Ana Sayfa Blog Sayfa 6448

Banaz’da Pir Sultan anılacak

Pir Sultan Abda l2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenen 23. Pir Sultan Abdal Geleneksel Kültür Etkinlikleri Banaz’da yapılıyor.  23- 24 Haziran tarihlerinde yapılacak etkinlik kapsamında Hacıbektaş Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy da katılacak. Çok sayıda değerli sanatçının katıldığı kültür etkinliklerinde kadın ve gençlik örgütlenmesi de tartışılacak.

Geniş bilgi için:  0507. 945 84 66/ 0312. 433 50 54

Üç federasyon ortak açıklama yaptı

Alevi hareketinin farklı kesimlerini temsil eden üç federasyon ilk kez yazılı ve ortak bir açıklama yaptı. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı nedeniyle yapılan açıklamayı bünyesinde Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri ve Alevi Kültür Dernekleri’ni barındıran Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF),  bünyesinde CEM Vakfı ve Eskişehir HBVKV gibi kuruluşları barındıran Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF) ve bünyesinde Şahkulu, Karacahmet ve Erikli Baba gibi dergahları bulunduran Alevi Dernekleri Federasyonu (ADF) yaptı.

Bu üç federasyon (ABF, AVF, AKD) yarın (19 Haziran) saat 14’de Cem Vakfı  Yenibosna Cemevi’nde (Zafer Mah. Ahmet Yesevi Cad. No: 290 Yenibosna / İSTANBUL) ortak bir Basın Toplantısı düzenliyorlar.

* * *

Ortak açıklama şöyle:

ABF, AVF, ADF:  “Bu Dava, İnsanlık Davasıdır…”

Ülkemizde yakın dönemde Ortaca‘dan başlayarak, Hekimhan, Kırıkhan, Çorum, Malatya, Sivas, Erzincan, Maraş, Sivas Madımak, Gazi ve Ümraniye katliamları ile  Başbağlar gibi çok sayıda “Kitlesel Katliam” yaşanmıştır. Büyük  çoğunluğu  Alevilere yönelik olan bu katliamlar, toplumumuzun sağduyusu ve  geleneksel barışçı tavrı sayesinde karanlık odakların amaçladığı çatışmalara dönüşmemiştir.

Yaşanan bu katliamlar, ülkemizdeki toplumsal vicdanı tatmin edecek biçimde araştırılmamıştır.  Yargı süreçlerinde gerçek nedenler ve sorumlular ortaya çıkarılamamış, toplumumuz bu kitlesel katliamlar ile henüz gerektiği gibi yüzleşememiştir.

Mevcut durum bu iken 13 Mart 2012 Tarihinde Madımak katliamı ile ilgili davayı gören mahkeme Madımak katilleri için “Zaman aşımı kararı” vermiştir. Başbakan’ın “zaman aşımı kararı” sonrası “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun.” demesi  ise, zaman aşımı kararından daha yaralayıcı olmuştur.

Bu katliamlar,  nedenleri ve sonuçları ile yeterince açıklığa kavuşturulmadıkça, gerçekler ortaya çıkarılmadıkça,  harcanan çabalara rağmen demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile işlemesinin önünde  birer  engel olarak kalmaya devam edeceklerdir.

Madımak katliamının 19.yılında canlarımızı anmaya hazırlandığımız bu günlerde kamuoyundan  ve siyasi partilerimizden talebimiz;  ülkemizde büyük acılara neden olan bu kitlesel katliam zincirini tüm boyutları ile inceleyecek  bir  T.B.M.M. ARAŞTIRMA KOMİSYONU’nun  en kısa zamanda oluşturularak faaliyete geçirilmesidir.

Bu insanlık sorununun çözümü için, Türkiye toplumunun duyarlı kesimlerinin, medyamızın ve kamuoyumuzun da gereken katkı ve desteği sağlayacağına inanıyoruz.

Sivas  katliamında  yaşamlarını kaybeden canlarımızı  2 Temmuz 2012 Pazartesi günü yurtiçinde, yurtdışında ve  Sivas Madımak’ta   bir kez daha anacağız.

Ülkemizde farklı etnik ve inançsal kesimlerin toplumsal barış içinde özgürce ve kardeşçe yaşaması amacıyla sorunlarımız ile yüzleşmek, karanlıkları aydınlatmak için çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

16 Haziran 2012

Alevi Bektaşi Federasyonu, Genel Başkan Selahattin Özel    

Alevi Dernekler Federasyonu, Genel  Başkan Hüsniye Tahmaz

Alevi Vakıflar Federasyonu, Genel başkan Doğan Bermek

Demirtaş: AKP, Alevi sorununu Alevisiz çözmek istiyor!

BDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, Mersin’de, Alevi kanaat önderleri, aydın, yazar, sanatçı ve Alevi dernekleri temsilcileri ile ‘diyalog toplantısında’ bir araya geldi. Demirtaş, “Devlet, şu anda Aleviliği de Alevi sorununu da Alevileri de dışarıdan tanımlama ve kendince sınırlama çabası içindedir. Alevilik, Alevi toplumu adına dışarıdan tespitler yapıp, onlar adına söz söylemek, onların inançlarını tarif etmek, egemen bir zihniyetle, onları hiçleştirerek, ötekileştirmeye çalışmak, yanlış veya hatadan çok hakarettir. Alevilik inancını tarif etmek, devletin veya Diyanet’in işi ve haddi değildir” dedi.

BDP’li Akdeniz Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşen Diyalog Toplantısı, Mersin Oteli’nde yapıldı. Buluşmaya, BDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, BDP PM üyesi ve Eşgenel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, PM üyesi Ramazan Yıldız, BDP İl Eşbaşkanları Aynur Aşan ve Musa Kulu, Akdeniz Belediye Başkanı M. Fazıl Türk, Alevi kanaat önderleri, akademisyen, aydın, yazar ve sanatçılar katıldı. Toplantının ev sahibi olarak, buluşmaya katılımları dolayısıyla BDP Eşgenel Başkanı Demirtaş ve tüm konuklara teşekkür eden Akdeniz Belediye Başkanı Fazıl Türk, buluşmanın önemine dikkat çekti. Türk, “Biraz gecikmeli de olsa Mersin’de bir araya gelmemiz, bizler için bir onurdur. Umarım bundan sonra kalan süreyi çok daha verimli değerlendirebilir ve sürekli bir diyalog içinde oluruz” dedi.

ÇÖZÜME ALAN AÇILMIYOR

Toplantıda BDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş ise, Alevi kanaat önderleri, aydın, yazar ve sanatçılara, toplantıya katılımlarından ötürü teşekkür ederek sözlerine başladı. “Tarihsel olarak 500 yıllık bir geçmişi olan Türkiye’de de kronikleşen bir sorunu tartışacağız, daha doğrusu dinleyeceğiz” diyen Demirtaş, “Alevi yurttaşların sorunlarının geldiği noktada, partimiz de dâhil tüm partilerin, kendini gözden geçirmesinin, eksik ve yetmezliklerini masaya yatırma zamanı gelmiştir. Yoksa BDP, Türkiye’nin bütün farklı kesimlerinin, tüm ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, politikasını, muhalefetini zaten yürütme çabası içindedir. Bu nedenle sizlerin düşünceleriniz ve eleştirilerinizden faydalanacağız. Alevi sorununun, Kürt sorununda olduğu gibi belki de en can alıcı noktası, sorunu yaşayanlara çözüme dair politikada yer, alan açılmıyor olmasıdır. Kürt sorununda da durum benzeridir. Kürtlerin hangi haklara sahip olması gerektiği, yine dışarıdan, Kürtlere rağmen, Kürtler sürece dâhil edilmeden, temel aktör olarak ele alınmadan Kürtler adına belirlemeler yapılıyor. Aynı şekilde devlet, şu anda Aleviliği, Alevi sorununu ve Alevileri dışarıdan tanımlama çabasındadır” şeklinde konuştu.

ALEVİLİĞİ TARİF ETMEK DEVLETİ VE DİYANETİN HADDİ DEĞİL

BDP olarak, bu tür hatalara düşmek istemediklerinin altını çizen BDP Eşgenel Başkanı Demirtaş, “Her şeyden önce Alevilik, Alevi toplumu adına dışarıdan tespitler yapıp, onlar adına söz söylemek, onların inançlarını tariflemek, hak ve özgürlüklerini Alevi toplumunun talep ve istekleri dışında, egemen bir zihniyetle, onları hiçleştirerek, yine ötekileştirerek tariflemeye çalışmak, bir yanlış veya hatadan çok bir hakarettir. Alevilik inancının ne olup olmadığını tarif etmek, devletin işi ve haddi değildir. Diyanet işlerinin ne görevi, ne yetkisi ne de haddidir. İnsanların inancının inanç olup olmadığı, din olup olmadığı, mezhep olup olmadığı, ibadethanelerinin ibadethane olup olmadığı tartışmasının yürütülüyor olması bile utanç vericidir” ifadelerini kullandı.

ALEVİLER AKP’NİN TEKÇİ YAKLAŞIMINA TESLİM OLMADI

AKP’nin fiyaskoyla sonuçlanan Alevi Çalıştayları’na da atıfta bulunan Demirtaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “500 yıllık Alevi sorunu, son birkaç yılda hiç olmadığı kadar devlete çözümü dayatan bir noktaya ulaşmıştır. Alevi toplumu, Dersim’de, Koçgiri’de, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de yaşadığı katliamlar ve Yavuz Sultan’dan bu yana yaşadığı baskı ve katliamlar nedeniyle bölünmüşlük, parçalanmışlık ve bunun karşısında direnememe gücü nedeniyle maalesef Alevi Sorunu, Türkiye ve dünyanın gündemine taşınamıyordu. Ama son birkaç yıldır çok güçlü bir Alevi muhalefeti, meydanları dolduran, sokakları inleten, hükümeti zorlayan ve tek başına gündem belirleyen bir noktaya ulaşmıştı. Dolayısıyla AKP iktidarının gerçekleştirdiği Alevi Çalıştay’ı, ‘lütfen, bir armağan olarak’ sunulmuş bir şey değildir. Ortaya çıkmış büyük bir güç ve enerjinin, gittikçe büyümekte olan Alevi muhalefetinin içinin boşaltılması, gazının alınması ve bu vesileyle tartışmaların sürüncemede bırakılması harekâtıydı. Nihayetinde Alevi kesimi, AKP’nin tekleştirici, ırkçı, milliyetçi yaklaşımına teslim olmadı. Bizler açısından bu son derece değerli bir duruştur. BDP, Alevi toplumunun değiştirici, devrimci, dönüştürücü gücünü saygıyla karşılıyor ve Alevi toplumu kendi geleceğiyle ilgili söz söyleyecekse, tek söz hakkı Alevi toplumundadır’ diyor.”

EN BÜYÜK TEHLİKE AKP ZİHNİYETİ

Demirtaş, HES projeleri ve kentsel dönüşüm uygulamaları adı altında Dersim ve daha birçok kentte yapılanın kültürel soykırım olduğunu, inanç ve kutsal mekânların yok edilmesinin bilinçli bir politika olduğunu vurguladı. Demirtaş, şöyle dedi: “Şu an da biz, Türkiye’de en büyük tehdidin, AKP’nin demokrasi, çoğulculuk söylemi altında tekleştirme ve tüm toplumu kendi ideolojik çerçevesinde, siyasal İslam’ın egemenliği altında teslim alma politikası olarak görüyoruz. Bu son derece tehlikeli bir politikadır. Türkiye toplumu, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana yaşadığı bütün sorunları, bu zihniyet nedeniyle yaşıyor. İnsanları tekleştirip, inançlarını, kimliklerini, etnisitelerini yok sayarsanız, o toplumda asla ama asla barışı sağlayamazsınız. Biz bu nedenle AKP’nin politikalarının doğru tespiti ve teşhirinin, çözüme giden yolda önemli olduğunu düşünüyoruz.”

ÖNÜMÜZDE 2 TEMMUZ VAR

AKP türü partiler ile sağ ideolojilerin yıllardır topluma pompaladığı, ‘Sünni-Alevi Çatışması’ ve bunun üzerinden oluşturulan siyasete de işaret eden Demirtaş, “Aslında bu söylem ve politikanın ne kadar boş olduğunu, biz Roboski Katliamı sonrasında gördük. Alevi dedelerinin, inanç önderlerinin katliama duyarsız kalmayarak, bizzat Roboski köyüne gidip yurttaşların acısını paylaşması, katliamı lanetlemeleri, aslında Alevi-Sünni sözde geriliminin ne kadar devlet merkezli olduğunu göstermiştir. Ve oradaki insanlar da bu ziyaretten son derece memnun kalmışlardır. Ziyaret bölgeyi de çok etkilemiştir. O sembolik ziyaret, tek başına Alevi-Sünni ezilenlerin arasında ne kadar büyük bir dayanışma ihtiyacının olduğunu da göstermiştir. Şimdi önümüzde 2 Temmuz var. Bizce Alevi katliamlarına en büyük tepki ve lanetlemeyi Sünni yurttaşlar göstermelidir. Bu tepki bugünkü devlet ve AKP politikalarının boşa çıkarılması açısından çok önemli olacaktır.”

16 Haziran 2012

Demirtaş, Mersin’de Alevi Çalıştayı’na Katıldı

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Kürt sorununun çözümü konusunda diyaloğa kapalı olmadıklarını belirterek, “Diyaloğa kapalı olan biz değiliz. Diyalog köprülerini dinamitleyen, bombalayan AKP’nin kendisidir” dedi.- Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Kürt sorununun çözümü konusunda diyaloğa kapalı olmadıklarını belirterek, “Diyaloğa kapalı olan biz değiliz. Diyalog köprülerini dinamitleyen, bombalayan AKP’nin kendisidir” dedi.

BDP Genel Başkanı Demirtaş, partisinin düzenlediği Alevi Çalıştayı’na katılmak üzere Mersin’e geldi. Mersin Oteli’nde düzenlenen toplantıya Demirtaş’ın yanı sıra BDP’li Akdeniz Belediye Başkanı Mehmet Fazıl Türk ile Mersin’deki Alevi toplumunun kanaat önderleri, aydınları ve sanatçıları katıldı. Toplantının başında bir konuşma yapan Demirtaş, devletin şu anda Aleviliği de, Alevi sorununu da, Alevileri de dışarıdan tanımlama çabası içerisinde olduğunu öne sürerek, “Alevi toplumu adına dışarıdan tespitler yapıp, onlar adına söz söylemek, inançlarını tariflemek, onları içleştirerek yine ötekileştirerek tariflemeye çalışmak bir yanlıştan çok hakarettir. Alevi inancının ne olup olmadığını tariflemek devletin işi değil, haddi de değildir. Diyanet İşleri’nin ne görevidir, ne yetkisidir ne de haddidir. 500 yıllık Alevi sorunu son birkaç yıl içerisinde hiç olmadığı kadar devlete çözümü dayatan bir noktaya ulaşmıştır” diye konuştu.

“DİYALOG KÖPRÜLERİNİ DİNAMİTLEYEN AKP’NİN KENDİSİDİR”

Açılış konuşmasının ardından basın mensuplarının gündeme ilişkin sorularını yanıtlayan Demirtaş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorununun çözümü konusunda BDP’nin diyaloğa kapıları kapattığı yönündeki eleştirileriyle ilgili olarak, BDP’nin müzakere ve diyalogla ilgili ilkesel şartları ve duruşları olduğunu söyledi. Demirtaş, şunları söyledi:

“Biz diyoruz ki, biz evet diyalog ve müzakereyi oluşturmak için zemin hazırlayalım birlikte. Yani mesele bir odaya girip konuşmak değil ki. 8 milletvekili tutuklu parlamentoda, bunların 5’i BDP’li, bir milletvekilimiz haksız bir şekilde düşürüldü, AKP tarafından gasp edildi. 8 bin üyemiz, yöneticimiz, belediye başkanımız tutuklu ve her gün yenileri tutuklanıyor, dava açılıyor. Önce bu zemini düzeltmemiz lazım, diyaloğa, müzakereye uygun hale getirmemiz lazım. Şimdi AKP bir yandan ‘ben çözmek istiyorum, görüşmek istiyorum’ söylemi üretirken, öbür yandan BDP’nin altını boşaltmaya, içini oymaya çalışıyor. Daha geçen hafta Van’daki belediye başkanlarımız tutuklanarak cezaevine kondu. Her gün bir ilde KCK adı altında BDP operasyonları yapılıyor. Dolayısıyla diyaloğa kapalı olan biz değiliz, diyalog köprülerini dinamitleyen, bombalayan AKP’nin kendisidir.”

Bu şartlarda BDP’nin müzakere ve diyalog yürütemeyeceğini savunan Demirtaş, şöyle devam etti:

“Karşımızda bir çözüm zihniyeti, anlayışı, konuşarak sorunu çözmek isteyen bir politika yok ki. Teslim almak isteyen, çaresiz bırakmak isteyen, önümüzde işte minnet duygusuyla karşımıza geleceksiniz diyen bir anlayış var. BDP de böyle bir anlayışı kabul etmeyince Başbakan öfkeleniyor, öfkesinin nedeni budur diye düşünüyorum. Yoksa diyalog kapılarımız kapalı değil. İlkesel çerçevede biz müzakere ve diyalogla sorunun çözümünden yanayız ama oyalama, aldatma, kandırma, taktik hamlelere de artık karnımız toktur bizim.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın İmralı’da olup olmadığı yönündeki görüşünün anımsatılması üzerine de Demirtaş, MHP’nin bu söyleminin ilginç olduğunun altını çizerek, “Bir bilgiye dayanarak mı konuşuyorlar doğrusu bilemiyoruz ve o açıklama yapıldığı andan itibaren bizim kaygılarımız daha da artmıştır. Gerçekten biz de soruyoruz, Sayın Öcalan İmralı’da mı? MHP’nin bu açıklamasından sonra biz daha fazla tedirgin olduk. Adalet Bakanlığı’nın bu konuda tatmin edici bir açıklama yapması lazım veya Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun derhal İmralı’ya gidip inceleme yapmasına olanak tanınması lazım” ifadelerini kullandı.

“ÖCALAN’A EV HAPSİ KONUSUNDA HÜKÜMET DAHA NET CEVAPLAR VERMELİ”

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın bir televizyon kanalındaki “Terör örgütünün silah bırakmasıyla belki Öcalan’a ev hapsi konuşulabilir” açıklamasının hatırlatılması üzerine Demirtaş, bu konunun muhatabının BDP olmadığını söyledi. Bu konuya doğrudan cevap verecek veya bu çağrıya karşılık verecek olanın PKK’nın kendisi olduğunu savunan Demirtaş, şunları söyledi:

“Bu konuda kendileri bir cevap vereceklerse hep birlikte duyarız. Ama şunu biliyoruz; Oslo ve İmralı görüşmeleri sonrasında oluşturulan bir yol haritası ve protokol vardı ve bildiğimiz kadarıyla o yol haritasında, protokolde silahsızlanmayı da içeren bir süreç tarifi yapılıyordu. Dolayısıyla Sayın Bülent Arınç’ın yeni bir yol haritasından söz ediyor olmasını biz çok anlayamadık. Yani ortaya bir yol haritası çıksın, bu yol haritasının bir parçası olarak ev hapsi de olabilir dediğine göre herhalde mevcut ellerindeki yol haritasına bir eleştirileri ve bir önerileri var. Bu her neyse, bunu bence kamuoyuna açık bir şekilde yapmalılar. Çünkü ortada bir karışıklık yok. Ortada bir yol haritası var, protokol var. Buna ilişkin bizce hükümet daha net cevaplar verip, kamuoyunu bu konuda bilgilendirirse belki bizler de BDP olarak o sürece katkı sunma konusunda daha yardımcı olabiliriz diye düşünüyorum. Ama bu haliyle çağrının muhatabı PKK’dır ve 11 aydır İmralı’da tecritte tuttukları Sayın Öcalan’dır. BDP bu konuda ancak süreç ilerlerse destek olabilir.”

BDP’nin örgütün yanında yer aldığı eleştirilerini de yanıtlayan Demirtaş, BDP’nin PKK ile arasında hiçbir zaman organik bir bağı olmadığını savunarak, “Bizi doğrudan PKK ile aynıymış gibi göstermek büyük bir hatadır, yanlıştır. Öyle olsaydı inanın ki, bunu ifade etmekten herhalde çekinmezdik. Bu bir gerçeklik değil, PKK ile BDP arasında hiçbir zaman organik bağ olmadı” dedi.

Başbakan Erdoğan’ın BDP ile MHP’nin aynı çizgide olduğu yönündeki söylemlerini de değerlendiren Demirtaş, şunları söyledi:

“Başbakan, MHP ve BDP’yi aynı çizgide görüyorsa geometri bilgisi eksik, çizginin ne olduğunu bilmiyor kendisi. Tavsiye ediyorum önce geometriyi öğrensin, ondan sonra iki parti aynı çizgide mi değil mi tartışma yürütsün. BDP bugüne kadar yürüttüğü mücadele ile Türkiye’deki bütün ezilenlerin sadece Kürt halkının değil, Alevilerin, işçilerin, emekçilerin, kadınların, öğrencilerin, çiftçilerin, herkesin sesi soluğu olmaya çalıştı. Elbette ki, AKP’nin bundan rahatsız olması son derece doğaldır. Yani toplum üzerinde hücrelerine kadar egemenlik kurmaya çalışan bir partinin BDP’den rahatsız olması normaldir. Fakat bizim bu konudaki muhalif duruşumuzu ve etki gücümüzü kırmak için ısrarla bizi MHP ile, öbür hafta CHP ile, olmadı öbür partiyle yan yana getirmeye çalışması Başbakanın kendi acizliğidir, çaresizliğidir.”

‘Uluslararası Dersim Mahkemesi kurulmalı’

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda beşincisi yapılan Dersim 35-38 Soykırım Konferansı’nın sonuç bildirgesi açıklandı. Konferans, “Uluslar arası Dersim Mahkemesi”nin kurulması ile Türkiye Devleti, AB ülkeleri, ABD ve Rusya Federasyonu’nun elinde bulunan Dersim soykırımına ilişkin tüm arşivleri açmasını istedi.
7 Haziran’da yapılan Uluslar arası Dersim 35-38 Soykırım Konferansı’nın sonuç bildirgesi AP Sol Grubu ve Dersim Yeniden İnşa Cemiyeti tarafından açıklandı. Konferans, Sol ve Yeşiler Parlamento gruplarının ev sahipliğinde yapılmış ve bir çok çevreden tanınmış isimler katılmıştı.
TÜRKİYE SOYKIRIMLA YÜZLEŞMELİ, ÖZÜR YETMEZ
Sonuç bildirgesine göre, önemli konuların tartışıldığı konferansta, katılımcıların çoğunluğu şu tespitleri yaparak önemli noktaların altını çizdi:
“1935-38 yılları arasında Dersim’de yaşanan ve 70 ile 90 bin kişinin ölümüne neden olan vahşeti jenosit olarak görüyor ve tanımlıyoruz.
Konferans bileşenleri olarak, Dersim jenositinden 74 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Sayın Recep Tayyip Erdoğan; 1938’de Dersim’de yaşananların ‘katliam’ olduğunu, katliamda 50 bin kişinin infaz edildiğini kabul etmesi ve dolaylı da olsa Dersim halkından ‘özür’ dilemesini önemli bulmakla birlikte, yeterli olmadığı düşüncesindeyiz.
Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni; Willy Brandt’ın ülkesine saygınlık kazandıran davranışı göstermeye, çağdaş dünyanın yaptığı gibi soykırımla yüzleşmeye, soykırımdan kaynaklanan maddi ve manevi kayıpları gidermeye, halen yürürlükte olan inkar, imha, asimilasyon politikalarına derhal son vermeye çağırıyoruz. Dersim soykırımında sorumluluğu bulunan devletleri de tarih ve insanlıkla yüzleşmeye davet ediyoruz.”
PLANLI, PROGRAMLI BİR SOYKIRIM UYGULANDI
Yine sonuç bildirgesinde konferans bileşenlerinin şu tespitleri yaptığı belirtiliyor:
“Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en kapsamlı jenosidini 1937/38 yıllarında Dersim’de gerçekleştirmiştir. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey tarafından 2 Şubat 1926 yılında hazırlanan rapor, 25 Aralık 1935 yılında çıkarılan, aynı yılın 31 Aralık ayında yürürlüğe giren  ‘Tunceli Kanunu’, 4.
Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından imzalanan “Dersim Tenkil Kararları”, onlarca yıl
sonra açılan Genelkurmay Belgeleri, TBMM’nin konuşma tutanakları, döneme ait çeşitli resmi belgeler, tanık ve mağdurların anlatımları bu jenosidi kanıtlamaktadır. Bu uygulamalar ve sonuçları, BM’nin soykırımı tanımı ve önlem yasası ile birebir örtüşmektedir.
Yukarda atıfta bulunulan belgeler gösteriyor ki; devlet Dersim’de planlı, programlı bir Jenosit uygulanmış ve Dersim Jenosidi üzerinden 75 yıl geçmesine rağmen; yüzleşme halen sağlanmamıştır. Bizler Konferans bileşenlerinin çoğunluğu olarak; Avrupa Birliğine üye olmak isteyen, dünya barışına hizmet ediyorum iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Dersim Jenosidi ile yüzleşmesi, kendi iç barışını sağlaması, çağdaş evrensel kriterlere uyması, demokratik, çoğulcu ve insan haklarına saygıyı esas alan bir politika izlemesi, kendisinden beklediğimiz en asgari adımdır.”
Konferans bileşenlerinin talepleri ise şöyle:
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1935-38 yılları arsında Dersim’de yaşanan ve 70 ile 90 bin arasında insanın hayatına mal olan vahşeti Birleşmiş Milletler “Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Konvansiyonuna” göre “soykırım” olarak tanımalı,
2. Yüzleşmenin çağdaş dünya normlarına göre olabilmesi için; bağımsız çevrelerden oluşturulacak Hakikatleri Araştırma ve Adaleti Sağlama Komisyon’u kurulmalıdır. Soykırımı tüm yönleriyle araştıracak ve yetki sahibi olacak bir Komisyonda TBMM’de kurulmalı ve Dersim’den Roboski’ye kadar ülke tarihinde yaşanan katliamları gündemine almalı.
3. Uluslararası Dersim Mahkemesi kurulmalı,
4. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Dersim Jenosit’inde uluslararası hukuktan doğan sorumluluklarının gereğini yerine getirilmeli. Dersimlilerin haklarının iadesi, tazmini için adım atmalı,
5. Jenosittin neden olduğu tahribatı ortadan kaldırmak, etkisini azaltmak ve gelecek kuşaklara aktarmak için; rehabilitasyon çalışmaları başlatılmalı, jenosit okul kitaplarında ders olarak okutulmalı, bilgi bankası, dokümantasyon merkezleri ve müzeler kurulmalı,
6. 15. Kasım 1937´de Elazığ’da idam edilen Seyid Rıza, oğlu ve diğer Dersimliler başta olmak üzere, mezar yerleri bilinmeyen kişilerin cesetlerine ne yapıldığı açıklığa kavuşturmalı, kemikleri ailelerine verilmeli ve jenosit yerlerine anıtlar yapılmalıdır. Jenosit sırasında askerler tarafından alınan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan ‘kayıp kız ve erkek çocuklar’ın akıbeti açıklığa kavuşturulmalı ve kurbanlar için ülke genelinde anma programları düzenlemeli,
7. Türkiye Devleti, AB ülkeleri, ABD ve Rusya Federasyonu’nun elinde bulunan Dersim Jenosidi’ne ilişkin tüm arşivleri açmalı, sorumluluklarını açıklamalı ve AB harekete geçmeli, sorunun çözümüne katkı sunmalıdır.
8. Dersim’i inansızlaştırma ve yaşanmaz bir hale getirmeyi amaçlayan barajların yapımı derhal durdurulmalı ve Dersim adı başta olmak üzere, tüm değiştirilen kasaba, köy ve coğrafya isimleri iade edilmelidir,
9. Kızılbaş Alevilerin ibadet yeri olan ziyaretler, Cemevleri, yasal güvenceye kavuşturulmalı, zorunlu din dersleri uygulamasına son verilmeli, Alevi köylerine cami yapımı uygulamasına ve asimilasyon politikasına son verilmelidir,
10. Kürt halkı üzerindeki inkar, imha, asimilasyon politikalarına derhal son verilmeli; anadilde eğitim-öğretim hakkı tanınmalı ve barış süreci başlatılmalı, çok kimlikli, kültürlü ve çok inançlı Türkiye gerçeğini anayasal güvenceye kavuşturmalıdır.

Alevilik ve alevi algısı doğru tanımlanıyor mu?

Ali KALİK

Her toplum, zümre kendi bakış açısına göre bir tanımlama oluşturmuş ve onun üzerine algı yaratmıştır. Yapılan bu tanımlamalar ve yaratılan algı Alevi inancına mensup insanlara karşı önyargıların oluşmasını beraberinde getirmiştir. Oluşturulan önyargıdan kaynaklı olarak öteki görülmüş, sorunlarının çözümüne kuşkulu ve yanlı yaklaşıldığı için hala yaşadıkları bölgelerde sorunlarıyla ilk sırada bulunmaktalar.

Ötekileştirme, yalnızlaştırma, özünden uzaklaştırma ve Sünni zihniyetin yedeğine alma politikaları İttihat ve Terakki döneminde yürürlüğe girmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Alevi inancına karşı oluşan algının devlet politikasına dönüşmesi beraberinde katliam ve soykırımları da getirmiştir. Uygulanan soykırım politikaları ile Alevi halkının, özelikle de Türkiye’de yaşayan Alevilerin örgütlenme alanlarını ortadan kaldırılmış ve illegal ilan edilmiştir. Bu da Alevilik ve Alevi algısının yürürlükte bulunan zihniyetin bakış açısına göre şekillenmesine neden olmuştur.

Alevilerin hassasiyetleri görmezden gelinerek, Alevilerin, Sünni mezhebine karşı hassas olması esas alınmıştır. Bu yaklaşım Alevilerin içine kapanık olmalarını ve toplumdan dışlanmışlık hissiyle yaşamalarını tetiklemiştir. Uygulanan bu politika Alevi gençlerinin de belirli bir süreden sonra kimliklerinde utanmalarına ya da korkmalarına sebep olmuştur. Toplumda gizlenen, eğitimde yasaklı olan bir inancın doğru bir tanımla, doğru bir algı oluşturmasını beklemek zaten imkânsızdır.

Tarihin inkârcı, soykırımcı politikalarıyla büyüyen bir toplumun, sağlıklı bir örgütlenme ve sağlıklı bir inanç kültürüyle yetişmesi mümkün değildir. İşte böylesi tarihi bir enkazdan çıkan Aleviler, son 20 yıldır doğru bir algı için öz dinamikleri üzerinde yeniden örgütlenme sahnesine çıkmışlardır. Ancak Sünni toplumda yaratılan Alevilik algısını değiştirmek, Aleviliğin özünü kavratmak, Alevilik felsefesindeki insani değerleri ortaya koymak hiçte kolay değildir. Çünkü yıllardır Alevi denildiğinde Sünnilerde oluşan ilk algı ‘dinsizler, Allah’ı tanımazlar, mum söndü yaparlar vb.’ safsatalar ile oluşturulmuştur.

Devletin yıllardır tüm kurumlarıyla yaratmış olduğu bu algıyı bir çırpıda silmek, gerçek algıyı oluşturmak zordur. Ancak Alevi halkının özellikle son yıllarda ortaya koyduğu emek ve çaba doğrultusunda yakaladığı örgütlülüğü, birliğe dönüştürürse var olan yaklaşımları boşa çıkarır. Evet, son dönemde Alevilik felsefesinin doğru tanımlanması için Alevi örgütlerinin büyük bir çabası vardır. Ancak parçalı duruşları, farklı politik yaklaşımları da beraberinde getirmektedir. Buda sistemin yönelimlerini boşa çıkarma konusunda yetersiz kalmasına nadan olmaktadır.

Alevilik ve Alevi algısının doğru temellendirilmesi ve birilerin yedeği olmaktan kurtulması, Alevi örgütlerinin bireysel çıkarlarını bir kenara bırakarak toplumsal çıkarlar üzerine yoğunlaşmalarıyla mümkündür. Bunun dışında ki bir yaklaşım, Alevilik felsefesine karşı geliştirilen ön yargıların devlet politikası olarak sürmesine hizmet etmeye devam eder…

Bunun için Alevilik felsefesinin okullarda okutulması, Cemevlerinin birer akademi gibi işlev görmesi için çalışmaların yürütülmesi zorunluluk halini almıştır. Aleviliğin doğru tanımlanması ve temellendirilmesi Alevi örgütlerin bir çatı altında toplanması ile mümkündür. Birikim ve tecrübeler tek çatı altında harmanlanıp, halk ile paylaşıldığı zaman bugüne kadar var olan önyargılar yıkılıp doğru bir algı yaratılır. Bunun imkân ve olanakları her zamankinden daha çok ortaya çıkmıştır. Yeter ki doğru bir öncülük ve örgütlülük düzeyi yakalansın…

Doğan bu imkân ve örgütlü potansiyel doğru değerlendirilmez ise gelecek nesillere de bu lanetli tarihimizi aktarmış oluruz ki ,af edilmemiz mümkün değildir. Yıllardır bu parçalı duruşun yaratmış olduğu lanetli algıyla yaşamanın vebalini mevcut örgütlü yapılarımız almak istemiyorsa, yeniden oturup düşünmelerine ihtiyaç olduğuna inanıyoruz…

dersim gazetesi

Diyanete çağrı: kürtaj fetvası değil, komdom dağıt

Turan ESER

Diyanet İşleri Başkanlığı’na naçizane önerim şu; Sus! Susmuyorsan, kadını hedef alan Kürtaj Fetvası yerine 125 bin imamını bilgilendirerek ve bu imamların görev yaptığı 90 bin camide 20 milyon erkek cami cemaatine kondom hakkında bilgi veriniz ve kondom dağıtınız.

Yani, “Kürtaj için fetva değil, Aile Planlaması ve korunma için kondom ve bilgi dağıtın”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Başbakanın “her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamasını, ”Kürtaj haram ve cinayettir” diye bir fetva vererek destekledi! Laiklik ve inanç özgürlüğü karşıtı bu yaklaşım, 21. yüzyıl Şeyhülislamlığının modern hukuka karşı, devletin resmi İslam arşivine sığınarak, tıpkı Osmanlı dönemi şeyhülislamı gibi, padişahların suç ve günahlarını aklamaya yönelik fetva kurumu olduğunu bir kez daha teyit etmiştir.

Siyasi ve dini ulemanın,İslam temelli „kürtaj haram ve cinayettir“ fetvası, bilim ve hukuk dışı kavrayışla, kadının bedeni ve ülkenin nüfus ve aile planlama politikaları üzerine gerici açılımlar yapıyor. Söz ve kararın kendisine ait olduğuna dair tahakküm kurmaya çalışıyor. Bu itibar edilecek ya da saygı gösterilecek bir durum değildir. Zira hak ihlali ve ayrımcılık barındıran görüşler saygısız ve itibarsızdır. Toplumsal huzurumuz ve sağlığımız için ideolojik virüs etkisindedir.

Çünkü Uludere’li annelerin sorunu kürtaj değildir. Devletin Uludere katliamında öldürdüğü 34 çocuk ve genç “kürtaj ürünü”değildir. Uludereli anneler kürtaj yaptırmadı ve zaten hak olan kürtaja çözüm aramıyor. Uludereli annler doğurduğu 34 çocuğunu öldüren katilleri ve sorumlularını arıyor. Çocuk cinayetini işleyen devletin özrünü bekliyor. Kürtajı değil, Kürt sorununda demokratik çözümü bekliyor. Kürtaj değil, insanca ve hakça bir düzen istiyor. Uludereli anneler katliamda cinayeti ve günahı kürtajın değil, çocuklarını öldüren devletin ve bunu savunan diyanet işleri başkanının “günah ve cinayet işlediği” söylüyor.

21. yüzyıl Şeyhülislamlığının merkezi olan diyanet ve modern şeyhülislam Mehmet Görmez, kadınların hakkını ve eşitliğini savunmuyor. Çünkü bu zihniyet yapısının düşünsel haritasında hak ve hukukun sınırları resmi şeriat ile sınırlandırılmıştır. DİB, Anayasanın 10. maddesinde ifade bulan „Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür“ilkesini, yayınladığı „katli vacip“türü fetva ile yok hükmünden saymaktadır.

DİB Başkanı, Anayasanın 20. maddesinde yer alan “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.“ hükmünü yok sayıyor. DİB kürtaj yasağı çağrısı ile Anayasa’nın 10. 17. ve 20. maddesine aykırı davranmaktadır. Kendisini “Anayasal kurum” olarak tanımlayan, anti laik bir kurumun, Anayasa karşıtı beyanda bulunması olsa olsa, hak kullanmanın sadece Şeyhülislamların nevi şahsına münhasır yetkilerle ve güçle donatıldığı Türkiye’de görülür. AKP hükümetinin Diyanet ile birlikte siyasal ve teolojik açıdan kadını kuluçka ve mutfak makinesi haline getirmeyi hedeflediği net şekilde ortaya çıkmıştır.

BAŞBAKAN İSTEDİ, ŞEYHÜLİSLAM FETVA VERDİ.

DİB, Uludere katliamını kürtaj tartışması ile örtmeye çalışan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal tuzaklarına destek olmak ve siyasi bir meseleyi teolojik görüşle destekledi. Bu destek için, “Kürtaj haram ve cinayettir, çocuk aldırmak cinayet hükmünde” türünden siyasi fetva yayınladı. Bu fetvanın ardından gelen tepki ve eleştirilere, “Başkanlığımızın günlük siyasetin konusu haline getirilmesi ve bunun bir parçası olmasına yol açacak bir davete muhatap olması üzücü olmuştur.” diyerek kendi yanlışlığını örtmeye kalkması ise, tam bir siyasi dinbazlıktır. Çünkü şeyhülislamın kürtaj fetvası bizzat başbakanın diyanete “görüşünü açıkla” talebi üzerine yapılmıştır. Tıpkı Osmanlı döneminde, padişahın şeyhülislamdan fetva istediği gibi olmuştur.

CUMHURİYETİN ŞEYHÜLİSLAMI HUKUK BİLMİYOR

Türk hukuk sisteminde kürtaj meselesi “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun” ve “Türk Ceza Kanunu”olmak üzere iki ayrı kanunda birden düzenlenmiştir. Kanunlar ”10 haftaya kadar olan gebeliklerde herhangi bir şart aranmaksızın, doğrudan kürtaja imkân tanınmıştır” Hatta Türk Ceza Kanunun 99 maddesinin 6 fıkrası ”Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi 20 haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir” diye belirtmesine rağmen, Başbakanın ve DİB’nın bu yasal güvencelere rağmen, aykırı fikir beyan etmeleri, gelecekte Kürtaj yasağını düzenleyecek bir kanun değişikliğinin ön haberi olarak okumak gerekir.

Daha da önemlisi „Nüfus Planlaması Hizmetleri“ hakkında çıkan birçok yönetmenlik, devletin aile planlaması hizmetlerini sıralarken, „Gebeliği önleyici eğitim, koruyucu sağlık hekimliği bilgileri, haplar, kondom önermek ve dağıtmak“ gibi birçok kamu hizmeti sunmalıdır. AKP hükümetinin bu alanda eksiklikleri gidermesi gerekirken, „kürtaj hakkını“ideolojik bir malzeme olarak kullanması manidardır. Ayrıca DİB kurumunun „Kürtaj Fetvası“ yayınlaması bu mevcut uygulamaya ve yürürlükte olan Nüfus ve Aile Planması anlayışını da aykırıdır. Bu nedenle Diyanet Başkanı Kürtaj fetvası yerine, Kondom önermek ve dağıtmak zorundadır.

KÜRTAJ HAKKI, ŞEYHÜLİSLMALARIN E-FETVALARINA FEDA EDİLEMEZ.

Kürtaj bir haktır. Hukuk devletininde dini saikle kürtaj hakkına karşıdevletin resmi ulemasının fetva yayınlaması, kadınların kendi bedenleri üzerindeki söz ve tasarruf yetkisini elinden alma girişimi asla kabul edilemez. 125 bin kişilik ordusu ile sadece erkeklerden oluşan diyanetin, erkek aklı ve erkek kararı ile kadınlar adına ve onların maddi ve manevi haklarına müdahale edici tasarrufta bulunma cüreti ise tam bir aymazlıktır. Diyanetin ve AKP’nin dinsel ve erkek egemen çizgisi, 21. yüzyıl siyaseti açısından ilkel ve özgürlük karşıtı bir yaklaşımdır.

AKP VEŞEYHÜLİSLAMLIK KADINI KULUÇKA VE MUTFAK MAKİNESİ GÖRÜYOR

AKP’nin Diyanet ile birlikte siyasal ve teolojik açıdan kadını kuluçka ve mutfak makinesine haline getirmeyi hedeflediği netşekilde ortaya çıkmıştır. Kadınların maddi ve manevi varlığına yönelik kürtaj ve benzeri uygulamalar, kadının kendi geleceğine yönelik kararı kadının değil devletin ve diyanetin vermesi anayasaya aykırıdır. Türkiye cumhuriyetinin hukuk sisteminde kürtaj yasal olarak kabul edilmektedir. Kadına tanınan bireysel bir hak olarak kabul görmüştür.

CUMHURİYETİN ŞEYHÜLİSLAMI SUSMALI VE FETVA HAKKI OLMAMALI

Kadının kendi bedeni üzerindeki maddi ve manevi hakkı devredilemez ve kişisel bir haktır.Şeyhülislamın ve devletin, kadın bedeni ve ruhu üzerinde söz hakkı ve yaptırım kararları asla kabul edilemez. “Türkiye’nin yüzde 99’u müslümandır” gibi mesnetsiz bir dayanakla, fetva üretilemez. Kadının bedeni üzerinde yapılan siyasal dinbazlık ve düzenbazlık tartışmalarıyla Türkiye’nin demokratikleşme ve sivilleşmesinin önü tıkanmaktadır. 21. yüzyılda insanlığın ve insan hakları düşüncesi doğrultusundaki gelişmeler ve açılımlar göz önüne alındığında, fetva devrinin kapandığı görülür. Türkiye’de ise insan ve hak odaklı bir gelecek kurmak isterken, ulemanın gericilik ekseninde geliştirdiği düzenleme ve uygulamalarla, insanın maddi ve manevi hayatı üzerinde dinsel ve ideolik tahakküm mekanizması kurulmaktadır.

DİNCİ VESAYETİ GÜÇLENDİRECEK VE YAYGINLAŞTIRACAK FETVALAR

Son dönemlerde giderek artan, dinci vesayet rejim uygulamalarına tanıklık ediyoruz. Mevcut hukuksal hakları geçersiz kılmak ve hukuk devleti olamamış Türkiye’yi hukuk devletine yakınlaştırmak yerine, fetvalar ve İslam hukukuyla yönetilen ülke haline geliyoruz. Diyanet İşleri Başkanı kimdir? Şeyhülislam mı, Kamu görevlisi mi? 2012 yılında kendini fetva makamı olarak gören DİB, inanç özgürlüğüne ve insan haklarına aykırı açıklamaları ve fetvalarıyla neden toplumsal huzurumuzu bozar?

AKP’li Bekir Bozdağ kamu görevlisinden daha çok, bir ulema statüsünde konuşmaktadır. Mademki Şeyhülislamlık makamını, ulemayı ve İslam referansını, demokrasi, çağdaş evrensel hukuk ve laiklik referanslarından daha çok benimsiyorsun o zaman “hukuk devleti” hükümetinde işiniz ne? Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacını, demokrasiye karşı durarak engellemek, hukukun evrensel ilkelerine kavuşmayı, Ulemanın hukukuyla engelleme girişimlerini, AKP hükümeti ve Diyanet’in açıklamalarında görmek mümkündür. DİB varlığı “demokratik ve laik” ülke ile birlikte seküler özgürlük alanını da tehdit etmektedir.

Kürtaj hukuksal bir haktır. Özgürlük hakkıdır. Siyasi alanın verdiği bir haktır. Teolojik bir mesele değildir. Diyanet toplumu yanıltmak ve hukuk dışı açıklama hakkına sahip değildir. Cinayet ve günah kürtaj ile değil, Uludere, Dersim, Çorum, Maraş Gazi ve Sivas katliamı gibi toplumsal kıyımlarla işlenir.

 

Yeşilkent Pirsultan Cemevi için protokol imzalandı

Uzun süredir Avcılar Belediyesi ile mahalleli arasında gerginliğe yol açan Yeşilkent Pirsultan Cemevi için protokol imzalandı. Protokole göre, inşaat halindeki bina “Cemevi” olarak kalacak.

Yıllardır inşaat halinde olan Yeşilkent Pirsultan Cemevi için protokol imzalandı. Beş yıl önce temeli atılan ve atıl halde kalan Cemevi inşaatının tamamlanmasını isteyen mahalleli, uzun süredir bunun için mücadele veriyordu.

Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Avcılar Belediyesi ile yapılan uzun görüşmeler sonrasında Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ile protokol imzalandı. Protokola göre, inşaat halindeki bina cemevi olarak tanınacak, Alevi inanç ve gelenekleri faaliyetler içerisinde yer alacak, Belediye yönetime müdahale edemeyecek ve Belediye Personel ve yönetici atayamayacak. Protokol etkinliğine Vakıf Genel Başkanı Ercan Geçmez, Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci, sanatçı Ferhat Tunç ve Pınar Aydınlar katıldı.

Değirmenci Yeşilkent’te yapacakları projelerin içerisinde kültür ve cemevinin de olduğunu ve bunu yıkmak gibi bir girişimlerinin olmadığını belirtti. Sanatçı Ferhat Tunç, Cemevinin mahallelinin gençlerinin mücadelesi ile kazanıldığını söyleyerek onların yanında olduğunu belirtti.

 

PSAKD Kadıköy cemevi binlerce kişinin katılımıyla açıldı

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi Kültür Merkezi ve Cemevi dün geniş katılımlı bir etkinlikle İçerenköy Ataşehir’de açıldı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kadıköy Şubesi Kültür Merkezi ve Cemevi’nin açılışına binlerce kişi katıldı. Etkinliğin sunuculuğunu, tiyatro sanatçısı ve soL yazarı Orhan Aydın ve Zeynep Derya Yıldız yaptı. Coşkulu geçen etkinliğe birçok sanatçı ve aydın destek verdi.

Açılış Etkinliği saat 16.00’da PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül’ün konuşması ile başladı. Kemal Bülbül konuşmasında tarih boyunca Alevilerin birçok kereler baskı ve zulüme uğradığını fakat Alevilerin her zaman büyük bir çaba ve direniş ile sürekli ayağa kalktığını ifade etti.

Aynı şekilde yeni bir baskı döneminin tohumlarının atıldığı bugünlerde açılım adı altında vaat edilenlere Alevilerin kandırılamayacağını, aksine birbirlerine daha da sıkı kenetleneceklerini belirten Bülbül, “açılışını yaptığımız  kültür merkezimizin hem bu çabaların bir ürünü hem de bu çabaları ileriye taşıyacak bir mekân olacaktır” dedi.

Bugün de Alevilik inancının Beşar Esad ve Suriye üzerinden aşağılandığını, hedef gösterildiğini ancak bu girişimlerin Türkiye halkları tarafından benimsenmediğini dile getiren Kemal Bülbül’ün konuşmasının ardından sahneye çıkan Genco Erkal okuduğu Nâzım Hikmet ve Pir Sultan şiirleriyle büyük alkış aldı.

Türkiye Komünist Partisi de bir tebrik mesajı göndererek PSAKD Kadıköy Şubesi Kültür Merkezi ve Cemevi’nin açılışını kutladı. Orhan Aydın tarafından okunan mesajda İkinci Cumhuriyetin baskıcı ve dinci rejimine boyun eğmeyen Alevileri “hizaya getirmek” için türlü girişimlerde bulunan AKP’nin Alevileri teslim alamayacağı vurgulandı. Alevilerin Türkiye’de her zaman aydınlanmaya sahip çıktığı, bundan ödün vermediği ve Türkiye sosyalist hareketine olan katkılarının vurgulandığı mesajda; Alevilerin dinci gerici iktidara karşı direnişlerinde TKP’nin her zaman yanlarında olacağı belirtildi.

Ardından sırasıyla Sadık Gürbüz, Pınar Aydınlar, Metin Kahraman, Erdal Erzincan ve Nilüfer Karataş sahne aldılar.

Etkinlikte sahne alan bir başka sanatçı da Ferhat Tunç oldu. Tunç, yaptığı konuşmada bu toplumda ezilen herkesin birbirlerinin acılarına sahip çıkması ve duyarlı olması gerektiğini, Roboski’de yaşananların, Sivas’ta yaşananların, Maraş’ta ve Dersim’de yaşananların bu toplumun ve Anadolu halklarının ortak acısı olduğunu ifade etti.

Konuşmasının devamında şimdiye kadar Alevilerin resmi ideoloji tarafından kullanıldığını fakat Sivas katliamı davası ile başlayan süreçte Alevilerin meydanlara indiğini, hesap sorduğunu ve artık kimsenin Alevileri arka bahçeleri olarak göremeyeceğini vurguladı. Tunç, sözlerine “Özel yetkili mahkemeler DGM’lerin yerine geçti ve siyasetçileri, sanatçıları ve aydınları ezmek için bir baskı aracına dönüştü” şeklinde devam etti.

Yargıladıkları darbeler ve yarattığı rejim değil

Kendisi de TC tarihindeki en büyük darbe 12 Eylül rejiminin ürünü olan AKP iktidarı darbelerden hesap sorma şampıyonluğu yapıyor, ancak dikkatli bir göz onların yargıladıklarının darbeler ve yarattığı rejim değil, artık ipliği iyice pazara çıkmış kimi darbecilerin sözde yargılanmasıdır. Bir dönemin darbe yöneticilerini yargılayan AKP bu darbecilerin yarattığı darbe kurumlarına hiç dokunmuyor. Adı değiştirilen DGM’lere dokunmuyor, YÖK’e dokunmuyor, MGK’ye dokunmuyor ama darbeler ile yüzleştiğini söylüyor.

28 şubat post-modern darbesini ve darbeleri yapanları yargıladıklarını söylüyorlar, bu darbeyi canıgönülden destekleyen, darbe sonrası darbeci orduya teşekkür eden Fetullah Gülen ve cemaati ile birlikte iktidar olunuyor. Oysa biliniyor ki, Erdoğan ve ekibine de iktidar yolunu açan Erbakanı iktidardan uzaklaştıran 28şubat darbecileridir. Yani bu iktidarın darbelerle ve darbeler sonucu oluşan kurumlarla bir sorunu yok, tam tersine bu kurumlar aracılığıyla muhaliflerini eziyor, hak gaspı yapıyor, toplumu dönüştürücü güçleri devreden çıkarmaya çalışıyor.

Bugün Türkiye’de birçok devlet yetkilisi hakkında fezleke hazırlayan, tutuklamalar yapan, davalar açan, hatta Genel Kurmay başkanlarınıdahi tutuklayan savcılar, her nedense 28 şubat darbesini basın ve yayın yolu dahil her yöntemle destekleyen, darbecileri açıktan öven ve onlara teşekkür eden Fetullah hakında bir söz söyleyemiyorlar. Çünkü biliyorlar ki, devletin bir çok kurumunun ipleri hocanın elindedir.

Darbe ile yüzleşilse demokrasi mevzi kazanır, ancak sadece teşhir olmuş birkaç darbeci ile yapılan hesaplaşma mevcut iktidarı güçlendirir. Bu iktidarın demokrasicilik oyunlarına gerekçe olur, kitleleri aldatmanın araçları olur. Erdoğanın da yapmak istediği darbelerle hesaplaşmak değildir. Çünkü kendisi de bu darbelerin bir ürünüdür. Onun amacı olabildiğince iktidarda kalmaktır. Bunun için de geçmişle görüntüde de olsa bir sözde hesaplaşma yapması gerekir. Sözde demokratik adımlar atmasıgerekir, sözde yeni anayasa hazırlama oyunu oynaması gerekir.

Darbelerle derinlemesine bir yüzleşmeden korkan, darbelerin yarattığı kurumlar vasıtasıyla iktidarınıkökleştiren Erdoğan ve ekibi, hep medyatik gösterilerle ilerici olduğu yalanınıyaymaya çalıştı. Darbe rejimlerinin yarattığı kurumların ortadan kaldırılmasıgerekir dendiğinde hep ipe un serdi MGK, YÖK, DGM gibi kurumlar ortadan kaldırılmalıdır dendiğinde karşı durdu. Biçimsel değişimlerle yetindi. Devlet laik olmalıdır dolayısıyla zorunlu din dersleri kaldırılmalı, Diyanet İşleri Başkanlığı devlet kurumu olmaktan çıkarılmalıdır dendiğinde duymazdan geldi. Oysa 12 Eylülle hesaplaştığınısöyleyen iktidar biliyor ki, din derslerini zorunlu hale getiren Evren ve ekibidir. Hesaplaşma Evren’le değil yarattığı rejimle, çıkardığı yasalarla olmalıdır.

Yine Partiler yasasınıyapan, seçim barajı getiren ve bu vasıtayla toplumun büyük bir kesimini sistemden dışlayan rejim de 12 Eylül rejimidir. Bugün ilericilik, devrimcilik, değişimcilik ve dönüştürücülük şampiyonluğuna soyunmuş görünen Erdoğan; saydığımız bu darbe kurumlarına ve yasalarına sesini çıkarmıyor. Bu yasalar kalkmadan, bu gerici kurumlar lağvedilmeden, ne yeni anayasa olur, ne de toplumsal sorunlarımız çözülebilir.

Din dersleri ve Diyanet sorunu çözülmeden Alevilerin sorunu çözülemez. Partiler yasası, yerel yönetimler yasası değiştirilmeden, seçim barajı sorunu çözülmeden demokratik bir anayasa yapılamaz, eşit vatandaşlık hakkıtanınmadan, her toplumsal kesiminin kendine özgü kimliğini tanımayan tek din, tek dil, tek millet, tek devlet mantığını değiştirmeyen hiç bir anayasa yeni olamaz. Toplumun kanayan yarasıKürt sorununu çözemez.

Vatandaşlar arasında gerçek eşitliği tanıyan, herkese anadilinde eğitim hakkı tanıyan, bölgeler arası gelir eşitsizliğini gideren , sivil toplum kurumların faaliyetleri önündeki elgelleri kaldıran, cins ayırımcılığına son veren, dikta heveslilerine fırsat tanıyan yasaları değiştiren yeni bir anayasa ancak tüm toplumun anayasası olabilir.

Eğer anayasa tüm toplumun üzerinde uzlaştığı ortak yaşam reçetesi olacaksa, toplumun tüm kesimlerinin haklarını güvenceye almalı, tek bir bireyin dahi hakkını görmezden gelmemelidir. Ancak yukarda görüldüğü gibi mevcut iktidarın böyle bir projesi bulunmamaktadır. Tek proje AKP ekibi ile 1923 e kadar iktidarda kalmaktır. Bu amaca hizmet eden adımlar atılmak isteniyor ve anayasa için de, kendi hazırladıklarıtaslağı referanduma götürerek kabul ettirmektir.

Yani toplumun yarısının onaylamayacağı bir anayasa kabul ettirilecektir. Bunun adı çoğunluk diktatörlüğü olacak. Yarıdan bir fazlanın istediği her şeyin meşru görüldüğü bir sistem eşitlikçi bir sistem olamaz. Gerçek anlamda demokratik bir sistemde tek bir bireyin dahi hakları güvence altındadır. Yükümlülükleri de yasalarca belirlenmiştir. Bunun dışındaki her sistem adı ne olursa olsun dikta rejimidir. Bugün Türkiye rejimi de bir dikta rejimidir. Hem de ta TC’nin kuruluşundan bu yana bu böyledir. Ve esasında tek kişinin belirleyici olduğu gerici-faşist bir rejimdir.

Bugün hesaplaşılmasıgereken bu gerici rejimin yarattığı kurumlardır. Yoksa tek tek bireyleri yargılayarak sistemle hesaplaşılamaz. Bu sistemin yarattıklarının öncülüğünde de sistemle hesaplaşılamaz. Görev bu sitemi kökten değiştirecek devrimci bir dinamiğin yaratılmasıdır. Bunun dışıyapılacak her tartışma sistem koruyucularının ekmeğine yağ sürmekten öte sonuçlara yol açmaz.