Ana Sayfa Blog Sayfa 6406

Alevi Kürtler ve Dêrsim gerçeği

Halil DALKILIÇ

Bugüne kadar Alevilik üzerine yayınlanmış kitaplar arasında, Alevi toplulukların sosyal algılarının gelişimi ve batıniliğini es geçen, birbirinin tekrarı, oldukça zorlama ve objektivizmden uzak anlatımlarla dolu olanların sayısı oldukça fazla. Dolayısıyla okuyucu, bu yayınlardan Alevilik inancını ve bu inanca sahip toplulukların tarihi ve sosyal davranışlarının gelişimi konusunda elle tutulur bir bilgi edinmekte zorlanıyor. Bu yayınlarda ayrıca, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet iktidarlarınca yasaklanan  Aleviliğin, yalnızca Türklükle özdeşleştirilmeye çalışılması da belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Alevi Kürtler ve Alevi Kürt ocaklarına ilişkin veriler ise, sözkonusu yayınlarda neredeyse yok gibi…

İşte, Erdal Gezik’in bizzat alan araştırmalarına dayanan ve bilimsel metodla geliştirdiği çalışmaları, bu anlatım kaosu içinde oldukça büyük bir önem taşıyor. Gezik’in önemli çalışmalarından biri olan ‘Alevi Kürtler’ kitabı, Aleviler üzerine anlatılan birçok ezberi bozacak bir bilgi içeriğine sahip. Hans-Lukas Kieser’in de tanıtımında vurguladığı gibi, “Kitap, Bektaşilik ve batı Aleviliği üzerinden yapılan araştırmaların neticelerinin Alevilik için genel olarak geçerli olmadığına açıklık getiriyor. Anadolu Aleviliğinin anlaşılması için Dêrsim’in önemine vurgu yapıyor.”
Biz de, Gezik’le yaptığımız söyleşide, Alevi Kürtler, özellikle Dêrsim’de inancın aşiret- iktidar ilişkilerine yansıması, Kürt Alevi ocakları ile Bektaşi Dergahı’nın ilişkileri ve  Dêrsim merkezli Alevi muhalifliğin tarihsel etkenleri gibi soruların cevapları ışığında Alevi Kürtlere dair bir pencere aralamak istedik.

Günümüzde Alevilerin yoğun örgütlülükleri sözkonusu. Bu konuda Hacı Bektaş ismi belirgin olarak öne çıkarılıyor. Yayın alanında da gözle görülür artışa rağmen, halen genel olarak tek tip yaklaşımlar ön planda…
Evet, maalesef durum hala böyle. Her ne kadar yirmi yıl öncesiyle karşılaştırıldığında önemli bir dönüşüm olsa da, Alevi çalışmaları istenilen nitelikte değil. Aslında Aleviler merkeziyetçi veya tekçi eğilimlerini terk edip, alan çalışmalarına ağırlık verseler, bu sorun kendiliğinden çözülecek. Merkeziyetçi  eğilimlerle kastım, her şeyi bir tarihsel süreç veya bir olguyla başlatmak ve açıklamak. Artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:  Alevilik Anadolu’ya bir güzergahdan girmemiş, bir merkezden yönetilmemiş ve bir olguyla onun tarihsel kaderi şekillenmemiştir. Zaten böyle bir durum olsaydı, Alevilik büyük ihtimalle çoktan tarihi bir vaka olurdu. Yani tıpkı Bektaşi Dergahı’nın şu andaki durumuna düşerdi. Adı var ama kendisine ait, küçük gruplar dışında, hiç bir örgütselliği olmayan bir oluşum. Buna karşın her türlü değişim ve olumsuzluğa rağmen dinamik bir Alevi kitlesi var; tüm eksikliklerine rağmen, sorunlarına dernekleri ve Ocak temsilcileriyle birlikte yeni çözümler arayan bir kitle bu. İşte bu kitlelerin temsil ettikleri geleneklere ilgiyi çevirirsek, çok daha gerçekçi bir tabloyla karşılaşmamız kendiliğinden olacaktır.

Alevi Ocakları ve özellikle Hacı Bektaş Dergahı ile ilişkileri ile buna karşı tarihsel duruş konusundaki belirlemeleriniz nelerdir? 
Az evvel belirttiğim gibi, günümüzde faal bir Bektaşi Dergahı veya örgütlenmesi yok. Son iki yüz yılda Dergah iki defa resmi girişimlerin kurbanı oluyor; birincisi 1826 yılında, ikincisi Cumhuriyet’in başlangıcında gerçekleşiyor. İlk darbeyi bir süre sonra atlatıyor, ama ikincisi, kısmen kendi rızasıyla, onun bugünkü işlevsiz durumunu belirliyor. Şimdi Alevi Ocakları bu kaderi onunla paylaşmıyor; yani ne 1826’da ne de 1924 yılı kararları Alevi Ocaklarının çalışmalarını durdurmalarına vesile oluyor. Hatta aksini söylemek belki doğru bile olabilir: Örneğin 19. yüzyılın başlarından itibaren Dêrsimli Ocaklar çalışma alanlarını bir hayli genişletiyorlar. Bu farklılık, Bektaşi Dergahı ile Alevi Ocakları arasında tarihsel bir gerçeği de ortaya koyuyor. Bektaşi Dergahı başından itibaren bir şekliyle idarenin denetiminde, gözetiminde ve izniyle varlığını sürdürüyor. Kaderini de bu yüzden idari kararlar belirleyebiliyor. Alevi Ocakları ise bu alanın dışında hayat buluyorlar; resmi olan zaten onları tanımıyor, onlar da bu gayri resmi durum üzerinden sistemlerini kurup, sürdürmeyi başarıyorlar.
İki grup arası etkileşim, geçişler ve dayanışma olduğu gibi, karşıt pozisyonlarda oldukları dönemler de yaşanıyor. İlişkiler tek başlık altında değerlendirilemeyecek kadar zengin. Maalesef 20. yüzyılda gelişen Alevi tarihçiliği, Ocakların tarihsel rolüne yeterince değinmedi. Bu şimdilerde değişiyor. Bilgilerimiz arttıkça, Aleviliğin şekillenmesinde Ocak geleneğinin ne kadar önemli ve tarihsel bir rol oynadığını görüyoruz. Bazı ocakların faaliyetlerinin  Bektaşilik öncesinde başladığını öğrenmek, artık sürpriz olmayacak.

Dêrsim Alevilerinin yaşadığı bölgelerde 16. yüzyıldan başlayıp 37-38 Katliamı’na kadar süren ‘özerk’ bir sosyal ve idari yapılanmanın var olduğu biliniyor. Siz de bunda, 16. yy’daki Kürt-Osmanlı uzlaşmasının belirgin etkisi olduğunu belirtiyorsunuz. Oysa, genel ‘Alevi yayınlar’ İdris-i Bitlisi’yi bir ‘Alevi katliamcısı’ olarak lanse ediyor ve bu genel bir algıya da dönüşmüş durumda. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Burada genel bir hatırlatma yapmam gerekiyor. Alevi araştırmalarında önemli eksikliklerden birisi de, tarih yazımının maddi zeminden yoksun oluşudur. Sanki, kendi başına gelişen ve yalnızca dini prensiplerin her şeyi belirlediği bir geçmiş sözkonusu. Ocak örgütlenmesinin detayına inmek, bu algının yıkılmasında önemli bir adım. Çünkü, bu dini örgütlenme sonuç itibarıyla, taraftarlarıyla (talipleri) yaşayabildi. Bu talipler de önemli ölçüde aşiret temelli bir sosyal oluşuma sahiptiler. İşte bu aşiret sosyolojisini ve gelişimini bilmeden bölgenin Alevi tarihini yazmak mümkün değil.
Şimdi sorunuza dönelim. Genel kanıya göre, Aleviler Yavuz’un kırımlarından sonra Osmanlı dönemi boyunca merkezlerden uzak, ücra bölgelere çekilmiş ve pasif bir konuma geçmişlerdi. Bu tür iddialar iki soruyu cevapsız bırakıyor: Birincisi, Anadolu’nun diğer bölgelerinde bu geri çekilme belki yaşanmış olabilir fakat, Dêrsim bölgesi bunun tam tersi bir görünüm sergiliyor. En azından 17. yüzyıldan itibaren Dêrsimli aşiretlerin bölgede yayılımını belgeleyen ve çevreyi baskı altına aldıklarına dair veriler var. İkinci olarak, Yavuz ve sonrası dönem katliamların Dêrsim bölgesinde uygulandığını destekleyen veri yoktu. Aksine, 16. yüzyılın başlarında yaşanan gelişmeler (yerel beyliklerin tanınması ve bu beyliklerin iç işlerine karışılmaması) Dêrsim’in konumunu öne çıkartıyor. Bu anlaşmanın temeli İdris-i Bitlisi ve Yavuz Sultan Selim tarafından atıldı. Ve bu anlaşma, açıkca Safavi taraftarlığı yapmış Çemişgezek beyliğini de kapsamaktaydı. İdris-i Bitlisi savaşın son aşamasında devreye girdi ve onun ‘Kızılbaş’ karşıtlığı daha çok Safavi karşıtlığı üzerine kurulmuştu. En azından Şerefname’den çıkarttığımız sonuçlar bunlar. Alevilerin 16. yüzyıl algısı, genelleştirmeler ve bir kurgunun uzantısında şekillenmiştir. Bunu temellendirmek için tarih çalışmaları henüz yoktur.
İdris-i Bitlisi ile Yavuz’un yaptığı anlaşma sayesinde Dêrsim bölgesindeki beyler ve aşiretler, tüm Kürt beyliklerinde olduğu gibi, güçlerini korudular. Bu durum 19. yüzyıla kadar sürdü. Dêrsim’in bu statüsü, Ocak örgütlenmesi açısından bulunmaz bir fırsattı. Hem aşiretler tarafından korunmaya alınmış hem de devletin doğrudan müdahalesinden uzak bir bölgedeydiler. Bu sayede aşiretler coğrafik sınırlarını genişlettikçe onlar da bundan faydalandılar. Takip edebildiğimiz kadarıyla, bu dönemde Dêrsim’i merkez yapan birçok ocak var: Adıyaman ve Elazığ gibi tarihsel olarak Alevi ocakları açısından önemli merkezler, yerlerini bu dönemde Dêrsim’e bırakıyorlar.
Burada Bektaşi Dergahı ile farklılaşmanın önemli bir nedenini de görüyoruz: 16. yüzyıldan itibaren bu dergah Osmanlı denetimine dahil oldu; Dêrsimli ocaklar ise devletin denetiminin en az olduğu ve Kürt beyliklerin etkili olduğu alandaydılar. Bu yüzden, Dêrsim merkezli Aleviliğin muhalifliğini irdelerken, ilgimizi dini olgulardan çok, aşiret varlığına ve yerel beyliklere çevirirsek, bu tarihi süreci yazma şansımız olacak.

Kürtlerin dindarlığının sosyal yaşama yansıması hep bugünkü gibi miydi? Formel dini uygulamalar ile Batınilik arasında Kürtlerin yaşadığı gerçeklik neydi, nasıl ve hangi dönemlerden itibaren bugünkü formel uygulamalar öne çıktı? (Mirlerin yerini şeyhlerin alması ve seyitlik…)
Dağlık ve izole bölgelerde dinin merkezi prensiplerinin ne kadar yaşatılabildiği her zaman tartışma konusudur. Bu, dünyanın her tarafında görülen bir durum. Ben bu yüzden gruplar arası ilişkileri irdelerken, doğmalar yerine, günlük hayatın şekil aldığı mekanlara bakmayı tercih ettim. Örneğin 19. yüzyılın Bingöl’ü, Elazığ’ı veya Malatya’sı ne tür geçişler göstermekteydi. Ne tür aşiret birliktelikleri hakimdi ve bunlar içinde dini farklılıklar ne kadar etkili oluyordu? Yine, göçebe veya yarı göçebe topluluklar dini ne ölçüde yaşatıyorlardı; dinin katı prensipleri mi yoksa halk inançlarıyla karışık bir yapı mı etkiliydi? Bildiğimiz şu: Formel dinin yerini hem Aleviler de hem de Sünnilerde tarikatlar ve tarikat temsilcileri olarak seyitler ve şeyhler aldı. Bunlar 16. yüzyıldan itibaren varolan olgulardı. Son döneminde liderliğini İbrahim Paşa’nın yaptığı bir aşiretler birliği olan Mîlan, bu ilişkilerin yumuşak seyiri açısından önemli bir örnek. İbrahim Paşa kendisini, Dêrsim’den Êzîdî Sincar’a kadar tüm bölgede tek rahat gezebilecek kişi olarak tanıtıyordu. En hararetli dönemde bile, bir Hamidiye paşasının bu konumu, gerçekten de araştırılmaya değer.

Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in şekilleniş döneminde bu sürecin politik alandaki yansımasına ilişkin neler söylenebilir?
Kaldığımız yerden devam edelim. Osmanlı siyaseti 19 yüzyılda Beyliklerin güçlü konumuna son verdi. Bunlar yerini küçük ölçekli aşiret liderlerine bıraktılar. Bu süreç, Sünni Kürtlerde şeyhlerin bir aracı grup olarak öne çıkmasını sağladı. Bu, Osmanlı’nın İslamcı siyasetiyle de ayrı bir destek bulmuştu. Alevi kesimde ise böyle bir süreç görmüyoruz. Seyitler, aşiret kargaşasının arttığı bir dönemde pozisyonlarını güçlendiremediler; çünkü onlar kendi içinde fazlasıyla alt düzeyde bölünmüşlük yaşayan bir sistem yaratmışlardı. Bu yüzden, aşiretlerin yaşadıkları değişimlere paralel olarak, seyit ailelerinde de daha çok altkol oluşumu görmekteyiz. Böyle bir yapıyla 20. yüzyıla giriş yapıldı. Her düzeyde bir kargaşa yaşayan Dêrsim ve etki gücü sınırlandırılmış bir seyit örgütlenmesi: Bunun ne kadar zayıf bir konum yarattığını, Koçgiri’den Dêrsim’e giden dönem boyunca görmek mümkün. Cumhuriyet döneminin etkili denetim ve uygulamaları, Dêrsim’de şekillenmiş geleneksel Aleviliğin adeta kanatları ve kollarını kırmıştır.

Kürt Aleviler ile Kürt Sünniler arasındaki inançsal kırılmanın 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ve genelde de egemen siyasi aktörlerin müdahil olmasıyla geliştiğini belirtiyorsunuz analizlerinizde. Bunu biraz açar mısınız?

Evet, bu tür kırılmalarda devlet siyaseti önemli bir rol oynayabiliyor. Osmanlı’nın son dönemi bunun en açık örneklerinden. Fakat grupların konumlanışlarını yalnız devlet olgusuyla açıklamak yanlış olur. Özellikle hızlı dönüşümlerin yaşandığı süreçlerde, şehirleşme veya modernleşme gibi, gruplar farklı stratejiler geliştirebilirler. Bu da onları zıt konumlara getirebilir.

 


 

38’de inanca da ağır darbe vuruldu

20. yüzyılın başlarındaki Kürt isyanları ve direnişlerinde inançsal refleksleri ve sonuçlarını açımlar mısınız? Kürt ulusalcıları ve aydınları gelişmelerde nasıl bir rol oynadı?
1921 Koçgiri ve 1925 Şeyh Said olayları bu sorunun cevabı için kullanabilecek örnekler. Genel olarak şu söylenebilir: Her iki isyanın temelinde 1918 sonrası İstanbul’da oluşan Kürt faaliyetlerinin izlerini bulmak mümkün, fakat her iki  başkaldırıda aydınların rolü oldukça sınırlıdır. Belirleyici olan, geleneksel liderler ve onların etki alanıdır. Bu iki isyan aracılığıyla Alevi ve Sünni Kürtler arası ilişkilerin, temkinli bir pozisyon aldığını söyleyebiliriz. 19. yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan gelişmeler, her iki grubu birbirine olan mesafesini açmışa benziyor. Buna rağmen ilişkilerin tamamen koptuğunu da söylemek zor. Aslında bir bütün olarak değerlendirme yapmak çok zor. Alevi aşiretler şöyle, Sünni aşiretler ise böyle davrandı demek mümkün değil. Her iki olayda iç bölünmeler ve farklı tutum içinde olanları görmek mümkün.
Koçgiri isyanına karşı duran Alevi aşiretler olduğu gibi, Şeyh Said isyanında da bu söz konusu. Şeyh Said isyanı bu açıdan biraz daha ilginç. Bildiğimiz kadarıyla ilk kez modern tarihte Aleviler ile Sünniler karşı karşıya geliyor, en azından bir bölümü. Bir bölüm diyorum çünkü, isyanın en önemli merkezlerinden olan Varto’da bile isyancıları destekleyen Aleviler var. Yine, Dêrsim açısından da durum böyle; isyana karşı faaliyetler kısmen Doğu Dêrsim’de etkili oluyor, fakat Batı Dêrsim’de farklı bir yaklaşım var. Biliyorsunuz, Şeyh Said’in komutanı Şeyh Şerif, Elazığ’da Hozatlı Hasan Hayri aracılığıyla Dêrsimli aşiretlerle görüşmeler yapmak istiyor. Yine, Batı Dêrsim aşiretleri de fırsat kollayan bir tutum içerisindeler. Herhalde Şeyh Said kuvvetleri Elazığ’ı ellerinde tutmayı başarabilselerdi, Batı Dêrsim aşiretleri ilçe merkezlerine saldırıyı başlatacaklardı. Üstelik bu saldırıları yönetecek kişi de, bu olaylardan dört yıl önce Ankara’da Atatürk’le fotoğraflar çektiren Diyap Ağa’dan başka birisi olmayacaktı. En azından istihbahrat bilgileri bunu aktarıyor. Bu örnek bize, bu tarihe yalnızca dini sınırlar çerçevesinde bakamayacağımızı gösteriyor. Aşiret hesapları ve davranışları sık sık dini sınırları aşabiliyor.

Kürt Aleviliğinin merkezi sahası Dêrsim özgülünde inanç ve etnisite konusunda 1937-38 katliamının yeri nedir? 

Tek cümleyle, bu katliam bu merkezin tarihsel rolü ve temsili olduğu yapının sonu olmuştur. Devlet başından itibaren iki grubu bölgedeki etnik yapının sorumlusu olarak görmüş: Ağalarla temsilini bulan aşiret örgütlenmesi ve seyitlerin sembolize ettiği inanç yapısı. Her iki grubun temsilcilerine sonuç alıcı darbeler vurulmuş. Bu yüzden bahsi geçen her şey tarihi bir vaka olarak algılanmalıdır. Dêrsim adı altında çizdiğimiz inanç tablosu için de bu sonuç geçerlidir… 

 

Başbakan Yardımcısı Bozdağ’dan Alevilere büyük müjde

Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun ‘Dedelik, müritlik, seyitlik, babalık’ gibi Alevi yurttaşların kullandığı ne kadar sıfat varsa yasakladığını hatırlatan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Kanun diyor ki ‘Dedelik yasaktır.’ Öte yandan ‘Maaş verilsin’ deniliyor. Verilmesi lazım. Bu kanun doğru yanlış, tartışması ayrı. Bu kanun burada dururken, maaş gene de verilebilir” dedi.

Kanuna rağmen verilebilir mi?

Bir televizyonun canlı yayınına katılan Bozdağ, Alevi dedelerine maaş bağlanmasıyla ilgili ilginç değerlendirmelerde bulundu. Bozdağ “Dedelik, Çelebilik, Müritlik, Seyitlik, Babalık gibi alevi kardeşlerimizin kullandığı ne kadar sıfat varsa, Tekke ve Zaviyeler Kanunu yasaklıyor. Bunlara hizmet verilmesini de yasaklıyor. Hizmet verenlere, hapis ve para cezası veriliyor. Daha önce ifade ettim, Tekke ve Zaviyeler Kanunu üzerinde tartışmayı Türkiye’nin sağlıklı bir şekilde sürdürmesi gerekiyor. Bir yandan bu kanun diyor ki, ‘Dedelik yasaktır.’ Öte yandan ‘Maaş verilsin. ‘deniliyor. Verilmesi lazım. Bu kanun doğru yanlış, tartışması ayrı. Bu kanun burada dururken, maaş gene de verilebilir. Nasıl yaparsınız başka isim altında yaparsınız” diye konuştu.

Yasak olan şeyler hayatta

Alevi çalıştaylarında bunları konuştuğunu ancak Takke ve Zaviyeler Kanunu konuşma konusunda ortak yaklaşım olmadığını belirten Bozdağ şöyle devam etti: “Önerilen şey: Dedenin başka bir isim altında nitelendirilerek, ona bir imkan sağlanması yönünde ki, esasında Aleviliğin özüne gibi bir müdahale gibi geliyor bana. Çünkü siz adını değiştiriyorsunuz. Dedenin adını değişmeden versek kötü mü olur? İyi olur. Ama bu noktada, Tekke ve Zaviyeler Kanununu değiştirilmesinde bir ittifak yok. Şu anda dedelik yasak mı? Yasak. Dedelerin hepsi var mı? Var. Hizmet ediyorlar mı? Ediyorlar. Çalışmalarını yapıyorlar mı? Yapıyorlar. Ben bakan olarak veya CHP’nin Genel Başkanı, milletvekilleri dedeleri ziyaret edip, hürmette bulunuyor mu? Bulunuyor. Dedelik yasaklandı diye yok oldu mu? Olmadı. Tarikatlar yok oldu mu? Onlar da olmadı. Şu anda yasaklanan ne kadar tarikat varsa hepsi faaliyette. Herkes, herkesi tanıyor. O zaman yasak olan bir şey nerede, bir anlamı kalmış mı bunun. ‘Türbeler yasak’ diyor. Ama bakın açık olmayan türbe var mı Türkiye’de? Onun için bizim bu kanunu sağlıklı tartışmaktan korkmamamız lazım, ideolojik yaklaşmaktan vazgeçmemiz lazım ve bunu doğru tartışmamız lazım.”

haberdar

Fatih Belediyesi’nin parklardan kovduğu Suriyeli mültecilere Alevi dernekleri sahip çıktı

Suriye’den kaçan Alevi Türkmenler, kamplarda barınamadıkları için bölgedeki belediyeler tarafından batı illerine gönderiliyor

Fatih Belediyesi, Kumkapı sahilindeki parklarda kalan Suriyeli Alevilerden parkın boşaltılmasını istedi. Mültecilere Alevi Kültür Dernekleri sahip çıktı. Suriye’den kaçan Alevi Türkmenler, kamplarda barınamadıkları için bölgedeki belediyeler tarafından batı illerine gönderiliyor.

Taraf gazetesinden Ayfer Çalıkılan‘ın haberine göre, Halepli Türkmen Alevileri İstanbul Fatih Kumkapı’daki parklarda yaşam savaşı veriyor. Suriyeli mülteciler şimdi de Fatih Belediyesi’nin parkı boşaltın engellemeleriyle karşı karşıya. Dün Fatih Belediyesi’nden Nedim Bucak isimli bir belediye görevlisi Suriyeli mültecilere çarşamba gününe kadar parkı boşaltmalarını, çünkü parkın içine tüp geçit yapılacağını söyledi. Taraf’a konuşan Muhammed Arif isimli Suriyeli sığınmacı ise, polis ve zabıtanın kendilerine hafta sonuna kadar bu parktan çıkarılacakları uyarısında bulunduğunu söyledi. Parka her geçen gün daha çok Suriyeli sığınmacı geliyor. Şu an parkta 35 aile var. Toplamda da 300 sığınmacı parkta kalıyor. Belediye, Suriyelilere başka bir yer göstermeden parkın etrafını bariyerlerle kapattı. Bu arada, konuyla ilgili sorularımızı yanıtlaması için aradığımız Büyükşehir Belediyesi ve Fatih Belediyesi’nden yetkililer konu hakkında açıklama yapmadılar.

 

İsimlerimizi aldılar

 

Selef Cuma isimli sığınmacı ise başlarından geçen diğer olayları şöyle anlattı: “Bir hafta önce kendilerini belediye başkan yardımcıları olarak tanıtan kişiler parka geldi. Bizim tek tek isimlerimizi aldılar. Bize yardım yapılacağını söylediler. Ancak kimse, şimdiye kadar bize yardım yapılmadığı gibi, bir daha da gelen olmadı. Sonra tekrar geldiler ve bizden beş kişiyi Belediye Başkanı’yla görüştürmek istediler ama biz korktuk ve gitmedik dedi. Bizimle beraber gelen bir çocuğun karnına sürekli kramp giriyor. 112’yi aradık. Sağlık görevlileri gelip bir şurup verdi ve başka bir şey yapmadan gittiler. Çocuk hâlâ aynı ağrılarla boğuşuyor. Selef Cuma, polisin gece parkta güvenlik önlemi almadığını söyleyerek şöyle devam etti: “Gece parka başta madde bağımlıları olmak özere birçok kişi geliyor. Bunlar arasında madde bağımlıları, esrar ve içki içen insanlar var. Bunlar parkta yatan sığınmacılara küfür ediyor.” Zeliha adındaki bir sığınmacı sabahları yiyecek almak için kağıt mendil sattıklarını ancak polisin kendilerini engellediğini söyledi. Zeliha, “Polis gelip bizi yakalıyor. Mendillerimize, paramıza el koyuyor. Sonrada bizi kaldığımız parktan çok uzak olan bir yere götürüp bırakıyor” dedi. Zeliha ayrıca atılan kimyasal gazdan dolayı çok sayıda akrabasının da öldüğünü belirtti.

 

Yardımları bize sattılar

 

Sığınmacılardan Ali Ergüneş, Suriyeli Muhaliflerin kendilerine gelen yardımlara el koyup kendilerine parayla sattığını ifade ederek şunları söyledi: “Esad bize orada yardım gönderiyordu. Pirinç şeker vs yiyecek gönderiyordu. Ama yakınımızda bombalar patlamaya başladı. Ailelerimizden ölenler olunca bizde korktuk ve kaçtık. Suriye’deki muhalifler gelen yardımlara el koyuyorlardı. Sonrada o yardımları bize parayla satıyorlardı. Bu Türkmen Alevilere İstanbul’daki Alevi dernekleri sahip çıktı.

 

Aleviler sahip çıktı

 

Parklarda kalan 150 sığınmacı, Alevi Derneği ve Pir Sultan Abdal Derneği’nin girişimiyle İstanbul Gaziosmanpaşa’daki Pir Sultan Abdal Cemevi’ne götürüldü. Sığınmacılarla ilgili Alevi Kültür Dernekleri Harekete geçti. Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Doğan Demir, Sığınmacıların durumunu Taraf’ın haberinden öğrendiklerini söyleyerek sığınmacılara yardım etmek için çalışma başlattıklarını söyledi. Akabinde Suriyeli Alevi sığınmacılar, Alevi derneklerinin parka gönderdiği dört otobüsle geçici olarak ikâmet edecekleri Pir Sultan Abdal Cemevi’ne götürüldü.

Esad’dan kaçan kampta Nusra’dan kaçan Aleviler parkta!

İstanbul’un tarihî Kumkapı sahili, Suriye’nin Halep şehrinden kaçan Alevi Türkmen sığınmacıların “evi’’ oldu. Son iki ayda Halep’ten kaçarak Gaziantep’e, oradan da İstanbul’a gelen sığınmacıların çaresizliği yürek sızlatıyor. Yaklaşık 120 kişiden oluşan 35 Alevi Türkmen aile, Kumkapı sahilindeki parklarda yaşam mücadelesi veriyor. Savaş nedeniyle göç eden pek çok Sünni Suriyelinin mülteci kamplarına yerleştirildiği gözlenirken, Alevi Türkmen ailelerin parklarda yaşamaya mecbur edilmesi dikkat çekiyor. Çaresizlikle, Kumkapı’nın da bağlı olduğu Fatih Belediyesi’ne müracaat eden Suriyeli sığınmacılara, belediye ekiplerinin yardım etmediği öğrenildi.

SAVAŞ BİTİNCE GERİ DÖNMEK İSTİYORLAR

Türkmen Alevisi ailelerin üyeleriyle Suriye’deki savaşın Kumkapı sahiline vuran dramını konuştuk. Hüseyin Hüseyn, 40 yılını geçirdiği Halep’ten ailesiyle birlikte Türkiye’ye gelmiş. Bir buçuk aydır Kumkapı sahilinde yatıp kalkan Hüseyn, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Savaştan kaçtık. Muhalifler evlerimizi, mallarımızı yaktı, sınırdan çıkarken tüm paramızı aldılar. Kiraya çıkacak paramız yok. Hamallık yapıyorum, hurda satıyorum, kazandığım parayla çocuklarımın karnını doyuruyorum. Yardım bekliyoruz.’’

Hüseyn, muhaliflere öfkeli. “Muhalifler bizi rezil etti’’ diyor ve ekliyor:

“Esad bizi bu duruma getirmezdi, muhalifler yaptı. Ülkelerden destek aldılar bize de bunu yaptılar. Muhalifler Suriyeli değil, çoğu başka yerlerden, Türkiye’den giden insanlar da var. Suudi Arabistan ve Katar’dan da geliyorlar. Bizi malımızdan mülkümüzden ettiler.”

Hüseyn’in tek isteği, savaşın bitmesi ve ülkesine geri dönebilmek.

MUHALİFLER ORTALIĞI KARIŞTIRDI

Aynı aileden Abdullah Hüseyn ise savaşın acı yüzünü tek cümleyle özetliyor: “Karım savaşta öldü. Bomba patladı ve öldü.” Daha fazlasını söyleyemiyor.

Hüseyn ailesinin komşusu Muhammed Ali ailesinin yanına gidiyoruz. Ayşe Muhammed Ali, “Kimse vatanını unutmaz’’ diyerek başlıyor söze:

“Halep’te yaşadığımız yerde patlamalar oluyordu, korktuk. Geleli iki gün oldu. Kocam hasta, solunum problemi var. İş yok, güç yok. Orada ortalığı karıştırdılar. Bunları yapan muhalifler. Biz Osmanlı zamanından beri orada yaşıyorduk. Evlerimiz yıkıldı, çocuklarımız gitti, biz de buraya geldik. Gece soğuktan uyuyamadık.”

Beş kız çocuğuyla Türkiye’ye gelen Zariha Muhammed, “Bir haftadır parkta yaşıyoruz. Eşim mendil satıyor. Halep’te evlerimize saldırıyorlardı, kaçtık geldik buralara” diyor. 57 yaşındaki Ahmed Veli de muhaliflerden şikâyetçi: “Muhalifler evlerimizi elimizden aldı. Savaş orada her yerde. Bir kızım ve kız kardeşim öldü, üzerlerine bomba düştü.”

SEKİZ AYLIK HAMİLE

Hamide teyze ise yaşadıklarını söyle aktarıyor: “Oğlumu vurdular, gelinimi kaçırdılar. Beş ay olacak kaçırılalı. Evimize, arabamıza, herşeyimize el koydular, yağmaladılar.”

Bir başka ailede ise hamile bir genç kadın göze çarpıyor. Kaç aylık olduğunu sorduğumuzda sekiz aylık olduğunu öğreniyoruz. Yaşı 18 ve yanında da üç çocuğu… Ama konuşmak istemiyor.

İzmir’de Suriyeli sığınmacı manzaraları

İzmir’e gelip kalacak yer bulamayan Suriyeliler, Konak Meydanı da dahil olmak üzere şehrin çeşitli noktalarındaki açık alanlarda yatıp kalkıyor. Son haftalarda neredeyse her gün yeni gruplar gelip İzmir’e yerleşiyor. Basmane semtinde de çok sayıda Suriyeli yaşıyor. Türkçe bilenler, kendilerine barınacak bir yer konusunda yardımcı olunmasını istiyor. Konak Meydanı’ndaki Suriyeliler, “Kimse vatanını isteyerek terk etmez. Ya kalıp öldürülmeyi bekleyecektik, ya da ailemizi kurtarmak için ülkemizi terk edecektik. İmkânı olanlar ucuz otellerde tek odalı evlerde ya da buradaki akrabalarının yanında kalıyor. Fakat biz barınacak yer bulamadık. Çoluk çocuk parklarda yatıyoruz, beslenme sorunumuz var. Banyo yapamıyoruz. Valilik ve Kaymakamlık’tan yardım istedik, ‘Birkaç gün sonra gelin’ dediler. Sesimizin duyulmasını istiyoruz” diyor.

TSK’da Alevi baskısı: Mezhebin beni rahatsız ediyor!

Çorlu’da görev yapan Uzman Çavuş, ‘Alevi olduğu’ gerekçesiyle komutanı tarafından baskıya maruz kalıyor.

Çorlu’da görev yapan 20 yıllık asker Cengiz Erarslan, komutanı Orçun Gültakan tarafından baskıya maruz kalıyor.

Yurt’tan Uğur Can Biçer‘in haberine göre, Çorlu 105. Topçu Alayı 1. Topçu Taburu 1. Batarya’da görevli Uzman Çavuş Cengiz Erarslan’ın eşi Solmaz Erarslan, yaşadıklarını anlattı. Eşinin komutanıyla arasının iyi olduğunu, ancak Alevi inancına sahip olduğunu öğrendikten sonra sıkıntılı günler yaşadıklarını belirten Erarslan, bu süreç içinde sürekli bahaneler gösterilerek dava açıldığını söyledi.

Eşinin bütün davalardan beraat ettiğini vurgulayan Solmaz Erarslan, “Kendisine hep angarya işler verildi. Eşim ‘iki kişinin yapamayacağı işleri bana veriyorlar’ diye sitem ediyordu” diye konuştu.

Eşinin sıkıntılı günler geçirdiğini, bunun nedenini sorduğunda ise yanıt alamadığını anlatan Erarslan, “Yoğun ısrarlarım sonucunda, bana yaşadıklarını anlattı” dedi. Bu tür ırkçılık ve kafatasçılık ile bir yere varılamayacağını dile getiren Erarslan, “Komutanlar eşimle ast üst kavgası içine gireceğine ülke geleceğine kafa yorsunlar” şeklinde konuştu.

Solmaz Erarslan, eşinin 28 Nisan’daki eğitim toplantısında Komutanı Yüzbaşı Orçun Gültakan’a ‘sesini yükselttiği’ gerekçisiyle, savunması alınarak 5 gün hapis cezasına çarptırıldığını dile getirdi. Cezaya itiraz eden eşinin “Sizi bu kadar hiddetlendirecek ne gibi bir hatam oldu?” diye sorduğunu aktaran Solmaz Erarslan, komutanının “Arkadaş senin tipin, şeklin, duruşun ve mezhebin beni rahatsız ediyor, ben seni görünce kıl oluyorum” şeklinde yanıt verdiğini ifade etti.

Eşinin Alevi mezhebine mensup olduğunu öğrendikten sonra, komutanının eşini yıldırmaya yönelik çalışmalar içine girdiğini savunan Erarslan, eşinin babasının cenazesine katılmak için izin verilmediğini, araç sevk amirliği yaptırıldığını, sürekli nöbet tutturularak meslekten soğutulmaya çalışıldığını da anlattı. Erarslan, komutanının eşine “Üste saygısızlık” ve “Hoşnutsuzluk yaratmak” suçlamasıyla dava açtığını, ancak bunlardan beraat ettiğini belirtti. Eşinin tüm yaşadıklarını Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) bildirdiğini söyleyen Erarslan, sonucu merakla beklediklerini söyledi ve ekledi; “Kimsenin yaşadığı sıkıntıyı saklamaması gerek, günümüz Türkiyesi’nde bu tür baskı ve husumetlere dur dememiz gerek!”

Gezi Tutsaklarından Her İki Kişiden Birisi Alevi

CHP Cezaevi İnceleme ve İzleme Komisyonu’nun Kırıklar Buca F1 ve F2 Nolu Cezaevi ziyaretine ilişkin raporunda, tutuklu bulunan kişilerin genelde 20’li yaşlarda oldukları ve neredeyse hepsinin üniversite öğrencisi olduğu belirtildi.

Raporda, “Tutuklu ailelerinin ağırlıklı olarak Dersim kökenli oldukları görülmüştür. Her 3 Gezi tutuklusundan birinin Dersim doğumlu ya da kökenli olduğu tespit edilmiştir. Her iki kişiden birinin ise Alevi olduğu kaydedilmiştir” denildi.

CHP Cezaevi İnceleme ve İzleme Komisyonu’nun Kırıklar Buca F1 ve F2 Nolu Cezaevi ziyaretine ilişkin raporu açıklandı. Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Manisa Milletvekili Özgür Özel ve Muğla Milletvekili Nurettin Demir’den oluşan CHP Cezaevleri İnceleme ve İzleme Komisyonu Üyeleri, KESK Davası, Askeri Casusluk Davası ve Gezi tutuklularıyla yaptığı görüşmenin notlarını paylaştı.

CHP’li vekiller, 21-22 Ağustos’ta yapılan ziyarete 35 tutukluyla görüştü.

SOHBET HAKKI KISITLANIYOR

Yasanın esnekliğinden ve hapishane idarelerinin olumsuz tutumu nedeniyle, F Tipi hapishanelerde genellikle sohbet hakkının sınırlı uygulandığı vurgulanan raporda, haftada 10 saat olması gereken sohbet hakkının bazı hapishanelerde yer ve personel eksikliği gibi nedenlerle kısıtlandığı aktarıldı.

Uygulamada hiçbir şekilde tretmana tabi olmayan ve kısıtlanamayacak bir hak olan sohbet hakkının Buca cezaevinde kullandırılmamasının bir disiplin cezası olarak uygulanmaya başlandığının görüldüğü ifade edilen raporda, “Mahkumlar hücre cezası almış dahi olsa, bütün hakları mahrum edilse de sohbet hakkı mahrum edilemez” kuralının ihlal edildiği ve cezaevi yönetimi tarafından keyfi olarak sohbet hakkının kısıtlanmaya başlandığı belirtildi.

Ayrıca, daha önceden avukat görüşme odalarının dışarıdan görülmesi ya da dinlenmesi mümkün olmadığı belirtilen raporda, “Burada avukat görüşme odalarının duvarları yıkılmış yerine cam yerleştirilmiştir. Yan yana bütün odalar birbirini görebilecek hale getirilmiştir. Hatta bazı mahkumlar hakkında da ‘avukatı ile görüşmesinde şu şu ifadeleri söyledi’ şeklinde tutanakların bulunuyor olması, bu odalardaki konuşmaların personel tarafından dinlemeye açık olduğunu kanıtlamaktadır. Bizzat Komisyonumuz tarafından da odalar görülmüş olup, avukat müvekkil mahremiyetinin tamamen ortadan kaldırdığı tespit edilmiştir.

Ayrıca, yan yana oluşan odaların koridora bakan sonuncusuna one way vision cam takıldığı ve cezaevinin niyetinin dışarıdan içeriyi görmek olduğu anlaşılmıştır. Ancak takılan cam ters takıldığı için işlevsiz kalmıştır” denildi.

A.A.’ın rahatsızlanarak hayatını kaybettiği bilgisinin basında yer aldığı hatırlatılan raporda, A.A’nın önce 3 kişilik hücreden tek kişilik hücreye geçmek istediği ve daha sonrasında ise kendisini asarak intihar ettiği bilgisinin ortaya çıktığı belirtildi.

“POTANSİYEL SUÇLUDAN SUÇA DOĞRU GİDİLMEYE ÇALIŞILMASI”

Gezi Parkı olayları kapsamında İzmir’de tutuklanan kişilerle de görüşen heyet, görüşülen tutukluların tamamı kendilerine çok sayıda resim gösterildiğini, bunların sadece birinde yüzlerinin açık ve net olduğu, hatta bu resimlerin çoğunun 1 Mayıs, 8 Mart ya da çeşitli demokratik eylemlerde çekilmiş resimler olduğunu ifade ettikleri bilgisine yer verdi.
Görüşülen kişilerden ikisi hariç hepsinin ilk kez tutuklandığı belirtilen rapora şu şekilde devam edildi:

“Revire çıkmak ve doktora gitmek için bir aydır bekleyenler tutuklular bulunmaktadır.
Bir hücreden dışarıya aynı kişiye ortak mektup atmak isteyen bazı Gezi tutukluları 3 kişinin aynı zarfta mektup göndermesine yönetimin izin vermemesinden rahatsızlık duymaktadırlar.

Genelde 20’li yaşlarının başlarında olan ve neredeyse hepsi üniversite öğrencisi olan tutuklular, ağırlıklı olarak 9 Eylül Üniversitesi, bir kısmı da Ege Üniversitesi öğrencisidir.
Tutuklu ailelerinin ağırlıklı olarak Dersim kökenli oldukları görülmüştür. Her 3 Gezi tutuklusundan birinin Dersim doğumlu ya da kökenli olduğu tespit edilmiştir. Her iki kişiden birinin ise Alevi olduğu kaydedilmiştir.

İzmir’de diğer illere göre olayların sadece bir-iki gün sürmüş olmasına (31 Mayıs ve 1 Haziran) rağmen, İstanbul’da ve Ankara’da olanın çok üzerinde gözaltı ve tutuklama olduğu Komisyonumuzca tespit edilmiş, özellikle gözaltıların tutukluluğa dönüşme oranının çok yüksek olduğu görülmüştür.

Bir şiddet olayı ile ilgili (örneğin bir TOMA’nın kamerasının ya da bir Banka’nın ATM’sinin tahrip edilmesi) ilgili bir durumda bunu yapan kişinin fotoğraf görüntülerinin bulunması ya da şahitlerin sorgulanması beklenirken, Gezi tutukluları için olaylar boyunca zarar görmüş her şeyin dökümü yapılmış ve eldeki tüm tutukluların hepsi zararın tümünden sorumlu tutulmuştur.

Normal olarak “suçtan suçluya ve delillerden suçluya” gidilmesi beklenirken, Gezi tutukluları için farklı bir mantık çalıştırılmaktadır. Gerekçe olarak da bu kişilerin önceden katıldıkları eylemler, üye oldukları dernekler gösterilmektedir. Bu noktada, ‘potansiyel suçludan suça doğru gidilmeye çalışılması’ büyük bir haksızlık ve hukuksuzluğu anlamına gelmektedir.

Gezi eylemlerine katılan bu kişilerin eski katıldıkları eylemlerin bir suç ile ilişkilendirilmesi durumunda geçmiş eylemlerine ilişkin soruşturma açılması gerekirken, geçmişte gerçekleşen bu eylemlerin Gezi eylemlerine kanıt olarak gösterilmesi hukuk ve mantık dışıdır.

Gezi tutukluları zorla parmak izi vermek durumunda kalmış ve hepsi darp edilmekten şikayetçidirler. Hemen hepsinin parmak izlerinin alınması sırasında parmakları tek tek bileklerine kadar kıvrılmıştır ve bu yöntem kırık yapmayan ama can yakan yeni bir polis işkence yöntemi olarak ifade edilmiştir.”

“İZMİR’DE 5 BÖLÜMLÜK CADI AVI FİLMİNİN KRALINI ÇEKTİLER” 

Raporda, görüşülen tutukluların tamamına yakınının, “Cadı avı yapmayacağız” denilmesine rağmen, cadı avının ta kendisinin yapıldığını ifade ettikleri bilgisine yerildi. İzmir’deki 1 günlük çatışmaya 5 dalga haline operasyon yapıldığı belirtilen raporda, “Hala daha devam etmekte olduğu söylenmiştir. Bu 5 dalga operasyonun da kastederek tutuklular “İzmir’de 5 Bölümlük Cadı Avı Filminin Kralını Çektiler” tabirini kullanmaktadırlar” denildi.

Gezi tutuklularının, okudukları dergiler yüzünden bir şekilde yasadışı örgüt ile ilişkilendirildikleri iddiasına yer verilen raporda, bu dergilerin devlete yüzde 18 KDV ödediği hatta bu dergilerin hiçbir yasaklama olmadan cezaevine girebildiği ifade edildi.

Tutuklanan gençlerin önemli bir kısmının AK Parti Gençlik Kollarının sivil polislerle birlikte eylemler sırasında ellerinde sopalarla ve çekiçlerle kendilerine ve kamu mallarına saldırdıklarını ifade ettikleri belirtilen raporda, “Bu grupların durakları kırdıklarını, bazı yerlerin camlarına vurduklarını ve ‘Vur vur gezicilerin hesabına yazılıyor/ Vur vur gezicilerin üstüne kalır’ diyerek birbirilerine teşvik ettiklerini söyleyen Gezi Tutukluları kendilerinin ise bu gruba müdahale ettiklerini, ‘yapmayın arkadaşlar’ deyince de ‘Ya Allah Bismillah’ diyerek kendilerine saldırdıklarını belirtmişlerdir. Gezi tutukluları sonradan bu grubun AKP Gençlik Kolları olduğunu öğrendiklerini söylemişlerdir” ifadeleri kullanıldı.

“ADINI EZBERLEYEBİLECEK OLSAM, ZATEN OKULU BİTİRİRDİM”

Raporda, cezaevinde görüşülen tüm tutukluların, cezaevi şartlarının her geçen gün biraz daha ağırlaştığını ifade ettikleri ve yemeklerin genelde kötü olduğunu söyledikleri belirtildi.

Öğrencilerin bazılarının üye olmakla suçlandıkları örgütün ismini ilk kez duyduklarını söylerken, görüşülen öğrencilerden bir tanesi, “Üye olmakla suçlandığım örgüt Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi Marksist Silahlı Propaganda Birliği (THKP-C/ MSPB). Ben bunun adını ezberleyebilecek olsam, zaten okulu bitirirdim” dediği raporda yer aldı.

Tutukluların, taşıdıkları pankart, üye oldukları veya gittikleri derneğe göre ilişkilendirdiği bilgisi paylaşılan raporda, Tutukluların, Barikat okuyorsa, THKP-C ya da MLKP, Kızıl Bayrak okuyorsa, Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP), İşçi Kültür Evi’ne gidiyorsa, Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP), Partizan Okuyorsa, TKP/ ML TİKKO, Grup Yorum Konserine gitmiş ya da Yürüyüş okuyor ise DHKP-C gibi örgütlere üye oldukları gibi bir sonuç çıkarıldığı değerlendirmesinde bulunuldu.

“BENCE ESAS ERDOĞAN SOLCULARI TOPLAMAK İÇİN GEZİYİ FIRSAT BİLDİ”

Raporda tutuklu bulunan bazı kişilerin demeçlerine de yer verildi. Verilen demeçlere göre, S.G.Y.’nin gözaltına alınırken, kolu kırılıyor. Rapor ise aynı şahıs hakkında, “Gözaltı sırasında gördüğü işkence nedeniyle kolu kırılan kişi, parmak izi alınırken sürekli aynı kolunun zorlandığını, çok acı çektiğini, iki gün sonra ancak doktora yalvar yakar gidebildiğini ve kırık kolla iki gün geçirdiğini belirtmiştir” denildi.

M.P. simli bir başka tutuklu ile ilgili ise “Parmak izi alınması sırasında parmaklarını tek tek bileğine kadar kıvırdıklarını söyleyen M.P. 20 gün parmaklarının şiştiğini ifade etmiştir. Canı yanınca ‘insanlık onuru, işkenceyi yenecek’ şeklinde slogan atmış, bu sefer de boğazını sıkarak susturmuşlar” ifadesine raporda yer veriliyor.

E.İ. ismindeki bir şahıs ise yaşadıklarını şu şekilde anlatıyor:

“Biri 3 biri 5 yaşında olan iki kızımın ellerinden tuttum ve anneleri ile birlikte Gezi eylemlerine gittim. Şimdi burada polisle çatışmakla suçlanıyorum. 3 ve 5 yaşında iki çocukla nasıl çatışırım? Ama ben bunlara alışkınım. İzmir’in en mimli devrimcisi olduğum için her şeyde beni suçlarlar. Mesela 20-30 senedir hiç Tunceli’ye gitmedim. Ama TKP/ML TİKKO Dersim’de eylem yapar, polis beni götürür. Gitmediğimi ispatlarım salıverirler. Bu eylemi televizyondan dahi izlesem içeri alırlardı zaten beni.

Metris’te 1988 yılında tünel kazıp, kaçmıştım. O zamanın meşhur firarilerindenim. Bence asıl mesele şu. Recep Tayyip Erdoğan diyor ya hani ‘yasa dışı örgütler Geziyi fırsat bildi’ diye. Bence esas Erdoğan solcuları toplamak için Geziyi fırsat bildi.”

“BAKANA YUMRUK ATAN TUTUKSUZ, TOMA’YA YUMRUK ATAN TUTUKLU”

M.V. isimli bir şahıs ise “Bakana yumruk vuran tutuksuz, TOMA’ya yumruk atan tutuklu yargılanıyor, ben bir şey yapmadım, gittim TOMA’yı yumrukladım, çekil buradan dedim” şeklinde yaşadıklarını anlatıyor. Tutuklu bulunan M.V. mühendislik tamamlama sınavının kendisi cezaevindeyken açıldığını, sınava gitmek istediğini ancak ringin mazotu, jandarmanın kumanyası vs. derken kendisinden 1850 lira istendiğini ama para olmadığı için gidemediğini anlatıyor.

Raporda, Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nde okuyan H.P.’ye telefon dinlemesi yapıldığı ve Jeoloji Mühendisliği bölümünden hocalar ve öğrencilerle arazideyken telefonda kullandığı “Arazideyim, dolanıyorum dağlarda” ifadesi, “örgütün dağ kadrosunda yer alıyor zaman zaman araziye çıkıyor, dağa çıkıyor. Zaman zaman da şehre iniyor” şeklinde kayıtlarda yer aldığı belirtiliyor.

Din Dersine Girmeyen Alevi Öğrenciye Takdirname Yok!

Tüm dersleri pekiyi olan Nazlı Şirin El, girmediği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine Şube Öğretmenler Kurulu Kararı ile 5 üzerinden 2 verilerek bir üst sınıfa geçirildi. Nazlı, “Girmediğim derse bir verilmiş ardından da kurul bu notu iki yapmış. Benim takdirname almamam gerekir” dedi.

Eğitim- Sen Şube Başkanı Ali Paşa Şanlı, Süleyman Havva Kamışlı İlkokulu öğrencisi Nazlı Şirin El ve babası Hüseyin El ile birlikte şube binasında basın toplantısı düzenledi.
Laik eğitim ve laik yaşam hakkının hükümet tarafından ortadan kaldırılmak istendiğini öne süren Ali Paşa Şanlı şöyle devam etti:
“Bunun somut örneklerinden sadece biri de Türk Dünyası Kültür Başkenti olan ilimiz Eskişehir’de yaşanmaya devam etmektedir. Nazlı Şirin El, Alevi inancına sahip olması nedeniyle geçen yıl, Havacılar İlköğretim Okulu’nda Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersine laik eğitim hakkını kullanarak girmeyerek bunu yargıya taşımış ve bundan dolayı bir üst sınıfı geçmede sorunlar yaşamıştı. Yargı sürece halen devam etmektedir. Yaratılan kamuoyu sonucunda öğrenci Şube Öğretmenler Kulu Kararı ile bir üst sınıf olan 7’nci sınıfa geçirilmişti. İnancı nedeniyle okulunda yaşadığı psikolojik baskı ve okul yönetimi ve öğretmenlerin yeterince sahiplenmemesi nedeniyle 2012- 2013 eğitim ve öğretim yılında önce Mehmet Gedik ardından da Süleyman Havva Kamışlı İlköğretim Okulu’na naklini yaptırarak eğitimine orada devam etmek zorunda kalmıştır. Öğrencinin karnesinde tüm derslerin notu pekiyi ve bu yıl da Şube Öğretmenler Kurulu Kararı ile 8’inci sınıfa geçirilmiştir. Öğrenci sadece Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersine girmediği için, geçen yıl da, bu yıl da almayı hak ettiği ‘Teşekkür’ ve ‘Takdirname’ler kendisine verilmeyerek mağduriyeti sürmektedir. Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri başta olmak üzere Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’yı Nazlı Şirin El’in mağduriyetini gidermeleri için hemen gereği yapmaya davet ediyoruz. Yoksa onlar da bu mağduriyetin sorumluları olacaklardır.”
‘KIZIM PSİKOLOJİK BASKI GÖRDÜ’
İnşaat işçisi baba Hüseyin El de, kızı Nazlı’nın Din Kültür ve Ahlak Bilgisi derslerine girmediği için okulunda psikolojik baskı gördüğünü öne sürdü. Baba El, kızının Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması için İdare Mahkemesi başvurduklarını ve davanın halen devam ettiğini söyledi.
GEÇEN YIL KARNE VERİLMEDİ
Nazlı Şirin El geçen yıl kendisine karne dahi verilmediğini söyledi. Bu yıl karne aldığını, ancak hak ettiği takdirnameyi kendisine vermediklerini anlatan Nazlı Şirin El şöyle konuştu:
“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine hiç girmedim. Buna rağmen bu ders için bana birinci dönem bir, ikinci dönem de bir notu verilmiş. Şube öğretmenler kurulu da bu biri 2 yapıp beni bir üst sınıfa geçirdi. Ayrıca girdiğim bütün derslerimin notu pekiyi. Takdirname almam gerekiyor. Ben takdirnamemi ve geçen yıl bana verilmeyen karnemi istiyorum.”

Dikmen’de havaya ateş eden Alevi dedesine 52 yıl hapis istemi

Dikmen’de yıkım için gelen ve halkın üzerine ateş açan saldırganları uzaklaştırmak için havaya ateş açan Alevi dedesi İbrahim Seven hakkında 52 yıla kadar hapis cezası istendi.

Dikmen Vadisi halkı üzerine ateş açıldığı için havaya ateş eden Alevi dedesi

İbrahim Seven hakkında, 52 yıla kadar hapsi istenen iddianame hazırlandı.

Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek’in evleri için direnen vadi halkını ideolojik eylemler yapmakla suçlaması ve direnişe devam etmeleri durumunda ceza alacakları tehdidinde bulunması “İddinameyi Gökçek mi hazırladı?” sorusunu akla getidi. “Kasten adam yaralama”, “mala zarar verme” ve “ruhsatsız silah taşıma” suçları gerekçe gösterilen iddianameye ilişkin Seven’in avukatı Ender Büyükçulha, “Ethem Sarısülük’ün tüm kamera ve isanların gözü önünde öldürülmesi olayında, ‘meşru savunma’dan söz eden savcılığın; evini, yuvasını savunan yurttaşlar için böyle bir ceza talep etmesi adalete duyulan inancı bir kez daha sarsmıştır” yorumu yaptı.

Yıkım ekipleri, Dikmen Vadisi’ne 14 Mart tarihinde kadınlı çocuklu direniş gösteren halkın üzerine silah sıkmıştı. Silah seslerine çok yakında bulunan polis karakolundan dahi müdahale edilmemesi dikkat çekmişti. Yıkım için gelen ekip, halkın direnişi karşısında yine geri çekilmek zorunda kalmıştı. Aynı günün akşamı vadi halkından Alevi dedesi İbrahim Seven, silah çektiği için evinden alınmış, ardından da tutuklanmıştı. Savcılıkta, yıkım ekiplerinin pala ve tüfekle görüntülenmesine karşın bir kişi hakkında dava açıldı. Cumhuriyet Savcısı Halis Özmen’in hazırladığı iddianamede, 11 kişinin yaralanmasının yanı sıra “tabanca bulundurmak” ve “mala zarar vermekle” suçlanan Seven’in, 16 yıldan 52 yıla kadar hapsi istendi. Seven’in avukatı Ender Büyükçulha, vadideki yıkımın hukuki ve meşru olmadığını kaydetti. Ankara’nın göbeğindeki bir mahallenin elleri silahlı bir grup tarafından basıldığını söyleyen Büyükçulha, “Bölgede yaşayanların malına, canına ve çocuklarına kastedilmiştir. Orada yaşayanlar en fazla meşru savunma haklarını kullanmıştır” değerlendirmesini yaptı. Gezi olaylarının ikinci gününde polis kurşunuyla yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ü anımsatan Büyükçulha, “Ethem tüm kamera ve insanların gözleri önünde öldürüldü. Bu olayda ‘meşru savunmadan’ söz eden savcılığın; evini, yuvasını savunan yurttaşlar için böyle bir ceza talep etmesi adalete duyulan inancı bir kez daha sarsmıştır” diye konuştu.

Aleviler Manisa’da Büyük Cemevi İstiyor

ALEVİ Kültür Dernekleri Manisa Şube Başkanı Sevim Savunmaz, kendilerini ziyarete gelecek belediye başkan adaylarından tek taleplerinin büyük cemevi olacağını belirterek, “Artık bizi yok sayanı biz de yok sayacağız” dedi.

Alevi Kültür Dernekleri Manisa Şubesi Başkanı Sevim Savunmaz, 2014 yerel seçimlerinde Manisa Büyükşehir ve ilçe belediye başkan adaylarından Alevilerin beklentilerini anlattı. Manisa’da, yaklaşık 60 bin Alevinin yaşadığını belirten Savunmaz, en önemli ihtiyaçlarının büyük bir cemevi olduğunu söyledi.

Belediye başkanı adaylarının vizyonlarında ve hedeflerinde inançlara saygılı bir anlayışa yer vermeleri gerektiğine vurgu yapan Savunmaz şunları kaydetti:

“Geçen yerel seçim öncesinde de ziyaretimize gelen adaylara aynı talebimizi iletmiştik. Şu an kullandığımız tek cemevimiz yetersiz. Manisa’ya büyük bir cemevi yapılması veya bize yer gösterilmesini istemiştik. İsteğimiz yerine getirilmedi. Mevcut siyasi iktidar gibi yerel iktidarlar da Alevileri hep geri plana itti. 2014 yerel seçimlerinde hangi partiden olursa olsun kendilerini ziyarete gelecek belediye başkan adaylarına cemevi konusundaki isteğimizi bir kez daha ileteceğiz. Cemevi yapılacağının sözünü kim verirse ve kararlı olduğuna inanırsak desteğimiz onun yanında olacak. Artık bizi yok sayanı biz de yok sayacağız. Kimse Aleviler’in desteğini küçümsemesin.”

Veli Baba Cemevi törenle açıldı

Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Küçükyapalak Köyü Veli Baba Cemevi Kültür ve Dayanışma Derneği, düzenlenen törenle hizmete açıldı.

Cemevi, Küçükyapalak Köyü Veli Baba CemeviKültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Ali Öztürk’ün açış konuşmasıyla başladı. Konuşmasında birlik beraberliğin önemine değinen Ali Öztürk, “Bundan tam 3 yıl evvel yapılamaya başlanan dayanışma ve kaynaşma gecelerinde atılan bir fikir beni derinden etkiledi. Ali Sayın’ın cemevi fikriydi. Cemevi’nin olmaması köyümüz için büyük bir eksiklik ve ihtiyaçtı. Bu eksikliği gidermek için köylülerimiz ile toplantı yaptık. Ve Cemevi yapılması için karar kıldık. Şimdi bakıyorum çalışmalarımız güzel sonuçlandı. Cemevi’nin yapımında emeği geçen herkese çok teşekkür ederim” dedi.

 

Yapılan konuşmaların ardından Küçükyapalak Köyü Veli Baba Cemevi Kültür ve Dayanışma Derneği’nin açılış kurdelesi Sinan Dede tarafından yapılan dua eşliğinde, gelen konuklarla birlikte kesildi.

Açılış töreni, semah gösterisinin ardından sona erdi.