Ana Sayfa Blog Sayfa 6074

Baydemir: Eşbaşkanlar ve milletvekillerinin can güvenliğinden endişeliyiz

Tutuklanan HDP eşbaşkanları ve milletvekillerinin cezaevindeki durumlarına ilişkin mecliste açıklama yapan HDP milletvekili Osman Baydemir, eşbaşkanlar ve milletvekillerinin can güvenliğinden endişe duyduklarını söyledi. Baydemir, ‘Bir risk olmasa bugün bu basın toplantısı düzenleyip bu çağrıyı yapmayacaktık’ dedi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekili Osman Baydemir, tutuklanan eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile milletvekillerinin cezaevindeki durumuna ilişkin Meclis’te basın açıklaması yaptı. Türkiye’de 8 Haziran’dan bu yana bir darbe süreci yaşandığına dikkat çeken Baydemir, Sêrt (Siirt) ve Dersim’de bugün yaşanan gözaltılarla darbenin devam ettiğini belirtti. Baydemir, HDP’lilerin tutuklanmasının da kesintisiz darbe sürecinin devamı olduğuna dikkat çekti.

‘Milletvekillerinin tutuklanması darbedir’

Eşbaşkanların ve milletvekillerinin savcılığa çıkartılmadan cezaevlerinin hazırlandığını ifade eden Baydemir, “Hükümet, kaos üzerinden kanla inşa edilmiş bu iktidarı sürdürebilir kılmak istiyor. Eşbaşkanlarımızı, milletvekillerimizi ve belediye eşbaşkanlarımızın tecritte tutulmasını kanıksamayacağız, meşru görmeyeceğiz, boyun eğmeyeceğiz” dedi. “Eşbaşkanlarımız ve milletvekillerimizin tutuklanmasının tek sorumlusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır” diyen Baydemir, “Sandıkta alt edemediklerinizi cezaevine koymak darbedir” ifadelerini kullanarak, eşbaşkanlar ve milletvekillerin derhal serbest bırakılmasını istedi. Baydemir, “Sayın Demirtaş, Sayın Yüksekdağ ve milletvekillerimiz neden tutuklandıkları ilin cezaevine konulmadılar” diye sordu.

‘Aklınızdan geçirmeyin’

Tutuklanan eşbaşkanlar ve milletvekillerinin halkın yasal temsilcileri olduğunu ifade eden Baydemir, “Ve bizim onurumuzdurlar. Eşbaşkanlarımız ve milletvekillerimiz şu anda cezaevlerinde tecrit altında tutuluyorlar. Edirne F Tipi Cezaevi’nin tecrit kararı başka hukuksuzlukların hazırlandığının göstergesidir. Sakın ha aklınızdan geçirmeyin! AKP’li bir milletvekili, bir suikast olursa halk cezaevlerini basar diyor. Cumhurbaşkanı’na soruyorum, haberdar mısınız? Bu algı operasyonundan, bu zemin hazırlamadan bizatihi tutuklama gibi siz mi mesulsunuz? Adalet Bakanı’na soruyorum; Siz bu işin neresindesiniz? Başbakan’a soruyorum; Siz bu işin neresindesiniz? Onların başına herhangi bir hal gelirse, tırnaklarına zarar gelirse, bunun birinci derecede sorumlusu Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı ve dokunulmazlığı kaldırılmasına el kaldıran herkes olacaktır. Bu mesajı atan kişi kimdir? Ne amaçlanıyor? Bunu açığa çıkarmak sizin sorumluluğunuzdadır” dedi.

‘Eşbaşkanlar ve milletvekilleri daha özgür’

Eşbaşkanların ve milletvekillerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan daha özgür olduğunu belirten Baydemir, “Çünkü Cumhurbaşkanı, kendi öfkesinin, korkularının esiri olduğu için toplum bu haldedir. Çobanlık iddianız varsa o sizin iddianızdır ama bizim sürü olmamak için mücadele etmeme hakkımız da vardır. Toplumu sürü haline getirerek, kendi istekleriniz için uçurumdan atmasına izin vermeyeceğiz” diye konuştu.

‘Bir risk olmasaydı açıklama yapmazdık’

Açıklamasının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Baydemir, “Bir risk olmasa bugün bu basın toplantısı düzenleyip bu çağrıyı yapmayacaktık. Temaslarımız oldu ancak bu temaslardan sonuç alamadığımız için bu çağrıyı yapma gereği duyduk. Edirne Cezaevi müdürü hakkındaki işkence iddialarına dikkat çeken Baydemir, eşbaşkanları, milletvekilleri ve belediye başkanlarının can güvenliğine ilişkin muhataplarının Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı ve Meclis Başkanı olduğunu belirtti. Baydemir son olark şu ifadeleri kullandı: “Meclis Başkanı, sen nasıl bir meclis başkanısın? Senin üyelerin cezaevinde tecritte, senden tık yok. Eşbaşkanlarımız cezaevindeyken kimse Meclis işliyor diyemez. Hazırlanacak hiçbir yasa ya da anayasa meşru olamaz.”

ANKARA

Dersim’de gözaltılar protesto edildi

Sabah saatlerin Dersim’de yapılan ev baskınlarında Dersim Belediye Eşbaşkanları Nurhayat Altun ve Mehmet Ali Bul yanı sıra Kürt siyasetçi Aysel Doğan’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına alınması protesto edildi

Dersim’de sabah erken saatlerde düzenlenen eş zamanlı baskınlarda belediye eşbaşkanları, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Emek Partisi (EMEP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) başkan ve yöneticileri ile sendika temsilcilerinin gözaltına alınmasına ilişkin belediye önünde protesto etti. “Halkın iradesi rehin alınamaz!” pankartının taşındığı protestoda konuşan Belediye Eşbaşkan Yardımcısı Hüseyin Tunç, ülkeden demokrasiden eser kalmadığını söyledi. Tunç, “Bugün saray ve hükümet, demokratik siyasete ve demokratik muhalefete yönelik ağır saldırıları ile demokratik siyasi kazanımları gasp etmeyi, bütün kurum ve kuruluşlarımızı tasfiye etmeyi hedeflemektedir” dedi.

Mücadele çağrısı

Günün birlik günü olduğunu söyleyen Tunç, “Halka, hepimize, tüm demokrasi yanlısı, barışsever, hak ve hukuk isteyen, emeğine ve özgürlüklerine sahip çıkan herkese düşen Olağanüstü Hal’in (OHAL) kalıcılaştırılarak tekçiliğin dayatılmasını püskürtmek üzere el ele vermek ve gün demokrasiyi kazanmak için birlik günüdür” şeklinde konuştu. Adaletsizliğe karşı yurttaşlara seslendiğini söyleyen Tunç, “Çağrımız özgürlük, eşitlik, demokratik laiklik ve adalet için çaba harcayanlara ve bu özlemler için bedel ödeyenlere birlikte ve ortak mücadele çağrısıdır” ifadelerini kullandı.

Hem “kurban” hem de “cellat” olmak

Ali ZÜLFİKAR

AABF YÖNETİMİNE ve Demokratik kamuoyuna uyarımdır.

13 KASIM 2016 tarihli açıklamanız üzerine,

KARARINIZI GÖZDEN GEÇİRİNİZ!
Çünkü; olası yaşanacak katliamlarda sizin de katkınız olacaktır.

Merhaba sevgili canlar, benim adım Ali Zülfikar, resim sanatçısıyım. Kendi doğduğum topraklarda ismimin bedellerini ödüyerek, bu mücadelenin içinde büyümüş, belleğimizi hala tazeliğini koruyan 1999/2000 yıllarındaki tarihi «ölüm oruçları« dönemindeki kurumları bir araya getirmiş, ölümleri engellemek için eylem planlarını çıkaran ve tartıştırmanın önünü açmış, sanatçılarımızı, aydınlarımızı bir arayan getirmiş, zaman zaman «AABF« binasında da toplantılar yapmış, başta hala yönetiminde yer alan sevgili dostumuzlarımız olmak üzere birlikte emek verdiğimiz dostalarımızla da yakından tanışmıştık. Benim sanatçı kimliğimi dokuyan yeğane etken, bu derin mücadele aşamalarından geçen, bu demokratik kurumlarımızın hamurlarıdır.

Ülkemiz, saraydaki «megolamanyak« bir hastanın «hesap verme refleksiyle« yönetiliyor, onun kapris ve handikaplarının denetiminde ve derin devletin yönlendirmeleriyle «Osmanlı tipi faşizm« yapılanmasını derinleştirmeye başladılar. Bütün demokrasi güçlerimiz demokratik yollardan direndikçe, eylemlerini arttırdıkça bu faşizan yapılanmanın ruh hali her geçen gün daha da kendini kaybederek, yanına «demokrasinin savunucuları« olarak kendini gören CHP gibi köklü bir partiyi de etkisiz hale getirdiler. Bazı dostlarımızın da içinde bulunduğu bu «demokrasi« cephesi, bazen darbe cephesi, bazen de «kaypaklar cephesi« olarak duruma göre şekil değistirebiliyorlar. Derin devlet dayattıkça, kendi parti tüzüğünü de hiçe sayarak, «kendi anayasaya aykırı da olsa milletvekilleri dokunulmazlıklarına «evet« diyebildi.

Mevcut anayasal temel haklar ve yöntemlerle, Kürt sorunu, basın yayın ve ifade özgürlüğü gibi sayısız temel demokratik taleplerine saldırmaya başlamış, ne kadar muhalif basın ve yayın organı varsa kapatmış, bu faşizan duruma karşı gelen akademisyen hocalarımız ve gazetecilerimiz de hapishanelere atılmış veyahut yurtdışına çıkmaka zorunda bırakılmıştır. Önce 7 haziran seçimlerine girerken, bütün hesaplarını HDP’nin yüzde on seçim barajını aşıp aşmaması üzerine kurdular. Bombalar ardı arkasına patladığında, fütürsuz tehditler savurmaya başladılar. »400 milletvekili vermezseniz, hesabına katlanırsınız« diyerek, binlerce gencimizin yaşamına mal oldular. Gerektiğinde Paris‘i, gerektiğinde Berlin‘i tehdit ettiler, gerektiğinde mültecileri «kirli pazarlık« konusu yaptılar. Nasıl olsa, hedefe giden yolda her şey mübahtı. Sonra, hesaplar tutmayınca halkın iradesini hiçe sayarak, yeniden iç savaş ortamında seçimleri dayattılar. Bu seçimden sonra, ülkenin her tarafında kan kokusu, barut kokusuna sevdalandı, kuşların sesi çocuların feryatlarına. Binlerce hektarlık alanlar ve beraberindeki ceylanlar ateşin ve dumanın içinde bir başına kaldılar. Hiçbir vicdanının kendine pay biçmediği bu toprakların kavim toplumunun çığlıklarına derman olmadılar. Üzerlerinden panzerler geçti, «gıkları« çıkmadı. Gökyüzünün maviye çalan renkleri «kırmızıya« karıştı, ama duymadılar. Bu topraklar, özgürlüğe susasdıkça, «cellatlar« kan emmeye doymadılar. Ne bu kendi özgürlügünden vazgeçti, ne de «cellatlar« öldürmekten. Habire saldırdıkça sıklaştırdık saflarımızı, kimse bizi çözemedi, takii biz çözülünceye kadar.

Her taraftan saldırdılar, baktı ki olmuyor. Önce; T.C. Büyük Meclisi çatışındaki 6 milyon iradenin anayasal hiçbir dayanağı olamayan, saray darbesinin derinleştirdiler. «Darbe« ve «terör« maskesine sığınarak, demokratik olan ne varsa, bütün anayasal zeminleri ve kurumları dinamitlediler. Karşısında en büyük engel olarak gördüğü, Türkiyeki çok sesliliğin bir parçası olan HDP gibi renkli bir deryayı kurutmaya çabaladılar.

«Demokrasi bloku« ve AABF açıklamaları üzerine

«Demokratik Güç Birligi« kuruldugunda AABF açıklamasz olan bu açıklamayla sevinmiştim.

“Demokratik Güç Birliği; Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarının tanınması için, Alevi inancı başta olmak üzere Ezidiler, Hıristiyanlar ve diğer bütün inanç grupları, etnik ve kültürel dinamiklerin haklarının verilmesi ve halklarımızın barış içinde, özgürlük ve eşitlik temelinde bir arada yaşaması amacına katkıda bulunmaya….

İşçi sınıfı başta olmak üzere farklı sosyal kesimlerin baskıya uğradığı hak ve özgürlüklerin giderek kısıtlandığı Türkiye‘de süren eşitlik ve özgürlükler mücadelesine katkı sunmak istiyoruz.” diyerek, yüreğimizdeki sese «ses« olmuştular.

En son yaşanılan Köln eyleminde «Apo bayrakları« Kürt bayrakları« bu kurumumuzu rahatsız etmiş, talihsiz bir açıklamayla demokratik diğer kurumlarımızı «zan« altında bırakan, mücadele biimi ve stratejisi farklı olan PKK gibi farklı bir yapılanmayla ilişkilendirmiş, «Demokratik Güç Birliği içinde yeralan kurumlara da karşı da büyük bir handikap örneği göstermişlerdir. Siyaset, yapmak istemiyorsanız, kurumlarınızı kapatır, cem evlerinizde etkinliğinizi yapabilirsiniz. Birisi için, «Mustafa Kemal« neyi ifade ediyorsa, kendisine lider olarak görüyorsa, diğeri için de Apo« onu ifade ediyor. Birileri için M. Kemal devrimciyse; bizler için de Mazlum Dogan, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya da çelikten yoğrulmuş devrimcilerdir. Eğer M. Kemal‘e saygı duyulmasını istiyorsanız, siz de onların «bayrağına ve liderine« saygı duymayı bir «erdem« olarak görmelisiniz. Birlikte hareket etmenin yeğane prensibi olan «bibirimizin ilkelerine karşı saygı« hele de binlerce pravakatörün cirit attığı bu dönemde daha can alıcı bir önem kazanmıştır. Daha dikkatli ve mantıklı hareket etmeli, sesinize «ses«katmalı, bütün renkleri kucaklayan çelikten bir «demokrasi« ağı örmelisiniz. Bu konuları aşan seminerler ve paneller ile, birbirinizi anlamaya, birbirinizin yarasıyla kendi yaranız gibi dertleşmelisiniz. Süreç, ayrışma zamanı değil, zalime karşı «birlikte direnme« sürecidir.

Artık içimizi acıtan, gencecik insanlarımızın yüreğini dağlayan acıların tablolarını ne yapmak, ne de fotoğrafını çekmek istemiyorum. Bu acıların son bulmasını istiyorum. Bu sebeple ‘bizlerin barışa ve artık özgürlüge ihtiyacımız var. Bölünmek, başta beni ve benim gibi mezopotamya cografyasının dokusunu tarumar eder, ben de ne annemden bir bağ bırakır, ne de dedemde bir dağ. Adım Ali Zülfikar olmaz, Ali«yi anneme, Zülfikar‘ı babama bırakma fırsatım da olmaz, beni tanımayan küçük yeğenim gelir beni parçalar. Artık, bu suça ortak olmayalım, savaş postallerinin sesini duymak değil, barış ortamı içinde sanat eserlerine imza atmak istediğimi beyan ediyorum.

Resim sanatçısı

14.11.2016

İşte Demokrasi “90 bin Cami…”

ÖZCAN BOZOĞLU

Yüz yıllardır Türkiye cografyasında Alevi’ler inanclarıyla yaşamakta. Ancak yaşamlarıyla Müslümanlik ile alakası olmayan bu halk, 90’lar da Kürt ulusal mücadelesinin yükselmesiyle birlikte Türkiye’de bir takım haklar verilmeye başlandı. Bu verilen hak, aslında bu Halkların var olduğunu kanıtlamak için verilmedi. Bu Alevilere verilen gerçek bir hak değildi.
O süreç içerisinde Alevilerin PKK saflarında yer almamasi için verilen küçük bir lokmaydı. 1990´larda Alevi derneklerinin açılmasına izin veren devlet, ne yazık ki; Cemevleri´ne resmi statü vermedi. Yüzyillardir var olan bu inanca neden daha önceden bu hak tanınmadı da 1990´lardan tanınmaya başlandı?

90´larda Türkiye´nin karanlık günler yaşadığı bir dönemde Alevi halkina dernek kurma iznini veren Türk devleti Alevileri, Kürt ulusal mücadele saflarinda bir nevi uzak tutmayi hedeflemiş ve Alevi toplumunu devletin arka bahçesi olma için rezerv tutmuştu.

Bugün gelinen nokta, Aleviler resmi statü içerisinde yer almiyor, Cem evi (ibadetyeri) resmi statü içerisinde değil. Devlet yardımı akmazken tüm giderlerini üye aidatı ve yapılan aktivitelerde elde edilen para ile kendilerini finanse etmektedirler. Tüm bunlar yetmezmiş gibi devletin başi
„Cemevi Cümbüs evi“ Cem evi „Ucube“ diye asagilayici ve hakeret içerikli kelimeler kulanilsa da Alevilerin Kurum Sayıları Camii sayısına göre “Devenin üzerinde görülen bir kıl kadar” azımsanacak kadar çok . Ama buna rağmen Alevi kurumları devlet desteğini almadan halkın desteğiyle yaşamaya devam etmektedir.

İçişleri Bakanlığı’ndan edinilen resmi verilere göre, 81 ilde toplam 937 Cem evi var. 31 ilde cemevi yok. Cami bulunmayan il sayısı ise sıfır. 3 bin 200 caminin bulunduğu İstanbul’da cemevi sayısı 64.

81 Ii´in 31´inde Alevilerin ibadethaneleri bulunmamaktadir.
Türkiye´nin belli yerlerinde Dernekleri olan Aleviler, Her şehirde İnanç kurumları olmamakla birlikte bu halk, devlete ödediği vergi ise aynıdır. Ama Devlet nezdinde gördüğü muamele ise eşit değildir. Devlet 2016 yilinda Diyanet işlerine verdiği 6 milyar 482 milyon 979 bin liralık bir bütçe ile sadece Camii´lere yatirim yapmaktadir. Kendi ülkesindeki halka yatirim etmeyen devlet şimdi de bu yatirimlari yurt dışındaki Müslümanlara Diyanet işleri aracılığıyla destek verilerek Rusya´da bulunan „Minsk´e“ Camii yaptirdi.

Türkiye genelinde 90 bin Camii´ye karsılık 940 Cem evi bulunurken eğitim ve din arasindaki yatırımı ve mesafeyi görmek için de, MEB’in yayınladığı verilere göre özel ve resmi okulların toplam sayisi 61 bin 201 okul olarak bulunuyor.

“Minsk’te 54 yıl önce yıkılan Minsk Camii, Türkiye’nin katkılarıyla yeniden inşa edildi. Yapımına daha önce başlanan ancak tamamlanamayan caminin inşaatını 2014 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı üstlendi.”

Şimdi bu yazıyı okuduğumda, ben bir Alevi yurttaşı olarak “Türkiye’de Alevi toplumuna neden Cem evleri yapılmıyor? veya bir Hırıstiyan inancın kiliseleri neden yapılmıyorda başka ülkede yaşayan Müslümanlar için hizmet edilmektedir” sorusunu sorarım.

Aleviler ve Kürtlere yönelik devlet yaklaşımı, aslinda farklı kimlikler konusundaki devlet yaklaşımının bir parcası. Bu güne kadar Alevi yoktu, Kürt yoktu, ne zaman ki „Variz“ dediler, en agır katliamlarla cevap verildi ve yüz yüze geldiler.

 

11 Kasım 2016

 

 

 

 

Erdoğan’ın AB restine Almanya’dan yanıt: Son karar sizin

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Brüksel’i, ‘müzakere sürecini durdurmayı’ referanduma götürmekle tehdit ederken, Almanya’nın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması beklenen Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier, bu restlere “Karar sizin” diyerek yanıt verdi: “Bu Türkiye’nin vermesi gereken bir karar. Avrupa’ya yakınlaşmanın kriterleri yeni yazılmadı. Bunlar yazılı şekilde tespit edildi ve bu kriterler sadece Türkiye’ye özgü de değil. Türkiye’nin AB yönünde mi gelişeceği veya uzaklaşıp uzaklaşmayacağı Avrupa’nın herhangi bir başkentinde verilmesi gereken bir karar değil. Türkiye’de verilmesi gereken bir karar” dedi. Darbe girişiminden 4 ay sonra ve Berlin’den Türkiye’deki hukuk ihlallerine yönelik sert eleştirelerin ardından Ankara’ya gelen Steinmeier, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım’ın yanı sıra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve bazı sivil toplum örgütü ile de görüştü. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, konuğu olan ve Türkiye’ye “2. sınıf muamele” yapmakla suçladığı Steinmeier ile temaslarında gülümsemekten kaçınırken, Steinmeier kapalı kapılar ardında başta HDP’li siyasilerin tutuklanması olmak üzere toplu tutuklamaları eleştirdi. Görüşme sonrasında Steinmeier’ın verdiği mesajlar ana başlıklarıyla şöyle:

Açık ve dürüst olalım: Geçen aylarda kameralar ve mikrofonlar aracılığıyla birbirimiz hakkında çok konuştuk. Fakat anlatılan olaylara baktığımızda birbirimize karşı açık ve dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Tutuklamalar kabul edilemez: Açık ve dürüst diyalog çok önemli. Ciddi endişelerimiz var. Darbe girişiminden sonra özellikle geniş ölçekli tutuklamalar ve ifade/basın özgürlüğü konusundaki endişelerimizi ifade ettim. Bunun tepeden bakarak, ders verme gibi algılanmamasını, egemenliğinize saygısızlık olarak algılanmamasını rica ediyoruz

4000 iade dosyası yok: Siyasi bir sürece yeniden başlanması gerektiğini ifade ediyoruz ve bunun için PKK’nin silahlı mücadeleden vazgeçip silahlarını teslim etmesi gerekir. 4 binden fazla Türkiye’den dosya geldiği konusunu teyit edemeyeceğim.

Önerilerimi tekrarladım: Almanya’da geçen hafta söylediklerimi tekrarlamak istiyorum. 15 Temmuz girşimini şiddetle kınıyoruz. Sivil toplumu demokratik kurumları savunanların yanındayız.

Tek taraflı değil: Bu tek taraflı bir ilişki değil, birbirimize ihtiyacımız olduğunu düşünürsek, sorunları çözebiliriz. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ise şu görüşleri dile getirdi:

AB’ye ihtiyacımız var: Biz hiçbir zaman AB’ye ihtiyaç duymadığımızı söylemedik. Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı var, AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı var ama AB’nin sık sık Türkiye’ye olan ihtiyacını unuttuğunu ve inkâr ettiğini görüyoruz. Türk halkının bizden isteği, ‘Onlar bu adımları atacağına siz bu müzakereleri durdurun’ diye sürekli baskı yapıyorlar.

İdamda halkı anlayın: Tepkimiz, halkın (idam konusundaki) duygusunu anlamak yerine, Avrupa’dan gelen üst perdeden ve tehditkâr açıklamalara yönelik. Biz bu kararı halkımıza sorarız. Türkiye’yi aşağılayıcı tavırlardan bıktık.

İkinci sınıf değiliz: Eğer bizimle ilişkilerinizi her alanda iyiye götürmek istiyorsanız Türkiye’yi ikinci sınıf bir ülke gibi değil eşit bir ortak olarak görmek durumundasınız.

Can Dündar sitemi: Bir gazeteci kimliği var diye eğer bu kişi casusluk yaptıysa, yargılandıysa ve ceza aldıysa bunu bir kahraman gibi, bunu bir sadece gazeteci ve ifade özgürlüğü engellenmiş bir kişi gibi Almanya en üst düzeyde kabul ederse elbette o zaman Cumhurbaşkanımız da biz de tepki gösteririz.

Hasta adam: PKK teröristlerinin Almanya’da faaliyette bulunmasını arzu etmeyiz; 4 bin 500 PKK’liye yönelik davalar var. Darbe girişiminden sonra da FETÖ bağlantılı kişilerin Almanya’da olduğunu biliyoruz. Tutuklananlarda hata varsa düzeltilir ama Pensilvanya’daki bir hasta adamın talimatı ile hareket ediyorlarsa ifade özgürlüğünden söz edilebilir mi.

Ticarette 1 numarasınız: Almanya’nın Türkiye’nin birinci ticaret ortağı olması ekonomik ilişkilere verdiğimiz önemin de göstergesi.

Bir HDP’li vekil hakkında daha ‘zorla getirme’ kararı

Tutuklu HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın, Şanlıurfa 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 2’inci duruşması ile Milletvekilleri İbrahim Ayhan’ın 2’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki 2’inci ve Dilek Öcalan’ın 2’inci Ağır Ceza Mahkemesindeki ilk duruşmaları görüldü.

Yüksekdağ’ın ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla yargılandığı davada, avukatı Sevda Çelik Özbingöl, müvekkilinin tutuklu olduğunu, adli tedbir ile yurtdışı yasağının kaldırılmasını istedi. Mahkeme heyeti talepleri reddederken, Yüksekdağ’ın bir sonraki duruşmaya tutuklu bulunduğu cezaevinden SEGBİS yöntemi ile hazır edilmesine karar verdi.

Twetter’da paylaştığı bir fotoğraftan dolayı ‘örgüt propagandası’ ile yargılanan İbrahim Ayhan hakkında ise Ankara’ya yazılan talimatla ifade alma tutanağının beklenmesine karar verildi.

ÖCALAN HAKKINDA ‘ZORLA GETİRME’ KARARI

Duruşmaya Dilek Öcalan katılmazken, avukatı Gülay Koca Öztürkoğlu salonda hazır bulundu. Avukat Öztürkoğlu, müvekkilinin milletvekili olması nedeniyle mahkemeye zorla getirilemeyeceğini savundu.

PKK’li Mehmet Yılmaz’ın 23 Şubat’ta Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesindeki cenazesine katılan Dilek Öcalan hakkında, konvoydaki davranışlarının “terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit” içeren yöntemlerini meşru gösterecek nitelikte olduğu iddiasıyla “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

Yüksekdağ, Ayhan ve Öcalan’ın duruşmalara 1 Şubat 2017 tarihine ertelendi.

Metin Kaplan tahliye edildi

12 Ekim 2004´den beri cezaevinde bulunan Metin Kaplan, yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle serbest bırakıldı. Sabah’ın haberine göre, tahliye kararı, doktorların Kaplan’ın cezaevinde dışında tedavi edilmesi yönündeki raporundan sonra verildi.  

Almanya’nın Köln şehrinde yaşayan Metin Kaplan, tutuklanarak 2004 yılında Türkiye’ye iade edildi. 2008 yılında “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmek” suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

1952 Erzurum doğumlu olan Metin Kaplan ilk olarak ‘Kara Ses’ lakabıyla tanınan Cemalettin Kaplan öldükten sonra yerine geçerek adını duyurmuştu. Anadolu Federe İslam Devlet adlı örgütün lideri olan Kaplan’ın halifeliğini ilan ettiği o dönem basında yer almıştı. Kaplan, hilafet devleti kurmak, cihad çağrısı yapmak gibi suçlardan yargılanmış, Türkiye’ye iade edilmişti.

Suudi Arabistan’ın ‘umre’ kararından sonra Fas, Tunus, Cezayir ve Mısır’dan boykot kararı

Umre turizmi yapan Türk şirketlerinden Amade Turizm’in sahibi Turgut Şimşek 540 dolarlık bu yılın Ekim ayında konulan harç bedeli nedeniyle turlarda yüzde 50- 60 arasında azalma meydana geldiğini belirterek, “Bir anda ortaya çıkan bu harç nedeniyle umre turizmi çok etkilendi. Şimdi insanlar kutsal mekanların olduğu Kudüs’e gitmek istiyor. Kudüs turları da yüzde 30 oranında arttı” dedi.

Şimşek, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği rakamlarına göre geçtiğimiz yıllarda sezon sonu ortalama 60 bin Suudi Arabistan vizesi girişi yapılırken,  bu rakamın Ekim ayı itibariyle 6 bine kadar düştüğünü söyledi.

FAS, TUNUS, CEZAYİR VE MISIR BOYKOTTA

Turgut Şimşek, Suudi Arabistan hükümetinin koyduğu 540 dolarlık harç nedeniyle Fas, Tunus, Cezayir ve Mısır’ın boykot yaptığını belirterek, şöyle konuştu:

“Ekim ayında başlayan harç bedeli umre turizmini çok olumsuz etkiledi. Bu sezon başlayan 540 dolar istenmesi yüzde 50 ile 60’lara varan bir daralmaya yol açtı. Karı koca gidenler bin 80 dolar vermek zorunda. Bu da umre turizmini çok olumsuz etkiliyor. Bağlı bulunduğumuz TÜRSAB kanalıyla gerekli mercilerle görüşmeler sağlandı. Şu ana kadar karar değişmedi. Mısır, Fas, Tunus ve Cezayir kararı boykot ediyor. Dünya genelinde de yüzde 50’ye yakın bir daralma söz konusu. 540 dolara insanlar Kudüs’te 3 gece 4 günlük bir tur yapabiliyor.”

Dersim Alevilik İnanç ve Kültür Akademisi eski başkanı Aysel Doğan’da gözaltına alındı

Dersim’de belediye eşbaşkanları ve siyasetçilere dönük gerçekleştirilen operasyonda ömrünün 17 yılını cezaevinde geçiren Barış Grubu üyesi Aysel Doğan da gözaltına alındı.

Dersim’de sabah saatlerinde düzenlenen ev baskınlarında Barış Grubu üyesi Aysel Doğan da gözaltına alındı. Evine yapılan baskının ardından polislerce gözaltına alınan Doğan, Belediye Eşbaşkanları Nurhayat Altun ve Mehmet Ali Bul, Belediye Meclis üyesi Cemile Ataş, DİSK Dersim Şube Eşbaşkanı Şükran Yılmaz, DBP İl Eşbaşkanı Murat Polat, HDP İl Eşbaşkanı Aslan Çağ, HDP PM üyesi Ali Ekber Kaya, HDP Yöneticisi Hüseyin Dağdeviren ve Yaşar Ağın, EMEP İl Başkanı Mustafa Taşkale, BES Dersim Temsilcisi Musa Kılıç ve Hakan Kavut ile birlikte İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Gözaltına alınan Doğan ve diğer isimler Emniyet’te tutulmaya devam edilirken, kent halkı ise yapılan bu gözaltıları saat 12.00’de protesto edecek.

“KCK” operasyonları kapsamında 2011 yılında tutuklanan Doğan, cezaevinde yumurtalık kanserine yakalanmış, tahliye edilmesi yönünde yapılan başvurular üzerine ise ancak 7 Mayıs 2015’te Yargıtay kararıyla serbest bırakılmıştı. Doğan, tahliye edildikten sonra dışarıda tedavisine devam ediyordu.

AYSEL DOĞAN KİMDİR?

1953 Dersim doğumlu Doğan, farklı tarihlerde olmak üzere tam 17 yıl cezaevlerinde tutukluluk yaşadı. Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi bölümünden mezun olan Doğan, 1980 darbesi yıllarında tutuklandı ve iki yıl boyunca hiç mahkemeye çıkarılmadan demir parmaklıkların ardında tutuldu. 1990 Mayıs ayında bu kez Dersim’de tutuklanan Doğan, Erzincan’da 11 ay tutuklu kaldı. Cezaevinden çıktıktan sonra 1991 genel seçimlerinde Dersim’de bağımsız aday oldu ve kentte en çok oyu o almasına rağmen Meclis’e gitmesine izin verilmedi.

Maruz kaldığı baskılar sonucu Doğan, o tarihten sonra Avrupa’ya iltica etti. Avrupa’ya gitse de yüreği Türkiye’de kalan Doğan, bütün yaşamı boyunca, halkının özgürlüğü ve barış için çalışmalar sürdürdü.

Avrupa’da bulunduğu dönem boyunca KNK üyeliği de yapan Doğan, 1999 yılında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine 2. Barış Gurubu üyesi olarak Avrupa’dan gelen heyet içerisinde yer aldı. Doğan, Türkiye’ye adım attığı gibi grup üyeleriyle birlikte tutuklandı. 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bu süreçte, Malatya ve Elbistan hapishanelerinde kalan Doğan, 2009 yılında cezaevinden çıkar çıkmaz, siyasi çalışmalarına devam etti. Dersim’de Dersim Alevilik İnanç ve Kültür Akademisi Derneği’ni kurarak dernek bünyesinde çalışmalar yürüttü. Doğan, kurduğu dernek bünyesinde katıldığı eylem ve etkinlikler nedeniyle AKP hükümetinin başlattığı KCK operasyonunda gözaltına alınarak 28 Eylül 2011 tarihinde çıkarıldığı Malatya Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nce tutuklandı.

Bir yıllık tutuklu yargılanmanın ardından 18 yıl ağır hapis cezasına çarptırılan Doğan, sağlık sorunları nedeniyle Yargıtay kararıyla tahliye edildi.

Terolara 140 yıl hapis istemi

Terolar’da yapılmak istenen mülteci kampına karşı seslerini duyurmak istedikleri sırada polis ve jandarma müdahalesine maruz kalan 28 kişi hakkında hazırlanan iddianamede, her kişi için 1 yıl 6 aydan 5 yıla kadar hapis ve para cezasıyla cezalandırılmaları istendi.

Maraş’ın Dulkadiroğlu ilçesine bağlı ve yoğunlukta Alevilerin yaşadığı Sivricehöyük (Terolar) Mahallesi’nde Suriyeli mülteciler için planlanan konteynır mülteci kampı, halkın tepkisine neden oldu. Alevi halkı, katliam tehdidi ile karşı karşıya kalacakları gerekçesi ile kampın yapılmasına karşı çıktı. Bunun üzerine Türkiye ve Kürdistan’ın birçok yerinde bulunan Aleviler, yapılmak istenen kamp çalışmalarını durdurmak için bölgede nöbet eylemi başlattı.

3 Nisan’da binlerce kişi ile birlikte kampı istemediklerini duyurmak için yürüyüş yapan Alevilere asker ve polis müdahale etti. Yapılan müdahale sırasında atılan biber gazı nedeniyle Üsteğmen Ali Erol’un yaralandığı tespit edilirken, konuya dair açılan soruşturma kapsamında Cumhuriyet Başsavcısı Salim Demirci tarafından 3 müştekinin yer aldığı dosyada 28 kişi hakkında “Hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme” suçlaması ile iddianame hazırlandı. İddianamede 28 kişinin ayrı ayrı 1 yıl 6 aydan 5 yıla kadar hapis ve para cezası ile cezalandırılmaları istendi.

Hazırlanan iddianamede, olay örgüsü anlatılırken gazdan etkilenen yurttaşların kullandığı iddia edilen ifadelere şöyle yer verildi: “Ben böyle devletin, ben böyle emniyetin, ben böyle adaletin ….. sözlerine gelince burada kastedilen ve kendisinden rahatsızlık duyulan kurumun devletin, emniyetin ve adalet teşkilatının bizatihi kendisi değil, mağdur polis memurları tarafından kamu görevlisi sıfatı ile ifa edilmeye çalışılan kamu görevidir. Bu nedenle sinkaflı sözler de sonuç olarak devlete, emniyete ve adalet teşkilatına değil, o sırada muhatap durumda olan mağdur polis memurlarına dönük olarak söylenmiştir.”

dihaber