Ana Sayfa Blog Sayfa 130

‘A’dan Z’ye” Kürt Alevi Düşmanlığı

“Gelin canlar bir olalım
Münkire kılıç çalalım
Mazlumun hakkını alalım
Tevekkeltü taalallah” 
Pir Sultan Abdal

2006’nın Mart ayında Diyarbakır’dan başlayarak Kürdistan’ın dört bir yanına yayılan protestoları değerlendiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Kadın da olsa çocuk da olsa gereken yapılacaktır” diyordu. “Gereğini” yapan polis-asker emniyet güçleri halkın üstüne gerçek mermilerle yürüdü. Onlarca kişi yaralandı ve öldürüldü. Kürt düşmanlığının tecili gibiydi. Yılların kin ve nefretinin sokakta şekil bulduğu devlet, resmi olarak hafızalarımızda kaldı.

Yıl 2014, 31 Mayıs günü Başbakan Sultangazi Belediye binasını açılış töreninde “Geziciler Taksim’e çağırıyorlar. Halkıma sesleniyorum. Bakınız bu oyuna gelmeyin. Buraya gelme gibi durumun içine girerseniz, güvenlik güçlerimiz talimat almışlardır, gereği neyse A’dan Z’ye yapılacaktır.” Gereğini günler öncesinden yapmaya başlayan polis 22 Mayıs günü Okmeydanı’nda, cemevinde Uğur Kurt’a karşı polis “gereğini” yapmıştı. Sonrasındaki protestolarda ise bilindik görüntüler vardı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “kahraman polisi” ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “halkımızın çocukları” polisleri el ele “destan” yazıyordu. Destan yazan polis Gezi’den başlayarak Türkiye’nin dört bir yanına yayılan ve değişik çevrelerden yüz binlerin katıldığı eylemlerde ne hikmetse Alevi gençlerini buluyor ve öldürüyordu. Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, İrfan Tuna, Mustafa Sarı, Selim Önder, Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan…

“A’dan Z’ye” Alevi düşmanlığının adı oluyor. Her söyleminde kin ve nefret suçu işlenen ülkemizde Kürtlerin, Alevilerin böylesine kolay hedef gösterilmesi toplumsal yapının ne kadar birlikte yaşama kültürünü içselleştirdiğiyle de ilgilidir. Geçmişin geriliklerinin içimizde nasıl kendisini örgütlediğini bizlere göstermektedir. Erdoğan şahsında vuku bulan olay bunun açığa çıkmasıdır. Toplumsal geriliğin gücüdür. Halkalara, inançlara karşı tahammülsüz olan bir bakış açısı, toplumdan bu kadar destek görebilmektedir. Şiddet hiçbir dönem bu kadar açıktan ve pişkince savunulamamıştır. Her zaman bir “aması” olan devlet bunu da ortadan kaldırmış ve açıktan saldırıya geçmiştir.

Bu saldırıların nereye kadar gidebileceğini de bu olaylar bizlere göstermiştir. Hem söylemde hem de pratik uygulamalarıyla Türk-İslamcı bir saldırı dalgası cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ülkeyi sarmış bulunmaktadır. Önümüzdeki günlerde bunun giderek daha da tırmanacağı görülmektedir.

Buna karşı sesini yükseltebilmek tek alternatif olarak önümüzde durmaktadır. Kürtlerin maruz kaldığı saldırılar, katliamlar, nasıl ki Alevilere yapılmış bir saldırı ve katliam ise, Alevilere karşı yapılan her saldırı da Kürtler başta olmak üzere bu topraklar üstünde yaşayan tüm halklara ve inançlara yapılmış bir saldırı ve katliamdır.

Bunun içindir ki; tüm kesimlerden ötekileştirilenlerin cephesinde buluşmak ve güçlendirmek temel bir görev halini almış bulunmaktadır. HDP şahsında ifadesini bulan halkların kendini var etme mücadelesini birleştirme çabası büyük bir anlam taşımaktadır. Alevilerin bu cephede yerini kendi kimlikleriyle alması kaçınılmaz bir sorumluluk olmaktadır. Bu sorumluluk gereği HDP kongresinde sorunlarını ortaklaştıracak bir yapıyla Aleviler orada olmalıdır. Orada olmak tüm ötekileştirme, hakaret ve saldırılara karşı da, Alevilerin bir cevabı maiyetinde olacaktır.

“Yürü Bre Hızır Paşa”

Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz. (Hz. Ali)

Alevilik, sözlü gelenekten beslenen ve itikadın dilden dile, babadan oğla anlatılarak bugüne gelmiş olan, kendisini bugüne kadar getirmiş olan bir inançtır. Bu durum devletin kendisini en güçlü hissettiği ve Alevi yerleşim bölgelerin tümünün askeri olarak kontrol altına almasıyla sekteye uğratılmıştır. 1940’lar sonrasında hızla önünün alınarak geçmişle bağının bıçak gibi kesilmesinden kaynaklanan asimilasyonun vermiş olduğu tahribatlar üzerinden yaratılan egemen güçle bugünkü tartışmalar sürmektedir.

Aleviliği İslam’ın bir mezhebi, Şiiliğin bir tarikatı gören yaklaşımlar, bir yaşam biçimi olarak sunan kesimler ve ayrı bir din olarak gören çevreler bulunmaktadır. Tüm bu yaklaşımlar birbirinden ayrı görülse de toplamda Aleviliğin nasıl ayrı bir inanç olduğunu ortaya koyması acısından önemlidir. Bununla birlikte Aleviliğin Şamanist veya Zerdüşti kökenli bir inanç olduğu bakış acısıyla da sorunu ele alan çevreler bulunmaktadır.

Tüm bu yaklaşımlar ve tüm bu yaklaşımların bileşkesi olarak Aleviliği anlatmak mümkündür. İşte bu mümkün olan Aleviliğin evrensel ortak değerlere sahiplenmesinden kaynaklanmaktadır. Varlığını değişim üzerinden, sorunları güncel değerler üzerinden sahiplenen Alevilik zaman ve dönemine göre yukarda bahsi geçen inançlardan, dinlerden sosyal ve kültürel topluluklardan kendisine değerler katmış bu değerlerin ortak savunucusu örgütleyicisi kimi zamanda militanı olmuştur.

Örneğin: Alevilerin inanç temelinin vazgeçilmezi olan ocakların güneşin ve ayın ateşin kutsallığı Zerdüştlük inancında karşılığını bulurken, hastaların iyileştirilmesi büyücülük keramet gelecekten haber vermek gibi Şamanist ritüelleri içine almış, Hıristiyanlıktaki Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesi, On İki havari gibi din vaizcilerinin karşılığını; Hak, Muhammet, Ali ve On İki imamlar biçiminde kendisinde resmetmiştir.

İslam’ın büyük komutanı, Hz. Ali’yi, onun boyun eğmeyen, mazlumların direniş timsali oğlu Hüseyin’i varlığını korumak için, yaşam kaynağı haline getirmiştir. Kerbela gibi olmuştur. Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin’i bir “Alevi” lideri olarak bağrına basmıştır.

Bu anlamıyla Alevilik Ortadoğu coğrafyasında bir ortak değerler toplamı olmaktadır. Ortakçı bir kültürün birlikte üretip, ortak paylaşıp hak ve adaletin rızalık kentinde örgütlendiği bir inanç olarak bugüne gelmiştir.  Bugüne geliş sürecinde maruz kaldığı saldırılar onun eşitlikçi paylaşımcı bir dünya yaratmak için vermiş olduğu çabanın, emeğin ve direnişin ortadan kaldırılması içindir.

Sayın Başbakanın son günlerde dile getirdiği konu tamda Aleviliğin ortak yaşam kültürünü hedef almaktadır. Mana dünyasının Pir Sultanı, Hızır Paşası ve Ali Babası vardır. Ve baki bir yolculuğun değişik dönemlerdeki, iyi ile kötünün mücadelesinin hikayesidir. Bir zamanın Botan Beyi, Mem u Zin ve Beko’sudur. Anlayanlar dünyasında manası olandır. Kamil insanın yüreğinde saklıdır. Sayın Başbakan’ın bu değerler dünyasında yeri olmadığı anlaşılmıştır. Alevilerin çizdikleri Başbakan Tayyip Erdoğan portesini tamamlamıştır. Osmanlı komutanı edasıyla, “iyinin, doğrunun hükmü bitmiştir.” demiştir. Zaferini ilan etmiştir.

Yanılmıştır. Binlerce yıldır zaferler kazandığına inananlar Alevilerin, tüm baskılara zulme rağmen bugün varlıklarını sürdürdüklerini görmektedir. Zalimin ise dün peşinde olanlar tarafından dahi sahip çıkılamayacak kadar hiçleştirildiğine şahitlik etmektedir. Devri geçmeyenlerin sesi yankılanmaktadır;

yürü bre hızır paşa
senin de çarkın kırılır
güvendiğin padişahın
o da bir gün devrilir

ben musayım sen firavun
ikrarsız şeytanı lain
üçüncü ölmem bu hain
pir sultan ölür dirilir.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Kongresi

“Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer hak bilmez isen
Abes yere yelmektir”
(Yunus Emre)

Alevi örgütlenmesinin önemli kurumlarından bir tanesi olan ABF’nin kongresi önümüzdeki pazar günü Ankara’da yapılıyor. Alevilerin kendilerini güvende hissetmedikleri bir süreçte böylesine bir kongre yapılıyor. Doğaldır ki; Alevilerin böyle bir kongrede beklentileri her zamankinden daha fazladır. Lakin görünen o dur ki; ABF içerisinde Alevileri temsil kabiliyetine sahip bir yönetim oluşturulamamaktadır. Şahsi tutumlar, kişisel yaklaşımlar, Alevilerin beklentilerinden daha önemli bir hal almış bulunmaktadır.

Yönetime talip olan ve isimleri geçen Alevi hareketi içerisinde yirmi yıldan beridir tanınan arkadaşlarımız listeler oluşturmaktadır. Benim sorum bu arkadaşların ayrı ayrı listeler oluşturarak neden yönetime talip oldukları ile ilgilidir. Alevilerin temel sorunlar konusunda bu arkadaşlardan görüş beyan etmelerini istesek hepsi aynı mealde cevaplar vermektedirler. Çözüm konusunda önerileri de bilinmektedir. Peki o zaman aynı sorunların çözümlerin ve bakış açısının aynı olduğu bir yerde ayrılıkların sebebi nedir? Bunu izah edebilecek birileri var mı? Kimsenin zor süreçten geçen asimilasyonu en doruk noktasında yaşayan Alevilere böylesine keyfi bir tutumu dayatmaya hakkı yoktur. Alevilerin, Alevi kurumlarının her zamankinden daha fazla birlikte çalışma kültürün ihtiyacı vardır. Bunun imkan ve olanağını yaratmak ABF bünyesinde bulunan tüm kurumların sorumluluğundadır.

Alevi kurumları bu kongre sürecinde Alevilerin temel sorunları üzerinde bir tartışma başlatabilmeliydi. Neden ve niçin farklı listelerle aday olduklarını Alevi kamuoyu ile paylaşabilecek durumda olmalıydı.  Neden ve niçin Aleviler kimi kimleri seçeceğini tartışarak konuşarak yorumlayarak sonuca götürmesi en sağlıklı tutum olurken, tartışmaların Alevi kamuoyu önünde yapılmayışı, gizli saklı herkesin kendi çevresi içinde yürütmesi ciddi bir güvensizliğin doğmasına da vesile olmaktadır.

Geçmişte olduğu gibi, gövdesi büyük kendisi ve etki alanı kurumlarını yönlendirme kabiliyetinse sahip olmayan bir yönetimlerle çatı örgütü olunamaz.

Alevi hukuku burada da işletilmelidir. Kim neyin arkasına saklanırsa saklansın cem cemaat olmak dışında, cem hukuku içerisinde yol almak inancın kendisine de en yakışanıdır.

Rızalık şehrinin yolcuları, rıza almaksızın kapitalist modernizenin yaratmış olduğu sanki tanrısal bir değişmezmiş gibi parmakların kalkıp indiği bir sistemle aslında Alevilik katledilmektedir. Nasıl ki cemde bir kişi dahil rızalık göstermiyorsa, bu da cemin yürümesini engelleyecek kadar büyük bir şeyse, bu kurumlarımızın herkesin rızalığına talip olan bir hukuk içerisinde kongreye gidilmelidir. Bir Alevi kuruluşu, bir Alevi duruşu sergilemelidir. çünkü yıllardır bu cephede emek verenlerimiz bu devasa birliği ancak birleşerek, yan yana gelerek, birbirini dinleyerek ve rızalık vererek temsil edebilirler.

Alevilerin dahi gündemi olamayan bir Alevi Bektaşi Federasyonu kongresi, ne siyasetin, ne sosyal hayatın, ne de Alevilerin dikkate alacağı bir varlık sergiler. Kendisi olamayanlar, kendisi gibi duramayanlar, birliğe semah dönemeyenler, niçin var olacaklardır?

Bu anlamda Alevi Bektaşi Federasyonu’nun bu kongresi büyük önem arz etmektedir. Çünkü Alevilerin iradi bir temsilliyete, güce ihtiyaçları vardır. Bunun için parmak sayısına bakmaksızın rızalık akdi üzerinden bir yönetimin oluşturulması ve kurumların yeni yönetime ikrar vermesi şarttır. Hatta bu kongre ABF bünyesinde olmayan yerel Alevi köy derneklerine ve diğer Alevi kuruluşlarına da çağrıda bulunup onları da bünyesine katacak bir formasyona sahip olmalıdır.

Bunun için Aleviler her türlü fedakarlıkta bulunmaya hazırdırlar. Yüzlerce yıldır yüreklerini bu davaya vermiş Alevi toplumu kendi hukuku içerisinde bir temsiliyeti de hakketmiştir. Kimse Alevilerin itikadını, yol bilgisini ve hukukunu zorlamayı denemesin.  Uzun bir yolda kat edilecek çok nefeslik yol vardır. Nefesi yetene Allah eyvallah.

25 Mayıs’ta gerçekleşecek olan kongre için herkese, tüm adaylara gönlümüzce başarılar diliyoruz. Birliğin hak olan yolunda gerçeğe hü diyoruz.

Alevi asimilasyonu devam ediyor

“Pir Sultan’ım eydür şunda
çok keramet var insanda
o cihanda bu cihanda
Ali’ye saydılar bizi”
(Pir Sultan Abdal)

Alevi kurumlarının kongreler sürecine girdiğini ve kendilerini yenilediklerini geçen yazılarımda vurgulamıştım. 11 Nisan’da Alevi dernekler Federasyonu (ADF) ve 25 Nisan’da ise Alevi Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) kongreleri var. Bu kongre sürecinin başarılı geçtiğini söylemek mümkün değil. Alevi toplumu içerisinde dahi gözden ırak geçen bu kongrelerin sadece başkan kim olacak üzerinden yürütülmesi ve Alevi toplumunun beklentilerinin tartışıldığı platformlardan uzak hale gelmesi; Alevi kurumlarımızın çıkmazı olmaktadır. Bu süreçlerin yoğun tartışmaların yapıldığı, toplumun tüm kesimlerine mesaj verecek etkinliklere dönüştüğü kongreler olması gerekir. Sessiz sedasız geçiştiriliyor olmaları, “Bu kurumlarımızın toplumsal beklentilerimizden ne kadar uzaklaştıkları” biçiminde okunmalıdır. Tartışmayan, konuşmayan ve süreçleri, değişimleri okuyamayan bir Alevi kurumu olamaz, olmamalıdır. Bu hafta Garip Dede Dergahı Başkanı Pir Celal Fırat’ın Alevi örgütlenmesinin temel sorunları ve çözüm önerilerini içeren yazısını sizinle paylaşmak istiyorum:

“Aslında bu soru şöyle sorulmalı; Alevilerin yüzyıllardır çözülen sorunu var mı? Ya da hangi yüzyılda Alevilerin sorunu olmadı? Buna direkt şöyle cevap verebilirdim, biz Alevilerin yüzyıllardır çözülen hiçbir sorunu olmadı. Hatta sorunlarımız çığ gibi büyümeye devam ediyor. Kabul görmeyen tarihsel gerçekliğimiz üzerinde asimilasyon, teolojik olarak Sünni söyleme dayandırılmaya çalışılan Alevilik, ve sosyal alandaki yaşam alanlarımızın daraltılması.

Alevi bilim insanları, araştırmacıları, tarihçileri Alevi tarihine bilimsel yaklaşmak zorundalar. Çünkü her tarihi dönüşüm biz Alevilerin kıyımıyla noktalanmıştır. Bu kıyımların hesabını veremeyen sistemden çözüm beklemek ütopyadır.

Aleviliğin tarihsel tanımı, farklı coğrafyalarla, farklı kültürlerle ilişkilendirilerek bugüne kadar geldi. Aleviliğin tarihsel gerçekliğini kendi sünni kaynaklarına dayandıran araştırmacılar, tarihçiler oldu. Çünkü Aleviliğin sözlü geleneği her dönemde saldırıya maruz kaldı ve hızla asimilasyona uğratıldı.

“Kızılbaş tayfasının katli vaciptir!” fetvaları, derisi yüzülen Nesimi’ler, asılan Pir Sultan’lar, Yavuz’un, Kuyucu Murat’ın katliamlarını meşrulaştırdı. Bu alışkanlık yakın tarihimizde hafızalarımızda derin ve unutulmaz acılar bırakan; Sivas, Maraş, Çorum, Malatya, Gezi, Gazi katliamlarını doğurdu.

Kısacası kendi toplumsal kuram ve kurallarını korumaya çalışan güç, toplum ateşini ölçmek için önce termometreyi bizim üzerimizde denedi. Bu termometre ile haklarını talep eden tüm halkları da sindirmiş oldu. Çünkü Alevilik kimliğimiz, Alevice yaşamamız haksızlıklara karşı duvar örmeyi temel alır. Yapılan her haksızlık karşısında bizi ayakta tutan ve farklı kılan tek şey İmam Hüseyin’in onuru ve cesaretidir.

Teolojik Alevi tanımında ise yine aynı değerde baskı görmüş ve sindirilmiştir. Hepimiz biliriz ki; Alevilik; etnik ve inançsal tüm kültürleri ve farklılıkları bünyesinde barındıran kaynağını Güruh-i Naci’den alan kendi sosyal ve siyasal yapısını oluşturmuş. Ve insanı merkeze koyan bir rızalık kapısıdır.

Aleviler nerede olursa olsun adalet ve insan sevgisi özelliğini asla kaybetmezler. Bu özellik Hz. Ali’nin Anadolu’ya hayat veren sevgisidir. Derin felsefedir. Özgündür, bağımsızdır.  Teolojik tanım içinde inancımızda kendine göre özgündür, şekilcilikten çok özü esas alır. Biçimsel değil, özüdür.

‘Örgütlenmemiz engellendi’

Geleneksel anlamda Ocak- Dede-Talip ilişkisini bu sistemin kendi içinde sağladığı sosyal kontrol mekanizmasını; içi boş tanımlarla işlevsiz hale getirdiler. Örneğin; Alevi dedeleri bilgisiz, cahil sayıldı. ‘Dedelik Alevilik içinde bir kurumdur’ algısı yok edildi. Onlara göre “Bir Alevi dedesinin kentlerde Aleviliği sürdürmesi imkansızdı.” Çünkü kentlerde “yüksek kültür” vardı! Dede ancak cenaze kaldırabilir, nikah yapabilir ya da kısa yapılan eğitim cemlerini sürdürebilirdi. Alevi dedeleri de bu sosyal kurmacayı benimsedi. Ve Sünni inancına dayandırılan bir kişilikle karşımıza çıktı. Ocaksız Alevi dedelerini doğuran bu asimilasyonla, sürekli yorumlanan ve tanımlanan bir Alevilik kafamızı karıştırdı. Bizi tuhaf ve alışık olmadığımız ve alışamayacağımız bir tanıma sürüklemeye çalıştılar. Bu devam etmektedir.

‘Çocuklarımızı Alevi kültürü ile yetiştirmemiz engellendi’

Tüm bu baskılar Aleviliği işlevsiz hale getirmiş, dengesiz temelsiz ve Sünnilik ilkesine dayandırmıştır. Özellikle 4+4+4 sistemiyle aynı bahçede oynayan çocukları ayırıp, çocuk imam yetiştirmeyi hedefleyen sistem çocuklarımızı yaşam alanında fişlemiş sosyal hayat içinde telafisi olmayan yaralar açmıştır.

Bilge ve mürşitlerimizin öğreti ve hikmetleri edebi olarak modern ve seküler dünya algılayışının üzerinde olmasına rağmen, sistemin dayattığı ve örgütlediği yapay algıyla, Alevilik  yorumlayarak çoğulcu anlayış ortadan kaldırılmaya başlanmıştır.

Türkülerimiz, deyişlerimiz, duvaz-ı imamlarımız sürekli sansürlendi. İçeriğinin boşaltılması ve anlamsızlaştırılması için her türlü yöntem denendi. Fakat Aleviler bu asimilasyon politikalarına direnmesini öğrendi ve kendisini yeniden var etme sürecine girdi.

Bu sürecin tek çözümü tüm haksızlıklara uğrayan halklarla beraber ortak hareket etmek , eşitlikçi, ilerici ve barıştırıcı, Anayasal haklara eşit şekilde bakan bir yönetim şeklinin oluşmasını sağlamaktır.

Bunun için öncelikle Alevi kurum ve kuruluşlarının oluşan sosyal ve siyasal yapı içinde kendilerini sorgulamaları gerekmektedir. Yöneticilerin sorumluluk ilkesiyle hareket etmesi ve yapılan tüm katliamların hesabını sorması yanında; inançsal gerçekliğimizi de kabul ettirmesi gerekir.

Ey cellat! Biz ölmedik!

“Pir sultan abdal’m can göğe almaz
haktan emr olmazsa irahmet yağmaz
su ellerin tası bana hiç değmez
ille dostun bir tek gülü yaralar beni”
(Pir Sultan Abdal)

Alevilere yönelik bildik nefret söylemleri devam ediyor. Toplumun tümünü temsil etmesi gereken devlet kurumlarının Alevilere nasıl militanca baktıklarını herkes görüyor. Alevilerin yıllarca bildikleri, söyledikleri ve maruz kaldıkları inkarcı, imhacı ve nefret dolu bakış açısının ne kadar cüretkar olduğuna bugünlerde şahit oluyoruz.

Kimin ne olduğuna, nasıl yaşayacağına, nasıl davranacağına karar verme yetkisini kendisinde gören yaklaşımlar, topluma giderek daha çok korku salmaya çalışıyor. Görünen odur ki devlet dizaynı içerisinde Alevilerin olması gerektiği yer, Başbakan tarafından çiziliyor. Devletin Alevi politikası da böyle bir dönemde şekillenmiş oluyor. Devlet, Sayın Başbakan şahsında kendi Alevisini, görmek istediği Alevi’yi tanımlıyor, tarif ediyor ve bu tanıma uygun da önümüzdeki dönemde düzenlemeler yapacağa benziyor. Diğer yandan devletin asimilasyoncu politikalarına karşı direnecek olan Alevi kesimi içinde kahramanlar üreterek, bu kesim ile de ilişkisini yeniden düzenliyor. Nasıl ki, Alevilerin demokrasi ve birlikte yaşama arayışlarını CHP şahsında bloke ediyorsa, aynı şekilde benzer sahte kahramanlar yaratarak, özgürlükçü ve demokratik Alevi çıkışının önünü almaya çalışıyor. Sayın Başbakan, Aleviler içerisinde devleti en çok derinlemesine örgütleyen kişi oluyor. Başbakan’ın Alevilere karşı yürüttüğü politikalar, derin devletin, Gladyo ya da Ergenekon’un ve ulusalcıların örgütlemelerinin Aleviler içerisinde derinleşmesini sağlıyor. Bu yapının güçlenebilmesi için Başbakan’ın büyük bir çaba harcadığını söylemek mümkün.

Toplum içinde kin ve nefreti artıran bu söylemlerin; Türkiye’nin geleceğine de, Müslüman topluluklarının huzur içinde birlikte yaşama isteklerine de bir katkısının olmadığı açıktır.

Biz Alevilerin bu dönemi doğru okumamız gerekiyor. Bu süreçte herkesin farkında olduğu gibi Ortadoğu’da yeni bir düzenleme yapılmaktadır. Bu düzenleme içerisinde ya kendimiz olarak var olacağız; ya da derin, açık kirli ilişkilerin, siyasetin kurbanları haline getirileceğiz. Bu temelde Alevilerin sadece kendisi olması, karşıdakine benzeşmemesi ve benzeşme siyaseti üzerindeki iktidar beklentilerinden kendini tanımlamaktan ısrarla kaçınması gerekmektedir. İktidarların kirletici, özünden koparıcı, çatışmacı ve ondan beslenen düzeni içerisine girmemelidir. Kendini orada tanımlama ve var etme yanlışına düşmemelidir. Bugün en çok Aleviler bu çizgi içerisine çekilmek istenmektedir.

Öyle ki Alevilerin kendi varlıklarını ifade ettikleri kurumları, etkinlikleri, Pirleri, cemaatleri önemli günleri, anmaları haber konusu bile olamazken, kirli ittifakların yönlendirdiği tartışmalarda meze haline getirilmek istenmektedirler. Özellikle bu meseleye, Başbakan’ın etrafında yönlendirilen bu tartışmalar siyasetin en basit kuralı olan “sonuçları kime yarıyor?” şeklinde bakabiliriz.

PSAKD Genel Kurulu yapıldı

Bu tartışmaların bizleri meşgul ettiği şu günlerde Alevilerin etkin kurumlarından olan Pir Sultan Kültür Derneği’nin genel kurulu yapıldı. Medyamız bu genel kurulu görmedi. Burada neyin tartışıldığını, Alevileri nelerin beklediğini, konuşmadı. Önemsemedi. Bu durum aslında Alevilerin ne kadar kendileri olarak görülmek istendikleri ile de ilgilidir. Alevilerin böylesine yalnızlaştırılması, uzun süredir devam eden bir politikanın sonucudur. Aleviler, kurumları, temsilcileri ve beklentileri ile konuşulmak istenmemektedirler. Siyasal iktidarın gerginlik siyasetinin malzemesi olma ötesinde bir değerleri olmadığının resmi, bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Genel kurul öncesi ve genel kurul esnasında ortaya konan tavır; takdire değerdir. Gerginlikten uzak, çoğulcu ve demokratik bir tartışma ortamı içerisinde yeni yönetimini seçmiştir. Emeklerinden dolayı Sayın Kemal Bülbül ve yönetici arkadaşlarına teşekkür ederken, yeni seçilen genel başkan Müslüm Doğan ve yönetim kuruluna çalışmalarında başarılar diliyoruz.

Hizmet hak içindir…

Dersim…

Önümüzdeki günler yine katliamların anıldığı bir güne şahitlik edecek. 4 Mayıs. İnsanın insana yapabileceğine inanıldığı bir zulmün yıldönümü. On binleri kefensiz toprağa verdiğimiz, yine on binlerin vatansız bırakıldığı tarih. Dersim’de Kürtler öldürüldü; Dersim’de Aleviler öldürüldü. Ve istendi ki Dersim’de Kürt kalmasın… Ve istendi ki Dersim’de Alevi kalmasın… Zulmün makineleri öyle çalıştı. Yaşayan, hareket eden her canlı bundan nasibini aldı. Zulüm ne kadar derinse, yaşama gönül vermişlerin direnişi de o kadar güçlü oldu. Ve; Dersim Kürt kaldı. Dersim, Alevi kaldı. Ve Dersim’de yürekler soldan attı.

Ey cellat! Biz ölmedik!

Madem ki ben bir insanım…

“Daimi’yim harap benim
Ayaklara türap benim
Aşk ehline şarap benim
Madem ki ben bir insanım”
(Aşık Daimi)

Alevilere dair tartışmalarda en çok dile getirilen konulardan bir tanesi Alevi örgütlenmelerinin Alevilerin talepleri konusunda hemfikir olmadıklarıdır. Oysa ki tüm Alevi kurumları hatta birbirinden siyasal anlamda çok farklı mecralarda bulunan Alevi yapıları temel sorunlar konusunda, talepler konusunda hemfikirdirler; hem de yıllardır bunu basın medya önünde, sıkça tekrarlamalarına rağmen devlet ve devlet destekli kamuoyu tarafından görmezden gelinerek tüm politik duruşlar, Alevilerin parçalanmışlığı üzerinden siyaset üretmeye devam etmektedirler.

Bu niyete bağlı durum Alevi asimilasyonunun sürdürülebilmesi ve cumhuriyetin öngördüğü tekçiliğin hakim kılınabilmesi için kullanılan bir söylemdir. Farklılıkların bir zenginlik olduğunu söyleyenler dahi Alevilerin kendi arasındaki tarikatsal ulusal ve siyasal farklılıkları toplumsal sorunları yerine getirmemek için kullanması da Aleviliğin bu coğrafyada ne kadar kabul edilemez olduğunu gözler önüne sermektedir. Alevilere yönelik önyargılar bilinçaltı örgütlemeler son yıllarda aleni bir şekilde kendisini dışa vurmaktadır. Ortadoğu’daki gerginlikler siyasal İslam’ın yaratmış olduğu hava Alevileri, bu coğrafyada nefessiz bırakmaktadır. Alevilerin korkularını örgütlemek üzerinden siyaset yapanları besleyen bu durum Alevilerin çaresizliğini resmi olarak ortaya çıkarmaktadır. Çaresizlik kendisini inkara kadar götürebilmektedir. Bugün, birçok kurumun Alevi’nin kendisini ve inancının gereklerini göğsünü gererek sahip çıkacağı bir ortam görülmemektedir. Kürt siyasetinin ve sosyalist sol cephenin yaratmış olduğu özgürlükçü ortamda kendisi gibi var olabilme alanları olsa da geniş kitleleri kapsayıcı, özgürleştirici ve Aleviliğin temel değerleri ile örtüşen bir alan yaratılamamıştır. Alevilerin örnek alabileceği bir ilişki, bir temsiliyet ve güven ortamının olmayışı, Alevilerin kendilerini Ortadoğu’nun yalnızları olarak hissetmelerine neden olmaktadır.

Kendisi olamayan, kendisini özgürce ifade edemeyen Aleviliğin ve Alevilerin bu durumundan siyaseten yararlanmak şahsi, siyasal menfaatler için Alevilerin çıkmazlarını örgütlemek, bu topluma yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Bu haksızlık yıllardır düzen partileri tarafından yapılmaktadır. Her seçim döneminde Alevi kimliği temsiliyete kavuşmamakta ve korku siyasetinin esiri olmaktadır. Sıradan olma, hiçleşme algısı ve olgusu, dünyaya böyle bir pencereden bakan felsefi yaklaşım Alevileri asimile etmek isteyenlerin Alevilere karşı kullandıkları bir alana dönüşmektedir.

Aslında Alevilerin sorunları çok basit ve bellidir. Basite ve belli olana karşın takınılan tavır bir ölçüttür. Alevilerin elinde bir terazisi vardır ve görünen odur ki önümüzdeki süreçte daha adil davranacaktır.

Ölçülerini bilmek onunla karar vermek toplumsal yapının kendisini koruması için şarttır. Birlikte yaşama, birbirini kabul etmekle mümkündür. Tüm toplumların birbirlerinin yaşam biçimine, değerlerine, inançlarına saygı duyması gerekmektedir. Kendinden taviz vermek anlamına gelmeyen bu durum, birlikte yaşamanın olmazsa olmazıdır. Hiç kimsenin yaşam biçimi başkasının yaşam alanına müdahale değildir. Aksine onların yaşam alanının korunması, güzelleşmesi ve anlam kazanmasıdır. Ortadoğu’nun muhteşem tarihi geçmişi birlikte yaşama kültürüyle ortaya çıkmıştır.

Bunun tekleştirilmeye, yok edilmeye kalkıldığı yıllarda ise, bugünkü gibi cehennem ortaya çıkmıştır. Bunun sorumluluğunu almamak, buna ortak olmamak, insani bir durumdur. Bu cennette herkese yer vardır. Ve tüm farklılıklarımızla mümkün olacaktır…

Kürt Alevi uyanışı

“İlim ilim bilmektir/ ilim kendini bilmektir”  Yunus Emre

30 Mart seçimleri Aleviler için yeni bir sürecin başladığını göstermektedir. Korkularına mahkum edilmek istenen Kürt Aleviler, üstlerindeki ölü toprağı silkelemeye başladılar. Onlarca yılın siyasi istismarcılarına cevap olabilecek bir seçime imza attılar. Başta Dersim olmak üzere Elbistan, Pazarcık, Nurhak,  Adıyaman, Malatya, Hınıs, Varto gibi Kürt Alevilerinin yaşadığı bölgelerde klasik tercihlerin ötesinde BDP- HDP oylarını katlayarak devletin politik yaklaşımlarına itirazını ortaya koymuştur.

Kürt Alevilerinin yoğun olarak yaşadığı bu bölgeler, devletin ve de devletin sivil faşist güçlerinin saldırıları altında bulunmaktadır. Dersim hariç diğer Kürt Alevilerinin yaşadığı bölgeler, Sünni kökenli Türk nüfusuyla iç içe geçmiştir. Hem kimliksel hem ulusal hem de dinsel anlamda saldırı altında bulunan bu bölgeleri genel tercihlerinin soldan yana olmasından da kaynaklı bir üçüncü saldırıya da maruz kaldıklarından boşaltılmış durumdadır. Geriye kalan nüfus genel bölgenin yüzde 10-15’ine tekabül etmektedir ve bu bölgelerde Kürt Sünni nüfus yok denecek kadar azdır. Ne kimliksel ne dinsel anlamda ağırlık oluşturacak bir alan söz konusudur. Fakat kimlikli duruş, siyasal temsiliyet ve geçmişten günümüze yürütülen devrimci mücadele bu alanları da direniş için potansiyel bir temsiliyet alanı haline getirmiştir.

Kalender Çelebi’den Sinan Cemgil’e uzanan direniş bu topraklarda halen tüm imkansızlıklara rağmen devam etmektedir. Kimilerinin siyaseten arındırılmış, kimliksizleştirilmiş ve iktidar ortağı olma arzusu içinde dayatmış olduğu siyasete karşı da bu seçimlerde tavır alınmıştır.

Klasik siyasetin yıllardır örgütlediği ve özellikle Maraş’ta çirkince hayata geçirilmek istenen CHP- MHP ittifakı çökmüştür. Elbistan’da CHP’nin MHP’ye Pazarcık’ta MHP’nin CHP’ye oy vermesi gibi bir çalışma Alevi toplumu tarafından itibar görmemiştir. Bu ittifakın her iki tarafı seçimleri hem Pazarcık’ta hem Elbistan’da kaybetmiştir. CHP’nin daha Maraş Katliamı’nın sorumluları ortadayken ve sorumlular hesap vermemişken, böyle bir ittifaka Alevileri dahil etmek istemesinin cevabı da böylece verilmiştir.

Bugün hala Maraş Katliamı’nın anmaları Maraş’ta yapılamamaktadır. Yapılan anmalara ülkücüler, milliyetçiler tarafından saldırılmaktadır. Yine Suriye örneğinde gördüğümüz gibi ülkücü ve milliyetçi cephe El- Kaide ile el ele Alevi ve Kürt katliamı yaparken böyle bir ittifakın Maraş’ta gündeme getirilmiş olması başka bir siyasi ahlaksızlıktır. Eğer kim ki böyle bir ittifakı meşru görüyorsa bu katliamların da hesabını vermesi gerekmektedir. Kimse katilleri ve varlığına kastedenleri bu kadar meşru gösteremez.

Kimliği, kişiliği olmayanların temsiliyeti olamaz. Eğer biz kendimiz olamıyorsak, başkalarının bizlere itibar etmesi de mümkün değildir. Kendisine itibar etmeyenlere niye başkaları itibar etsin ki? O anlamda son seçimler Kürt Alevilerinin kendileri olma yolunda attıkları ciddi bir adımdır.

Oyların çokluğu azlığı, seçimin kazanılıp kaybedilmesi tartışmasının ölçütü ne kadar kendimiz olduğumuzla ilgilidir. Pazarcık’ta görüldüğü gibi talepleri kimlikleri hiçbir zaman ciddiye alınmayan Kürt Alevilerinin HDP şahsında attıkları adım, artık Pazarcık’ın Kürtsüz, Alevisiz, solcusuz düşünülemeyeceğini ortaya koymuştur. Artık her siyasi güç, bu kesimin kimliksel varlığını kabul ederek adım atmak zorundadır. İşte kazanan kimlikli duruş, budur. Bu anlamıyla Kürt Alevileri geleceğin siyasal arenasında yer alacaklarının mesajını da vermişlerdir. Bölgeden başlayan bu hareketlilik, inancımız odur ki önümüzdeki süreçte metropollerde de kendisini hissettirecektir. CHP başta olmak üzere tüm siyasal güçler, bunu görmüşlerdir. Bu durumu Kürt Alevilerinin yeniden uyanışı olarak okumak mümkündür.

Bu uyanışı farklı yorumlamak; Alevileri 90 yıllık cumhuriyetin inkarcı, imhacı politikalarını aklamaya çalışmaktır. Ortaya dökülen onca bilgi, belge ve kirlilik var iken buna kalkışmak Alevilerle dalga geçmek olur ki, o devir de çoktan geçti.

Alevi asimilasyonuna karşı direnişin adı; kadındır

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde,
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,
Noksanlık da eksiklik de senin görüşlerinde”
(Hacı Bektaş Veli)

Aleviler kendilerini izah ederken bunu da sıkça kullanırlar. Bu felsefe bizim aslında binlerce yıldır kullandığımız bir felsefe. Pratiğe baktığımızda ise görünen durum benim açımdan Aleviler asimilasyona uğramasıyla ilintilidir. Çünkü eğer Alevilik felsefesinden yaratılan toplum, kadın bakış açısını incelediğimiz zaman aslında kadın bakışlı bir hareket içinde şiddeti barındırmayan bir hareket. Alevilikte ölüm cezası yoktur, topluma kazandırmak üzere bir cezalandırma sistemi vardır. Bugün Avrupalıların kendi iç hukukları olarak bir altyapı olarak dile getirilen bir yöntem ile yürüyen bir topluluğu bugün gelmiş olduğu nokta ile karşılaştırdığımız zaman -ki iktidardan uzak durmuştur ve iktidardan uzak durmak aslında erkeğin egemenliğinden de uzak durmaktır. İktidar aslında erkek egemenlikli bakış açılarının, inançların ve siyasetin elinde olduğu için Alevilik bundan da uzak durarak kadına da yakın, kadın bakış açısını da içinde barındıran bir gerçeklikle bunu da şairleri ozanları deyişleri, nefesleri ile sıkça dile getirmiş ve ibadet şekillerini de buna göre düzenlemiş bir inançtır. Bu inançta kadınların erkeklerin birbirinden ayrılmadığı aynı mekanda ibadet ettikleri yine postta -ki her ne kadar pir oturuyorsa mutlaka ananın da onun yanında onun sağ kolunda oturuyor olması şeklinde bir hukuk ile bugüne gelmiş olan alevi inancı var. Uğramış olduğu asimilasyon, uğramış olduğu katliam, asimilasyon sonucu giderek kendi kendisini değiştirmeye başlamıştır. Kendisini değiştirdikçe de kadının konumu da erkek egemenlikli merkezi bir yapıya doğru ilerlemiştir. Geçmişte köylerde kendi imkanları ile hayatlarını idame ettiren Aleviler diğer toplumsal yapılarla daha da içiçe geçmesi ile birlikte onlarla komşuluk ilişkisi onlarla bir birlikte yaşama hukuku içerisine girdiği zaman komşularının da bakış açısıyla merkezi o erkek egemenlikli asimilasyon, tekleştirme mantığıyla birlikte de Aleviler de kendi değerlerinden uzaklaşmaya başladılar. Aslında asimilasyonun Alevilerde ne kadar derin olduğunu anlamak için Alevilerde kadının durumuna bakmamız lazım. Kadın ne kadar toplumun ve hareketin içerisindeyse orada Alevilik hakimdir. Kadın ne kadar Alevi hareketin içerisinden uzaklaştırılmışsa, o zaman başka durumlar orda var demektir.

Alevi kurumlarında kadın bırakılmamıştır.

Bizde de şu an son dönemlerde göze çarpan ve aslında ciddi bir biçimde yadırganan, mesela sıkça da dile getirilen noktalardan bir tanesi de Alevi kurumlarında neredeyse kadın bırakılmamıştır. Yönetici düzeyindeki kadınlar parmakla sayılacak kadar hatta numunelik düzeyindedir.

Alevi derneklerde yönetim düzeyinde çok sayacağımız hepsinin içerisine baktığımızda bir elin parmakları kadar bile yönetici bulamıyorsunuz. Erkek egemenlikli bir organizasyona gittiğinizde örneğin ceme gidiyorsunuz, cemde şu yapılıyor: kadınlar sağ tarafa erkekler, sol tarafa. Siz bu mantıkla bir topluluğa baktığınız zaman orada hiçbir şekilde kadın katılımını göremezsiniz yine siz eğer bu cemaat ki eşitlikli ve toplumcu bir kültürden geliyor, hiçbir zaman Kırklar Meclisine Hz Muhammet, peygamber sıfatıyla girememiştir ve o eşitlikçi çember içerisinde yerde onlarla birlikte diz çökerek oturmuştur. Şimdi bizim cemevlerimizde yüksek bir mekan yüksek mekanın etrafında toparlanmış idareci bir yapı, pir rehber zakir dernek başkanları da onların yanında oturur pozisyonda bir temsiliyet yaratılıyor. Bu, Alevi değerlerinden uzaklaşmaktır.

Siz o değerlerden uzaklaştığınız zaman zaten orda kadını bulamazsınız. Siz oraya kadını sokmuyorsunuz bir kere. Siz oraya kadını ne için sokuyorsunuz. O egemen kültürün parçası olarak sokuyorsunuz. Başlarını örterek bunun gibi değer yargılarını toplumun içine taşıdığınız zaman o toplumdaki güvensizliği artırıyorsunuz. Kadının şehirdeki özellikle kapitalist dünyadaki egemen olan bakış açısı içerisinde ki bizdeki büyük yanlışlardan bir tanesidir. Nasıl ki belirli kıstaslar belirleniyorsa kadınlar için; kapalı kadın, namuslu kadın, ideal kadın, açık kadın da bizim cephemizdeki şeklin öne çıktığı, özün yitirildiği ki Alevilik bir öz hareketidir. Bir şekil hareketi değildir. Eğer siz onu şekle koyarsanız, bizim o köydeki kofili kadınlarımızı gerici bir topluluk olarak algılayacaksınız. İlericiliği etek ölçülerine indirgerseniz. Şimdi bizim topluluğumuz bu hale getirilmiş, bizim bakış açımızdaki öz, değer, biçim, değerin ne kadar tanınıyor olması, çocuklarımıza bırakacağımız mirasın ne kadar olduğu ile ilgilenmeyen, şimdi şu andaki kadın hareketi erkeklerin egemenlik kurma savaşlarının başladığı biçimiyle, bir kavgaya benziyor. Biz şu anda aslında alevi toplumları içerisinde erkek egemenlikli bir Alevilik yaratmaya çalışıyoruz çünkü erkek egemenlikli bir Alevilik devletle merkezi otoriteyle çok rahat uzlaşıyor çünkü mesela bir kadın merkezli hareket geliştirildiği zaman siz tekleştirici zihniyetin karşısına dikilmiş oluyorsunuz. Bak biz sizin dışınızda değiliz gibi içselleştiriyoruz.

Merkezi otoriteye yakın olmak, merkezi otoriteyle uzlaşma kültürü içerisinde yol yürüme kültürü ile doğal Aleviliğin ve bu merkezi otoriteye bulaşmamış Aleviliği birbirinden ayırmak gerekiyor. Tehlike olan akımların Osmanlı merkezi ile irtibatta olan bir akım olduğunu da görmezden gelmemek lazım. Doğrudur böyle bir akım mevcuttur Alevilerde ve merkezi otoriteye ne kadar yakınsanız o merkezi otorite sizi asimile ediyor ve kendi değerlerini sizde yaşatıyor. O kurumların birçokları özellikle de 1500’lü yıllarda Yavuz Sultan Selim’in müdahalesiyle gerçekleştirilen ve Hacı Bektaş’la hiçbir şekilde hukuki bir bağı olmayan Balım Sultan tarafından dizayn edilmeye başlanan akım, zaten Alevi toplumu içerisinde ciddi bir karşı koyuş yaşamıştır. O Alevi topluluğudur esas alınması gereken. Alevi felsefesi esas oradan şekillenmiştir. Müdahaleye maruz kalmadan oradan yol sürek gelmiştir. Şimdi çok derinlere gitmeden bunu düşünelim.

Osmanlı döneminde bir Kara Fatma vardır. Pazarcık’ta silahlı güçleriyle birlikte gezen. Ciddi bir otoritedir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarına gelelim. Seyit Rıza bilinir. Seyit Rıza’nın yanında Bese’yi anmadan kimse geçemez. Erkek egemenlikteki bakış Bese’yi unutturmaya çalışıyor ama Bese yanındadır ya da Alişer’in kafası kesilmiştir. Alişer’in kafası kesilmiştir ama Alişerin yanında aynı zamanda Zarife vardır ve Zarife aynı güç ve otoriteyle ordadır ve Zarife’nin de kafası kesilmiş başı gövdesinden ayrılmıştır. Aynı mekanda aynı şartlarda aynı yerlerde bir yaşam sürdürmüşlerdir. Onun için o kökenli yani Aleviliğin otantik değerleri ile gelen köydeki o bizim devlet müdahalesine maruz kalmayan yerlerde kadının hükmünün daha ağır olduğunu merkeze doğru gittikçe de bunun kabul edildiğini de görebiliyoruz. O anlamda Alevilikten Alevi toplumu ne kadar uzaklaşırsa o kadar erkek egemen bir Alevilik kültürü gelişiyor ama Alevilik değerlerine ve kültürüne sahip çıktığın anda ve ona yüklendiğin andan itibaren de kadın merkezli kadın bakışlı bir Alevilik ortaya çıkıyor. Bunun en iyi örneklerini biz köylerde cemlere gittiğimizde farklı bir manzara ve atmosferle karşılaşıyoruz ama şehre gelip oradaki Cemevlerine girdiğimiz zaman da çok daha değişik, kimi zaman hiç benzetilmeyecek düzeyde bir yaklaşım ile karşılaşıyoruz mesela halkın otantik yapısını kaybetmeyen mesela Adıyaman’da bazı Alevi tarikatlaşması var, Mezopotamya’ya gidince Kakailer, Yarasanlar şahsında ortaya çıkan bir Alevilik var, hala kendini koruyabilen bir Alevilik var orada kadının çok daha etkin olduğunu görebiliyoruz. Mesela bizim Adıyaman’da yaptığımız son çekimler var, bariz bir şekilde kadının etkin ve hakim bir şekilde cemde bulunduğunu o rahatlığı nasıl temsil ettiğini görebiliyoruz.

Bu da Alevi asimilasyonu ile birlikte kadının Alevi hareketinde değer kaybına ve erozyona uğradığını görüyoruz. Bugünkü Alevi hareketinin Alevilerin Alevilikle bağları ve onun otantik yapısına olan bağlılıkları ve bağlı olmamaları mesafesiyle bu yol ölçülür.

Tarihi erkekler yazdığı sürece tabii ki kadınlar görülmeyecek. Denizli’de abdallar içerisinde cem bağlayan kadınlar var. Mesela kadın cem yönetmek istiyor ama izin verilmiyor. Çünkü erkek otorite onu görmek istemiyor.

Aslında bir temsiliyet ruh hali karşısındakine kendini kabul ettirme pozisyonuna girdiği zaman doğal olarak oradaki hakim olan bakış açısı şekil itibariyle de bize yansıyor. Şekilcilik giderek gelişiyor ve Alevilikten uzaklaşılıyor. Bu da bir realitedir ki toplumların gelenekleri görenekleri kültürleri hep kadın üzerinden şekillenmiştir. Erkek üzerinden yol almamıştır. Alevilerin kültürünün ne olduğuna bakmak istediğinizde erkeklere nadiren rastlarsınız, kadınlarda bunun bütün öğelerini görebilirsiniz. Bir misafir ağırlanmasından, hizmet edilmesine kadar bunun hepsini kadında görebiliriz. Onun için Alevi hareketinin bu asimilasyonla içerimize sızdırılmak istenen anlayışa direnebilmesinin de yolu kadının aktif olarak kadın hareketinin içine katılması ile mümkündür. Eğer Alevi hareketinde kadının gücü yükselir kadın katılımı artar ise bu asimilasyonun önüne geçilir.

Erkek bakış açısıyla asimilasyona direnmek mümkün değildir.

Erkek bakış açısıyla asimilasyona direnmek zor gözüküyor. Bu Kürt meselesinde de böyle. Yıllarca belki Kürt erkeği meclisteydi, şehirdeydi ama bir kültürel temsileyeti hiç bir şekilde yaratamamıştır. Bugün eğer Newrozlarda, 8 Martlarda, alanlarda kadınları ve onların rengarenk elbiselerini gördüğünüzde “işte Kürtler” diyebileceğiniz bir durum ortaya çıkıyor. Alevi kadının da da siz İmranlı’ya Adıyaman’a gittiğinizde, Tahtacı köylerine çıktığınızda, “işte Alevilik” diyorsanız işte o kadının Alevi hareketinin içerisinde olması gerekiyor ki, asimilasyona karşı koyuş yaşanabilsin. Bu durum Alevi hareketinin direnmesi, asimilasyona karşı koyabilmesi, Aleviliği anlamlandırmasıdır.

Saz; Alevi filozofyasıdır

Senin nur cemalin bana cennettir
Ayrılıp kavuşmak büyük nimettir
Niyaz alıp niyaz vermek murattır
Hamdu selam olsun artık görüştük, gelip kavuştuk
(Büyük Tacım Dede)

Emeğe saygısızlık, sömürü, tüketim, yozlaşma bunun bütün bir kimliksel temsiliyetinin olduğu bir noktadayız. Değerler alınıyor, toparlanıyor ve bu değerler karşısında gerekli saygı ve ilgi gösterilmiyor. Erdem Baba’yı yolcu ettik ve gördük ki Erdem Babanın deyişlerinin, onun sazının telinin tınısının hırsızları, orada yoklar. Biz bunu Pir Mehmet Yüksel’nin cenazesinde de gördük. Bu, büyük bir acıdır. Bunun toplumun değerlerine, toplumun kültürüne ne kadar büyük bir saygısızlık olduğunu herkesin görmesi gerekiyor. Toplumun kendisinin de bu kültürü sahiplendiğini ortaya koyması gerekiyor.

Erdem Baba ve niceleri, binlerce yıl önce gelen bir tarihi mirasın temsilcileridir. Bu mirasın aktarımı da, devamı da o kadar kolay olmamıştır. Binlerce yıllık değerleri babadan oğula aktararak bugüne taşımış olan, okuma yazması olmayan; ama beyinlerinde binlerce deyiş, gülbank, beyit bulunduran insanlar bunlar. Erdem Baba’lar, tarihin ta kendisidir. Bu yüzden onlara sahip çıkmak tarihine, topraklarına, yaşamına sahip çıkmaktır. Asimilasyona karşı durabilmek için de, asimilasyonun temsilcilerine karşı dik durabilmek için de bu kültür mirasına ihtiyaç duyarsınız.  Bunun farkında olmalıyız.

Şu anda sistemin yaptığı zaten bu değerleri unutturmak, insanları bu değerden uzaklaştırmaktır. Çünkü Erdem Baba’yı, Büyük Tacım Dede’yi unuttursak, Aleviliği unuturuz. Aleviliğin unutulması, Aleviler içerisinde “ucube” bir durum yaratır.

Alevilik adına bazı şeyler rahatlıkla dejenere edilebiliyorsa, değerlerin kendisinin unutturulup, değerlerin kendisine sahip çıkılmayıp onlar bir kenara itildiği içindir. Oysa Alevi felsefesinin, Alevi örgütlenmesinin, Alevilerin, yeniden kendilerini bu modern dünyada ifade edebilmelerinin yolu, bu kaynaklarına geri dönebilmektir.

Bunu biliyoruz; çünkü biz bu gerçeği “Dağın Filozofları”nda gördük. Dağın Filozofları yayına başladığı andan itibaren onun çevresinde, onun değerleriyle beslenen kaynakların tümü birdenbire anlamsız hale geldi. Yağmacıların cesaretleri kalmadı, kırıldı. Erdem Baba’nın çıktığı bir sahnede, Erdem Baba’nın deyişlerinin çaldığı bir yerde, Mehmet Mustafa’nın çaldığı bir yerde, Büyük Tacım Dede’nin sesinin yükseldiği bir yerde, hiç kimse Alevi değerlerinin kullanarak, Alevi asimilasyonuyla yol alamayacağını bilir, görür.

Biz ise toplumun bu değerlere inanılmaz bir biçimde sahip çıktığını gördük. Bunların daha çok dinlenilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda Alevi toplumu çok müsait olduğunu bize gösterdi. Mesela biz yıllardır bu alanda yayıncılık, televizyonculuk yaparız; ama Dağın Filozoflarını yayına koyduğumuzda, aldığımız etki ve güç kadar hiçbir yerden güç alamadık.

Asimilasyon ne kadar derinleşirse, bu değerlerden o kadar uzaklaşıyoruz. Zamanla, bu değerlerimizi adeta başa belaymış gibi görüyoruz. Mesela durum, Kürt meselesinde de böyledir. “Kürtlüğe sahip çıkmayın” diyerek toplumun asimilasyonunun sürmesi ve devlet politikalarının devam etmesi sağlanıyordu. Burada da böyledir. Alevi kimliğinden uzaklaştırmanın bir yolu da onu kendi kimliğinden utanır hale getirmektir. İnsanların sazından bile utandırılır hale getirildiler. Alevi olmasından utanması gibi olguların geliştirilmesi boşuna değil. Bu asimilasyonu daha da geliştiriyor.

Kendisinden utanan bir topluluk, çok daha hızlı asimile ediliyor. Hakikatçilik ve geleneksel Alevicilik; yaşayan Aleviliğin dıştalanması, ötekileştirilmesi çalışması zaten şehir merkezlerinden yürütülüyor. Bu bir devlet politikası olarak var ve uygulanıyor. Ama Alevi topluluğunun kendisi o tınıyı duyduğu zaman en derinlerine kadar, en iliklerinde kadar bir dönüşümü yaşayabiliyor.

İşte bu, toplumun kendisine olan özlemidir. Bu özlemin son temsilcilerinden birini daha yolcu ettik. Erdem Baba. Uzun süredir zorluklarla hayatını idame ettirdi ve zorluklarla bugünlere geldi. Uğur olsun.

Ama en önemlisi gençler,  tıpkı cenazede, Erdem Baba’nın yanı başında bağlama çalan genç kızımız gibi, bu sese sahip çıkacaklarını gösterdiler. Bu sesler sadece bir tını değildir. Bir yaşam filozofyasıdır.

Alevi uyanışı sürüyor

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakkı göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali
 (Edip Harabi)

Alevi uyanışı sürüyor. Binlerce yıllık saldırıların yaratmış olduğu kırgınlık, kızgınlık ve korkular aşılıyor. Özellikle ana göbekte bulunan -Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Dersim, Erzincan, Kayseri – Kürt Alevileri kendilerini haykırmanın mutluluğunu ve heyecanını yaşıyor. Her fırsatta kendisi olmak isteyen Alevilere karşı, Alevileri korkularına mahkum etmeye çalışan devlet ve onun gizli açık kurumlarının bu uyanışı engellemek için yeni korkular, saldırılar ürettiği görülmektedir.

Özellikle Ak Parti çevresinden, siyasi kadroları tarafından körüklenen söylemler, korkuları tetiklemek için bilinçli olarak üretilmektedir. CHP cephesini beslemek istedikleri ve Alevileri CHP’de toparlamak yönünde devletsel bir refleks içinde oldukları görülmektedir. Yıllar devletin Alevi politikalarının değişmediğini asimilasyonun temel bir yöntem olarak devam edeceğini göstermektedir. Gezi’de ortaya çıkan durum her ne kadar devletin Alevi politikasını bir kez daha gözden geçirmesini zorunlu bir hale getirmişse de, devlet içindeki değişik kanatların konu Alevilik olunca ortak bir tavır içinde olduklarına da şahit oluyoruz.

Alevilerin ehlileştirilmesi, Sünnileştirilmesi, devletle ilişkili bir inanç haline getirilmesi için Suriye’de katliamlarda hedef haline getirilerek, evler şahibeli bir şekilde işaretlenerek, İstanbul Şahintepesi, Kartal, Gazi, Diyarbakır cemevlerinde olduğu gibi ibadet yerlerine yönelik provokatif saldırıları gündeme taşıyarak, Alevileri teslim almaya çalışmaktadır.

Teslimiyet benzeşmeyi dayatmaktadır. Yüzlerce “Alevi dedesi” olduğu iddia edilen insan Kabe’ye taşınmıştır. Bununla; Alevi algısı devletin istediği merkeze yönlendirilmek istenmektedir. Merkez asimilasyonun boyutuyla ilgilidir. Devletin Alevileri ne kadar kendisini tanımaz hale getirdiğinin görülmesi açısından ibretlik bir durumdur. Gri pasaportlu dedelerin yeni icraatı olarak bu ziyaret devletin Alevi düşmanlığının resmi olmaktadır.

İnançları devlet merkezli yönetmek isteyen zihniyetin cumhuriyetle yaratmış olduğu Alevilerin, 12 Eylül ile birilikte Sünniliğe geçişinin tamamlanması sürecinin halkları olarak görülmelidir.

1940’lara kadar askeri olarak sağlanan hakimiyet, 1940’lardan 1980’e kadar başta Kürtlük, Alevilik olmak üzere tüm inanç ve farklı kültürlerin bitirildiği, içinin boşaltılarak unutturulduğu yıllar ve 1980 sonrası da asimilasyonun tamamlandığı Türk-İslamcı toplumsal, tekleştirilmiş yapının yaratıldığı yıllar olarak yönetilmiştir.

Kürt siyasetinin 12 Eylül’e karşı yaratmış olduğu direniş, tüm bu planları boşa çıkarırken, planın parçası olanlarla uyanışın çevresinde toparlananların mücadelesi bugün halen devam etmektedir. 12 Eylül’ün ürünleri Alevi asimilasyonunun tamamlanan kesimi, din değiştirmiş kesimi olurken, Kürt siyaseti kendi özüne bağlı, kendisi olan Aleviliğin arkasında durmuştur. Değerlerin yaşatılması, binlerce yıllık kültürel ve sosyal değerlerin yeni nesillere taşınması için büyük bir direniş vermiştir.

Binlerce Alevi genci bu direnişin bir parçası olarak, Hüseyni bir duruş sergilemiş, Alevi uyanışı, Kürt uyanışının harçları olarak büyük bir miras yaratmışlardır. Bugün Alevi asimilasyonuna karşı en büyük direniş işte bu mirastan beslenmektedir. Alevi sosyal hayatı, kültürel zenginlikleri bu direniş içerisinde toplumun tüm kesimlerine yayılarak büyümekte, itibar görmekte ve birlikte yaşamanın en güzel cephelerinden birini oluşturmaktadır. Alevilik gelişen bir değer olarak, herkesin dikkate alması gereken bir güç olarak artık varlığını hissettirmektedir.

Alevilerin yaşadığı her yerde korkularına teslim olanlar ile direniş geleneğinin temsilcileri arasındaki ayrışma derinleşmekte, Aleviler yeniden deyişler söyleyerek, semaha durmaktadırlar. Saldırı ne kadar büyükse, direnişte o kadar köklü ve derindir. Derinden gelen bir dalga, ses Alevi camiasında dolanmaktadır. Köklerine davet etmektedir. Hak ve hakikate davet etmektedir. Munzur’un, Düzgün Baba’nın, Ali Kute’nin, Elif Ana’nın, Pir Tacım’ın, Ocaxe Bakê’nin, Hemî Tazı’nın, Salmanê Pok’ın… Nice evliyanın, ermişin ruhu herkesi kendisi etrafında pervane olmaya davet ediyor. Ocakların dumanı tütüyor. Ya Hüseyin…