Ana Sayfa Blog Sayfa 6044

Halk Meclise yürüdü: Tasarıyı geri çekmeyin iptal edin!

Bugün genel kurulda görüşülmesi beklenen ancak Başbakan’ın ‘Komisyona geri çekiyoruz’ dediği cinsel istismar önergesini protesto etmek için çok sayıda kişi Meclis’e yürüdü. Polis farklı noktalardan Meclise yürümek isteyenlere saldırdı

Çocuk istismarında cezasızlığı öngören ve çocuk yaşta evliliklerin önünü açan skandal yasa tasarısının komisyondan geri çekilmesi üzerine kadınlar “tasarıyı çekmeyin iptal edin” dedi. AKP’nin büyük tepki toplayan “cinsel istismar düzenlemesini” protesto etmek için çok sayıda yurttaş sabah Meclis önünde toplandı. Ellerinde döviz ve bayraklarla AKP’li milletvekilleri önergesini protesto eden yurttaşlar, Başbakan Binali Yıldırım’ın “Düzenlemeyi komisyona geri çekiyoruz” açıklamasını da tepki gösterdi. Eyleme katılan yurttaşlar, tasarının geri çekilmesini değil iptal edilmesini istiyor. Bu arada, kentin farklı noktalarından Meclis’e gelmek isteyenlere polis saldırdı.

 

 

Destanlara yansıyan manzum tarih

MEHMET BAYRAK

XIX. Yüzyıl’da Önasya ve Mezopotamya halklarının tarihi konusunda önemli çalışmalara imza atan Avusturyalı ünlü Doğubilimcilerden Schweiger-Lerchenfeld, özellikle Osmanlı ordusunun İçtoroslar bölgesinde Alevi ve Êzidî Kürtlere karşı giriştiği katliamları anlatırken, “Bölgede bu durumları destan hâline getiren bir ozan her zaman bulunurdu” diyerek bir gerçekliğe parmak basıyor ve konuya ilişkin kimi Kürtçe ağıtlama-destanların Almanca çevirisini veriyordu.

Yine ünlü Türk tarihçilerinden Prof. Dr. Kemal Karpat, gerçek tarih ile düzmece tarih kuramı konusunda şu çarpıcı belirlemeyi yapıyor: “Biz Türklerin üç çeşit tarihi vardır: Biri (resmi tarih), biri (Avrupalılar’ın yazdığı tarih) ki bu ikisi de şüphelidir. Bir de (halkın zihninde kalmış tarih) vardır. İşte (hakiki tarih) odur; nesilden nesile geçen tarih odur…”

İşte sözünü ettiğimiz ürünler; destanı, şiiri, manisiyle tam da bu türden manzum eserlerdir.

Gerçekten de bir halklar, dinler, diller ve kültürler bahçesi olan Osmanlı toplumunda; birbirine karışan-katışan halklar gibi onların dinleri, dilleri ve kültürleri de birbirini etkiliyor ve yeni tat ve renkte meyveler veriyordu. İnsanlar, kendi özgün dil ve kültürleriyle ürünler verirken, birbiriyle emişen ve gerek tema, gerekse stil olarak paydaş ürünler de yaratıyorlardı.

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar şiir boyutunda bu ortaklık doğal akışı içinde seyredip geliyordu. İster özgün dillerinde yaratılmış olsun, ister komşu halkın dilinden, insani ilişkiler tüm doğallığıyla bu ürünlere yansıyordu. Ortak tabiat ve toplum olayları üstüne ortak destanlar düzülüyor, ortak niyetler üstüne ortak maniler söyleniyor, ortak aşklar üstüne ortak şiirler yazılıyor ya da ortak türkü ve kilamlar yakılıyordu.

Manilerin söylediği…

Geçmiş yüzyıllarda çeşitli tabiat ve toplum olayları üstüne düzülen destanlar bir yana; sözgelimi Sivaslı Ermeni kadınlarının yaktığı şu Türkçe manileri, bir Türk’ünkinden ya da Kürt’ünkinden ne kadar ayırabiliriz.

Vicag vicag gül ola

İçi dolu nur ola

Bu vicagı çıkaran

Niyeti hayır ola

Burada “vicag”ın “niyet/ kısmet” anlamına geldiğini ve bu tür niyet manilerinin Hıdrellez’e denk düşen bahar bayramında okunduğunu belirtelim. Yine Van bölgesine ilişkin şu vicag manisi… Ermenice söyleyişiyle:

Gananç gananç gançetsin

Gançi meydan vazetsin

Boz boz tziyank kaşetsin

Noraharsner hedzutsin

Şod muradin hasutsin

Hars, han vicagin i parin

Türkçe söyleyişiyle:

Yeşil yeşil çağırdılar

Çağrı meydanına koştular

Boz boz atlar çektiler

Yeni gelinleri bindirdiler

Tez murada indirdiler

Gelin, uğurlu bir niyet çek.

Kürt, Ermeni, Süryani ve Rum gibi başka halkların müzik kültürüne Türk müziği adına ipotek konması, son dönemde daha çok bilince çıkarılarak görünür hâle getirildi. (Bunun birçok örneğine, daha 1991’de yayımlanan Kilam û Stranên Kurdî adlı inceleme-antoloji çalışmamızda yer vermiştik.) Özellikle Ağçik ve Sary Gyalin (Sarı Gelin) şarkılarından yola çıkılarak bunun birçok örneğine yer veriliyor. Nusret Gürgöz, Ağçik türküsünün Dersim versiyonunu şu sözlerle aktarıyor:

Ahçik’i yolladım Urum êline

Eser bad-ı saba zülfün teline

Gel seni götürem İslam êline

Serimi sevdaya salan o Ahçik

Aklımı başımdan alan o Ahçik

Vardım kiliseye, taptım haçına

Gönlümü bağladım sırma saçına

Gel seni götürem İslam içine

N a k a r a t

Vardım kiliseye, haç suda döner

Ahçik’i kaybettim, yüreğim yanar

Ben din’en dönersem el beni kınar

N a k a r a t (1)

Gerek bu türden aşk ve sevda türküleri, gerekse yüzlerce Ermeni harfli Türkçe ve Ermenice mani örneği için iki kitaba bakmak yeterlidir. (2)

Bu ve benzeri eserler dışında, Erivan’daki “Toros Azadyan Arşivi”nden sağladığım çok sayıda mani ve halk türküsü örneği bulunuyor. Burada bunun kimi örneklerine yer vereceğiz.

Gögde yıldız maşallah

Sen benimsin inşallah

Baş yastıkta göz yaşta

Kavuşuruz inşallah

X

Bahçelerde mor meni

Aşkından oldum deli

Bak ne hale düş oldum

Yâre göynül vereli

X

Şinci asır gelinleri

Yalan soksun dillerini

Yedi sene sıtma dutsun

Doğrutmasın bellerini

Kaynananın adı Hüri

  Kör olsun gözünü biri

  Koca hortlak benden diri

Kaynanam kara tazı

Ürüyor bazı bazı

Ürüdüğünü aramam

Isırıyor bazı bazı

Kaynanalar arsız olur

  Eli yüzü nursuz olur

  En eyisi hırsız olur

Hayasız güğüm m’olur

Çalgısız düğün m’olur

Kaynanan’sın elini

Öpmeyen gelin m’olur

     Kaynananın çatal dişi

  Görüncenin keldir başı

  Oğlanları yüzük taşı

Kaynanam ğazan kapağı

Görüncem kapu köpeyi

Yukarda da vurguladığımız gibi; kuşkusuz Ermeniler, yalnız Türkçe değil kendi dillerinde de niyetlerini ortaya koyan nice maniler düzmüşler. Türkçe söyleyişiyle “Kapı önüne çıkayım/ Onun önünde durayım/ Sekiz çift camız sürüp/ Senin niyetine vereyim” anlamına gelen şu Ermenice mani, bunun küçük bir örneği:

Yellem tur taşdin vıra

Gaynim tur taşdin vıra,

Ohdı ludz komeş lıdzem,

An al ku pahdit vıra. (3)

Kültürel dostluk köprüsü

Bu dönemlerde halklar arasında herhangi bir sorun yaşanmadığı gibi büyük bir dostluk ilişkisi vardır. Üstte Ermeni kadınlarca yakılan maninin bir versiyonu niteliğindeki şu Türkçe mani, bu ilişkinin ilginç bir göstergesi değil midir?

Bahçelerde mor meni

Verem ettin sen beni

Ya sen İslâm ol Ahçik

Ya ben olam Ermeni.

Şunu hemen belirtelim ki, Ermeniler arasında da yansımasını bulan “mani” türü, “dûrik veya çarin” adıyla özellikle Maraş-Kayseri-Sivas-Malatya mihverindeki Kürtler arasında da yaygındır. (4) Genellikle 4+4=8 hece ölçüsüyle yakılan manilerin uyak düzeni ise “aaba” şeklindedir.

Anadolu ve Mezopotamya’daki bu mozaiğin İstanbul’daki bir yansımasına Kurtuluş semti özelinde tanıklık eden Sivaslı Alevi Kürt araştırmacı Hüseyin Irmak soruyor: “Anadolu’nun Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca bilen Sivaslıları, Diyarbakırlıları; Süryanice’den başka Kürtçe, Zazaca, Türkçe konuşabilen Mardinlileri şimdi neredeydi? Çerkezce, Kürtçe, Zazaca bilen Sivaslı Türk Rıza Özen amca neredeydi?” (5)

Bu kayboluşun, erimenin nedenlerini burada irdeleyecek değiliz. Bu aşamada konumuzu ilgilendiren, bu kültürel emişmenin günümüze yansıyan ürünleridir.

Soruna halklar arası ezgi alışverişi açısından bakan Melih Duygulu, aynı ezginin pek çok halk tarafından benimsenerek kullanılmasına Anadolu’nun doğusundaki halklarda sıklıkla rastlandığını belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Anadolu coğrafyası üzerinde bu türden örnekler hiç de azımsanmayacak sayıdadır. Bu bağlamda ele alınabilecek, Trakya’daki Rumeli havalarıyla, Ege’deki Yunan ve adalar müzikleriyle, Güney’deki Arap havalarıyla, Doğuda ise Ermenice ve Kürtçe şarkılarla yakın ilişkisi olan Türk şarkıları bulunmaktadır.” (6)

Tahir Abacı da, “Anadolu müziği de İstanbul müziği gibi değişik etnik kökenden insanların ortak üretimine dayanmaktadır. (…) Anadolu ezgilerinin oluşumunda Kürt, Süryani, Arap, Gürcü, Azeri müziğinin katkıları büyüktür”  diyerek bu görüşe katılmaktadır. (7)

Kuşkusuz burada unutulmaması gereken hususlardan biri, Ermeni ezgilerinin katkısıdır. Bunun birçok örneğin yanı sıra en tipik örneğini, bir zamanlar Türkçü unsurların neredeyse ulusal marş haline getirdikleri “Çırpınırdı Karadeniz” şarkı ve ezgisinde görüyoruz. 1717-1795 yılları arasında yaşayan ve “Ermenilerin Yunus Emre’si” olarak kabul edilen, Ermenice’nin yanı sıra Farsça, Gürcüce ve Azerice’yi ana dili gibi kullanıp eserler veren Sayat Nova’nın daha önce notasıyla birlikte yayımlanmış olan “Kemençe” şarkısı ipotek altına alınıp karşımıza Türk milliyetçilerinin marşı olarak çıkıyordu. (8)

Ezgileri korunup sözleri ya çevrilen ya da değiştirilen Türkçe sözlü Kürt müziği örnekleri de, Cumhuriyet dönemi boyunca alabildiğine yaygınlaşmıştır. Cumhuriyet döneminin müzik politikası dolayısıyla buna önayak olan baş kişilerden biri, Atatürk’ün “Şark Bülbülü” adını taktığı Diyarbekirli Celal Güzelses’tir. Bu oluşumu ve Celal Güzelses’e ilişkin ilginç bir anekdotu Naci Kutlay aktarıyor:

“1950’li yılların başında, Ankara’da beş gün süren (Doğu Geceleri) yapmıştık. Tüm Doğu ve Güneydoğu illerinin dernekleri organize etti. Diyarbakırlı Celal Güzelses, Malatyalı Fahri ve Urfalı Cemil Cankat da vardı.Başarılı oldu Doğu geceleri. Celal Güzelses Diyarbakır’a dönmeden Çubuk Barajı’nda, Diyarbakırlı gençlerle bir kır eğlencesi düzenlendi. Gençlerin ısrarı ile Celal Güzelses bir de Kürtçe türkü okudu: Gewrî, li li Gewrî/ Ez qurbana Gewra xwe me…” diyordu başlarken. Kırk beş yıl sonra ancak bu kadarını anımsıyorum türkünün. Gençler, (niye Kürtçe türküleri Türkçeleşetiriyorsun?) diye sordular. (Onların o canlı ve tatlı melodileri kaybolmasın istiyorum) dedi.” (9)

Tahir Abacı, Cumhuriyet dönemindeki bu şoven yönelişi şöyle açımlıyor:

“Cumhuriyet’ten sonra ‘yüksek irade’ şarkıyı değil, türküyü işaret etti. Bütün dillerin Türkçe’den türediğini öne süren ‘güneş-dil teorisi’ne paralel bir tez vardı o yıllarda: ‘Pentatonik’  ezgilerin tümü Türk müziği kökenliydi! Halil Bedii Yönetken, Ferruh Arsunar, Sadi Yaver Ataman, Mahmut Ragıp Gazimihal, Muzaffer Sarısözen vd. araştırmacılar, Anadolu’da pentatonik Türk müziğinin peşine düştüler, ama tam tersine pentatonik olmayan dizilerle karşılaştılar.” (10)

Ayrı bir incelemenin konusu olan bu sorunu bir yana bırakıp, yine şiirlere ve türkülere geçelim.

Şiir ve türkülerin dilinden

Kuşkusuz Ermenilerin diğer komşu halklarla ilişkileri sadece manilerde kalmayacak, tersine edebiyatın her türüne yansıyacaktı. Halk hikâyeleriyle türkülerin bu konuda özge bir yeri vardır. Bu ürünlere yansıyan öncelikli tema ise evrensel bir motif olan “aşk” motifidir. Ancak bu motifler işlenirken bile ince mesajlar verilir.

Bunun Kürt-Ermeni ilişkilerindeki bir yansımasını Kerem ile Aslı hikâyesinde görüyoruz: “Ermeniler ve Kürtler bin yıllardır aynı toprakların üzerinde yaşamışlardır. Acıları, sevinçleri bir olmuştur. İki halk da aynı anadan doğmuş birer ikiz gibi dünyaya aynı kederle bakarlar. Aşkları da oldukça dokunaklıdır. Kerem Kürt, Aslı Ermeni’dir. İki sevgili dinsel nedenlerden dolayı birbirlerine kavuşamazlar. Kerem ile Aslı düğün gecesinde birbirlerine kavuşamaz. Kerem kavuşamayınca yanıp kül olur, Aslı Kerem’in külleri arasındaki bir kıvılcımla ateşe tutulur, o da kül olur. Kül külü arar, küller kavuşur.” (11)

Dinsel nedenlerle sevgililerin kavuşamaması motifi, halk şiirine ve türkülerine de yansır. Bu örneklerin birinde, Sivas-İstanbul mihverindeki Hıristiyan Ermeni-Alevi Türk aşkı, Keşişkızı-İslamoğlu ikilisiyle gündeme getirilir. Birçok versiyonu bulunan ve “Ermeni Kızı Türküsü” olarak bilinen bu örnekte; Ermeni kızı ile İslam oğlu karşılaştırılır. Müslüman genç, Hıristiyan Ermeni kızını sevmekte ve onu ikna etmeye çalışmaktadır. Karşılıklı yoğun söyleşmeye girilir. Aradaki başlıca engel, dinsel ayrılıktır. Ancak sonunda oğlan, Ermeni kızına şu dörtlükle Alevi olduğunu söyleyince işi kolaylaşır:

İsmimi sorarsan ismim Ali’dir

Dinimiz de hak Muhammed dinidir

Bizim din de cümle dinden uludur

İmana gel kömür gözlüm imana

Gencin Alevi olduğunu öğrenen Ermeni kızı, yumuşar ve genci kabul eder:

İsmimi sorarsan Benli Emine

Çok yiğitler geldi benim yanıma

İsmin Ali ise döndüm dinine

Sıva kollarını dola boynuma

Burada verilen mesaj, Ermeni aşıklarının kolayca Aleviliği ve Bektaşiliği benimsemesi örneğinde olduğu gibi Alevi yakınlığı ve dostluğudur. Başlangıçta, “Ermeni’den İslam olmak güç olur/ Var git İslamoğlu var git dönmem dinine” diye itiraz eden Ermeni kızı, gencin Alevi olduğunu öğrenince daha fazla direnmez ve aşkına karşılık verir.

Ermeni Kızı Türküsü’nün çeşitli versiyonları üzerinde karşılaştırmalı bir inceleme yapan Fuat Özdemir de aynı sonuca varıyor:

“Burada dikkati çeken en önemli nokta, Ali adının anahtar işlevi görmesidir. Hazret-i Ali’den dolayı Ali adı Alevi- Bektaşi inanç sistemini benimseyenlerce çokça kullanılan bir addır. Ermeni toplumunun Anadolu’da Türk toplumuyla birlikte uzun süre yaşadığı düşünülürse, onların toplumda varolan inançlardan kimilerine eğilim duyduklarını söylemek pek yanlış olmaz. Bu eğilimin daha çok Bektaşilikte olduğu da bilinmektedir.” (12)

Kuşkusuz, aynı temayı Ermeni türkülerinde de görmek mümkün. Aşık Civan, Ermenice olarak söylediği “Papaz Kızı“ adlı şiirinde; yine Müslüman bir delikanlıyla bir Ermeni papaz kızını karşılaştırır ve Müslüman gencin ağzından Ermeni kızına Türkçe söylemiyle şu göndermede bulunur:

İnancını kolay değiştirmez Ermeni

Gönülden sımsıkı bağlıdır kimliğine

Sen de samimi bir Hıristiyansın

Ben ise Müslüman

Gelmedin imanıma ben nasıl etsem (13)

Kuşkusuz bu türden daha birçok türkü bulunuyor. Sözgelimi, Vartanoş adlı Ermeni kızın Kekil Ağa tarafından Dersim’e kaçırılması üstüne yakılan “Dersim Türküsü” ilk akla gelen örneklerden birisidir.

Toros Azadyan Arşivi’nden örnekler

Halkbilimci İhsan Hınçer, 1959 yılında Türk Folklor Araştırmaları Dergisinde (Sayı:125) yayımladığı “Türkçe Yazan Ermeni Şairler” konulu bir yazısında bu konunun başlıca uzmanının Toros Azadyan olduğunu, Fuat Köprülü ve M. Halit Bayrı gibi araştırmacıların zaman zaman onun yardımına başvurduklarını, ancak 1955’te vefat eden Azadyan’ın arşivinin nerede bulunduğunun bilinmediğini belirtiyordu.

Daha sonra Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğlar konulu çalışmam sırasında, Erivan’da Çarenz Sanat-Edebiyat Müzesi’nde olduğunu öğrendiğim bu arşive ulaştım ve yüzlerle ifade edilebilecek Ermeni harfli Osmanlıca/Türkçe manzum esere eriştim. Bunlar arasında birçok nazım türünden eser bulunduğu gibi Halk Türküleri de bulunuyordu. İşte bunlardan sadece konumuzu ilgilendiren birkaç örnek… Diline dokunmadan sunduğumuz aşağıdaki örnekler, anonim halk türkülerinin komşu halklarca nasıl benimsendiğini gösteren ilginç örneklerdir.

Arapgir Halk Türküsü

Gülişan bağçenin ne sefası var,

Gülinen bilbilin ne sefası var.

Ben o yari sevmişim, o yar da beni,

Bu zalim ğonşuların ne ğerezi var.

Arapgir ğarşusi Çobanlu düzi,

Canıma kâr etti ellerin sezi.

Duşmanlar istiyor ayrıla bizi,

Gül dalından ayrılmaz, ben de o yardan.

Ğırmızı gül has bağçede haraben,

Ne demişim kömür gözlü yara ben.

On barmağım, ğandil ettim yandırdım,

El yaradı, yaramadım yara ben.

Gülişan bağçede güller solmasın,

O gülin dalında bilbil ğonmasın.

Ben o yarı sevdim murad almadım,

Benden ğayru saran murad almasın.

Böyük Olur Istanbul’ın Havlısı

Böyük olur Istanbul’ın havlısı

Ğaş ğaş olmuş bahar deli kanlısı

Bilemedim benim ağam hangisi

Usul boylu kidan boylu kendisi.

Istanbıl’ın yolları tozdır dumandır

Ağam getdi geleceyi gümandır

Gümanın elinden halım yamandır

Tez gel ağam eyleneyim bir zaman.

Ağamın altında sırmalı minder

Ağam atının başı sılaya dönder

Ağam sen gelmesen bir mektub gönder

Bir mektubun bile gelmesse neyinen eylem?

Bir kâğıt yazdım içi kareli

Bugün posta günü ciger yareli

Bir murad almadım gelin olalı

Muradın karnına kala dediler

Yegid sevdiyinden ger’kal dediler.

Sağ Olan Gelir Evine

Posda yollarını dolanıyorum

Kaybetdim yarimi aranıyorum

Ağam sağlığına güveniyorum

Sağ olan gelir evine.

Ekdim bahçenize bitmedi üzüm

Mektuba ğalmadı yazacah sözüm

Bu sene de gelmessen kann ağlar gözüm

Sağ olan gelir evine.

Ekdim tarlanıza bitmedi bosdan

Bene selam geldi gülyüzlü dosddan

Bir kolun ağrırsa olbirine yaslan

Sağ olan gelir evine.

Bu noktada sözü ilginç bir anekdot aktaran Rıza Tevfik’e vermenin tam zamanı:

“Ben henüz Mülkiye Tıbbiyesi’nde talebe iken, ekseriya Ayasofya meydanında gelir geçer iki gözü kör bir Ermeni dilenci vardı. Biraz kısık, fakat çok mahzun ve müessir bir sesle şu türküyü söylerdi ki, ilk kıtasını nakaratıyla hatırlıyorum:

Eğin viran olmuş, bülbül ötmüyor

Ağam ırak yerde, elim yetmiyor.

Sayı tutam dedim, sayı getmiyor

Gel ağam, gül ağam, gel de gine get!

Ahdı gözüm yaşı sil de gine get!..

Bana pek dokunan bu türküyü dinlemek için her tesadüfte o adamcağızı bir müddet yavaş yavaş takip eder giderdim. Ve her zaman da bir iki kuruş sadaka verirdim. Tekerrür eden bu sükûtî münasebetimizden, nihayet beni tanıdı ve her defasında (efendi, sağ olasın!) derdi. Bu güfte kendisinin sözü müdür, kimdir, nerelidir, diye sordumdu. Eğinli imiş, öksüz ve yoksul büyümüş ve bakımsızlıktan beş altı yaşlarında kör olmuş. (Benim değildir; ben Ermenicesini uydurdum, onu da Ermeni mahallelerinde okurum!) dedi. Düşündüm. Bu;

(Kara gözlerim, karalar giydim seninçün ağlarım

Âşık-ı çeşmânın oldum lütfuna el bağlarım.)

şarkısı gibi âdi ve şahsi bir güfte değil, bir vakitler sefalet içinde yaşamağa mahkum olan Anadolu’da zavallı Türk kadınını -henüz birkaç haftalık gelin iken- bırakıp para kazanmak derdiyle gurbete çıkan ve senelerce İstanbul kaldırımlarında sürünen ve belki de pis bir han köşesinde kimsesiz ölen Türk köylüsü uğruna karısının derin ye’sini, şiddetli hasretini ve her zaman döktüğü sıcak gözyaşlarını –üç-beş satırlık sözle- o kadar beliğ ve müessir bir surette söylüyor ki, bu kıta bütün Anadolu gelinlerinin felâket destanıdır.” (14)

Sonuç

Ermenilerin XIX. yüzyıldaki hak istekleriyle başlayan yeni süreçte II. Abdülhamid’in “ihtida” ve “katliam”la etkisizleştirme, ardından da İttihadçılar’ın soykırımla yok etme politikaları yaşanmadan önce, Ermenilerle diğer halklar arasında bir dostluk ilişkisi kurulmuş ve bu, sözlü ve yazılı edebiyatlarına da yansımıştı. Bu alanda Alevi-Bektaşi süreğini izleyen diğer âşıklarla bütünleştikleri gibi din dışı edebiyatta da adeta Osmanlı toplumunun manzum tarihçiliğini yapmışlardı. Bu bütünleşmeden ve kültürel alışverişten yine de günümüze büyük bir külliyat kalmış bulunuyor…

Dipnotlar ve kaynakça

(1) Nusret Gürgöz: Gağant, Dersim’de İklim, Mart- 2010

(2) A) Hüseyin Irmak: Dinlerarası Sevda Türküleri, Punto yay. 3. Bas. İst. 2010 ; B) M. Sabri Koz: Gül Ağacı Boy Vermez (Ermeni Harfli Türkçe ve Ermenice Maniler), Turkuaz yay. İst. 2014

(3) M. Sabri Koz: Bir Ermenice Yazmadan Türkçe Niyet Manileri, Kaşgar Edebiyat Seçkisi, Mayıs- 2000, s. 143- 169

(4) – Bu türden İçtoroslar yöresinden derlediğimiz yüzlerce Kürtçe mani için bkz. M. Bayrak: İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat, Özge yay. Ank. 2015

(5) Sennur Sezer: Düzensiz Bir Uyum: Kırk Yama, Evrensel , 8.11.2003

(6) Melih Duygulu: Anadolu Ermeni Müziğinde Bölgesel Etkileşimler, Uluslararası Anadolu İnanç Kongresi Bildirileri, Ervak yay. Ank. 2001

(7) Tahir Abacı: Bir Zamanlar Anadolu’da, İletişim yay. İst. 1999, s. 210

(8) Halil Nebiler: “Çırpınırdı Karadeniz Ermeni Bestesi Çıktı” (Aktüel Dergisi)nden aktarılarak, Necdet Hasgül: Cumhuriyet Dönemi Müzik Politikaları, Folklora Doğru, Sayı:62/ 1996, s. 47

(9) Naci Kutlay: Diyarbakırlı Suzan Samancı, Öz- Po, 16.8.1997

(10) T. Abacı: Age, s. 204

(11) Müslüm Yücel: Ermeni Ezgileri Hüzün Dolu, Öz-Po, 9.1.1999. Ermeni harfleriyle basılmış halk hikâyeleri konusunda bkz. A. Turgut Kut: Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Halk Kitapları, Halk Kültürü, 1984/1, İst.1984

(12) Fuat Özdemir: “Ermeni Kızı Türküsü”, Halk Edebiyatı Yazıları içinde, Kültür Bak. Ank. 1999

(13) Raffi A. Hermon: Müzik Kardeşliğin En Belirgin Simgesi, Özgür Bakış, 5.6.1999

(14) Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri (Ha. A. Uçman), Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1982, s.330- 331

özgür politika

Köln mitingi ve niyetler

ELİF SONZAMANCI

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) çağrısı, Demokratik Güç Birliği’nin desteğiyle 12 Kasım’da Köln’de gerçekleştirilen miting, birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Başta Almanya olmak üzere, Avrupa’nın birçok yerinden farklı inanç ve etnik kimlikten insanın akın ettiği miting maalesef pratik anlamda yapılan yanlışlardan dolayı Aleviler üzerinden olumsuz bir tartışma başlattı.

Diktatörlük rejimini kurumsallaştırmaya çalışan AKP iktidarına karşı coşku ile başlayan mitingde, böylesi bir sonuca vesile olmak, yıllardır iğne ile kuyu kazma misali yürütülen birlik motivasyonunda ağır bir tahribata neden oldu.

Peki ne oldu da o coşku birden buz kesti. Öğleye doğru mitingin başlamasını bekleyen kitle, birden sembol üzerinden yanlış anlaşılma zemini güçlü olan anonslar duydu. Anonslarda, önce AABK bünyesindeki kurumların üyeleri ön tarafa davet edildi, daha sonra diğer flamaların indirilmesi salık verildi, indirilmeden mitinge başlanılmayacağı vurgulandı. Birden alanda sessiz bir bekleyiş başladı. Tartışmalar kızıştı, buna rağmen miting başladı ama motivasyonsuz bir şekilde sonlandı. Tartışmalar AABK’nin Demokratik Güç Birliği ile ilişkilerini askıya aldığını beyan eden açıklaması ile çok farklı bir eksene kaydı. Bu durumu bayrak, flama, gençlerin coşkunluğu gibi nedenlerle açıklamaya çalışmak, elbette ki olayı basite almaktır. Nitekim kurum adına yapılan açıklama başlı başına bir talihsizliktir, samimiyetsizliği ifade eder. Kaldı ki; iktidarın lügatından fırlamış cümlelerle illegal olarak tanımladıkları kitle ve kurumları, tıpkı kendileri gibi devlet aklında ‘öteki’ kabul edilen insanlardır. Dolayısıyla düşmanı birdir.

Egemen dili ile sarf edilen her cümle, her hareket Alevilere kazandırmaz, kaybettirir. Nitekim tarih sayfaları bu gerçeklerle doludur. AKP iktidarının bütün araçları ile muhalifleri ezmeye çalıştığı, tekçi zihniyetin zulmü karşısında birliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde, sarf ettiğimiz her manidar cümle, birlik kelimesini bile literatürden silmeye çalışan zalimlerin işine yarar. Kaldı ki; Alevi felsefesinin insan merkeziyetçi, paylaşımı esas alan, herkese bir nazardan bakan anlayışı; ayrımcı, iktidar aklı ile dayatılan her düşünceyi reddeder, aksi özüne ters düşer. Yıllardır inkar, imha, asimilasyon politikaları karşısında mücadele veren Kürt halkıyla omuz omuza mücadele, Alevilik felsefesinin özüne sadık kalmaktır. Kaldı ki; bizleri inkar da, imha da eden aynı zihniyettir. Bunun aksini iddia edenlerin niyetleri sorgulanmalıdır. Alevilerin bu tartışmalara çekilmesi, Aleviler üzerinden genelleme yapılarak tartışma yürütülmesi, demokrasi arayışında sağlıklı tartışma zeminine de zarar verir.

Yaratılan olumsuz atmosfere rağmen, ilgili kurumların temsilcileri demokrasi mücadelesini büyütmek için cemal cemale gelip, bu olumsuzluktan biran önce çıkmanın yollarını aramalıdır. CHP’nin dokunulmazlıklar meselesinde “HDP’ye destek verme algısını yıkmak’’ adına sergilediği tavır bizlere çok şey kaybettirdi.

Aynı hataya düşmek daha çok kaybettirir. Aleviler muhalif kanadın önemli temsilcileridirler, kimsenin arka bahçede beklettiği oy deposu değillerdir.

Hatırlarsanız 2014’ün Mayıs ayında Köln’de yine benzer temalı büyük bir yürüyüş düzenlenmiş, yürüyüşte bir taraftan Türk bayrakları, diğer taraftan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterleri, farklı kurumların yanında, Alevi kurumlarının dövizlerinin bulunduğu kocaman ve renkli bir protesto yürüyüşü yapılmıştı. Fakat arada çıkan tartışma ve münakaşalar yürüyüşe gölge düşürmemişti.

Devlet tarafından ötelenen her kesimin hassasiyetleri mevcut. Yineleyelim; bu hassasiyetlere tek pencereden bakıp, devlet aklına hizmet etmek ancak ve ancak birliği bozar, düşmana hizmet eder. Bu hizmete katkı sunanlar nasıl bir tahribata neden olduklarını, şimdiki tartışmaların vardığı/varacağı noktaları iyi hesap etmek zorundalar.

özgür politika

Cemevlerimizi yıkanlar o duvarların altında kalırlar!

ERDAL YILDIRIM

İzmir Bayraklı ilçesinin Alevi düşmanı Belediye Başkanı Hasan Karadağ (CHP’li), 3 gün önce dozerler, kepçeler, iş makineleri, zabıtalar, polisler, panzerler, TOMA’lar, dozerler eşliğinde Yamanlar Cemevine yıkmaya geldi. Polisin toplanan halkı göz yaşartıcı silahlar ve su sıkarak dağıttığı, ancak oluşan dirençli ve güçlü tepki sonucu yarım kalan Yamanlar Cemevinin düğün salonu olarak kullanılan ve Cemevine gelir getiren kısmı, bu sabaha karşı Belediye Başkanı H.Karadağ’ın israrları ve emri ile polislerin, panzerlerin, Tomaların gözetiminde tekrar ve tamamen yıkıldı.

Bir kez daha özellikle de CHP’nin üyesi, yöneticisi, emekçisi ve CHP’ye oy veren Alevilerin dikkatini çekmek istiyorum.

– CHP’nin yapılan araştırmalara göre (ki bu araştırma bizzat CHP tarafından yaptırılmış)  seçimlerde aldığı oyların %73’ü Alevi oyudur.

– CHP’nin Genel Başkanı Dersimli (kendisi Tuncelili olduğunu söylüyor) ve Alevi kökenli Kemal Kılıçdaroğlu’dur.

– CHP Parti meclisinde bazı Alevi insanlar vardır.

– CHP’de sadece seçim zamanlarında ve yerellerde oy almak için propaganda yaparken Alevi olduklarını hatırlayan bazı Alevi kökenli milletvekilleri de var.

– CHP örgütlerinde, belediyelerinde yönetici, sorumlu konumlarda ve koltuklarda Belediye Başkanları, Belediye Meclis Üyeleri, İl ilçe başkanları ve Yönetim Kurulu üyesi olan Alevi kişiler de var..

Bütün bu verilere rağmen CHP üst yönetimince, CHP Parti Meclisince, CHP İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığınca bu Alevi düşmanı, inanç düşmanı kişi ve yıkımın durdurulmamış olması, son derece düşündürücüdür. Yine bu verilere göre Bayraklı Belediye Başkanı Hasan Karadağ, içinde biriktirdiği Alevi düşmanlığını ve Cemevi yıkımını tam bir köylü kurnazlığıyla, AKP’nin gerici, çağdışı, cinsiyetçi zihniyetini bir kez daha ortaya koyduğu taciz, tecavüz yasasının görüşüldüğü sırada gerçekleştiriyor. Yani kamuoyu tecavüz yasası ile mücadele ederken, bu kişi de Alevilerin ibadet yerlerine, Cemevine saldırıyor, bir yerde “taciz-tecavüz” ediyor. Hasan Karadağ ile Belediye Başkanlığı sırasında İstanbul Karacaahmet Dergâhını yıkmaya çalışan Recep Tayyip Erdoğan arasında zihniyet açısından bir fark yoktur.

Üstelik Hasan Karadağ’ın Belediye Başkanı olurken aldığı oyların %70 ten fazlası Alevi oyları ve bu işler Karadağ’ın algılayabildiği ve anlayabildiği gibi de değildir.. Yani Alevi ibadet yerlerini, Cemevini yıkmak o kadar kolay değildir. Aleviler tarihler boyu, inançları, kültürleri, Alevi yolu için bedel ödediler, bedel ödemeye de devam ediyorlar. Buradan bir kez daha bu gerici, Alevi inancı düşmanına anımsatmak isteriz ki, Cemevini duvarlarını yıkmak isteyenler, yıkanlar o duvarların altında kalacaklarını asla unutmasınlar. Aleviler seçimlerde bu yıkımın hesabını mutlaka soracaklardır.

Aleviler, Alevi örgütlülüğü, Demokratik Kitle Örgütleri, Yöre dernekleri, Alevilerin tüm dostları ve de çağdaş, demokrat, devrimci, sosyalistlerle gerçek laiklikten yana olan başkaca inanç mensupları da Yamanlar Cemevi ile dayanışma içerisinde olacak ve en kısa sürede yıkılan Cemevi duvarları imeceyle de olsa yeniden öreceklerdir.

Bu mücadelede emek ve omuz veren dostların, canların Bozatlı Xızır yar ve yardımcısı olsun. Aşk ile..

AABK ve illegalite üzerine

ERDOĞAN YALGIN

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) tarafından, Almanya’nın Köln kentinde 12 Kasım Cumartesi günü, “Türkiye’de Demokrasiye, Özgürlüğe, Barışa, Laikliğe EVET! Faşizme, Şeriata HAYIR!“ mitingi düzenlendi. Miting, AABK’nın da üyesi olduğu demokratik örgütlerden vücuda getirilen “Demokratik Güç Birliği“ tarafından katılım gösterilerek gerçekleşti. Mitinge 70 bin kişilik görkemli bir katılım sağlandı.

Köln mitinginin bitiminden hemen sonra AABK; “Bütün AABK Kurumlarımızın Dikkatine” başlıklı açıklamasında, türlü bahanelerle Demokratik Güç Birliği ile ilişkilerini askıya aldığını açıkladı. Söz konusu alelacele kaleme alınan bu açıklamada, birçok handikapın yanında bizce en önemlilerinden birisi şu paragrafın içindeki “illegal“ kavramı ve bitişiğindeki anlamsal yüklemelerdi. “Avrupa Alevi Hareketi demokratik bir kuruluştur. Bulunduğu bütün ülkelerde resmi olarak tanınan, ciddiye alınan, önemsenen bir örgüttün hiç bir illegal örgütle ilişkilendirilmesine müsaade etmeyiz, edemeyiz. Bizim her yerde muhatabımız legal, demokratik kurumlar oldu, olmaya da devam edecektir.“ Bu tanımsal yaklaşım, Türk-İslam egemenlerinin diliyle aynı paralellik göstermesi bakımından talihsiz bir denkleme işaret etmektedir. Lakin asırlardan beri İslam‘ı (Kuran’ı), kendi devlet bekâları için bir kalkan olarak kullananlar, bu coğrafyada Aleviliği “illegal/batıl“ ve Alevileri ise “kanun tanımaz, terörist/kafir“ olarak hep görmüş-göstermiş ve kendi kurallarına göre “hal“ yoluna gitmişlerdir.

İllegal tanımı, Fransızca bir kelime olup, aslında bir hukuk terimdir. 1928‘de, Türkiye’de gerçekleştirilen ‘Harf devrimi’yle birlikte, Türk Dil Kurumunun ilk genel sekreteri ve Türkçenin babası da sayılan Dil bilimci Ermeni kökenli Agop Martayan (Dilâcar) ve ekibi tarafından birçok dilden aşırılan kelimeler gibi, muhtemelen bu terim de yeniden yapılandırılan Türkçe lügatına bir sıfat tanımı olarak alınmıştı. İyi de yapılmış, yoksa ki vay halimize! Zira “kanun dışı, kural tanımaz, gayri meşru, usulsüz, kanunsuz, kanuna aykırı, yasak“ ve hatta içinde şiddeti de içeren bir “terör yapılanmasını“ hangi kelimeyle ifade edebilirdik! Dolayısıyla bunca laf kalabalığını özetlemesi açısından illegal tanımı, işimizi kolaylaştırmıştır. İllegal tanımı bütün dillerde kendisine çok saygın bir yer edinmiş ve özellikle devletlerin resmi literatüründe bir hukuk kavramı olarak kullanılmıştır. Devletler; “Illegal“ tanımının karşıtı olarak kendi kanuni sistemlerini de “legal“ tanımıyla anlamlandırmışlardır. Yani “yasal olan, hukuki, kanuni, tüzel, adli, resmi vs.“ Arapça’da, İslami edebi dilde illegal tanımını karşılayan birçok kelime vardır. Bunlar içerisinde “mekruh“, yani “İslamda yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen“ şeydir. „Haram“ tanımı da, “Din kurallarına aykırı olan, dini bakımdan kesinlikle yasak olan“ eylemleri tanımlar. Yine “doğru ve haklı olmaya, temelsiz, asılsız, geçersiz vb.“ anlamları içinde ihtiva eden “Batıl“ kavramınıda bunlara ekleyebiliriz. Buraya kadar konumuzla alakalı deyindiğiniz bazı kelimelerin etimolojik kökenine ilişkin kısa veriler aktardık. Şimdi ise son günlerde tartışmalara neden olan Alevilik bağlamında bazı hususlara temas edelim!

Bir Mezopotamya yaratması olan Aleviliğin, “Kalu bela’dan (önsüz)“ beri, bir illegal örgütlü yapıya sahip olduğu, resmileşen 1400 yıllık İslam devletlerinin (Emevilerin (661), Abbasilerin, Selçuklaların, Osmanlıların ve Cumhuriyetin (2016), yazılı tarihleri incelendiğinde, bu rahatlıkla anlaşılacaktır. Yani tarihsel süreçi ininde farklı isimlerle günümüze kadar gelen Aryenik kültürün bir devamcısı olan Alevi inancı, bir illegal oluşumun belkide bu alandaki ilk örgütlü yapısıdır. Bu güzergahta Alevi inancının köklerine su taşıyan Hurremiler, Zeydiler, Eba Müslimiler, Karmatiler, Hasan Sabâhiler, Babâiler, ve benzeri batıni ekollerin tümü, illegaldi. Bundan dolayıdır ki resmi İslamın sözde yönetim erkleri, Alevi toplumu için hep “katli vacip fetvaları“ vererek, onları toplu kıyımlardan, sürgünlerden, zindanlardan geçirmişlerdir. Onlar hakkında hakaret dolusu fermanlar çıkarmışlardır.

Son yüz yılı ele alacak olursak; Aleviler ve inançları, resmi temelini M. Kemal’in bizatihi kurduğu Diyanetin (1924) öngördüğü İslami parametreler üzerinde inşaa edilen, sözde laik Cumhuriyetin acentasında, hep illegal bir yapılanma olarak algılanmıştır. İslami-Kemalist Cumhuriyet ve onun selefi yönetim erklerinde olduğu gibi Alevilik; “İslami“, Aleviler ise “Milli“ değildir. Tam aksine Alevi inancı en basit kavramlarıyla “mekruh, harami ve batıl“ bir organizasyon niteliği taşımaktadır. Bunun aksini iddia edenler Diyanete sorabiliriler! 1969‘dan beri toplamda 57 İslam devletinin bir üst çatısı olan İslam İşbirliği Teşkilatına sorabilirler! İslam ülkelerindeki ilahiyat fakültelerine, duayen proflarına sorabilirler! Resmi İslama göre Alevilik nedir, Aleviler kimlerdir?

Dahası da var! Mesela geçmişi, Milli Görüş Teşkilatıyla birlikte eskiye dayanan, fakat 2010 yılında “Almanya’da, toplumsal dini yaşamı cami ve derneklerde organize eden” birçok Müslüman çatı (!) birliği, “Almanya İslam Konferansı” bünyesi altında toplandı. Genel Alevi kamuoyunda gizlense de, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun da aralarında yer aldığı, bazı İslami örgütlerle aynı masa etrafında rahatlıkla bir araya gelmektedir. Bunlar arasında; “Avrupa Türk İslam Birliği (DİTİB), İslam Kültür Merkezleri Birliği (VİKZ), Almanya Türk Toplumu (TGD), Almanya’daki Müslümanlar Merkez Konseyi (Zentralrat), Almanya’daki Boşnak Müslümanlar Birliği (İGBD), Almanya’daki Faslılar Merkez Konseyi (ZMaD) ve daha nice İslami organizasyon bulunmaktadır. Şimdi sıraladığımız bu İslami kurumların yetkin hocalarına, müezinlerine, ilahyatçı yöneticilerine ve teologlarına sorun! Açsınlar Kur’an-ı Kerimi, okusunlar ilgili ayetleri ve kendi geleneksel İslami anlayışlarına baksınlar; Alevilerin sosyal, siyasal geleneksel yaşayış tarzları; resmi İslama uygun mudur? Alevilik onlara göre mekru, helal ve hak mıdır? Yine bu legal İslami kurumlara göre 1925 yılında M. Kemal’in getirdiği “Tekke ve Zaviye kanunu“ karşısında Alevi örgütlenmeleri; illegal midir yoksa legal midir?

İllegal tanımı Türkiye’de, resmi literatüre daha çok 1960’lı yıllarda girdiği anlaşılıyor. Bu hukuki söylemle Denizler, İbrahimler, Mazlumlar ve daha nice hümanist güzel insan, resmi İslamın devlet aygıtı tarafından sözde legal cezai yaptırımlarla ortadan kaldırılmadı mı? Canlar, gelin “Zalime karşı bu dik duruşunuz; Kerbelâ-i Hüseyin, Pir Sultan ve Seyid Rıza kararlığıyla aynen devam etsin! Yoksa yarın geç olabilir!

özgür politika

Çerkes Edebiyatı ve Meşbaşe İshak

İstanbul  Bilgi Üniversitesi’nde, 2016 yılının Kafkasya’da Meşbeşe Ishak yılı ilan edilmesi sebebiyle Çerkes Edebiyatı ve Sürgünden Diasporaya Anadil konferansı yapıldı.

Panel’in onur konuğu 85 yaşındaki halk yazarı ve şairi Meşbaşe İshak idi.

Moderatörlüğünü ise Kelamet Çiğdem Türk’ün yaptığı konferansta eski Adıgey Kültür Bakanı Çemişo Gazi’yi, Adıgeyce çevirmenler Mevlüt Atalay ve Fahri Huvaj ile Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Erol Köroğlu söz aldı.

“Adige sürgünü gizli gizli anlatılırdı”

Konuşması sık sık alkışlarla bölünen Meşbeşe Ishak yazı yazmaya nasıl başladığını anlattı.

“Ben 7-8 yaşlarındayken dedemlerin konukevlerine sık sık gider ve konuşulanları dinlerdim. Hep gizli gizli konuşulanlar Adige sürgünü, İstanbul’a ve deniz ötesine gidişle ilgili acılardı. Ben de bunları dikkatli dinliyor ve zaptediyordum. Sen bunları hiç duymamış ol, asla bahsetme deniliyordu bana. O zamanlar biz, başımıza gelenlerin tam olarak bilincinde değildik. Burada Çerkeslerin yaşadığını dahi bilmiyorduk. Ben bunu ilk kez annemden öğrendim, kendisi mızıka ustası olmasa da melodiler çıkartabiliyordu.

“Ben 7-8 yaşlarındayken beni bir gün mızıka istemek üzere komşuya gönderdi. Ben anneme verdim mızıkayı, pencereyi ve panjurları kapattırdı bana. O mızıkayı çaldı ve eşlik ederek sürgün ağıtını söyledi. İlk defa ben orada haberdar oldum. Hiçbir milletin yazarı kendi milletinin başına gelen olayları özümsemeden yazar olamaz. Sonra 16-17 yaşlarında ilk şiirimi yazdım, o zamanlar böyle şeyler yazma özgürlüğümüz yoktu. Birisi bana öğüt mü veriyordu, vahiy mi geliyordu bilmiyorum ama her dörtlüğün sonuna mevcut günleri öven dizeler de ekliyordum. 20’li yaşlarımda deniz dalgası öyküsünü yazdım. Bu öykü sürgünümüzü ve acıları anlatıyordu, bunların yazılması gerekiyordu.

“Karadeniz Adigelerin gözyaşları yüzünden tuzludur”

“Bugün bir fikrim varsa, ben bir şey olmuşsam; benden bahsediliyorsa bu hep Adigelerin yaşadığı acılar yüzündendir. Atalarımız, dedelerimiz buraya geldiler ama ne büyük zorluklar çektiler biliyoruz; kimisi gemiden cenaze olarak çıkarıldı kimisi annesinin veya çocuğunun cesedini denize attı. Karadeniz Adigelerin gözyaşları yüzünden tuzludur. Dedelerimize buradakiler el uzattı, kimisi ekmek su, kimisi yaşayacak toprak verdi. Bunlar unutulmamalıdır, bizler size müteşekkiriz.”

“Ben yalnızca Adigey ulusu ile değil diğer Kafkas halklarının eserleri ile de kendimi geliştirmeye çalıştım. Türk edebiyatçılardan da Nazım Hikmet ve Aziz Nesin ile tanıştım. Nerede insanı iyiye yöneltmeye çalışan edebiyatçı ve bilim insanı varsa bir araya gelmeli ve birlikte çalışmalıyız.”

“Hümanist bir yazar”

Mevlüt Atay, Türkiye’de Çerkes olarak bilinen halkın kendisine Adige dediğini, bu sebeple konuşmasında Adige ve Çerkesçe olarak bilinen dilden ise Adigeyce olarak bahsedeceğini belirtti.

Atalay, Adigey edebiyatının karakteristik özelliklerini ve Ishak’ın bu kültüre yaptığı katkıları anlattı:

“Adige haklı doğa olaylarını yaşamın rehberi haline getirmiş. Yaşam içinde doğru ve yanlışı bu şekilde ayırt etmişler. Meşbaşe Ishak edebi eserlerinde toplumsal yaşamı renkli bir şekilde yansıtmıştır. Dil, din, ırk veya milleti ayrımı yapmaksızın tüm insanları aynı şekilde etkileyebilmiş hümanist bir yazardır. Daha çok yereli kaleme alsa da şiir ve romanlarında evrensel bir dil kullanarak kendi acılarını anlatmış ve bu acıları başka halkarın yaşamamasını istemiştir. Bunu masalsı ve doğa olaylarını realist bir şekilde benimseyerek yapmıştır.”

Adige sözlü yazımının tarihsel gelişimine de değinen Atalay, dönemin Rus Çarı politikası nedeniyle dağlıların okuma yazma öğrenmesinin istenmediğinden söz etti.

“Kültür devriminin getirdiği olanaklarından biri de halk basım evleri kuruluşu oldu. Adigece gazeteler yayımlanmaya başlandı. Okur ile doğrudan ilişki kurularak, yapıcı eleştiriler yolu ile yazar kalitesi arttı. Adiga halkı Ekim Devrimi’nden sonra birçok yazar ve şair geliştirdi. 1950’li yıllarda dergilerde kendilerine geniş yer buldular. Meşbeşe Adigece’de çok eken yani çalışkan anlamına geliyor, gerçekten soyadının hakkını veren bir yazar var burada. Yazdıklarıyla halkının dününü ve bugününü aydınlattı. 2.Dünya savaşında kendi köyünü ve kendi insanını anlattı. İlk şiiri de savaşın bitip zaferin kazanıldığını müjdeliyor. Toprağa ve topraktan geçinen çiftçileri anlatan şiirinin bir dizesinde diyor ki; “Elim bahar kokuyor.”

“Yazmaya korkulanları yazdı”

Eski Adigey Kültür Bakanı Çemşo Gazi, Adigey edebiyatının tarihsel gelişimi esnasında karşılaşılan zorluklardan söz etti:

“Etrafınızda çok güçlü komşularınız varsa ister istemez onların etkisi ve baskısı altında kalıyorsunuz. Siz daha yolunuzu çizemediğinizde, yalpalamaya başlıyorsunuz. Bu da edebiyatın hızlıca gelişmesini engelleyen etkenlerden sadece birisi. Ishak’tan önceki Adıgey yazarları genellikle vatanlarını kaybetmelerine neden olan Rus-Kafkas savaşlarına korkup çekindiklerinden değinemediler. Ishak onlardan beslenerek yetişti ve onların yaşamadıklarını, sadece özel yerlerde anlatmakla yetindiklerini genç yaşına rağmen yazmaya başladı.İshak yalnızca bir edebi kahraman değil aynı zamanda bir düşünür, rehber ve halk kahramanı. Zamanında herkesin dile getiremediği konuyu ortaya atabilen, kuşkularını giderebilen ve barış içinde yaşamaya ikna edebilen biri.”

“Anadilinde yazması en büyük özelliği”

Fahri Huvoj da Ishak’ın Adıgeyce yazmasının onu bu denli yüce bir yazar yapan en önemli faktörlerden biri olduğunu söyledi.

“Ishak önce anadilini geliştiriyor, yeteneği anadille besleyebiliyorsanız başarı kazanıyorsunuz. Eğer o ana dilde yazmasaydı bu derece ünlenemez, böyle etkili olamaz ve böyle sevilmezdi. Yerelden evrensele uzanan bir köprü olabilmektir önemli olan. Yazımınızı yalnızca yerelle kısıtlayamazsınız, ama evrensele soyunup yereli de bırakamazsınız. Ishak önce yerelle beslenip orada kazandığı değerleri, güzellikleri evrensele taşıdı ve ikisini başarıyla harmanladı.”

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Erol Köroğlu Türk edebiyatında Çerkes imgesine ve Ishak’ın Türkiye halkarı arasındaki bilinirliğinin arttırılması gerektiğine dikkat çekti.

“Yazar 100’ü aşkın Adigece eser vermiş, bunlardan sadece dört tanesi Türkçeye çevrilmiş. Bence bu önemli bir problem, benim çevremdeki Çerkeslerin birçoğu anadilini konuşabiliyor, ancak Çerkesce okuyamıyorlar. Türkiye’deki Çerkezler Ishak’ı yazdığı dilde ne kadar okuyabiliyorlar, tartışılır. Buradan çeviri konusuna gitmek gerekiyor, Ishak bir edebiyat devi ve kahramanı onu çeviren insanlar da öyle.Tarihsel romanlar tarihin kendisi değilse bile bir anlayış oluşturmak için iyi araçlar.” (GK/NV)

PSAKD “Artık yeter… “

BASINA VE KAMUOYUNA 

Derneğimiz, Genel Yönetim Kurulu üyesi ve Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Bülent KAYA Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığındaki görevinden açığa alınmıştır. Bu keyfi uygulamayı kınıyoruz. Bülent Kaya derhal görevine iade edilmelidir.

Artık yeter…

14 yıldır iktidarda bulunan AKP kendi eli ile yarattığı ve devletin kılcal damarlarına kadar yerleşmesine göz yumduğu Fetullah Gülen Cemaat örgütlenmesinin 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilerek adeta darbe dönemlerini bile aratan uygulamalara imza atmıştır. Darbeden darbe devşirmeye çalışan AKP hükümeti ve kuvvetler ayrılığı ilkesini hiçe sayan saraydaki Cumhurbaşkanı kafalarından geçen hesapları tek tek hayata geçirmeye başlamışlardır. İlk zamanlarda cemaatle mücadele ediyor görünümü veren AKP iktidarı, kısa sürede asıl niyetini açığa çıkarmış ve tüm muhalif kesimlere karşı ciddi bir saldırgan tutum sergilemeye başlamıştır.

14 yıldır ne istedilerse verdik dediği cemaat için “bizi kandırdılar, aldatıldık, Allah bizi affetsin” diyen Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükümet, kendisi gibi düşünmeyen herkesi neredeyse cemaatle ilişkilendirerek gözaltına almış, tutuklamış, açığa almış, ihraç etmiş, mal varlığına el koymuş ve ciddi mağduriyetlerin oluşmasına neden olmuştur. Derneğimiz adil yargılama ve evrensel hukuk normları çerçevesinde cemaatle ilişkisi olanların yargılanmasına, soruşturulmasına karşı değildir. Ancak, cemaatle yan yana getirilmesi mümkün olmayanların bile bu kapsamda değerlendirilip mağdur edilmesini kabul edilemez buluyoruz.

Darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen OHAL ile meclisi tamamen devre dışı bırakıp ülkeyi KHK’lar ile yöneten Hükümet ve Saray, akıl almaz hukuksuz ve haksız uygulamaları bir bir devreye koymuş ve ileride telafisi mümkün olmayan yaraların açılmasına sebep olmuşlardır. İçeride ve dışarıda çatışmalı süreci sürekli tetikleyen ve iç savaşa zemin hazırlayan gelişmeler ile  Alevi Toplumunun Sorunu başta olmak üzere bir çok temel mesele çözümsüzlüğe terk edilmiş ve ülke adeta kaos ortamına sürüklenmiştir. Uzlaşma ve müzakere ile çözülmesi gereken meseleler maalesef çatışma ile daha derin sorunlar yumağına dönüştürülmektedir.

Suriye başta olmak üzere Ortadoğu politikası çökmüştür. Tüm uyarılara rağmen Türkiye AKP hükümeti eli ile Ortadoğu ve Suriye bataklığına sokulmuştur ve bu hususta en küçük bir geri adım atılmamaktadır. Kürt Sorununun çözümü yine silaha havale edilmiş ve her gün ülkenin dört bir yanında oluk oluk kan akmaktadır. Demokratik siyasetin kanalları tıkanmış ve HDP eş genel başkanları ile milletvekillerinin tutuklanması ile hükümet niyetini daha bir açığa çıkarmıştır. Meclis adeta devre dışı bırakılmış ülke saraydan yönetilmektedir.

Ana Muhalefet Partisi CHP’nin sayın genel başkanının önüne atılan mermi, CHP milletvekili Eren Erdem’e yapılan saldırı girişimi, Genel başkan yardımcısı Bülent Tezcan’a yönelik silahlı saldırı ülkemizde siyaset etmenin geldiği noktayı tarif etme açısından önemlidir.

Alevilerin yaşadığı mekanların işaretlenmesi, Cem evlerimize ve Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelere yapılan tacizler, provokatif hamleler bizce sebebi belli bir projenin sonuçlarıdır. Pir Sultan Abdal örgütlülüğü olarak bütün bu saldırıların kaotik ortamın sürdürülmesinden yana olan güçler tarafından örgütlü bir şekilde yapıldığına inanmaktayız.

OHAL ve KHK’ler ile haksız ve hukuksuz bir biçimde, yargısız, sorgusuz çoğu Eğitim Sen ve KESK üyesi çok sayıda kamu emekçisi görevden alınmış ve bu kişilerin her türlü sosyal hakları ellerinden alınarak insanlık dışı bir cezalandırma gerçekleştirilmiştir. Bu insanların sendikal mücadele yürütmekten, demokrasi, laiklik, barış ve özgürlük istemekten başka hiçbir suçları yoktur.

AKP hükümetinin bu pervasız saldırıları  ile  tüm ezilenlerin sesi olan Cumhuriyet Gazetesi, Özgür gündem,  Hayat TV,  TV10, Zarok TV, Evrensel Kültür, Özgür Radyo, Yön Radyo gibi kanallar dergiler gazeteler de kapatılmış ve yazarları tutuklanmıştır. Bu sayede korku cumhuriyetinin duvarlarını sağlamlaştırmayı hedefleyen hükümet, ülkemizin geleceğini bilerek ve isteyerek karartmaktadır.

Türkiye tarihinin en kanlı katliamlarından olan Suruç Katliamı soruşturması açılmamış, 10 Ekim katliamı davasında her türlü çağrımız ve suç duyurularımıza rağmen katliamdan birinci derecede sorumlu olduğuna inandığımız İç İşleri Bakanı, Başbakan, MİT Müsteşarı, Urfa Valisi, Ankara Valisi, Emniyet Müdürleri  başta olmak üzere sorumlu kamu görevlilerinin yargılanmasına izin verilmemiştir. Adeta şehit aileleri ve katliam mağdurları ile alay edilmektedir.

Son 14 yılda siyasi iktidarın toplumsal cinsiyet algısı cinsiyet eşitliğini reddeden eril bir yapıya bürünmüştür. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve katliamların arttığı günümüzde bu durumu önlemeye yönelik bir çalışma yapılmadığı gibi yeni çıkan yasa önerileriyle tecavüz meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Çocuklara dönük cinsel istismar suçlarında istismarcının, istismar ettiği çocuk ile evlenmesi durumunda cezanın ertelenmesi önerisini oylamaya sundu. Üst üste yapılan oylamada yeter sayısı bulunamadığı için oylama 22 Kasım Salı gününe kaldı. AKP, Meclis’i fiilen tasfiye ederek ve bir bir kadın kurumlarını kapatarak 14 yıllık hükümeti boyunca yapamadığı çocuk istismarını yasallaştırmayı amaçladığını göstermiş oldu. Ensar Vakfı ve Adıyaman’da İmam Hatip Okulu’ndaki cinsel istismar ile ayyuka çıkan bu çürümüşlüğün nedenini uzaklarda aramayıp bir kez daha cinsel istismarı aklayanlarda aramak gerektiği gözler önüne serildi.

Bütün bu gelişmeler ışığında; 

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi ve örgütlülüğü olarak yukarıda bahsi geçen her türlü anti demokratik uygulamayı şiddetle kınıyoruz. Bir an önce, âmâsız, fakatsız bu haksız ve hukuksuz uygulamalardan vazgeçilmesini istiyoruz.

Alevi Toplumunun Sorunları başta olmak üzere bütün temel sorunların çatışma ile değil müzakere ile çözülmesinin gerekliliğine inanıyoruz. Hükümeti her türlü savaş ve şiddet politikasından vazgeçmeye içeride ve dışarıda sürdürdüğü çatışmalı siyaseti sonlandırmaya çağırıyoruz.

Adalet istiyoruz, barış istiyoruz.

Laik ve demokratik bir ülkede eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşama irademizden vazgeçmeyeceğimizi ilan ediyoruz.

Halkımızı laikliğe, demokrasiye ve barışa giden bir yolda birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ

 

ABF’den KHK tepkisi: Bülent Kaya derhal göreve iade edilsin

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kaya’nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndaki görevinden açığa alınmasına Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Muhittin Yıldız büyük tepki gösterdi. 

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Sekreteri Bülent Kaya’nın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndaki (ÇSGB) görevinden açığa alınmasına Alevilerin tepkisi yükseliyor.

Yazılı bir açıklama yapan Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Muhittin Yıldız, Bülent Kaya’nın vereceği her türlü mücadelenin arkasında olduklarını belirterek, derhal görevine iade edilmesini istedi.

Yıldız açıklamasında şunları ifade etti:

“Alevi hak mücadelesinin emektarı olan Bülent Kaya aynı zamanda geçmişte emek mücadelesinin yılmaz bir neferi olmuştur. Büro emekçileri Sendikası’nın da genel başkanlığını yapmış olan Bülent Kaya hayatı boyunca emek ve Alevi hak mücadelesinde onurluca, zalime boyun eğmeden emek vermiş ve aynı şekilde de mücadele etmeye devam etmektedir. Hukuksuz bir şekilde görevinden edilen Sayın Genel Başkan Yardımcımız Bülent Kaya’yı sahipleniyor ve bu konuda vereceği her türlü hukuki mücadelede yanında olacağımızı ilan ediyoruz. Hükümetin OHAL’e sığınarak ve laik demokratik hukuk devleti kavramını yok ederek çıkardığı bu haksız KHK’lara tekrar son vermesini ve aynı şekilde görevinden edilen tüm KESK üyelerinin derhal göreve iade edilmesini talep ediyoruz. “

Celladınla nikâh kıydın mı?

Laik yaşam ve laik hukuk düzen talebi ve mücadelesinden uzaklaşıldıkça, AKP ve siyasal İslamcı gericilik, evrensel hukuka rağmen, suça dinsel referanslarla meşruluk kazandırıyor.

TBMM Genel Kurulu’na “Tecavüzcü ile mağdurun evlenmesi durumunda tecavüzcünün cezasının ertelenmesini” talep eden ahlaksız bir teklif böyle bir şey. Hiç bir argümanın ve gerekçenin aklayamayacağı kadar ahlaksızlık teklif!

Teklif, tecavüze uğrayan mağduru, celladı ile evlenmeye ve namus baskısına maruz bırakıyor.

Erkek vekillerin, erkek tecavüzcüleri koruyan, vicdansız ve ahlaksız teklifi kendisine insanım diyen herkesin vicdanını sarstı.

Öyle ki, AKP’li kadınların “hane içi” itirazlarına tanık oluyoruz.

Dün 4+4+4 eğitim sistemi ile kız çocuklarını eğitimden uzaklaştırıp, çocuk gelinlerin önünü açanlar, bugün, dünyanın birçok ülkesinde, çocuk ve insan haklarına yönelik suçları, Türkiye’de aklamaya ve meşrulaştırmaya hazırlanıyor.

Hakikat şudur: AKP’nin çocuk tecavüzlerini meşrulaştırmak istediği yasa tasarısı değişikliği, hem vicdanen, hem hukuken sadece “çocuk haklarını” değil tüm “insan hak ve özgürlüklerinin korunması” ilkesine aykırıdır. Suçun, yani tecavüzün meşrulaştırılmasıdır.

Bu ahlaksız teklif, güçlü itiraz edilmesi gereken ve herkesi ortaklaştıracak, insan ve çocuk hakkı mücadelesidir.

Almanya’da 16 yaş öncesi evlilik yasaklanırken, Türkiye 12 yaşına indiriyor.

Din ve namus anlayışı referans alınarak, AKP eliyle, Şer’i hukuk, modern hukukun yerine ikame ediliyor. AKP hükümetinin çocuk tecavüzcülerini aklamaya, bu suçun bedelini ödüllendirmeye, çocuklara yönelik tecavüzleri meşrulaştırmaya, çocuk gelinliği yaygınlaştıracaktır.

Tıpkı namus cinayetlerinde, suçun “namusa aykırı davranışlar” kavramıyla indirime tabi tutulması gibi.

Toplumsal ve kamusal alanda, ortak yaşamın olmazsa olmaz ilkesi, eşit yurttaşlık ve eşit haklardır. Bireysel ve kolektif haklarımızı laik yaşam ve hukukun evrensel ilkelerine yerine, “namusa, dine ve erkeklere göre yaşam” denilen gericiliğe göre düzenleniyor.

“Paran olmasın şerefin olsun”, “insan namus için öldürür” diyerek, “namusu” salt kadın cinselliği üzerinden okuyan siyasal erkeklik, kız çocuklarına tecavüzdeki zalimliği “namus” suçu görmüyor. Devlet baba oğlunu korur. “Tecavüz mü ettin, kurbanınla evlen kurtul” kolaylığı sağlıyor.

Kadınların mutsuzluğu ve acıları üzerinden erkekleri mutlu etmeye çalışan siyasal ve dinci gericilik, kurbanı değil, celladı koruyor.

Birazcık Empati; “Sen Tecavüze Uğrasan Ne Hissedersin?”

Baban yaşında bir erkek tarafından tecavüze uğrayan kız çocuğusun. Sence nasıl bir hikâyen olur?

Tecavüz senin bitmeyen ve ömrün kadar uzun hikâyen olacak. Çünkü tecavüz fiziksel ve psikolojik bütünlüğüne saldırmıştır. Derin bir travma yaşayacaksın. Uykusuz gecelerin, kâbusun olacak. Ruhunun derinliklerine işlenmiş yaran kapanmayacak, iyileşmeyecek, hep kanayacak. Tecavüz hikâyen önce seni sarsacak. Sonra sevdiklerini.

Oysa senin acı hikâyen tecavüzcü celladın için zevkli bir hikâyeye dönüşecek. Onu sarsmayacak, onu mağdurlaştırmayacak. Tecavüzcün kaybetmeyecek. O adam her daim iktidarda. Bekâretini, namusunu, şanını ve şerefine hep koruyacak! Sadece sen “kaybetmiş” olacaksın! Çünkü sen kadınsın!

Tecavüzcün kirlenmeyecek. Hiç bir gün kendisini şerefsiz ve namussuz hissetmeyecek.

Oysa sen, tecavüze uğramış bir kız çocuğu olarak, seni sarsmış ve hücresine hapsetmiş acı tecavüz hikâyesinin derin travması ile cehennemin ateşi içinde her gün yanıp tutuşacaksın.

Etrafında sana “kirli” bakan gözlerin hapsinden kaçıp sığınacak kuytu köşelerin olacak.

“Namussuz” konuşan sözler karşısında kulakların zonklayacak ve lal kalacaksın.

Tecavüz, kalbinde, teninde ve sırtında her dakika, her saat, her gün, her yıl taşıdığın ağır bir yüke dönüşecek.

Mahalle baskısı ile kendini kirletilmiş hissedeceksin. Suçsuz ve mağdur olmana rağmen kendini suçlayacaksın.

Huzurun kalmayacak. Hani olur da biri laf eder diye “milli din, namus, şeref, örf ve âdetleri” gözeteceksin.

Sonra mı?

Zor ile, “namus” ile sana tecavüz eden celladınla evlendirileceksin.

İşkencelerin en ağırı yeni başlayacak ve sen her gün celladınla yaşayacaksın.

Bu nikâh celladına “af” olurken, sana, celladının koynundaki cezaevinde “ömür boyu” her gün ölüm olacak. Artık her gün ağlayacaksın. Korkacaksın. Tiksinerek girdiğin celladının koynunda, en karanlık korkuyu yaşayacaksın.
Her sabah uyandığında saatlerce yıkanacaksın. Tenine ve ruhuna kadar işlemiş kiri yıkamak için kazan dolusu sular dökeceksin tenine. Oysa temiz olan sen, kirli olan celladın. Ama nafile! Buna kendini inandıramayacaksın. Daha çok su dökeceksin tenine, yıkadıkça, keseledikçe teninde kiri, derilerin kalkacak, kanayacaksın.

Bir gün celladının çocuğunu doğuracaksın. Sevemeyeceksin o çocuğu… Çocuğa baktığında celladını hatırlayacaksın hep. Tecavüzün yarası çocuğuna, yani bir sonraki neslinde geçecek.

Yani tecavüz hem seni hem de senden sonraki neslini yaralayacak travmaya dönüşecek.

İşte o zaman sen, kimsenin duymayacağı kadar ama avazın çıktığı kadar içine doğru bağıracaksın. “dininiz de, siyasetiniz de, namusunuz da, erkekliğiniz de batsın” diye..

AKP ise tecavüz edileni tecavüz eden ile, yani celladı ile evlendirilmesi sonucu erkeğe ceza affı, kadına ise yaşam boyu müebbet hapis demek olan yasayı oylayacak.

Sonra sen artık dayanamayıp isyan edeceksin, haykıracaksın!

Zalimlerden nefret edeceksin. Bu kez cesaretini toplayıp, hakkın için sokağa çıkıp, herkesin senin sesini duyacağı şekilde bağıracaksın:

“Al yasanı başına çal!”

Çok haklısın…

O yasa teklifini başlarına çalmalı!

birgün

Rahat hareket etmenin bedeli

Tayyip Erdoğan’ın, resmi adı Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) olan ve Şanghay Beşlisi diye bilinen örgüte üye olmayı gelecek için en iyi çözüm olarak sunması yeni değil. AB ile ilişkilerin gerginleştiği 2012 yılında da bunu dile getirmişti. Ama o zaman, Putin’e şaka yollu, “Bizi Şanghay Beşlisi’ne alın, AB’den kurtulalım” dediğini aktarmıştı. Şaka maka, Türkiye o yıl ŞİÖ’de diyalog ortağı oldu. İlk resmi ilişki adımını attı.
Hatırlayacaksınız, bu fikir ilk kez, 2003’te, AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasına ve Kıbrıs konusunda Annan Planı’nın desteklenmesine karşı çıkan Avrasyacı generallerin, strateji uzmanlarının, ulusalcıların ağzından dile getirilmişti. Zaten ŞİO da resmen 2001’de kuruldu.
Bugün Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi gerçekten ŞİÖ’ye üye yapmak isteyip istemediğini bilmiyoruz. Bunun AB’ye, Avrupa Konseyi’ne ve NATO’ya karşı dile getirilmiş bir tür blöf olduğunu düşünmek için birçok neden var. Ama poker oynayanlar bilir, blöf yapanın blöfünün altında kalması ihtimali, blöfünü gören sayısı arttıkça, yükselir.
Tayyip Erdoğan, en iyisi ŞİÖ’ye üye olmak derken, bunun gerekçesini, “çok daha rahat etme” imkânı sağlamasıyla açıklıyor. Bu konuda samimi olduğuna hiç şüphe yok. AB ile ilişkilerin fiilen donma noktasına gelmesine, belki hukuken de donacak olmasına, 2000’lerin sonundan itibaren AB müktesebatının Erdoğan’ın siyaset yapma anlayışıyla taban tabana zıt reformlar yapmayı gerektirmesi de neden oldu. Yalnız temel hak ve özgürlükler alanında değil, örneğin kamu ihaleleri konusunda yapılması gerekenler, AKP’nin hem ulusal hem yerel seviyede iş çevreleriyle kurduğu yoğun müşteri ilişkisini sekteye uğratacaktı. Kamu ihale yasasının son on yılda en çok değiştirilen, en çok istisna getirilen yasa olması boşuna değil. Müktesebatın gerekleri uygulansa, ne Tayyip Erdoğan, ne AKP örgütü “rahat hareket etme” imkânına kavuşacaktı.
Bu rahat hareket etme konusu birçok alan için geçerli. Siirt’te son yaşanan maden kazası faciası da bununla doğrudan ilişkili. AKP hükümeti 4 Ağustos 2015’te bir yönetmelik yayımladı. Yönetmelik, maden işletmeciliğinde getirilmesi gereken AB standartlarını 2020’ye erteledi. Rahat hareket etmenin sonucu, Siirt Şirvan’da altı ölü ve on kayıp!
Bu rahat etmenin bir başka boyutunda, Türkiye’yi kaynağı belirsiz para cennetine dönüştürmek de var. Bir bakan bu konuda AB’nin aptalca davrandığını açıkça söyleyip Türkiye’deki rahatlığı övmüştü.
Elbette AKP’nin fahri liderinin bugün rahatlıktan esas anladığı, yürütmenin tek bir elde toplanıp, yasama ve yargının ayak bağı teşkil etmemesi ve medyanın majestelerinin medyası olarak çalışması. Tayyip Erdoğan, Belarus gezisi sonrasında, 1994’ten beri Aleksandr Lukaşenko’nun demir yumrukla yönettiği bu ülkeyi, “barış ve huzur ülkesi” olarak tanımladı. Bu ülkede idam cezasının ve başkanlık sisteminin yürürlükte olduğunun altını çizdi. Bu “barış ve huzuru” bozmaya çalışanın Batı olduğunu, Lukaşenko’yu “diktatör” olmakla suçlayıp, saldırdıklarını ibretlik bir vaka olarak sundu. Erdoğan’a göre ibret alınması gereken durum, Lukaşenko’nun ülkesinin Avrupa Konseyi’ne alınmayan yegâne Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya ülkesi olması değil, bu “huzur ve barış” ülkesini Batı’nın rahat bırakmamasıdır.
AB ile müzakerelerin donması ya da askıya alınması için elinden gelen her şeyi ardına koymayan bu zihniyet, Avrupa Konseyi’nin rahat bırakmayan kurum ve kurallarından da kurtulmayı gönlünden geçiriyor olabilir. İdam cezasının uygulanması Avrupa Konseyi üyeliğinin sonu demektir. Bunun yanında, önümüzdeki bir-iki yıl içinde, hemen hepsinde Türkiye’nin tazminat ödemeye mahkûm bırakılması neredeyse kesin olan on binlerce müracaatın yapılacağı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden de kurtulup rahat etmek gündeme gelecektir.
Geriye kaldı NATO. ŞİÖ’nün diyalog ortağı konumundan gözlemci konumuna geçmek bile, yanılmıyorsam, NATO üyeliğinin bir tür askıya alınmasını gerektiriyor. Üyelik için ise, NATO’dan çıkmak şart. NATO’dan da çıkarak çok rahat edeceğimizi düşünüyor olabilir Tayyip Erdoğan ya da etrafında ona akıl verenleri.
AB ile müzakerelerin donması, sonra Avrupa Konseyi’nde gözetim altına girmek ve belki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden imzayı geri çekip, Avrupa Konseyi’nden de çıkmak ve nihayet NATO üyeliğinin tartışmalı olmaya başlaması… İktidarın çok daha rahat hareket etmesini sağlayacak aşamalar bunlar gibi gözüküyor. Bu durumda iktidardakiler ne kadar rahata ererler bilmiyorum ama bunlar gerçekleşirse bugün bildiğimiz Türkiye’den geriye hiçbir şey kalmayacağından eminim.

cumhuriyet