Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Muslu ve Çatalağzı Belediye Başkanlıklarının şikayetini dikkate alarak Eren Enerji’nin yeni termik santral başvurusu ile Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecini durdurdu. Bakan adına Genel Müdür Yardımcısı Ali Rıza Tanas imzası ile Zonguldak Valiliği’ne, Muslu Belediye Başkanlığı ve Atatürkçü Düşünce Derneği’ne sürecin durdurulduğuna ilişkin yazı gönderildi. Gönderiler yazıda, Zonguldak İl sınırları içerisinde yapılması planlanan termik santral projelerinin mevcutta yer alan termik santrallerle birlikte değerlendirilmesi neticesinde, ortaya çıkması muhtemel çevresel problemler ve insan sağlığına ilişkin hassasiyetler sıralanarak belediyelerin şikayetleri dikkate alındı. “ÇED süreci durdurulmuştur” Ali Rıza Tanas imzalı yazıda bakanlığa yapılan başvurunun ardından inceleme ve değerlendirme komisyonunun toplandığı ve neticesinde ÇED sürecinin durdurulduğu dikkat çekildi. Yazıda, şöyle denildi: “Zonguldak Eren Enerji Termik Santrali-IV (700 MWe/707,8MWm/1.677,5MWt) ve Derin Deniz Deşarjı’’ entegre projesi ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliği’nin 8’inci maddesi kapsamında hazırlanan ÇED Başvuru Dosyası ile ilgili olarak 17.04.2015 tarihinde e-ÇED sistemi üzerinden Bakanlığımıza başvuru yapılmıştır. Proje ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliği’nin 12’inci maddesi gereğince 27.09.2016 tarihinde gerçekleştirilen 1’inci İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu toplantısı neticesinde bahse konu projeye ilişkin ÇED süreci durdurulmuştur.” Memnuniyetle karşılandı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Çatalağzı ve Muslu beldelerinde yapımı planlanan yeni santrali durduran karar ise memnuniyetle karşılandı. Muslu Belediye Başkanı Sabahattin Adıyaman ve Çatalağzı Belediye Başkanı Adnan Akgün; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, bölgesel hassasiyetleri ve kamuoyunun sağlığına dair duyarlılığına yönelik aldığı ÇED sürecini durdurma kararını memnuniyetle karşıladıklarını dile getirerek, haklı ve samimi mücadelelerinin verdiği bu sonucun tüm Zonguldak halkına hayırlı olmasını dilediler.
Toz Bezi’nde dayanışmayı göstermek istedim
‘Toz Bezi’ filminin Yönetmeni Ahu Öztürk, filmin odağında Kürt alt sınıflarıyla Türkiye’deki orta sınıfın karşılaşmasının da yer aldığını kaydediyor. Aynı sınıf içindeki çelişkileri de işleyen Öztürk, ‘Ben iktidarın her yerde olduğunu düşünüyorum. İktidar dayanışma ile kırılabilir. Ben de Nesrin’in kızına Hatun’un sahip çıkması ile bu dayanışma ağını göstermek istedim’ diyor
Geçtiğimiz günlerde Wan’da düzenlenen 3. Axtamara Wan Film Festivalin’de Ahu Öztürk’ün “Toz Bezi” filmi de yer aldı. İki ev işçisi kadın üzerinden sınıf meseleleri ile birlikte kadın sorununu anlatan Öztürk, filminde Türkiye’deki orta sınıfın Kürtlerle olan karşılaşmalarını da odağına alıyor. Festivalde karşılaştığımız Öztürk ile birçok ödül alan filmine dair sohbet ettik. İktidarın her yerde kurulduğunu söyleyen Öztürk, filmde aynı sınıftan olan insanların kendi aralarında kurduğu iktidar ilişkilerine yer verdiğinin altını çiziyor. Nesrin karakteriyle Kürdistan’dan Türkiye’ye gelmek zorunda kalmış bir kadının hikayesini anlatan Öztürk, filmde bir yere sürgün olmanın ya da kendi içinde hissettiği sürgünlük hikayesini anlatmak istediğini vurguluyor.
Türkiye sinemasında sınıf filmlerini pek göremiyoruz. İki temizlikçi kadının gündelik yaşamı üzerinden sınıfı anlatan bir filmi izliyoruz. Filmi çekme fikri nasıl gelişti?
Benim teyzem ev işçisiydi. İlk onunla evlere giderek ev işçiliğini keşfettim. Bana çok tuhaf gelmişti teyzem. Annemin yaptığı gibi temizlik yapıyor ama o ev ona ait değil. Önce algılayamamıştım onun bir iş olduğunu buradan para kazanıp yaşamını bu işten idame ettirdiğini. Büyüdükten sonra oradaki sömürü alanlarını keşfettim. Ev işçiliği, hukuksuz ve sosyal olarak çerçevesiz bir alan. Ev oldukça özel bir alan kadınlar arasında sınıflar, karşılaşmalar var. Bu sınıfsal karşılaşmalarda bunun çerçevesi hukuki olarak çizilmediği için mesai saati, ne yapıldığı belli değil, kim kime nasıl hitap edecek belli değil, bunlar benim duyarlılığım olan alanlardı zaten. Böyle bir yara gibidir teyzemin meselesi bende. Dolayısıyla filmde hem kadınlık hem de ev işçiliği hikayesi kombine oldu.
Ev işçilerinin yaşadıklarını ortaya koyması anlamında film nerede duruyor?
Aslında bu filmi ev işçileriyle birlikte izledik. Onların anlattığı çok daha ağır hikayeler var. Bana net olarak şunu söylemişti İMC Ev İşçileri Sendikası Başkanı Ayten Kalgır. Sen bizim yaşadıklarımızın sadece yüzde 10’unu yansıtıyorsun. Filme, yaşananların bir bütününü almak mümkün değil. Gerçeği olduğu gibi aldığınızda kahramanının namusunu koruyamamış oluyorsun ya da tam mağdura gönderme yapıyorsun. O bana ters. Biraz yüzleşme istediğim için daha küçük hikayeler buldum. Elimde daha ağır şeyler vardı normalde.
Gerçeklik ile kurgu arasındaki çizgi çok ince. Gerçek mi, film mi insan bu noktada ayırt etmekte zorlanıyor. Böyle bir gerçeklik algısı oluştururken ne gibi çalışmalarınız oldu?
Gerçeğe çok sadık kaldım. Oyuncular ile 2 sene çalıştım. Mekanlar, aksanlarla titizlikle çalışıldı. Kamereda da alengirli hikayeler olmadı. Sinemagrofik şaşalı planlar çekmedik. Müzik kullanmadım. Reelde bir müzik varsa o kaldı. Sonuçta bir film asla gerçeğin kendisi değil. Ama en gerçekçi haliyle vermek nasıl mümkün ona kafa yordum. Sıradan olmasını istedik.
Karakterleriniz neden Kürt?
Ben Kürdüm. Kürtlüğün orta sınıfla ilişkisine yönelik dertlerim var. Orta sınıf riyakardır. 80’lerde Kürt inkar edilirdi. Sen varım dersen kavga sebebiydi. Şimdi 90’lardan itibaren Kürd’ü kabul var. Orta sınıf bakkalda, minibüse binerken karşılaşıyor Kürtle var olduğunu biliyor ama hoşuna gitmiyor. Hem benim burdan sebep dertlerim var hem de gerçekçiliği en iyi yakalayabileceğimi bildiğim karakterler Kürt kadınlarıydı. Bu yüzden iki Kürt kadını anlatmış oldum.
Ev işçiliğinin, Türk orta sınıfı ile Kürtlerin karşılaştığı önemli alanlardan biri olduğunu belirtiniz. Bu sınıfsal karşılaşmalarda Kürtlük nasıl bir rol oynuyor, her iki tarafın algısını nasıl tarif edersiniz?
Bu, toplumdaki diğer karşılaşmalardan ayrı bir karşılaşma alanı değil aslında. Hangi sınıftan olursa olsun farklı kadınlar ve kadınlık deneyimleri var. Benim filmde de biraz açmaya çalıştığım buydu. Ayten Hanım gibi bir kadın Kürtlüğü hoş bulmazken, Aslı Hanım’ın böyle bir derdi yok. Burada belirleyici olan sanırım kendini öteki hissedenin karşı tarafın algısına göre kendini konumlandırması. Yani Hatun için kaçırılması gereken bir bilgiyken Kürtlük, Nesrin için değil çünkü Aslı Hanım’ın öyle bir derdi yok.
Sınıfsal karşılaşmaların yanında aynı sınıftan insanların iç çelişkilerini de görüyoruz…
Şunu belirteyim. İki ev işçisi kadın kendi aralarında bir takım çelişkiler yaşıyor. Ben iktidarın her yerde kurulduğunu düşünüyorum. Filmde Ayten Hanım vardı, temizliğe gidilen evin sahibi. O Hatun üzerinde kuruyor. Hatun, Nesrin üzerinde kuruyor. Nesrin de kızı Asmin üzerinde kuruyor. İktidar her yerde. Nereden kırılabilir bu. Dayanışma ile en alttan. En ihtiyacı olandan kıralabilecek. Filmde de Nesrin’in kızına Hatun’un sahip çıkması ile bu dayanışma ağını göstermek istedim.
Filmde aynı zamanda Şero ve Hatun karakterleri üzerinden ev içinde kadının geleneksel ilişkiler içinde göreceli olarak söz hakkını kazandığını da izliyoruz?
Evet ama bunun yanında gölgesi olsun yeter anlayışı da var. Hatun’u şöyle ele almak muhtemel. 80’lerde, geldiğinde çok bağımlıydı. Kocasının sözünden çıkmıyordu. Evlere gide gele, orta sınıf kadınıyla karşılaşa karşılaşa, daha iyi semtleri göre göre, başka hayatlar ve duruşları, sınıf meselesini keşfede keşfede aslında olduğun yerin dünya olmadığını görüyorsun. Bir yerdeysen başka bir yeri bilmezsen bütün dünyayı orası sanırsın. O süreç içinde Hatun kendi ekonomik özgürlüğünü kazandıkça Şero’nun iktidarı boşa çıkan bir iktidar oldu.
Şero karakteri ile erkeğin ironik bir şekilde gereksizliğini de vurguluyorsunuz.
Erkeği onu bile yapamaz halde görüyoruz. Hiçleşmiş bir erkek. Bir yandan da kadın ekonomik özgürlük kazandıkça erkek evin ekonomisini de kadının sırtına yükleme gibi bir tavır içine giriyor. Bilindik erkek tavrını görüyoruz. Umarsamaz tavır.
Nesrin başka bir ülkeye gelmiş, başka bir dil konuşuyor. Başka ekonomik ilişkiler içinde. Sürgüne gelmesinde eşini sorumlu tutuyor. Nesrin’i yazarken nasıl bir Türkiye ve Kürdistan gerçekliğinden yola çıktınız?
Nesrin’i yazarken hep 90’larda politik sebeplerle oradan çıkmış eşiyle orada tanışmış oradan İstanbul’a fırlatılmış gibi hissettim. Onu hissederken hep onun gibi gezdim. Gecekonduları gezdim hissetmeye çalıştım. Kendi yaşamımdan da bildiğim şeyler var. Bir yere sürgün olmanın ya da kendi içimde hissettiğim sürgünlük hikayesini Nesrin üzerinden verdim. Bir kez sürgüne düştün mü tutunamazsın gibi geliyor bana. Hele ki tutunmak için araçların yoksa, eğitim gibi, ekonomik özgürlüğün gibi. Dolayısı ile oradan buraya gelen ne ile tutunabilir ne ile var olabilir. Artık geri dönse ne olur. Geri dönecek yer eskisi gibi mi bıraktığı yerden devam edebilir mi gibi sorularım vardı. O yüzden Nesrin ve sonrası ile ilgili bir şey söylemiyorum. Seyirci bulsun o hissetsin istedim.
Sette çalışanların çoğu kadın
Filmin birçok aşamasında kadınların yer alması filme nasıl bir etkisi oldu?
Sette çalışan bir çok insan kadın. Hiç söze gerek duymadan sadece içeride deneyime, sezgiye dayalı şeylerden cevabı alıyorsun. Ezberden gitmiyor gibi geliyor, hikayeyi de ezberden okumuyor ve yazmıyor. Kadının dokunuşu her zaman farklı. Sıcaklık, daha dibi görme, daha damarlara gitme kadınlarla mümkün oluyor gibi geliyor. Hele ki kadın hikayesi anlatıyorsan.
Önder Elaldı
‘Ümitsizliğe karşı yola çıktık’
Demokratik Güç Birliği ‘Demokrasi Meclisi’nin oluşturulmasını değerlendiren CHP Eski Milletvekili Binnaz Toprak, muhalefetin yetersiz kalması ve birleşememesinin yarattığı ümitsizliğe işaret ederek, ‘Biz de tam olarak bu ümitsizlikten yola çıktık’ diye konuştu
Demokratik Güç Birliği çağrısı ile “Demokrasi İçin Birlik İnisiyatifi”nin bir araya gelmesinin ardından “Demokrasi Meclisi” oluşturuldu. Alınan kararlar doğrultusunda, OHAL’in sona erdirilmesi ve KHK’lerle yaratılan toplumsal mağduriyetlerin giderilmesi konularındaki mücadele birincil olarak Demokrasi Meclisi’nin gündemine alındı. Buluşmada yer alan CHP Eski Milletvekili Binnaz Toprak değerlendirmelerde bulundu.
Temel ilkeler etrafında
Otoriterleşen iktidar karşısında muhalefetin yetersiz kalması ve birleşememesinin yarattığı ümitsizliğe değinen Toprak, bir araya gelişlerinin amacını, “Demokrasi, özgürlük, barış, hukuk devleti ve herkesin kendi kimliğiyle rahatça yaşayabileceği bir ülke gibi temel ilkeler etrafında birleşip, bir hareket yaratabilmek” diye özetledi. HDP ve CHP birbirine yanaşmadıkça etkili bir muhlefetin oluşmayacağına dikkat çeken Toprak, “Bu durum özgürlükçü, demokrat kesimlerde müthiş bir ümitsizlik yaratıyor. Biz ‘Demokrasi için birlik kurultayını’ toplarken buradan yola çıktık” dedi.
Kartopu gibi
Bütün grupları birleştirerek bir sinerji yaratılması gerektiğinin altını çizen Toprak, “Bunun bir kar topu gibi eklenerek büyümesi lazım. Görünürdeki sayısal çoğunluğun daha büyük bir orana ulaşarak mevcut iktidara da alternatif bir oluşum yaratabilmesi gerekiyor” diye konuştu.
İSTANBUL / JINHA
Demokratik Alevi Dernekleri üyesi kadınlar tutuklandı
20 Ekim günü evlerine baskın yapılarak gözaltına alınan Kürt siyasetçi ve kurum temsilcisi 16 kişiden 5’i mahkemeye sevk edildi.
20 Ekim Perşembe günü Ankara’da gözaltına alınan 16 kişiden 6 kadın emniyetteki işlemlerinin tamamlamasının ardından savcılığa çıkarıldı. Edinilen bilgilere göre, gözaltına alınan kişilerle ilgili iki ayrı dosya hazırlandığı ve ilk dosyadaki kadın çalışmaları nedeniyle suçlanan Halkların Demokratik Partisi (HDP) MYK üyesi Atiye Eren, Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD-FED) Ankara Temsilcisi Havva Özcan, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Yenimahalle İlçe Eşbaşkanı Kadriye Ozgan, Demokratik Alevi Derneği (DAD) üyesi Sevgi Kişin ve Büro Emekçileri Sendikası (BES) üyesi Deniz Akıl savcılığa sevk edildi.
Avukatların hazır bulunduğu savcılık ifadesinde saatler öncesinde gözaltına alınanların yakınları ve onlarca yurttaş gözaltındakilere destek vermek amacıyla toplanmaya başladı.
Sorgu işlemi sırasında savcının demokratik eylem ve basın açıklamalarına dahi tahammül edemediği de ortaya çıktı. Savcının demokratik ve yasal olan KJA’nın öncülüğünde gerçekleştirilen eylemleri sorduğu bilgisi edinilirken, özellikle Pariste katledilen 3 Kürt kadın siyasetçinin anılması ve Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması için yapılan basın toplantıları gözaltına alınanlara sorulan temel sorular oldu. “Yüksel Caddesinde gerçekleştirilen eylemlere neden katıldınız? Sizleri kimler yönlendirdi?” sorularına karşın, gözaltına alınanlar, demokratik haklarını her zaman kullandıklarını ve bundan sonra da kullanacaklarını belirterek bunu da mahkeme huzurunda açıkça söylemekten imtina etmediklerini dile getirdi.
TEM polisleri kadın siyasetçilerinin tamamını illegal olduğunu iddia ettiği KJA ile ilişkilendirirken, savcının KJA’yı bilmediği ortaya çıktı. Savcının KJA’yi bilmediği ortaya çıkınca bu sefer avukatlar savcıya KJA tüzüğü verdi.
Sorgulamada Kadriye Özgan savcılık ifadesinin ardından serbest bırakılırken, Havva Özcan’ın adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Diğer 3 kadın siyasetçi ise tutuklanma talebiyle hakim karşısına çıkarıldı.
Mahkeme, Atiye Eren ile Sevgi Kişin hakkında “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklama kararı verirken, Havva Özcan ile Deniz Akıl’ı adli kontrol şartıyla ile serbest bıraktı.
Öte yandan gözaltına alınan isimlerden, HDP PM üyesi Bülent Durukan, Azadiya Welat Çalışanı Barış Boyraz ve diğer 9 kişinin gözaltı işlemi sürüyor.
(sa/kk)
İç Güvenlik Paketinin devamı meclise sunuldu
AKP’nin meclise sunduğu yeni Ceza Yasası ile, avukatlar şüpheli hale getirilirken, kayyım atama ve insanların mülklerine el koyma yasal hale getiriliyor.
İktidarın Ceza Kanunda yaptığı değişikliklere ilişkin tasarı TBMM’ye sunuldu. Adeta kendi ceza yasasını yapan iktidarın teklifi, mallara el konulmasını, avukatları şüpheli hale getirmeyi yasal hale getiriyor.
Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar, Milli Savunmaya Karşı Suçlar, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk Suçları ile Terörle Mücadele Kanunu Kapsamına Giren Suçlar, sebebiyle verilen tutuklama kararlarının, askeri tutukevleri dışındaki ceza infaz kurumlarında yerine getirilmesi zorunlu hale getiriliyor. Bununla her türlü alan cezaevine dönüştürülebilecek.
Asker kişilerin işlediği suçun, Türk Ceza Kanunu’nun “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar, Milli Savunmaya Karşı Suçlar, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk suçları” ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına girmesi durumunda, bu kişiler yakalandıklarında adli kolluk görevlilerine teslim edilecek.
Ensar Vakfı’nda yaşanan cinsel istimrara rağmen vakfı koruyan hükümet yaptığı düzenleme ile, “istismar suçunu ağırlaştırdığı” algısı yaratmaya çalaşıyor. Yeni düzenleme ile çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi 8 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.
.
Tasarıyla, tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesinde uygulanan hapis cezalarında da artışa gidiliyor.
Yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın, patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi imal, ithal veya ihraç eden, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza eden, satan, satın alan veya işleyen kişi, 3 yıl değil, 4 yıldan itibaren hapis cezasına çarptırılacak.
Tasarıyla patlayıcı madde yapımında kullanılan malzemelerin ihracına ilave olarak ithali, satışı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması, satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması da aynı ceza kapsamına alınıyor. Buna göre yasaklanan çiftçinin gübresi de bu kapsama alınmış oldu.
Ayrıca avukatları da şüpheli hale getiren düzenlemede, “İnfaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak” maddesini de yeniden düzenliyor.
Buna göre, afiş, pankart, resim, sembol, işaret, doküman ve benzeri malzemeler ile örgütsel haberleşme araçlarını, yetkili makamlarca izin verilenler hariç, ses ve görüntü almaya yarayan araçları, ceza infaz kurumuna veya tutukevine sokan, buralarda bulunduran veya kullanan kişi, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.
Mülkiyete el koymak yasallaştırılıyor
Tasarı ile, ceza davalarının ilk duruşmasında iddianamenin tamamının yerine, iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve delillerle suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılabilecek. Ayrıca firari sanıkların mal varlıklarına sulh ceza hakimliği kararıyla el konulabilecek ve gerektiğinde idaresi için kayyım atanacak. Bu tedbirin uygulanacağı suçlar arasında anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar da yer alacak.
(kk)
İran’dan Türkiye’ye ‘Musul’ uyarısı
Türkiye ile Irak arasında Musul operasyonu nedeniyle yaşanan gerginliğe ilişkin İran’dan üst üste açıklamalar geldi.
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani terörizmle mücadelenin başka ülkelerin sınırlarını ihlal etmek için bahane olamayacağını belirtti ve dolaylı olarak Türkiye’yi eleştirdi.
Ruhani, Ankara’nın Irak hükümetinin izni olmadan Musul operasyonuna olası katılımı için “çok tehlikeli” ifadesini kullandı.
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi’den de benzer bir açıklama geldi.
Kasımi, “Terörizmle mücadele bahanesiyle başka ülkelerin egemenliğini ihlal etmek kabul edilebilir değil” dedi.
Polis Şirnex halkının çadırlarını yıkmaya başladı
Şirnex’te devlet güçleri tarafından evleri talan edilip yıkılan yurttaşlar kendi imkanlarıyla kurdukları çadırlardan da polisler tarafından zorla çıkarılıyor
Şirnex’te (Şırnak) 14 Mart’ta ilan edilip, 9’uncu ayında süren “sokağa çıkma yasağı”yla başlayan yıkım ve talan nedeniyle kentin çevresine kurdukları çadırlarda yaşam mücadelesi veren yurttaşları polis zorla çadırlardan çıkartıyor. Yurttaşların kendi imkanlarıyla TOKİ Konutları bölgesinde kurdukları çadırların etrafı bugün polis ve askerler tarafından ablukaya alındı. Zırhlı polis araçlarının yanı sıra TOMA’larla ailelerin yaşadığı çadırların etrafını saran polis ve askerler, ailelerden çadırları söküp gitmelerini istedi. Polis ve askerlere karşı çıkan ailelerin zorla çadırlardan çıkarılmaya başlandığı bildirildi.
‘Kerkük’e gidin’ tehdidi
Alanda bekleyiş sürerken, polis ve asker zorla halkın kurduğu çadırları yıkmaya başladı. Zırhlı araçları çadırların arasına getirerek halkı tehdit eden polisler ise “Nereye gidiyorsanız gidin, Irak’a Kerkük’e gidin bizi ilgilendirmiyor. Bu topraklarda bizim de hakkımız var, ya çıkarsınız ya da kepçe ile sizi zorla çıkarırız” diye ilginç tehditlerde bulundu.
‘Kentin yüzde 80’i yıkılmış durumda’
Jin Haber Ajansı’na (JINHA) geçtiği habere göre, konuya ilişkin bilgi veren Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Aycan İrmez, yaşananları şu sözlerle anlattı: “Şu anda Kumçatı çadır alanındayım. Burada 41 aile vardı. Ancak her biri kalabalık nüfuslu aileler. Tüm çadırlar yıkılıyor. Ailelerin gidecek hiçbir yeri yok. Zaten kentin yüzde 80’i yıkılmış durumda. Kente giriş hala yasak. İnsanlar bu çadırlara sığınmışlardı. Ancak şimdi bu da yok edildi. Bir yetkili ile görüştük, tüm çadırları kaldıracaklarını söyledi. Diğer köylerdeki çadırları da kaldırılıyorlar. Zorbalıktan başka bir şey değil ki bu. İnsanlar şimdi nerede kalacak? Hiçbir alternatif dahi sunulmuyor”
Önceki gece de Besta bölgesinde bulunan Xerbgêbesta (Dereler) köyünde çadır kuran ailelere, helikopterden ateş açılmıştı. Yaklaşık 30 kişinin yaşadığı çadırlarda şans eseri ölen ya da yaralanan olmamıştı.
Kaynak: DİHA – JINHA
‘Kayyum adı altında sivil darbe yapılıyor’
DBP’li belediyelere kayyum atanması, Êlih, Qelqelî, Qoser, Pirsûs ve Xelfetî’de protesto edildi. Yurttaşlar, ‘Kayyum adı altında sivil darbe yapıyor’ dedi
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) belediyelerine atanan kayyumlar Wan (Van), Mêrdîn (Mardin), Êlih (Batman) ve Riha’da (Urfa) protesto edildi. Êlih’te, DBP, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Kongreya Jinên Azad (KJA) ve belediye çalışanları tarafından “İrademe Dokunma” sloganıyla yapılan ortak basın açıklamasının dördüncüsü düzenlendi. Gülistan Caddesi’ndeki açıklamaya görevden uzaklaştırılan Êlih Belediyesi eşbaşkanları Sabri Özdemir ve Gülistan Akel, İkiköprü Belediyesi Eşbaşkanı Hidayet Tiryaki ile çok sayıda yurttaş da katıldı. Basın açıklamasında konuşan Sabri Özdemir, Batman Valiliği ve kayyum tarafından kendileri hakkında haber yapılmaması için yerel basın üzerinde baskı uygulandığını söyledi. Özdemir, kayyumla beraber belediye ile ilgili ihalelerin yandaşlara peşkeş çekildiğini ve Êlih’teki AKP yöneticilerinin de bu düzenin içerisinde olduğunu dile getirdi. Basın açıklamasını okuyan Hidayet Tiryaki ise, zihinlere kayyum atanamayacağının altını çizerek, şunları aktardı: “Düşünceler, inançlar, aidiyetler direngendir, kayyum kabul etmez, bugünler geçer, kayyumlar gider ancak düşünceleri ve inançları için direnen insanlar kalır” ifadelerini kullandı.
‘Halkın iradesine ihanettir’
Wan’da Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve DBP Qelqelî (Özalp) ilçe örgütleri, belediyeye yönelik kayyum gaspını DBP ilçe binası önünden çarşı merkezine yapılan yürüyüşle protesto etti. “İradene sahip çık”, ”Kayyuma karşı nöbetteyiz” yazılı dövizlerin taşındığı yürüyüşün ardından yapılan basın açıklamasını HDP İlçe Yöneticisi M. Şefik Enistekin okudu. AKP’nin 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra Türkiye ve Kürdistan’daki tüm muhalif kesimlere yönelik soykırım politikasını devreye koyduğunu belirten Enistekin, bu politika kapsamında DBP’li belediyelerin de kayyum eliyle gasp edildiğini vurguladı. AKP’nin seçimlerde kazanamadığı belediyeleri gasp ettiğini ifade eden Enistekin, “Bu yöntem halkın iradesine ihanettir, lanetliyoruz” dedi.
Riha halkı başkanlarını istiyor
Riha’da Pirsûs (Suruç) Belediyesi’ne kayyum atanması ve Hewag (Bozova), Xelfetî (Halfeti) ve Wêranşar’de (Viranşehir) belediyelerinin tüm çalışma, karar ve yetkilerin kaymakamlıklara devredilmesi protestolarla kınandı. Pirsûs’ta DBP ilçe binası önünde her Pazartesi toplanan belediye çalışanları ve yurttaşlar, eylemlerinin 7’inci haftasında biraraya geldi. HDP, DBP ilçe yönetimi ve Pirsûs Barış Anneleri’nin katıldığı açıklamada konuşan Pirsûs Belediyesi Eşbaşkanı Halil Akbaş, belediyeye atanan kayyumdan sonra çalışanların ve halkın polis baskısı altına alındığına dikkat çekerek, her Pazartesi günü 13.00’da yapılan basın açıklamasına çağrı yaptı.
‘Sivil darbe yapıldı’
Xelfetî Belediyesi’ne fiili olarak atanan kayyumu irade gaspı olarak değerlendiren yurttaşlar, Belediye hizmet binası önünde basın açıklaması yaptı. Xelfetî Belediyesi eşbaşkanları Ayşe Durmuş ile Mustafa Bayram, Belediye Meclis üyeleri, HDP ve DBP ilçe yöneticileri, KJA Bileşenleri ve çok sayıda kişinin katıldığı açıklamada Mustafa Bayram, “Belediyelerimizi demokratik yollar ile alamayan AKP/Saray rejimi hukuksuz bir şekilde kurumlarımızı işgal ederek, kayyum adı altında yapmış olduğu sivil darbe ile gasp etmiştir” diye konuştu.
Kayyumlara karşı oturma eylemi
Mêrdîn’in Qoser (Kızıltepe) ilçesinde belediye çalışanları, belediye eşbaşkanları, DBP eşbaşkanları, MEYA-DER, KURDÎ-DER ve belediye meclis üyeleri, kayyumlara karşı oturma eylemi yaptı. Belediye önünde konuşan DBP İlçe Eşbaşkanı Ali Dinler, AKP’nin demokratik alanı tümden yok etmek istediğini ifade ederek, “Siyasi soykırımla, basını susturmakla, emekçileri işten atmakla kendi iktidarını güçlü kılacağını sanıyor. Bütün bu uygulamaların sonuçları faşizmin kurumsallaşmasıdır. Her türlü faşizan uygulamalara karşı demokratik direnişi yükselteceğiz” dedi. Dinler, kayyumu tanımayacaklarını söyledi.
Kaynak: DİHA
‘Cazibe merkezi’ yerine utanç abidesi oldu
Riha’da yetkililerin “Cazibe merkezi olacak” dediği Germuş Kilisesi, ilgisizlikten ve bakımsızlıktan bölgenin utanç abidesi oldu.
19’ncu yüzyılda yapıldığı tahmin edilen ve Riha (Urfa) şehir merkezinin 10 kilometre uzağında bulunan tarihi Germuş Kilisesi, geçtiğimiz yıllarda ahır olarak kullanılmış ancak basına yansıyan haberlerden sonra kısa süreli bir tadilat yapılmıştı. Sit alanı olmasına rağmen Germuş köyü ve içinde yer alan Germuş Kilisesi için başlatılan çalışmalar ise, göstermelikten ileriye gitmedi ve yarım bırakıldı. Geçen yıl ahır olarak kullanılan kilise, ilgisizliğin yanı sıra definecilerin ve piknikçilerin de defalarca hedefi oldu.
Korunma altına alınmadığı için piknikçiler tarafından çıkarılan yangınlardan zarar gören kilise, ayrıca defineciler tarafından yapılan kazılarla da tahrip edildi. Kilise, şimdilerde moloz yığınları içinde ki bir inşaat alanını andırıyor.
Moloz yığını ile inşaat alanına döndü
2014 yılında Urfa Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Dairesi, kiliseyle ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın projesinin olduğunu ve projede son aşamaya gelindiğini belirtmesine rağmen aradan geçen zaman diliminde kilise, eskisinden daha beter bir hal aldı. “Cazibe merkezi olacak” denilen ancak yarım bırakılan çalışmalar ve bakımsızlık nedeniyle içi moloz yığını ile dolan tarihi kilise, bir utanç abidesi olarak duruyor.
Wêranşar yolu üzerinde Riha’nın 10 kilometre kuzeydoğusunda yer alan Germuş Dağları’nın güney etekleri yakınındaki Ermenilere ait Germuş köyü sınırlarında bulunan Germuş Kilisesi’nin kitabesi olmadığından inşa tarihi de bilinmiyor.
(adö/ip/pu)
Ekolojik kıyıma karşı sokaklara çıktılar
Ankara, İstanbul ve İzmir’de sokağa çıkan çevre aktivistleri, KHK’lerle uygulamaya konulup, ekolojik katliam ve talanın önünü açacak olan yasa maddesine karşı çıktı. Aktivistler, tepkilerini gösterdikleri maddeye karşı AYM’ye başvuracaklarını da duyurdu.
Çevre aktivistleri, yaşam ve doğa alanlarını talan edilmesine onay veren Türkiye Varlık Fonu Kurulması ile Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 6745 sayılı kanun içinde yer alan 80. Madde’ye karşı tepkilerini göstermek üzere Ankara, İstanbul ve İzmir’de sokağa çıktı.
Anlara’da Karadeniz İsyandadır Platformu ve Yaylaların Kardeşliği Platformu üyeleri, 80’inci madde ile yapılması planlan doğa talanına karşı Mülkiyeliler Birliği’nde ortak basın açıklaması yaptı. Toplantıda konuşan çevre aktivisti Çevriye Belik, 80. madde ile birlikte hukukun yok hükmüne geldiğini vurguladı.
Belik, 80. Madde’ye dair şu bilgileri verdi: “Madde 80 ile ülkemizin mevcut veya gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlarını karşılama, arz güvenliğini sağlama, dışa bağımlılığı azaltma, teknolojik dönüşümünü sağlama gibi milli değerler gerekçe gösterilerek, hukuksuzluk meşrulaştırılacak; talan, ‘stratejik yatırım’ adıyla put haline getirilecektir. Madde 80 ile şirketlere Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş teşvikler verilerek, projelere muafiyetler sağlanacak, işletilen idari prosedürler ve idari işlemler Bakanlar Kurulu kararıyla ortadan kaldırılabilecektir. Madde 80 ile kıra, kene ve canlı yaşamına telafisi imkansız ekolojik yıkımlar getirecek olan palan ve şehircilik ilkelerine aykırı projelere, ruhsatsız imarsız izinsiz, ÇED’siz ve yargı yolu önden kapatılmış olarak başlanabilecektir.”
Yasa maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapacaklarını belirten Belik, “AYM’nin göstereceği tavır, Türkiye’de hukukun geldiği noktayı bize teyit edecek. Ya hukukun üstünlüğünü bize gösterecek ya da tarihe bu kıyıma onay vermiş hukukçuların varlığı geçecektir. 80’inci Madde, AYM’den ya geçecek ya da dönecek. Bizler, kentleri, doğayı ve yarınları hiçe sayan iktidar, bürokrat ve şirketlere karşı her türlü mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.
Yaşam savunucuların hukuksal sorunlara ilişkin konuşmaları ardından toplantıyı bitirdi.
ANTALYA’da protesto vardı
Antalya’da da Alakır Nehri Kardeşliği aktivistleri, Bakanlar Kurulu’na, her türlü altyapı yatırımı için ‘izin, tahsis, ruhsat, lisans ve tescil’ yetkisi veren 6745 sayılı yasanın 80. maddesinin yürürlüğe girmesini protesto etti. Antalya Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya gelen çevre gönüllüleri, yasaya dönük tepkilerini açtıkları pankart ve dövizlerle gösterdi.
“Yaşamı savunuyoruz madde 80’ni istemiyoruz” pankartı açan aktivistler, yine “Madde 80 doğaya darbedir”, “Kamuoyu yararı yalan, madde 80 talan” ve “OHAL bahane talan şahane” yazılı dövizler taşıdı.
Açıklamayı ise ekoloji örgütleri adına Alakır Nehri Kardeşliği üyesi Tuğba Günal gerçekleştirdi.
‘ Doğa, bakanların insafına terk edildi’
Yıllardır HES’lere, termik santrallere, nükleer santrallere, yaşamı yok eden tüm politikalara, tüm rant projelerine karşı durduklarını ifade eden Günal, tüm engellemelere rağmen direnmeye, doğa katliamına karşı durmaya devam edeceklerini söyledi. Ancak yasa ile getirilen 80. Madde’nin kıra, kente ve canlı yaşamına telafisi imkansız ekolojik yıkımlar getireceğinin altını çizen Günal, bu madde ile plan ve şehircilik ilkelerine aykırı projelere ruhsatsız, imar izinsiz, ÇED’siz ve yargı yolu önceden kapatılmış olarak başlanacağını, doğa katliamının bakanların keyfine ve insafına terk edildiğini kaydetti.
Sözkonusu yasa maddesinin iptali için yapılan başvurular sonucunda Anayasa Mahkemesinin göstereceği tavrın da Türkiye’de hukukun geldiği noktayı göstereceğini söyleyen Günal, “Ya hukukun üstünlüğünü bize gösterecek ya da tarihe, bu kıyıma onay vermiş hukukçuların varlığı geçecektir” diye konuştu.
“Yaşamın ve geleceğin yok edilmesine derhal son verilmelidir” diyen Günal, her şeye rağmen doğa için verdikleri mücadeleyi sonuna kadar sürdürecekleri mesajını verdi.
İSTANBUL
Doğa talanının önünü açan 80. Madde, yaşam hakkı savunucuları tarafından İstanbul’da da protesto edildi. Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirilen eylemde yaşam hakkı savunucuları “Madde 80’e karşı yaşamı savunuyoruz, direniyoruz” yazılı pankartı açtı. Eylemciler, OHAL uygulamalarını, doğa talanını ve Madde 80’i protesto eden dövizler taşıdı.
Yaşan savunucuları adına açıklama yapan Sıla Saltı, yıllardır HES’lere, termik, nükleer santrallere, yaşamı yok eden tüm politikalara karşı durduklarını ifade etti. Saltı, “Hukuksal ve toplumsal mücadelelerimizden tüm engellemelere rağmen hiç vazgeçmedik. Doğayı, canlı yaşamını hiçe sayan şirketler ve onun taşeronu olan hükümetler var güçleri ile saldırdı. Hiç bitmeyen ÇED süreçleri ile etki etmeye çalışan iradenin son noktası ise madde 80 oldu. Ağır aksak işleyen hukukumuz madde 80 ile birlikte yok hükmüne ulaştı” diye konuştu.
80. maddeyi “yıkım aracı” olarak tanımlayan Saltı, maddenin, hayatın akışını bir şirket faaliyetine dönüştürmekte olduğunu ve ülkenin tüm doğal varlıklarını itirazsız meta haline getirildiğini kaydetti.
Kente ve canlı yaşamına telafisi imkansız ekolojik yıkımlar getirecek uygulamalara karşı mücadele edeceklerini vurgulayan Saltı, “Devam eden ve tamamlanan benzer projelerle, daha önce defalarca örneklerini gördüğümüz üzere, doğayla birlikte kent ekosisteminin de olmazsa olmaz unsurlarından olan yaban hayvanlarının yaşam alanları, taraf olunan uluslararası sözleşmelere ve ulusal mevzuata rağmen talan edilecek, zorunlu göçe tabii tutulan yaban hayvanlarına verilen tüm zararlar, hem kırda hem de kentte telafisi mümkün olmayan sonuçlar yaratacaktır” dedi.
Eylem, “Direne direne kazanacağız” sloganıyla son buldu.
(ekip/öç)