Ana Sayfa Blog Sayfa 195

ÇGD ve TGS’den gazetecilerin davasına katılım çağrısı

ÇGD Ankara Şube Başkanı Demet Aran ve TGS Ankara Şube Başkanı Sinan Tartanoğlu, tutuklu gazeteciler için Amed’de olacaklarını belirtti

Diyarbakır’da 8 Haziran 2022 yılında gözaltına alınıp tutuklanan 16 gazetecinin ilk duruşması yarın görülecek.

Gazeteci meslek örgütleri, tutuklamaların gazeteciliği sindirme ve haber alma hakkını engelleme amacı taşıdığını belirterek, 11 Temmuz’da Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek olan davaya katılım çağrısı yaptı.

ÇGD’den çağrı

Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ankara Şubesi Başkanı Demet Aran, Türkiye’de basın özgürlüğünün her geçen gün geriye gittiğini belirterek, halkın haber alma hakkının engellendiğini dile getirdi. Aran, “Meslektaşlarımız gazetecilik yaptıkları için bir yılı aşkın süredir tutuklu bulunuyor. 9 ay sonra hazırlanan iddianame bize gösterdi ki meslektaşlarımız hakkında yaptıkları haberler dışında tek bir delil bile yok.” diye belirtti.

Amed’de olacağız

Herkesin duruşmaya gelerek dayanışma göstermesi gerektiğinin altını çizen Aran, “11 Temmuz’da 15 arkadaşımızın özgürlüklerine kavuşacağına inanıyoruz. Bunun da ancak duruşma günü kamuoyunun gazetecilere, gazeteciliğe ve haber alma hakkına sahip çıkmasıyla mümkün olacağını biliyoruz. Bu nedenle 11 Temmuz’da Amed’te görülecek duruşmaya gazeteciliği savunan herkesi en çok da meslektaşlarımızı davet ediyoruz” çağrısında bulundu.

TGS’den de çağrı

Gazeteciler gözaltına alındıkları esnada kamera ve fotoğraf makinalarının suç unsuru olarak gösterildiğini hatırlatan Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Ankara Şubesi Başkanı Sinan Tartanoğlu, “Gözaltına alınan gazetecilerin kameraları, fotoğraf makinaları, bilgisayar ve cep telefonları, ’ele geçirilen’ bir mermi, bomba, silah, uyuşturucu gibi sergilendi” diye belirtti.

Özgür Basın’ın gerçekleri yazdığı için sürekli operasyonlara maruz kaldığını ifade eden Tartanoğlu, şu çağrıda bulundu: “Özgür basına yönelik bir usul, neredeyse bir kanun haline gelen bu hukuksuzluklar karşısında bir kez daha mahkemelerde ‘Özgür Basın susmaz’ diyeceğiz. Duruşma salonlarında gazetecilik anlatılacak, duruşma tutanakları gazeteciliğin ne olduğu, nasıl ve neden yapıldığı anlatımlarıyla dolacaktır. ‘Gazetecilik suç değildir’ demek için bir kez daha 11 Temmuz’da hakim karşısında olacağız. Haber için, haber alma hakkı için, haber olma hakkı için duruşmaya çağırıyorum.”

Ne olmuştu?

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında 8 Haziran 2022 tarihinde evlere ve basın yayın kurumlarına yapılan baskınlarda 20’si gazeteci 22 kişi gözaltına alındı. 8 gün gözaltında tutulduktan sonra adliyeye sevk edilen 22 kişiden 16 gazeteci, 16 Haziran’da “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Gazeteciler hakkında 10 ay sonra aynı iddiayla 7 yıl 6 aydan 15 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırlandı. Dosyası ayrılan JINNEWS Müdürü Safiye Alağaş, geçtiğimiz ay görülen davanın ilk duruşmasında tahliye edildi. 15 gazetecinin ilk duruşması ise yarın Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Haber: MA / Hakan Yalçın

 

#ÇGD #TGSden #gazetecilerin #davasına #katılım #çağrısı

Pasûr’da çobanları darp eden korucuların tehditleri sürüyor

Pasûr’un Kû Mahallesi’nde dün çobanları darp eden korucular, bugün ise köylüleri taciz etti

Amed’in Pasûr (Kulp) ilçesine bağlı kırsal Text Mahallesi’nden Kû Mahallesi sınırındaki yaylalarına çıkan aile, arazilerin giren koruculara ait hayvanları kendi sınırlarından uzaklaştırdı. Bunun üzerine Z.B., H.B. ve İ.B. adlı çobanlar, F.D., İ.D., M.D., İ. D. ve S.D. adlı korucular tarafından darp etti.

Taciz ateşi yaptılar

Dün meydana gelen olayın ardından korucular mahalleliyi yaylaya götüren minibüs şoförünü de tehdit ettiği belirtildi. Ayrıca korucular bu sabah bir kez daha mahallelinin bulunduğu çadır alanına doğru taciz ateşi açtığı aktarıldı.

Aileler, jandarmanın korucuları korumak için alana geldiğini bildirdi.

AMED

 

#Pasûrda #çobanları #darp #eden #korucuların #tehditleri #sürüyor

KNK’den İmralı için AB ve BM’ye acil çağrı

İki yılı aşkın süredir kendisinden haber alınamayan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın sağlık ve güvenlik koşullarına dair endişelerin artması üzerine KNK, BM ve Avrupa Birliği’ne çağrıda bulunarak, İmralı’yı ziyaret etmek amacıyla bir heyet kurulmasını istedi

İmralı Cezaevi’nde ağır tecrit koşulları altında tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan, 28 aydır haber alınamıyor. Aile ve avukat görüş başvuruları “disiplin” cezaları gerekçesiyle reddedilirken, Asrın Hukuk Bürosu’nun yerel mahkemeler ile Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurular da sonuçsuz kalıyor.

KNK’den çağrı

Tecride karşı Kurdistan halı birçok yerde eylem ve etkinlikler ile uluslarası kurumlara sorumluluk alma çağrısında bulunuyor. Kurdistan Topluluklar Birliği (KCK) Yürütme Konseyi üyesi Sabri Ok’un, gönderilen tehdit mektuplarına dair açıklamasının ardından ise Abdullah Öcalan’ın sağlık ve güvenlik koşullarıyla ilgili endişeler artması üzerine Kurdistan Ulusal Kongresi, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği’ne çağrıda bulundu.

Endişeler arttı

KNK Yürütme Kurulu adına yapılan açıklamada, Öcalan’a isimsiz tehdit mektuplarının verilmesi yönündeki haberlerin kamuoyunda büyük endişelere neden olduğu belirtildi. Abdullah Öcalan’a 24 yılı aşkın bir süredir ağır tecrit uygulandığı vurgulanan açıklamada, Mart 2007’de de zehirlenmesi ve bu durumun saç örnekleri üzerinde yapılan tahlillerle kanıtlandığı hatırlatıldı.

CPT’ye tepki

Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) şu ana kadar harekete geçmeyi reddettiği ve İmralı cezaevindeki duruma ilişkin herhangi bir bilgi paylaşmadığı belirtilen KNK açıklamasında, “Sayın Öcalan’ın son olarak 25 Mart 2021 tarihinde kardeşi ile kısa bir telefon görüşmesi yapmıştır. Avukatlar, müvekkillerini görebilmek için Türkiye’deki ilgili makamlara ve Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’ne (CPT) sürekli başvuruda bulunmalarına rağmen herhangi bir yanıt alamadılar” denildi.

KNK, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlere, Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmek amacıyla bir heyet kurulması çağrısı yapan KNK, tüm devletler ve siyasi güçlerden de Türkiye üzerinde hukuki, siyasi ve diplomatik baskı yapılması talebinde bulundu.

Kaynak: MA

#KNKden #İmralı #için #BMye #acil #çağrı

Gazeteciler direndi onlar kaybetti

13 ay olduğu gibi 11 Temmuz’da da adliye önünde olacağız. Gerçekleri bir kez daha adliye önünden haykıracağız. Arkadaşlarımızın tutuklandığı gün söylediğimiz gibi, haberimize attığımız başlık gibi; gazeteciler direndi, onlar kaybetti

Selman Çiçek

8 Haziran 1992 yılında henüz 27 yaşında, belki de bir ömrün en güzel zamanlarında bir gazeteci, karanlık güçler tarafından Diyarbakır’da evinin yakınlarında katlediliyor. O gazeteci Hafız Akdemir’di. Özgür Basın geleneğinin kurucularından, ilk fenerlerindendi… Onun ışık tuttuğu yoldan binlerce gazeteci yetişerek onun öğrettiği şekilde hakikati her daim yazdılar. Katledilmesinden 30 yıl sonra onun ışık tuttuğu yolda yürüyen ardıllarına katledildiği gün, yani 8 Haziran 2022’de bir çok özgür basın kurumu basılmış, 22 gazeteci gözaltına alınmıştı.
Belki kimilerine göre tesadüf ama bizler için asla tesadüf değil. Kürtlerin hayatlarında dönüm noktası olan tarihlerin bilinçli şekilde seçilerek yaşanan travmaları daha da derinleştirmek istiyorlar. 8 Haziran 2022 de bu tarihlerden biri. Ama bizler için asla tesadüf değildi, Hafız’dan sonra da katletmeye devam ettiler, yetmedi gazete binasını bombaladılar, tutukladılar, susturmaya çalıştılar. Ama özgür basın geleneği hiç susmadı, hakikati yazmaya devam etti.

22 gazeteci de hiç susmadı, hakikatleri yazdıkları için hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmışlardı. Sekiz gün boyunca gözaltında kalmışlardı, hiç susmadık, pes etmedik. Gazetecilik için söylenecek ne varsa söyledik. 15 Haziran’da sabah saatlerinde arkadaşlarımız adliye getirilmişti. O günün gecesi de 16 arkadaşımız tutuklandı. Yetmedi, Ankara’da 9 arkadaşımızı daha tutukladılar. Sadece tutuklamalarla yetinmediler; kameralara, fotoğraf makinalarına, ses cihazlarına, kısacası gazetecilik adına ne varsa her materyale de el koymuşlardı. O da yetmedi Amed’de beş gazeteciyi daha tutuklamışlardı. Seçim öncesi, özgür basın susacak, iktidar tüm gerçekleri halktan saklayacağını zannediyordu.

Yasak dinlemedik, hep sokaktaydık

Ama yanıldılar, hiç susmadık. Hayal ettiklerini onlara özgür basının geleneğine sahip gazeteciler olarak yaşatmadık. Hiç susmadık. Bir an olsun bile, adliye önünü boş bırakmadık. Her ayın 16’sında Amed Adliyesi önünde, elimizde arkadaşlarımızın fotoğrafları ile, “Baş eğmeyeceğiz” pankartı ile “Özgür basın susturulamaz” diye haykırdık. Kah 45 derece sıcaklıkta kah şırıl şırıl akan yağmurun altında gazetecilerin özgürlüğü için haykırdık. Tam 13 ay boyunca hiç bıkmadan, usanmadan adliye önünde olduk ve her geçen zaman sayımız artarak bir araya geldik.

Gazetecilerin tutuklanmasının ardından Kasım ayında Türkiye, Kuzey Suriye ve Federe Kurdistan bölgesine hava saldırısında bulundu. Bu saldırıda özgür basın geleneğinin sürdürücülerinden İsam Ebdullah yaşamını yitirmişti. Hem İsam için hem tutuklu gazeteciler için bir kez daha sokaklara çıktık. Eylem yasağı gerekçesi ile sokağa çıkmamıza izin vermeseler de, ısrar ettik, direndik. Etrafımızı kalkanları ile saran polislerin içerisinden bir kez daha haykırdık, gazeteciler direnir, özgür basın susmaz.

Depremde insanların haykırışlarını yazdık

Susmadık, direndik ve hakikati yazmaya devam ettik. Türkiye’de Mereş merkezli 10 ili etkileyen çok büyük deprem oldu. Bu depremde de susmadık. Yandaş medya gibi, “yüzyılın depremi, yapacak bir şey yok” demedik. “Deprem değil, yanlış yapılaşma öldürür” dedik. İmar affı ile nasıl çürük binalara rapor verdiklerini yazdık. İmar affı ile imar verdikleri binaların nasıl çöktüğünü, o binalarda ölen insanları yazdık. Depremin ilk gününde biz gazeteciler orada idik, ama ne AFAD ne de devlet vardı. Halkın, “Devlet nerede” haykırışlarını dünyaya duyurduk. Bu haykırışları duyurduğumuz için dünya depremde enkaz altında kalanlar için seferber oldu.

Seçimlerde halka gerçeği anlattık

Susmadık, direndik ve hakikati yazmaya devam ettik. Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek tarihi bir seçimde hakikati yazdık. Susturmaya çalıştıkça, bizleri tutuklamaya devam ettikçe bizler hakikati yazmaya devam ettik. İktidarın bıraktığı enkazı yazdık, ekolojik kırımları, rant politikaları ile sefalete sürüklenen halkın sorunlarını yazdık. Biz yazdıkça, gazeteciler direndikçe onlar kaybetmeye devam ettiler. Seçim günü yaşanan her hileyi tarihe not düştük. Biz yazdıkça hiçbir seçim yenilmeyen iktidar, ilk turda seçimi kazanmadı. İlk kez iktidar partisi, 2002 yılındaki oy oranına düştü.

Kadınların direnişlerini yazdık

Susmadık, direndik ve hakikati yazmaya devam ettik. İran’da Jina Mahsa’nın haykırışı ile kıvılcım olan “Jin Jiyan Azadî” serhildanını yazdık. O serhildanın milyonlara ulaşmasına aracı olduk. Kadın düşmanı politikalarına karşı durduk. İstanbul Sözleşmesi’ni ve 6284 yasasını kaldıran zihniyete karşı susmadık, sokakta, fabrikada, tarlada direnen kadınları yazdık. Kadınlar direndikçe gazeteciler de direndi. Her kadın ölümünü, yandaş medya gibi “intihar” gibi vermedik. Ölümlerin üstüne gittik, gördük ki her intihar birer cinayetmiş.

Bir ağaç eksilmesin diye yazdık

Susmadık, direndik ve hakikati yazmaya devam ettik. Doğa için, ekoloji için yazmaya devam ettik. Yaşadığımız coğrafyada bir ağaç eksilmemesi için yazdık. Yandaş medya gibi; “Kuru ağaçlar kesiliyor” demedik. Efrîn’de kesilen zeytin ağaçlarını, Marmaris’te otel yapmak için yakılan ormanları, tarihe tanıklık eden Goderne vadisindeki ağaçları, Besta’nın eşsiz güzelliğine sahip ormanın ağaçları için yazdık. Sadece haber olarak bakmadık, ağaçlarımız nefesimiz diyerek yazdık.

Paylaştık, kolektifleşerek yazdık

Susmadık, direndik ve hakikati yazmaya devam ettik. 30’dan fazla arkadaşımız tutuklandı. Kürt sorunu ve Öcalan’a tecride değinen gazeteciler de tutuklandı. Eksildik, bazen çok az kaldık, yükümüz üç dört kat arttı ama hakikati yazmaktan vazgeçmedik. Teknik malzemelerimize el koydular, seçim ve deprem bölgelerine yeri geldi ekipmansız gittiğimiz de oldu, ellerimizdeki telefonları fotoğraf makinasına dönüştürdük. Tek bir bilgisayarı paylaştık, ama vazgeçmedik. Sayımız belki azaldı, ama dünyanın birçok yerinden yanımızda olmaya gelen insanları gördük. “Bir haber de senden” kampanyası ile birçok gönüllü muhabirimiz oldu. Hiç görmediğimiz insanlar tutuklanan arkadaşlarımız için yazmaya devam etti. Tutuklu arkadaşlarımız da susmadı hiç, bulundukları cezaevlerinde tutukluların yaşadıkları hak ihlallerini yazdılar. İnfazını tamamlayıp ta keyfi bir biçimde tutulan insanları yazdılar. Nudem’in hikayesini, Mehmet Emin Özkan’ın yaşadığı zorlukları yazdılar.

13 ay olduğu gibi 11 Temmuz’da da adliye önünde olacağız. Gerçekleri bir kez daha adliye önünden haykıracağız. Arkadaşlarımızın tutuklandığı gün söylediğimiz gibi, haberimize attığımız başlık gibi; gazeteciler direndi, onlar kaybetti.

#Gazeteciler #direndi #onlar #kaybetti

ABD: DAİŞ’in liderlerinden Usame El Muhacir öldürüldü

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı, DAİŞ liderlerinden Usame el Muhacir’in 7 Temmuz’da öldürüldüğünü duyurdu

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), DAİŞ lideri Usame el Muhacir’in 7 Temmuz’da Suriye’nin doğusunda öldürüldüğünü açıkladı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yapılan açıklamada Usame El Muhacir’in 7 Temmuz’da Suriye’nin doğusunda düzenlenen operasyonda öldürüldüğü bildirildi.

CENTCOM Komutanı General Michael Erik Kurilla konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “DAİŞ’in bölge genelinde yenilgiye uğratılması konusunda kararlı olduğumuzu açıkça ifade ettik. DAİŞ, sadece bölge için değil, bölgenin çok ötesinde bir tehdit oluşturmaktadır” ifadelerini kullandı.

Açıklamada DAİŞ’e yönelik saldırıların devam edeceği ifade edildi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı tarafından yapılan açıklamada ayrıca Usame el Muhacir’e yönelik Cuma günü gerçekleşecen saldırının Rus uçakları tarafından taciz edilen aynı MQ-9’lar tarafından gerçekleştirildiği kaydedildi.

DIŞ HABERLER

#ABD #DAİŞin #liderlerinden #Usame #Muhacir #öldürüldü

Murat Türk, Vedat Aydın cenazesinde tanıklıklarını yazdı: Amed Serhildanı

Mardin Kapı Mezarlığı, tarihinde hiç böyle bir kalabalık görmemişti… Yüksek bir yere çıkan yaşlı bir kadın, Kürtçe konuşmaya başladı. Tarihin içinde, eski zamanlardan gelmişçesine çok güzeldi. Konuşması cesurdu, ruh veriyordu

Murat Türk

İstasyon Meydanı’na giden bütün yolları polisler tutmuştu. Halk, küçük gruplar halinde ilerliyor, kimi yerlerde polisler çatışarak meydanda biriken kitleye ulaşmaya çalışıyordu. Birkaç gündür caddelerde geçen eski bir pikaptan yapılan anonslarla tüm halk bu meydana çağrılmıştı. Meydan kalabalıktı.

Çocuk ve gençlerden oluşan grubumuz, Bağlar Dörtyol’dan İstasyon Meydanı’na ulaşana kadar birçok yerde polislerle çatışmıştık. Şimdiden birçok yaralımız vardı. Kafası ve kolu sarılan, ayağı aksayan, elbisesi yırtılan, yalınayak kalan ve ellerindeki taşlarla tetikte bekleyen insanların görüntüsü bugünün nasıl geçeceğine dair ipuçları veriyordu.

Yüz binden fazla insan ‘Şehit namirin!’, ‘Bijî Kurdistan!’ diyor ve her yerde rengarenk bayraklar, afişler, pankartlar dalgalanıyordu. İstasyon Meydanı’ndaki halk, Vedat Aydın’ın cenazesinin getirilmesini bekliyordu…

Bu bir cenaze töreniydi fakat bu yas havasını aşan halk; meydanda davul zurna eşliğinde dilan tutuyor, sloganlar atıyor, devrimci bir coşkuyla direniş şarkıları söylüyordu. Öğlene doğru insanlar artık meydana sığmaz oldu. Davul zurna sustu. Kısa bir sessizlikten sonra sloganlar, yeri göğü inletmeye başladı. Yüz binden fazla insan “Şehit namirin!”, “Bijî Kurdistan!” diyor ve her yerde rengarenk bayraklar, afişler, pankartlar dalgalanıyordu.

İstasyon Meydanı’ndaki halk, Elazığ yolu üzerinde bulunan Vedat Aydın’ın cenazesinin getirilmesini bekliyordu. Vedat Aydın; bir gece yarısı evinden alınarak sorgulanmış, işkencede katledilmişti. Bugün, 10 Temmuz 1991… Çevre illerden gelenler ve Amedliler, çok sevilen bu devrimciyi sonsuzluğa uğurlayacaktı.

Havanın iyice ısındığı bir anda, motosikletlerin eşlik ettiği cenaze konvoyunun bir ucu Ofis’ten İstasyon’a gelen caddenin başında göründü. Cadde bomboştu. İstasyon’a elli metre kala polisler birkaç sıra zincir oluşturmuş, yolu kapatmışlardı. Kızgın güneşin altında konvoydaki araçlar farlarını yakmış, ağır ağır yaklaşırken, konvoyla aramızda engel olarak duran polis kordonuna doğru hızla yürümeye başladık. Polisler, geçmemize engel olmak için kalkanlarını kaldırarak kenetlendiler. Onlar öyle yapınca bize tek yol kaldı. Hemen peşi sıra taşlar ve sloganlar havada uçuştu. Polisler çekildi. Yol açılınca cenaze konvoyuna doğru koşmaya başladık.

Ayhan Durağı’nda cenaze arabasına ulaştığımızda ERNK bayrağına sarılı tabutu gördüm. Arabanın içi, keskin bir kolonya kokuyordu. Arkadan gelen otobüsün üstünde insanlar ve çekim yapan kameralar vardı. İhtiyar bir adam, tabuta sarılı bayrağı öptükten sonra “Şehit Namirin!” diye slogan attı. Sonrasında kulaklarımız uğuldamaya başladı. İstasyon Camisi’ne doğru yürürken sloganlar hiç durmadı.

Burada Vedat Aydın’ın cenazesi araçtan indirilerek yıkandı. Bu esnada otobüsün üstünde megafonla konuşmalar yapılıyordu. Sırayla kısa kısa konuşanların arasında Vedat Aydın’ın kardeşi Veysi de vardı. Konuşmalar, alkışlar ve sloganlarla sık sık kesiliyordu. Bizler, aynı mahallenin çocukları, güneşin altında eriyen asfalta oturmuş, serinlemek için iri yarı adamların gölgelerine sığınmıştık.

Dirêj Metin

Yürüyüşe büyük bir grup olarak katılan arkadaşlarımızın arasında uzun boylu, kıvırcık saçlı Metin de vardı. Ona bazen “kıvırcık”, bazen de “Dirêj Metin” (Uzun Metin) diyorduk. Yolda espriler eşliğinde Metin’i buluşma noktamız olarak belirlemiştik. Olur da dağılır ya da içimizden biri gruptan koparsa, durduğu yerden bir iki kere zıpladı mı nasıl olsa Metin’i görecek, grupla birleşecekti.

Cenaze yıkanıp arabaya konulduktan sonra kitle tekrar harekete geçti. Vedat Aydın’ın evi yaklaşık iki yüz metre ilerideki bir binadaydı. Oradan geçildiğinde yürüyüş duracak, sloganlar atılacaktı. Başı sonu görünmeyen bu mahşeri kalabalığın önünde yeşil, kırmızı, sarı bayraklar, poster ve pankartlar dalgalanıyordu. Güzergâh boyunca sağa sola açılan bütün cadde başları polislerle doluydu.

Vedat Aydın’ın, Yeni Hal’e yakın olan evinin önüne varınca yürüyüş durdu. Eller ve kollar sloganlar eşliğinde binaya doğru tempo tutmaya başladı. Binanın balkon ve pencerelerindeki insanlar da aynı şekilde kitleye karşılık veriyordu. Bu sırada stadyuma açılan cadde ile Yeni Hal’in karşısındaki binalarda beliren polisler kitleye el kol hareketleri ve karşı sloganlarla sataşmaya çalıştı. Halk onlara taş yağmuruna tutunca hemen kayboldular.

Yürüyüş tekrar başlayınca, Urfa Kapısı’na elli metre kala surların üstünde mevzilenmiş kar maskeli özel timlere taşlar atıldı. Anında yükselen sloganlar ve taş yağmurundan sonra görünmez oldular. Urfa Kapısı’ndan geçip, surların altındaki caddeden Mardin Kapısı’na doğru ilerledik. Yolun sağ tarafındaki surlara silahlı siviller ve özel timler mevzilenmişti. Sol taraftaki binaların balkon ve pencerelerinden ve toprak damlı evlerde toplanan gruplar zafer işareti yapıp slogan atıyor, yürüyüşçüleri selamlıyorlardı.

Provokasyona gelmeyin

Mardin Kapısı’na elli metre kala karakolun önünü tutan polisler, kitleyi durdurdu. Bizim grup, yeşil renkli cenaze arabasının etrafındaydı. En önde halkı yönlendiren görevliler, “Provokasyon var!” “Provokasyona gelmeyin!” diyerek oturma işareti verdi. Hepimiz caddede oturduk. Sağ tarafta bir cami vardı. Camiye gidip su içiyor, başımızı çeşmeye tutup serinliyorduk. Diyarbakır’ın cehennemi andıran bu 10 Temmuz sıcağına dayanmak başka türlü mümkün değildi.

Mardin Kapı Karakolu tam karşımızdaydı. Karakolun önünde silahlı, coplu ve kalkanlı polisler, saldırıya hazır halde bekliyorlardı. Surların üstündeki şeritli silahların yanında duran kar maskeli timlerin sadece kafası görünüyordu. Bu kısa sürekli bekleyiş devam ederken, polisler en önde duran milletvekilleriyle pazarlık yapıyordu. Sadece cenazenin ve bir grubun geçmesini, geride kalan yüz binlerin çekilerek dağılmalarını dayatıyorlardı. Ön sıralardaki tartışmanın aleviyle birlikte bağrışlar ve sloganlar yükselince silahlar patladı ve herkes kendisini yere attı. Sağımıza solumuza yağmur gibi mermiler düşüyor, etrafa asfalt parçaları saçılıyordu.

Parti otobüsünün içindeki milletvekili Fehmi Işıklar, megafonla. “Ateşi kesin! Ateş etmeyin!” diye seslenmeye başladı. Bu seslenişin etkisi olamadı. Aksine taramalar daha arttı. Silah patlamaları kulakları sağır edecek kadar yoğundu. Etrafımdaki birçok insan yaralanmıştı. Sağımda solumda kanlar içinde can çekişen, yarasını tutup inleyen, sürüklenerek ya da yuvarlana yuvarlana uzaklaşanları gördüğümde doğrulmaya çalıştım ama bu çok riskliydi. Yaralılara yardım etmek için ateşin kesilmesini beklemek gerekiyordu.

Biraz sürünüp sonra yuvarlanarak kaldırım taşlarının üzerine ulaştım. Burası mermi tutmuyordu. Tam arka tarafımda bir kalabalık vardı ve orada bir kargaşa başladı. Neler olduğunu anlamak güçtü ama bir anda sesler, çığlıkları itişip kalkışmalar izdihama döndü. O karmaşada, caminin bitişik olduğu surlardan iri taşlar koptu. Toz duman içinde inen kocaman bir taş yerde yatan bir amcanın başına düştü ve adam orada cansız kaldı.

Biraz sonra ateş kesilince, yavaş yavaş toparlanıp ayağa kalktım. Yerimden doğrulmamla onlarca yaralının arasında olduğumu fark ettim. Etrafa o kadar kan gölcüğü vardı ki vurulmamış olmam mucize gibiydi. Yine de bir refleksle üstümü başımı yokladım: Hayır, bana bir şey olmamıştı. Bu durumda hangi yaralıya doğru gitmem gerektiğini düşünürken, polisler saldırıya geçti. Ardından koca koca taşlar havada uçuştu. Polisler, atılan taşlara direnmeyince bir hatta durdular ama aralarında birçok yürüyüşçü vardı ve onların bazıları yaralıydı.

Polislere yakalanmayan yaralılar ellerinden, kollarından ya da ayaklarından tutulup çekilerek alandan çıkarılıyordu. Bir an, bir saniye bile gecikmek ölüm demekti. Nereden bulunup getirilmişse at arabaları, çek çekler, tek tekerlekli küçük el arabalarına yaralılar yükleniyor, hızla hastaneye kaldırılıyordu.

Yaralılar ambulanslara

Bir an, bütün bu karmaşanın ortasına siren sesleriyle birlikte ambulanslar girince, geride kalan yaralılar ambulanslara doğru götürüldü. Bu hareketlenmeyi gören polisler hızla ambulanslara yöneldi. Tam o esnada bizim uzun boylu, kıvırcık Metin’i gördüm. Metin; polislerin arasında kalmış, üstüne başına rastgele coplar iniyordu. Uzun ve iri gövdesi, polisler için öfkeyle saldırılan bir hedef haline gelmişti. Ama Metin direniyor, devrilmiyor, slogan atarak ayakta duruyordu. Onun bu direncini hayretle izlerken, elinde uzun bir copla yaklaşan bir polis son darbe niyetine copu iki eliyle kaldırıp var gücüyle Metin’in ağzına vurdu. Metin, yine düşmedi. Ayaktaydı. Ellerini kaldırıp, zafer işareti yaptı ve kollarını ileriye geriye hareket ettirerek slogan atmaya devam etti. O böyle slogan atarken ağzından kan ve kırılmış diş parçaları fırlıyor, sloganları da anlaşılmıyordu.

Bu sırada etraftaki birkaç kişi Metin’i alelacele alıp ambulansa bindirdi. Metin araçta da durmadı. Üzerine sürgülenen raylı camı çekti, gövdesini ve kollarını dışarıya çıkardı, zafer işareti yaptı, bağırdı, çağırdı. Büyük ihtimalle slogan atıyordu ama o halde, o kalabalıkta hangi sloganı attığını anlayamadık. Anlayamasak da, kıvırcık Metin hal hareketleriyle ve o direnişiyle müthiş bir cesaret örneği sergilemişti.

Kitlenin önündeki insanların çoğu, Metin’in tüm hareketlerini dikkatle izlemiş, nasıl sonuçlanacağını merak ediyordu. Sonunda ambulans ağır ağır hareket etti ve tüm kitleden Metin’in bu cesaretini kutlayan güçlü bir alkış koptu, sloganlar atıldı. Ambulans uzaklaşıp kaybolana kadar alkışlar, sloganlar durmadı. Metin gitti ve böylece bizim grup, buluşma noktasından mahrum kalarak yürüyüşçülerin arasına dağılmak zorunda kaldı.

Mardin Kapı tam bir savaş alanına dönmüştü. Etraf kana bulanmış insanlarla kaynıyordu. Cadde kırmızıya boyanmış, kan gölcükleriyle doluydu. Halkın katliama rağmen hedefte kararlılıkla yürümesi Amed Serhildanı’nın en kritik anıydı

Meydan savaş alanı

Mardin Kapı Meydanı tam bir savaş alanına dönmüştü. Etraf kana bulanmış insanlarla kaynıyordu. Cadde kırmızıya boyanmış, güneşte parlayan kan gölcükleriyle doluydu.

Bu ilk saldırıda amaçlanan şey, mezarlığa tüm kitlenin değil sadece küçük bir grubun girmesiydi. Ama böyle bir geri adım atılmış olsaydı, direniş amacına ulaşmayacak, 1990’ların serhildan ruhu Mardin Kapısı’nda ciddi bir kırılma yaşayacaktı. Halkın taranıp, katliamdan geçirilmesi ve daha büyük bir katliam yapılacağı tehditleri, insanların ruhunda korkuyu değil, önüne çıkan engelleri yerle bir eden müthiş bir cesareti açığa çıkarmıştı.

Az sonra polisler çekilince, yüz binler görkemli bir ruhla Mardin Kapısı’ndan geçmeye, yokuş aşağı yürümeye başladı. Halkın yürüyüşünde, patlayan bir barajın ya da keskin bir dönemeçten geçerken uğuldayan bir nehrin asaleti vardı. Halkın belirlenen hedefte kararlılıkla yürümesi az önceki katliamda ağır bedeller verilmesine rağmen Amed Serhildanı’nın en kritik anıydı. Birlik olup kenetlenerek cesaretle ilerleyen insanların sarsılmaz direncine olan inanç, Kurdistan devrimini ve özgürlüğün yakın olduğunu hissettirmeye yetişmişti. Dicle vadisi; seslere, yankılarla inliyordu.

Mezarlıkta tarihi kalabalık

Mardin Kapı Mezarlığı, tarihinde hiç böyle bir kalabalık görmemişti. Yüz binden fazla insanın toplandığı mezarlıkta yeni bir mezar kazılıyordu. Vedat Aydın’ın tabutu yeşil, kırmızı, sarı bayrağa sarılı halde yolun kenarındaki duvarın üstüne bırakıldı. Herkes yavaş yavaş tabutun etrafında toplanıyordu. Az ötede mezar için bir çukur kazılıyor, kazmalar, kürekler elden ele dolaşıyordu. İnsanlar bir kazma vurup, bir kürek toprak atmak için birbirleriyle yarışıyordu.

Mezar hazırlandıktan sonra bir yol açıldı ve bayrağa sarılı tabut ellerin, omuzların üstünden kayarak mezarın kenarına getirildi. Bir imam yüksek sesle dua okuyor, bir kamera defin işlemlerini ve mezarın etrafında olup bitenleri kaydediyordu. Derken cenaze; dikkatle, ağır ağır mezara indirildi, üzerine toprak atıldı. Herkes birkaç kürek de olsa toprak atmak istiyor, kürekler elden ele geçiyordu. Boş olandan bir küreği alıp ben de birkaç kürek toprak attım. Sanki bunu yapmış olmasam bugünün benim için anlamı olmayacaktı. Küreği yanımdakine vererek kenara çekildim. Ortalık toz duman içindeydi.

Defin işlemi bittikten sonra bir sessizlik çöktü. Yüksek bir yere çıkan yaşlı bir kadın, Kürtçe konuşmaya başladı. Bu kadın 80’li yaşlarında, uzun boylu, beyaz tülbentli, elleri ve yüzü dövmeliydi. Tarihin içinde, çok eski zamanlardan gelmişçesine etkileyici ve çok güzeldi. Konuşması cesurdu, ruh veriyordu. Savaşa, başkaldırıya, gerillaya, Vedat Aydın’ın örnek devrimciliği üzerine, Kürt’ün gördüğü zulüm ve özgürlüğe dair anlamlara vurgular yapıyor, eski isyanlardan örnekler veriyor, ellerini kaldırıp ufukları, uzak dağları işaret ederek, kurtuluşun orada, özgürlük savaşında olduğunu söylüyordu.

Şerm bikin!

Onu dinlerken herkes gibi ben de etkilenmiş, tüylerim diken diken olmuş, gözlerim dolmuştu. Birkaç kere gençlerin yerinin gerilla olduğunu vurgularken, ardından “Şerm bikin!” (Utanın) diyor, ben bunu sanki yalnız bana demişçesine utanıyor, başımı öne eğiyordum. Uzun süredir dağa çıkıp gerilla olmak istiyordum ama bir yol bulamıyordum. Bu konuşmadan sonra artık ne olursa olsun gitmenin bir yolunu oluşturmam gerektiğinde kararlaştım.

Herkesi derinden etkileyen bu konuşmanın ardından Kürdistan devrim şehitleri ve Vedat Aydın için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Tüm sesler kesildi. Mezarlık o kadar sessizdi ki… O sessizliğin içinde başımı hafiften kaldırıp karşı tarafa baktığımda, güneşin çelik mavisine boyadığı suların üstünde özel timlerin Mardin Kapısı’na doğru koştuklarını gördüm. Elleri silahlı o karartılar herkesi tedirgin etmişti. Saygı duruşu biter bitmez “Ey Reqip” marşını okuduk. Ardından mezarlıktan çıkıp yürümeye başladık.

Mezarlığı geride bırakıp Mardin Kapı yokuşunu tırmandığımız sırada panzerler önümüzü kesti. Hepimiz durup yüzümüzü yokuşa dönük halde asfaltta oturduk. Kızgın güneşin altındaki yokuşun başını polisler tutmuştu. Güneş, bu polislerin kask ve kalkanlarında parlıyordu. Surların iki yakasında özel timler ve siviller mevzilenmişti. Namluları üzerimize dönük otomatik silahların mermi şeritleri buradan görünüyordu. Herkes neler olduğunu, neden durdurulduğumuzu anlamak için etrafa bakıyor, sorular soruyor, tartışmalar dur durak bilmiyordu. Polisler, yine “güvenlikli olabilmesi için grup grup çıkın” diyor ama bu dayatma kabul edilmiyordu. Halk gruplara bölünmeyeceğini ve şehre girişin toplu olacağında ısrarlıydı.

Mardin Kapı yokuşunda oturanların başı sonu görünmüyordu. Yaklaşık bir saat süren bu gergin bekleyişi ön sıralarda yükselen alkışlar, sloganlar, hep bir ağızdan söylenen şarkılar bozdu. Hemen ardından yürüyüşün önünde telaş içinde ayağa kalkanlar oldu. Onları dalga dalga yokuştakiler izledi. Herkes ayaklanmış, Mardin Kapısı’na doğru ağır ağır da olsa yürümeye başlarken, silahlar patlamaya başladı.

Depremi andırıyor

Birden, gök üzerimize çöktü sanki. Sesler patlamalar bir depremi andırırcasına öyle şiddetliydi ki, kalabalığın içinde önümü göremedim o anlarda, Surların büyük bir gürültüsüyle üzerimize yıkıldığını sandım. Kurşun yağmuruna tutulan kitlenin yokuş aşağı geri çekilmesi korkunç biz izdihama neden olmuştu. Yere düşenler, ayakların altında ezilenler vardı. Ama bu ölüm kalım anında bile herkes birbirine yardım ediyor, vurulmamak için sığınacak bir yer arıyordu. İlerlemek, güvenli bir yer bulmak güçtü. Yokuşta kurşunların hedefi altında kalanlar mecburen kendisini yere atıyor, insanların üstünden yer yer aralardan emekleyerek, kimi yerde de sürünerek, güvenli bir noktaya ulaşmak istiyordu.

O kalabalığın arasında ben de yere uzanmış, ilerlemeye çalışıyordum. Herkes yokuşun yan tarafındaki duvarın arkasına geçmek için yoğun bir çaba harcıyordu. Gidenlerin ardından hızla o tarafa yöneldim. Bir metrelik duvara ulaştığımda arka tarafın uçurum olduğunu fark ettim. Bu sırada yoğun bir ateş başladı ve onlarca kişi mermilere hedef olmamak için, hiç tereddüt etmeden uçurumdan atladı.

Sarı tişörtlü bir genç kadının uçurumdan atlarken ayağının takıldığını ve aşağı çok kötü bir şekilde sırt üstü düştüğünü gördüm. İnsanlar yaralı ya da ölü, uçurumun dibinde üst üste yığılıp kalıyordu. Şanslı olanlar bu uçurumun az aşağıda alçalarak toprak bir evin damıyla birleştiği yerden dama iniyor, damdan aşağı atlıyor, oradan sokaklara karışarak Hewsel Bahçeleri’ne geçiyordu.

Hewsel Bahçeleri

Hewsel Bahçeleri’nin üstünde helikopterler geziniyordu. Helikopterlerden aşağıya beyaz dumanlar çıkaran bombalar atılıyor, helikopterlerin patırtıları Dicle Vadisi’nde yankılanıyordu. Birkaç dakika içinde bahçeler, ara yerlerde insanların kaçıştığı bembeyaz dumanların altında kalmıştı. O sırada karar verip uçurumdan o tek katlı evin damına inmeyi, oradan sokaklara karışarak Hewsel Bahçeleri’ne geçmeyi düşündüm. Ama bu hat şimdi fazlasıyla riskli hale gelmişti. Bahçelere insem şehre girmem çok zaman alacaktı.

Böyle düşünürken patlamalar sürüyor, uçurumun duvarlarında toz kalkıyor, oranın mermilere hedef olduğunu, gitmemin tehlikeli olacağını anlıyordum. Durduğum yerde daha fazla beklemek de riskliydi. Sonunda karar verip yolun kenarında park etmiş bir arabaya doğru yuvarlandım. Biraz daha ilerleyince bir gövdeye çarpıp durdum. Bu bir ihtiyar adamdı, kanlar içinde kıpırtısız yatıyordu.

Burada, herkesin yaptığı gibi ellerimle koruduğum başımı kaldırıp Surlara baktım. Karartı halinde seçilen özel timler hareket eden bir insana nişan alarak ateş ediyordu. Sağım solum kan izleri, yaralananlar ve inleyenlerle doluydu. Güneşin kan gölcüklerinde parladığı Mardin Kapı yokuşunda birçok ölü ve yaralı yatıyordu.

Caddede sayılamayacak kadar çok kan olan gölü, ayakkabı, şapka, gözlük, cüzdan, sigara paketi, çakmak, kibrit, anahtarlık, kol saati, düğme gibi eşyalar etrafa saçılmıştı. Beyaz gömleği kana bulanmış bir adam kanayan yarasına rağmen oradan oraya koşuyor, caddeye düşüp de hayata tutunmak için elini kaldırma mecalini gösterenlere yardım ediyordu. Bir eliyle kendi yarasını tutan bu adamın, az sonra, tam da boğazını delip geçen bir kurşunla yere yığıldığını görünce, artık burada durmanın çok riskli olduğunu anladım. Tam kalkacaktım ki bir tıngırtı duydum. Başımı kaldırmamla yokuşa aşağı yuvarlana yuvarlana inen bir polis kaskı yanımdan geçti. Yerimden doğrulup karşı taraftaki benzinliğe doğru koştum.

Benzinlik güvenli yer

Benzinliğin orada onlarca yaralı vardı. Surlardaki özel timler burayı göremediğinden güvenli bir yerdi. Sanki herkes buraya toplanmıştı. Yan taraftaki ciğerci dükkanına girenler çıkanlar oluyor, az ileride milletvekillerini taşıyan otobüs hareket etmeye çalışıyordu. Burada kan içinde oraya buraya gizlenip de rahat edemeyenler, şok içinde: “Gelip bizi tarayacaklar!” diye sayıklıyor, buradan çıkarılmak için sağlam insanlardan yardım istiyorlardı. Yaralıların çıkarılmasını organize eden bir ekip, çok seri şekilde oradaki insanları gruplara ayırdı ve sağlamlarla, yaralılar birbirimiz kenetlenerek Surların dibinden yavaş yavaş yürümeye başladık.

Surlar hemen yanımızda dimdik yükseliyordu. Silah tıkırtıları kulağımızın dibindeydi sanki. Helikopterler uçuyor, etrafa dumanlar ve kokular yayılıyordu. Önümüzden giden gruplar; Surlarda, yerlerde ve duvarlarda kan izleri bırakmıştı. O izleri takip ederek bir durup bir yürüyor, güvenli bir yere ulaşmak istiyorduk.

Böylece insanların rahat hareket ettiği bir noktaya vardık ve orada telaşlı adamlar el kol işaretiyle ve sessizce; “acele edin, beklemeden geçin!” diyor, grupları yönlendiriyordu. Sonunda, Surların dibinde grup grup yürüyüp nam-ı diğer “Eyo’nun Deliği” denilen surlardaki o gedikten eğilip geçerek, şehre girdik.

Şehrin içi, o tek katlı ve kenarlarında papatyaların filizlendiği toprak damalı evlerin önü, daracık sokaklar ve cadde, üstü başı kanlı, ter ve toz içinde kalmış insanlarla doluydu. Orada Pastacı Ali’yi ve Hamza dayımı gördüm. Bir savaş meydanından geçer gibiydik. Daracık bir sokağa girmeden önce durup surlara baktığımda; sesler, çığlıklar, patlamalar, dumanlar ve helikopter patırtıları yükseliyordu. O, kanlı ölüm yokuşundan kurtulup da şehre girmeyi başaran binlerce insan, şimdi parke taşlı daracık sokaklara sızıyor, koşa koşa uzaklaşıyordu.

Labirent gibi kıvrılan sokaklardan birine girdiğinde yaralı, yorgun, halsiz ve şok içinde kalmış insanlarla karşılaştım. Evlerinin kapılarını açan bazı kadınlar insanları içeriye alıyor, onlara yardım ediyordu. Yaşlı bir kadın bahçe kapısının önüne bıraktığı koca bakır bir kazana su ve buz koymuş, gelene geçene elindeki su dolu tası uzatıyordu. Durup bir tas soğuk suyu kana kana içtim. Az ilerideki bir evin önünden geçerken bir kadın bana sıcak tandır ekmeği, yeşil soğan ve iki zeytin verdi.

Artık akşam olmak üzereydi. Sabahki grubumuzdan bir ben kalmıştım. Metin yaralanmış, hastaneye kaldırılmıştı. Onu merak ediyordum. Böyle tek başıma daracık sokaklardan Ben û Sen’e doğru yürürken, aklımda sadece dağa çıkmak vardı…

#Murat #Türk #Vedat #Aydın #cenazesinde #tanıklıklarını #yazdı #Amed #Serhildanı

Tecridi konuşmak oyunu bozuyor

Gazeteci Ali Duran Topuz ile Merdan Yanardağ’ın tutuklanmasını ve iktidarın ‘yerli muhalefet’ planını konuştuk: Merdan’ın fark ettiği şey muhalefet tarafından tamamen fark edilir ve mesele oraya doğru gelirse, tecrit dâhil olmak üzere pek çok mesele tartışılmaya başlanırsa gerçekten siyaset başlar…

Nezahat Doğan

Şunu anladık ki, ülkede baskılara, şiddete, sindirme politikalarına karşı ortak ses ve çığlık yükselmediği sürece, gerçekler sümen altı olmaya devam edecek. İktidar ülkeyi dizayn çalışmalarını ve gelecek yerel seçimlere yönelik stratejisini çok boyutlu olarak uyguluyor. Bu strateji içinde temel hedef de, iktidarını pekiştirirken kendi ideolojik hegemonyasını hâkim kılma olarak belirginleşiyor. İktidar arka planda bir toplum ve siyaset mühendisliği çalışmasını titizlikle sürdürüyor. Bu yapının içinde en önemli alanlardan biri de kendisine uygun muhalefeti tasarlamak. Gazeteci, Artı TV Genel Yayın Yönetmeni Ali Duran Topuz’un ifadesiyle iktidar “yerli ve milli” muhalefetini oluşturmak peşinde… Bu alanda iktidara yeşil ışık da hemen geldi. İktidar iktidarını sürdürürken, istediği en iyi yerli ve milli muhalefet adayı olarak Meral Akşener ve İyi Parti belirginleşti.

Elbette her zaman olduğu gibi gerçekleri gören ve dile getiren gazetecilere yönelik baskı da artarak sürüyor. İktidar özellikle kendisi için potansiyel tehlike olarak gördüğü basını susturmak için her türlü eylemi gerçekleştirmekten geri durmuyor. Bunun en son örneği tecridin bir insanlık suçu olduğunu dile getirmesi nedeniyle tutuklanan Merdan Yanardağ oldu. Yanardağ’ın tutuklanmasının arkasındaki gerçek neydi? Yanardağ ve TELE-1 gerçekte iktidarı neden rahatsız etmiş ve susturulmak istenmişti? Yanardağ’ın sözleri iktidarın hangi planını bozuyordu? Siyasetin ve medyanın arka planındaki gerçekleri Gazeteci Artı TV Genel Yayın Yönetmeni Ali Duran Topuz ile konuştuk.

  • Seçim öncesi süreçte medya, değişim ve dönüşüm anlamında heyecanlı ve hareketliydi. Seçim sonrasında yeniden bir revizyon söz konusu olabilirdi ama olmadı. Diğer yandan iktidar kazanırsa muhalif basına baskılar daha artar değerlendirmesi söz konusuydu. Genel olara seçimin öncesini ve sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidarın iki seçimden hiç değilse birini kaybetmesiyle toplumun bir nefes alma imkânına kavuşma umudu vardı. Bütün hazırlıklar da bu eksen üzerineydi. Muhalefetin parlamento çoğunluğunu sağlayabileceği, anketler de göz önüne alındığında çok gerçekleşebilir bir hedef olarak görünüyordu. Cumhurbaşkanlığını kazanmak için de ihtimal hiç az değil gibi duruyordu. Fakat ikisi de olmadı. Bu sonuçla iktidar kendi varlığını ve gücünü tahkim edeceği, sonraki seçimlerin de kendisi için sorun olmaktan çıkaracağı beş yıllık bir zaman daha kazanmış oldu. Dokuz ay sonra bir yerel seçim yapılacak ama iktidarın ilk hedefi, aldığı bu güçle yerel seçime yönelik bütün düzenlemeleri yapmak ve sonrasında kalan dört yılı ona göre götürmek… İktidar bugüne kadar hukuki, idari ve askeri baskılarla sonuç almaya çalıştı. Rejimi bu eksene oturtmaya çalıştı. Ancak iktidarın seçimden önce yaptığı ittifaklar ve açıklamalar, içinde bulunduğumuz süreçte bu baskılara kültürel ve sosyal baskının da artık eşlik edebileceğini gösteriyor. Bunun bir anlamı şu; iktidarın yeni hedefi hem muhalefet partilerini istediği şekilde yönlendirmek ve manipüle edebilmek, hem de medyadaki kurduğu tekelin etki alanını genişletip hiçbir muhalif yayın imkânının kalmayacağı yapıyı kurabilmek. Zaten partilere yönelik stratejisi ve medyaya yönelik stratejisi ortak… Partiler açısından genel olarak hedeflenen de yerli ve milli muhalefeti şekillendirebilmek.

İktidarın yeni hedefi hem muhalefet partilerini istediği şekilde yönlendirmek, manipüle etmek, yerli ve milli muhalefeti oluşturmak, hem de medyada kurduğu tekeli genişletip muhalif yayın imkânının ortadan kaldırmak

  • Ne demek milli muhalefeti şekillendirmek?

Kürdistan’da HDP’nin aldığı belediyeleri Yeniden Refah Partisi ve HÜDA-PAR’ın almasını sağlamaya çalışmak; kendisinin alamayacağı yerlerde bunları öne çıkarmak, en azından bu partilerin desteğiyle belediye meclislerinde bir güç sağlamak. Aynı zamanda sosyal demokrasi alanını şimdilik bir tabela yapısından ibaret görünen DSP üzerinden şekillendirmek… Bunun ikili ayağı var, hem siyasal olarak hem de medya açısından mevcut güçlü muhalif yapılara saldırmak. CHP’de Kılıçdaroğlu’nun akıbetine ilişkin tartışmalar aslında CHP’nin kendi iç tartışması olmaktan çok hükümetin yönlendirmek ve manipüle etmek istediği, hükümetin hedeflerine uygun tartışma haline geliyor. Diğer taraftan Akşener bu yeni modele uyum sağlamak üzere kendi niyetini beyan etti. Hem seçim öncesinde masaya tekme atarken, hem de seçim sonrası kongrede yaptığı konuşma bunu gösteriyor. İyi Partililerin iktidar üyeleriyle beraber ve organize biçimde Merdan Yanardağ’a saldırması, iktidarın hedefi olan yerli ve milli muhalefet için Akşener’in adaylığını ortaya koyması anlamına geliyor.

  • Akşener CHP ve Merdan Yanardağ’ı hedef gösterirken, CHP’nin buradaki basiretsizliği ve muhalefetteki eksikliği iktidara ne sağlar?

Aslında CHP seçimden önceki iki yılı, birbirine benzemez nitelikte olan muhalefeti bir araya getirme ve bu muhalefeti bir arada tutarken de HDP’nin desteğini kaybetmeme konusunda olağanüstü bir çaba ile geçirdi. Fakat bu konuda kazık yediği yer, en güvendiği ve siyaseten varlığına imkân sağladığı İYİ Parti oldu. İki seçimden birini almış olsaydı işler bambaşka olacaktı. Ancak bu olmayınca altılı masa gibi bir ittifakın yerel seçimler için işe yarıyor olsa bile, genel seçimler için çok işe yaramayacağı fikri çok öne çıkmaya başladı. İttifakın diğer üyeleri kendi milletvekillerini alıp kendi gruplarını kurarak yollarına bakarken CHP’nin içerisinde de iktidar kavgası çıktı. Burada ikili bir basiretsizlik söz konusu… Birincisi, dokuz ay sonra yapılacak olan yerel seçime yönelik hazırlık her şeyin önüne geçmeliydi. Kılıçdaroğlu da bunu sağlayabilmek için partiye lider değişimi için gerekli takvimi belki içerden sunmalıydı. Başta İmamoğlu olmak üzere aday olanların kendi geleceklerinin bu anlamda riske girmeyeceğini düşünecekleri bir takvimle bir birlik sağlamalıydı. Ama Kılıçdaroğlu daha çok parti içi muhalefetin gücünü kısıtlama ve denetleme çabasına girmiş durumda. Parti içi muhalefet ise kendi geleceklerini riske atmayacak bir takvime razı gelmeli ve yerel seçim hazırlığını parti içindeki mücadelenin önüne alma eğilimi göstermeliydi. Bu ikisi de olmuyor gibi görünüyor.

  • Seçim döneminde toplumun sorunlarına dokunulabilme, buradan bir dil kurabilme ve sokakla temas yaşanan yetersizlikler görüldü. Yerel seçimlere az bir süre kala muhalefetin ve CHP’nin bambaşka bir gündemle siyaseti yürütmeye çalışması, yine aynı handikapı beraberinde getirmiyor mu?

Tabi… Zaten seçimin neden kaybedildiğine bakındığında, neler yapılabileceği de oradaki saptamayla belli olur. Ama anlaşılan o ki CHP muhalefeti “Kılıçdaroğlu yüzünden kaybettik o değişmeli,” diyor. Kılıçdaroğu ise “parti içerisinde yeterince uyum ve bütünlük olmadığı için kaybettik” diyor. Aslında seçimden önce hem siyasal strateji, hem de medya stratejisi vardı. İkisinin de hatalı olduğu ortaya çıktı.

  • Neydi bu siyasal ve medyadaki stratejik hatalar?

Medyadaki hata çok açıktı. CHP zayıf sayılmayacak kendisine bağlı ya da yakın bir medya oluşturmayı başardı. Fakat bu medyanın yayın stratejilerine baktığımızda, İyi Partilileri bol bol televizyona çıkarmanın ve altılı masa üyeleri arasındaki konuşma ve tartışmalara odaklanmanın ötesine gidemediler. Saha haberleri yapamadılar.

  • Saha haberlerinde ne tür eksiklikler gördünüz?

Haber yapmadılar, onun yerine tartışma ve gündelik propagandayı ele aldılar. Örneğin konu tarımsa, tarımın aktörleri ve faaliyetin yürüdüğü lokasyonlar bellidir, buralara gidip buralardan haber çıkarılması gerekiyordu. Konu kadın ve kadın özgürlüğü ise sahadaki ve toplumun içerisindeki insanlara gitmek gerekiyordu. Bunun yerine sadece “kadınlara kötü davranıldı,””kadın cinayetleri arttı,” denildi ve kendileri geldiğinde bunun böyle olmayacağını propaganda ettiler. CHP medyası sadece CHP’li evlere girebilen medyaydı. İkinci alternatif olarak girilen evler de altılı masanın diğer üyelerinin evleriydi. İktidarın medyasına tabi olup, bunları izleyip, yakın zamanda da politik tercihi iktidardan yana olan insanların dikkatini çekecek işlere yönelmediler.

  • Siz de bir medya yöneticisisiniz. Bütün sürece baktığımızda, genel olarak muhalif tarafta olan görsel ve yazılı basının kendi içinde de bir merkeze sıkışmışlığını, kolay yayıncılık yaptığını görüyor musunuz? Medyadaki temel sorun ne?

Öncelikle iki medyayı konuşmamız gerekiyor. İktidar medyası ve özelliklerini biliyoruz. Bunlar sadece gerçeği örtmekle yetinmiyor ve alternatif gerçekler yaratacak biçimde hareket ediyorlar. İşlerinin tamamı kurgu, montaj… Bununla mücadele yapabilmek için hem kadro, hem ekonomik güç, hem de toplumsal destek açısından bir büyüklüğe sahip olmak gerekiyor. CHP medyası bu yüzden önemliydi. Ancak onlar iktidarın yaptığını sadece kendileri için yapmakla yetindiler. İktidarın yaptığının taklidini değil, haberciliği esas alan bir yayıncılık ortaya koyamadılar. Diğer muhalif medya doğruyu yapıyor olsa bile ölçek olarak gücü kısıtlı. Medyanın yüzde doksanını iktidar elinde tutuyor. Bunun etkisini insanlarla temas ve sahada bulunarak çözebilirsiniz. Evlere girmek gerekiyordu, sokaklara girip çıkmak gerekiyordu ve iktidar sokakta siyaseti yasakladı.

  • Bu yasaklamaların hedefi neydi karşılığını buldu mu?

İki hedefi vardı. İktidar, büyük şehirlerdeki muhalefeti, sol-sosyalistlerin sürüklediği ya da liberal ve seküler kesimlerin oluşturduğu sokak görünümlü muhalefeti ve en önemlisi de HDP’nin sokaktaki gücünü kırmak için sokakta siyaseti yasakladı. Bu muhalefet de “aman iktidar kötüye kullanmasın, aman ortalık karışmasın, aman gürültü olmasın,” diyerek yasağa can-ı gönülden uydu aslında. O zaman da elde demeçten başka bir şey kalmadı. Birçok yerde, çarşı-pazar, esnaf ziyaretlerinde bile Akşener’e, Kılıçdaroğlu’na ve birçok kişiye fiziki müdahalelerle gezileri yarıda bırakıldı. Halbuki ısrar edilmesi gerekiyordu. Sokakta var olmanın, siyaseti sokakta yapmanın meşru olduğuna açık biçimde kabul ederek, bunun mücadelesini vermeleri gerekiyordu. Bunu yapmadıkları için propaganda ağı da sadece kendilerine oy verenlerle kısıtlı kaldı. Böylece iktidardan vazgeçmeye yönelmiş bir çok kişinin muhalefete yönelmesi engellendi.

  • Sokak yasaklandı önü kesildi. CHP de sokağı zorlamadı. Söz kurma yeri sokakken CHP neden hala uzak durmayı sürdürüyor?

Burada hem korku boyutu hem de teşkilat yapısı ve politik bakış meselesi var. Korku boyutu şöyle; özellikle geziden sonra iktidar sokak eylemliliğini mutlak suretle terörle bağlantılı bir fiil olarak ilan etti. Ama sokak demek sadece eylemlilik demek değil, aynı zamanda güncel olağan çalışma da sokakta olur. Evlere girilmesi gerekiyor, onun için sokakta dolaşmak gerekiyor, bunu yapacak hem organizasyon hem de kadroların oluşması gerekiyor. Sonra onların birleşip caddeye, oradan da meydana çıkılması gerekiyordu. Bunlar olmayınca da iktidar istediğine ulaştı. Şu anda Erdoğan’ın hedefi büyükşehirleri yeniden geri almak… Akşener de bunu onayladı. Ve Akşener’in kongre konuşması bunu açık şekilde ortaya koydu. Yeniden Refah zaten bunun için var. Aynı zamanda HDP’nin varlığı ve etkisini, kilit-anahtar niteliğini ortadan kaldırma hamlesi bu. O yüzden medya olarak da hedefine Tele 1’i koydu.

  • Merdan Yanardağ’ın bu dönemde tecridin insanlık suçu olduğunu söylemesi ve bu nedenle tutuklanması neyin işareti? Tele 1’in sesini kesmek ne derece önemli?

Son derece önemlidir. Sesini kesiyorsa muhalefet içerisinde nispeten olan bitenin farkında olan bir yeri susturuyorsunuz demektir. Merdan o konuşmayı durduk yere yapmadı, birden bire de ortaya çıkarmadı. İktidar çevrelerinde yayınlar üzerinden olmasa da teşkilat ağları üzerinden yerel seçime hazırlık için yürütülen bir propaganda vardı. Sanki “HDP’nin CHP’yi desteklemesini doğru bulmayan bir Öcalan var, biz bu Öcalan ile görüşme yürütüyoruz, yerel seçimde de bu görüşmeler ve bu diyalogların sonuçları olacak” türü bir hazırlık… Merdan’ın fark ettiği şey buydu. Tecridi gündeme getirmesinin sebebi de buydu. Sadece geçmiş seçimlerdekini kastetmiyorum. Benzer bir şey yeniden yapılacak. Yerel seçimden önce iktidar çeşitli kanal ve kaynaklardan sanki bir diyalog süreci varmış gibi; Öcalan ile görüşmeler yapılıyormuş duygusunu verme eğilimini gösteriyor zaten. Merdan Yanardağ da buna karşı tedbir olarak konuştu. Zaten o konuşmanın kısa bir bölümü peş peşe veriliyor.

  • Peki bu videoda olanların nesi suç?

Suç olan hiçbir şey yok ki! Ne toplam olarak ne tek tek cümlelerde böyle bir şey yok ve gerçek manada bir övgü falan da söz konusu değil.

Merdan siyaseten tecridin ne işe yaradığını ve CHP’nin önümüzdeki seçimlerde başarısı için nasıl bir yol yürümesi gerektiğine dair bir sezgiyle konuşmaya başladığı için rahatsız oldular

  • Merdan Yanardağ’ın hedef alınmasının asıl sebebi nedir o zaman?

Bunun iki sebebi var. Birincisi, Merdan’ın fark ettiği şey muhalefet tarafından tamamen fark edilir ve mesele oraya doğru gelirse, tecrit dâhil olmak üzere pek çok mesele tartışılmaya başlanırsa gerçekten siyaset başlar. İktidar için hiç istemediği şey; Kürtlerle CHP arasında olası bir uyum, stratejik ortaklık ya da taktik ortaklık riski doğar. İktidar için bu başlık hiç açılmamalı, çünkü bu Türkiye’nin tabu alanı; tecrit hiç konuşulmamalı, sadece Öcalan’a olan tecrit değil, o mutlak tabu ama onun gölgesinde cezaevlerinde tutulan bütün HDP’lilere uygulanan bir tecrit de var. Örneğin otuz yıl cezaevlerinde kalanların tahliye edilmesi gerekiyorken uyduruk disiplin cezalarıyla tahliyelerin gerçekleşmemesi de bunun bir parçası. Bu yüzden Merdan siyaseten tecridin ne işe yaradığını ve CHP’nin önümüzdeki seçimlerde başarısı için nasıl bir yol yürümesi gerektiğine dair bir sezgiyle, gazetecilik görgüsüyle konuşmaya başladığı için rahatsız oldular. Aynı zamanda İyi Parti, Merdan Yanardağ’dan kendi kanalını İyi Parti’nin propaganda ağına çevirmemesinin de intikamını aldı.

  • Baskıların hedefinde Kürtler ve özgür basın vardı, “bugün bize yarın size” dokunur sözünün tam da olduğu yerdeyiz. Bütün bu olanların karşısında neden CHP’den güçlü bir itiraz ve tepki yükselmedi? Bu tepki neden ortaklaştırılamadı?

CHP’nin bu seçimden çıkarması gereken ders, medya stratejisinin tamamen hatalı olduğu, bundan kökten vazgeçmesi gerektiğiydi. Üstelik bu medya stratejisinin düzeltilmesi için yapılması gerekenler için de en uygun yer TELE 1’di. Hatırlayalım; 2018 ve 2019 seçimlerinde normalde TELE 1 çalışanı olmayan Kürt basınında da çalışmış ama bağımsız gazeteci olarak da şöhreti ve kıymeti olan birçok isim yer aldı. Banu Güven, Ayşegül Doğan, Hilmi Hacaloğlu, Faruk Eren, Kemal Can gibi birçok isimle bu türden bir yayıncılık yapıldı. Önemli bir nokta daha var, iktidar istanbul’da CHP İl Başkanı olduğu andan itibaren Canan kaftancıoğlu’na çok ağır saldırdı.

  • Nedendi o korku ve saldırdı?

Çünkü Canan’ın temsil ettiği şey, büyük şehir seçiminin alınmasını da sağlayan sol-sosyalist gruplarla işbirliği, Kürtlerle ortaklaşma olmasa bile stratejik ya da taktik işbirliği yapabilecek politik sahayı oluşturma ve bu türden bir birlik getirebilmekti. Bu iktidarın en büyük kabusudur. Sadece iktidarın değil, aynı zamanda devletin de kâbusudur. Devletin Madımak’a saldırma sebebi de buydu. Suruç bombası ve gar bombasının da anlamı buydu. “Bu türden bir araya gelişleri biz istemiyoruz,” demekti. Merdan da bu birliğin medyadaki kısmına denk düşen bir konumda duruyordu. CHP’nin muhalefet stratejisi, muhalif, iktidardan muzdarip, iktidara karşı mücadele edilmesi gerektiğini savunan bütün kesim ve grupların yer alabildiği, temsil edilebildiği, enformasyon ağının kurulabildiği bir medyaya yönelme olmalıydı. Ama buna yönelmek yerine eskisi gibi devam etme eğilimi HALK TV’de çok açık biçimde görülüyor. Yine aynı HALK TV Merdan Yanardağ’a yönelik operasyon başladığında buna bizden, ARTI TV ve Artı Gerçek’ten, Medyascope, T24, Duvar ve Diken’den daha az önem ve değer verdi.

Çünkü orada iç tartışma önde… Orası Kılıçdaroğlu ve ona yakın ve onun devamını sorun görmeyen yapıları kendilerine uzak gördü. Bu manada bir sahiplenme olmadı. Kendi içinde bile bu sahiplenme olmadığında Kürt basınına hiç sahip çıkmaz. 2016’dan bu yana Kürt medyası neredeyse sıfırlanmak istendi. Son bir yıl içinde gördük, 30’dan fazla gazeteci hala iddianame hazırlanmadan tutuklu. CHP medyaları buna yönelik ciddi bir yayıncılığa girişmedi, bu cesareti hiç göstermedi.

  • O cesareti göstermiş olsa ve ortaklaşsaydı ne olurdu?

Merdan’ın başına gelen başlarına gelebilirdi. Ama “başına bir iş gelmeden neyi sürdürebilirsin?” sorusunun cevabını bulmaları gerekirdi. Neyi sürdürebilirsin: CHP’lilere CHP propagandası. Peki, bu neye yol açar? Sadece CHP’nin hep aldığı oyları alamaya devam etmesine yol açar. Bu da iktidar hep iktidar olarak kalır demektir. O zaman buna ses çıkarmaz iktidar. Ancak buradan kayma başladığında müdahil olur. İşte Merdan’ın yaptığı buydu, siyasetteki bir kilitlenmeyi ve medyada bir tutum olarak oluşan bir kilitlenmeyi kırdı. Merdan, “hukuksuzluk var, bu hukuksuzluk iktidarın istediği şekilde siyaseti dizayn etmesine yarıyor, iktidar kendisi isterse görüşüyor, isterse görüşmüyor, kimse bu konuda bilgi sahibi değil, bu kabul edilemez,” dedi. Burada suç olan bir şey yok. Çünkü bu durum kanunlara aykırı.

  • Üstelik de kanunlara fazlasıyla aykırı değil mi?

Tabi ki! Örneğin Türkiye’de ceza kanunları ve Anayasa gereği işkence insanlığa karşı suç kategorisindedir, işkenceye karşı zamanaşımı işlemez ve işkence cezalandırılması gereken bir durumdur. Umut haklarının yokluğunu AİHM işkence olarak tanımlıyor. Mutlak tecridi işkence olarak tanımlıyor. Merdan’ın dile getirdikleri sadece bunlar, hukuki gerçeği dile getirdi. Devletin bakışı “Kürt konusunda her türlü hukuksuzluk yapılabilir, kimse bunu siyasallaştıramaz ve kamusallaştıramaz” şeklindeydi. AKP de bunu katmerleştirdi. Akşener ve İyi Parti de Merdan Yanardağ’a saldırırak “bakın biz bu kurala uyuyoruz, onlar uymuyor cezasını kesin” dedi. Bu sadece Merdan’a değil, aynı zamanda CHP’nin içindeki tartışmaya da müdahaleydi. Çünkü CHP içinde yürüyen tartışmalarda sadece Kılıçdaroğlu’nun güçlü olup olmadığından başka bir şey konuşulmuyor. Kürtlerle ortaklaşmaya dair bir fikir yok. Toplumsal kesimlerle ilişkiyi güçlendirmeye dair stratejik kurumsal ya da yapısal hiçbir teklif ya da tartışma yok.

  • HDP seçim sonrası kendi özeleştirisini verirken yerel seçimlerde gerekirse demokrasi için ve iktidara karşı yeniden bazı stratejik adımlardan yana olacağını elini taşın altına koyacağını belirtmişti. Burada cesaretsiz davranan CHP mi?

Şu an da cesaret bir yana, buna mecali kalmadı, CHP kendi içindeki meseleyle boğuşuyor. Bunun ne anlama geldiği Akşener’in kongredeki “biz masaları oluşturduk, belediyeleri almak için çalıştık, sonra da İstanbul’u HDP sayesinde aldık diyorlar,” sözünde görülüyor. Akşener, “hâlbuki benim sayemde aldık,” demeye getiriyor. Böylece büyükşehirler konusundaki stratejisinde iktidara en açık çeki vermiş oluyor; HDP’yi devreden çıkarma… CHP içerisinde iktidar kavgasını yürütenler de aynı fikri öne sürüyorlar. Son iki seneyi hatırlayım; Ekrem İmamoğlu sanki Akşener’in prensi İyi Parti’nin adayıymış gibi davrandı sürekli. Akşener de Mansur Yavaş ve İmamoğlu’nu şehzade annesi rolüne bürünerek ortaya koydu. Yürüyen tartışmanın ekseninde görünmeyen kısım burası. Bu, Merdan’ın hamlesiyle görünür oldu ve onu da “terör” başlığı altında sessizleştiriyorlar. Erdoğan son kazancın etkisiyle rejimi tahkim etmek için adım adım yerel seçim hedefine doğru ilerliyor.

  • Sizin de içinde olduğunuz muhalif basına yayıncılıkta ne türlü sorumluluklar düşüyor, ne türlü bir yayıncılık yapmak gerekiyor? Seçim sonrasında “iktidar baskılarını özellikle özgür basına yöneltecek,” derken, nereye doğru gidiyoruz?

İktidar toplumsal etkisinin istemediği şekilde güçlü olduğunu ölçtüğü yere müdahale eder. TELE 1’de öyle bir potansiyel olduğunu gördükleri için oraya saldırdılar. İktidar açısından durum şu an uygun. Medyanın önemli bir kısmı kendisine bağlı, muhalif görünenler zaten kendisini rahatsız edecek şekilde yayın yapmıyorlar. Bunun dışında potansiyel gördüğü yeri anında ezmeye çalışıyor. Gazetecilik kurallarına uygun biçimde toplumsal görevinin de farkında olarak, kamu yararı fikrini gözeterek iş yapan yerlere söylenecek bir şey yok. Muhalefet partileri buraların önemini bilip medya stratejilerini buna göre yeniden düzenlemek durumundalar.

Ayının dokuz türküsü varmış, dokuzu da armut üzerineymiş… Öğrenciyken başlamıştım. Hem geçimimi, hem hayatımı bu meslekle bağlantılı biçimde kurdum ve doğru olduğunu düşündüğüm, doğru bildiğim şekilde yapmaya çalışıyorum. Arada benim yaklaşımımı, yapabildiklerim ve yapamadıklarımla beraber bilenler, ortak bir iş çıkabileceğini düşünenler “gel beraber çalışalım,” diyorlar. Gidiyorum çalışıyorum. O çalışma bitince de başka bir iş gelirse oradan devam ediyor. Hep böyle oldu. On altı sene Radikal’de çalıştım. Arada Sputnik bir iş önerdi, gittim onu yaptım. IMC’den çağırdılar gittik orada çalıştık. Gel bir internet gazetesi yapılım dediler Duvar’ı yaptık. O bitti şimdi de buraya geldik. Sonrası Allah kerim! Sonuna kadar doğru bildiğimizi yapmaya, sözümüzü kurmaya devam edeceğiz.

#Tecridi #konuşmak #oyunu #bozuyor

İki asker hayatını kaybetti

Savunma Bakanlığı, iki askerin hayatını kaybettiğini açıkladı

Savunma Bakanlığı, “Pençe-Şimşek Harekatı” bölgesinde, iki askerin hayatını kaybettiğini duyurdu.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, ağır yaralanan Piyade Sözleşmeli Er Hasan Taş ve Furkan Günergök’ün sevk edildikleri hastanede hayatını kaybettiği belirtildi.

HABER MERKEZİ

#İki #asker #hayatını #kaybetti

Adana’da gözaltına alınan 18 kişi serbest bırakıldı

Adana’da yapmak istedikleri açıklama sırasında darp edilerek gözaltına alınan 18 kişi serbest bırakıldı

Adana’da LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nin yapmak istediği açıklamaya müdahale eden polis, aralarında avukatların da olduğu 18 kişiyi darp ederek gözaltına aldı. Aralarında HDP Adana İl Eşbaşkanı Helin Kaya, avukatlar Zelal Demiray, Umay Büyükdağ ve Baran Taygun Metin’in olduğu 18 kişi sağlık kontrolünden geçirilip, Adana Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube’ye getirildi.

Emniyette ifade vermeyi reddeden avukatlar, daha sonra savcılıkta ifade verme şartıyla serbest bırakıldı. 15 kişi ise “2911’e muhalefet etmek ve “görevli memura direnme” suçundan emniyette haklarında işlem yapılarak serbest bırakıldı.

HABER MERKEZİ

#Adanada #gözaltına #alınan #kişi #serbest #bırakıldı

Meksika’da taksi ve dolmuşlara saldırı: 5 ölü, 3 yaralı

Meksika’da çok sayıda taksi ve dolmuşa düzenlenen silahlı ve bombalı saldırı sonucu 5 şoför öldürüldü, 3 şoför yaralandı

Meksika’nın Guerrero eyaletinde çok sayıda taksi ve dolmuşa düzenlenen silahlı ve bombalı saldırı sonucu 5 şoför öldürüldü, 3 şoför yaralandı.

Meksika’nın Guerrero eyaletinde, başta Chilpancingo olmak üzere birkaç şehirde dün eş zamanlı olarak taksi ve dolmuşlara silahlı, el bombalı ve molotof kokteylli saldırı düzenlendi.

Saldırılar sırasında 3 şoför, kurşunların isabet etmesiyle hayatını kaybederken 2 şoför ise araçlarının ateşe verilmesi sonucu yanarak öldü. Saldırılarda 3 şoför yaralanırken, taksi ve dolmuşlardan oluşan toplam 9 araç saldırganlar tarafından ateşe verildi. Saldırıların çoğunlukla yoğunlaştığı Chilpancingo’da toplu taşıma seferleri güvenlik amacıyla askıya alındı. Olaya ilişkin ise henüz resmi açıklama yapılmadı. Saldırıların eyalette etkili ve birbirine düşman suç çeteleri tarafından düzenlendiği belirtiliyor.

HABER MERKEZİ

#Meksikada #taksi #dolmuşlara #saldırı #ölü #yaralı