

İsveç merkezli, Olof Palme Uluslararası Anlayış ve Ortak Güvenlik için Anma Fonu’nun 1987 yılından bu yana her yıl verdiği “Olof Palme Ödülü”, bu yıl Ukraynalı psikolog Marta Chumalo, İranlı gazeteci ve hak savunucusu Narges Mohammadi ve İnsan Hakları Derneği (İHD) Eşbaşkanı avukat Eren Keskin’e verildi.
Kuruluş, internet sitesinde ödül verilen 3 kadın için, “İnsan haklarının savaş, şiddet ve baskı tehdidiyle karşı karşıya olduğu bir çağda, kadınların özgürlüğünü güvence altına almak adına yürütülen mücadele için gösterdikleri çabalardan ötürü ödüle layık görüldüler” paylaşımı yaptı.

Bu ödül emperyalistlere karşı bir tavırdır

Aldığı ödüle dair konuşan Keskin, ödülün İsveç devleti değil, İsveç’te silahsızlanmayı savunan Olof Palme Vakfı tarafından verildiğine dikkat çekti. İnsan hakları savunucuları olarak emperyalist devletlerin kurduğu, savaşa hizmet eden örgütler konusunda tavırlarının net olduğunu ifade eden Keskin, “Bu ödülün İsveç‘te verilmesi o devletin verdiği anlamına gelmiyor. İsveç devleti, NATO’ya girmeye çalışıyor ve Türkiye’nin bu konuda bazı engellemeleri var. Bu yüzden aralarında problemler var. Ama bu ödülü Olof Palme Vakfı veriyor, bu vakıf İsveç’te silahsızlanmayı savunan, barışı savunan bir vakıftır. Böyle bir süreçte bize böyle bir ödül verilmiş olması, emperyalist güçler arasındaki mücadeleye karşı da bir tavırdır” dedi.

Kadın mücadelesi açısından önemli

Palme’nin 1986 yılında suikast sonucu öldürüldüğünü ve bu cinayetin halen aydınlatılamadığını hatırlatan Keskin, “Her zaman barışı ve silahsızlanmayı savunmuş bir dünya lideriydi” şeklinde belirtti. Olof Palme Ödülü’nün, kendisiyle birlikte üç kadın arasında paylaştırılmasının önemine dikkat çeken Keskin, ödüllerin savaşların sürdüğü coğrafyalara gittiğini hatırlattı. Keskin, “Ukrayna’da barış mücadelesi veren psikolog Marta Chumalo, İran’da Jina Emînî’nin katledilmesinin ardından başlayan mücadeleye katkıları olan İranlı gazeteci ve hak savunucusu Narges Mohammadi ve bizim coğrafyamız da bir insan hakları savunucusu olarak bana verilmesi tabi ki önemlidir. Çünkü bu üç coğrafyada gerek İran, Ukrayna gerekse de Türkiye ve Kurdistan bu savaşın devam ettiği insan haklarının ihlal edildiği coğrafyalardır ve bu ödülün savaş bölgesinde kadın mücadelesine verilmiş olması da ayrı bir önem taşıyor” diye belirtti.

Savaşlardan en çok kadınlar etkileniyor

Savaşlarda birincil mağdur kadın ve çocukların olduğunu kaydeden Keskin, özellikle ulusal mücadelelerin devam ettiği yerlerde savaş gerçekliğinin daha da yoğun yaşandığını söyledi.
Keskin, “Şuan bana kadın mücadelesinin simgesi nedir diye sorarsanız? Jina Emini ve ‘Jin, jiyan azadi’ sözleri aklımıza gelir. Buda da kadının gücünü gösteriyor. Bugün bütün dünyada ‘Jin, jiyan, azadi’ sloganları barışın sözü oldu. O nedenle bence o ödülü veren komite de bundan etkilendi. Diğer iki kadın aktivist arkadaşımızın mücadelesi de son derece biatsız bir şekilde verilen bir mücadele. İran’daki kadın arkadaşımız zaten cezaevindeydi. Sanıyorum tahliye olmuş. Ben ise hakkında 26 yıl 9 ay hapis cezası olan altı yıldır yurt dışına çıkmayan bir kişiyim. Ukrayna’da kadın aktivisti ise hak savunucusu ve yine büyük bedeller ödemiş bir kadın” dedi.
Verdikleri mücadeleye karşı aldığı ödülün onur verici olduğunu belirten Keskin, “Bu anlamda uluslararası dayanışmaya çok ihtiyacımız var. Bu tür ödüllerin savaş ortamlarını görünür kıldığını düşünüyorum” dedi.

İSTANBUL

#Keskin #Ödül #kadın #mücadelesine #verildi

Bakanlığın genelgesinden hasta siyasi tutuklular faydalanamıyor

İHD İzmir Şube Başkanı Zafer İncin, Basit genelgeler ve demeçlerle hasta tutukluların sorunlarının çözülemeyeceğini ifade etti

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, 28 Şubat davasında ceza verilen komutanlardan Vural Avar’ın ölümünün ardından 2 Ocak’ta “Sürekli Hastalık, Sakatlık ve Kocama Sebebiyle Kişilerin Cezalarının Hafifletilmesi veya Kaldırılması Hakkında İşlemler”e yönelik bir genelge yayımlandığını açıkladı. Bakan Bozdağ, bu durumdaki kişilerin hastalıkları nedeniyle başvurularının tahliye işlemi mahiyetinde kabul edilmesini istedi. Adalet Bakanlığı’nın 1 Aralık 2022 tarihli istatistiklerine göre, Türkiye’de 336 bin 315 tutuklu ve hükümlü bulunurken, İnsan Hakları Derneği (İHD) 2022 Nisan verilerine göre ise, cezaevlerinde 651’i ağır olmak üzere bin 517 hasta tutuklu bulunuyor.

Siyasi tutuklular kapsam dışı bırakıldı

AKP dönemindeki ilk düzenleme 1 Aralık 2006 tarih ve 20 sayılı Adalet Bakanlığı Genelgesi ile yapıldı. Genelgede Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa’nın 104’üncü maddesine göre, sürekli hastalığı bulunan, sakatlığı veya kocama sebebi ile cezaevinde kalamayacak durumda olan mahpusların cezalarını hafifletmek veya kaldırmak ile ilgili yetkisi düzenlendi. Fakat o tarihten itibaren siyasi tutuklular için yapılan başvuruların büyük kısmı görmezden gelindi.

Ayrımcı politikalar

Ardından 24 Ocak 2013 tarihinde 6411 sayılı kanunda yapılan düzenleme ile “cezaevinde yaşamını tek başına idame ettirememe” ile “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmamak” kriterleri eklenerek daha fazla ağır hasta tutukluların tahliye edilmesinin yolu açıldı. Ancak İnfaz Kanununun 25’inci maddesi kapsamında olan ağırlaştırılmış müebbet alan tutukluların ATK raporu ile salıverilmeleri gerekirken, “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturduğu” düşünülerek tahliyeleri engellendi

Pandemi de siyasi tutuklular kapsam dışı

Kovid-19 pandemisi sürecinde ise cezaevinde tutuklu sayısının azaltılması amacıyla 15 Nisan 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun ile 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a eklenen geçici 9’uncu madde uyarınca açık ceza infaz kurumunda bulunan tutuklulara iki aylık izin hakkı tanındı. Siyasi tutukluların serbest bırakılması yine kapsam dışı bırakıldı.

Cezası bitene de tahliye yolunu kapattılar

1 Ocak 2021 tarihinde ise 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un “Hükümlülerin değerlendirilmesi ve iyi halin belirlenmesi” başlıklı 89’uncu maddesinde değişiklik yapıldı. Bu değişiklik ile İdari ve Gözlem Kurulları oluşturularak cezaevinde infazını tamamlayan tutukluların tahliye olmasının önünde engel oluşturuldu. Oluşturulan kurullar tutuklulara pişmanlık dayatmasını yaparken, tüm yetkiyi de ellerine alarak mahkeme yerine kararlar verdi.

Son genelge yine çözüm yok

Son olarak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, 2 Ocak tarih ve 20/1 nolu “Sürekli Hastalık, Sakatlık ve Kocama Sebebiyle Kişilerin Cezalarının Hafifletilmesi veya Kaldırılması Hakkında İşlemler” başlıklı bir genelge yayımladı. Bütün Ceza İşleri Genel Müdürlüğü kurumlarına gönderilen 8 maddelik genelgede, Anayasanın 104’üncü maddesi kapsamında “cezaları hafifletme veya kaldırma yetkisine” ilişkin işlemlerin, hükümlülerin talebi olmadan resen de başlatılabileceği belirtildi. Ancak bu genelge yayınlandıktan sonra siyasi hasta tutsakların yine yararlandırılmadığı görüldü.

Mevcut yasal düzenlemeler uygulanmıyor

Düzenlenen genelgelerde siyasi hasta tutsakları kapsam dışına bırakılmasını Mezopotamya Ajansı’na değerlendiren İHD İzmir Şube Başkanı Avukat Zafer İncin

Türkiye cezaevlerinde çok sayıda hasta tutuklunun olduğunu ve temel insani ihtiyaçlarına ilişkin sorunlar yaşadığını kaydetti. Mevcut yasal düzenlemeler, Cumhurbaşkanlığı af düzenlemesi ve geçmişte yapılan yasal düzenlemelerin yetmediği gibi olanların da uygulanmadığının altını çizen İncin,  cezaevlerinde mahpuslara yönelik eşit bir uygulama yapılmadığını ve mahpusların kategorize edildiğini söyledi.

Savcıların sübjektif kararları

Cezaevinde hasta tutuklulara yönelik ATK’nin siyasi saiklerle taraflı kararlar verdiğine işaret eden İncin, kurumun tıp etiği ve bilimden uzak, çoğu zaman faşist yorumlamaların da raporlara yansıdığını dile getirdi. Bu durumun tahliyelerin önüne geçtiğini söyleyen İncin, “Bir diğer engelde infaz kanunun 16’ci maddesindeki düzenlemelerdir. Buradaki düzenlemeler de söz konusu gidişatı olumsuz etkiliyor. Savcılara tanınan yetki ve savcıların sübjektif değerlendirmelerle bu süreci ilerletiyor.. Maalesef bu şekilde tahliyelerin önüne geçiliyor ve tedavi koşulları sağlıklı bir şekilde sağlanmıyor” ifadelerini kullandı.

Oyalama genelgelerle sorun çözülmez

Adalet Bakanlığı’nın en son 2 Ocak’ta yayımladığı genelgeye de değinen İncin,: Adalet Bakanlığı’nın yayınlamış olduğu genelgenin de somut, tatmin edici yeni bir düzenleme olmadığını yeni genelge ile birlikte var olan hak ihlalleri ortadan kalkmadığını söyledi. Şu anda tutuklular çok ağır koşullarda, çok ağır hastalıklarla mücadele etiiğini söyleyen İncin, “Basit genelgelerle, kamuoyunun gündemini oyalama noktasındaki demeçlerle bu sorunlar çözülmez. Somut değişikliklerin yapılması ve bütün mahpuslara eşit uygulanacak şekilde evrensel ilkeler esas alınarak yasal düzenlemeler yapılması gerekiyor” diye konuştu.

Mücadeleye devam edeceğiz

İHD olarak ayrımsız, eşit ve insan onuruna yakışır bir düzenlemenin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin raporlar yayınladıklarını aktaran İncin, yayınladıkları raporları Adalet Bakanlığı’na da gönderdiklerini, hasta tutukluların sorunları çözülene kadar mücadele edeceklerini vurguladı.

MA

 

 

#Bakanlığın #genelgesinden #hasta #siyasi #tutuklular #faydalanamıyor