Ana Sayfa Blog Sayfa 122

Bir Emeğin Sessiz Mimarı: Şükrü Samsunlu’nun Ardından ŞÜKRÜ YILDIZ

0

Bazı insanlar vardır… Öyle sessiz, öyle derinden iz bırakırlar ki… Gittiklerinde geride yalnızca bir boşluk değil, onulmaz bir eksiklik kalır. İşte bugün biz de böyle bir insanı, Şükrü Samsunlu’yu yad ediyoruz.

Şükrü Samsunlu, kamera arkasında duran ama bütün bir hikâyeyi çerçeveleyen isimlerdendi. O, ekranda gördüğünüz görüntülerin görünmeyen mimarıydı. Giresun’un bir dağ köyünden çıkıp büyük şehirlerin televizyon stüdyolarına uzanan bir yaşam… Ama o, hangi şehirde, hangi kanalda çalışırsa çalışsın; her zaman bir şeyin peşindeydi: özgürce üretmek.

Şükrü Samsunlu TV10
Şükrü Samsunlu

Birlikte çalıştığımız yıllarda en çok söylediği cümlelerden biriydi:

“Burada televizyonculuğu yaşıyorum. Her yönüyle. Yaptığım her şeye ruhumu katabiliyorum.”

Ve gerçekten de öyleydi. Şükrü, sadece bir yönetmen değildi; bir fikir adamıydı, bir dosttu, bir arkadaştı. Biz kameranın önünde konuşurken o, kameranın arkasında her detayı düşünürdü. Dekor, ışık, ses, açı, estetik… Ama en önemlisi “anlam.” Anlamı yakalamadan tuşa basmazdı.

Gezi direnişinde gecesini gündüze katan bir heyecanlı ruhtu.

Onunla son olarak TV10 ekranlarında çalıştık. Biz ekranda konu anlatırken, o sessizce arka planda o yayının daha iyi olması için çırpınıyordu. Sabahlara kadar montaj yaptığı günler olurdu. Sorumluluğunda olmayan lakin ihtiyacımız olan her işe katkısını sunardı. Yorgun ama mutlu… Çünkü yaptığı işin bir anlamı vardı onun için. Ticaret değil, mücadeleydi.

Şükrü Samsunlu ile
Şükrü Samsunlu ille canlı yayın aracından…

Ve belki de en acısı…
Bir sabah, yine işinin başında, dekorları tamir edip, sesleri kontrol edip çalışma mekanında geçirdiği kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Yalnızdı ama yaptığı işin tam ortasındaydı. Mesleğinin başında, hayatın tam içinde… Kader onu sevdiği yerde aldı bizden.

TV10’nun sonraki günlerde maruz kaldığı haksızlıkları görmedi. Ekranımıza çöken uğursuzluğa şahit olmadı.

Şükrü’nün ardından stüdyolar daha sessiz, ekranlar daha solgun kaldı.
Çünkü o yalnızca teknik bir adam değildi.
O, bu işin vicdanıydı.
Emekti.
Samimiyetti.
Ve belki en çok da, gönüldü.

Bize bıraktığı en büyük miras, işine duyduğu sevgi, birlikte çalışmaya olan inancı ve üretmenin coşkusuydu. Bugün, onun adını anarken sadece bir meslektaşı değil, bir ağabeyimizi, bir yol arkadaşımızı, bir güzel insanı anıyoruz.

Alevi toplumuna bakıp “Bu kadar lüks tartışmalarınız var, değerinizin farkında değilsiniz” derdi. O söz şimdi daha da anlamlı geliyor kulağımıza. Belki de gerçekten, birbirimize söyleyemediğimiz tüm sözleri Şükrü’nün yokluğunda daha çok duyar olduk.

Şükrü Samsunlu yolculuk TV10
Şükrü Samsunlu

Zaman geçtikçe isimler unutulur, yüzler silikleşir.
Ama bazı insanlar vardır ki, ardında bıraktıklarıyla hep yaşar.
İşte Şükrü Samsunlu, o isimlerden biri.
Sessiz bir iz bırakıp giden ama asla silinmeyen…

Bugün burada onun anısına bir söz söyleyebiliyorsak, bu onun geride bıraktığı ışık sayesindedir.
Işığın bol olsun Samsunlu.
Senin gibi insanlar için “rahmet” kelimesi eksik kalır. Sevmezdin. Biz sana minnetle, sevgiyle, özlemle veda ediyoruz.

Unutmayacağız.

32 Yıldır Devletin Yaktığı Ateşi Adalet Söndüremedi

0

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşananlar, bu ülkenin toplumsal belleğinde, hâlâ açık bir suç mahallidir. O gün Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen 33 canın çığlığı  o binanın içinde kalmadı; tüm Türkiye’de adaletsizliğin, inkârın ve organize şiddetin sesine dönüştü.
Bu katliam, otelin önündeki  bir grubun öfkesiyle açıklanamaz;  “devletin göz yumduğu” değil, bizzat planlayıp yönettiği bir organizasyondur. Güvenlik güçlerinin saatlerce seyirci kalması, vali ve emniyet müdürünün bilinçli şekilde müdahaleden kaçınması, olaydan sonra hiçbir gerçek failin cezalandırılmaması… Tüm bu unsurlar, Madımak Oteli’nin etrafında dönenlerin bir “kaza” ya da “taşkınlık” değil, bir devlet politikası olduğunu kanıtlamaktadır.

Devletin İnkârı, Katliamın Devamıdır

Dönemin iktidarları, olayın gerçek boyutlarını gizlemek için ellerinden geleni yaptı. Yargılama süreçleri göstermelikti; birçok fail beraat etti ya da kaçtı. 2012 yılında zaman aşımı kararıyla birlikte devlet, bu suça bir de resmi kalkan ekledi. Dönemin Başbakanı bu kararı “milletimiz için hayırlı olsun” diyerek meşrulaştırmaya çalıştı. İşte bu söz, devletin yalnızca faili değil, aynı zamanda savunucusu olduğunu açıkça ilan etmesidir.
Madımak Katliamı, Maraş’ta, Çorum’da, Gazi Mahallesi’nde yaşananlarla birlikte ele alındığında, Alevilere karşı sürdürülen sistematik bir imha ve sindirme politikasının parçasıdır.

Madımak Hâlâ Müzeye Dönüştürülmedi: Çünkü Suçun İtirafı Olur

Aradan 32 yıl geçmesine rağmen Madımak Oteli bir “utanç müzesi” yapılmamıştır. Çünkü o binanın içine giren herkes, sadece yanmış bedenleri değil, devletin organize ettiği bir katliamın izlerini görecektir. Suçla yüzleşmek istemeyenler, tarihle hesaplaşamazlar.
Türkiye Cumhuriyeti, gerçek anlamda demokratikleşmek istiyorsa; önce Sivas’la, Madımak’la yüzleşmelidir. Bu yüzleşme yalnızca özür dilemekle değil, siyasi sorumluluğu açıkça tanımakla mümkündür.

Alevi Kadınlar Üç Katmanlı Görünmezliğe Mahkûm Edildi

Madımak’ta yaşamını yitirenler arasında kadınlar da vardı. Ancak bu katliamda kadınlar yalnızca bedenleriyle değil, sesleriyle de yok sayıldı. Kadın olmak, Alevi olmak, emekçi olmak… Bu üçlü kimlik, kadınları sistematik olarak görünmez kıldı.

Katliamdan sonra kadınların yaşadığı travmalar, dışlanmalar, bastırılmalar konuşulmadı. Oysa o gün orada, yanan sadece insanlar değil; Alevi kadınların direniş belleği de ateşe verildi. Bugün hâlâ Alevi kadınlar, inançsal, toplumsal ve cinsiyet temelli ayrımcılığın yükünü birlikte taşıyor.

Aleviler Bu Süreçlere Yenik Düşmemeli: Mücadeleyi Büyütmenin Zamanıdır

Aleviler, bu ülkenin asli kurucu unsurlarından biridir. Ancak bu kadar tarihsel acıya, katliama ve dışlanmaya rağmen hâlâ eşit yurttaşlık hakkı anayasal güvence altında değildir. Laikliği yalnızca kâğıt üzerinde savunan devlet, uygulamada Alevileri yok saymaya devam etmektedir.

Bu gerçekler karşısında Alevi toplumu artık sadece anmakla yetinmemeli; örgütlü ve kurumsal mücadeleyi daha ileri bir seviyeye taşımalıdır.

Alevi kurumları güçlendirilmelidir.

Genç kuşaklar, inançsal ve siyasal bilinçle yetiştirilmelidir.

Kadınların öncülüğü desteklenmelidir.

Ulusal ve uluslararası kamuoyuna seslenilmelidir.

Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’daki Alevi örgütleriyle de dayanışma büyütülmelidir.

Çünkü adalet, kendiliğinden gelmez; mücadeleyle kazanılır.

Unutmadık, Unutmayacağız

Affetmeyeceğiz

Sivas Katliamı, ne zaman aşımıyla biter, ne de iktidarların unutturma çabasıyla silinir. Bu halk unutmaz. Bu halk affetmez.

Madımak bizler için hâlâ yanmakta olan bir adalet çağrısıdır.

O binanın duvarlarında, katledilenlerin isimleri kadar; bu devletin inkârı, suçu ve suskunluğu da yazılıdır.

Ve biz bu katliamı unutmayacağız.

Unutmak, suça ortak olmaktır.

Unutmayacağız; çünkü biz yanmadık, ayağa kalktık.

Ali Yolunun Kantarma’daki Çınarı: Abuzer Dede

Bugün biraz Kantarma’ya uzanacağız. Kantarma, Alevi inancının kadim ocaklarından biri olan Sinemilli Ocağı‘nın merkez köyü olarak bilinir. Burası sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda Alevi inanç dünyasının önemli mihenk taşlarından biridir. Bu köyde yaşayanlar büyük ölçüde dedelerden oluşur; yani Alevi toplumunun ruhani önderleri burada doğar, büyür ve hizmet eder. Kantarma, Sinemilli Ocağı’na bağlı taliplere yıllardır hizmet vermekte olan bir ocak köyüdür. Aynı zamanda Alevi geleneğinin, sözlü kültürünün ve inanç mirasının bir nevi saklandığı, korunduğu ve gelecek nesillere aktarıldığı yerdir.

Kantarma’nın bu kadar özel ve önemli olmasının en temel sebeplerinden biri de, Alevi değişleri, nefesleri ve deyişlerinin büyük bir kısmının bu köyde yapılan derlemelerden kaynaklanmasıdır. Bugün elimizde bulunan, dilden dile aktarılan birçok nefesin kaynağı Kantarma’da yaşatılan bu kadim gelenektir. Bir anlamda Aleviliğin gizli hazinesi, bu köyde yankılanan nefeslerde, söylenen deyişlerde saklıdır. Bu yönüyle Kantarma, Alevi coğrafyasında yalnızca coğrafi bir merkez değil; aynı zamanda ruhsal ve kültürel bir merkezdir.

Pir Abuzer Erdoğan dede

Geçtiğimiz günlerde, bu kutsal mekânın bir evladı olan Abuzer Erdoğan, aramızdan ayrıldı. Kendisi, Sinemilli Ocağı’nın mürşit kapısı olan Ağuçan Ocağı evlatlarındandı. Bu yönüyle, Alevi inanç sistemindeki mürşitlik, pirlik ve rehberlik sıralamasında önemli bir yere sahipti. Ağuçan pîrleri, Sinemilli Ocağı içerisinde mürşitlik görevini üstlenen, topluma rehberlik eden, yol gösteren isimlerdir. Abuzer Dede de bu pîrlerimizden biriydi. Yaşamını Kantarma’da sürdürmekte ve burada mürşitlik hizmetini yürütmekteydi. Bu yönüyle, sadece bir köy büyüğü değil; aynı zamanda bir inanç önderi, bir gönül insanı ve bir hak yolcusu idi.

Hak ile hakikat idi…

Mersin’den, doğup büyüdüğü ve bağlılığını hiç yitirmediği Kantarma Köyü’ne yolcu edildi. Bu yolculuk, yalnızca bir bedensel yolculuk değil; aynı zamanda bir Hakk’a yürüyüş, bir sonsuzluğa kavuşma devriyede yeniden doğuş anlamı taşır. Abuzer Dede de bu döngüde, yurduna dönmüştür.

Onun mütevazı kişiliğini bilenler, tanıyanlar çok iyi bilir: hiçbir zaman gösterişin, yüceltilmenin peşinde olmadı. Hep yolun gereğini yaptı. Bu anlamda, bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Unutmadığım bir konuşması var: Büyük Mehmet Yüksel Dede’nin Hakk’a uğurlanma töreninde, Abuzer Dede’nin yaptığı konuşma hâlâ kulaklarımda. O konuşmasında şöyle diyordu: “Evet, Mehmet Yüksel Sinemilli pîriydi ama o benim talibimdi. O talibim geldi, beni geçti ve benim mürşidim oldu.”

Bu söz, Alevi öğretisinin ne kadar derin, ne kadar erdemli bir düşünce sistemine dayandığını gösteren önemli bir örnektir. Abuzer Dede, büyük bir tevazu ile kendi talibini, kendi mürşidi olarak kabul etmiş ve onu aynı saygıyla Hakk’a uğurlamıştır.

Veyis Dede, Abuzer Dede, Şükrü Yıldız, Ali Ekber dede

Bugün Alevi toplumu içinde zaman zaman “kim hangi dede, neresi hangi ocak, kim daha yetkili” gibi kimlik tartışmaları yapılırken; Abuzer Dede’nin bu yaklaşımı, Ali felsefesinin ne kadar köklü, ne kadar yüce ve birleştirici bir şekilde bu coğrafyada yaşadığını ve yaşatıldığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

Yaşayan Aleviliğin güzel bir temsilcisi, artık aramızda değil. Bizler uzağız, talipleri uzakta. Ama gönlümüz onunla. Mersin’den Elbistan’a doğru yol aldı şimdi Kantarma’da. Diliyorum ki; devr-i daim olsun, hizmetleri Hakk katında kabul olsun. Her gittiğimizde kolunu kanadını etrafımıza dolayan, bizleri koruyan, kollayan, destekleyen bir gönül eri oldu. Bizim üzerimizde emeği büyük.

Bu vesileyle bir kez daha diyorum ki:
Devr-i daim olsun pîr’im. Uğurlar olsun Abuzer Dede.

Alevi Köylerine Maden Değil, Adalet Gerek

0

Barış, yalnızca sessizlik değil; yaşamın yeniden yeşermesidir. Savaşın durması yalnızca silahların sustuğu an değil, dağların yeniden nefes aldığı, suların özgürce aktığı, halkların inancını korkusuzca yaşadığı andır. İşte biz Aleviler için barış; bu bütünlüklü diriliştir.

Suriye’de Alevilere yönelik yapılan katliamlar hala hafızamızda. Banyas’ta, Hama’da, Lazkiye kırsalında Alevi köyleri bir bir haritadan silinmeye çalışıldı. Çocuklar inançları nedeniyle öldürüldü. Kadınlar kaçırıldı. Türbeler yerle bir edildi. Bu soykırım, sadece bir mezhebe karşı nefretin değil; aynı zamanda doğaya, hafızaya, halklara ve barışa karşı işlenmiş kolektif bir suçun adıdır.

Ama biz yalnızca Suriye’ye bakarak gözyaşı dökemeyiz. Çünkü bu ülkenin tam ortasında, Tokat’ın dağ köylerinde, yine bir halk sessizce yok edilmeye çalışılıyor.

Bugün Tokat’ta, Alevi köylerine kurulan maden ocakları bir doğa kıyımı değildir sadece. O madenler, yüzyıllardır o dağlarda dua eden anaların sesine, cem tutan pirlerin nefesine, dedelerin dik duruşuna yöneltilmiş açık bir tehdittir. Bu coğrafyada doğaya yapılan saldırı, Aleviliğe yönelmiş bir kıyımdır. Devlet bunu bilmiyor değil. Tam tersine, bunu çok iyi bildiği için maden şirketlerini önce Alevi köylerine gönderiyor. Çünkü Alevi köyleri direnişin, hafızanın, başka bir yaşamın adıdır.

Açık konuşalım. Tokat’ta yapılan, bir ekolojik kırım değil, bir inanç soykırımıdır. Sadece toprağı değil, o toprakla bütünleşmiş bir kimliği yok etme çabasıdır. Bu politika, Maraş’ta yakılan evlerden, Dersim’de susturulan çocuklardan, Sivas’ta diri diri yakılan ozanlardan besleniyor. Devlet, bu yolla Alevi halkına “yerin altını da, üstünü de size dar edeceğim” diyor. Ama unuttukları bir şey var. Biz toprağı kutsal biliriz. Bizim için dağ, sırdır. Su, candır. Ağaç, dosttur. O yüzden kimsenin toprağı altın diye delmesine, ağacı kar diye kesmesine, suyu ticaret diye kirletmesine boyun eğmeyiz.

Tokat’taki her maden çukuru, bu halkın inancına kazılmış bir çukurdur. Ve biz bu çukurları mezara çevirmeye çalışanlara karşı susmayacağız.

Suriye’de Alevilere uygulanan soykırımı görmezden gelenler, Tokat’ta da doğaya karşı yapılan bu kıyımı meşrulaştırarak aynı zihniyetin devamını sağlıyor. Çünkü inanca tahammülsüzlük, doğaya düşmanlıkla birlikte yürür. Çünkü Alevilik, doğadan ayrı bir inanç değildir. Biz suya dua ederiz, toprağa niyaz ederiz, dağa selam dururuz. O yüzden doğaya düşman olan, Aleviliğe de düşmandır.

Bugün Tokat’ta Alevi köyleri ayakta duruyorsa, bu biraz da bu halkın kadim hafızasıyladır. Ama bu hafıza, sessizlikle değil; haykırarak korunur. O yüzden buradan sesleniyoruz.

Devlet, maden şirketlerini çek!
Alevi köylerini terk et!
Doğayı katleden projeleri derhal durdur!
Tokat’ın dağlarını, Suriye’nin köylerinden ayrı sanma! Bu halkın sabrı varsa, sözü de vardır!

Ve biz bu sözümüzü yüreğimizdeki asırlık hakikatle söyleriz. Çünkü biz Aleviler, toprağı da koruruz, inancı da. Susarsak, taş bile dile gelir.

Son sözümüzü ozanlarımız söylesin.
“Bu dünyada bir ben varım
Bir de zalimin zulmü
Zulmün bittiği yerde
Başlar Hak yolunun gülü”
Pir Sultan Abdal
Barış, doğadan yükselirse gerçek olur. Doğa özgür değilse barış da yalandır.

DEM Parti’den Suriye’deki Alevi Katliamına Karşı Tarihi Adım

Suriye’de Alevilere yönelik süregelen saldırılar ve insan hakları ihlalleri karşısında DEM Parti harekete geçti. Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve Suriye Milli Ordusu (SMO) gibi silahlı grupların Alevilere yönelik katliam, tecavüz, kaçırma ve mülk gaspı gibi uygulamalarının soykırım boyutuna ulaştığını belirten DEM Parti, bir heyetle Suriye’ye gitme kararı aldı.

Heyete öncülük eden DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Alevi hareketi olarak etkin bir kamuoyu yaratamadık. Bu sessizliği bozmak için doğrudan bölgeye gidiyoruz” dedi. Fırat, Alevi kurumlarına da çağrı yaparak bu ziyarete katılmalarını istedi. Bayram sonrası gerçekleşmesi beklenen ziyarette, Kuzey Doğu Suriye yönetimi ve Alevi şeyhleriyle temas kurulacak, yerinden edilen Alevilerle görüşülecek.

Amaçlarının tanıklık, dayanışma ve uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek olduğunu vurgulayan Fırat, “Artık bu vahşete karşı etkili bir söz kurulmalı” diyerek, Alevi toplumunu birlikte hareket etmeye çağırdı.

 “Terörsüz Türkiye” Yanlış, “DemokratikTürkiye” Doğru

0

Bir süre önce başlayan ve devam eden sürecin adı, başından beri tartışma konusu oldu. Sonuçta bir olgunun adı önemlidir. Devlet Bahçelinin DEM Partililerle görüştüğü, ancak Erdoğan’ın herhangi bir tutum belirlemediği bu ilk dönemde devlet tarafından sürece herhangi bir isim vermedi, üstelik bu tutum ısrarla sürdürüldü.

Bu duruma demokratik kamuoyu ve demokratik Kürt kurumları ve çevreleri tarafından sürekli olarak dikkat çekildi ve konu tartışıldı.Aynı zamanda daha önceki süreçlerde kullanılmış olan “çözüm süreci” ve “barış süreci” gibi kavramlar, bu sürece de uygun düştüğü için kullanılmaya başlandı.Kürt Özgürlük Hareketi ve demokratik kurumları bu gelişmeyi barış süreci olarak değerlendirmekten kaçındılar, çünkü sürecin nasıl gelişeceği net değildi.

Devleti yönetenlerin ne diyeceğini bekleyen ve onların ağzına bakan egemen medya ise isimsizliğe razı olmuştu. Ağababaları egemenlerin isim önerilerini bekliyorlardı.

Bir süre sonra, henüz isimsizlik tartışmalarının devam ettiği koşullarda Erdoğan, sürece “terörsüz Türkiye” diye provakatif bir isim koydu. Erdoğan’ın süreci bu isimle tanımlaması, egemen medyanın işini kolaylaştırdı ve hep bir ağızda “terörsüz Türkiye” nakaratını tekrar etmeye başladılar. Böylece sürecin adı konusundaki tartışmalar daha da arttı.

Demokratik kamuoyu ve Kürt Özgürlük Hareketi bu duruma karşı, süreci tanımlayacağı kendi isim önerisini geliştirmekten gecikmedi.Bir süre sonra Kürt Halk Önderi sayın Öcalan’ın demokratik toplum çağrısından esinlenerek sürece “demokratik dönüşüm” adını verdi.

Böylece aynı sürecin iki farklı adı ortaya çıkmış oldu. Yaşanan sürece ilişkin olarak devlet tarafının provakatif “terörsüz Türkiye” adlandırmasına karşı demokratik kamuoyu, Kürt özgürlük hareketi ve Kürt halkı, süreci, “demokratik dönüşüm” diye adlandırmış oldu.

Bu farklı adlandırmalar basit bir adlandırma sorunu olarak görülmemelidir. Tam tersine bu iki farklı adlandırma, Kürt sorunu ve demokrasi konusunda iki farklı politik programı ifade etmektedir. Sürdürülen tartışmalar da bu politik program farklılıklarından doğmaktadır.

Yani olan bitenleri “demokratik dönüşüm” olarak tanımlayan demokrasi güçleri, Kürt özgürlük hareketi ve Kürt halkı başka bir şey, “terörsüz Türkiye” diyen devlet ve hempaları başka bir şey anlatmaktadırlar.

Devletin süreci nasıl değerlendirdiği, nasıl planlamak istediği ve gelişmelerden ne anladığı, ortadadır. Kesin olan şu ki devletin demokratik gelişmelere açık olmadığı anlaşılmaktadır.

Devlete göre Kürt sorunu değil, Kürt özgürlük hareketi PKK’den geliştirdiği terör sorunu vardır. Buradan hareket eden devlet, PKK kendisini fesheder ve silahlarını bırakırsa sorunun çözülmüş olacağını iddia etti. PKK, kendisini feshetti ve silahlı mücadeleyi bırakacağını ilan etti.

Süreci terörsüz Türkiye diye tanımlayan devlet, bu gelişmeyi demokratik barışın gelişmesi için değerlendireceğine, aksine bu gelişmeden ucuz bir zafer devşirerek konumunu tahkim etmek istemektedir.

Halbuki ortada bütün toplumsal kesimleri derinden etkileyen devasa bir sosyo- politik sorun olarak Kürt halkının özgürlük sorunu bulunmaktadır. Son yüz yıl boyunca sayısız direnişe, soykırıma ve isyana yol açmıştır.

Çözüm bekleyen bu sorunu çözmek isteyen Kürt halkının devrimci- yurtsever evlatları, Kürt halk önderi sayın Öcalan’ın önderliğinde 52 yıl önce mütevazi koşullarda ama kazanma kararlığıyla harekete geçmişlerdir. O gün başlayan bu özgürlük yürüyüşü 52 yıl boyunca soluk soluğa bir direnişe yol açmıştır. bu uğurda on binlerce insan can vermiş, milyonlarca insan çeşitli biçimlerde bedel ödemiştir.

Türk devletinin ilk defa yenemediği bir direniş olan bu direniş, bu gün yaşanan gelişmelerinin yaratıcısıdır.

Bu sorunu çözmek için Kürt hak önderi sayın Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısına uygun olarak silahların bırakılmasını PKK’nin kendisini feshi etmesini istemektedir.Ancak bunları istemek Kürtlerin özgürlük mücadelesinin bittiği anlamına gelmemektedir. Mücadelenin demokratik yöntemlerle sürmesi gerektiğini belirtmektedir.

Hem yazılı çağrı metninde hem metinden sonra Sırrı Süreyya’nın söylediği “PKK’nin feshi ve silah bırakması demokratik mücadelenin önünün açılmasıyla mümkün olacaktır” cümlesinden anlatılan budur. PKK kongresi, kongre kararları bunları çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Ancak devlet “terörsüz Türkiye” tanımlamasıyla bu gerçeklerin üstünü örtmeye çalışmaktadır. Bu tanımlamayla devlet, yapması gereken demokratik düzenlemeleri yapmama hakkını kendi inisiyatifine almakta, böylece gerek duyarsa şantaj yapma imkanına sahip olmaktadır.

Sürecin en zayıf halkası ve en hassas noktası, yani aşil topuğu burasıdır. Devletin bu komplocu yaklaşımına izin verilmemelidir. Buna karşı dikkatli olmak ve süreci halka taşımak, barışı halkın talebine dönüştürmek en temel görev ve sorumluluktur.

Barışın anlamı ve önemi halklara çok iyi anlatılmalıdır ve DEM Parti’nin bu anlamda hem önünde fırsatlar ve imkanlar hem de böylesine önemli bir görev vardır.

Barışla Diren, Irkçılığı Yen, Korkuya Teslim Olma!

Düne kadar Kürtlerin hakları konusunda ağzını açmamış, tek kelime etmemiş insanlar; bugün, Kürdistan İşçi Partisi’nin attığı adımı “Kürtlerin haklarından taviz vermek” olarak adlandırabiliyorlar. Böyle provokatif bir yaklaşımla Kürt kitlesinin acılarını, ödedikleri bedelleri tekrar bir çatışmaya dönüştürmeye çalışıyorlar. Sanki kendileri Kürtlerin tarafındaymış gibi, bugüne kadar Kürtlerin haklarını korumak için mücadele etmişler gibi, şimdi de o değerler ellerinden alınıyormuş gibi bir propaganda içine giriyorlar. Kürtlerin hak arayışını manipüle etmeye çalışıyorlar. Kürt halkının yıllardır verdiği mücadele ve ödediği bedeller görmezden gelinerek, barışa yönelik adımlar, onların ulusal kimliklerinden veya kazanımlarından vazgeçtikleri şeklinde çarpıtılıyor.

Öte yandan, Kürt meselesiyle ilgili, Kürdistan İşçi Partisi ile olan çatışmaların sona ermesi durumunda Türkiye’nin bölüneceği, Kürtlerin hak kazanmalarının Türklerin aleyhine olduğu propagandası yapılıyor. Sanki Kürtçe konuşulunca Türkler Türklüklerinden vazgeçecekmiş gibi, Kürtler kendi kültürel değerlerine sahip çıkınca bu Türklükten taviz vermekmiş gibi bir algı yaratılarak, Türk milliyetçiliği üzerinden propaganda yapılıyor. Türk ırkçıları harekete geçirilmeye çalışılıyor.

Bu süreçte MHP ve AKP gibi Türk-İslamcı bir yapılanmanın iktidarda olması bir fırsata çevriliyor. Özellikle de siyasal İslam’dan korkan kesimleri harekete geçirmenin aracı olarak bu strateji kullanılıyor. Kürdistan İşçi Partisi ile yapılan, yapılacak olası anlaşmalar, Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin daimi cumhurbaşkanı olabilmesi ya da bu iktidarın devam edebilmesi gibi bir söylemle propaganda yapılıyor. Bu propaganda, barış sürecini, iktidarın siyasi çıkarları için bir araç olarak göstererek, sürecin meşruiyetini sarsmaya çalışıyor. Siyasal İslam’dan çekinen kesimler üzerinde, iktidarın barış adımlarının aslında bir “pazarlık” sonucu olduğu algısı yaratılarak, bu kesimlerin muhalefet cephesiyle mesafelenmesi hedefleniyor. Demokrasi güçlerinin birleşmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor.

Siyasal İslam iktidarının, yani AKP ve MHP iktidarının mağduru haline getirilmiş olan özellikle Alevi toplumu üzerinden başka bir provokasyon örgütlenmeye çalışılıyor. Aleviler korkutularak harekete geçirilmek ve barış sürecine karşı çıkmaya teşvik edilmek isteniyor. Bu anlamıyla her koldan bir saldırının gündemde olduğunu söylemek gerekiyor. Alevi toplumunun tarihsel mağduriyetleri ve hassasiyetleri, siyasi manipülasyonlara açık bir zemin oluşturabiliyor. Savaş cephesi bu provokasyonlar ile farklı toplumsal kesimler arasında gerilim yaratmayı ve barış süreci karşısında geniş bir muhalefet bloğu oluşturmayı amaçlıyor. Korku ile Aleviler esir alınmaya çalışılıyor. Cumhuriyetin kuruluşundan beri başvurdukları yöntemleri güncelliyorlar.

Oysa ki demokrasi mücadelesini Aleviler, Kürtler, emekçiler ve Türkler kendi cephelerinden yürütebilirler ise; yani ayrımcılığa, açlığa, adaletsizliğe karşı mücadele örgütlenirse ve yaşatılırsa, bu Türk-İslamcı iktidarlaşmayı geriletecektir. Demokrasi güçlerinin parçalanma, ayrışma lükslerinin olmadığı bir dönem içerisinde olduğumuz görülmelidir. Kürtlerin demokrasi mücadelesi yalnızlığa terk edilerek Türk-İslam sentezcilerine kurban edilmemelidir.

Ortak bir gelecek için temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan yeni bir anayasa, adem-i merkeziyetçi bir yönetim modeli, anadilde eğitim hakkı, ekonomik adaletin sağlandığı kamucu politikalar ve cinsiyet eşitliği temelinde yeni bir toplumsal sözleşme yaratılmalıdır. Bu öneriler, barış sürecinin somut adımlarla ilerlemesini sağlayacak demokratik bir yol haritası olarak sunulmalıdır. Demokrasi güçleri bunun üzerinde ortaklaşmalıdır.

Bugün Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) kadar uzanmak isteyen devlet ya da iktidar kanadının önünde duran en büyük engel, Kürdistan İşçi Partisi ile başlatılmış olan barış süreçtir. Abdullah Öcalan‘ın liderliğinde başlatılan bu süreç, şu soruyu gündeme getiriyor: “Siz barıştan, adaletten, demokrasiden, anayasal düzenlemelerden bahsediyorsunuz; peki bu yapılanlar nedir?” Mevcut iktidarın söylemleri ile pratikleri arasındaki çelişkiyi herkes görüyor. Zorla ite kalka bu masaya geldiğini söylemek mümkün. İktidarın demokrasi ve adalet söylemleri, “terörsüz Türkiye” söylemleri somut uygulamalarla desteklenmediği sürece inandırıcılığı yoktur. Olmayacaktır. Bunu AKP-MHP bloku da biliyor. Kürt cephesinden atılan her adım Erdoğan’ın elini kolunu bağlıyor. Cumhur İttifakı’nın provokatif çıkışlarına rağmen Kürtler attıkları adımlar, fedakârlıklar ile yapmak istedikleri saldırganlığın önünü almaya çalışıyor.

İmamoğlu’na yapılan operasyon barış sürecine yönelik bir saldırı olarak da okunmalıdır. Sürece karşı olanların bir hamlesi olarak görmek gerekiyor. Sürecin üzerine gölge düşürmenin de bir yolu oluyor. Demokratik adımların atılmasında niyetlerinin olmadığını göstermeye yönelik bir uyarıda barındırıyor. Buna rağmen diğer bir göz ile bakarsak; bu süreç nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne şimdilik kayyum atanamadı, CHP’ye yönelik benzer hamleler ertelenmek zorunda kalındı. Barış süreci sadece Kürt meselesiyle sınırlı değildir. Türkiye’deki genel demokratikleşme dinamikleri üzerinde etkileri olmuştur, olacaktır. Süreç, iktidarın muhalefeti tamamen etkisiz hale getirme girişimleri karşısında bir denge unsuru olarak durmaya devam etmektedir.

İnsanlar diyor ki, “Bu kadar antidemokratik bir yapı nasıl demokratik bir anayasa yapabilir?” Zaten oturdukları o masalara demokratik bir anayasa yapmak için oturmuyorlar. Ama bu, demokrasi güçlerinin kendi taleplerinden vazgeçtiği anlamına da gelmiyor. İktidarın anayasa değişikliği arayışı gerçekte demokratikleşme değil, kendi iktidarını sağlamlaştırma amacı taşıdığı bir gerçek olsa da, demokrasi güçlerinin kendi temel hak ve taleplerinden vazgeçmesini gerektirmez. Büyük emek, fedakârlık ve mücadele ile gelinmiş bir masa var, konuşulacak bir zemin var ise demokrasi güçleri de bu masadaki, bu zemindeki direniş blokunu örgütlemelidir. Örgütleyecektir. Her kesimden mağdurlar bu masadaki sandalyelerde yer almak zorundadırlar.

Kürdistan İşçi Partisi’nin kendini feshetmesi, silahları bırakması, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Mücadele, yeni bir atmosferde, yeni bir demokratik zeminde devam edecek. Bu, silahlı mücadelenin sona ermesinin, ideolojik ve siyasi mücadelenin bitimi anlamına gelmediğini, aksine farklı bir platformda sürdürüleceğini belirtiyor. Anayasal düzenleme yapılmaz, demokratik adımlar atılmazsa bu sürecin tarafı olunmaz. Bu adımların atılması ve görünür hale gelmesi demokratikleşme sürecini zorunlu kılar. Eğer bu süreci demokratikleştiremiyorsa, atılan adımlar da anlamını yitirir. Kürt sorunun çözümü bir demokratikleşme sorundur. Değişim dönüşüm sorundur. Bu yapılamazsa süreç başka boyutlarda, başka şekillerde devam eder. Yani, atılan adımların ancak somut demokratikleşme adımlarıyla anlam kazanacağını, aksi takdirde sürecin tıkanacağını ve farklı alanlarda devam edebileceğini herkes biliyor. Ok yaydan çıkmıştır… Kürtlerin savaş iradesi ve yenilmezliği kendisini ispatlamıştır. Kartopu gibi büyüyerek bugüne gelmiştir. Gelinen noktada tüm taraflar için büyük kayıpların, yıkımların olduğu bir evreye girilmiştir. Herkes için tek çözüm barıştır.

Bugün DEM Partisi şahsında Türkiye’de demokrasi mücadelesi veriliyor. Tüm baskılara rağmen DEM ve çevresindeki örgütlenmeler, demokrasi, adalet ve yoksullukla mücadele arayışını sürdürüyor. Ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı mücadele ediyor. Türkiye merkezli yürütülen ırkçı saldırılar karşısında, DEM Partisi bir blok olarak duruyor. Ama devlet içinde bazı kesimler provokasyonlarla bu süreci anlamsızlaştırmaya çalışıyor. DEM Parti, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları mücadelesinin önemli bir temsilcisi olarak kendisini konumlandırmış bulunuyor. Karşılaştığı baskılara rağmen, temel hak ve özgürlükler, toplumsal adalet ve yoksullukla mücadele konularında ısrarlı bir duruş sergiliyor.

CHP etrafında konumlanan, son dönemde bazı tartışmaları tetiklemeye çalışan kesimlerin şunu görmesi gerekiyor: Eğer süreç tersine dönerse, İstanbul’a kayyum atamak kolaylaşacaktır. CHP’ye kayyum atanması ihtimali, bu iktidar için daha kolay hale gelecektir. Barış süreci sadece Kürt meselesini değil, genel siyasi dengeleri de etkilemektedir, muhalif partilerin de kendi varlıklarını sürdürmek için sürecin olumlu yönde ilerlemesine ihtiyaç vardır. “Bu süreç 19 Mart’ta yapılmak istenen darbeyi boşa çıkardı,” diyenler var. Özgür Özel’in “Darbeye karşı tavrımızı koyduk,” dediği şey aslında başka bir tartışma konusu ama neticede bu süreç, iktidarın istediği gibi yürümüyor. Halkın kendi taleplerini örgütlemesi, karşı tarafın planlarını boşa çıkartabiliyor. Yaşadıklarımız bunun bir göstergesi.

Böyle bir sürece girildiğinde tarafların hassasiyetlerinin dikkate alınması şart. Kürtlere karşı ırkçı, faşist, aşağılayıcı bir dil kullanmak elbette Kürtlerde rahatsızlığa ve tepkiye yol açar. Zaten sorunların temelinde de bu var: Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk-İslamcı bir sistem üzerinden bugüne gelmiş olması. Bu sistem, 100 yıllık Türkiye’yi resmen bir cezaevine çevirdi. Bugünkü durumun tek sorumlusu, 20 yıl önce iktidara gelenler değil.
Biz sosyalist demokrasi mücadelesinden bahsediyoruz. İşte dün, 18 Mayıs, İbrahim Kaypakkaya‘nın katledilişinin yıl dönümüydü. Ondan önceki gün Mahirlerin katledildiği, ondan sonraki günler Deniz Gezmişlerin idam edildiği, daha da öncesi Adnan Mendereslerin idam edildiği dönemlerdi. Ve bu dönemlerde bugünkü iktidar yoktu. Denizleri bugünkü iktidar asmadı. Ya da İbrahim Kaypakkaya’yı cezaevinde işkencelerde bugünkü iktidar öldürmedi. Ya da Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri bugünkü iktidar tek başına yapmadı. Geçmişten beslenerek büyüyen bir canavar ile karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz lazım.

AKP ve MHP iktidarı, 100 yıllık Cumhuriyet örgütlenmesinin zirvesi. Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin, yani Türk ve İslam sentezinin adeta doruk noktası. Türklüğü MHP’de, İslam’ı da AKP’de şekillendirilmiş ve tanınmaz bir hale getirilmiş Türk-İslam sentezinin iktidar olduğu bir dönem yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisi zaten buydu. Yani kuruluş ideolojisinin en katı ve hâkim bir tarzda bugün hayata geçirilmiş şekliyle yüz yüzeyiz. Ve dönüp, sanki geçmişte bir keramet varmış gibi, o geçmiş güzellemeleri yapmaya kalkıyoruz. Yani Deniz Gezmiş’i asmalarının güzellemesini yapıyoruz. Ya da Mahirlerin, İbrahim Kaypakkayaların katledilişinin güzellemesini yapıyoruz. Mustafa Suphilerin o çeteler tarafından Karadeniz’de katledilmesinin güzellemesini yapıyoruz. Mariaları görmek istemiyoruz.

O da yetmiyor: Dersim Katliamı güzellemesi, Koçgiri katillerinin güzellemesi… Çorum katillerinin, Maraş katillerinin, Sivas katillerinin güzellemesi… Şöyle bir geçmişe bakın. “Güzelleme” yaptığınız dönemlere bakın. Hangisinde bize bu zulmü yaşatmamışlar ki? Zulmü katmerli katmerli, örgütleye örgütleye; bizi yok ede ede, bizi azınlığa düşüre düşüre, bizi paramparça ede ede kendi iktidarlarını en tepeye, en zirveye taşımışlar.

Ve şu anda mesela tartışmalara dikkat edin. Ne diyorlar? Türklük kavramı dokunulmaz bir şey. Niye dokunulmaz oluyor Türklük kavramı? Ya da başka herhangi bir şey? Bu dokunulmazlık noktasına gelen, bu kutsal değer hâline getirilen şey nasıl bu kadar böyle “ulvî” bir değer hâline geldi? Hep bizim ölmemiz üzerine, hep bizim değerlerimizin çalınması üzerine, hep bu halkın fakirleştirilmesi üzerine, hep bu halkın çocuklarının askere alınıp oraya buraya katliama gönderilmesi üzerine kurulmuş bir sistemden bahsediyoruz.
Bu sistemin çökmesinden “herkes” rahatsız. Çünkü bu sistemden besleniyorlar. Kimler mi? Bir tane gazeteci var: Yılmaz Özdil… Ne yapıyor bu adam? Türklük satıyor, Atatürk satıyor. Bundan mı besleniyor? Bundan besleniyor. Öbür taraftan öbürü ne yapıyor? İslam tüccarlığı yapıyor, Müslümanlık satıyor. Öbür taraftan ne yapıyor? Tarikatlarla besleniyor. Öbür taraftan ne yapıyor? Hangi değerimiz? “Vatan”, “Millet”, “Bayrak” diyor. Öbürü bilmem ne diyor?

Bu süreçte medya da önemli bir araç olarak kullanılıyor. Yandaş medya, barış sürecini terörle özdeşleştirirken; güya muhalif medya ise süreci kriminalize eden dil ve görsellerle kamuoyunu şekillendirmeye çalışıyor. Toplumun gerçek bilgiye erişimi engelleniyor, korku ve öfke duyguları üzerinden manipülasyon yapılıyor.

Türk-İslam sentezine dayalı bu iktidar örgütlenmesi yalnızca kimliksel değil, ekonomik bir tahakküm sistemi. Emekçiler, işsiz gençler, küçük üreticiler bu sistemin en ağır yükünü taşırken; inşaat sermayesi, silah sanayii ve tarikatlar üzerinden beslenen sermaye grupları güç kazanıyorlar. Sömürü sadece ücretli emek düzeyinde değil, aynı zamanda kimliklerin metalaştırılması ve kültürlerin ticarileştirilmesi düzeyinde de ilerliyor.

Hepsinin ortak bir noktası var: Zenginleşme aracı, siyaseten palazlanma aracı. Herkes kendini buna göre konumlandırıyor ve bundan besleniyor. Savaştan kimler besleniyor? Savaştan, bunun silahını üreten besleniyor. Çatışma üzerinden kendini örgütleyip siyaseten iktidarını güçlendiren besleniyor. Ona “muhalefet yapıyorum” adı altında, aslında iktidarın ihtiyaçlarını ve boşluklarını dolduran adam besleniyor. Gerçek bir iktidar yürüyüşünü esas almıyor. Değişimi ve dönüşümü esas almıyor. Olası muhalif seslerin önünde bir barajlama görevi üstleniyor.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yıllardır bugün Türkiye’de yaptığı da bu: değişimi değil, barajlamayı esas alıyor. Cumhuriyeti kendisinin sayıyor. “Türkiye Cumhuriyeti benim,” diyor, “benim malımdır” diyor. Son dönem tartışmalarının temelinde de bu var: “Bu mülk bizimdir, bu mülkte diğer hiç kimseye yer yoktur,” deniyor. Yani siyasal İslam nereden besleniyor? Siyasal İslam, Kemalistlerin, ulusalcıların bu yaklaşımından besleniyor.
Hiç öyle “ayrı” olarak düşünmemek gerekiyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün iktidarda olan yapılanmaların birbirinden ayrı olduğunu düşünmemek lazım. Hepsi birbirinden besleniyor. Biri bugün devletten biraz daha fazla besleniyor, öbürü yarın daha fazla besleniyor, diğeri dün daha çok besleniyordu. Sermayenin de el değişimi bu şekilde evrilip çevrilip bir süreç yürütülmeye çalışılıyor.

Ama tüm bunlara karşı bu toplumun ortaya koyduğu bir refleks var… Bu kadar çatışmanın, bu kadar iktidar ve muhalefet cephesi tarafından saldırının yaşandığı bir dönemde, Türkiye toprakları üzerinde halkların barışa olan ilgisi ve beklentisi her geçen gün giderek daha da artıyor. Barış ve demokrasi süreçlerinin Türkiye’nin gelişmesinde nasıl bir rol oynadığını, bu süreçlerin Türkiye’nin hem ekonomik olarak sıçramasına hem de adalet, demokrasi, işkenceye karşı verdiği mücadelede ilerlemesine nasıl vesile olduğunu gördük. “Çözüm süreci” adı altında yürütülen o çatışmasızlık döneminde Türkiye ekonomisinin nasıl geliştiği, toplumsal grupların birbirleriyle dayanışmasının nasıl arttığı, Türkiye’de adalet sisteminin nasıl işlemeye başladığı, karakollarda işkencenin ne kadar azaldığı, Avrupa Birliği kriterlerine doğru ilerlendiği ve AB’yi üyelik konusunda nasıl zorladığına şahit olduk… O dönemi bugünkü durumla ya da daha önceki dönemlerle karşılaştırın.

İşte tam da bu yüzden bu dönemin ve sürecin yürümesi zor. Ama bu zorlukların arkasında ırkçılar, hırsızlar ve adaletsizliği örgütleyenler kaybedecektir. Bu toplum bu süreci götürecektir. Götürmek zorundadır. Yoksa içinde düşmüş olduğumuz bu kuyudan çıkmanın imkânı yok.

Kadınlar Yürürse Yol Değişir

17 Mayıs 2025’te Mannheim Cemevimizde gerçekleştirdiğimiz Almanya Alevi Kadınlar Birliği 12. Genel Kurulu, sadece bir başkanlık seçimi olmayıp, kadınların bir araya gelmesi, sistemin yıllardır görünmez kılmaya çalıştığı kadın emeğinin, sesinin ve iradesinin açık bir beyanı olmuştur.

Bu satırları yalnızca bir görev değişiminin ardından yazmıyorum. Konuşan, direnen, örgütlenen, yok sayılmaya karşı varlığını ısrarla ortaya koyan kadınların sözcüsü olarak sesleniyorum. Çünkü Alevi kadının mücadelesi, yalnızca inanç temelinde değil; aynı zamanda sistemin erkek egemen yapısına, adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı verilen bir direniştir.

Bizler, Bacıyan-ı Rum’un yolunu bugüne taşıyan kadınlarız. Yüzyıllardır süren bu erkek merkezli düzen, kadınları “gönüllü destekçi” rolüne indirgerken; biz o desteği özneye, o görünmeyen emeği örgütlü güce dönüştürmeye kararlıyız.

Bugün kadınlar hâlâ karar alma mekanizmalarından dışlanıyor, inanç özgürlükleri sorgulanıyor, toplumsal kimlikleri baskı altına alınıyor. Alevi kadınları olarak biz, bu eşitsizliğin yalnızca seyircisi olmayacağız. Bu yapıyı dönüştürmek için sözümüzle, bilincimizle, örgütlü varlığımızla mücadele edeceğiz.

Kadınların yok sayıldığı bir toplumda adalet olmaz. Kadınların sustuğu bir inançta hakikatten söz edilemez. Laikliğin hedef alındığı, eşitliğin ötelenip görmezden gelindiği bir düzende kadınların suskunluğu değil; itirazı yükselecek.

Alevilik, hak için direnmektir. Ve bu direnişin yarısı kadınlardır. Kadınsız bir yol yürünemez. Kadın iradesi olmadan alınan her karar eksiktir.

Almanya Alevi Kadınlar Birliği olarak yeni dönem hedefimiz; bu sistemin kadınları pasif kılan yapısını sorgulamak, dönüştürmek ve toplumsal cinsiyet eşitliğini tüm inançsal ve sosyal alanlara yerleştirmektir. Sözde temsil değil, gerçek katılım istiyoruz. Cemevlerinden sendikalara, okullardan belediyelere kadar her alanda kadınlar eşit söz ve karar hakkına sahip olmalıdır.

Mannheim’da gerçekleştirdiğimiz Genel Kurul, bu politik duruşun açık bir ifadesiydi. İnancımızla, emeğimizle, kararlılığımızla geleceğe dair güçlü bir söz kurduk. Başta Mannheim Cemevimiz olmak üzere katkı sunan tüm dost kurumlara, Yol TV’ye ve emeğiyle bu sürece destek olan herkese teşekkür ediyorum.

Bugüne kadar yapımıza emek veren başkanlarımızı ve yol arkadaşlarımızı saygıyla anıyor, onların bıraktığı mücadele mirasını büyütmeyi görev biliyorum.

Bu dönem, “kadının yeri evidir” diyen gerici zihniyete karşı, “kadının yeri her yerdir: Meydanda, yönetimde, kürsüde, karar mekanizmasındadır” diyenlerin dönemi olacak.

Çünkü biz biliyoruz ki:

Kadın yoksa yol eksiktir,
Kadın susarsa hak sessiz kalır,
Kadın yürürse yol değişir.

Almanya Alevi Kadınlar Birliği Başkanı

Maraş Soykırımı’na Dair Geliştirilen Yanlışlıklara Dair

0

1-    GİRİŞ

Bir süredir sürdürülen Maraş Soykırımı’na ilişkin gerçekleri çarpıtma faaliyetleri, her fırsatta devam ettiriliyor. Cümleler ve kelimeler değişiyor, ancak gerçeği tahrif etme çabaları değişmiyor. Geliştirilen sözde iddiaya göre, mealen, “Maraş Katliamı’na dair bugüne kadar, mağdurlar başta olmak üzere Aleviler, demokratik kurum ve çevreler yapılması gerekenleri yapmamış, yapamamışlar; yaptıkları bazı şeyleri de hep yanlış yapmışlardır. O nedenle her şeye yeniden başlanması gerekiyor” deniyor.

Bol laf kalabalığından oluşan metinler, birkaç yabancı kelimeyle süslenince, bir şey söylenmiş gibi bir görüntü oluşturuluyor, ancak gerçek başka türlüdür.

Sözde iddia ve eleştiriler, hiçbir gerçekliğe dayanmadıkları gibi, yapılması önerilen hiçbir somut çözüm de içermemektedir. Çünkü burada amaç, Maraş Soykırımı konusunda gerçekleri açığa çıkartmak değil, tam tersine açığa çıkmış olan gerçeklere olan güveni sarsmak ve toplumsal bilinci bulandırmaktır. Hal böyle olunca ne gerçeğe dayanmak ne de çözüme yönelmek gerekmemekte, akla gelenler alt alta yazılarak, sözde eleştiriler yapılmaktadır.

Tabii bu sözde eleştirileri kimin, nerede söylediği önemlidir. Ancak bu sözde eleştirilerin kim tarafından ve nasıl söylendiği daha da önemlidir. Çünkü sorun kişilerle değil, yanlış görüşlerledir.

2- VAHŞETİ ANLATMAK VE TEŞHİR ETMEK NEDEN YANLIŞ OLSUN? 

Sözde eleştirilerin yoğunlaştırıldığı alanlardan birisi, “Maraş Katliamı’nın sadece vahşet üzerinden anlatıldığı” iddiası üzerinde geliştirilmiştir.

Öncelikle bir kıyımın kim veya hangi zihniyetle anlatıldığı dair bir tasnif yapılmadan böyle bir genelleme yapılması doğru değildir.  Soykırımcı politikalara karşı çıkmayan, devrimci-demokratik olmayan bir zihniyetin kıyım anlatımının, dinleyicilerde veya izleyicilerde direniş isteği yaratması beklenemez. Bu tür anlatımlar ve anlatıcılar konumuzun dışındadırlar.  Sözde eleştirilerin hedefine konulanlar, soykırımcı, katliamcı politika ve uygulamalara karşı mücadele eden, Aleviler, Kürtler, diğer ezilen toplumsal kesimler ve devrimci demokratik kurumlardır. Bu nedenle ve sorumluluk gereği belirtilen sözde iddia ve eleştirileri yakından incelemek gereklidir.

Hemen belirtmek gerekir ki Maraş Kıyımı sadece vahşet üzerinden anlatılmamıştır. Maraş Soykırımı, daha çok soykırımcı özelliğiyle anlatılmış ve tartışılmaktadır.

Elbette vahşet boyutuyla da anlatılmıştır ki anlatılması da gereklidir. Çünkü halklara ve toplumlara yaşatılan katliamlar ve soykırımlar, vahşetin en yoğun uygulandığı kanlı operasyonlardır. Yani vahşet, “toplu insan kıyımlarının” ayırt edici özelliğidir.  Dolayısıyla sözde eleştirilerin yanlışlığının anlaşılabilmesi için vahşet ile toplu insan kıyımları arasındaki, belirtilen kopmaz ilişkinin bilince çıkartılması gerekiyor.

“Toplu insan kıyımları”nda uygulanan vahşet, sadece yaptıklarından zevk alan, kontrolsüz öfke ve nefretle hareket eden sadist katliamcıların kişisel özelliklerinden kaynaklanmamaktadır.

Böyle olmasının birinci nedeni, soykırımlarda ve katliamlarda hedef kitleyi fiziken yok etmeyi amaçlayan vahşetin, soykırımcı politikanın gereği olarak, örgütlü ve sistemli biçimde, tercih edilerek ve birçok özel biçimi geliştirilerek uygulanmasıdır. İkinci olarak, sınırsız, kuralsız, ağır, kalıcı ve unutulmaz izler bırakan vahşet uygulamalarıyla soykırımcı yapı, hedef kitlenin kalanlarına korku salmak, onları sindirmek, iradesini kırmak ve direnemez hâle getirmek istemektedir.

Dolayısıyla katliamlarda ve soykırımlarda, katliamcı mekanizmanın uyguladığı vahşet, tek başına vahşet değildir. Vahşet, söz konusu soykırımcı yapının, istediği sonucu elde edebilmek ve aynı zamanda egemenlik üretmek amacıyla uyguladığı ve vazgeçmediği/vazgeçemeyeceği bir şiddet yöntemidir.

Bu gerçeği iyi bilen katliamcı/soykırımcılar, yapılan “toplu insan kıyımının” politik bir amaç taşıdığını ve bu nedenle vahşetin her biçiminin kullanıldığını gizlemek istemişlerdir. Tam da bu nedenle, katliamcı/soykırımcılar, yaptıkları kanlı “toplu insan kıyımlarını” vahşetten kopartarak “olay” olarak tanımlamışlardır. Türk devletinin yaptığı bütün soykırımları “Ermeni olayları”, “Dersim olayları”, “Maraş olayları” vb. olarak adlandırması, basit ve sıradan bir yaklaşımın değil, bu temel politikanın sonucudur. Kıyımlar böyle tanımlanarak “olay”a ilişkin toplumsal ve siyasal tepkiler, sıradanlaştırılarak söndürülmek veya bastırılmak istenmiştir.

Öyle olduğu içindir ki herhangi bir “olayın” hikâyesinde vahşet ya yaşanmamıştır ya da yaşanan vahşet daha az anlatılır. Çünkü daha çok kişisel amaçlarla sınırlı olan “olay”larda vahşet, mutlaka olması gereken bir şart değildir. Buna karşın, hiçbir katliam veya soykırım vahşetsiz gerçekleştirilemez; vahşetin olmadığı bir katliam ve soykırım söz konusu olamaz.

Bu durumda, herhangi bir katliamda ve soykırımda vahşetin yaşatılması nasıl kişisel bir tercih değilse, vahşetin anlatılması da kişisel bir tercih olarak görülemez. Tam tersine, herhangi bir katliamın ve soykırımın en doğru ve gerçek anlatımı, ancak ve ancak yapılan vahşetin anlatılmasıyla mümkün olur. Katliam ve soykırım gibi toplu yok etme uygulamalarına karşı gerçek anlamda bir duyarlılık, ancak bu şekilde yaratılabilir. Ayrıca  vahşetin anlatılmadığı bir toplu insan kıyımı, devletin dayattığı jargona uygun olarak bir “olay”a indirgenmiş olacaktır. Dolayısıyla vahşetin anlatılmaması, soykırımlara ve katliamlara karşı duyarlılığı zayıflatacaktır.

Bütün bunlardan sonra, Maraş Soykırımı’ndaki vahşetin anlatılmış olmasından hareketle, “sadece vahşet üzerinden bir anlatım” yapıldığını ileri sürmek, gerçeklere sırt çeviren ve katliamcı politikalara karşı mücadeleyi zayıflatan bir tutumdur. Yapılan bir soykırımdır ve elbette vahşet bütün ayrıntılarıyla anlatılmalıdır. Çünkü yukarıdan belirtildiği gibi kıyımlarda yaşatılan vahşetin teşhir edilmesi, soykırımlara karşı mücadelenin olmazsa olmaz argümanı ve her katliam karşıtının yapması gereken en önemli görevi ve sorumluluğudur. Bu gerçeklerin anlatılmasını basitleştirmek, hafife almak katliam karşıtlığına hizmet etmez. Hatta yaşatılan vahşetin daha etkili ve kalıcı olarak anlatılabilmesi için bütün sanat alanları değerlendirilerek romanı, hikâyesi yazılmalı; görselleri, filmleri yapılabilmelidir.

  1. a) Katliam mağdurları “Edilgen bir ruh haliyle, pasif bir şikâyet içinde” değiller

Sözde eleştiride, “Maraş Katliamı’nın… edilgen bir ruh haliyle, pasif bir şikâyet içinde anlatıldığı” belirtilmektedir.

Doğal olarak, Maraş kıyımını anlatan herkes adına genel bir belirleme yapılması doğru olmayacaktır. Ancak devrimci-demokrat çevrelerin ve demokrat Alevi kurumların yıllardır yaptıkları ya da katıldıkları Maraş Soykırımı’na karşı etkinlikler, genel olarak “edilgen bir ruh haliyle, pasif bir şikâyet içinde” değil; katliamcı, soykırımcı mekanizmayı teşhir eden ve hesap sorma bilincini ve katliamcı-soykırımcı politikalara karşı bir direniş isteğini diri tutan bir ruh haliyle yapılmıştır. Devam eden etkinlikler aynı hesap sorma bilinci ve kararlılığı ile yapılmaktadır.

O nedenledir ki yapılan etkinliklerin hemen hepsi çatışmalarla, gözaltılarla ve engellemelerle karşılanmıştır. Sivas’ta anma etkinliklerinin yapılabilmesinin ne tür mücadelelerle sağlandığı unutulmamıştır. Maraş’ta her yıl dönümünde yapılmak istenen anma etkinliklerinin nasıl engellendiği de bilinmektedir.  Bu anma ve kınama etkinlikleri, “edilgen bir ruh haliyle, pasif bir şikâyet içinde” yapıldıkları için mi devlet tarafından engellenmektedir? Öyle olmadığı, tam tersine bu etkinliklerle hesap sorma bilinci güncellendiği ve geleceğe taşındığı için devlet tarafından engellenmek istenmektedir.  Ancak bilinmelidir ki bu anma etkinlikleri her zaman ve mutlaka yapılacaktır; çünkü soykırımcılardan hesap sormaya giden yolun ilk adımı bu anma etkinlikleridir.

Bütün bunlara rağmen anma etkinliklerini sıradanlaştırarak anlatmak, hem insanların acılarına karşı duyarsız bir yaklaşım hem de soykırımlara karşı mücadeleye zarar veren bir tutumdur. Bu sözde eleştiri; her şeyi kendisiyle başlatmak isteyen, kendisinden önce olanları yok sayan, gerçekleri görmezden gelen, daha doğrusu görünmez kılmak isteyen bir yaklaşımın ürünüdür ve kitlelerin katliam karşıtı bilincini bulandırmaktan başka hiçbir işlevi olmayacaktır. Ayrıca bu yaklaşımla, vahşet anlatımlarını dinleyen kitlenin duyarsız ve edilgen insanlar olarak gösterilmesi de halkı tanımayan, halka güvenmeyen, halkı mücadele öznesi olarak görmeyen ve halka zerrece saygı duymayan sorunlu bir tutumdur.

  1. b) Kitle “Vahşet öykü ve resimleriyle” “dolduruşa” gelmedi.

Söz konusu eleştirilerin birinde, “Vahşet öyküleri ve resimleriyle dolmuş olan kitle” diye bir ifade kullanılmıştır. Böylece kitlelere vahşeti anlatmanın fazlalığı, dolayısıyla gereksizliği ifade edilmektedir. Bu ifadeye göre, katliam karşıtı kitle amiyane tabirle “dolduruşa” gelebilen iradesiz bir yığın; vahşeti anlatmak ise kendisi olamamış insan yığınını harekete geçirecek bir “dolduruşa getirme” aracı olarak tanımlanmaktadır.

En başında belirtmek gerekir ki ne kitleler “dolduruşa” getirilebilecek kuru kalabalıklardır, ne de “vahşet öyküleri ve resimleri” toplumun boşluğunu dolduracak nesnelerdir. O “vahşet öyküleri ve resimleri” denilerek basitleştirilerek anlatılan öyküler ve görseller, katliamda katledilen insanların öyküleri ve resimleridir. Onlar, insan olarak inançlarına ve kimliklerine sahip çıktıkları için; genç, yaşlı, bebek, çocuk, hasta ve kadın demeden katledildiler. Onları unutmamak; bunun için resimleri ve öyküleri tarihe ve topluma kaydetmek, ertelenemez bir insanlık görevidir. Böylesine önemli bir görevin yerine getirilmesini önemsizleştirmeye çalışmak, katliamcı ve soykırımcı politika ve uygulamalara karşı mücadele etmenin ne demek olduğunu bilmemek demektir.

Ayrıca soykırımda katledilen insanların öykülerine ve resimlerine bu şekilde saygısızca yaklaşabilmek bu kadar kolay olmamalıdır. Katliam karşıtı görünerek aynı anda bu ifadeleri yazabilmek, bu şekilde davranabilmek, ancak iki türlü mümkün olabilir: Ya büyük bir oyunculuk yeteneği kullanılmaktadır ya da büyük bir cehalet söz konusudur. Ancak her durumda katliam mağduru ve katliam karşıtı kitle, bu özensizliği kabul etmeyecektir.

Öte yandan insanlık adına bugün sahip olunan ve yarın kazanılacak olan tüm hakların tamamı, “vahşet öyküleri ve resimleriyle dolmuş olan kitleler”in eseri olacaktır. En azında toplumsal- siyasal değişimi sağlayacak olmalarından dolayı bu topluma karşı daha özenli yaklaşılabilir.

  1. c) Yapılan vahşeti anlatmak “Dram toplayıcılığı” ve “dram yüklemeleri” değildir.

Benzer bir sözde eleştiri, katledilen insanların öykülerine ilişkin bilgilerin toplanmasına ve anlatılmasına dair geliştirilmek istenmiştir. Bu anlamda vahşet bilgilerini toplamak “dram toplayıcılığı”, bunları anlatmak da “dram yüklemeleri” olarak ifade edilmiştir. Burada anlatılanın daha anlaşılır hâli şudur: Deniyor ki, Maraş Kıyımı’dan yaşatılan vahşete ilişkin bilgileri toplayarak “dram toplayıcılığı”, bunları anlatarak “dram yüklemeleri” yapmak, katliam karşıtı mücadeleye hiçbir katkısı olmayan, anlamsız ve gereksiz bir uğraştır.

Sosyal-siyasal hayattan ve somut gerçeklerden kopuk, bu sözde eleştirileri okudukça insanın tüyleri ürpermektedir. “Çöp toplayıcılığı” der gibi “dram toplayıcılığı” demek veya “kontör yüklemeleri” der gibi “dram yüklemeleri” demek… Ne demek sahiden? Bu benzetmeler, insanların acılarını hiçbir biçimde ifade etmemektedir. Buna rağmen, insanların bu unutulmaz acılarını güya anlatmak için bu benzetmelerin kullanılması, kabul edilemez, kaba, kibirli ve yürek sızlatan bir anlatım biçimidir.

O “toplanan ve yüklenen dramlarda” anlatılan hayatlar, bu topraklarda yaşamış ve söz konusu kıyımda katledilmiş insanların hayatlarıdır. Bu sözde eleştiriyi yapanlar için hiçbir şey ifade etmiyor olabilirler ama onlar, sevdiklerinin göz bebeği, çocuklarının yaslandığı dağ, annelerinin öpmeye kıyamadığı çiçekleriydi.

Onlar, bu coğrafyanın kadim halklarına yaşatılan en büyük, en unutulmaz kıyımlardan biri olan Maraş kıyımında katledilen insanların acılarının özneleridirler. O acıları yaşayan, yüreğinde hisseden ve unutmayan insanlara, insanlığa ve halklara karşı nasıl bu kadar hoyrat olunabilmektedir?

Halbuki yıllardan beri hem katliam mağdurları hem de katliam karşıtı kitleler ve kurumlar, “dram toplayıcılığı” ve “dram yüklemeleri” yapmadan ama acılarına, her durumda ve ortamda öfkesine yükleyerek paylaşmışlar ve “toplu kıyımlara” karşı kararlı bir direniş sürdürmüşlerdir.

Sözde eleştirilerde mealen, kıyımın vahşetinin dramatize edildiği şeklinde bir anlam çıkmaktadır. Belirtilmelidir ki soykırımlarda ve katliamlarda yaşananlar zaten en büyük dramdır; ayrıca bunları kurgu ile “dramatize etmek” gerekmez. Söz konusu iddiayı ileri sürmek, gerçeklere ne kadar uzak olunduğunu açıkça göstermektedir.

  1. d) Vahşet anlatılınca direniş reddedilmiş olmaz.

Aynı sözde eleştiride, “Maraş Katliamı’nın… direniş boyutunun anlatılmadığı, böylece kıyımlara karşı duyarlılığın pasifize edildiği” şeklinde bir iddia geliştirilmeye çalışılmaktadır. Bir başka yerde benzer eleştiri mealen, “vahşetin anlatılmasının direnişin anlatılmasını zayıflattığı” ve bir “sızlanma” hâli yarattığı ileri sürülmektedir.

Her üç sözde iddia da hem yanlış hem de kıyım ve soykırımlara karşı Alevi ve demokratik-devrimci kurumların ve kamuoyunun yaptıklarını hiçleştiren, sürdürülen mücadeleyi küçümseyen, yaratılan duyarlılığı hafife alan bir tutumdur.

Birincisi, devrimci demokratik çevrelerin katıldığı bütün etkinliklerde, Maraş Soykırımı’na karşı, birleşen devrimci kurumların halkla birlikte geliştirdikleri direniş, ısrarla ve örnek gösterilerek anlatılmaktadır. Çünkü kıyımların hesabını direnen kitleler ile birlikte hareket eden devrimci güçler soracaklardır. İkincisi, vahşetin anlatılması kıyımlara karşı duyarlılığı pasifize etmez, direnişin anlatılmasını zayıflatmaz. Tersine, vahşetin anlatımı direnişin anlamını ve gerekliliğini ortaya koyan en güçlü argümandır. Üçüncüsü, vahşetin anlatılmasının “sızlanma” olarak gösterilmesi somut gerçekliğe uygun değildir, ayrıca kıyıma karşı yapılan etkinlikleri küçümseyen üsttenci bir yaklaşımdır.

Çünkü kıyım mağdurları ve devrimci-demokratik güçler; Kürtler, Aleviler yıllardan beri hem vahşeti anlatmakta hem de kıyımlara karşı kararlı bir mücadele sürdürmektedirler. Aynı şekilde, bu iddia masum da değildir. Çünkü Alevilerin ve devrimci demokratik güçlerin katliam karşıtı mücadelelerinin görünmesini engellemeye çalışan, süreci kendisiyle başlatmak isteyen bir manipülasyon yapılmaktadır.

Öte yandan, vahşete maruz kalanlar, en somut biçimde direnen insanlardır. Bu insanlar, zalimlere duydukları hınçlarından aldıkları güçle en doğal savunma refleksleri oluşturmuşlar ve direnmişlerdir. Ve bu insanlar, vahşeti anlatırken aynı zamanda direnişlerini de anlatmakta ve direnişin gerekliliğinin kavranmasına büyük katkı sağlamaktadırlar. Dolayısıyla bu sözde eleştiri, gerçeği ters yüz eden, ayakları yere basmayan, uçuk ama aynı zamanda zararlı bir eleştiri olarak görülmeli ve mahkûm edilmelidir.  Görüldüğü gibi, katliamlarda ve soykırımlarda halklara yaşatılan vahşetin anlatılmasını; düzey, içerik ve biçim olarak doğru bulmayan anlayışın hiçbir argümanı ikna edici değildir.

Ayrıca tarihsel yaşanmışlıklara bakılarak bu sözde iddiaların çarpıklığını anlamak mümkündür. Dünyanın neresinde olursa olsun, yapılan katliam ve soykırımlarda insanlara ve toplumlara yapılan vahşet, sadece dönemsel olarak değil, bütün tarihsel süreç boyunca ve her araç/yöntem kullanılarak anlatılmıştır. Ermeniler, kendilerine yaşatılan soykırımın vahşetini dünya halklarına aktarmak için sayısız eser üretmişlerdir.  Yahudiler, kendilerine yaşatılan soykırımın vahşetinin insanlığın hafızasında silinmeyecek şekilde iz bırakması için her türlü fedakârlığı ve çabayı ortaya koymuşlardır. İnsanlara ders olması için, soykırımın yapıldığı toplama kampları müze yapılmış; çeşitli anıtlar dikilmiş, tablolar çizilmiş, romanlar yazılmış, binlerce doküman üretilmiştir. Kürdistan’da öz savunma eylemleri döneminde evlerde bulunan insanların yakılarak katledilmelerinin belgeseli, romanı, hikâyesi boşuna mı yazılıyor? Bu mantıkla, soykırımlara ve katliamlara karşı “iyi ki yapılmış” denilmesi gereken, her eser, her çalışma gereksiz ve anlamsız gibi sunulmak istenmektedir. Bu tutumun ve zihniyetin neresi soykırım ve katliam karşıtıdır? Tek başına bu gerçeklik, vahşetin neden anlatılması gerektiğinin anlaşılması için yeterlidir.

  1. e) Kıyımları kınamak ve vahşeti anlatmak, “aşılması gereken bir gelenek” değildir

Yapılan sözde eleştiriye göre, anma/kınama etkinliklerinin yapılması ve vahşetin anlatılması, “aşılması, kırılması gereken bir gelenek” olarak sunulmaktadır. Oysa katliamları ve soykırımları kınama, katledilenleri anma etkinlikleri “aşılması gereken” bir gelenek değil, istikrarla ve ısrarla sürdürülmesi zorunlu olan ve hesaplaşmanın başka yöntem ve biçimlerini dışlamayan bir anlatım biçimidir.  Aynı şekilde bu etkinliklerde gerek tanıkların anlattıkları gerekse yapılan değerlendirmeler, katliam karşıtı bilincin gelişmesini ve canlı tutulmasını sağlayan önemli bir sosyal- siyasal aktivitedir.

Aynı şekilde, anma/mahkûm etme etkinliklerinin “Mağdurların sadece diğer mağdurlarla karşılaştığı geleneksel anma ve hatırlama biçimleri” olarak tanımlanması da başlı başına sorunlu bir yaklaşımdır. Burada hafife alınarak basit bir karşılaşmaya indirgenen anma etkinlikleri, her şeyden önce soykırımcı politika ve uygulamalara karşı mücadelenin kitleselleştirilmesini sağlayan bir araç olarak işlev görmektedir. Ayrıca bu an’lar, hem mağdurların hem demokratik kamuoyunun hayatının en unutulmaz acılarının yaşandığı an’ların hatırlanmasıdır. Hatırlamak, hatırlatmak; acıları tekrar tekrar yaşamak ve yaşatmak, direnişin bir diğer biçimidir.

Buna rağmen vahşetin anlatımının, hesaplaşmaktan vazgeçilmek gibi sunulması ve anma/kınama etkinliklerinin aşılmasının önerilmesi, bir yanda gerçeğin çarpıtılması; bir yandan da toplumsal mücadeleye zarar veren fantastik bir yaklaşımdır. Bir yanda soykırımlara/katliamlara karşı yapılabilenin bile yapılmasını istenmemek, diğer yandan hiçbir şey yapılmamış, yapılmıyor diye güya eleştiri geliştirmek, kuşku yaratan bir tutum değil mi? Birisinin yapılabilecekleri yapmayarak durmadan sözde eksikliklerden söz etmesi, bir şey yapmaya niyetinin olmamasındandır.

  1. f) Yeni kuşakları ilgisizlikle yaftalamak haksızlıktır.

Vahşet anlatımının “yeni kuşakların ilgi ve alakasını giderek zayıflattığı” belirtilmektedir. Bu argüman da doğru değildir. Vahşetin anlatılmasının, katliamın veya soykırımın anlaşılmasını sağlayacak en önemli verilerden birisi olduğu, yukarıda ve çeşitli yönleriyle belirtilmiştir. Buna rağmen böyle bir iddiada bulunmak, yapılması gerekeni yapmaktan kaçınmaktır.

Ancak dünyanın her tarafında, katliam, soykırım ve savaş haberleriyle büyüyen; oyunlarında bile en çok savaş araçlarını kullanan yeni kuşakların, tarihsel yaşanmışlıklarla ilgili anlatılanları dinlemekten rahatsız olmalarından söz edilebilir. Gençlerin mevcut durumda kendilerini ve geleceklerini ilgilendiren gelişmelere karşı ilgisizlikleri genel bir sorundur ve birçok nedeninden söz edilebilir. Dolayısıyla Maraş kıyımında yaşanan vahşetin anlatılmasının, yeni kuşakların ilgisizliğine yol açtığını ileri sürmek, diğer iddialarda olduğu gibi gerçekle hiçbir yakınlığı olmayan bir iddia olur.

Böyle anlamsız iddiaların yerine, gençlerin çok çok ilgisini çekmesi sağlanmış olan savaş oyunlarının ve haberlerinin yaygınlığına itiraz edilmesi daha doğru olurdu.

  1. “SESİMİZİ DUYAN VAR MI” DEMEK YANLIŞ VE YANILTICIDIR

Sözde iddia sahibi, Maraş soykırımını yaşamış “Mağdurlar hâlâ Türkiye toplumuna sesleniyor… Sesimizi duyan var mı? diye soruyor. Sözünün muhatabındaki karşılığını arıyor.” Bu cümleyle mağdurların güya ruh hâlini, yani çaresizliklerini anlattıklarını sanmaktadır.

Bu ifadelerle Maraş kıyımı, yalnızca mağdurların sorunuymuş gibi sunulmakta; katliam mağdurları ise sorunlarını çözmekten aciz, bir köşeye sinmiş, etkisiz ve edilgen bir topluluk gibi gösterilmektedirler. Katliama maruz bırakılmış olan Türk-Kürt Alevi kitlesini bu durumda görmek ve göstermek yalnızca gerçek dışı değildir, aynı zamanda kitlelere tepeden bakan ve hiçbir sorunun çözümüne hizmet etmeyen bir yaklaşımdır.

Birincisi, katliam ve soykırım karşıtı mücadele sadece ve tek başına katliam mağdurlarının sorunu değildir. Çünkü bu mesele iki karşıt grubun “alacak verecek” meselesi değildir. Yapılan toplu insan kıyımı, soykırımcı politikaların sonucu olarak uygulanmıştır.  Yani sorun politiktir. O nedenle gerek katliam döneminde gerekse bugüne kadar olan süreçte Türkiye ve Kürdistanlı bütün Alevi toplumu, demokrasi güçleri ve halklar, söz konusu kıyımı kendilerine yapılmış bir kıyım olarak kabul etmişlerdir. Buna karşı mücadeleyi de asli görevleri olarak benimsemişlerdir.

Türkiye ve Kürdistan’ın her tarafında yaşayan Alevilerin ve bütün demokrasi güçlerinin Maraş kıyımına ilişkin olarak, her yıl anma/kınama etkinlikleri düzenlemelerinin nedeni budur. Bu yaklaşım aynı zamanda doğru olandır. Elbette daha fazlasının yapılması gereklidir, arzu edilendir.  Ancak katliama karşı daha fazlasını yapmak, kişilerin fantezileriyle değil, toplumsal ve siyasal mücadele dinamiklerinin gücüyle belirlenmektedir.

Öte yandan, kıyımın hedefi olan toplumun büyük çoğunluğu hem katliam öncesinde hem katliam döneminde hem de sonrasında, katliamcı sisteme ve politikalara karşı sürdürülen mücadelenin içinde, en aktif ve en dinamik unsur olarak yerini almıştır. Türkiye ve Kürdistan’da faaliyet yürüten bütün anti-faşist, demokratik kurumların ve demokratik Alevi kurumlarının temel kitlesinin katliam mağduru Maraşlı, Malatyalı, Çorumlu ve Dersimli insanlardan, çocuklarından ve torunlarından oluşmasının nedeni budur.

  1. “BAŞKA ANLATMA VE HATIRLAMA” BİÇİMLERİ BÖYLE ARANMAZ

Belirtilen iddia ve eleştirileri geliştiren “Alevisever”, belirttiği eksikliklerden kurtulabilmek için Alevilerin önüne, “başka anlatma ve hatırlama biçimlerini bulma” görevini koymuştur. Elbette bu “büyük tespiti” yaptığı ve Alevilere böyle bir “yol gösterdiği” için büyük bir minnettarlığı hak ettiğini düşünüyor olmalıdır.

Ancak bu iyiliğin bir eksiği bulunmaktadır.  Verilen bu görevi yapabilmek için hiçbir araç sunulmamıştır. Mesela verilen görev kapsamında bugüne kadar yapılmamış, düşünülmemiş, yeni ve  orijinal bir proje veya yol haritası sunulmamıştır?  Aynı şekilde  “şu olursa soykırımcı politikalarla hesaplaşma gerçekleşir ve bir daha soykırım yapılamaz” denilerek bir öneri geliştirilmemiştir?  Böylesine ön açıcı fikir ve öneriler olmadan bu edilgen ve şikâyet etmekten başka bir şey yapamayan Aleviler ne yapacaklar?  Bu konularda eleştirici “Alevisever”, hiçbir fikir geliştirmemektedir. Neden bu kısırlık? Çünkü bu eleştirileri yapanın düşünsel dünyasında orijinal hiçbir proje ve öneri yok da ondan. Bütün yapılan, en kolay yapılabilendir; o da yapılmış olanları hiçleştirmek, yok saymaya çalışmaktır.

Maraş kıyımının hesabının sorulamamış olması, bu sözde eleştirilerin çıkış noktası olarak düşünülmüşse, bu da ortada büyük bir öngörüsüzlüğün olduğunu gösterir. Bilindiği gibi —ve ne yazık ki— bu topraklarda 1915 Ermeni Soykırımı dahil, yapılan hiçbir soykırımın ve katliamın hesabı henüz sorulamamıştır. Bu durumda halkları suçlayarak sorunu izah etmeye çalışmak, apolitik bir yaklaşımın ifadesi olabilir ancak. Çünkü hesap sormak, uzun vadeli bir mücadelenin sonunda kazanılacak olan politik bir güç sorunudur. Kimsenin kuşkusu olmasın: Aleviler dün nasıl yapılanlara karşı direnmişlerse, bugün de direnecekler ve yapılanların hesabını soracaklardır.

Bilinmelidir ki tarihleri boyunca toplumsal yaşamları mücadelelerle geçen Aleviler, ne yapacaklarını bir “Alevisever”den öğrenmeye gerek görmeyecek kadar bilgi ve tecrübe sahibidirler. Her biçimine ve her yöntemine hazır olan ve her bedeli göze alarak bu yolu yürüyenler, düşe kalka da olsa öğreniyorlar. Masa başında klavyelerle akıl verenleri, yol-yordam çizenleri de dinlemek ve okumak yeterli olmaktadır.

Son bir nokta: Bu eleştirileri yapan “Aleviseveri”, Alevilere yapılan vahşetin teşhir edilmesinden neden bu kadar rahatsız oluyor? Vahşeti yapanların bundan rahatsız olması anlaşılır da vahşet karşıtı olduğunu ileri süren ve yıllar boyunca devletin sunduğu konforlu ortamlarda “liberal solculuk” yapan birisinin, Alevilere yapılan vahşetin anlatılmasından rahatsız olması izaha muhtaç bir gerçeklik değil midir? Bu durumda “Alevisever” için en iyisi, gölge etmemesi olacaktır. Ve şundan emin olmak gerekir ki Alevi toplumu ve Alevi kurumları ile bütün demokratik kurumlar, Alevileri böyle “Alevisever”lerden koruyacaktır.

Erdoğan’ın Kaybolan Halk Desteği ve CHP’nin Tarihsel Sorumluluğu

Türkiye, kritik bir siyasal eşiğe geldi artık!Yozgat mitingindeki boş meydanlar, iktidarın halk nezdinde meşruiyetini hızla kaybettiğini gösteriyor. Ancak bu tablo, sadece Erdoğan’ın değil, aynı zamanda Türkiye siyasetinin geleceğini belirleyecek bir kırılmanın da habercisidir. Sokakta, sandıkta ve kamuoyunda hissedilen bu değişim, iktidar açısından tehlike çanlarının çaldığını açıkça ortaya koymuştur.

Ancak iktidar bu mesajı anlamak yerine, halktan daha da uzaklaşmayı tercih ediyor. Halkın iradesine karşı yürütülen siyasal operasyonlar artık açık bir biçim aldı. Siyasetçilerin tutuklanması, muhalif gazetecilere yönelik gözaltılar ve susturma girişimleri; CHP gibi devletin kurucu partisine yönelik baskılarla birleştiğinde, Türkiye’nin nereye sürüklendiğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. İktidar, seçimi kazanamayacağını gördüğü noktada, muhalefeti tümüyle susturma yöntemlerine sarılıyor. Bu, bir iktidar refleksi değil; aynı zamanda demokratik sistemin çöküş sinyalidir.

Bu süreçte CHP’nin rolü ne olmalıdır?

Cumhuriyet Halk Partisi, yalnızca Erdoğan karşıtı bir çizgide değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokrasiyle bağını yeniden kuracak ana aktör olmalıdır. Bu sorumluluk, tarihsel bir yük değil; bugün yaşanan siyasal baskılar karşısında halkın en büyük dayanağı olma zorunluluğudur.

CHP Ne Yapmalı?

1. Halkla Bütünleşmeli, Her Yere Ulaşmalıdır

CHP, artık sadece büyükşehirlerde değil, Anadolu’nun en ücra noktalarına kadar ulaşmalı; sadece örgüt içinde değil, halkın gündelik yaşamında yer almalıdır. Yozgat’taki mitingde görülen tablo, halkın Erdoğan’a sırt çevirdiğini gösteriyor. CHP, bu boşluğu doldurabilecek en önemli siyasal güç olarak, halkın yeniden sesini duyurabileceği kanallar açmalıdır.

2. Seçim Güvenliği ve Demokrasi Savunusu

Seçim, artık sadece oy kullanmak değil, halkın iradesini koruma mücadelesine dönüştü. İktidar, seçim sürecini baskı ve operasyonlarla şekillendirmek istiyor. CHP, bu süreçte yalnızca sandığı değil, demokrasiye olan inancı da korumak zorundadır. Özgürlükçü, hak temelli bir siyasetle hem seçim sürecini hem de sonrasını güvence altına almalıdır.

3. Siyasi Baskılara Karşı Net Duruş

CHP, son dönemde sadece siyasi rakip olarak değil, doğrudan hedef alınan bir kurum haline gelmiştir. Siyasetçilerin tutuklanması, partilere yönelik soruşturmalar ve muhalif gazetecilerin susturulması; doğrudan çok sesliliğe karşı yürütülen bir savaş olmuştur. CHP, bu saldırılara karşı yalnızca kendisini değil, tüm muhalefeti, basını ve sivil toplumu savunmalıdır. Her tutuklamaya, her baskıya karşı daha yüksek bir sesle cevap verilmelidir.

4. Muhalefet Birliğini Güçlendirmek

Türkiye’yi bu karanlık tablo içinden çıkaracak olan sadece CHP değildir. CHP, diğer muhalefet partileriyle birlikte ortak bir mücadele zemininde buluşarak, geniş tabanlı ve güçlü bir demokrasi cephesi oluşturmak zorundadır. Bu cephenin başarısı, sadece iktidarı değiştirmekle kalmayacak, ülkenin siyasal kültürünü de dönüştürecektir.

 

5. Yeni Bir Türkiye İçin Vizyon Ortaya Koymak

Halk, sadece iktidarın değişmesini değil, düzenin kökten değişmesini istiyor. CHP, bu beklentiyi karşılayacak sosyal, ekonomik ve siyasal bir vizyon sunmalıdır. Adaletin işlediği, basının özgür olduğu, siyasetin şeffaflaştığı bir Türkiye hayali; artık sadece bir umut değil, somut bir ihtiyaçtır.

Gelinen sonuçta;

Aslında bugün yaşananlar, sadece bir iktidarın çöküşü değil; aynı zamanda yeni bir siyasal dönemin doğum sancılarıdır. Erdoğan’ın halk desteğini kaybetmesi, yalnızca onun değil, otoriter yönetim anlayışının da sona yaklaştığını göstermektedir. Ancak bu sürecin yönetilmesi için güçlü bir muhalefet şart. CHP, bu tarihsel dönemde yalnızca muhalefet partisi değil, halkın sesi, iradesi ve geleceğe olan inancı olmalıdır. Çünkü artık mesele sadece bir seçim değil; Türkiye’nin kaderidir ve halkların kardeşliğidir.