Ana Sayfa Blog Sayfa 6083

HDP’ye bu kez de ziyaretçi engeli

Kürt siyasetine yapılan darbe ile eşbaşkanları ve milletvekilleri tutuklanan HDP’nin bu haftaki grup toplantısına ziyaretçi yasağı getirildi. Yasağın geçtiğimiz haftaki toplantıda tutuklanmaların protesto edilmesi nedeniyle getirildiği belirtiliyor

Meclis’te her Salı günü siyasi partilerin gerçekleştirdiği grup toplantılarına ziyaretçiler katılırken, Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) engel getirildi. AKP, MHP ve CHP’nin grup toplantısına katılacak ziyaretçilere herhangi bir engelleme olmazken, HDP’nin grup toplantısına katılacak partililere engel konuldu. Meclis’in Çankaya ve Dikmen kapılarına resmi olarak HDP Grubu’ndan bildirilen isimlerin, Meclis’e girişine izin verilmedi. Engellenen isimlerin geçtiğimiz hafta toplantıya katılanlar olduğu öğrenildi. Sadece ilk kez Meclis’e ziyaretçi olarak gelenlerin grup toplantısına katılmasına izin verildi. Engellemeye dair yurttaşlara ve HDP’ye bir bildirim yapılmadı. Ancak söz konusu engellemenin geçtiğimiz hafta yapılan toplantıda eşbaşkanların ve milletvekillerinin tutuklanmasının protesto edilmesi nedeniyle yapıldığı belirtiliyor.

Dernek temsilcileri katılacaktı

HDP’nin bu haftaki grup toplantısına İçişleri Bakanlığı’nca kapılarına mühür vurulan derneklerin temsilcileri davet edilmişti. Engelden kaynaklı bazı derneklerin temsilcileri Meclis’e giremedi. Toplantı bu uygulamayı protesto etmek amacıyla ziyaretçi olmadan başlarken, Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen konuşma yapıyor.

Geçtiğimiz hafta yapılan toplantıya yabancı ülke büyükelçileri, çeşitli kurumların temsilcileri ve çok sayıda yurttaş katılmıştı.

ANKARA

Saygı duruşu soruşturma konusu oldu

Geçtiğimiz Mart ayında kutlanan Newroz’u organize eden 10 isim hakkında dava açıldı. İddianamede saygı duruşuyla ’15 bin kişilik kalabalık önünde terörist olarak ölmenin teşvik edildiği’ iddia edildi

Amed’de bu yıl 21 Mart’ta binlerce kişinin katıldığı Newroz kutlamasını organize ettikleri gerekçesiyle 26 Mart’ta gözaltına alınıp 29 Mart’ta serbest bırakılan Tertip Komitesi üyesi 7 kişi ve Newroz organizasyonunda görevli 3 kişi hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı başlatığı soruşturma tamamlandı. Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kabul ettiği 11 sayfalık iddianamede, Tertip Komitesi Başkanı, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) İl Eşbaşkanı Hafize İpek, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Başkanlık Divan Üyesi Seydi Fırat, Amed Ticaret ve Sanayi Odası üyesi Hüsnü Pervane, Avukat Mahmut Çiftçi, SES Şube Eşbaşkanı Ramazan Kaval, Abdulgani Alkan, sunucu Ayşe Çelikbilek ile Kemal Tanboğa, Recep Derel ve Volkan Orhan Gündüz “şüpheli” olarak yer alıyor. Savcı, “örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak”, “Kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme” ile suçladığı 10 kişi için 7 yıl 6 aydan, 20 yıl 6 aya kadar hapis ve 30 bin TL’ye kadar para cezası istedi. Soruşturma kapsamında tutuklanan Hafize İpekli, yapılan itirazın ardından tutuklandıktan bir ay sonra serbest bırakılmıştı

Çağdaş 300 Spartalı teşvik oldu!

İddianamede, Tertip Komitesi üyelerinin Newroz hazırlıkları ve çağrısı ile ilgili basına yaptığı açıklamalar, daha önce katıldıkları yürüyüş ve basın açıklamaları ve Newroz alanında yaptığı konuşmaları yanı sıra gizli tanık ifadeleri’de suç delili olarak gösterildi. Savcı, basında yer alan Newroz’a katılım çağrılarında ve basın açıklamalarında yer alan “Çağdaş 300 Spartalı”, “Direniş” sözleriyle Cizre’deki özyönetim direnişinin kastedildiğini, şiddetin teşvik edildiğini savundu. Savcı, Diyarbakır Valiliği’nin izin verdiği ve barış çağrılarının yapıldığı Amed’deki Newroz kutlaması için “örgütün eylem çağrıları doğrultusunda örgütün bölücü ideolojisini geniş halk kitlelerine yaymak amacıyla organize edildiği değerlendirilmiştir” iddiasında bulundu. Alanda yapılan konuşmaları suç sayan savcı, “Açıkça Türkiye Cumhuriyeti topraklarının Kürdistan olarak belirtildiği… Yapılan saygı duruşuyla teröristlerin kahramanlaştırıldığı, böylelikle 15 bin kişilik kalabalık önünde terörist olarak ölmenin teşvik edildiği” iddiasında bulundu.

Amed demek bölücülük oldu!

İddianamede, DBP İl Eşbaşkanı Hafize İpek’in, 9 Aralık 2015 tarihinde Med Nuçe televizyonunda katıldığı bir programdaki konuşmasında Diyarbakır yerine Amed adını kullanmasına skandal sayılabilecek şu sözlerle açıkladı: “Diyarbakır ilinden bahsederken KCK yapılanmasının sözde Kürdistan’ın bir eyaleti olarak kabul ettiği Amed ismini kullandığı, bu şekilde KCK yapılanmasının bölücü amaçlarına tabi olduğunu açıkça gösterdiği…”

Fitre zekat paylaşımı suç!

Sağlık ve Sosyal Emekçiler Sendikası (SES) Şube Eşbaşkanı Ramazan Kaval, sosyal medya üzerinden Rojava Derneği’ne bağış yapılması, fitre ve zekat verilmesi konusunda yaptığı paylaşımları da suç kabul eden savcı, “Rojava ile Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin bölücü terör örgütünün çıkarları ve ideolojisi doğrultusunda faaliyet yürüttüğünün belirlendiğini” iddia etti

Davanın ilk duruşması Ocak ayında Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Mahpus Gazeteci ve Yazarlar Kağıt Verilmediği İçin Ellerine Yazıyor

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve CHP Cezaevleri İnceleme Komisyonu Sözcüsü Veli Ağbaba ve Muğla Milletvekili Nurettin Demir, Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan gazeteci ve yazarlarla görüştü.

10 Kasım 2016’da Silivri Cezaevinde, Ahmet Altan, Murat Aksoy, Atilla Taş, Ali Bulaç, Şahin Alpay, Habip Güler, Ahmet Turan Alkan ve Mehmet Altan ile görüşmelerini raporlaştıran CHP Cezaevleri İnceleme Komisyonu, 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL nedeniyle cezaevlerinde mahpusların hakları alabildiğine kısıtlandığına çekti.

TIKLAYIN – CHP’DEN “CUMHURİYET” RAPORU: TUTUJLU GAZETECİLERE GAZETE VERİLMİYOR

Rapordan

Raporda şu tespitler yer aldı:

* Telefon hakkı haftada birden 15 günde bire çıkarılmış, daha önce kitap sorun olmazken, OHAL sonrası cezaevine kitap sokulması imkansız hale geldi.

* Görüşmelerde birçok yazar, AKP’nin bu duruma gelmesinden kendilerini sorumlu tuttuklarını, önceleri AKP’nin Avrupa’da ve dünyada meşrulaştırılmasına yardım ettikleri için pişmanlık duyduklarını ve sorumluluk hissettiklerini ifade etti.

* Görüşülen tutukluların cezaevi çalışanlarından şikayetleri olmamakla birlikte, OHAL nedeniyle hakların kısıtlandığını, sohbet, spor, kurs ve etkinliklere katılım gibi haklardan faydalanamadıklarını belirtti.

* Tutuklulara tam bir tecrit hali uygulanıyor.

* Yaşamlarını yazmakla sürdüren insanların mektup dahi yazıp göndermelerine izin verilmediği, açık görüşe gelirken kağıt kalem verilmediği, notları ellerine yazmak durumunda kaldıkları gözlemlendi.

Gazeteci ve yazarlarla yapılan görüşmeler şu şekilde:

Ahmet Altan: Tutuklu değiliz, esiriz

“Babamın ölüm yıldönümünde bir mesaj yollayamadım, tek satır yazmamıza izin verilmiyor. Dışarıdan kitap getirmek yasak, cezaevi kütüphanesinden kitap alabiliyoruz, her şeyi bulabilmek mümkün değil. Tutuklu değiliz, esiriz. Yasa ile kanıt arasındaki bağı ortadan kaldırmışlar.

“12 gün boyunca terörle mücadele bodrumunda tuttular. Önce darbecilere sübliminal mesaj vermekten alındık, tepki üzerine bundan vazgeçtiler, başka bir şey uydurdular. İşlerine geldiklerinde dava, işlerine geldiklerinde kumpas diyorlar.

“Yazdıklarımı dışarı bırakmıyorlar. Galatasaraylı futbolcu İsmail ile kalıyorum. Ben kalemimden, dilimden dolayı, o ayağından dolayı cezaevinde. Bizi, AKP ve CHP tabanı anlamıyor. Biz, onun için yalnızız. CHP; ‘Balyoz ve Ergenekon’dan bize kızgın, AKP ‘diktatör’ dediğimiz için kızgın. Herkes nefret ediyor, iki tabanı da anlıyoruz biz.

“Cumhuriyet’in basılmasıyla, Rus uçağının düşürülmesi aynıdır. AKP, algı operasyonu yapıyor. Algıda başarılı. Mehmet Altan ile aynı koğuşta kalmak için dilekçe verdim, yanıt vermediler. Kardeşimle görüşmem hak ama görüşemedim.

“Silahlı terör örgütüne üye olmaktan tutukluyum, hayatım boyunca darbeye karşı olan bir adamım. Tutuklamak için 4 kez suçumuzu değiştirdiler. Yakalamaya, tutmaya karar verdiler, bunun için sebep arıyorlar. Tüm muhalifler böyle. Ailemden kimsenin çalışmasına izin verilmiyor şu anda.”

Murat Aksoy: Eşimi de işten atmışlar

“İki çocukla eşimi yalnız bıraktım. Ahmed Arif diyor ya, ‘Bunlar engerekler çıyanlar, yılanlardır. Bunlar aşımıza ekmeğimize göz koyanlardır. Tanı bunları tanı da büyü’. Bugün öğrendim, eşimi de işten atmışlar. Kalemimizi kırdılar, özgürlüğümüzü aldılar, en son aşımızı da aldılar. Ne diyelim. Sadece yazdıklarımla suçlanıyorum. 70 gün oldu.

“Yazılarımda eleştiriler var. FETÖ örgütü arıyorlarsa kendi yandaş yazarlarına baksınlar. Bunu yaparlarsa dışarıda kimse kalmaz çünkü Fethullah güzellemesi yapmayan yandaş medya yok. 2013’te Yeni Şafak’ta yazdığım suç olmuyor, 2016’da T24’te yazdığım suç oluyor. Hükümeti eleştirmeyi Fethullah’ı desteklemekle bir tutuyorlar. Suç varsa yargılasınlar. Yargılanmaktan korkmuyorum çünkü bu örgütle hiç ilişkim olmadı.”

Atilla Taş: Twitten cezaevine giren dünyada tek mahkumum

“Twitten cezaevine giren dünyada tek mahkumum. Bana ‘Bu ülkede diktatörlük olsaydı sen bu twitleri atamazdın’ diyenler vardı. Ben şimdi o twitlerden cezaevine girdim. Bu nasıl dava siz karar verin. Bizimle ilgili acaba FETÖ’cü mü diye kuşkular vardı. Ama Cumhuriyet operasyonu olunca, operasyonların muhaliflere yönelik olduğu anlaşıldı. AKP’nin tutsağıyız.”

Ali Bulaç: Hiçbir şey sormadan tutukladılar

“24 kitap yazdım, 3 dile çevrildi. 7 cilt tefsirim var. 1984’ten beri en çok okunan Kuran meali benim. 45 yıl gazeteciliğim var. Yeni Şafak, Milli Gazete ve en son Zaman. Ayda bir tıraş olduğum için saçlarımı ikiye vurdum.”

“27 Temmuz’da televizyonda arandığımı duyunca, kalktım teslim oldum. Suçlama yöneltmediler, savcılığa çıkmadım. Polis doğrudan hakime götürdü. Hiçbir şey sormadan tutukladılar. Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı kaçtığı halde siz yazıyorsunuz diye tutukladılar. Ben bir gazeteciyim. Dünyada en çok tanınan 500 gazeteciden biriyim. Hiçbir soruşturmaya tabi tutulmadı yazdıklarım. 17/25 Aralık’tan sonra yazdığım için buradayım.”

Şahin Alpay: 2011 seçimlerinden sonra tek adam yönetimi başladı

“72 yaşındayım bu yaşta mahpusluk zor. Gazetelerde askeri vesayete karşı yazılar yazdım. Zaman’da yazdığım hiçbir yazıya dava açılmadı. Zaman’da yazarken AB politikalarından dolayı AKP’yi genelde destekledim. Ama 2011 seçimlerinden sonra tek adam yönetimi başladı.

“Muhalif olduğum için buradayım. Gülen hareketinin karanlık bir yüzü olduğunu göremedim. Eğitimden besleniyordu. Okullar müspet bir intiba bıraktı. Böyle olduğunu bilsem, asla yazmazdım. 15 Temmuz yapılırken aldatılmışlık duygusu hissettim.

“Burada kalmak bana çok ağır geliyor. Hastaneye iki elim kelepçeli gidiyorum. İki kişi koluma giriyor, giderken aşağılanıyorum. Ailemle görüşeceğim zaman bilerek beni hastaneye götürmek istiyorlar, bilerek yapıyorlar, ben de hastaneye gitmiyorum. Kulaklığa pil almak için iki ay bekledim. AKP’ye verdiğim destekten dolayı pişmanım, AKP’nin bu yüzünü anlayamamışım. İyi işler yapıyorlar diye Avrupa’da, ABD’de anlattım.”

Habip Güler: Sadece muhabirlik yaptım

“Eşim çalışmıyor, iki çocuğum var. Ankara’dan alınan tek muhabir benim.Adıyaman’ın fakir bir köyünde doğdum. O köyden çıkıp bugünlere geldim. Benim tek işim CHP’ydi. CHP muhabiriydim. 12 yıl boyunca CHP muhabirliği yaptım. Benim darbeyle terörle işim olmaz. Darbeye kalkışanın Allah belasını versin.

“Dışarıdan kitap gelmiyor. Mektup yazılmıyor. Ben sadece muhabirlik yaptım. Bana birkaç twit gösterdiler. Savcı ben de bu twitlerin altına imzamı atarım dedi. Şimdi darbeci diyorlar, bu ağrıma gidiyor.

Ahmet Turan Alkan: Terörle hiç ilişkim olmadı

“Bugüne kadar terörle hiçbir ilişkim bulunmamıştır. Bunların hepsi beni tanır, nasıl bir insan olduğumu bilirler. Benim terörle yan yana olmam mümkün değil. Kemal Bey haklı. Onun hakkında üç olumlu cümle yazmadık. Haklı bunu söylemekte.”

Mehmet Altan: Bu suçlamayla herkesi tutuklayabilirler

“Suç olmayan yarım cümleden yatıyorum. Darbe çağrışımı ile sübliminal mesaj vermekten tutukladılar. Tutukluluk gerekçesi 17/25 Aralık’tan sonra yazdığım yazılar diyorlar. Diktatör ve hukuk tanımaz algısı oluşturmak için yazı yazıp program yapmışım. Siyasi analiz yaparak söylediklerimden suç çıkarmaya çalışıyorlar. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ‘fiili başkanlık var’ diyor. Anayasa değişmeden rejim değiştirmek TCK 309’a girer. Beni 2007-2009’da dinleyenler FETÖ’den tutuklu. Bana yapılan suçlama ile herkesi buraya koyabilirler.” (EA)

Ahıskalı Kürtlerin ve Türklerin Sürgünü

Dünyanın her yerinde totaliter-baskıcı rejimlerde yaşamak zorunda kalan halkların çektikleri acılar genellikle birbirine benzemektedir. Bu tür rejimlerde yaşayan halklar ya asimile edilmeye çalışılır ya da sürgün edilir; ya oldukça fakirleştirilir ya da katledilir. Bunun sonucunda da yerinden yurdundan koparılan halkların acıları, yüzyıllar boyu sürer gider. İşte bu yüzden ezilen bütün halkların “acılarını ortaklaştırarak” birbirilerine sahip çıkmaları gerekir.

Bu anlamda vatanından koparılma-sürgün edilme noktasında 14 Kasım 1944 yılında Ahıskalıların yaşadıklarına değinmek gerekir.  Ahıska, bugün Gürcistan’ın sınırları içinde kalan ve Ardahan iline çok yakın bir yerleşim birimi. Türkiye sınırına o kadar yakın ki bazı Ahıskalılar, Türkiye köylerinde okuyan ezanın sesini duyduklarını söylerler. Ahıska merkez olmak üzere diğer önemli şehirler olan Aspinza, Adigön, Ahılkelek ve Bogdanovka gibi şehirlerde Türk, Kürt, Ermeni ve Gürcüler birlikte yaşıyorlardı.

Birlikte yaşamın kenti

Kırgızistan’da yaşayan Ahıskalı Kürtlerden İsmail Paşaev babasının anlattıklarıyla bu durumu “Ahıska’da bütün milletlerle çok iyi yaşarlarmış, bütün Ahıskalıların durumu çok iyiymiş. Hepsinin sürüleri, hayvanları varmış. Bir gün hiç beklemedikleri sürgünle karşılaşmışlar. Ansızın vatandan kopmaları bir gün içinde gerçekleşmiş” sözleriyle anlatıyor. Özellikle ikisi de Müslüman halk oldukları için Gürcülerin gözünde Türkler ve Kürtler aynı kabul edilmiş. Ki bu yüzden bazı Kürtlerin kimliklerinde “Türk” yazılmıştır.

Birbiriyle huzur içinde yaşayan bu iki halkın yurtlarından sürülmesi, onlar için zor günlerin habercisi olur. Ki bundan önce de zaten 2. Dünya Savaşı’na Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) saflarında savaşmak üzere 40 bin kişi alınmıştır. Ahıska’nın cesur insanları SSCB için cephede savaşırken diğer taraftan bu askerlerin geride bıraktıklarının sürgün edilmesine yönelik planlar yapılmaktaydı. Bu sürgün planına gerekçe olarak da Ahıska’da yaşayan halkların kolektif olarak “bölücü, işbirlikçi” oldukları iddiası yer almaktaydı.

Sürgünün keskin yolu

Bu sürgün planı çerçevesinde 24 Temmuz 1944’te SSCB Halk İçişleri Komiseri Beriya, “Tamamen gizli” ibaresiyle Stalin’e gönderdiği raporda şunları diyecektir:

“(…) Nüfusun büyük bir kısmı, Türkiye’deki akrabalarıyla temas kurarak kaçakçılık yapmakta, Türk istihbaratı için çalışmaktalar. SSCB sınırının Gürcistan kısmında sınır güvenliğini temin etmek amacıyla Halk İçişleri Komiserliği Ahıska, Adıgön, Ahılkelek, Aspinza ve Bogdanovka rayonlarıyla Acaristan Özerk SSCB’ye bağlı bazı köy topraklarından Türk, Kürt ve Hemşinli olmak üzere 16.700 hanenin toplam 86.000 kişilik nüfusunun Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan SSCB’ye tahliye edilmesini uygun görmektedir (…).”

Beriya’nın raporuna Devlet Savunma Komitesinden verilen gizli cevapta; Türk, Kürt ve Hemşinlerden oluşan 86.000 kişilik halkın 40 bininin Kazakistan’a, 30 bininin Özbekistan’a ve 16 bininin de Kırgızistan’a 1944 Kasım’ında tahliye edilmesi istenir.

Rapor kapsamında sürgün edilen Ahıskalılardan biri de Kırgızistan’da yaşayan Recep Dede’dir. Ahıskalı bir Kürt olan Dede o günü  “14 Kasım’da evimizin önüne askerler geldi. Bizi Orta Asya’ya sürgün edeceklerini ve gerekli eşyalarımızı toplamamız için üç saat mühlet verdiklerini söylediler. Bu haber karşısında ne olduğunu anlayamadık. Bizim köyde beş aile Kürt’tü. Birkaç aile de Türk… Diğerleri hep Ermeni’ydi. Ermenilere kimse bir şey demedi, sadece Türklerin ve Kürtlerin sürüleceğini söylediler. Her evde üçer asker vardı. O gece hepimizi hayvan vagonlarına doldurdular. Aramızda öyle çocuklar vardı ki ne anası vardı ne de babası… Babaları savaşa gönderilmişti; onların çocukları bile vagonlara sıkış tepiş dolduruldu” sözleriyle anlatıyor.

Bir buçuk ay süren bu sürgün sırasında tren vagonlarının kapılarının günde bir defa açıldığı, erkeklerin yanında tuvaletini yapamadığı için idrar keseleri patlayarak ölen kadınların olduğu belirtiliyor. Her istasyonda Rus askerleri, ölen Ahıskalıları dışarı attıkları belirtilirken bu sürgün sürecinde çoğunluğu çocuk ve kadın olmak üzere 30 bin insan öldüğü rapor edilmiştir.

Fergana olayları

Orta Asya ülkelerine dağıtılan bu Ahıskalı Kürtler ve Türkler, “özel sürgün” koşullarından dolayı 1944-1956 yıllarında sınırları belirlenmiş alanlarda yaşadılar. Öyle ki bir köyden diğer köye gitmek bile izne tabi tutulmuştu. Bunun dışında evlenme vb. gibi işler için de izin almaları gerekiyordu. Yükseköğretim, seçme-seçilme hakları yoktu. Stalin’in ölümünden sonra bu uygulamadan vazgeçildi.

Bununla birlikte yerli halkla entegrasyonları hızlanmış ve kısa zamanda Ahıskalılar zenginleştiler. Geçmiş yıllarda görülen Kırgız-Özbek çatışmasına benzer şekilde 1989’da da Özbek-Ahıskalılar çatışması yaşandı. Burada Özbeklerin Ahıskalıların evlerine kırmızı işaretler koyup “Türklere ölüm” yazılı pankartlar açtıkları dile getiriliyor. Olayın başlangıcı olarak kimi KGB’nin Özbekleri bilinçli olarak Ahıskalılara saldırttığını söylerken kimi de o dönemde Özbekistan’da pamuk tarımındaki yolsuzlukların bir şekilde gizlenmek için bu kargaşanın planlandığını dile getiriyor.  Fergana Olayları olarak tarihe geçen bu olaylarda yüzlerce Ahıskalı yaşamanı yitirmiştir.

Fergana olaylarından sonra 100 bin Ahıskalı bu sefer Özbekistan’dan sürgün edildi. Bunun üzerine bazı Ahıskalılar Azerbaycan’a yerleşmiş, bazıları da bölgeyi ziyaret eden Rus yetkililerin verdikleri sözler üzerine Rusya’daki başka bölgelere gönderildiler. Tabii yine de Ahıskalıların kendi topraklarına dönüşüne izin verilmedi.

Rusya’nın Krasnador bölgesine yerleşen Ahıskalılara yönelik sistematik bir baskının olduğu ifade edilmiştir. Bu kapsamda Ahıskalıların her şekilde geri bırakılıp fakirleştirilmesi amaçlanırken sürekli olarak da “Ne zaman burayı terk edeceksiniz?” gibi sözlerle ayrımcı bir politikanın uygulandığı belirtilmektedir. Bunun sonucunda birçok Ahıskalı, ABD’ye göç etmek zorunda kalmıştır.

Gürcistan da bağımsız olduktan sonra AGİT, Avrupa Konseyi üyesi olması sürecinde ve Ulusal Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesini imzalarken Ahıska Türklerinin geri dönüşlerini sağlayacağını belirtmişse de bunun gerçekleşmediği ifade ediliyor. Bazı Ahıska dernekleri, Gürcistan’ın kendilerini dillerini unutmaları karşılığında kabul edeceğini belirttiğini dile getiriyorlar.

Ahıska Kürtleri yok sayılıyor

Fergana olaylarından sonra gündeme gelen Ahıska Türkleriyle Turgut Özal da ilgilenmiş ve onların Türkiye’ye iskanı için çaba göstermiştir. Bu amaçla da 02.07.1992 tarihli, 3835 Sayılı Ahıska Türklerinin Türkiye’ye Kabulü ve İskanı Kanunu kabul edildi. Bu kanunun çeşitli maddelerine göre Türkiye’ye gelecek Ahıska Türkleriyle hangi kurumların ilgileneceği, kendilerine ödenecek ödeneklerin miktarı, vergiden muaf tutulma, göçmenlerin üretici duruma getirilmesi vb. gibi maddeler yer almaktadır. Tabi bu maddeler tam işletilemediği için Ahıskalıların birçok sorunları tam olarak giderilemedi. Yine bu kanun kapsamında başta Bursa olmak üzere, İstanbul, İzmir, Antalya, Aydın, Çanakkale, Denizli gibi şehirlere 50 bine yakın Ahıska Türkü göç etmiştir. Şuanda da Türkiye’de yaşayan birçok Ahıska Türk’ü kendilerine kimlik verilmediği şikayetini dile getiriyor.

Tabi işin acı tarafı Ahıska Türklerine sağlanan bu olanakların hiçbirinin Ahıska Kürtlerine tanınmamasıdır. Oysa bu iki halk aynı nedenlerden dolayı sürgün edildiler. Gönül isterdi ki Türkiye bu iki halka da eşit muamele etseydi. Ama sözde etnik amaçlı olmayan “Türklük”ten dolayı sadece Türk olan Ahıskalılara kucak açıldı.

Oysa Kürtler 1937’de de Azerbaycan ve Ermenistan’dan Orta Asya’ya sürgün edilmişlerdi. Bugün Orta Asya’da sahipsiz kalan Kürtler, Kırgız-Özbek gerginliğinde saldırıya uğrayabilmekteler ve kendilerine mikrofon uzatıldığında sahipsiz olduklarını haykırıyorlar. Oysa Türkiye, Kürtlere de eşit davranıp onları da gözetebilirdi. Yukarıda sözlerine yer verdiğimiz Recep Dede’nin torunu Said “Geçen sene Türkiye’ye gittim oraları çok beğendim. Irak’a da gittim, Irak’ı daha çok beğendim. Kürdistan’ı çok beğendim. Oralarda yaşamak isterim. Gelecekte ailem ve akrabalarımla beraber Kürdistan’da yaşamak isterim” sözleriyle duygularını dile getiriyor.

Ahıskalı Kürtlere yaklaşıma bakılırsa Türkiye’de Kürtlere yönelik inkar politikasının dış politikada uygulandığı görülebilir. Sadece Ahıskalı Kürtlere ilişkin ayrımcı politika bile “Türk kelimesi etnik değildir” argümanını çürütüyor. Bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla yürürlüğe giren 677 ailenin iskânlı göçmen olarak kabul edilmesi bile bu politikanın bir devamı olarak görülebilir. Böyle bir tablonun ortadan kalkması için bir an önce Türkiye’yi yönetenlerin dünyanın her köşesinde yaşayan Kürtlere dostluk elini uzatması gerekiyor. Çünkü Kürtlere yönelik dürüst bir politikanın hem Ortadoğu’da hem de uluslararası kamuoyunda Türkiye’yi güçlendireceği apaçıktır. (İG/EKN)

İbrahim Genç

Gazeteci- Yazar. Ege Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı lisans ve Mardin Artuklu Üniversitesi Kürt dili Edebiyatı Yüksek Lisans mezunu. Çalışmaları Evrensel Kültür, Tiroj, Agora gibi dergi ve Özgür gündem, Evrensel, Radikal, Milliyet, Taraf, Zaman, Tigris, Yüksekova Haber gibi dergihaber sitesi ve gazetelerde yayımlandı. İMC TV, Edessa TV, Kurdsat News, Amerika’nın Sesi Radyosu’nda program yorumcusu. Dilbilim, Kürtçe anadilde eğitim, ülke içi güncel politik gelişmeler, Ortadoğu, Kürt sorunu gibi konularda yoğunlaşıyor. Halen Yüksekova Haber’de yazıyor, Ankara’da yaşıyor.

bianet

AZ: Steinmeier ülke için iyi bir seçim

Koalisyon ortakları Hıristiyan Birlik partileri ile Sosyal Demokrat Parti uzun süren müzakerelerden sonra sosyal demokrat Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda uzlaştı. Frankfurter Rundschau gazetesi, bu görevde Steinmeier’in birleştirici gücünün uluslararası diplomasinin de ötesine geçmesi gerektiğine yorumunda vurgu yapıyor: 

“Almanya’nın ihtiyacını duyduğu şey Trump’ın antitezi olan demokratik bir cumhurbaşkanıdır. Sağ popülistlere karşı yerleşik sistemi savunmak anlamında değil, yerleşik sistemin başarısızlığına haklı olarak öfkelenen kitlelerin sesi olabilecek ya da onlara demokratik bir yön gösterebilecek bir cumhurbaşkanı! Cumhurbaşkanı’nın Trump’ın ya da (sağ popülist Almanya İçin Alternatif Partisi’nin lideri) Petry’nin popülizmine düşmeden, hayal kırıklığına uğramış, yalnız bırakılmış kitlelerin dilinden konuşabilmesi arzu edilir. Kimi zaman yerleşik siyasi sistemin görüş birliğini sağlamadan da toplumun sorunlarının avukatlığını yapabilecek bir cumhurbaşkanı olması gerekir Frank-Walter Steinmeier’in. Peki bunları yapması mümkün mü, işte o henüz belli değil.”        

 

Süddeutsche Zeitung gazetesi de aynı konudaki yorumunda, Hristiyan Birlik partilerinin ortak bir aday gösterememiş olmasının onların bu konudaki başarısızlığını ortaya koyduğuna değinirken, Steinmeier’in cumhurbaşkanlığı için uygun bir aday olduğu görüşünü savunuyor:

“Merkel açısından sosyal demokrat Steinmeier’in adaylığı onur kırıcı bir durum; ama Almanya açısından kazanım olarak değerlendirmeli. İçinde bulunduğumuz şu dönemlerde sağduyulu, deneyimli, uluslararası arenada kendisine saygı duyulan ve ülkesinde sevilen Steinmeier bu makam için kötü bir seçim değil. Hitabet sanatını da iyi beceren bir cumhurbaşkanı olsaydı daha da hoş olurdu. Ama insan kendi eliyle cumhurbaşkanını yaratamıyor.”

 

Reutlinger General-Anzeiger gazetesi ise Frank-Walter Steinmeier’in bu makamda kullanacağı siyasi söylemin etkileyici olacağı kanısında:

“Frank-Walter Steinmeier, Cumhurbaşkanlığı makamında sözlerin etkileyici gücüyle kendisine kulak verilmesini sağlayacaktır. Steinmeier siyasi retoriği iyi bilir. Ve Almanya’da toplumun birliği bütünlüğü gibi konular söz konusu olduğunda Steinmeier bu işin erbabıdır. Ama daha da önemlisi onun dış politikada edindiği deneyimlerdir. Avrupa düşüncesine tam anlamıyla inanmış bir kişi olarak Steinmeier, milliyetçiliğin yeniden filizlendiği bir dönemde AB’nin bölünmemesine, daha da kötüsü çatırdayarak parçalanmamasına özellikle dikkat edecektir.”

Augsburger Allgemeine Zeitung, Steinmeier’in adaylığını sosyal demokratların başarısı, Merkel ve Hristiyan Birlik partilerinin aczi olarak algılıyor:

“Steinmeier Başbakan Merkel’in siyasi iradesi dışında Almanya’nın en üst devlet makamına yükselmiş oluyor. Bu en başta Merkel’in ve bu makama kimin geleceğini belirlemesi gereken Federal Meclis’teki en güçlü grup olan Hristiyan Birlik partilerinin yenilgisidir. İkinci olarak bu, tereddütlü davranan Başbakan Merkel’i avlayan ve Steinmeier’i aday göstererek fiili bir durum yaratan Sosyal Demokrat Parti ile onun lideri Sigmar Gabriel’in müthiş başarısıdır. Ve üçüncü olarak da -ki gerçekte asıl önemli husus budur- Steinmeier’in adaylığı ülke için iyi bir seçimdir.”

 

© Deutsche Welle Türkçe

Derleyen Çelik Akpınar

 

FAZ: “Trump vaat ettiklerinin çoğunu yapmayacak”

‘Frankfurter Allgemeine Zeitung’ gazetesi ABD başkanlık seçiminin galibini protesto amacıyla yapılan sokak gösterilerine şu satırları ayırmış:

“Binlerce Amerikalı günlerdir ‘Trump benim başkanım değil’ yazılı pankartlarla sokaklara dökülüyor. Ama bütün dünya gibi ona karşı olan Amerika’daki kitleler de Trump’ı kabul etmek zorundalar. Demokrasi nizami seçim sonuçlarına saygı duymayı gerektirir. Bu bakımdan protestocular 2 yıl sonraki Kongre seçimleri ile dört yıl sonra yapılacak başkanlık seçiminde böyle bir sürprizle karşılaşmamak için ne yapmak gerektiğini düşünmeliler. Demokratlar kadar Cumhuriyetçilere de çok iş düşüyor. Trump’ın yaptığı gibi kitlelerin ağzına bal çalmak çözüm olamaz. Yeni Başkan vaat ettiklerinin çoğunu yapamayacak. Rakiplerine ileriyi düşünmek ve tutarlı bir karşı program hazırlamak düşüyor.”

‘Rhein-Zeitung’ gazetesi Donald Trump’ın seçim zaferine Almanya’da gösterilen tepkileri şöyle yorumluyor:

“Almanya İçin Alternatif (AfD) adlı sağ popülist parti de Trump gibi memnuniyetsizlerin oylarını toplayabilmek için havalanmaya başladığından Cumhuriyetçi adayı seçenleri aptallıkla suçlamak ve dünyanın batacağına dair senaryolar çizmek önümüzdeki Almanya genel seçimleri açısından da sakıncalıdır. AfD ‘ye yakın seçmenler arasında Trumpizme sempati duyanlar az değil. Bu bakımdan politikacıların ve medyanın Dışişleri Bakanı Steinmeier’in yaptığı gibi Trump’ı ‘nefret vaizi’ olarak nitelendirmemeye özen göstermesi gerekir. ‘Vatandaşın sorunlarıyla ilgilenmek’ de yeterli olmayacaktır. Böyle boş sözleri artık kimse ciddiye almıyor. Almanya’da memnuniyetsizliğin ve halk ile temsilcileri arasındaki yabancılaşmanın nedenlerine inmek gerekir. Bu demokrasi açısından çok daha verimli olur.”

Lüneburg’da yayımlanan ‘Landeszeitung’ gazetesi Donald Trump’un kaçakları sınır dışı edeceğine dair demeçlerine değindiği yorumunda bu gibi yaklaşımların ilkesizlikten kaynaklandığını vurguluyor:

“Obama’nın sağlık reformlarının olumlu yanları yok değil. Hillary Clinton’u içeri arttırmayı hiç ciddi bir şekilde düşünmedim. Donald Trump’ın seçim vaatlerinden çark etmeye başlamasına ancak prensipsizliğin popülizmin temel unsuru olduğunu bilmeyenler şaşar. Günah keçilerinin sıralanacağından ise şüphe yoktur. Nasıl Brexit’ten önce Avrupa Birliği’nden gelen göçmenler suçlu yerine konduysa, Trump da Meksikalı kaçak göçmenlere nefret kustu. Milyonlarca kaçak işgücü olmadan altyapı projelerini gerçekleştiremeyeceğini anladığında Trump’ın kimi günah keçisi yapacağı merak konusu olacaktır.”

Regensburg’un ‘Mittelbayerische Zeitung’ gazetesi Donald Trump’ın savunma politikasıyla ilgili sözlerinin Avrupa Birliği (AB) üzerindeki muhtemel etkilerini ele alıyor:

“Çoğu Avrupalı için Brüksel’in komutasındaki AB ordusunun savaşa gönderildiğini düşünmek kâbus sayılır. Brüksel’den yönetildiği hissinin hakım olduğu Polonya ve Macaristan için AB ordusu düşüncesi birlikten ayrılma nedeni yerine geçebilir. Diğer taraftan, Baltık ülkeleriyle, Polonya, Macaristan, Slovakya ve Çekya’nın, ABD’nin artık güvenlik garantörleri olmak istememesine alışmaları gerekiyor. Trump’ın nasıl bir dış politik çizgi izleyeceğini şimdiden kestirmek zor. Yaptığı açıklamalardan, Rusya’nın yayılmacılık emellerinin Doğu Avrupalılar ile Finleri tarihi nedenlerle nasıl paniğe sürüklediğini anlayamadığı görülüyor.”

© Deutsche Welle Türkçe

Derleyen: A. Günaltay

Putin ile Trump telefonda görüştü

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD’nin seçilmiş Başkanı Donald Trump iki ülke arasında ‘yapıcı ortaklık’ kurmanın ortak amaçları olduğunu açıkladılar. Moskova’da yapılan açıklamada işbirliğinin uluslararası terörizm ve radikalleşme ile mücadeleyi de kapsadığı ve mücadelede iki devletin gayretlerini birleştirmelerinin gerektiği belirtildi. Rusya Devlet Başkanlığının Putin ile Trump arasındaki telefon görüşmesiyle ilgili açıklamasında Rusya Devlet Başkanı’nın Donald Trump’a karşılıklı saygı ve içişlerine karışmama ilkelerine dayalı diyalog önerdiği belirtildi.

‘İkili ilişkilerin yapıcı işbirliğine dönüştürülmesi ve her iki tarafın da çıkarlarını kollayan ve dünyadaki güvenlik ve istikrarı gözeten karşılıklı fayda temelindeki pragmatik işbirliğini yeniden başlatmaları hususunda mutabık kalındığı’ ifade edilen Rusya Devlet başkanlığının bildirisinde Trump ile Putin arasındaki telefon diyalogunun sürdürüleceği ve liderlerin buluşmayı planladıkları da belirtildi.

Donald Trump’ın ekibinden yapılan açıklamada seçilmiş Başkanın Putin ile her iki devletin karşılaştığı tehdit ve güç görevlerin de dâhil olduğu bir dizi konuyu görüştüğüne ve Trump’un Rusya ile daimi ve güçlü ilişkiler kurmak istediğine yer verildi.

20 Ocak’ta görevi Donald Trump’a devredecek olan ABD Başkanı Barack Obama ille Vladimir Putin’in araları, Suriye iç savaşı ve Kırım yarımadasının Rusya tarafından ilhak edilmesi nedeniyle gerilmişti.

© Deutsche Welle Türkçe

DW, Reuters/AG, BÖ

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden ABD’ye ağır suçlamalar

Uluslararası Ceza Mahkemesi(UCM) tarafından hazırlanan raporda, ABD ve Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) Afganistan, Polonya, Romanya ve Litvanya’da savaş suçu işlediği iddia edildi.

UCM Başsavcısı Fatou Bensouda’nın ofisinden yayımlanan raporda, ABD askerleri ve CIA görevlilerinin söz konusu ülkelerde gözaltına aldıkları kişilere işkence yaparak savaş suçu işlemiş olabileceği belirtildi.

Raporda, Afganistan’daki ABD askerlerinin 1 Mayıs 2003 ve 31 Aralık 2014 tarihleri arasında gözaltındaki 61 kişiye işkence yaptığı, kötü muamele ettiği ve haysiyetlerini çiğnediği kaydedildi.

CIA görevlilerinin de Aralık 2002 ve Mart 2008 arasında Afganistan’ın yanı sıra Polonya, Romanya ve Litvanya’da gözaltındaki 27 kişiye işkence yapmış, kötü muamele etmiş, onurunu kırmış ve tecavüz etmiş olabileceğine işaret edilen raporda, söz konusu suistimallerin çoğunun 2003-2004 dönemine ait olduğu ifade edildi.

ABD’nin işlemiş olabileceği savaş suçlarının bireysel eylemlerden ziyade zanlılardan istihbarat almak için uygun görülen sorgulama teknikleri olduğu vurgulanan raporda, kasti olarak fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan mağdurların, temel insan onurlarının küçük düşürüldüğü belirtildi. UCM savcıları tarafından yapılan açıklamada da Afganistan’da geniş
çaplı bir soruşturma açılmasında yetki istenip istenmeyeceği konusunda “kısa süre içinde” karar verileceği bildirildi.

Savcılar, CIA’in Polonya, Romanya ve Litvanya’daki gözaltı merkezlerinde işlemiş olabileceği suçlarla ilgili söz konusu ülkelerde soruşturmaların devam ettiğini vurguladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Elizabeth Trudeau, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, ABD’nin UCM raporunun “haklılığı kanıtlanmış ve uygun” olduğuna inanmadığını söyledi.

Trudeau, “ABD savaş hukukuna derinden bağlıdır ve uluslararası standartlardan fazlasını karşılayan ulusal soruşturma ve hesap verilebilirlik sistemimiz var.” ifadesini kullandı.

ABD UCM’yi tanımıyor

UCM, İtalya’nın başkenti Roma’da 15 Haziran-17 Temmuz 1998’de Birleşmiş Milletler’in girişimiyle toplanan konferansta alınan kararlar ve kabul edilen statüyle kurulmuştu.

Merkezi Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan UCM, soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları gibi iddiaları inceliyor. UCM’nin kurulmasını öngören Roma Statüsü’ne halihazırda 124 ülke taraf.

ABD’nin eski başkanlarından Bill Clinton, 31 Aralık 2000’de Roma Statüsü’nü imzalamış, ancak Clinton’dan sonra iktidara gelen George W. Bush, ABD hakkında siyasi nedenlerle haksız davalar açılabileceğini öne sürerek Roma Statüsü’nden vazgeçmişti.

Rusya’da yolsuzluk operasyonu: Bir bakan gözaltına alındı

Rusya Soruşturma Komitesi, Ekonomik Kalkınma Bakanı Aleksey Ulyukaev hakkında 2 milyon dolar rüşvet alma suçundan soruşturma açtı.

Russia Today’de yer alan habere göre, Ekonomi Bakanı Aleksey Ulyukayev, petrol tekelleri Rosneft ve Başneft’in birleşmesi için 2 milyon dolar rüşvet aldığı iddiasıyla gözaltına alındı.

Araştırma Komitesi, Bakan’ın gözaltına alındığını ve hakkındaki suçlamaları duymayı beklediğini söyledi.

Rosneft, devletin Başneft’teki yüzde 50 hissesini satın alacaktı. Komite’nin başkan yardımcısı Svetlana Petrenko, Bakan’ın rüşvet alırken suçüstü yakalandığını belirtti.

Petrenko’ta göre, Bakan Ulyukayev tehditlere başvurarak Rosneft yetkililerinden para sızdırmaya çalıştı.

Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) yaklaşık 1 senedir Ulyukayev’i takip ettiği, Bakan’ın telefonlarının dinlendiği belirtildi.

DHA

‘AKP’ye destekten pişmanım’

SEBAHAT KARAKOYUN

CHP Cezaevleri Komisyonu üyesi Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba ve Muğla Milletvekili Nurettin Demir, ‘FETÖ soruşturması’ kapsamında İstanbul Silivri’de tutuklu bulunan, aralarında Altan kardeşler ile Ali Bulaç ve Şahin Alpay’ın da bulunduğu isimlerle görüştü.

Ağbaba ve Demir’in hazırladığı raporda, tutukluların haklarının alabildiğine kısıtlandığına, telefon hakkının haftada birden 15 günde bire çıkarıldığına, cezaevine kitap sokulmasının imkânsız hale geldiğine işaret edildi.

“Birçok yazar, AKP’nin Avrupa’da ve dünyada meşrulaştırılmasına yardım ettikleri için pişmanlık duyduklarını ve sorumluluk hissettiklerini ifade etmişlerdir” görüşüne yer verilen rapora, tutuklu gazeteci ve yazarların anlatımları özetle şöyle yansıdı:

Ahmet Altan: HDP’yi yok etmek için Genel Başkanı’nı aldılar, en son sıra size gelecek. Can Dündar’a ve Cumhuriyet’e yapılan şey CHP’ye de yapılacak. Türkiye, tam bir felakete gidiyor.

Erdoğan kendine rakip olarak Atatürk’ü görüyor, onun resimlerini indiriyor, kendi resimlerini koyuyor. Atatürk, medeni bir insandı. Bugün Atatürk’ü arar hale geldik.

Ali Bulaç: Doğru dürüst ibadetimizi yapamıyoruz. Kaçma ihtimalim yok, yargılanmaktan kaçınmıyorum, tutuksuz yargılasınlar. Birçok bakan, milletvekili benim yanımda yetişti. Erdoğan’a üç buçuk yıl danışmanlık yaptım.
Şahin Alpay: 72 yaşındayım bu yaşta mahpusluk zor. 2011 seçimlerinden sonra tek adam yönetimi başladı. Ben seçimlerden sonra muhalif olmaya başladım. O zamana kadar hep AKP’yi ve Erdoğan’ı destekledim. AKP’ye verdiğim destekten dolayı pişmanım, AKP’nin bu yüzünü anlayamamışım. İyi işler yapıyorlar diye Avrupa’da, ABD’de anlattım.”

Murat Aksoy: FETÖ örgütü arıyorlarsa kendi yandaş yazarlarına baksınlar. Bunu yaparlarsa dışarıda kimse kalmaz. Çünkü yandaş medyada Fethullah güzellemesi yapmayan yok. Yargılanmaktan korkmuyorum çünkü bu örgütle hiç ilişkim olmadı.”

Ahmet Turan Alkan: Bugüne kadar terörle hiçbir ilişkim bulunmamıştır. Bunların hepsi beni tanır, nasıl bir insan olduğumu bilirler. Kemal Bey haklı. Onun hakkında üç olumlu cümle yazmadık. Haklı bunu söylemekte.
Atilla Taş: Dünyada tweet’ten dolayı cezaevine giren tek mahkûmum. Bana ‘Bu ülkede diktatörlük olsaydı sen bu tweetleri atamazdın’ diyenler vardı. Ben şimdi o tweetlerden cezaevine girdim.

birgün